Etiket: zekat

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XV

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den: İrs ve Zekât II

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2, Sayı 51

    Tarih: 1 Mart 1326

     

     

    Gelelim ferîza-i zekatın öyle herkesin her kırkta bir maline müteallik olduğu zannolunmasın. Bunun birçok şerâiti vardır: Evvela bir Müslim kendinin ve iaşesiyle mükellef bulunduğu aile-yü akrabasının nafaka ve melbûsât ve süknâ ihtiyacını tesviye ettikten sonra fazla kalan malının (nâmî) tabir olunan kısmından, o da üzerinden bir sene mürur ettikten sonra i’tâ-yı zekata borçludur. Mesela bin lira kıymetinde irâdı bulunma bir zenginin bu irâdından istifade-yi seneviyesi 60 lira farz olunsa mezkur 60 lira bir sene nezdinde kaldıktan sonra bir buçuk lirasını fukaraya vermesi lazım gelir. Demek ki hâl-i atâlette bulunan emvâl-ü emlâk, ne kadar çok olsa yine mal-i zekat addolunmaz. Yalnız nükûd, kabiliyet-i fevka’l-adesi itibariyle her halde nâmî addolunur ki bunda da ashâb-ı nükûd tarîk-i ticarete sülük etmeleri hususunda bir cebr-i zımnî vardır. Zekat bahsi daha çok uzundur. İlm-i fıkıhta (Kitâbu’z-Zekât) ünvanı altında büyücek bir mebhas teşkil eden şeâir-i İslami’yi birkaç mesele ile bitiremeyiz. Şurasını da söyleyelim ki bu zekata güvenerek fukaranın terk-i mesâi eylemesini din-i İslam katiyen tecviz etmez. Tahsil-i ulum ile meşgul olan veya Fî Sebîlillah mücâhede eden bazı sünûf-i mümtâzeden (seçkin sınıflardan) maadasının kedd-i yemîniyle taîş etmesi lazım ve hiçbir ferdin bir mazeret-i mücbire, bir mecburiyet-i hakikiye olmadıkça, mukavemetsiz bir ihtiyâc-ı acile maruz bulunmadıkça tes’eül (dilencilik) etmesi gayr-i caizdir. 

    Artık evvelki bahsimizde, veraset bahsine rücu edelim: İngilizlerin bu husustaki tefrik-i uhuvvet kanununa dair biraz îrâd-ı kelam etmiştik. Evet: Buna tefrik-i uhuvvet (kardeşleri ayırmak) kanunu denilmelidir. Hem öyle bir tefrik ki esbâb-ı makule-yi tercihten birine müstenit de değildir: Meselâ en âkili yahut en müstakimi aranılmıyor. Evvel tevellüt edene bakılıyor ki birinci ikramiye çıkar gibi bir tertîb-i tesadüfiye tabi olan şu hali, şu meziyyeti elde etmek için en şâyân-ı takdir mesai-yi ehemmiyetten sakıttır. İşte Avrupanın müddeiyât-ı meârif perestânesine karşı bir darbe-i tenakuz: Şu halde evladın en büyüğü en sefihi tesadüf etmek ihtimaline binaen serveti inkisâma uğratmayan usûl-i verâset-i servetin tevhîd-i mecrâ ederek toptan ve kemâl-i sür’at ve sühuletle ziyâını mucip olabileceğine mukabil herkese birer hisse tevzî’ eyleyen veraset-i İslamiye sayesinde servetin velev bir şu’be-i inkiâmdan filizlenmesi, bir dest-i tedbirden tevessü’ etmesi mümkün olur. Elverir ki kardeşlerden bir tanesi müdîr-ü muktesit olsun halbuki bu ihtimal ile yani kardeşlerden ale’l-ıtlak birisinin âkıl ve müdebbir olmasıyla ale’t-ta’yîn birincisinin âkil olması arasında pek büyük bir fark vardır. Yani suret-i ûlâ ne kadar sehl-ü kesîrü’l-vukû’ ise sûret-i sâniyede o kadar nadirdir. Sonra servetin zikr olunan tarîk ile bir şu’be-i inkisâmdan canlanması yüzünden uhuvve-i sâireden istifade edebilirler. Çünkü veraset-i İslamiye kardeşlerin kimini memnun, kimini mahzun bırakarak onları birbirine gücendirmemiştir.

    İngiltere kanun-i verasetinin servetten hissemend olamayan kardeşleri mesaiye teşvik ve icbar ederek uhuvve-i mezkûre beynine bir çok sanâyi’ ve meârif ilkâ etmesi cihetiyle mucip fevaîd-ü muhassenât olacağı varid-i hâtır olmak ihtimali vardır. Lakin o halde bu kanunun en büyük kardeş hakkında adaveti nedir ki onun bütün ulum ve meâriften tecerrüdünü arzu ediyor? Hem de en büyük kardeş ki bütün servetin kendi yed-i idâresine teslim olunması cihetiyle uhuvve-yi sâireden ziyade şâyân-i i’tinâ olmak lazım gelir. Demek isteriz ki fikr-i sâbik eğer doğru ise servetten büyük küçük bütün kardeşleri mahrum bırakalım da hepsi çalışsın iktisâb-ı meârif etsin, hiçbirisi cahil (tembel) kalmasın, hele ekberi ile erşedi mutlaka başka başka olmasın, işte mükemmel bir nümûne-yi ifrât-ü tefrit olan İngiltere kanûn-i verâsetini tercih ve tahsîne şitâb edenler acaba bu noktaları düşünmüyorlar mı? Bu adamlar İngiltere kanunu kadar muhâkeme-yi fikriye kanununa vakıf olsalardı onlarla münazara pek kolay olurdu. O vakit müdafaamızı birkaç cümleye kadar tenzil ve ihtisar edebilirdik. Başka bir şeye hacet kalmamak üzere derdik ki: Bu kanunun tezyîd-i servete bâdi olacağını söylüyorsunuz ki böyle olduğu farz ve teslim edilse bile bu kanun-i servet midir, kanûn-i veraset midir? Çünkü her şeyde saadet aranmak kanunu daha akdem-i vâcibü’r-riâyedir. Şu halde sorarız ki bir babanın öz evladından kimi babasının daha yakın evladı ve kimi biraz uzakça evladı olmak suretiyle birbirinden farklı olabilir mi? Elbette olamaz. Öyle ise herkese hak ve hissesini vermeli ve ilerisine karışmamalıdır ama erbâb-ı istihkaktan bazıları eline geçen serveti hüsn-i idâre edemeyecekmiş, orasını kendi düşünsün. Biz onu istihkaktan mahrum etmemekle vazifemizi îfâ ettik fazla olarak bir adamın bir faide-i meşrû’a ve mu’teddün bihâ olmadıkça malını itlâf ve isrâf etmesini büyük bir günah addeden kavâid-i ahlâkiyemiz de gözünün önündedir.

     

    Hülâsa-yı kelam veraset-i İslamiye (و آت كل ذي حق حقه)(Ve âtî külle zî hakkin hakkehu)(her hak sahibine hakkını veriniz) esası üzerine müesses olduğu için bundan güzel bundan a’del bir tarîk-i veraset olamaz. Evet İslam’da kadınların hisse-yi irsîleri erkeğinkinden az olur ki onun de sebebi taddüd-i zevcât ve talâk kısımlarında mufassalan beyân-ü isbât edildiği üzere erkeklerin zaten rüchân-ı hilkate mazhar olmalarıdır. Bir de teşkil-i aile için bidâyeten ve nihâyeten icap eden mesârif alem-i İslam’da erkeklere ait olduğundan kadınlara o kadar kuvve-yi maliyenin lüzumu yoktur. Onlar kendi kendilerine yaşayıp bir erkeğin cenâh-ı refakati (merhamet kanatları) altında imrâr-ı hayat etmeleri için Şâri’-i Hakîmden bu da bir ihtâr zımnındadır. Sonra ilm-i Fıkhın kitâbu’d-diyâtından anlaşılacağı veçhile ricâle, aile mesârifinden başkaca mesârif-i maliye de tahmil olunmuştur. Herhalde zükûr ve inâs farkı büyük kardeş, ortanca kardeş farkına benzemeyeceği gibi noksan-ı kısmet de bi’l-külliye mahrumiyete benzemez. Bi’l-külliye mahrumiyet tabirimiz mübalağaya haml olunmasın, bütün kardeşlerin malı, içlerinden birinin re’y-i hôduna (kendi görüşüne) bırakılarak sairlerinin tâbî ve mahkum bir halde bulunmaları (اليأس احدي الراحتين)(1) fehvâsı üzerine hırmân-ı küllîden de fenadır. Ne hacet dünyanın elbette ekseriyetini teşkil eden ortanca ve küçük kardeşler bu usul-i verasetin sekâmetini ez dil-ü cân (gönülden ve kalpten) tasdik eder. Uhuvve-yi kebîre ise muvakka bir zaman için yalnız hîn-i verasette bu usulün lehinde bulunabilirler ise de, sonradan hîn-i irâsta tebdil-i fikr ederler, galiba bu bahsi fakire yazdırmaya sebep olan zât da hayatta olan zengin bir babanın büyük oğluydu.

                                                                                                                                                          Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

     

    Dipnotlar:

    (1): el-Ye’sü ihde’r-râhâteyn: الْيَأْس إِحْدَى الراحتين: مثل يضْرب بِهِ فِي الْعَرَب لمن يسْعَى ويرجى مرامه من رجل يقبل إيصاله إِلَيْهِ وَلَكِن لَا يُوصل فَتحصل لَهُ من ذَلِك صعوبة وملال. وَاعْلَم أَن الرَّاحَة راحتان: الأولى: الْوُصُول إِلَى الْمَطْلُوب. وَالثَّانيَِة: الخيبة واليأس مِنْهُ فَإِن صَاحب السَّعْي عِنْد الْيَأْس يجر رجْلي التَّرَدُّد وَالْمَشَقَّة فِي ذيل الرَّاحَة والاطمئنان

    Şu anlama gelen bir deyimdir: Bir kimse birisinden ihtiyacının ve arzusunun görülmesi üzerine bekleyişe girer, bekledikçe de bu arzusu gerçekleşmez, artık bir yerden sonra bu bekleyiş ve ümidinin gerçekleşmemesi ona bir üzüntü ve yorgunluk olmaya başlamaktadır. Literal tercümesi: Ümit kesmek iki rahattan birisidir. “Bilesin ki rahat iki kısımdır: Birincisi arzu edilene, talep edilene ulaşmaktır. İkinci rahat ise ondan ümit kesmektir, zira ulaşmaya çalışmasına rağmen ulaşamayan ümidini kestiğinde meşakkati ve artık tereddütü, şüpheyi takip eden bir rahat ve tatmine kavuşur”.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XIV

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den: İrs ve Zekât

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2 Sayı 50

    Tarih: 22 Şubat 1325

     

    İngiltere’de kanûn-i verâset, bütün emvâl ekber evlâdın yed-i tasarruf ve idaresine kalmak suretiyle olarak bu yüzden servetin inkisâma uğramaması İngilizlerin maruf olan servetleriyle sebep olduğundan ve İslam’da kanun-i verasetin bu faydayı temin edemediğinden bahsedenler bulunuyor.

    Evvela, İngilizlerin bu sayede zengin oldukları menzûrun fîhtir (tartışılır bir meseledir). Eğer bu servet, ekberiyeti haiz evladın servetleri manasına ise teslim olunabilir. Evlad-ı saire ise tâli’in zengin anadan, babadan doğmak mazhariyetine bir de zengin ananın ve babanın büyük evladı olmak üzere doğmak kaydının seyyie-yi inzimâmına uğramaları yüzünden hasıl olan ye’is ve iğbirâr (üzüntü ve gücenme) ile en ziyade büyük kardeşlerine ait bulunan bir serveti tevsîa’ya (büyütmeye) çalışabilmeleri pek müsteb’ittir (uzak ihtimaldir). Hisâb-ı vüstâ ve tabîi ile iki kardeşi birbirine düşüren bu kanuna karşı küçük kardeşler büyük bir fevkaladelik, hilaf-ı me’mûl bir metânet ibraz ederek bundan müteessir oluyorlar ise bu defa servetin kanûn-ı mezkûrdan ziyade ihve-i mahrûmede görülen fevkaladeliğe atfetmek münasip olur. Nitekim, bu ittihad-ı efkara, bu fikr-i teavüne malik olan kardeşler toplu bir sermaye ile birlikte ticaret etmek üzere bi’t-terâzî (rızalaşarak) mallarını taksim etmek istemezlerse bunların, Şerîat-ı İslamiye’de dahi istedikleri kadar idameyi şirket edebilmeleri için hiçbir mani yoktur. Kanûn-i mezkûre şu halin, şu ticaret-i müşterekenin mecburi olması, taht-ı temine alınması ise temin-i istifadeden olarak müraccah addolunmuştur. Çünkü kardeşler müttefik oldukları takdirde bi’l-ihtiyar dahi ticaret-i müşterekede bulunabilirler hilafı takdirinde ise bunları ittifaka mecbur eylemek ihtilafı teşdîd etmekten başka bir şeye yaramaz. 

    Bu kanunun tevsî’-i servete (servetin büyümesine) hadim olacağı farz ve teslim edilse bile bu kadar insanları hukukundan men ederek cem’-ü iddihâr edilen serveti ne yapayım? Mesela bütün insanlar hükümetler tarafından kuvvet-i lâ yemût (ölmez, yok olmaz bir kuvvet) haline yakın bir maişetle iktifaya mecbur edilerek, sefâhet derecesine varmayan bir takım mesârif-i müreffeheden memnû’ tutularak bu suretle arttırılan paralarına sahipleri hesabına iddihâr ve irbâh olunmak (kar getirtmek ve el koymak) veyahut mirasları büyük kardeşlerin eydiyeyi tahakkümüne bırakılmayarak daha tasarrufkârâne olmak üzere hükümetler tarafından idare edilmek dahi ittisâ’-ı serveti mucip olur. Kezalik hiçbir kimseye zerre kadar merhamet etmeyerek, açlığından ölürken görülen bir zavallıya bir dilim ekmek vermeyerek, on paranın üstüne on düğüm örerek servet sahibi olmak da mümkündür. Fakat ne çare ki bunlardan birinci vev ikinci usûl-i servetin muhtevi olduğu şiddete kanun-i hürriyet ve sonuncusunun delalet ettiği hast-ü denâite (aşağılık ve hastalığa) kanûn-i hamiyyet müsait olmaz. Demek isteriz ki insanlar için her ne suretle olursa olsun ale’l-ıtlak cem’-i servet muktezâyı akl-ü hikmet değildir.

     

    Nitekim, ilm-i servet ahkamına istinaden alem-i İslam’daki ferîza-yı zekata itiraz ederek “Bir Adam alnının teriyle kazandığı malının yüzde iki buçuğunu muhtacîne vermeye niçin mecbur olsun, karşılıksız olarak vukû bulan şu sarfiyât kavaid-i ilm-i servete mugayırdır” denilir de bulunduğu halde biz bu itirazı müstakil bir makale ile cevap vermeye tenezzül olunmayacak kadar eğersiz bulduk. Hakikaten insan bu gibi ahkam-ı mukaddese-i İslamiye’yi intikâda kalkışmak için iki manasıyla hiss-i insâftan tecerrüt etmelidir. Acaba düşünülmüyor mu ki insanların yalnız ilm-i servet kavanîni ile amil olmaları mümkün olamayıp ma’delet, fazilet, izzet-i nefs ve muavenet-i hemcinsî gibi kavanîn-i insâniyeti de büsbütün unutmamaları velhasıl yalnız bir kanuna değil bütün kavânîn-i medenîyenin halîtasını (karışımını) yaparak, nükât-ı i’tilâfını (ülfet edip birleştikleri noktaları) bularak düstûru’l-amel (prensip) ittihaz etmeleri lazımdır. Hele bir (biz?) Müslümanlar ve Osmanlılar, Dînimizin teşvikiyâtından başka ecdâd-ü eslâfımızdan vâris olduğumuz hubb-i meâlî (yücelik sevgisi), tebcîl-i mekârim hissiyatıyla da muhtacîne muavenetin tenâkus-i serveti mucip olması kanununa karşı mütehekkimâne: (sanki bilinmedik bir hakikat-i keşf keşfolunmuş) deyiveriyoruz. Vaktiyle ecille-i dinimizden iki zat-ı Şerif (1) teklif ve tekellüften (sorumlu tutmak ve sorumluluk almak) ari olarak mahza fikr-i istirşâd ile görüşürken:

    -Taişiniz ne yoldadır (hayat geçiminiz nasıldır)?

    İstifsârına karşı:

    -Bulursak yeriz, bulmazsak sabrederiz.

    Cevabını alan zatın:

    -Bizim memleketin (Horasan) kilâbı da (köpekleri de) böyledir. Biz, bulmazsak şükrederiz. Bulursak îsâr-ü ibzâl ederiz.

    Demesi de deminki kanûn-i servete uymuyor değil mi? Bir de muhtacîne muavenet noksan serveti mucip olduğu fikrini teslim etmesek ne lazım gelir, çünkü vermekle malın eksilmesi gibi hasbe’z-zâhir (görünüş itibariyle) malum olan bir şeyin hakâik-i ilmiye sırasında tadâd olunacak kadar değeri yoktur, bunu herkes bilir. Marifet, kûtah-bînânın (kısa, dar görüşlülerin) kendi kendilerine akıl erdiremeyecekleri bir hakikati meydana koymaktır. İşte bütün sathî nazarân ile beraber hükm-i mezkûru kabul eden kaide-i servete rağmen bizim kanun-i hikmet beyanımız [يَمْحَقُ اللَّهُ الرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ](Hazret-i Mevlâ, faizi mahveder, öte yandan sadakaları da bereketlendirir) (Bakara Sûre-i Şerîfesi, 276. Âyet-i Kerîme) buyuruyor.

    El verir ki biz bu hale, sadâkâtın izdiyâd-ı emvâli mucip olacağına zimân-ı İlâhî (İlâhî bir tazmînât vaadi) ile de itimat ederiz. Ve bu bapta ciddi bir kuvve-i imaniyenin asârı görüleceğine şüphe etmeyiz. Fakat bunun cihet-i maddiyesi de şayan-ı dikkattir. Çünkü bir memlekette servet-i hakikiye o memleketin servet-i umumiyesi olmak lazım gelir. Aç ve çıplak ahalinin gayr-i memnû’ nazarları altında beş on zenginin payidar olması, hele mesûd ve müsterih yaşaması pek müşkil olur. Bir kere muavenet görmeyen fukaranın gözleri ağniyayı memleketin emvâlinde olmak yüzünden çok mehâzîr tevellüt eder. Saniyen, fakr-ü ihtiyaçtan nâşi birçok emrâz-ı sâriyenin baş gösterebilmesi cihetiyle memleket bir takım mesârif ihtiyarına mecbur olur ki bu tesîrattan ağniya dahi mâlen ve bedenen azâde kalamazlar. Zaten çaresine bakılmayan fakr-ü ihtiyacın kendisi de sârî bir hastalıktır.

    Salisen, fakr-ü zaruret tenâküs-i nüfus, vâridât-ı devletin mahdûdiyetini ulûm ve fünûnun tammüm edememesini icap ederek bu suretle hasıl olan za’f-i umuminin isticlâb edeceği tesîrât-ı hâricîyede bi’t-tab’ umumi olur. Erbâb-ı dikkat bu gibi nükât (incelikler) ve dekâiki her gün işitilerek manası düşünülmemeye alışılan (الصدقة ترد البلاء وتزيد العمر) (2) (Sadaka belayı def eder ömrü de uzatır) Hadisinden istihrâc edebilirler.      

                                                                [Ma ba’di var]

                                                                                                                                                      Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

     

     

    Dipnotlar:
    [1]: İbrahim bin Edhem ile Şakîk-i Belhî Kuddisehu Esrârahuma

    [2]: Hadîs-i Şerîfi bu lafızlarla bulamadık ve fakat şu hâliyle rivâyet var. “وصدقةُ السرِّ تطفئُ غضبَ الربِّ وصلةُ الرحمِ تزيدُ في العمرِ” “Gizli verilen sadaka, Rabb’in gadabını söndürür, ve sıla-yı rahm de ömrü uzatır”. (Ebû Ümâmeti’l-Bâhilî, Şerhu Selâsiyâti’l-Müsned, 2/248, Taberânî:8014, Hasen bir rivayet)

  • Allah’a İbadetin Felsefesi IV

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Temmuz 1947 – Cilt II 

    İbadet fikri insanlarda fıtrîdir – İbadet kalbe ve imana kuvvet verir – İbadet ve ahlak yüksekliği – İbadet ve fikir kuvvetinin ilerlemesi – İslamda ibadetin mahiyeti 


    İbadet fikri, insanlarda fıtrîdir:

    Beşeriyet tarihi tetkik edildiği zaman görülür ki: İnsanlar herhangi devirde bulunmuşlarsa, kendi kudretlerinin üstünde ve bütün varlık âlemine hâkim bir kudretin, bir yaratıcının varlığına iman ve ona üstün bir saygı ve kulluk göstermişlerdir. Bunu yalnız semavî dinleri kabul edenlerde değil, vahşi kavimlerde de görüyoruz.

    Filhakika, sade beşer tarihinden değil, psikolojiden de öğreniyoruz ki: İnsanda hem tedeyyün mefhumu (yani Allah’a iman), hem de mahluku ve bendesi olduğunu sezdiği ve duyduğu o yaratıcıya karşı sevgi ve saygı, korku ve ümit, niyaz ve ibadet duyguları da fıtrîdir. Şu kadar ki: O yaratanı tayin hususunda vukua gelen yanılmalar netice itibariyle ibadette de meydana gelmiştir. Bir yaratana inanıp da ona üstün bir saygı ile tapmamış bir cemaat görülmüyor. Demek oluyor ki: Kulu ve bendesi olduğunu kabul eylediği varlığa karşı ibadet etmek, üstün bir sevgi ve saygı ile ona bağlılığını göstermek insanda fıtrî bir halettir, insan bu fıtratta yaratılmıştır. Bunun içindir ki: Allah tarafından insanın tabiatına uygun bir surette gönderilmiş olan dinlerin hepsinde ibadet dinin esasları arasında gösterilmiştir.

    İbadet, kalbe ve imana kuvvet verir:

    İbadet, kalb ve vicdanımızın dışarıda bir tecellisi olduğu cihetle hem kalbimizi ulvi bir varlığa sımsıkı bağlar, hem de kalbimizdeki imanı kuvvetleştirir. Vicdanî bir emir demek olan îman, Allah’ın emirlerine ve hükümlerine boyun eğmekten ibaret bulunan ibadet ve tâatle beslenip geliştirilmezse onun tesiri ve âsarı zayıflar, yavaş yavaş kalpten silinip gider. Zira fiillerin, duyguların ve fikirlerin birbirine karşılıklı tesiri vardır. Bundan ötürüdür ki şuurlu bir ibadet, îmanı ne derece takviye ederse; ibadetteki gevşeklik ve ona ehemmiyet vermemezlik de îmanın gevşemesine ve günün birinde kalpten silinip gitmesine ve ilhada sapmasına sebep olabilir.

    İbadet ve ahlâk yüksekliği:

    Tam bir şuur ile yapılan ibadetlerin, ahlâkın güzelleşmesinde de mühim bir tesiri vardır. İbadetin kime karşı ve nasıl yapılacağı düşünülürse bu cihet daha ziyade aydınlanır. Ahlâkın yükselmesine, ruhun temizliğine hizmet etmeyen bir ibadet şuursuzca yapılmış bir takım hususi hareketler demek olacağından büyük bir kıymeti yoktur. Bunun içindir ki İslâmda bu gibi gösterişlerin sahiplerine bir fayda temin etmemekle kalmayarak, bir vebâl ve manevi bir yük olacağı da beyan buyurulmuştur.

    İbadet ve fikir kuvvetinin ilerlemesi:

    İbadet, tabiat âleminin üstünde ve tabiatın her zerresine hâkim olan kudreti külliye sahibine yüksek saygı göstermek ve ona sığınmak demektir. Bu bakımdan ibadet, insanları maddi şeylere çakılıp kalmaktan kurtarıp nazarları ve fikirleri daha yükseklere çeken, daha geniş ufuklarda dolaştıran bir âmildir. Demek ki: İbadet insanın yükselmesi, maddi ve ruhi saadeti için mühim bir harekettir.

    İslâmda ibadetin mahiyeti:

    Bütün milletlerde bir çeşit ibadet şekline tesadüf edildiğini söylemiştik. En son ve ekmel bir din olan İslâmın ibadeti de yaratana karşı sevgi, saygı ve tazimin en yükseği, en son haddi şeklinde tecelli etmiştir.

    Evet öyle milletler ve kabileler görülmüştür ki: Onlarda ibadet, ancak vücudu tazip ve yormak içindir. Yine öyle kavimler vardır ki: Onlarda bedenin azasından birini kesmek, sağlam dişini sökmek, yahut kırmak en yüksek ibadet sayılır. Bunlardan bazıları sırf vücuda eziyet maksadıyla yemekten, içmekten nefsini çeker ve bunu da oruç sayardı. Yemeyi içmeyi ölürcesine bırakmayı nefsinin her türlü arzularına karşı gelmeyi, evlenmemeyi ibadetin en yüksek derecesi sayanlar da vardır. Sonra, ibadet yalnız Allah’ın hakkı olduğu halde bunda başkalarını da Allah’a ortak yapanlar, canlı ve cansız bazı maddeleri Allah ile kendi aralarında vasıta kılanlar ne kadar çoktur. Bunların hepsi de bir dine mensuptur ve bunu da dinin emirleri diye yapmışlar ve yapmaktadırlar!

    İslâmın ibadeti ise, hiç de böyle değildir. İslâmda ibadetten gaye, Allah’ın emrine uyarak onu kalbe yerleştirmek, Allah’ı anmak, Allah’ı hatırlamak ve böylece arzu ve isteklerin behimi cephesindeki şiddeti kırmak, karşılıklı merhamet, şefkat, sevgi duygularını beslemek; vücudu, elbiseyi, kalbi ve dili daimi bir temizlik içinde bulundurmaktır. Bununla beraber ibadette kolaylık maksut olduğundan bu hususta her vakit yapabileceği kadarı göz önünde tutulmuştur.

    Müslümanlığın başlıca iki mühim kaynağı olan Kur’an ile hadis, insanlara bildiriyor ki: Allah, dinde kolaylık ister, güçlük istemez; kimseye yapabilececeğinin dışında ve gücünün yetmeyeceği bir şeyi teklif etmez.

    Allah, kulları hakkında kolaylık murat ettikten sonra artık dinde şiddet ve ifrat göstermek caiz olamaz. İslâmda beden ilmi, vücudun sıhhati ön safta gelmektedir. Binaenaleyh, şayet bu ibadetlerde güçlük ve ağırlık görenler oluyorsa buna sebep: Hakikaten bu ibadetlerde güçlük, ağırlık ve zorluk olması değildir. Bu görüşün en büyük vesaiki, beşerin tabiatında, ağır ve zararlı da olsa yasak edilmiş olan her şeye karşı az çok bir temayül; yapılması istenilen her şeye karşı, kolay ve faydalı olan bir ağır davranış ve tembellik mevcut olmasıdır. Teşriindeki ilahi hikmeti, yüksek felsefeyi göremeyen ve anlayan bir takım kimselerin din hakkında bilir bilmez söz söylemelerin de bunda büyük bir tesiri vardır.

    Evet, namaz, oruç, zekât, hac, cihat hep birer ibadettir ve her Müslüman bunlarla mükellef tutulmuştur. Lakin şimdi söylediğim gibi, İslâm, her emir ve teklifinde insanlara güçlük değil, kolaylık istemiştir. Binaenaleyh, insan bu farzları ve bu ibadetleri ancak kendisi için mümkün olabilen tarzda eda eder. Dinin yasak ettiklerinden çekinirken de böyle; Meselâ: Namaz bir ibadettir ve bunu ayakta kılmak farzdır. Fakat bundan âciz ise oturarak kılar. Bunu da yapamayacak bir durumda ise ima ve işaretle kılar. Seferdeki hükümler hazardaki hükümlerden başkadır. Hastalığından, yahut ihtiyarlığından, yahut zayıflığından ve ya gebeliğinden dolayı oruç tutmak bir insanın hastalığı, yahut zayıflığı arttırır veya hut iş başında bulunanlarla hâkim ve asker gibilerini âmme vazifelerini idare ve milletin şüûnunu tedvirden alıkoyacak olursa bu gibi ahvalin hepsinde başka ahkâm vardır.

    Görülüyor ki: Bazılarına göre çok güç ve edası müşkil gibi görünen ve İslâmın en belli bash farzlarından olan namaz ve oruç dahi herkes tarafından hiç bir güçlükle karşılaşmadan ifa edilebilecek tekliflerdendir. Yeter ki Müslümanlığın gaye ve maksatları iyi anlaşılmış olsun. Yeter ki Müslümanlığın beşeri mevzuattan değil, ilahi vahye dayanan bir din olduğuna ve bütün hükümlerinin en yüksek bir hikmet ve maslahatı tazammün ettiğine iman edilmiş olsun!

    Zekâta gelince: Bu da bir ibadettir ve farzdır. Lâkin her Müslümana değil, ancak nisaba malik olanlara farzdır.

    Hac da bir çok içtimaî faydalarıyla beraber her Müslümana değil, ancak bedeni ve malı takat ve kudreti olanlara ve ömründe bir kere farzdır. Binaenaleyh, İslâm dininin farz kıldığı ibadetler insanı meşakkatler altında ezmek, ve vücûdü tazip etmek gayesine matuf olmayıp en yüksek hikmetlerden, ferdî ve içtimaî faydalarından dolayı emir olunmuştur. İbadetlerin hepsine insanlara salah ve saadet temini, fertlerin ve cemaatlerin maddî ve manevî pislikten ve ruhî düşüklüklerden tathir ve tenzihi ile ruhan yükseltmek gayesi mevcuttur.

    Bundan sonraki yazılarımızda daha ziyade izahat verilecektir.

    Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi