Etiket: terakki

  • Dîn-i İslâm Medeniyet-i Hakîkiyyenin Rûhudur

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 22 Cemaziyelevvel 1330

    Geçen mâkalemizde İslâmiyet tulû ettiği zamân rûy-i zemînde medeniyet nâmına hiçbir şeyler olmadığını delâil-i vâzıha ile ispât etmiş, medeniyet-i hakîkiyyeyi cihâna neşreden İslâmiyet olduğunun îzâhını diğer mâkalelerimize bırakmıştık; binâenaleyh bu mâkalemizde İslâm medeniyet-i sahîhanın menbaı olduğunu umûmî bir surette îzâh, ve bu iddiâmızı bizzât Avrupa ulemâsının sözleriyle de işhâd edeceğiz. Fakat şurasını da söylemek lâzımdır ki dîn-i İslâmın menba-ı medeniyet olduğunu ecânibin sözleriyle işhâd etmekten maksadımız İslâmın hakîkaten medenî bir dîn olduğunu bunlardan istidlâl etmek değildir; çünkü bu hakîkat malûmdur, bunu inkâr etmek için deryâ-yı taassuba, mükâbereye dalmak lâzımdır. Ancak, bu suretle ispât-ı müddeʿâ etmekten yegâne maksadımız, kalplerinden perde-i taassubu kaldıran Avrupa ukalâsı nezdinde Kurân’ın menba-ı medeniyet, İslâmın her zamanda, her muhitte terakkînin rûhu olduğuna kanâat-i kâmile hâsıl olduğunu göstermektir. Bir de bu yolda yazacağımız makâlelerde Avrupa mutaassıplarının ve onları körü körüne taklîde yeltenenlerin İslâmiyet aleyhinde savurdukları itirâzları nazar-ı dikkate alarak, İslâmiyet onların anladıklarından pek müteâlî olduğunu ispât edeceğiz.

    Husamâ-yı İslâm olanlar diyorlar ki: “İslâm, medeniyet ile kâbil-i telîf değildir; her zamânda her mekânda ahkâmı kâbil-i tatbîk olamaz…” gerek Avrupa ve gerek onları taklîde heves edenlerin dâimâ öne sürmek istedikleri itirâzların birisi ve belki birincisi bu sözdür. Hatta İngiliz ricâlinden Lord Kromer bundan birkaç sene mukaddem Mısır’da neşretmiş olduğu kitapta bunu aynen tekrâr etmiş bittabi lâyık olduğu cevâbı almıştı. Vâ esefâ ki memleketimizde bu fikre taraftâr olanlar günden güne tekessür etmektedir. Şimdi bakalım bu söz doğru mu, değil mi?

    Dîn-i İslâm, Muhammed (sav) Efendimiz hazretlerinin taraf-ı ilahîden getirmiş olduğu bir dîn-i semâvîdir; her yerde aklı kendisine bir refîk-i hâlis olarak tanımış, medeniyet ile beraber yürümüş, insâna, insâniyete dâimâ dest-i muʿâvenetini uzatmıştır. İslâmdan evvelki rüesâ-yı dînin evzâʿ-ı gazûbâne ile ibâdullâh üzerine hücûm ederek “Nûr-ı aklı söndürünüz! Çeşm-i basîreti kör ediniz! Akıl dîne münâfîdir; hakâyıkı görmek küfürdür” diye şiddetle sayhalar ettikleri esnâda Rasûl-i hakîm Efendimiz “الدين هو العقل ولا دين لمن لا عقل له” “Dîn ayn-ı akıldır, aklı olmayanın dîni de yoktur.” diye nidâ ediyordu.

    Dîn-i İslâm, şân-ı insâniyeti dereke-i süflâ-yı behîmiyyetten tabaka-ı ulyâ-yı melekiyyete isʿâd eyledi; bütün kabâili yekdîğerine kardeş, cümlesini hukûk-i medeniyyede müsâvî olarak tanıdı. Cenâb-ı Hakk’ın insânlara fıtrî olarak ihsân etmiş olduğu zekâ ve takvâdan başka aralarında hiçbir fark olmadığını, ancak yekdîğerlerinden ilim ve takvâ ile temeyyüz eylediklerini ilk evvel ilân eden İslâmiyettir. “إنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقاكُمْ” âyet-i kerîmesi, “لا فضل لعربي على عجمي إلا بالتقوى” hadîs-i şerîfi bu hakîkati nâtıktır. İrtikâb-ı sirkat eden bir kimseye karşı hadd-i sirkat icrâ edileceği zamân, hadd-i sirkati iskât ettirmek için hazret-i Üsâme bin Zeyd’in şefâat-i peygamberîyi talep etmesine karşı cenâb-ı peygamberin “أتشفع في حد من حدود الله لو أن فاطمة بنت محمد سرقت لقطعت يدها” buyurması hukûk-i medeniyyede bütün insânların müsâvî olduklarını açık surette ilân etmek değil mi?

    Dîn-i İslâm, insânları akîde-i şirk ve teksîr-i ilâhtan tahlîs, onlardan perde-i hurâfâtı izâle, akıllarından kuyûd ve evhâmı kesr eyledi, onları fesâd-ı ahlâktan kurtardı. Çünkü İslâm’ın Sâniʿ Teâla’yı ikrâr, haşr-u ecsâdı itirâf etmesi o kadar vâzıh bir surettedir ki: Edyân-ı sâireden hiçbirisi bu hakîkati bu kadar açık, iʿvicâcdan sâlim olarak meydâna koyamamıştır.

    İslâm, Cenâb-ı Hakk zâtında, efʿâlinde, tevhîd; mahlûkâta müşâbehetten tenzîh eyledi; Bu âlemin âsâr-ı sunʿuna delâlet eden ilim, kudret, irâde ve bunların emsâli sıfât-ı âliye ile muttasıf bir hâlık-ı zîşânı olduğunu, hâlık ile mahlûk arasında hiçbir nispet olmayıp ancak hâlık onların mûcidi ve onlar da ona rücû edici olduğunu edille-i vâzıha ile ispât eyledi: “قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ. اللهُ الصَّمَدُ. لَمْ يَلِدْ. وَلَمْ يولَد. وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً أَحَدٌ”

    Gerek vahdâniyet, gerek sâir evâmir-i ilâhiyye husûsunda berâhîn-i akliyyeyi kendisine rehber eden dîn-i İslâm; sinîn-i vefîreden beri insanlar üzerinde hüküm sürmekte olan zalâm-ı cehâleti tard, yerine envâr-ı ulûmu zerʿ; onların kararmış olan kalplerini nûr-ı irfân ile tezyîn eyledi. Bu dînin ekmiş olduğu medeniyet sâyesindedir ki: Evvelce masûm kız çocuklarını diri diri mezâra sokan katı kalplerde şefkat ve merhamet neşvünemâ buldu. Kalplerinin en ulvî köşesinde envâr-ı hakâyık lemeʿân ediyor; akâid-i meşʾûme ile kasvet-engîz bir hâle gelen akılları arasında nûr-ı hakîkat sabâh yıldızı gibi parlıyordu.

    Bu hakâyıkı ulemâ-yı garp bile tasdîk etmekte tereddüt etmiyorlar nasıl ki De Kastri İslâmiyetten bahs eylediği bir eserinde şöyle diyor: “İslâmın âlemden büyük bir kısmını kendisine cezbetmesi nefsin şânını iʿlâ etmesiyledir; İslâm, zât-ı ilâhiyyeyi beşerin sıfâtının fevkinde bir sıfatta tasavvur ve onu günde beş defa icrâsıyla mükellef olduğu namazda tezekkür etmesiyle şân-ı insâniyeti iʿlâ eylediği gibi nefsin iştihâ eylediği bazı şeyleri mübâh kılarak tabîat-ı beşeriyyeye suhûletli olan şeyleri müştemil olmasıyla da iʿlâ etmiştir. İntişâr-ı İslâmın en büyük âmillerinden birisi de mezâhib ve teʿâlîm-i İslâmiyyenin gâyet açık, iʿvicâcdan sâlim bulunmasıdır. Onun için tabîata gâyet mülâyimdir. Bu öyle bir dîndir ki: Anlaşılmayacak esrârdan müberrâdır…”

    İshak Teylor diyor ki: “…Dîn-i İslâm, Marakeş’ten Cava’ya, Zanzibar’dan Çin’e kadar intişâr eyledi, hâlâ da Afrika’da vasfı kâbil olmayan bir sürat ile intişâr ediyor, görüyoruz ki: İslâm, ümem-i mütevahhişenin tehzîb-i ahlâkı, onların terakkîsi için en muvâfık bir dîndir, diyânet-i mesîhiyye ise böyle değildir. Bunun akâidinde görülen esrârengîz şeylere akıllar ermiyor, işte bu sebeptendir ki İslâmın medeniyete pek büyük menâfii, hizmeti dokunduğu hâlde diyânet-i mesîhiyyenin o kadar menfaati, hizmeti görülmemiştir. Diyânet-i Muhammediyye girdiği kabîlelerden evsâna tapmayı, insân eti yemeyi, çocukları diri diri mezâra koymayı mahv ve iptâl eylemiştir. Onlarda nezâfet, izzet-i nefs, vakâr, cûd-ı kerem gibi sıfât-ı fâzıla yerleştirmiştir.

    İslâmlar, misâfirperverliği heman farz gibi itikâd ederlerdi. Cemʿiyyât-ı beşeriyyenin mevcûdiyetini rahnedâr eyleyen müskirât, kumâr vesâire gibi birtakım fezâyih bu dînin zuhûruyla sükût etmeye başladı. Dîn-i İslâm kadınlarda nâmûs ve iffeti halâʾik-ı takvâdan addeder, ihsân ile tenâsuhu, vicdân ile uhuvveti ifşâ ediyordu.”

    Dîn-i İslâm o dîndir ki: Avrupa akvâmını Endülüs ve salîb muhârebâtına kadar bûyân oldukları hakîkî cehâletten, yürümekte oldukları girîve-i izmihlâlden tahlîs eyledi; Avrupa akvâmını dereke-i süflâ-yı behîmiyyetten zirve-i bâlâ-yı temeddüne îsâl, onlara usûl-i medeniyeti talîm eyledi. Eğer Muhammed (sav) gelmeseydi şimdiye kadar Avrupa akvâmı bahr-i ummân-ı cehâletin mühlik dalgaları arasında gark olur, tayyârât-ı evhâm ile mahv ve münʿadim olup giderdi. Zîrâ onlar fikir ve muhâkemeye dalanları, ilim ve hikmetle meşgûl olanları dinsiz oluyor diye telakkî ederlerdi. Hâlbuki İslâmiyet; tathîr-i cisim için mevâdd-ı maraziyyeden hâlî, yenâbîʿ-i sahîhadan cârî bir mâdde-i mutahhara ne derecelerde lâzım ise nefsin de kendisine ârız olan evhâmı izâle edecek, akzâr-ı vesveseden tahlîsine hizmet edecek bir kuvve-i muslihaya o derecelerde muhtaç ve o kuvve-i muslihanın da tecârib-i sahîha ile sâbit, mahsûsât-ı akliyye ile müstedell olan ilim olduğunu ilân ve zarûret-i ilmin zükûr ve nisvâna mütesâviyen şâmil olduğunu beyân eyledi. طلب العلم فريضة على كل مسلم ومسلمة، اطلب العلم من المهد إلى اللحد، وَإِنَّ كَثِيراً لَيُضِلُّونَ بِأَهْوَائِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِالمُعْتَدِينَ İslâmın meydâna koyduğu bu hakâyıkı Avrupa’da ilk evvel keşif ve ilân eden zât feylesof Dekart’tır ki on sekizinci asrın ricâlinden bulunur.

    Hem de İslâmiyet sayhât-ı şedîde ile ilân ediyordu ki: İlmin zarûret-i tahsîli yalnız hayât-ı uhrâya maksûr değildir; o zarûret; hayât-ı hâzırayı dahî tamamen muhîttir, zîrâ aʿmâl-i hayâtiyyenin kıvâmı, şüʾûn-ı dünyeviyyenin salâhı münhasıran ilim ile kâimdir. “من أراد الدنيا فعليه بالعلم ومن أراد الآخرة فعليه بالعلم  ومن أرادهما فعليه بالعلم” hadîs-i şerîfi bunu nâtıktır.

    Bakınız! Darvi ne diyor: “Avrupa zalâm-ı cehâlet içinde mahv ve nâbûd olup ikilediği, temîn-i hayât edecek ziyâ, ışık nâmına ancak iğne deliğinden intişâr eden ışık miktârı bir parçadan başka ziyâ görmediği bir zamânda idi ki: Ümmet-i İslâmiyye tarafından pek şaşaalı bir ziyâ tulû etti; ulûm-ı felsefe, sanâyi..! Bu ziyâ ile beraber intişâr eyledi. Bu intişâr içinde Bağdat, Basra, Semerkant, Dımaşk, Kayravan, Mısır, Fars, Gırnâta, Kurtuba merkez-i meârif olmuş, Avrupa akvâmı kurûn-ı vustâda bu merâkiz-i azîmeden pek çok keşfiyât, ulûm ve fünûn iğtinâm eylemiştir.”

    Sidyo da şu yolda idâre-i kelâm ediyor: Hazret-i Muhammed (sav) zuhûr edip müteferrik bir hâlde olan kabâil-i arabı tevhîd, onları bir maksad-ı âlî uğrunda cemʿ ettikten sonra bunlar bir millet-i muazzama hâlinde dünyâya karşı meydân okumaya başladı. Cenâh-ı mülkünü Taç Nehri’nden Ganj nehrine (Aksâ-yı Şarktan tâ Mağrip önlerine) kadar uzattı. Avrupa’da cehâlet hükümfermâ olduğu bir zamânda aktâr-ı arzın her köşesine livâ-yı medeniyeti rekz eyledi.”

    Kurân-ı Kerîm hakkında beyân-ı mütâlaa ederken Gibbon diyor ki: “Kurân-ı Kerîm’in umûr-ı uhreviyyeye taalluk eden usûlden mâʿadâ bilcümle ahkâm-ı cinâiyye ve medeniyye için de bir düstûr-ı esâsî, nevʿ-i beşerin tanzîm-i hayâtı, tertîb-i şüʾûnu için bir kânun-ı medenî olduğu bütün âlemce müsellemdir… Şerîat-i Muhammediyye’nin ahkâmı en büyük sultânlardan en küçük efrâda kadar kâffe-i efrâd-ı beşere şâmildir..!”

    Yine İslâmiyet beyân ediyordu ki: Fehm-i meʿâni-i Kurân vâbeste-i izdiyâd-ı irfândır. “وَتِلْكَ الْاَمْثالُ نَضْرِبُها لِلنَّاسِ وَما يَعْقِلُها إلّاَ الْعَالِمُونَ” işte İslâmiyetin makâm-ı ilme ihtirâmı, tahsîline tergîb ve icbâr husûsundaki ihtimâm ve ikdâmı bu mertebelere bâliğ oluyordu.

    Zâten Kurân-ı Kerîm’in pek çok mebâhisini anlamak da kâffe-i ulûm ve fünûnu tahsîl etmeğe vâbeste olduğundan İslâmlar pek büyük bir hâhişle o zamânın hikmetini, riyâziyyâtını, felekiyyâtını, kendi lisânlarına tercüme ve onlardaki hatâları ıslâh ediyorlardı. Amerikalı Draper diyor ki: “Hazret-i Muhammed (sav) dâr-ı âhirete irtihâl eyledikten sonra pek geçmeden Araplar kütüb-i Yûnâniyyenin en meşhûrlarını lügatlerine tercüme etmeye başladılar; hattâ dîn nokta-i nazarından itikâd-ı âmmeye mazarratı olan birtakım kasâidi bile ulemânın muttali olduğu Süryani lügatına tercüme ettiler.”

    Bu sûretle Müslümânlar ulûmun kâffe-i şuʿubâtında üstâz-ı küll olmuşlardı çünkü Kurân-ı Kerîm bunlar için bir sâha-i cevelân idi her istediklerini onda bulurlardı. Avrupa ulemâsının keşfine henûz muvaffak oldukları birçok hakîkatleri Kurân haber veriyordu.

    Binâenaleyh İslâmlar kudret-i fâtıranın bahşetmiş olduğu bu geniş sahrâda cevelân ederek dünyânın her tarafına medeniyet tohumunu serptiler. Şu hâlde “İslâmiyet medeniyetle kâbil-i telîf değildir..!” demeye vicdân nasıl râzı olur?

    Hazırlayan: Esad Özgüner

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_1-8/1328_1-8_10-192/1328_1-8_10-192_HAMDIAA.pdf