Etiket: suret

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar IX

    Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesail’den Sûret – 4

    (23. Nüshadan ma ba’d)

     

    Fırst düştükçe söylemekten hâli kalmadığımız veçhile şimdi bi’l-münâsebe yine arzeylerim ki Dînimi ameliyyâttan ziyâde itikadât yani ulûm üzerine müessesdir.[1] Hatta bir yazının imzası veya bir devletin bandırası (bandrolü) kabilinden bazı şeâir olmak üzere hiçbir fiil, hiçbir masiyet müslümanı dîninden çıkaramaz. Ulûm ve meânînin kavâlib-i tercümânı olmak itibariyle elfâz-ü ibâratın da ehemmiyeti vardır. Bu noktalar gözetildikten sonra dînimizce menhî ve memnû’ olan herhangi bir cürmü irtikâp eylemek kebâirden dahi olsa, itiraf-ı kusûr edilmek şartıyla dinsizlik değildir.  Yalnız irtikâp olunan cürüm dînin kavâid ve ahkâmından birini istihfâf veya memnû’âtından birini istihsâna müeddâ olmamak elzemdir. Çünkü bu, dîni teşkil eden ulûm ve itikâdâta dokunur. Meselâ: Şâribü’l-leyli ve’n-nehâr (sabah akşam eğlence düşkünü olan haram işleyen kimse) olan ve fakat hiçbir vakit şu hâline nazar-ı tasvîb (doğru bulma) ve istihsân ile bakmayan bir mübtelâ mahfûzü’l-îmân olduğu hâlde açıktan bir adam ağzına bir damla içki dahi koymaksızın deminki şahsa taraftarlık ederek; kabahat mi imiş? deyivermekle iş biter. İşte bu dinde çok bilmek, fikr-ü lisânı hüsn-i idâre etmek, en ziyade nükteşinâs olmak ve mütekayyız bulunmak işe yarar, onun içindir ki bir âlimin nezd-i hüdâda yetmiş âbidden efdal olduğu bu dinde bir düstûr ve vezâif-i beşeriyyeyi: tazîmun li-emrillahi ve şefketen ala halkillahi (Hazret-i Allah’ın emirlerini ve işlerini yüceltmek ve kullarına da şefkatle yaklaşmak) ile icmâl eden hadîs-i şerîf meşhurdur.[2]

     

    Şu tafsîlata binaen mukteziyât-i dîniyyeye riayetçe bazı mertebe-i kusûru bulunan adamların, meselâ makalâtımıza zemîn ittihaz ettiğimiz veçhile faiz alanların, çalgı dinleyenlerin, fotoğraflarını aldıranların sahibini veya gerdanını gösteren kadınların ahvâl-i mezkûreden tevakki etmelerinden ziyade iyi bir şey yapmış olmadıkları bizce matlûbdur. Günah işlemiş olmayı çok görerek o günâhın makul ve tabiî bir hareket olduğunu isbâta kalkışmakla bu defâ küfre girmek tevfîk ve hidâyetten nasibi olmayan bir bühtâna mahsus hüsranlardandır. Zünnâr (Ateşperestlerin hususi kemeri) kuşanmak, gayr-i müslimîne mahsus kıyafete girmek ve hatta ale’l-ıtlak bir suretle bi’l-iltizâm onlara teşbih etmek ef’âl kabilinden olmakla (itikad olmamakla) beraber nazar-ı Şer’de emâre-i cahd-ü inkâr (Dîni inkar etmek ve reddetmek) add-ü itibâr oldunuğu için tasdîk-i kalbîyi ihlâl eder. Ve emareye müsteniden vaki olacak hükm-i zahîridir. Binaenaleyh hakikaten cahd-ü inkâra delâlet etmez tarzındaki te’vilât faydasızdır. Çünkü kanûn-ı şerîat o gibi ahvâli cahd-ü inkâr makâmına kâim olma üzere telakkîye karar vermiş ve mukerrerâtı ilân etmiş olduğu için bundan sonra muhâlif harekette bulunmak bir manâ-yı herçe bâd-abâdı (ne olursa olsun, ister istemez) muhtevî olur.

    Bahsimizden hayli tebâüd etmiş olduk ise de şu birkaç cümleyi de söylemeden istidrâdâtımıza hitâm veremeyeceğiz: Biraz evvel tasdîk ve idrake münâfi olmayan herhangi bir cürm-i kebâirden dahi olsa itiraf-ı kusûr edilmek şartıyla kabil-i afvtır demiştik! Buradaki itiraf, Hristiyanlık âleminde papaza karşı vukû’u mutad olan itirafât kabilinden değildir. Âlem-i İslâmda, Cenâb-ı Hakktan başka hiçbir kimseye karşı itiraf-ı günâh mecburiyeti olmadıktan başka günâhı diğerine hikâye ve ifşâ eylemek de ikinci bir günâh olur ve hatta bu cihetle fâsık-ı mücâhirin hukûk-ı medeniye-i İslâmiyede mevki hayli sâkıttır. Günâh bizce ne kadar mektûm (gizli) tutuluyorsa o kadar sehlü’l-afvdir. Suçlu olmak üzere tanınan adamlarda izzet-i nefs ve haysiyet-i insâniye kalmayacağı ve bu suretle insanlığı tenezzül etmiş olan müttehimînden cemiyyet-i beşeriye için bir hayır beklenemeyeceği cihetle bu fikir pek âlî ve tabîdir.

     

    Dîn-i İslâmda hukûk-ı ibad karışmayan zünûb (kul hakkı karışmayan günahlar) kalben samimi bir nedâmet ve ciddi bir azim ile bir anda keen-lem-yekün (sanki hiç olmamış) haline geliveriyor. Yalnız bu nedâmet ve azmin ağrâz-ı sâireden (başka amaçlardan) neşet etmeyip mahzâ havfullaha (Hazret-i Allah’tan korkmaya) müstenit olması şarttır. Meselâ mülahâzât-ı sıhhiyeye mebni veyahut halka karşı muhill-i haysiyet ve nâmus (namusu ve haysiyeti ihlâl eden) olduğundan dolayı fuhşîyâtı terke karâr vermek tevbe değildir.[3] Bu noktalara dikkat olunarak hülûs-i niyyet ve sıdk-ı taviyyetle yapılan tevbeler katiyyen makbul ola ve mahî-i cürm-ü günahtır (günahları ve hataları mahvedendir) ve bu hususta hiçbir fert tevessut ve müdâhale salâhiyetini haiz olamaz. Âlem-i İslâmda yalnız bu değil hiçbir vazife papaz ve emsâli bir sınıf-ı mahsus-i ruhânînin vücûdina bağlı değildir. Meselâ cenâzeyi, usulünü bilen herkim olursa teçhiz eder ve namazını kıldırır. Gerek bunun için ve gerek cevâmi’de (camilerde) namaz kıldırmak için eimme (imamlar) tayîni teshîl maksadıyla ittihâz edilen bir emr-i örfîdir yoksa cemaatten ehlîyet ve mâlûmatı hâiz bulunanlar  herhangi sınıfa mensup olursa olsunlar bu vazifeyi ifâ edebilirler ve beyne’l-müslîmîn namazlarda erbâb-ı amâmenin (sarıklı kimselerin) imâmeti müteâref olmakla berâber dîn-i İslâmın kabul ettiği bir kisvede bulunduğu hâlde ehliyet-i ilmiye ve dîniyesi fazla olan Şer’an şayân-ı tercihtir bile.

    Sûret bahsine rücu ediyoruz: Bu mebhasta şurasını da söyleyelim ki beşeriyetin havâic-i aslîye ve meârif-i hakîkiyesine nisbeten ikinci ve belki üçüncü derecede kalan bu ressamlık ve heykeltraşlık sanatıyla vücuda gelecek asâr-ı bedîa, zevk-i mehâretşinâsiyi okşaması itibariyle medeniyyet için mutlaka lazım ise bu hususta bir suretin -canlı olduğu farz edildiğine göre yaşanyacak kadar- tâmmü’l-a’zâ (azaları tam) olmamak şartıyla tasvîri hakkında mevcut olan mesâğ-ı Şer’iyyeden istifâde etmek mümkündür ki biz bu mesâğı sü-i istimâle uğratılmamak recâsına terdîfen kâriilerimize söylememiştik. Buraya kadar süver-ü temâsîlin bir faide-i mu’tedbehâsı olmadığını isbât ettik. Gelelim mehâzirine (mahzurlarına):

    Zî-rûh suretlerini tasvîr ve tersîm eylemek Vâcib Teâlâ Hazretlerinin sıfat-ı hâlikiyetini taklide cesâret demek olarak daha ziyâde bir şiddet ve umumiyetle memnu olduğu gibi bunları evlerde bulundurmaktaki memnûiyyetin hikmeti putperestliğin menâbi’-i neş’etini (ortaya çıkış kökeni) seddetmekten ibâret olmak üzere tahmin olunur. “Ba’de mâ suretlere tapacak kadar şaşkın adamlar kalmamıştır. Yahut benim kendi hakkımda o ihtimâl imkân haricindedir. Binâenaleyh illet-i memnûiyettinin zevâli ile memnunun da zevâli lâzım gelir” diyerek kendi kendine fetvâ veren bazı ukâla herkesin, akl-ü idrâkini kendi seviyelerinde düşünerek meselâ bir çok hirâfât-ı kadîmeden el-hâletü hazihi (günümüzde de) vazgeçirilemeyen kadınlarla -sâde-dilân (kalbi temiz) avâmın bu yoldaki kabiliyet-i meşhûdelerinden gaflet ediyorlar ve hele putperestliği men’ tabîri ile putperestlik ihtimalini men’ tabiri arasındaki farkı anlayamıyorlar. Halbuki putperestliğin bugün kendi olmasa bile ihtimali mevcuttur ve yarın bizzat kendisinin dahi vâki’ olmayacağını kimse temin edemez. Sonra bu adamlar kendileri hakkında söyledikleri sözlerle de sedd-i zerîa (günahlara giden yolları kapatmak) için vaz’ edilen bir kânunun umûmî olması lâzım geleceğini takdir edememiş oluyorlar. Şurasından da ayrıca gaflet ediyorlar ki hükm-i şer’îyi ta’lîl etmek illetin sarâhat-i hükümden hariç kalan yerlerde cereyânı varsa hükmü oralarda da tamîm maksadıyla ve rütbe-i içtihâdı haiz olanlar tarafından yapılacak bir şey, hani kıyâs-ı fıkhî nâmını verdiğimiz bir keyfiyet… Yahut hükmü daha kuvvetli bir ehemmiyetle infaza medâr olmak üzere düşünülecek bir cihet olup yoksa bir hükm-i şer’îyi mahall-i sarâhatinde iptâl etmek, keen-lem-yekün haline getirmek için ta’lîle kalkışmak hiçbir vakitte caiz olamaz. Yoksa kezâ şarâbın illet-i hürmeti sekr farzedilldiğine göre şaraptan miktâr-ı müskirin mâ-dûni (daha azı) tecviz edilebilebilir mi?

    Bir de mukaddimemizde: “Her hususta emre harfiyen imtisâl eden hizmetkâr, ta’lîl eden, ma’nâ veren hizmetkârdan ziyâde makbul olur ve bu ta’lîl keyfîyeti âmir ile me’mur arasındaki mertebe-i idrâkin tefâvütü (anlayış kuvvetindeki seviye farklılığı) nisbetinde muhataralıdır (sakıncalıdır)” demiştik; o sözümüzün son cümlesini burada biraz izâh edelim: En zekî, en dâhî bir âlimin en câhil, en gabî bir uşağına karşı verdiği emirlerin uşâk tarafından; “Bizim efendinin murâdı şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır” tarzında verilecek manâlara göre icrâ edilmesi pek garîb yanlışlıklar tevlîd eder değil mi? Halbuki Hakk Celle ve ‘Alâ veyahut Resûl-i Müctebâ (Aleyhi Ekmelü’t-Tahâyâ) bizim aramızdaki nisbet, misâlde gösterilen nisbet ve mesafeye de mukîs (kıyas edilebilir) değildir. Onun için falan hükmün illeti şudur diye cezm edemeyiz. İşte resmin illet-i memnû’iyetti de yukarıda söylediğimiz şeyden ibâret olmak kat’î değildir. Ve caiz ki ondan başka bir şeydir. Daha başka ne olabilir? Derseniz… diğer bir sebeple şedîden memnû bulunan san’at-i tasvîrin revâcına hizmet etmiş yani iâne ale’l-ma’siyye (günahı fonlamak) kabilinden olması cihetini de dermeyân eylemek mümkündür. Sonra bunun fuhşu teshîle muaveneti olamaz mı? İslâmiyette tesettür-i nisvânın fuhşa karşı çekdiği perde eşkâli serbestî-yi tesavîr-i usulü (insan bedeninin asli parçalarının serbest ve açık bir şekilde çizilmesi) hayliden hayli hetk-ü rahnedâr edebilir. Erkek şahsını göremediği kadının fotoğrafını ele geçirmek ve kadın güzelliği, çirkiliği hakkında tamamen karar verecek kadar yüzüne bakmaya sıkıldığı bir erkeğin resmi karşısında geniş geniş, müşkilini halletmek imkânını bulur.

    Memnûiyyet resmin ta’zîm kastıyla mukayyet olmasını kütüb-i fıkhîyeden telakkî eden bazı geç fühemânın menşe-i galatı (geç anlayışlıların hatalarının kaynağı), fukahânın salât bahsinde: Temâsil musallîye nisbetle muazzam bir mevkîde yani önünde veya sağında solunda, yahut bâlâda bulunmamak lüzumuna dair olan sözleri olacaktır. Halbuki muazzam tabiri ile fukahâ-i izâm mahza resmin namaza muzır olan mevkiini tayîn eylemişlerdir. Netekim, maksatlarını yine kendileri tefsîr ediyorlar. Yoksa hakikaten tazîm gayr-i caiz olmak veyahut alelade namaza zarar vermek şöyle tursun mucîb-i küfr olur. el-Hâsıl, ahkâm-ı şer’îyyenin illetlerini ve hikem-i hafiyyesini bilâ tereddüd ve tayîn ve ihâta bizim gibi ucezânın kârı olmadığını ve böyle vezâif-i âliyeye karışmaktan sâlim olmayacağını bilmeliyiz.

    Bi’l-münâsebe hatıra geldi: Bazı erbâb-ı dikkat savm-ü salât gibi ahkâm-ı dinîyemizin fevâid-i sıhhiyesinden bahsederler. Şâri’-i Hakîm tarafından şerefsâdır olan bi’l-cümle tekâlif elbette nâfi’ ve müfîd şeyler olacağı cihetle zikrolunan hâl fena değildir. Ancak şurasını nazar-ı dikkatten ayırmamak elzemdir ki bizim evâmir-i şer’iyyeye kendi menâfi’-i mâddiyemizi ve belki menâfi’-i uhreviyemizi düşünerek imtisâl etmiş olmayacağız, biz mahza emrolunduğumuz için ve âmirimizin kemâl-i istihkâkına binaen imtisâl edeceğiz. Hatta bi’l-vazîfe ifâ ettiğimiz veya sakındığımız şeyler Şâri’e karşı birer fedâkarlık birer hizmet-ü iktihâm-ı külfet ve meşakkat tarzında olacak… Namaz kılmak için yorulacağız oruç tutarak zayıflayacağız ve bu ibâdâta alışkanlığımız bile tabiat-ı sâniye halinde icra olunmalarını icâb etmeyecek. Ve’l-hâsıl (افضل الاعمال احمزها)(Amellerin en faziletlisi en zahmetlileridir) nüktesi mür’â olacak ve kendimiz için olmayan şu mesâi zımnında müstefîd olursak orası bizce maksûd olmayıp mahza ma’bûdumuzun bizim hizmetimizden katiyyen müstağni bulunması asârından olmak ve bu cihetle de medyûn-i şükrân olduğumuzu bilmek üzere düşünülececktir.

     

    شكر الاله نعمة

    موجبة لشكره

    و كيف اشكو بره

    وشكره من بره

     

    İlâh’a şükredebilmek bir nimettir

    Hem de şükrü gerektiren bir nimettir

    Ben İlâhın bana iyiliğinden nasıl şikâyet ederim!

    Bana şükretmeyi ihsân etmesi de bir iyiliğindendir

     

    Ahkâm-ı Şer’iyyenin ta’lîli münasebetiyle hatıramıza bir bahis daha geldi ki onu da irâd etmeden makalemize hatime veremeyeceğiz: Altın ve gümüşün ricâl hakkında adem-i cevâzı esbâbından olmak üzere kadın gibi süslenmek ve böyle hacr paralarla kendisine şeref vermek şân-ı racûliyete muvafık olmayacağı tarzında bazı mülahâzât dermeyân edildiği zaman bazı insanların mesela altın kordonlarını göstererek: “Lâkin şu zamanda işte biz bunu mücerred saati tutmak için bir bağ, bir zincir diye kullanırız ve bununla tezyin ve tefâhür etmek hatıramıza bile gelmez”. Dedikleri işitilmiştir ki bu da insanın pek iyi düşünmeden, kendi hissiyâtını hakkıyla tedkîk ve tahlil etmeden söylediği sözlerdendir. Çünkü hem altın kordon takınmak hem de bundaki hüsn-i tezyin ve tefâhürü istihkâr etmekle tezyin ve tefâhürün daha derin, daha muzaaf (katlanmış) bir noktasına kadar ilerlenmiş olduğunun farkına varılmıyor demektir.[4]

     

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

     



    [1] Bu sözümüzün: “Dîn” Hazret-i Allah ile kul arasında bir emr-i vicdânidir. İnsanın ef’âl-i harekâtına karışmaz… Tarzında bazı elsine-i cedîdeden işitilen sözlere benzetilmesine katiyyen razı olmayız. Bizim maksudumuz: Dîn, insanların nazarî ve amelî bütün ahvâlini taht-ı nezâretinde bulundurduğu hâlde ameliyyâtın da kendine mahsus bir cihet-i itikâdiyesi bulunduğu ve bu cihetin derece-i ehemmiyetini anlatmaktır.

    [2] تعظيم لامر الله  و شفقة علي خلق الله تعالي

    [3] Buraya acizâne bir haşiye düşmek istiyorum, her ne kadar kötü bir işten Hazret-i Allah için sakınmak elzem olsa da insanların kınamasından, insanların gözündeki izzet ve makamdan düşmemek adına kaçınmak, gizlide de onu kendine yakıştırmadığı için kaçınmak dahî övgüye ve iltifata şayân bir iştir. Bu sadette İbn-i Receb-i Hanbelî Aleyhi’r-Rahmeti Câmi’u’l-Ulûmi ve’l-Hikem de; 

     

    “فمن اتقى الشبهات استبرأ لدينه وعرضه” (Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa Dîninde ve ırzında beraat eder, kınanmadan kurtulur) Hadîs-i Şerîfini şerh ederken, şöyle buyurmaktadır: “… Ve fakat eğer (şüphelilerden) insanların kınamasından kaçmak için sakınırsa, bu kaçınması da ırzı için bir beraat olur ve bu da güzeldir. Zîra Resul-u Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: “İnsanlardan utanmayan Hazret-i Allah’tan da utanmaz””. İbn-i Receb Hazretleri’nin iktibâs ettiğimiz teşrihinden de anlaşılacağı üzere sırf insanların kanaatindeki mevkiini korumak için kaçınsa dahi bu iş güzeldir. (Translitere Edenin Notu). (Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 6.Hadîs-i Şerif, Daru İbn-i Kesîr, Dımaşk-Beyrût, 2008, s.172)

    [4] Bu yazının iyice anlaşılması için ta’lîl ıstılahının açıklanması ve bir izâh getirilmesi elzemdir. İllet fukahâmızın tabiriyle, hükmün varlığa gelmesinde etkin olan ve kendisi hakkında hüküm verilen şeyde bulunan bir sıfattır. Misâlen; kedinin artığının temiz olmasının illeti; Hadîs-i Şerifte “طوافون عليكم” (Sizin etrafınızda çok dolanan, size benzeyen, ehlî bir canlıdır) buyurulmasındandır (Buluğu’l-Merâm). Demek ki kedinin zatında bulunan bu sıfattan dolayı kedinin artığı temiz, dolayısıyla bu sıfatın tam kedide olduğu şeklinde bulunan diğer canlılara da bu sıfat “artığın temizliği” hükmünü doğuracağı için onlar da aynı şekilde temizdirler. Buna ta’lîl diyoruz. İllet ile hikmet çok farklı şeylerdir, hikmeti, Matûridî ulemâsı “كل ما يودي الي عاقبة حميدة” (Güzel ve övgüye layık bir sonuca ulaştıran iştir” olarak tarif etmişlerdir (bknz: Mercânî Aleyhi’r-Rahme, Nesefî şerhi), namazın bir çok hikmeti vardır, sağlık da bunlardan birisidir, namaz kılmak işi sonuç olarak kişide sağlıklı olmak gibi güzel bir neticeyi de meydâna getirir ama bu namazın illeti değil hikmetidir, güzelliklerinden birisidir. İlleti ise bilinmemektedir, taabbudîdir (illetini bilmediğimiz hükümlere taabbudî diyoruz). Ta’lîlun bi’l-hikme (hikmetle illetlemek) bi’l-ittifak caiz görülmemiştir ta’lilun bi’l-mazınne ise caizdir. Daha ileri bir mütalaa için:

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar VIII

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden : Suret – 3

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 23

    Tarih: 23 Şubat 1324

     

    Mâhir ressamların âsâr-ı san’at ve ma’rifetleri bulunan  ve ale’l-ekser suret-i temâsîli ihtiva eden tablolara karşı da kıymetşinâslık nefatsız verilmek nâm ve unvâniye bir nev’i i’tinâ vardır ve bu hâl, i’tiyâdât-ı medeniyyeden zevk-i selîm icâbından olmak üzere o kadar teessüs ve ta’mmüm eylemiştir ki: şimdi bunlara karşı da acaba ne diyecek kıyâmeden nasıl intikadâtta bulunacak diye birçok kârilerimin hande-i istihfaf ve istihzaya hazırlanacaklarından eminim. Fakat onlarda emin olsunlar ki evvela beşerin menâfi’ ve fezâilini herkesten ziyâde takdir eden velakin mahza ciddiyyât ve hakikiyât üzerine müesses olan medeniyet-i İslâmiye böyle alâyişlere böyle malâyânîlere karşı o kadar çılgıncasına incizâb göstermez. Buna misal olarak  sadr-ı İslâm vekâyi’-i târihiyyesinden nakledeyim: Ahd-i Fârûkînin meyânında kıymet-i mâddiye ve sınâ’iyyesi cihetiyle bugün milyonlara, belki milyarlara değişilebilen mersâ’ ber-hâlîydi iğtinama geçirilmiş ve bi’l-istîzân Hazret-i Hâlife tarafından gelen emir ile guzât-ı Müslimîn beyninde parça parça taksim edilmiştir. İşte biizm, sanâyi’-i nefîsenin birincilerinden ma’dûd olan ressamlık hakkındaki istihfafımız ne kadar cüretkârlık addedilirse bu vek’â-yiye de öylece taccüb ve te’ssüf edenler bulunur. Halbuki iyi düşünülünce Hazret-i Ömerin (Radıyallahu Teâlâ Anh) bu meseledeki ulüvv-i azmi, celâlet-i re’yi ve tedbirine kendisine yakışan büyüklüklerden olduğu anlaşılır. Çünkü mezkûr halının nefâsetine karşı biraz meftuniyet, bir nev’î zaaf-i kalp göstererek kemâl-i ciddiyetle ve el birliğiyle yeni bir Dîn-i Âlînin teşeyyüd bünyânına (temelinin kuvvetlendirilmesine) çalışmakta olan bir kavmin başına erkeklerden ziyade kadınlara yaraşan bu gün mucip olduğu mesârif-i bî nihâye ile âlem-i medeniyeti bîzâr eden ibtilâ-yı zînet ve âlâyiş gailesini çıkarmamak iin böyle yapılması elzem ve ensep idi. Ale’l-husus Dünyayı hiçe sayan Hazret-i Ömer nazarında böyle şeylerin hiçbir ehemmiyeti yoktur. Eğer bu gibi ihtişâmât-i zaidenin bir melik için faydası olsaydı Devlet-i Kisrâviyenin başından arta kalmazdı. Mukaddimede şöyle bir sözümüz geçmişti: “Kur’ân insanların kanun-i maişet ve müâşeretini, ahlakını, medeniyetini en ciddi, en nezîh, en sâde, en umumi, bir surette tanzim eder”. İşte o cümledeki kuyûdun manalarına dikkat edildiyse şuracıkta ezhân-ı kariîni ısınrımaya çalıştığımız hakikatler daha güzel anlaşılır.

    Elvâh-ı tabiîyyeyi aynı aynıya tasvîr etmek nokta-yı nazarından pek büyük bir kıeymet ve ehemmiyeti haiz olan tablolar ve meselâ: Duvarda gösterilen açık bir oda kapısından içeriye doğru giden medd-i mevûm basrînin, odada mevzu bir mangala düşecek gibi bir vaz’ alan çocuk resmine karşı adeten bir manzara-i kazânemûd müşaheede ediyormuşçasına mucîb-i telâş olması ve’l-hâsıl temâşâ gürânı (izleyenleri) yanıltan bütün resm-i hikâyeleri pek üyük birer hüner ve marifete dâl olmakla bireaber ma’t-te’ssüf menâfi’-i ciddiye ve hakîkîyeleri mefkûddur. Âkil mahza bir taaccüb ve istiğrâbı mukabilinde o kadar mebâliğ-i mühimmeyi (hatrı sayılır parayı) feda edemez. Attığı iğneleri müteselsilen yekdiğerinin gözüne saplamak suretiyle ibrâz-ı san’at eden bir hünervere mükâfaten ekabirden bir zâtın bir çuval iğne ihsân ettiği ve “bunu ne yapacak?” usaline cevaben de: Kıyamete kadar birbirine geçirsin dediği meşhurdur. İşte o, nifâsperverânın(?) perestiş edercesine meftûn ve hayranı olduğu tablolarda lüm’ât iğfaliyle ebsâr ve efkârı kamaştıran medeniyyet-i mustahdesenin ilka ettiği hissiyât-ı alâyiş ve sefâhetten tecerrüd ederek düşünülmek şartıyla iğne hikayesinden farklı değillerdir. El-Hâsıl bu tablolar katiyyen havâic-i sahîha-yı beşeriyyeden addolunamazlar. Amma bu gibi masnûât-ı nefîseye havâic-i aslîyesini mâ’-ziyâde temin ve tesviye eden erbâb-ı servet para verir, ve insanlar bazen böylece (hevesât) ve şehev3at yolunda mesârif ihtiyarından çekinmeyerek buna muvaffakiyât-ı maliyelerinin mükâfât-ı salâhiyeti olmak üzere kendilerini kalben mütelezziz edebilecek tecemmülât ve tezeyyünât namına verebilirler diyenler vardır. Halbuki mesela bin lira bedelinde alınan bir tablonun bereceği neşve-i kibârâneye, o meblağın yarısı ile beşyüz fakiri sevindirmekten husûle gelen zevk-i hamiyyet ve insaniyeti tercih edemeyen ve diğer nısfını, saye-yü saatinde bu gibi me’ser-i müftehireye muktedir olduğu servetinin cihet-i nâmıyesinde istimal etmeyen bir adamın (kibarlığına) ve aklına, medeniyet göreneklerine esir olmayan bir akl-ı ahrârâne ile şaşmak lazım gelir. Amma bu gibi ihtiyâcât-ı medeniye o mesellü vezâif-i insâniyeyi d ifâdan sonra servetin fazele-i füzâlatıyla (fazlalıklarıyla) istihsâl olunur diyenlerse bizim deminki arzettiğimiz kıyasın her ihtimale karşı kabil-i tatbik olan ekîse-i kat’iyye-i muttarideden olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü servet ne kadar fazla olsa yine muavenet edilecek fukara bulunur ve en sonuncu fakirin memnuniyeti en birinci zinetten daha ziyade mühim ve mültezim olmak lazım gelir. Bu süzler doğrudur. Amma insanlar bâ husus saika-i servetle ziynet ve sefahetten büsbütün mahrum edilemezler. Hayât-ı beşeriyyenin buna az çok ihtiyacı vardır. Çünkü insan her vakit ciddiyât ile iştigal edemez. Bazen de gözünü gönlünü açacak şeylere vakit ve nakdini sarfedecek, gülecek, eğlenecek ve hatta oynayacaktır, denilmek hiç doğru olmaz. Çünkü bunun, daima insanları bu halde görmekten yani görünenden başka delili yoktur. Halbuki yine görenin ve vekâyi’ delâletiyle insanların akl-ü hikmet ve kanun-i ma’delet haricinde icrasından hali kalmadıkları efali istihsân edebilir miyiz? Hem, beşeriyette sefâhet niçin zaruri olsun? Gece gündüz istirahat bilemeyen zenginler, milyonerler bulunduğu halde sefâhete istirahattan daha mühim nazarıyla bakılabilir mi? Halbuki Dîn insanların bi’l-cümle ihtiyâcât-ı sahîhalarını rehin isâf etmiş, muazzemât-ı huzûzun hiçbirisinden kendilerini mahrum bırakmamış, men’ ettiği ahvâl-ü müştehiyyâttan her biri makamına mübâhattan bir şey ikame eylemiştir.[1] Bazen mekulat-ı memnu’âya mukabil bunca nefâis-i matûmeyi, müskirâta karşı sair meşrubât-ı lezîzeyi tecviz etmiş, fahş-i kabîh eylediği halde en güzel nisvân ile izdivaca salâhiyet vermiş, gayet mahdûd bir çerçeve dahiline sıkıştırılan menâzir-i sınâ’iyyeye kıymet vermekle beraber en vâsi’ en mütenevvi’ bir meşher-i bedi’î olan elvâh-ı hilkati nazar-ı dikkat önünde keşâde bırakmıştır. …. emniyet altında ibrâz eylediği siymâ-i meskenete ve kumarın, sibğa-i sür’at ve adem-i mahdûdiyetle yaldızladığı çehre-i mekîdete atf-ı nigâh etmeyip beri tarafdan ticâret gibi bir muhibb-i lahûtînin[2] uzattığı dest-i samîmîyet ve uluvviyyeti kabul eylemiş, tiyatrolarda, gazinolarda ve bütün laibetgâhlarda (oyun eğlence mekânları) para kazanmak ile imâte-i vakt eylemek gibi iki muhtelif ve mütebâyin hissiyâtın kerkîn (azmış, sapıtmış), mümsik, kıymet-i hususiyetten ârî dakikaları arasında istihsâline çalışılan neşât-ı inbisâta mukabil aile bucağında, yarân bezminde, hücre-i mütalâada, müsâhebet-i ilmiyye ve edebiyyede bulunan ezvâk-ı sâfiye-i seâdeti tercih etmiştir.

     

    İşte kendini bilen insanı eğlendirmek ve neşveyâb etmek için ma’a-ziyâdet kafi olan şu vesâite kanaat etmeyerek başka suretle eğlence arayanlardan, bir def’a vuku’-i inana ile’l-ebed yüz karası olacak efali irtikaba kadar ilerleyenler ve bazen enva’-ı mevcûde-i sefâhetten bıkıp usanarak iç sıkıntısından intihar edenler bulunduğu işitilmiştir.  Evet, insanların, harekât-ı hevâperestâneden bi’l-külliye ayrılmaması, kusurdan hâli olmamaları manasınca doğrudur. Ve itiyâd ile te’yîd eden bu gibi ahvâlden kurtulmak ve hatta o itiyâdın her gün okuttuğu ders-i iğfâl yüzünden bunların noksan-ı beşerî asârından olduğunu anlamak pek kolay bir şey olmadığı müsellemdir. Ancak tekemmülât-ı insâniyyeye ve vüsûlde bi’t-tab’ herkese müüyesser olmayan fezâildendir. Min kabl-i âh (âh vâh etmezden önce) mevhûb olan Dînimizin en âli meziyyeti, en meşkûr hizmeti ise bize insanlıktaki o anlaşılmayan kusurları, o tab’an müncezep (tavlanmış) olacağımız mezâlik-i akdâmı bildirmektir. Yoksa o gibi hâlâttan kendini elemeyenler Dinden çıkmış olmazlar.

     

    Ahkâm-ı İslâmiyyeyi istişkâl edenlerin muhâkemelerinde ne kadar sahîf garabetlere, ne müz’ic anlayışsızlıklara tesâdüf ediyoruz: İnsanların, eğlence ve hatta sefâhet nâmına hiçbir hareketine, hiçbir zamanda müsaade edilmezse bu hâl, ma fevka’t-tabî’a bir emr-i muhâl olur diyorlar. Bu iddiâ-yı mübâlağakârânenin, arzettiğim veçhile görenekten başka delili olmamakla beraber vazifesi iyiye iyi ve fenaya fena demekten ibaret olan kanûn-i Şerîat başka türlü ne yapmalıydı? Bunların aklınca sefâheti az olmak şartıyla  tecviz etmeliydi, demek olacak. Halbuki böyle kanun olmaz. Fenânın azını nazar-ı müsamahayla görerek, bir şeyin kılleti ile mefkûdiyetini seçememek kanun-i şerîatın uluvviyet ihatasına yakışmaz. Kendisi fenalığın azının zararı yok demek gibi bir eser-i zühul göstermeyeceği gibi tashih-i efkâr için bunu böyle söyleyeni de şedîden müaheze eder. Sonra fenânın azındaki fenalık dahi iz’ân ve takdir edilerek vuku’-i seyyiâtın bilâ tevbe azının afvolunması me’mûl ve çoğunun afvolunması mümkün ve ve tevbe ile kalîl ve kesîrinin affı muhakkak bir hâlde bulunur. İşte görülüyor ki ahkâmında oldukça şiddet ve suubet tevehhüm ettikleri Şerîatımızda bilakis semâhat ve âtıfet mebzûlen mevcut ve ancak su-i tefehhüm cidden merdûttur.

    Ma ba’di var.

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

     


    [1] Hatta fıtratın esrâr-ı bedîa-yı âdilânesinden olmak üzere insanların şu huzûz-i aslîyesinden gayet derin bir müsvât mündemiçtir. Çünkü iştihâ-i hakîkî ile yenen yavan ekmeğin lezzeti her gün tenâvül olunan et’ime-yi nefîse-i mütennevi’adan efzûn ve bazen çirkin bir kadına karşı zevç-i sairelerinden ziyade meftûn ve memnûn olur. Dimek ki tarîk-i hayatta bazı ahvâl-i fevke’l-âde müstesna olmak üzere zengîn, fakîr herkes için vesâit-i seâdet amadedir.  Ancak bunkardan istifâde yolunu çok kimseler bilemediğinden peymâne-yi hayâtı kendi kendilerine zehir ederler.

    [2] el-Kâsibu Habîbullah

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar VII

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden : Suret – 2

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 22

    Tarih: 16 Şubat 1324

    Zî-rûha mahsus olan suver ve temâsili yapmak ve evlerde bulundurmak hakkında envâ’ı ve evzâ’ına göre şer’ân terettüp eden ahkâmı bundan evvel edille-i naklîyyesiyle beyân ve izâh etmiştik.

    Bundan sonra ise dîn-i İslâm’da temâsile karşı bir nev’î mübâlât-ı taharrüzkârâne mevcut olduğu hâlde şu takayyüdün akl-ü hikmet nazarında takdîr olunabilecek bir lüzuma müstenit olmaması gibi bazı efkâr-ı muhdese üzerine idâre-i kelâm edeceğiz:

    Temâsil hakkındaki takayyüdât-ı şer’iyyemizin bî-lüzûm olduğu re’yinde bulunanlar var demiş oluyoruz… Evet bu meselede mu’terizînin müdde’iyyâtı “faiz ve sigorta meselelerinde olduğu veçhile ihtiyâc-ı beşerî derecesine çıkamayıp “Bunun ne mahzuru olabilir? Ne zararı var?” şeklinde olmak lazım gelir. Yoksa suver ve temâsili ittihaz edenler kat’iyyen bunun için bir fâide-i sahîha beyan edemezler.

    Meselâ ellilik bir adamın on yaşındayken alınmış olan bir fotoğrafını ara sıra mevzû’ bulunduğu mevk’î-i ihtimamdan çıkararak ziyâret etmesi çocukçasına bir hıffet, garip bir iştigal, yahut yirmi beş yaşındaki şahsını karşısına alarak beş dakika hayât-ı cevânîsi (delikanlılık zamanları) ile yaşaması iâde-i şebâb (gençliğin geri gelmesi) kadar bir hayal değil midir? Bu menâzır-ı mazîyyeden fâniliğini istidlâl etmesi ise bir kâmilik bir nâkıstan istirşâda kalkışması kadar bir tenezzüldür… Çünkü bir dîde-i itibârın her an in’itâfında fâniyet-i aleme dair müsâdif olacak delîle arz-ı ihtiyâc eylemesi cidden şayân-ı ta’accüb olur.

    Sonra… Bir adamın ma ba’de’l-hayât ibkâ-i resm eylemesi elbette ibkâ-i ism etmek gibi mefahirden ma’dûd bir şey olamaz. Kezâlik bir insan için eslâfından birinin veya uzakta bulunan bir sevdiğinin fotoğrafını saklamakta sahiplerine ait hiçbir hürmet ve saklayan hakkında da tahassürden (özlem acısı) başka bir menfaat mutasavver değildir. Onun için “Ben ihtiramen falan zâtın fotoğrafını muhafaza ediyorum” denildiği zaman dikkat olunursa vazife-i ihtirâm fotoğrafın muhafazasıyla değil bu cümle-i kelâmiye ile ifâ edilmiş olur. “Ve’l-emvâtü ve ahyâ’dan her kim hakkında bir hiss-i hürmet-i müvâlât besleniyorsa o hissin hukûk-u vezâifine kavlen veya fiilen riayet olunmayarak sittîn sene bir fotoğraf karşısında perestiş edilse o fotoğrafın bundan bir şey anlamak ihtimâli yoktur.

    Fotoğrafın fevâid-i mühimmesinden olmak üzere dermeyân edilebilecek bir suret daha var: Hükûmetlerin enzâr-ı taharrisinden (araştırma, soruşturma) ihtifâ eden bir takım canilerin derdest olunması hususunda ele geçen fotoğraflarından istifâde ediliyor. Evet. Lâkin bu fâide-i mezkûr fotoğrafların ele geçmesi gibi tesâdüfün lütfuna kalmış olan bir şeye mütevakkıf olduktan başka halka fotoğraflarını aldırmak tavsiyesi esnasında gösterilecek fâide fotoğraf sahiplerinin kendilerine ait olmak lazım geleceği için fotoğrafın fâidesi hakkında zikrolunan delîl ile müdde’a arasındaki irtibât-ı garâbet peydâ etmiş olur. Evet! Hükûmetler bazı erbâb-ı cerâimin sebîlini tahliye ederken ahvâl-i sabıkalarının tekerrürü ihtimaline mebni fotoğraflarını aldıktan sonra tahliye etmek lüzum ve zaruretini hissederlerse burası (الضرورات تبيح المحذورات) (ez-zarurâtu tubîhu’l-mahzûrât)(zâruretler haram olan şeyleri  mübah kılar) hükmüne binâ edilebilir. Gelelim… İhtilaf için vesâik-i tarihiyye yerine geçmek üzere öteye beriye rekzolunan heykeller hiçbir vakitte muherrerât-ı tarîhiyyeden muğni olacak tefâsîli ihtiva edemez. Bu hususta ancak bir takım vekâ-yi kahramanlarının şahıslarını tanıtmak fâidesi kalır ki bu maksadın tahrîr-i eşkâl (biçimi, şekli yazıyla, sözle anlatmak) ile hâsıl olan miktarından ziyadesine hiç hacet olmadığı gibi bu usûl-i teşhîsin tahrîr-i eşkâl usulü kadar taammüme kabiliyeti de yoktur.

    Mezkûr heykeller beyne’l-enâm hidemât bergüzîdesi sebkeden (insanlar arasında geçmiş hizmetleri sözedilen) zevât-ı mümtâzenin tezkîri nâmına vesile olacak surette haklarında ebedî birer nişâne-i ihtirâm olmak ve ihtilâf için de mücessem ve muhteşem bir takım numûne-i teşvik halinde bulunmak mülahazaları doğru değildir… Hatta dîn-i İslâm bunları tasvîr nokta-i nazarından başka faidesiz israf ve beyhude maraf olmaları cihetiyle de men’ eder. Çünkü heykellerin yerine o gibi zevât-ı âliyenin nâmına mensup bir takım hayrât-ü hasenât-ı câriye yapılsa bu yüzden dünyada ki insanlar müstefîd olacağı gibi sevabından da zevât-ı müşârun ileyhim istifade etmekle gerek tezkîr-i nâm ve gerek edâ-yı hak-ı ihtirâm maksatları daha ciddi, daha iktisâdi, bir surette hasıl olur. Sonra ölülerden dirilerden kimseye zerre kadar nef’î olmayan bu ruhsuz eşbâhın, bu cemâdât-ı mühmelenin uyûn-i im’âna (insaf sahibi gözlere) karşı hakîki bir mana-yı teşvik tezammün edemeyeceği şüphesizdir. Evet… İnsanların mizacında bu gibi şeylere daha ziyade kapılmak, meclûb olmak hâssası vardır. Ama yine bu kapılmak tabiri iğfâl olunmak, aldanmak manalarını gösterir ki dîn-i İslâm ise insanları sathî nazarlığa alıştırmamak ve iğfâl edilemez bir hale getirmek vazifesini deruhte etmiştir. “İnsanın ebnâ-yı cinsi arasında mertebesi o kadar yükseliyor ki öldükten sonra nâmına heykel dikiliyor… İşte bu büyük mükâfâta nail olmak için ben de çalışayım çabalayayım” denilecek… Denilecek ama bu mükâfattan ne çıkar? Kim istifade eder? Eğer maksat bekâ-yı nâm ise arzettiğimiz gibi bir takım suver-i nafi’a ile istihsâli daha münasip olmaz mı? Sonra İslâmiyette bekâ-yı nam meselesi de mekâsıd-ı sahîha ve meşruadan değildir. Âlem-i İslam’da (garazımız mesâi) denildiği zaman bu meyânda siyyet-ü şühret arzusundan teberri edilirler. Meselâ tahsîl-i nâm için cihâd eden mücâhide “fî sebilillah” vazife-i İslâmiyetini ifâ etmiş olmaz (denir)… Sadedimiz mütehammil olsaydı bütün bunların esbâb-ü nükâtını (incelik ve sebeplerini) de arzederdik.

    Bir de bedihiyyât-ı müsellemeden olmak lazım geleceği üzere kulûb-ı ihtilâfda eâzım-i eslâfın mevkîleri heykellerinin azamet ve ihtişamı nisbetinde olmayıp hizmetlerinin, muvaffakiyetlerinin derecesine göredir… Meselâ Cenâb-ı Fârukun (Radıyallahu Teâlâ Anh) nâmına bir heykel rekzedilmemiş olması bugün cihân-ı medeniyyete karşı şân-ı icrâatına zerre kadar bir nakîsa îrâs edebilir mi? Sonra… Hissiyât-ı İslâmiye, daha yukarıya doğru bi’l-farz Fahr-i Âlem Sallalahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri için bir heykel bir suret ittihazını bir hürmet değil bilakis son derece hilâf-ı edep bir cür’et addeder. Netekim Cenâb-ı Îsâ Salavatullahi Ala Nebiyyina ve Aleyhi Hazretlerinin rastgelen der-ü divâra (tavana, duvara) nakşolunan resimlerinin evzâ’-ı mebzuliyetine karşı bizim aklımızca teessüf etmek kabil olmaz. Enbiyâ-yı zî-şân hazerâtının resimlerinden sonra nöbet, bütün eşkâl-ü süverden münezzeh ve müberrâ bulunan Vâcib Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine mi gelir? Ne hacet!? Hristiyanlık âleminde bu nöbet çoktan gelmişdir bile. Nizâ’ı-âlem ve Dîn müellifi muallim Draper Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan (الرحمن علي العرش استوي)(er-Rahmânu Ale’l-arşi’stevâ)(Rahmân arşa istiva etti, Taha Sûre-i Şerîfesi 5. Âyet-i Kerîme), (يد الله فوق ايديهم)(Yedullahi fevka eydihim)(Hazret-i Allah’ın eli onların elinin üzerindedir, Fetih Sûre-i Şerîfesi 10. Âyet-i Kerîme), (و يبقي وجه ربك)(Ve yebgâ Vechü Rabbike)(Bâkî olan Rabbi’nin veçhidir, Rahmân Sûre-i Şerîfesi 27. Âyet-i Kerîme) gibi bazı ayât-ı müteşâbihiyyeye mebni Müslümanlara Vâcib Teâlâ hakkında haşa bir fikr-i tecsîm isnat etmiştir. Halbuki acaba muallim mümâ ileyh (ima edilen) hiçbir yerde Müslümanlık nâmına, hatta ezmine-i ahîrede Avrupadan sirâyet eden ülfet-i tesâvir saikasıyla olsun haşa Cenâb-ı Hakka ait bir suret görmüşler veya işitmişler mi? Âyât-ı Celîle-i müşâr ileyhâya gelince onlardaki nükât-ı i’câzı henüz muallim cenâbları takdîr edemezler. Bu gibi âyât-ı şerîfe hakkında meânisine ıttıla’, beşerin idrâki fevkinde olmak[1] ve murâd-ı İlâhî her neden ibaret ise öylece aynen ve bilâ te’vîl itikat eylemek veyahut kavâid-i belâgât-ı Arabiyye ve akâid-i mukarrere-i İslâmiye dairesinde te’vîl olunmak gibi iki mezhep vardır. Sonra Vâcib Teâlâ hakkında bu gibi tabirât kendi Zât-ı Ulûhiyyeti tarafından varid olan kelimâta münhasır kalmak lazım gelerek bunlara kıyasen hiçbir kimse tarafından hiçbir te’vile itimaden emsâline cesâret olunamayacaktır.

    Fotoğraf meselesinde benim kendime mahsus bir hissim de vardır. Bunda insanların izzet-i nefsine, vakârına münâfi bir hâl, gizli bir manâ-yı ibtizâl anlıyorum, meselâ, kendim fotorafımı aldırmak faraziyesine karşı tab’ımda bir hiss-i tehâşi (çekinme hissi) buluyorum, fotoğraf benim bir temâsilim olduğuna nazaran bunu, yar-ü ağyârın ellerine tevdî’ eylemekten tab’ım (huyum, tabiatım) beni ihtiraza sevkediyor; benim lâübali olamayacağım insanlarla temâsilimin laübali olmasına bir türlü gönlüm razı olmuyor; bi’l-farz fotoğrafımı, eline geçiren bir adam, beni sevmeyenlerden olduğu cihetle tahkir ederse diyorum… Ama bundan ne hâsıl olur? Fotoğrafın böyle şeylerden mütessir olması mutasavver değildir denilemez. Çünkü aksi surette fotoğraf hakkında edilecek tazîmin sahibine ait olduğu farz ediliyor ya! Daha doğrusu ben, temâsilimin rast gelen bir lübb-i ihtirâm ve meveddete temâs etmesi suretiyle dahi, bir takım, tayî edemeyeceğim insanlarla teklifsiz, lâübâli bir hâlde bulunmaktan tevahhüş ederim.

    el-Hâsıl insânın zılli ancak kendisine tabi’ olmak lazım geleceğinden benim zillimin, temâsilimin kim bilir kimlerin temâyülâtına tabi’ olarak ne gibi muamelâta hedef olacağını tayîn edemeyeceğim bir hâlde bulunmasını tecviz edemiyorum. Ve benden infikâk ve intizâ’ eden temâsilimin hürriyeti meslûb olmasını benim hukûk-u hürriyetimin ihlâl edilmesine benzetiyorum. İşte bu hissiyât iledir ki muhterem bir adamın suretini yapmak muhill-i hürmet ve o zâtın kendiliğinden böyle bir şeye muvafakati bir eser-i hiffet oluyor. Meselâ bazı dükkanların camekânlarında bir çok eâzım-ü küberânın fotoğraflarını talîk edilmiş görüyorsunuz, işte bunlar para ile satın alınmış bir takım insan modelleridir ki kendi kendilerinin hukûk-ı hürriyetlerine maliklerinin, mutsarrıflarının koyduğu yerde, istediği vaziyette durmaya mahkum bulunurlar. Tıpkı tesir-i sekr ile veyahut bir hastalıkla farkında olmadığı bir yerde kalmış insanlar gibi ki hiçbir vakitte bu insanlar, kendilerine geldikten sonra geçirdikleri haletten sıkılacakları derecede şayân-ı nefret veyahut muhtaç-ı merhamet olmaktan hâli kalamazlar.

    [Ma ba’di var]

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_22/1324_22_SABRIM.pdf



    [1] İlm-i usul-i fıkhın müşteâbih bahsında bu mansûsa dair tedkîkât-ı mükemmele vardır.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar VI

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden : Suret

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 19

    Tarih: 26 Kanun-ı sani 1324

    Suret

    Avrupalılarla münasebet ve ihtilatımızı sıkılaştırmağa başladığımız zamanlardan beri onlardan iktibas edebildiğimiz birkaç hasenata bedel taklit ettiğimiz yüzlerce seyyiattan biri de zî-ruh suretleri hakkındaki lâübâlîliğimizdir. Hatta bu lâübâlîlik tabiri şu hasbihalimizin, her hususta Avrupalılara ittibâı yegâne çare-i felâh ve necat bilen ifratperverân ile değil de bu bâbta oldukça itidalden ayrılmamak isteyenlerle vukuu farz edildiğine göre kâfi addolunabilir. Eğer hasbihalimiz – bu sefer daha doğrusu şikâyetimiz – birinci sınıfa ait olsa mübâlâtsızlık yerine i’tinâ ve perestiş tabirlerini kullanmamız lâzım gelirdi. Bir âdemin zî-ruh suretlerini i’mâl ve tersim etmesine veyahut nezdinde bulundurmasına karşı şeriat-i İslâmiye’nin nazar-ı hoşnudî ile bakmadığı malûmdur. Bu bahs hakkında, evvelce arz ettiğimiz mecburiyetle ibtidâ bazı edille-i nakliye îrâd edeceğiz. Ondan sonra ta’lîlât-ı akliyesine geçeceğiz

                Kâle Resûlullâhi sallallâhu aleyhi ve sellem: (İnne eşedde’n-nâsi azâben yevme’l-kıyâmeti men katele nebiyyen ev katelehu nebiyyunev katele ehade vâlideyhi ve’l-musavvirûne ve âlimun lem yentefi’ bi-ilmihi) (ان اشد الناس عذابا يوم القيامة من قتل نبيا او قتله نبي او قتل احد والديه و المصورون و عالم لم ينتفع بعلمه)[1] Meâli: Âhirette en şiddetli azaba kesb-i liyâkat edenler bir peygamber-i zî-şânın kâtili veya maktûlü yahut ebeveyninden birinin kâtili olanlarla zî-ruh sureti yapanlar bir de ilminden istifade edilmeyen âlimlerdir. [Tebsıra: Bir âlimin, ilminden istifade edilmemek emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini îfâ etmemesi veyahut malûmâtı neşr ve ta’lîm eylemekten istinkâf ile ketm-i ilm etmesi suretiyle olur.] Binâenaleyh hadisin bu noktası mücadele-i hakk-ü ma’delet ve ta’mîm-i ilm-ü ma’rifet kaziyelerinin ehemmiyeti hakkında Muhammedâne bir takdir-i aliyyü’l-âlî’yi muhtevidir. İşte böyle, her bir cümlesi, bir cild kitabın hikmet ve belâgatinden fazlasını câmi bulunan ehâdîs-i şerîfeyi bilenler Doktor Abdullah Cevdet habîsinin büyük alkışlarla tercüme ettiği Tarih-i İslâmiyet müellifi Doktor Dozy’nin, Peygamberimizi uzun boylu makale îrâd ve inşâdı iktidarından mahrumiyetle itham eylemesine karşı “İnnehâ lâ ta’mel-ebsâru ve lâkin ta’mel-kulûbulletî fis-sudûr” nazm-ı celîli o kuvvetle rakkı böyle müelliflerin, mütercimliğin âsârını mütâlaa ederken müessirlerinin çehre-i müstahzırlarına tükürmek ihtiyacı hissederler.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Men savvera sûreten fe-innallâhe muazzibuhu hattâ yenfuha fîhâr-rûha ve leyse bi-nâfihin fîhâ ebeden” meâli: Bir âdem bir suret, bir zî-rûh sureti tasvir ederse o surete can verinceye kadar taraf-ı İlâhîden muazzeb olur. Lâkin bir insanın, yaptığı surete can vermesi ile’l-ebed kabil olamayacağından azabı da ebedî olmak lâzım gelir. [Tenbih: Bu gibi mevâzide ebediyetin tûl-i müddetten kinâye olduğu kavâid-i mukarrere-i şer’iyye iktizasından olmak üzere erbâbının malûmudur.]

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Yahrucu unukun mine’n-nâri yevme’l-kıyâmeti lehâ aynâni tubsirâni ve uzunâni tesmeâni ve lisânun yentıku yekûlu innî vukkiltu bi-selâsetin bi-kulli cebbârin anîdin ve kulli men deâ maallâhi ilâhen âhara ve bi’l-musavvirîn”( يخرج عنق من النار يوم القيامة لها عينان تبصران، وأذنان تسمعان، ولسان ينطق، يقول: إني وكلت بثلاثة: بكل جبار عنيد، وبكل من دعا مع الله إلها آخر، وبالمصورين)[2] (Meâli: Yevm-i kıyamette cehennemden müthiş bir boyun uzar. Bu boynun, bu kafanın her tarafa nazar-endâz-ı savlet olan iki gözüyle gayet hassas iki kulağı ve ra’d-ı kelimâtı zühre-i sâmiîni çâk eyleyecek bir de lisanı vardır. İşte bu lisanıyla der ki: Ben üç sınıf-ı nâsa memurum: Ne kadar cebbâre-i mütemerridîn var ise… İkincisi Cenâb-ı Hakk’a ne kadar işrâk edenler var ise… Bir de suret yapanlar…

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kullu musavvirin fi’n-nâri yuc’alu bi-kulli sûretin savvarahâ nefsen fe-yuazzibuhu fî cehennem” (كلُّ مُصورٍ في النارِ، يُجعلُ له بكلِّ صورةٍ صوَّرها نفسٌ يُعذَّبُ بها في جهنمَ)[3] Manası: Bütün suret yapanların yeri cehennemdir. Orada musavvirin her yaptığı suret başına bir şahıs yaratılarak kendisine işkence ederler.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “İnne eşedde’n-nâsi azâben yevme’l-kıyâmeti ellezîne yudâhûne bi-halki’llâh” (إن أشدَّ الناسِ عذابًا يومَ القيامةِ الذين يُضاهون اللهَ في خلقِه)[4]

    Kâle’llâhu Teâlâ: “Ve men azlemu mimmen zehebe yahluku ke-halkî el-hadîs)( ومَن أظْلَمُ مِمَّنْ ذَهَبَ يَخْلُقُ كَخَلْقِي، فَلْيَخْلُقُوا ذَرَّةً أوْ لِيَخْلُقُوا حَبَّةً أوْ شَعِيرَةً)[5] Yevm-i kıyâmette eşedd-i azâba dûçâr olacak olanlar Allah’ın sıfat-ı hâlikiyetini taklîd edenlerdir.

    Böyleleri hakkında Cenâb-ı Hak buyurur ki: “Benim yaradışım gibi yaratmaya kalkışanlar kadar zâlim, hadnâşinâs kimseler yoktur.” [Tavzîh: Ressamlardan hiçbir ferd Cenâb-ı Hakk’ın sıfat-ı hâlikiyetini taklîd maksadıyla icrâ-yı san’at etmez. Binâenaleyh bu hadîs-i şerîfin onlara şümûl ve taalluku yoktur, denilemez. Çünkü sûret yapanlardan hiçbir ferdin Vâcib Teâlâ hazretleriyle yaratmak müsâbakasına çıkması ihtimâli olmadığı peygamber-i zî-şâna da ma’lûmdur. Ancak bu hareketi ne niyetle olursa olsun yaratmak gibi telakkî edilecek ve o derecede küstahlık sayılacak demek isteniliyor.]

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem (İnne ashâbe hâzihi’s-suveri yu’azzebûne yevme’l-kıyâmeti ve yukâlu lehum ahyû mâ halaktum)( إن أصحاب هذه الصور يعذبون يوم القيامة، ويقال لهم: أحيوا ما خلقتم)[6] Manası: Şu suver ve temâsîlin ashâbı, musavvirleri yevm-i kıyâmette azâb çekerler ve kendilerine, “Mahlûkâtınıza can veriniz bakalım” denilir.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem (Lâ tedhulu’l-melâiketu beyten fîhi kelbun ev sûretun)[7] Manası: Melekler [tahrîr-i a’mâle me’mûr olanlardan başka] içerisinde kelb veya sûret bulunan odaya girmezler.

    Sûret bahsine dâir olan âsâr şu yazdıklarımdan ibâret değildir. Daha pek çoktur. Sonra bu bahiste fi’l-i tasvîr ile sûreti evde bulundurmak arasında fark vardır. Ehâdîs-i şerîfeden de anlaşıldığı vechile birincisi memnûiyetçe ikinciden şiddetlidir. Hattâ bunu kebâirden adddenler de olmuştur. İkincisi ise kerâhet-i tahrîmiyye ile mekrûhdur.

    Bir de sûretin mücessemi ile mersûmu müsâvî olarak birçoklarının zannettiği gibi memnûiyet, mücesseme münhasır değildir.

    Suretin namaz üzerinde de bir tesiri vardır. Musallinin karşısında, yahut sağında, yahut solunda yahut semt-i re’sinde bulunan suretler namazına kerahet-i tahrimiye îras eder. Arkada ve ya perde [secde mevziine gelmemek şartıyla] bulunanlarda cihat-ı erbaa-i memnuada oldukları halde üzerleri bir şey ile mestur bulunan suretlerin namaza zararı olmaz.

    Şurasını da söyleyelim ki meskûkât üzerinde bulunan yahut tefâsîl-i a’zâsı seçilemeyecek derecede küçük olan suretlerle azasından bazısı nâkıs, ama sureti hakikat farz edilince o noksan ile yaşaması kabil olmayacak derecede nâkıs olan suretler afvolur. Şu mesağın namaza, musallîye ait olan ciheti kütüb-i fıkhiyenin salât bahsinde mezkûr olduğu gibi hâric-i salâta ait olan ciheti de Tarikat-ı Muhammediye şerhi Berîka’da musarrahtır. Bu tafsile nazaran belden yukarı alınan fotoğrafların câiz olması lâzım geliyor, çünkü belinden aşağısı kesilen insanın yaşaması kabil değildir. Bu itibar ile, zaten bu derecede nâkısü’l-a’zâ olan suretler zî-ruh sureti tabirine bihakkın mâsadak olamayacağı cihetle esas bahsinden dahi hariç kalabilirler. Ancak “Men hâme havle’l-himâ yûşiku en yeka’a fîhi”[1] ( كالراعي يرعى حول الحمى يوشك أن يرتع فيه)(yasaklı yerin etrafında dolanan, düşmek tehlikesi bulunan yerin etrafında bulunan pek yakında oraya muhakkak düşecektir) fehvası üzere arz ettiğimiz suretlerle tahdid olunan cevazlar, müsaadeler birçok suistimal ihtimaline maruz bulunduğundan son derecede şayan-ı dikkattir.

    Yarım fotoğrafla başlanan iş biraz sonra bütünleşir. Bu, sanat-ı nefise şekil ve namıyla başlayan ressamlığın, fotoğrafçılığın çarşıda pazarda çıplak kadın resimleri teşhirine vasıta olmak gibi bir dereke-i şenaate tenezzül edeceği hatıra gelir miydi? Onun için şu yarım fotoğraf meselesindeki mesağ-ı şer’îyi bendeniz de inceden inceye büyük bir havf ve ihtirâz ile vaz’-ı enzâr idebiliyorum. Daha doğrusu zamân-ı hâzırımızın ahvâl-i rûhiyesi te’emmül iden erbâb-ı basîret nice bugün şu mesânidden bi’l-istifâde yârın fotoğraflarını teşhîre cesâret idemezler. Çünki şimdiye kadar bu yolda fotoğraflarını aldıranların cevâz-ı şer’îye tevfîkan indirmiş olmaları fikrinde bulunacak kadar ibzâl ve isrâf idilecek bir hüsn-i zanna mâlik olmadığımı mea’t-te’essüf i’tirâf iderim. Bendenizin zann u tahmînimce bu işler yeni bir görenek kuyûd-ı şer’iyye ile takayyüd husûsunda tedrîcen ilerleyen bir mübâlâtsızlık cereyânı içinde vukû’ bulmakta olduğundan bu gibi ef’âlin, şer’in hudûd-ı tecvîzi dâhilinde kalan envâ’ı dahi şübhe-âlûd bir nazar altında kalmaktan kurtulamayacakdır. Bir de mesela bugün az çok muktedâ-yı şer’î  addolunan zevâttan biri yarın fotoğrafı nazar-ı nâsa teşhîr itse zamânın ‘arz itdiğim ahvâl-i rûhiyyesi ve ma’lûmât-ı şer’iyyece müzmin ve müstevlî bir fakr içinde bulunması hasebiyle bunun yâr mı ağyâr mı ve sâir evsâf-ı husûsiyyesi nazar-ı dikkate alınmayarak der-hâl ıtlâkî bir numûne-i imtisâl, bir vesîle-i sû’-i isti’mâl olur. Ammâ farz idelim ki mes’ele-i şer’iyyesi de berâber öğretilmiş, hem bugün gazetelerle i’lân idilmiş olsun. Fakat mes’eleyi öğrenmek hevesinde bulunan bin kişi olursa fotoğrafı bilâ-tedkîk ıtlâkî üzere kabûl iden yüz bin kişi çıkar.

     

    (Maba’di var)

    Mustafa Sabri

     

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_19/1324_19_SABRIM.pdf

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız



    [1] (ان اشد الناس عذابا يوم القيامة من قتل نبيا او قتله نبي او قتل احد والديه و المصورون و عالم لم ينتفع بعلمه). Birkaç rivayette gelenlerin cem’ edilmiş hali olup. Sahîh-i Müslim, 2109, Sahîh-i Buhari:5950, Vadi’î, Sahîhü’l-Müsned:825, Şuayb el-Arnavûd, Tahrîcü Müşkili’l-Asâr:6 mehazlarına müracaat olunabilir. Cem’ olunmuş haliyle, ihtisar edilmiş halleri dahil, hepsi sahîh bazıları için hasen olduğunda ihtilaf olunmuştur.

    [2] Lafız İmam-ı Ahmed Hazretleri’nin Müsnedinde, Ebu Hureyre Radıyallahu Teâlâ Anh Hazretleri’nden rivâyet olunan hadîs-i şerîfe aittir. Müsned-i Ahmed:8430, Tirmizî, Sünen:2574, Beyhakî, Şuabu’l-Îmân:6317. Hükmü: Sahîh.

    [3] İmam-ı Müslim, Sahîh-i Müslim:2110, İmam-ı Buhârî, Sahîh-i Buhârî:2225, Sahih bir Hadîs-i Şerif. Abdullah İbn-i Abbas Hazretleri’nden Radıyallahu Teâlâ Anh rivayet olunuyor.

    [4] Hadîs-i Şerîfin sebeb-i vürudu, Hazret-i Aişe Annemiz Radıyallahu Teâlâ Anha Hazretleri’nin hücresine, Resul-u Ekrem Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Hazretleri bir seferden döndüklerinde, Hazret-i Aişe validemizin evi üzerinde resim bulunan bir perdeyle örtüyle setrettiğini görünce celâllenmişler o perdeyi yırtmış ve şöyle buyurmuşlar; “Yâ Aişe (Radıyallahu Teâlâ Anhâ), kıyamet günü en çetin azaba uğrayacak kimseler, yaratmak hususunda Hazret-i Allah’a benzemeye çalışanlardır” “… Biz de bu söz üzerine o perdeden kalanları bir veya birkaç yastık haline getirdik” bu rivâyetin sonunda gelen zâid olan râvî’nin, Annemizin “yastık haline getirdik” ibaresini, fukhâhamız; sünnet-i ikrâriye kabilinden addedip ayak altında veya yastık altında üzerine basılınca, baş konulunca suret gözükmez hale gelen ve tazim değil tahkir edilecek mevkilerde kullanılan bir şekilde, yahut ters-yüz edilerek görüntüsü engellenen bir şekilde kullanılabileceğine istidlâl etmişlerdir. Hadîs-i Şerîf kıssası ile berâber, sahihtir, Sahîh-i Buhârî: 5954, Sahîh-i Müslim: 2107. Lafız sahîhâyna ait.

    [5] Hadîs-i Kudsîdir. Buhârî-yi Şerîf’te (7559) ve Müslim-i Şerîf’te (2111) aynı lafızlarla rivayet edilmiştir. Sahihtir. Ravisi Ebu Hureyre Hazretleridir Radıyallahu Teâlâ Anh.

    [6] Çok daha uzun bir Hadîs-i Şerîfin bir kısmının hükümle alakalı ihtisâren rivayetidir. Hadîs-i Şerîfin aslı ve lafzı Buhârî-yi Şerîf’te 2105 rakamlı rivayette mevcuttur. Hadîs-i Şerîfin aslı: أنَّهَا اشْتَرَتْ نُمْرُقَةً فِيهَا تَصَاوِيرُ، فَلَمَّا رَآهَا رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ قَامَ علَى البَابِ، فَلَمْ يَدْخُلْهُ، فَعَرَفْتُ في وجْهِهِ الكَرَاهيةَ، فَقُلتُ: يا رَسولَ اللَّهِ، أتُوبُ إلى اللَّهِ وإلَى رَسولِهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ، مَاذَا أذْنَبْتُ؟ فَقالَ رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ: ما بَالُ هذِه النُّمْرُقَةِ؟ قُلتُ: اشْتَرَيْتُهَا لكَ لِتَقْعُدَ عَلَيْهَا وتَوَسَّدَهَا، فَقالَ رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ: إنَّ أصْحَابَ هذِه الصُّوَرِ يَومَ القِيَامَةِ يُعَذَّبُونَ، فيُقَالُ لهمْ: أحْيُوا ما خَلَقْتُمْ، وقالَ: إنَّ البَيْتَ الَّذي فيه الصُّوَرُ لا تَدْخُلُهُ المَلَائِكَةُ

    Meşhûr suret bulunan eve melâike girmezler rivayeti de yien bu rivayettir. Ravisi yine Hazret-i Aişe Annemiz Radıyallahu Teâlâ Anha Hazretleridir.

    [7] Yukarıda geçtiği üzere aynı mana ve sadette zikredilen bir Hadîs-i Şerif yukarıdakidir. “Kelb” lafzının ilavesiyle, rivâyetin lafzı Sünen-i Tirmizi’ye ait 2804 rakamlı Hadîs-i Şerîf. Sahîhtir. Ravisi Ebu Talhati’l-Ensâri Zeyd bin Sehl Hazretleridir Radıyallahu Teâlâ Anh.

  • Sûretin Muhafızları: Ce-Be Mi, Cîm-Bâ Mi?

    Müellif : Abdurrahman Beşikci

    Tarih: 28 Şevval 1445 (7 Mayıs 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

    Giriş

    Hamd el-Musavvir olan Allah (c.c)’a, salât ü selâm en güzel surette halk olunan Fahr-ı Kâinât Efendimiz (s.a.v)’edir. Bir suret ilmi olarak mantığın inşası Müslüman mantıkçıların ehemmiyet gösterdiği meselelerin başında gelmektedir. Pek çok noktada mantığın maddeden ayrışmasına dikkat gösteren mantıkçılar bu hassasiyeti henüz mantığın konusunu konuştukları esnada göstermeye başlatmış ve ilmin son meselesine kadar muhafaza etmişlerdir. Bu yüksek hedef doğrultusunda mantığın madde ile ilgilendiğini düşündürtebilecek küçük-büyük her nokta olabildiğince dakik bir biçimde incelenmiştir. Çeşitli vesile ve gayelerle mantık dışı konulara temas edildiğinde ise bu durum ya müellif ya şârih ya muhaşşî tarafından belirtilmiş yahut tenkit edilmiştir. Bu yazı Kutbuddin Râzî’nin Şemsiye Şerhi’ne yazılan Desûkî ve Siyelkûtî haşiyelerinde yer alan bir meseleye odaklanacaktır. Suret ilmi olan ve muayyen herhangi bir madde ile ilgilenmeyen mantık ilmine dair kaleme alınan eserlerde “كل ا ب” ifadesinin nasıl telaffuz edileceği tartışılmıştır. İlgili pasajlar mantıkçıların hassasiyetinin ne düzeyde olduğunu göstermek adına oldukça mühimdir.

    Mesele

    Kutbuddin Râzî Şemsiye Şerhi’nde şöyle demektedir: “Kavmin tahkîku’l-mahsûrât konusundaki adeti mevzu yerine ‘ج’, mahmul yerine ise ‘ب’ denilmesi şeklindedir. Öyle ki onlar ‘كل ج ب’ dediklerinde ‘Her mevzu’ mahmuldür’ demiş olurlar. Bunu ise iki faydayı gözeterek yapmışlardır. Bunlardan ilki ihtisardır. Nitekim ‘كل ج ب’ sözümüz ‘Her insan canlıdır’ sözünden daha kısadır. Bu gayet açıktır. İkincisi ise [kuralların sadece örneklerde] inhisar ettiği vehmini engellemektir. Söz gelimi, külliye önerme için ‘Her insan canlıdır’ örneğini vermiş olsalar ve önermenin ilgili hükümlerini icra edecek olsalar bu durumda kişi söz konusu hükümlerin bu madde özelinde geçerli olup diğer mucebe-i külliye önermelerde geçerli olmayacağını vehmedebilir. Onlar ise bundan kaçınarak evvela önermenin mefhumunu tasavvur ettiler sonra da onu maddeden soyutladılar ve [nispetin] taraflarını da ‘ج’ ve ‘ب’ olarak tabir ettiler. Bununla da ilgili hükümlerin bütün cüz’ilerde geçerli olup bazı örneklere mahsus olmadığını vurgulamış oldular.”

    Kutbuddin Râzî’nin mezkûr sözlerinden de anlaşılacağı üzere mantıkçılar maddeden kaçınmak ve suretin ahkamı üzerine konuşmaya çaba göstermelerinin yanı sıra muhatabın yanlış anlayabileceği endişesiyle örneklerde dahi son derece teyakkuzda olmuşlardır. Kutbuddin Râzî’nin şerhine haşiye yazan Siyelkûtî ve Desûkî ise tam da bu noktada ilgili hassasiyeti çok daha ileri bir boyuta taşımışlardır. Mezkûr tartışmaya geçmeden önce Desûkî mevzu ve mahmul gerine geçen bu sembollerle kastın mevzu ve mahmuldeki muayyen mefhumları tabir etmek olmadığını da vurgular. Söz gelimi “Ali” yerine “ج”, “ayaktadır” yerine de “ب” denilmek suretiyle belirli içeriklere atıf verecek şekilde bir sembolleştirme kastedilmemiştir. Siyelkûtî ve Desûkî ayrıca bu iki harfin seçilmesi ve “ا”in seçilmemesini de açıklar. Buna göre “ا” sakin olduğunda telaffuzu mümkün değilken harekeli olduğunda ise yazıda farklı bir surete sahip değildir. Dolayısıyla ilk harf olarak “ب”yi, ikinci olarak da yazıda ondan farklılaşan ilk harf olan “ج”yi getirmişlerdir. “ت” ve “ث”nin “ج”den daha evvel geldiği ve “ب” den farklılaştıkları şeklindeki itiraz ise makbul değildir. Nitekim bilgisayarın bulunmadığı dönemlerde nokta koymaksızın yazmak gayet yaygındı. Keza ilgili harflerin oldukça yakın oluşu da bir karmaşaya sebebiyet verebilirdi. Muhaşşiler son olarak da alfabedeki tertibin bozulup “ج”nin “ب”den önce zikredilmesini ise muhataba bu harflerin asıl anlamlarından çıkartıldığını ve sadece mevzu-mahmul mefhumlarına delalet etmek üzere kullanılmasına bağlarlar.

    Siyelkûtî ve Desûkî tam da bu noktada “ج” ve “ب”nin telaffuzlarının nasıl olacağı hususunu tartışmaya açarlar. Basit bir ses çıkartıp sadece “ce” ve “be” mi denilmeli, yoksa mürekkep olacak şekilde “cîm” ve “bâ” mi denilmeli? Gerek Siyelkûtî gerek Desûkî telaffuzun da tıpkı yazıda olduğu üzere basit olması gerektiğini vurgular. Çünkü Kutbuddin Râzî’nin bahsettiği ihtisar ancak bu şekilde hasıl olabilir. Öte yandan “cîm (جيم)” ve “bâ (باء)” şeklindeki telaffuzda her iki öge de diğer sülâsî isimlerle ortak olacak şekilde -birer isimmişçesine- telaffuza sahip olacaklardır. Basit okuyuşun bir diğer gerekçesi ise eğer telaffuzda alfabe harflerinin isimleri tercih edilecek olursa bu durumda söz konusu harflerin kastedildiği de anlaşılabilecektir ki bu ise maksada tam olarak aykırıdır. Nitekim bu durumda önerme mahsusa önerme gibi olacaktır. Halbuki Kutbuddin Râzî mantıkçıların “كل ج ب” tayininde, mantık kurallarının bütün cüziyatta geçerli olduğunu gösterme gayesi olduğunu açıkça ifade etmekteydi. Öte yandan basit telaffuzda ise ilgili seslerin birer anlamlarının olmamasından hareketle böyle bir problem yaşanmayacaktır. Siyelkûtî bu noktada basit telaffuzun yanlış olduğunu söyleyenlerin bulunduğunu ancak bu söylemlerinde hatalı olduklarını da ifade eder.

    Bütün bu anlatılanlardan da ortaya çıktığı üzere Müslüman mantıkçılar mantığın bir suret ilmi olarak kalması için çok büyük çaba sarf etmiş ve bu uğurda örnekleri dahi yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermeyecek şekilde tercih etmeye gayret göstermişlerdir. Örnekten kurtulmak için dildeki en basit yapılar olan harfleri mevzu ve mahmule dair birer sembol olarak kullanan mantıkçılar bunların telaffuzları hususunda da aynı hassasiyeti göstermiş ve mantığın bir suret ilmi olduğunu bu en basit noktada dahi gösterme gayretinde olmuşlardır. Böylesine basit ve kimileri için anlamsız sayılabilecek bir noktada dahi suret ilmi vurgusunu muhafaza eden mantıkçıların ilmin asli meselelerindeki tavrı ise buradan da anlaşılabileceği üzere oldukça sağlam olmalıdır.