Etiket: sığınak

  • Allah’a İbadetin Felsefesi IV

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Temmuz 1947 – Cilt II 

    İbadet fikri insanlarda fıtrîdir – İbadet kalbe ve imana kuvvet verir – İbadet ve ahlak yüksekliği – İbadet ve fikir kuvvetinin ilerlemesi – İslamda ibadetin mahiyeti 


    İbadet fikri, insanlarda fıtrîdir:

    Beşeriyet tarihi tetkik edildiği zaman görülür ki: İnsanlar herhangi devirde bulunmuşlarsa, kendi kudretlerinin üstünde ve bütün varlık âlemine hâkim bir kudretin, bir yaratıcının varlığına iman ve ona üstün bir saygı ve kulluk göstermişlerdir. Bunu yalnız semavî dinleri kabul edenlerde değil, vahşi kavimlerde de görüyoruz.

    Filhakika, sade beşer tarihinden değil, psikolojiden de öğreniyoruz ki: İnsanda hem tedeyyün mefhumu (yani Allah’a iman), hem de mahluku ve bendesi olduğunu sezdiği ve duyduğu o yaratıcıya karşı sevgi ve saygı, korku ve ümit, niyaz ve ibadet duyguları da fıtrîdir. Şu kadar ki: O yaratanı tayin hususunda vukua gelen yanılmalar netice itibariyle ibadette de meydana gelmiştir. Bir yaratana inanıp da ona üstün bir saygı ile tapmamış bir cemaat görülmüyor. Demek oluyor ki: Kulu ve bendesi olduğunu kabul eylediği varlığa karşı ibadet etmek, üstün bir sevgi ve saygı ile ona bağlılığını göstermek insanda fıtrî bir halettir, insan bu fıtratta yaratılmıştır. Bunun içindir ki: Allah tarafından insanın tabiatına uygun bir surette gönderilmiş olan dinlerin hepsinde ibadet dinin esasları arasında gösterilmiştir.

    İbadet, kalbe ve imana kuvvet verir:

    İbadet, kalb ve vicdanımızın dışarıda bir tecellisi olduğu cihetle hem kalbimizi ulvi bir varlığa sımsıkı bağlar, hem de kalbimizdeki imanı kuvvetleştirir. Vicdanî bir emir demek olan îman, Allah’ın emirlerine ve hükümlerine boyun eğmekten ibaret bulunan ibadet ve tâatle beslenip geliştirilmezse onun tesiri ve âsarı zayıflar, yavaş yavaş kalpten silinip gider. Zira fiillerin, duyguların ve fikirlerin birbirine karşılıklı tesiri vardır. Bundan ötürüdür ki şuurlu bir ibadet, îmanı ne derece takviye ederse; ibadetteki gevşeklik ve ona ehemmiyet vermemezlik de îmanın gevşemesine ve günün birinde kalpten silinip gitmesine ve ilhada sapmasına sebep olabilir.

    İbadet ve ahlâk yüksekliği:

    Tam bir şuur ile yapılan ibadetlerin, ahlâkın güzelleşmesinde de mühim bir tesiri vardır. İbadetin kime karşı ve nasıl yapılacağı düşünülürse bu cihet daha ziyade aydınlanır. Ahlâkın yükselmesine, ruhun temizliğine hizmet etmeyen bir ibadet şuursuzca yapılmış bir takım hususi hareketler demek olacağından büyük bir kıymeti yoktur. Bunun içindir ki İslâmda bu gibi gösterişlerin sahiplerine bir fayda temin etmemekle kalmayarak, bir vebâl ve manevi bir yük olacağı da beyan buyurulmuştur.

    İbadet ve fikir kuvvetinin ilerlemesi:

    İbadet, tabiat âleminin üstünde ve tabiatın her zerresine hâkim olan kudreti külliye sahibine yüksek saygı göstermek ve ona sığınmak demektir. Bu bakımdan ibadet, insanları maddi şeylere çakılıp kalmaktan kurtarıp nazarları ve fikirleri daha yükseklere çeken, daha geniş ufuklarda dolaştıran bir âmildir. Demek ki: İbadet insanın yükselmesi, maddi ve ruhi saadeti için mühim bir harekettir.

    İslâmda ibadetin mahiyeti:

    Bütün milletlerde bir çeşit ibadet şekline tesadüf edildiğini söylemiştik. En son ve ekmel bir din olan İslâmın ibadeti de yaratana karşı sevgi, saygı ve tazimin en yükseği, en son haddi şeklinde tecelli etmiştir.

    Evet öyle milletler ve kabileler görülmüştür ki: Onlarda ibadet, ancak vücudu tazip ve yormak içindir. Yine öyle kavimler vardır ki: Onlarda bedenin azasından birini kesmek, sağlam dişini sökmek, yahut kırmak en yüksek ibadet sayılır. Bunlardan bazıları sırf vücuda eziyet maksadıyla yemekten, içmekten nefsini çeker ve bunu da oruç sayardı. Yemeyi içmeyi ölürcesine bırakmayı nefsinin her türlü arzularına karşı gelmeyi, evlenmemeyi ibadetin en yüksek derecesi sayanlar da vardır. Sonra, ibadet yalnız Allah’ın hakkı olduğu halde bunda başkalarını da Allah’a ortak yapanlar, canlı ve cansız bazı maddeleri Allah ile kendi aralarında vasıta kılanlar ne kadar çoktur. Bunların hepsi de bir dine mensuptur ve bunu da dinin emirleri diye yapmışlar ve yapmaktadırlar!

    İslâmın ibadeti ise, hiç de böyle değildir. İslâmda ibadetten gaye, Allah’ın emrine uyarak onu kalbe yerleştirmek, Allah’ı anmak, Allah’ı hatırlamak ve böylece arzu ve isteklerin behimi cephesindeki şiddeti kırmak, karşılıklı merhamet, şefkat, sevgi duygularını beslemek; vücudu, elbiseyi, kalbi ve dili daimi bir temizlik içinde bulundurmaktır. Bununla beraber ibadette kolaylık maksut olduğundan bu hususta her vakit yapabileceği kadarı göz önünde tutulmuştur.

    Müslümanlığın başlıca iki mühim kaynağı olan Kur’an ile hadis, insanlara bildiriyor ki: Allah, dinde kolaylık ister, güçlük istemez; kimseye yapabilececeğinin dışında ve gücünün yetmeyeceği bir şeyi teklif etmez.

    Allah, kulları hakkında kolaylık murat ettikten sonra artık dinde şiddet ve ifrat göstermek caiz olamaz. İslâmda beden ilmi, vücudun sıhhati ön safta gelmektedir. Binaenaleyh, şayet bu ibadetlerde güçlük ve ağırlık görenler oluyorsa buna sebep: Hakikaten bu ibadetlerde güçlük, ağırlık ve zorluk olması değildir. Bu görüşün en büyük vesaiki, beşerin tabiatında, ağır ve zararlı da olsa yasak edilmiş olan her şeye karşı az çok bir temayül; yapılması istenilen her şeye karşı, kolay ve faydalı olan bir ağır davranış ve tembellik mevcut olmasıdır. Teşriindeki ilahi hikmeti, yüksek felsefeyi göremeyen ve anlayan bir takım kimselerin din hakkında bilir bilmez söz söylemelerin de bunda büyük bir tesiri vardır.

    Evet, namaz, oruç, zekât, hac, cihat hep birer ibadettir ve her Müslüman bunlarla mükellef tutulmuştur. Lakin şimdi söylediğim gibi, İslâm, her emir ve teklifinde insanlara güçlük değil, kolaylık istemiştir. Binaenaleyh, insan bu farzları ve bu ibadetleri ancak kendisi için mümkün olabilen tarzda eda eder. Dinin yasak ettiklerinden çekinirken de böyle; Meselâ: Namaz bir ibadettir ve bunu ayakta kılmak farzdır. Fakat bundan âciz ise oturarak kılar. Bunu da yapamayacak bir durumda ise ima ve işaretle kılar. Seferdeki hükümler hazardaki hükümlerden başkadır. Hastalığından, yahut ihtiyarlığından, yahut zayıflığından ve ya gebeliğinden dolayı oruç tutmak bir insanın hastalığı, yahut zayıflığı arttırır veya hut iş başında bulunanlarla hâkim ve asker gibilerini âmme vazifelerini idare ve milletin şüûnunu tedvirden alıkoyacak olursa bu gibi ahvalin hepsinde başka ahkâm vardır.

    Görülüyor ki: Bazılarına göre çok güç ve edası müşkil gibi görünen ve İslâmın en belli bash farzlarından olan namaz ve oruç dahi herkes tarafından hiç bir güçlükle karşılaşmadan ifa edilebilecek tekliflerdendir. Yeter ki Müslümanlığın gaye ve maksatları iyi anlaşılmış olsun. Yeter ki Müslümanlığın beşeri mevzuattan değil, ilahi vahye dayanan bir din olduğuna ve bütün hükümlerinin en yüksek bir hikmet ve maslahatı tazammün ettiğine iman edilmiş olsun!

    Zekâta gelince: Bu da bir ibadettir ve farzdır. Lâkin her Müslümana değil, ancak nisaba malik olanlara farzdır.

    Hac da bir çok içtimaî faydalarıyla beraber her Müslümana değil, ancak bedeni ve malı takat ve kudreti olanlara ve ömründe bir kere farzdır. Binaenaleyh, İslâm dininin farz kıldığı ibadetler insanı meşakkatler altında ezmek, ve vücûdü tazip etmek gayesine matuf olmayıp en yüksek hikmetlerden, ferdî ve içtimaî faydalarından dolayı emir olunmuştur. İbadetlerin hepsine insanlara salah ve saadet temini, fertlerin ve cemaatlerin maddî ve manevî pislikten ve ruhî düşüklüklerden tathir ve tenzihi ile ruhan yükseltmek gayesi mevcuttur.

    Bundan sonraki yazılarımızda daha ziyade izahat verilecektir.

    Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi