Etiket: sıdk-ı nübüvvet

  • Sıdk-ı Nübüvvet-i Muhammediyye’nin Târihen Sübûtu III

    Müellif: Babanzâde Ahmed Naim

    Dergi: Sırât-ı Müstakîm

    Tarih: 18 Kanunievvel 1324

    İşte bu âlemin bozuk i’tikâdlarını düzeltecek bir muallim ve mürşide, fâsid-i ahlâk ve âdâtı değiştirecek bir muslihe muhtaç olduğunu inbâ etmek üzere kalbine min tarafillah ilkâ olunan bir ilm-i zarûrîden, deruhte edeceği emr-i azîm-i tâkat-şikende nusret-i İlâhiyyenin kendisine mu’în ve zahîr olacağını, ba’îdü’l-menâl olan o emel-i ulvînin husûlüne nihayete kadar hâdim olacağını iş’âr eden nesîm-i inâyet-i Rahmânîden; pîş u pesînde bir şems-i nûr-ı enver gibi parlayan, kendisini delîl aramak ihtiyacından muğnî kılan misbâh-ı vahy-i İlâhîden; a’vân u ensâr, sipâh u sipâh-sâlâr makamına kâim olan va’d-i sâdık-ı semâvîden başka bir şey değildi. Şu’ûb ve kabâil-i âlemin kimi putperest, kimi âteşperest, kimi dehrî, kimi mânî, kimi yahûdî, kimi nasrânî iken, her biri diğerine benzemez avâid ve i’tikâdâta me’lûf ve tâbi’ iken, cümlesini birden tevhîd, teşbîh ve ta’tîlden münezzeh olarak ta’zîm-i Rabb-i Mecîd’e – kimseyi imdâd ve muâvenetine çağırmadan, kimseyi bu emr-i azîme teşrîk etmeden –  yalnız başına öyle bir kuvvet ve itmi’nân-ı kalb ile, öyle bir azm-i kaviy-yi sâdık ile kıyâm etti ki, mebhût-i hayret olmamak mümkin değildir. Ve yek-demde döndü: “Evsânınızı terk edin. Âbâ u ecdâdınızın size tanıttığı ma’budları artık tanımayın” dedi. Lâhût ile nâsûtu birbirine karıştırıp girdâb-ı hasâr içinde serâsîme ve gümgeşte kalan müşebbiheyi, “Hak Teâlâ’nın münezzeh olduğu bu teşbihten, şân-ı ulûhiyyetine nâ-sezâ isnâdâttan vazgeçiniz” diye ikaz etti. Nûr ve zulmeti, hayır ve şerri birer ilâh tanıyan sâneviyyeyi “bilcümle hâdisât-ı kevniyyeyi âlem-i vücûdda bi’l-istiklâl mutasarrıf olan, şerîk ve nazîrden müte’âlî olan Vâhid-i Zü’l-Celâl’e isnâd ediniz. Yekdiğerini mahvetmek lâzım gelen iki müsâvî kuvvet ve kudretin vücûdunu i’tikâd gibi bir küreyve-i butlâna düşmeyiniz” diye tahzîr etti. Tabî’iyyûna baktı, onları da, enzâr-ı basîretlerini perde-i kesîf-i tabîatın mâverâsına doğru sevk ve icâleye, kâinatın medâr-ı kıyâmı olan sırr-ı vücûdu müşâhedeye teşvik ve terğîb eyledi. Bilcümle zevi’l-kavli kendine muhatab etti. Büyük küçük, ileri geri ne kadar insan varsa, hepsinin Hâlık-ı arz u semâvât ve Kâbız-ı ervâh-ı mahlûkât olan o Zât-ı Ecell ve A’lâ’nın kabza-i kudret ve ceberûtunda yeksân olarak ser-be-hâk-i acz u meskenet olduklarını i’lân ve insanların yekdiğerlerine olan rüchân-ı hakîkîleri, yani nezd-i İlâhî’deki fazl u meziyyetleri takvâ ve tâ’atlarına göre olduğu sarâhaten beyân, Hâlık ile mahlûk arasına girmek, vesîle-i şefâat olmak gibi fuzûlî bir hizmeti kendiliklerinden deruhte eden rüesâ-yı rûhâniyenin bu hodgâmâne intihâli gayr-ı kâbil olduğunu, en büyük bir reîs-i rûhânînin indallah himmeti, pey-revlerinin en küçüklerinden farksız bulunduğunu mehbit-i vahy-i Hüdâ olmuş bir kalb-i selîmin bahş eylediği bir kuvvet-i mukni’âne ile îzâh ve tebyîn ederek, bu rüesâya a’lâ-yı menâsıb-ı Rabbâniyyelerinden ednâ-yı merâtib-i ubûdiyyete inmelerini, bir ilâhtan, bir ma’buddan istiâne hususunda reîsin rüûsa iştirak eylemesini ve Hâlık’a nisbeten bir dereke-i acz ve iftikârda bulunan bilcümle “efrâd-ı insaniyye beynindeki fark ve tefâvüt; ilm u faziletten, takvâ ve tâ’atten ibaretdir” i’tikâdının vicdân-ı pâke nakş edilmesini teklif etti. Mukallidleri, göreneklerine esir olanları, ruhlarını tengnâ-yı mezelletten tahlîsa ve ellerini ayaklarını bağlayan, saâdetlerine sed çeken ağlâl-ı hurâfâtı çözmeğe irşâd etti. Kütüb-i semâviyyeyi mütâlaa ve ma’ânîsini idrak ile, o kütüb-i mukaddesenin muhtevî olduğu şerâyi’i İlâhiyyeyi muhafaza ile mükellef iken, kemâl-i gabâvetlerinden yalnız elfâz ve hurûfunu bellemekle iktifa edip, rûh ve mânâlarına nüfuz etmek istemeyen me’mûrîn-i rûhâniyyeyi, ikâme eylediği berâhîn-i müskite ile tebkît eyledi. Âmâl ve makâsıd-ı nefsâniyyelerine ittibâ’an o kitabları tahrif edenleri, elfâzlarına istedikleri şekil ve mânâyı verenleri takrî’ât ve tevbîhât-ı şedîde ile tahkir etti. El-hâsıl bütün halkı, vahy-i İlâhîyi anlamaya, sırr-ı ilmiyle tahakkuk etmeye davet eyledi. Her insana zâtında mevdu’ olan mevâhib-i fıtriyyeyi hüsn-i isti’mâl etmenin yolunu gösterdi. Herkes kendini bilmeye, tanımaya ve akl u fikr ve irade gibi hasâis-i celîle ile mümtaz bir mahlûk-ı şerîf olduğunu idrak edib, bu hasâis-i mübeccelenin mukteziyyâtıyla âmil olmaya teşvik eyledi. Âlem-i kevn ü fesâdı insana musahhar kılan o Hakîm-i Mutlâk’ın, insana mevcûdâtın hangilerinden intifa’ edebilirse onları mubah kılıp, bu intifa’ı; i’tidâlden, hudûd-i şerîatten, kuyûd-ı fazîletten başka bir mâni’i tahdîd eylemediğini ifhâm etti. Halkı, akıl ve fikirlerinin iânesiyle ma’rifet-i Hâlık’a vâsıl olmaya ikdâr ve e’azz-i makâsıd ve metâlib-i ûlâ, cihanlar değen bu ma’rifeti iktisâb için de, hâssa-i vahy ile mümtaz olan sâhib-i mu’cizâttan başka vesâiti intihâl-i mübtilâne olmak üzere ortadan kaldırarak, Nebî’den başkasına ittibâ’dan men’ eyledi. Nebî’ye iman için de ayniyle tasdîk-i Vücûd-ı Bârî gibi delîl-i kavî ve celîye istinâd edilmesini emr eyledi. Vesâtat-ı enbiyâya ihtiyacımız ise, der-kârdır. Zira Vücûd-ı Bârî’yj tasdik için bi’set-i enbiyâya hacet olmasa da, bilinmesi matlûb-ı İlâhî olan sıfât-ı İlâhiyyeyi bilmek için, şân-ı ulûhiyyete en ziyâde lâyık olan ibadeti öğrenmek için, mesâlih-i dünyeviyyemizi tesviye ve idare hususunda enzârımıza hafî kalan kavânîn ve kavâid-i dakîkaya kesb-i vukûf eylemek için, mahz-ı lutf-ı Sübhânî olarak bi’set-i enbiyâya ihtiyacımız olduğunu aklımız inkâr etmez. İnsana, ruh ile cisimden yekdiğeriyle mümtezic iki âlem-i mütehâliften mürekkeb olduğunu ve her iki âlemine hizmet ve her iki cüz-i vücûdunu dâire-i hikmetten inhirâf etmeyerek mâ hulika lehlerinde istihdâm etmekle mükellef olduğunu öğretti. Bütün halkı da, öteki âlemde mülâkî olacakları ahvâl u ehvâle karşı daha bu âlemdeyken hazırlanmaya davet etti. En hayırlı amelin, ibâdâtta Hâlık’a ve muamelâtta adl u dâd ve nasihat ve irşâd-ı ibâd şeklinde olmak üzre mahlûka ihlâstan ibaret olduğunu tebyîn etti. Bir kavmin, bir sınıfın değil, bütün nev’i beşerin dünyada rahatı, ukbâda selâmet ve saâdeti için, bilcümle kuvvâ-yı maddiyye ve ma’neviyyesini tevsî’ ve meziyyet-i nev’iyye ve ulviyyet-i izâfiyyesini i’lâ için her ne lâzım ise, cümlesini ta’limden geri durmadı. Herkesin hâli, ülfet ettiğine – hüsrân-ı dünya ve hirmân-ı ukbâ dahi olsa – muhabbet; bilmediği şeye – mûcib-i gazv-i siyâdet ve müntehâ-yı merâtib-i saâdet de olsa – adâvet etmek olduğu halde, maddeten hiçbir kuvvet ve kudreti yok iken velvele-i âlemgiri bütün halk-ı cihânı ayaklandırmak şânından olan böyle büyük da’vete yalnız başına kalkışmak akıllara hakikaten durgunluk verir. Yeryüzündeki i’tikâdât ve i’tiyâdâtın kâffesine birden i’lân-ı harb demek olan bu davaya kıyam ettiği zaman, herkesten evvel mehd-i hidâyet ve merkez-i dâire-i saâdet olmak lâzım gelir. Kendi kavmi tasdik edecek iken, bu neşr-i Hüdâ-pesendâneye en ziyâde mâni’ olan onlar oldu. Müşrikîn-i Arab kendi nefislerinin düşmanı, şehvetlerinin esiri olduklarından, o davet-i mühimmenin mutazammın olduğu hakâyıka yanaşmak istemiyorlardı. Avâmları havâslarının ağzına bakar, irâdelerini onların irâdesine tâbi’ kılarlardı. Havâslarının ukûlü ise, gışâ-yı ‘izz ve gurur ile mahcûb olduğundan, öyle bir fakîr-i ümmînin sözünü dinlemeyi azametlerine bir türlü yediremiyorlardı. Zehârif-i dünyadan o kadar bî-nasîb olan bir zâtta, kendilerine nasihat vermek, hâiz oldukları makâmât-ı refî’aya taarruzla levm ve ta’nîf etmek için bir meziyyet-i hakîkiyye görmüyorlardı. Lâkin o Rasûl-i Ümmî, o Nebîy-yi Kuraşî, o fakr u za’fı ile, o acz-i zâhirîsi ile beraber yine sihâm-ı delâilini yağdırıyor, burhân-ı celînin feyizli sehâibinden sâikalar indiriyordu. Gâh zecr u tevbîh ile, gâh rıfk u nasihatle, gâh câlib-i dikkat şeylerle, mûcib-i ibret sözlerle enzâr-ı intibahlarını i’lâ ediyordu. Güya ki, etbâ’ına karşı cebbâr, hükmünde kahhâr, bununla beraber her emir ve nehyinde hikmet-şiâr görünen bir sultân-ı dâd-ger, yahut evlâdını terbiyede mâhir, mesâlih-i dünyeviyye ve uhreviyyelerini tesviyeye kâdir, sert olduğu kadar merhametli bir peder idi. O za’f içindeki o kuvvet, o acz içindeki o müknet, o ümmîlik içindeki o ilim ve hikmet, o muhît-i câhiliyyet içindeki o sedâd ve fazilet ne idi? İşte bunlar hep Ceberût-ı A’lâ’dan hübût eden nidâdan, Âsumân-ı Akdes’ten nüzûl eden inâyet-i ulyâdan, kendine o kalb-i tâbdârı makarr eden vahy-i celîl-i Hûdâ’dan başka bir şey değildi. O hitâb, her şeyi ilm ve rahmetiyle muhît olan Kâdir-i Kayyûm’un hitâb-ı izzeti idi. Bu emr, kulakları tenbîh eden, cehalet hicâblarını yırtan, gaflet perdelerini paralayan, kalblerin samîmine giren emr-i nâfiz-i İlâhî idi ki, bu emr ve hitâbı da; Rasûlünün sıhhat-i risâletine en kavî burhânı ikâme etmek, abd-i sâdıkını yalancılık töhmetinden berî kılmak için böyle mu’tâd olmayan bir hasîsa-i celîle ile mümtaz eylediği bir abd-i ümmînin lisanı ile onun nutk-ı dil-şikârıyla tebliğ eyledi. Hakikat! İsbât-ı nübüvvete daha vâzıh delil aranır mı? Bir ümmî çıksın da; kâtibleri, okuduklarını yazdıklarını anlamaya davet etsin. Medâris-i ilme asla yanaşmamış biri gelsin de, ulemâya, bildiklerini şevâib-i cehl ve gabâvetten tasfiye edin, diye çıkışsın. Menabi’i urefânın semtine uğramamış bir kimse urefâyı irşad etsin. Erbâb-ı evhâm içinden yetişmiş bir kimse, hukemânın sakatâtını bulsun da, onları doğru yola sevk etsin. Sâdegî-i tabîate en yakın olan, nizam-ı hilkati, kavânîn-i kevniyyeyi idrakten en uzak kalan kabâil arasında garib kalmış bir zât, bütün nev’i beşer için usûl ve kavâid-i şerî’atı vaz’ ve ta’yin etsin. Saâdete öyle şehrâhlar açsın ki, sâlikleri tehlike-i hüsrândan kurtulsun, târikleri ise tarîk-ı necâtı asla bulamasın. Nedir o ulvî hitâblar! Nedir o müskit cevab!

    İnsanın mahiyeti, hakikati, akılları durduran o Zât-ı âlî-sıfâtın bu hallerine nazar-ı ibretle bakınca, [Mâ hâzâ beşeran in hâzâ illâ melekun kerîm (“Bu bir beşer değil. Bu ancak üstün bir melektir!”, Yûsuf 12/31.)] diyeceği geliyor. Lâkin hayır, biz bunu söylemeyiz. Onu daire-i beşeriyyetten hariç tutmamakla beraber, sınıf-ı melâikten ma’dûd olmaktan da münezzeh ve müteâlî addederiz. Biz [İnnemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye (“Ben yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu var ki, bana…vahyolunuyor”, Kehf, 18/110.)] âyet-i kerîmesini şân-ı âlîsine en mükemmel tarif olmak üzere tanırız. O mahbûb-ı Hüdâ, o zübde-i kümmel-i asfıyâ, bilcümle enbiyâyı tasdik etmiş bir nebîdir. Lâkin kendi nübüvvet ve risâleti hakkında delîl-i mukni’ olmak üzere gözleri kamaştıracak, havâss ve meşâiri tedhîş edecek havârık göstermedi. Her kuvvet-i insaniyyeye muhtassun lehi olan işi yaptırmayı teklif ettiği sırada, akl-ı insanîyi de, hitâb-ı İlahi’yi taakkule me’mûr etti. Hatayı savâbdan temyiz etmek vazifesini ona tahmîl eyledi. Kemâl-i hüccet ve burhânı; kelâmın kuvvetine, belâğatın kahr u galebesine, delilin sıhhatine tevdi’ eyledi. Âyât-ı beyyinât-ı İlahiyyeyi, işte medârik-i ukûle en karîb olan bu sûret-i vâzıhada isbât eyledi. [ve innehû le-Kitabun Azîz lâ ye’tîhi’l-bâtılu min beyni yedeyhi ve lâ min halfihî tenzîlun min Hakîmin Hamîd (Şüphe yok ki o, eşsiz bir Kitaptır. Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah’tan indirilmiştir. (Fussılet, 41/41-42)

    Yayına hazırlayan: Murat Gökalp

    Link :https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1324_1/1324_1_19/1324_1_19_NAIMA.pdf

  • Sıdk-ı Nübüvvet-i Muhammediyye’nin Târihen Sübûtu II

    Müellif: Babanzâde Ahmed Naim

    Dergi: Sırât-ı Müstakîm

    Tarih: 20 Teşrinisani 1324

    Onun kalbinden başka nev’i beşerden hiçbir kimsenin kalbine sığmayan o azm-i metîn, hiçbir kimsenin ruhunu müşâfehesine lâyık bulmayan o sırr-ı mübîn, nihâyet intişâr-ı nâsûtiyyeti yırtarak, avâlim-i gaybın hicâblarını yararak, sevk-i ilhâm-ı İlâhî ile araya araya kapısına, burç ve bârûsına yaklaştığı âlem feyzâ-feyz-i envâra girdi. Mâsiva’llah’a bir an için olsun mahrem olamayan, daima Kâ’be-i envâr-ı tecellî olan kalb-i tâbnâkı, nihayet mehbit-i vahy-i Hüdâvendgâh-i hitâb-ı kibriyâ oldu. Vücûd-ı akdesi, mazhar-ı ekmel-i tecelliyât-ı Sübhânî, sadr-ı pâki mücellâ-yı ilm-i ledünnî oldu. Miftâh-ı “lî maa’llah” ile Hakkın bilcümle esrâr-ı nihânına âşinâ oldu. Deycûr-ı âlem, misbâh-ı cevâmi’i’l-kelimi ile rûşenâ oldu. İnsanlara benzemekten münezzeh bir insan oldu. Hâsılı Nebiy-yi âhir zaman oldu.

    Kütüb-i siyerde mestûr olduğu üzere vahy ve bi’setin mebdei işte bu oldu. Dîn-i hakka da’veti emr-i İlâhîye müstenid bir me’mûriyet, terki gayr-i mümkin bir vazife ve mecbûriyet idi. Böyle olmasa, kavminin dalâlette olduğunu bilip dururken kırk sene intizâra ne ihtiyacı vardı? Bu da’vet, hubb-i riyâset, taleb-i mülk ve saltanat için de değildi. Âbâ u ecdâdı içinde hiçbir melik yok idi ki, mülk-i mağsûbunu istirdâd etmek hatırına gelsin. Kezâlik, kavminin menâsıb-ı mülk ve saltanata hiçbir arzusu, içlerinden herhangi bir ferdin tahakkümüne tahammülü yok idi ki, bunları fermânına râm edebilsin. Onlar devr-i İbrahim ve İsmail (aleyhimâ’s-selâm)’den beri neslen-ba’de-nesl muazzez ve muhterem tanıdıkları Harem-i Beytullah’a mücâveret ve Ka’be-i Muazzama’ya hizmet şerefiyle kanaat eder bir kavim idiler ki, cedd-i büzürg-vâr-ı nübüvvet-penâhî Abdulmuttalib’in Fil Vak’ası’nda Ebrehe’ye verdiği cevab-ı meşhûr da buna delîl-i mukni’dir. “Ebrehetü’l-Eşrem” nâmıyla iştihâr eden bu Habeşli kumandan, intikam kasdıyla Arab’ın ma’bed-i umûmîsi “Beytü’l-Harâm”ı, puthânesi ve bilhassa Kureyş’in müntehâ-yı fahr ve mübâhâtı olan Ka’be’yi yıkmak üzre civâr-ı Mekke’ye kadar gelmiştir. Askeri, civarında otlayan develeri iğtinâm ettiler ki, bunlar meyânında Abdulmuttalib’in de iki yüz kadar devesi vardı. Abdulmuttalib, Kureyş’ten birkaç kimseyi mustashiben Ebrehe’nin nezdine gitti. Niçin geldin? suâline, “develerimi istemek için” cevabını verdi. Ebrehe, böyle mühim bir zamanda, böyle büyük bir felâket içinde, reîs-i kavm iken bu kadar dûn-ı himmet göründüğünden, matlûbunu bu kadar cüz’î bir menfaat-i şahsiyyeye hasr eylediğinden dolayı kendisini muâheze etti. O da cevabında; “Ben develerin sahibiyim. Beytullah’a gelince, onu da sahibi himaye eder.” dedi.

    İmdi düşünelim; şeref ve haysiyetçe bütün kabâil-i Arab’a tefevvuku umûmun taht-ı tasdîkinde bulunan Kureyş’ten Abdulmuttalib gibi bir reisin, kavmi beyninde hâiz olduğu o haysiyet ve i’tibâr ile, o vak’ ve mekânetle yine böyle bir hasm-ı eledde mukabele için etbâ’ını (eğer etbâ’ demek sahîh ise) harbe sevk edecek kadar nüfûzu olmazsa, Hazret-i Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) gibi “el-Fakru Fahrî”* zemzemesini unvân-ı mübâhât ittihâz eden bir zâtın te’sîs-i saltanat ve hükûmet edebilmesi nasıl mümkin olabilir?

    Ma’lûm olduğu üzere, öteden beri hükûmet teşkil eden ricâl-i siyâset, daima mensûb oldukları kavmin isti’dâdını gözeterek ondan istifade etmek, efkâr u hissiyyât ve âdât u i’tikâdâtına – velev cebr-i nefs ederek – tarafdâr görünmek, maksadlarına hâdim olabilecek kimseleri ya para ile veyahut âtiyen tevcîh-i menâsıbla itmâ’ etmek, husûl-i maksada mâni’ olabilecekleri birer sûretle vücûdlarını izâle etmek, maksad-ı hakîkîlerini bidâyet-i emrde türlü küçüklüklerle setr ederek mürâîlik derekâtına inmek sûretiyle, te’mîn-i muvaffakıyyet edebilmişlerdir. Bu, cem’iyyât-ı beşeriyyenin kâffesine hâkim bir kânûn-ı tabîî-yi lâ-yeteğayyerdir. Hazret-i Rasûl’ün (sallâllahu aleyhi ve sellem) ise, ne tarafdâr peydâ edebilmek için kimseyi tamâ’a düşürecek malı, ne de kendi nefsi için kimseye îrâs-ı zarar etmeğe meyli vardı. Bilakis giriftâr-ı ezâ ve mihnet edildikçe, “Yâ Rab! Bunlara hidâyet eyle. Zira dîde-i basîretlerini perde-i gaflet bürümüş” diye gizli gizli münâcât eylerdi. Kavminin ısti’dâdı ise, ferd-i âferîdeye inkıyâd ve mutâvaata müsâid değildi. Hele ikâme-i hüccet ve te’yîd-i da’vet için Kelâmullâh olmak üzere telkin eylediği sözlerin çoğu – sahte ma’budları tahkirden, esnâmı tezlîlden, sünnet-i âbâ u ecdâda perestiş eden putperest Arab’a açıktan açığa körlük, sağırlık; beyinsizlik isnadından ibaret olduğu için – o mağrûr ve ser-bâz kavmi tâ samîm-i kalbinden   nasıl   cerîhadâr   ettiği,   tilâvet-i   Kur’ân   edenlerin   meçhûlü   olmayan husûsâttandır. Binâenaleyh etrafında dâimiyyü’l-feverân bir bürkân-ı gayz ve adâvet vardı. Tâife-i Kureyş mu’însiz, zahîrsiz buldukları o Zât-ı Şerîf’e reva görmedik ezâ ve cefâ bırakmadılar. Vekâyi’in hulâsaten tarz-ı cereyânı işte budur. Vesâil-i ma’kûsenin ise netâyic-i ma’kûse tevlîd edebileceğini kim teslim etmez?

    Demek ki da’vet-i Muhammediyye, te’sîs-i mebâni-i mülk ve saltanat için değil, takrîr-i esâs-ı şerîat için vuku’ bulmuş. Eğer hâhişker-i câh ve mülk olaydı, şeklini telkîn eylediği hükûmet-i şer’iyye-i İslâmiyye bilcümle usûl ve fer’iyle cây-gîr-i istikrâr olduktan sonra, riyâset-i İslâmiyyeyi takdîm ve rüchâniyyeti hiçbir Arab kabilesinin inkâr etmediği hânedân-ı âlîsinde ibkâ etmesine mâni’ ne idi?

    Ya (Hazret-i Sultân-ı Enbiyâ aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Efendimiz Hazretlerinin bidâyet-i bi’sette malı yok, câhı yok, askeri yok, a’vân ve ensârı yok, selîka-i şi’riyyesi yok, kimseden tahsîl ve tederrüs yok, yazısı yok, sihri hitâbetiyle teshîr-i kulûbda şöhreti yok, hâsılı avâm-ı nâsı celb için bir mevki’i mahsûs kazanmasına, havâss beyninde bir mertebe ihrâz etmesine bâdî olacak zâhiren yedinde hiçbir vesilesi yok iken, kendisini kimsenin yetişemeyeceği o mevki’i mümtâza çıkaran fehâmet-i iclâline karşı mülûk ve selâtîne boyun eğdiren ne idi? Bütün akvâmı irşâd etmeği, seyyiât-ı asr-dîdelerini salâha tebdîl eylemeği, âleme nefh-i sûr-i hayât ederek kulûb-i meyyiteye taze can vermeği deruhde etmek derecelerinde uluvv-i himmet sahibi olmasına bâis ne idi?


    Yayına hazırlayan: Murat Gökalp

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1324_1/1324_1_15/1324_1_15_NAIMA.pdf


    *    “Fakirlik benim iftiharımdır. (Ben onunla övünürüm.)” Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ ve Mıızîlu’l-İlbâs, nşr. M. Abdulazîz el-Hâlidî, Dâru’I-Kutubi’l-İlmiyye, I-II, Beyrut 1997, II/80 (no: 1833); Derviş el-Hût, Esne’I-Metâlib, thk. M. Abdulkâdir Atâ, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1997, s. 198 (no: 976); Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV. Yayınları, Ankara 2000, s. 402-3. [M.G]

     

     


  • İlm-i Tarih, Sıdk-ı Nübüvvet-i Muhammediyyeyi Cenâb-ı Peygamberin Sûret-i Neşʾet Ve Zuhûruyla İsbât Eder

    Müellif: Babanzâde Ahmed Naim

    Dergi: Sırât-ı Müstakîm

    Tarih: 14 Teşrinievvel 1324

    Şu makalemizde, zaman-ı biʿset-i Muhammediyyede akvâm-ı âlemin hâl-i tarihîsini bilcümle tafsîlâtıyla tasvîr ederek, basîte-i meskûnu serâser telvîs eden seyyiâtı ortadan kaldırıp insaniyete yakışır, insanları hazîz-i mezelletten evc-i rifʿate çıkarır, ıslâh-ı âlem etmek meziyetini hâiz bir dîn-i mübîn-i semâvîye ne derece muhtaç olduklarından bahsedecek değiliz. Bahsimizin bu kadar tafsîlâtı istîâb edecek vüsʿati yoktur. Biz yalnız o devirde gelen müverrihînin bilittifak taht-ı tasdîkinde olup isbâtı sadedinde olduğumuz maksad-ı âlîyi tenvîre salih îzâhât-ı muhtasara ile iktifâ edeceğiz.

    Zuhûr-ı İslâmın bidayetinde âlem-i medeniyette fermân-revâ olan hükümetler Roma İmparatorluğu ile İran’daki hükümet-i Sâsâniye idi. Bunlar Arabistan kıtasını sağından solundan ihâta edip en mühim yerleri üzerinde bir hakk-ı hakimiyet ve metbûiyetleri vardı. Bu iki devletin biri hâkime-i Garb, diğeri hâkime-i Şark olup revâ-i zemini bir türlü paylaşamadıklarından daima yekdiğeri üzerine ihrâz-ı galebe ve tefevvukla uğraşır ve bu uğurda her iki taraftan bir çok kanlar dökülüyor, bir çok mallar telef olur, bir çok hânmânlar sönerdi. Yekdiğerine düşman ve beynlerinde biri Mesîhî, diğeri Mecûsî olmak gibi bir tehâlüf mevcut olmakla beraber yine hakikatte Şark ile Garb hemhâl ve hem-ayâr idi. Her iki tarafta da israf ve sefâhat ve bunlardan mütevellid âdât-ı kabîha derece-i kusvâ-yı rezalete çıkarak fıtrat-ı selîmeyi iğrendirecek seyyiât hoş görülürdü. Her iki tarafta da rüesâ-yı dîn halkı iğfâl ile mallarını gasbetmek ve şahıslarını hevesât-ı nefsâniyyeleri uğrunda istihdâm eylemek için dini gayet müessir bir alet ve âdetâ bir dâmgâh-ı dalâlet ittihaz ederek avâm-ı nâsı mertebe-i hayvâniyete kadar tenzîl etmişlerdi. Bu derecedeki halk kendi mahiyet-i ulviyyelerini, sebeb-i hilkatlerini, bu âlemdeki vazife ve hizmetlerini taharrîye, taallüme bile lüzum görmeyerek kendilerini rüesâ-yı dîn ve tabakât-ı ilmiyye ricâlinin hevesât-ı nefsâniyye ve şehvâniyyesine hizmet için yaratılmış kıyâs ve itikadında bulunurlardı. Böyle bir itikad-ı bâtıla kapılarak teskîn-i hevesât-ı nefsâniyyelerine yarayan bir hiss-i dindârâne ile nüfûz ve tasallutlarının galib ve pâyidâr olmasına hizmet eden bu cemm-i ğafîr cühelânın elbette günün birinde akıllarına danışıp kendilerine ilkâ olunan efkâr-ı dîniyyenin butlânına kâil olacakları, din namına  gerden-i inkıyâdlarına atılan rakabe-i mezelleti silkip atacakları, hakkın bâtıla, aklın vehme, basîretin amâya galebe edeceği rüesâ-yı merkûmenin hatırına geldikçe sermaye-i menâfii ellerinden alacak olan bu saati tehir için ebsâr-ı basîrete karşı evhâm ve dalâletten mürekkeb sehâib-i mazleme icadına, akıllara karşı ebâtîl ve hurâfâttan mensûc perdeler germeye çalışırlardı. Nûr-ı fıtratı bu karanlıkların içinde boğmak isterlerdi. Aklı adüvv-i dîn ve hakikat, mahsûl-i aklî olan fikir ve nazarı – Kitâb-ı Mukaddes’i tefsire taalluk etmedikçe – en büyük cinayet gibi gösterirlerdi. Kitâb-ı Mukaddes’in hakk-ı tefsiri ise tağyîr ve tahrîfi kendilerine sanat ve âlet cerr-i menfaat ittihaz edeb rüesâ-yı dînin inhisarında olup, onu okumaya bile mezun olmayan avâm-ı nâs bu tefsîrâtı ne kadar bî-mânâ ve vicdanî iknâ meziyetinden maarrî olursa olsun kabul ve tasdike mecbur tutulurdu.    

    O zaman âlem-i medeniyeti işgal eden akvâmın derece-i marifeti, tarz-ı idaresi işte böyleydi. Bu hâl devam ede ede artık hakâik-i hikmet-i sâlifeden, bakâyâ-yı şerîat-i hakîkiyyeden zihinlerde pek az bir şey kalmıştı. Usûl ve furû-i itikad hakkında o kadar şüpheler, o kadar hatalar kökleşti ki, akl-ı beşer doğruyu yanlıştan tefrîk edemez, vicdân-ı beşer kendine karargâh-ı istirahat olacak bir penâh bulamaz oldu. Ehemmiyeti, o basit akıllarca da münker olmayan bu hâl-i elîmin sebeb-i yegânesi, din ve daha doğrusu dinsizlik olduğu anlaşılıyordu. Fikirler tereddütten kurtulmak için – velev yanlış olsun – kendilerine irâe-i tarîk edecek bir delile muhtaç olduğunu hissediyordu. Bu şaşkınlıktan istifade, yolunu arayan uzmâ-yı dinin bir takımı fırsat-şikârâne bir melanetle yeni yeni dinler ihdâs etmeye, İbâhiyye, Dehriyye gibi harâb-ı âlemi müntec mezâhibi telkîn ve tervîc eylemeye başlamışlardı. 

    Âlem-i bedâvette yaşayan, nispeten mütemeddin sayılmayan Cezîretü’l-Arab ahalisine gelince, bunlar bir asıldan münşaib, bir nesilden müteferri oldukları halde, sâika-i cehâletle yekdiğerine hasm-ı cân olmuş kabâil-i muhtelifeye inkısâm etmişlerdi. Cümlesi hissiyât-ı nefsâniyyeye, hevesât-ı behîmiyyeye mağlub idi. Her kabilenin en büyük medâr-ı fahri ve mübâhâtı ekârib ve hişânından olan diğer kabile ile cenk etmek, kanını dökmek, kadınlarını sebbî etmek, mallarını selb etmekten başka bir şey değildi. Hükümet yok, şeriat yok, ihkâk-ı hak için kuvvetten daha sâlim bir kanun-ı muaddilet mefkûd. Akvâm-ı sâirenin kâffesine takaddüm eden zekâ-yı fıtrî-i hârikulâdeleriyle beraber ilim ve marifet, din ve şeriat namına bir şey bilmezlerdi. İçlerinden kitabî veya muvahhid-i hakîkî olanlar yüz binde bir derecesinde ekall-i kalîl idi. Velev gayet âdî olsun okuma, yazma bilenlerin miktarı beş on kişiyi tecâvüz etmiyordu. Fesâd-ı itikad hususunda putperestliğin o kadar şenî bir derekesinde idiler ki, dekâik-i sanata büsbütün bîgâne olan o kaba elleriyle yapıp taptıkları mabudlar meyânında helvadan da sanem yaptıkları, bu sûret-i helvâyîyi îfâ-yı taabbüdden sonra karınları acıkınca tatlı niyetine yedikleri olurdu. Fesâd-ı ahlâkları ise, fesâd-ı itikadlarından geri kalmazdı. İleride âr-i reziletlerinden veyahut bâr-i maîşetlerinden kurtulmak için kızlarını hengâm-ı tufûliyetlerinde diri diri gömmek merdâne bir hareket sayılırdı. Bir taraftan da fuhşiyât, şîme-i iffete hiçbir kadir ve kıymet bırakmayacak derecede çoğalmıştı. Herkes hevâ ve hevesi peşinde koşar, his ve zevkinden başka bir miʿyâr-ı fazilet bilmezdi. Sehâ, vade vefâ, mihmânperverlik gibi o kavmin mahsûsâtından olan bazı fezâile gelince, bunlar âbâ u ecdâddan mevrûs bir takım mehâsin-i kavmiyyeden iken, yine tekâsür ve tefâhur gibi makâsıd-ı redîe ve deniyyeye vesile ve âlet ittihaz edildikleri için vazʿ-ı aslîlerindeki dil-âşûbu muhafaza edemeyerek ahlâk-ı mezmûme-i câhiliyye derekesine tenezzül ediyordu.

    Gerek mehd-i İslâmiyetteki ve gerek etrafındaki akvâm-ı âlemin kâffesinde – bâlâda tasvir edildiği veçhile – ravâbıt-ı ictimâiyye gevşemiş, nizam ve intizamdan eser kalmamış iken, dîn-i mübîn-i İslâmın olanca ulviyetiyle, olanca revnak-ı harûd-sûziyle nûr-i efşân tecellî olması, halka kendilerinden eşfak bir Rabb-i Rahîm’in lutf-i azîm-i cihânperveri, ilhâm-ı muʿciz-i hakikat-güsteri değildir de nedir?

    Akîdesinde, emrinde, nehyinde, vadinde, vaîdinde, tebşîrinde, inzârında, ahbârında, hâsılı her şeyde sadık ve mükemmel olan böyle bir din, mahkûm-i acz olan beşerin muhteriâtından, bir insanın tasnîâtından olabilir mi? İnsaf edelim. Kim bilir kaç yüz asırlık telâhuk-i efkâr mahsûlâtını, netâicini birden ortaya saçan, hükemâ-yı kadîme ve cedîdenin zübde-i malûmâtını zâtlarında cemʿ eden bu yirminci asır filozofları neden – eslâfın bunca tecâribine vâkıf oldukları, ıslâh-ı âleme bu kadar özendikleri halde – mensûb oldukları akvâmın seyyiât-ı ictimâiyyelerine fiilî ve amelî bir çare-i müessir bulup tatbik edemiyorlar?

    Halbuki şeriat-ı İslâmiyye yalnız kavm-i Arabı değil, bütün âlemi ıslâh etmek davasıyla ortaya çıkıp, bu davasını alâ rüûsi’l-eşhâd isbât etti, hâlâ da ediyor. Ulûm-i sahîha bu davasında ilâ yevmi’l-kıyâme sâdık olacağını da gösteriyor.

    Bir kere düşünelim, imdâd-ı İlâhî, ilhâm-ı Rahmânî olmasa mümkün müdür ki zulümât-ı cehl ve işrâk içinde hurşîd-i tevhid ve irfan doğsun da, o zulmetleri nûrda kalb etsin? Mümkün müdür ki, çirkâbe-i cihân-ı âlâ-yı seyyiât içinde zülâl-i hasenât-ı nebeân etsin de tathîriyyete muvaffak olsun? 

    Feyz-i tedîb-i Rabbânî olmasa kâbil midir ki, edeb ve terbiye namına bir şey bilmeyecek derecede deşt-peymâyı bedâvet olan bir kavim bir rubʿ asırdan az bir zaman içinde sath-ı gazâda, fezâilde, maâlîde, nizâm-ı ictimâiyyede kendisiyle hem-ayâr olacak mütemeddin bir kavim bulamasın? Bütün âlem; diyânetçe, ilim ve marifetçe medeniyetçe, siyasetçe hâl-i tedenniyede iken bir asır içinde nevʿ-i beşere mürebbi-i aʿzam ve müceddid-i nizâm-ı benî Âdem kesilsin? Bir mahşer-i ukûl ve kulûba dönmüş olan âlem-i insaniyyete nefh-i sûr-i adl ve hakikat ederek asla fenâ bulmayacak, cihan cihan oldukça pâyidâr olacak cerâsîm-i hayat-ı câvidânîyi hars ve isbât eylesin?

    Dinimizin dîn-i semâvî, şerʿimizin şerʿ-i İlâhî olduğunu nevʿ-i beşerin fâtiha-i saâdet ve ikbâli demek olan nüzûl-i Kurân-ı Azîmu’ş-Şân’ın şeb-i yeldâ-yı fetret ve şekâvete subh-ı sâdık gibi hâtime çektiğini anlamak için yalnız bu hakikat-i tarîhiyyeye nazar-ı imʿân ve ibretle bakmak kâfîdir. Lâkin müddeâmızı daha ziyade tenvîr için Fahr-i Kâinât ve Eşref-i Mevcûdât (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri’nin sûret-i zuhûr ve neşʾet-i risâletpenâhîlerini de velev muhtasaran olsun tetebbu edelim.

    Yayına hazırlayan: Murat Gökalp

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1324_1/1324_1_10/1324_1_10_NAIMA.pdf