Etiket: Sibeveyh

  • Mantık-Nahiv İlişkisi III: İnşâî Cümleler Haber Olabilir Mi?

    Müellif: Abdurrahman Beşikci  

    Tarih: 12 Rebiülahir 1446 (15 Ekim 2024)  

    Yayım Yeri: İKAN Blog

                                                                  وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا

    Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O Rab ki insana hayırlı meşguliyetler verdi. Salât ü selâm da Allah Teâlâ’nın emir ve nehiylerini bizlere haber eden Risâletpenâh Efendimiz’e -sallallahu aleyhi vesellem- olsun.

    Zikri geçen ayet-i kerîme çeşitli veçhelerle ulemanın gündemine gelmiştir. Bunlardan belki de en önemlisi hırsızlık yapan kimsenin hükmünü kendisine uğraş edinen fakîhin meşguliyetidir. Fakîh, hayatı tanzim gayesiyle ilgili ayeti alır ve birçok açıdan inceler. Bu incelemenin kemal vecihle tamam bulması ise farklı ilimlerden mukaddimeler istemektedir. Fakîh, hüküm istinbat edebilmek için evvel emirde ayeti en doğru bir biçimde anlamlandırmalıdır. Bu noktada ise alet ilimleri devreye girer. Bu yazı mezkûr alet ilimlerinden nahvin iştigal konusunu bir diğer alet ilmi olan mantık ilmi temelinde inceleyecektir. Bu noktadaki hareket noktamız ise bâlâdaki ayet-i celîle olacaktır.

    Mezkûr ayet-i kerîme nahiv kitaplarının iştigal başlığında ulemanın sıklıkla gündem ettiği, belki de bir vecih bulmaya çalıştığı ayetlerden birisidir. Bu noktadaki bir diğer ayet-i kerîme ise Nûr Suresi’nin 2. ayetidir. İlgili nahiv konusuna göre şayet bir isim bir âmile tekaddüm eder ve âmil de bir zamirde amel etmesi sebebiyle tekaddüm eden isimde amel edemiyorsa, ki zamirde amel etmeseydi o isimde amel edecekti, iştigal söz konusudur. Bu ayet özelinde “السارق” ve “السارقة” kelimeleri “اقطعوا” âmiline tekaddüm etmiştir. Bu âmil, mamûlünün mamûlü olan müsennâ zamir olmasa idi mezkûr isimlerde amel edebilecekti. 

    Zorunlu haller dışında, iştigâl meselesi olduğunda iki ihtimal söz konusudur: (i) Mezkûr isim mansup okunur ve bu nasb amelini gerçekleştirecek bir amil takdir edilir. (ii) Mezkûr isim merfu’ okunur ve sonrasında gelen cümle mezkûr ismin haberi olur. (i) ihtimalinde ise takdir edilen âmil cümlede mezkûr olan âmilce tefsir olunduğundan dolayı ikinci cümlenin mahallen irabı söz konusu değildir. Nitekim tefsiriye cümlelerin iraptan mahalli yoktur. Ulemadan kimileri bu kabilden olan cümlelerin tefsiriye cümle olup olmadığında ihtilaf etmişse de konumuz olmaması hasebiyle değinmeye gerek duymuyoruz.

    Zorunlu haller dışında iştigal meselesinde iki ihtimalin olduğunu söylemiştik. Ne var ki bu iki ihtimal her zaman için denk ihtimaller değildir. Kimi durumlarda (i) seçeneği baskın iken kimi durumlarda ise (ii) seçeneği baskındır. Söz gelimi daha çok fiillerde kullanılan bir edatın bulunması halinde (i) seçeneği ön plana çıkarken daha çok isimlerde kullanılan bir edatın bulunması halinde ise (ii) seçeneği ön plana çıkmaktadır.

    (i) seçeneğinin ön plana çıktığı bir diğer durum ise iştigale konu edilen âmilin haberî değil, inşâî bir cümle olduğu durumdur. Buna göre âmile tekaddüm eden isim(ler)in mübteda olarak görülmemesi evladır. Nitekim bu isimlerin mübteda olmaları halinde haber, inşâî bir cümle olacaktır. Mezkûr ayet-i celîle de bu duruma örnek teşkil edebileceği düşünülen ayetler arasındadır. Nitekim ilgili ayetteki âmil inşâî bir cümledir. Eğer ayetin irap veçhi (ii) olacak olursa “Hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadın” mübtedasından “Onların ellerini kesiniz!” inşâî cümlesi ile haber vermemiz gerekecektir. Halbuki inşâî cümleler herhangi bir haber değeri taşımazlar. Doğru ya da yanlış olmaya kabil olmayan tam mürekkep yapılardır. Zira mantıkta da geçtiği üzere doğru ve yanlış olmaya kabil olan ancak önermedir. Nitekim önermeler vakıaya dair bir iddia taşır; vakıadan haber verirler. Öte yandan inşâî cümleler ise vakıadan haber vermezler ve mutabakat gösterebilecekleri herhangi bir gerçeklikleri de yoktur. 

    İbn Hişâm Katru’n-Nedâ’da böylesi bir durumda mübtedadan, talebî bir cümle ile haber vermenin lazım geleceğini söyler. Bu ise kıyasın hilafınadır. Zira böylesi bir cümle doğruluk ve yanlışlığa kâbil değildir. Kıyasa aykırı olmak imkânsız demek değildir. Nitekim müellif iştigaldeki âmilin talebî cümle olduğu durumda nasb etmenin daha râcih olduğunu belirtir, herhangi bir zorunluluk iddia etmez. Öte yandan bir diğer gruba göre ise haberin talebî bir cümle olmasının imkânsızdır. Dolayısıyla bu konuda iki grubun olduğu söylenebilir: i) Mübtedadan talebî cümle ile haber verilebileceğini söyleyenler (Sîbeveyh gibi), ii) Mübtedadan talebî cümle ile haber verilemeyeceğini söyleyenler (İbn Serrâc ve İbn Anberî gibi). Dolayısıyla ilgili ayet özelinde iki durum söz konusudur. (i) görüşünü savunanlara göre talebî cümle ile haberde bulunmak mümkün olsa da mercuhtur. Peki belagatta zirveyi temsil eden Kur’an nasıl olur da mercuh bir veçhe sahip olabilir? Buradan hareketle bu görüşü kabul edenler ilgili ayet-i kerimeyi iştigale konu etmeyecek şekilde ele alma eğilimindedirler. (ii) görüşünü savunanlara göre de mezkûr ayet-i kerîme iştigale konu olmamalıdır. Nitekim haberin talebî cümle olamıyor oluşu ayet-i kerimede geçen isimlerin talebî bir cümle ile haber almasına manidir. Bu durumda ya mezkûr isimler mansup olmalıdır -ki kıraat böyle varit olmamıştır- ya da isimler ve sonrasında gelen inşâî cümle ayrı cümleler olarak kurgulanmalıdır.

     

    İnşâî Cümleler Haber Olabilir Mi?

    Her ne kadar iki grup da mezkûr ayet-i celîleyi iştigale konu etmeseler de temeldeki yaklaşımları farklıdır. Bu noktada mantık-nahiv ilişkisini görebileceğimiz bir mesele olarak inşâî cümlelerin haber olup olamayacağını mantıktan hareketle ele alacağız. Nahiv, Arap dilinde ortaya çıkan isnadı inceler. Ancak isnad her ne kadar Arap dilinde ortaya çıksa da mantığın çizdiği suretin dışına çıkamayacaktır. Nahivdeki her bir cümle isnad barındırır. İsnadın ise iki tarafı vardır: Müsnedun ileyh ve müsned. Mübteda ve haber isim cümlelerinde bulunan müsnedun ileyh ve müsnede verilen hususi isimdir. 

    İsim cümlesinin temel ögelerinden olan mübteda muhakkak surette isim olmalıdır. Nitekim bu isim cümlesi olmanın ilk şartıdır. İsimler ise kendilerinden haber verilmesi sahih olan kelimelerdir. Dolayısıyla mübtedanın cümle olması mümkün değildir. Bu noktada cümle olamamaktan kasıt müfrede indirgenemeyecek surette olmamaktır. Örnek vermek gerekirse “علي طالب” (Ali öğrencidir.) cümlesindeki “علي” mübtedadır. Buna mukabil “علي طالب جملة” (“Ali öğrencidir” cümledir.) cümlesindeki mübteda “علي طالب” ifadesidir. Nitekim ilk “علي طالب”un aksine ikincisinde hüküm göz önünde bulundurulmaz. Yani her ne kadar cümle olarak aşina olduğumuz bir formda dursa da cümle olma vasfını ilgili cümlenin cüzü olduğu esnada yitirmiş, müfret hükmünü almıştır. 

    İsim cümlesinin ikinci ögesi olan “haber”, mübtedadan haber vermesi sebebiyle haber olarak isimlendirilmektedir. Nahiv kitaplarında, haberde asıl olanın “öğrenci” gibi müfret olması olduğu ifade edilir. Öte yandan haber, cümle olarak da gelebilmektedir. “زيد قائم أبوه”, “زيد قام أبوه”, “زيد في البيت” örneklerinde de olduğu üzere. Haber, cümle olduğunda üç ihtimal vardır: i) İsim cümlesidir, ii) Fiil cümlesidir, iii) Şibhi cümledir. Haberin cümle olduğu durumlarda aşina olunan haberin “haberî cümle” olmasıdır. İlgili bablardaki örnekler de hep bu kabildendir. 

    Sorumuza dönecek olursak, inşâî cümlelerin haber olması mümkün müdür? İnşâî cümlelerin haber olamayacağını söyleyenler bu cümlelerin doğru ya da yanlışa kabil olmayışından hareketle bu iddialarını öne sürerler. Nitekim haberin “bir haber veriyor” olması gerekmektedir. İnşâî cümleler ise herhangi bir haber vermezler. Dolayısıyla inşâî cümlelerin haber konumunda olmamaları gerekmektedir. Bu mezhebe göre cümle şeklindeki haber daima haberî cümlelerden meydana gelmelidir.

    Kanaatimizce bu yaklaşım cümle haberin haber olduğu esnada cümle olma vasfını koruyacağı vehminden kaynaklanmaktadır. Haberde asıl olanın müfretlik olduğunu söyleyenler bunu bilfiil müfretlik üzerinden açıklarlar. Bunun yanı sıra haberin cümle olabileceğini de açıkça söylerler. Ancak bu durumda şunun da göz ardı edilmemesi elzemdir: Haber, haber olduğu esnada müfretleşmek zorundadır. Yani haber konumuna gelen öge orada cümle olarak duramaz. Her ne kadar mezkûr haberler zahir haliyle cümle olduğu izlenimi uyandırsa da bilkuvve müfret olmalıdırlar. Nitekim “A B’dir” şeklindeki bir ifade “A vasfının bilfiil sadık geldiği fertlere B vasfı da sadık gelmektedir” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla haber konumundaki B vasıflaşmak, bir diğer değişle müfretleşmek zorundadır. A ve B’nin telaffuz itibariyle birer cümleyi anımsatması ise pek de önemli değildir. Böylesi bir yaklaşım lafızlara takılıp kalmak anlamına gelecektir.

    Buraya kadarki anlatıdan da ortaya çıktığı üzere cümle şeklindeki haberler bilkuvve müfret olmalıdır. Bunlara cümle haber denilmesinin ve bu başlık altında incelenmesinin sebebi ise bilfiil müfret haberden farklı hükümlere sahip olmasıdır (Cümle haberden mübtedaya dönen bir râbıtanın olması, bilfiil müfret ile mübteda arasındaki uyumların cümle haberdeki rabıta ile mübteda arasında aranması vb.).  Ancak nihayetinde her ikisi de müfret olarak cümlede yer alır ve müfret olarak hamledilir. 

    İnşâî cümlelerin doğruluk ve yanlışlığa muhtemel olmaması sebebiyle haber olamadığı şeklindeki gerekçelendirme bu durumda soru işaretleri barındırmaktadır. Nitekim haberde asıl olanın bilfiil müfretlik olduğunu ifade etmiştik. Bilfiil müfretler ise tasavvurlardır ve tasavvurlar doğruluk ve yanlışlıkla nitelenmezler. Dolayısıyla haberin doğruluk ve yanlışlıkla nitelenmemesi haberde asıl olan halin dâim surette taşıdığı bir hükümdür. Bir diğer husus ise cümle haberlerin haber oldukları vakit mürekkep bir surette kalmıyor, müfretleşiyor olmalarıdır. Dolayısıyla müfretleşen haberî cümle de doğruluk ve yanlışlık bildirmeyecektir. Bu durumda ise inşâî cümlelerin doğruluk ve yanlışlık ifade etmemelerinden ötürü haber olamadıklarını söylemek diğer haber türlerini gözettiğimizde tutarlı olmayacaktır.

    İnşâî cümleleri haber yapmak istemeyenlerin -mezkûr itiraz çerçevesinde- sığınabileceği son liman inşâî ve haberî cümlelerin müfretleşmeden evvelki durumları olabilir. Ancak bu da fayda sağlamayacaktır. Nitekim ne inşâî cümle ne de haberî cümle tam mürekkep bir halde iken haber değildirler. Cümlede müfret olarak bulunan bu yapılar cümleye dahil olmadan evvelki halleri itibariyle farklılaşsalar da cümleye o halleriyle dahil olmamaktadırlar. Dolayısıyla cümle oldukları hal bu noktada itiraza mesnet olamayacaktır.

    Konu özelinde tekrardan ayet-i kerimeye rücu etmemiz gerekirse, İbn Hişâm ilgili ayette neden nasbın tercih edilmediği hususunda biri Sîbeveyh diğeri Müberrid’e ait olmak üzere iki görüş zikreder. Her iki yaklaşıma göre de ilgili ayet iştigal konusu kapsamına girmemektedir. Bu noktada Sibeveyh’in tevcih sebebinin inşâî cümlelerin haber olamayacağını düşünmesi olmadığını ifade etmek gerekir. Aksine Sîbeveyh bunu mümkün görmüş ancak mezkûr ayetin buna örnek olmadığını düşünmüştür. (Müberrid’in görüşüne herhangi bir kaynakta tesadüf etmedim.) Peki talebî cümlelerin haber olabileceğini kabul etmesine rağmen Sîbeveyh neden bu nokta-i nazarla ayet-i açıklamamış ve çeşitli takdirlerle iki cümleyi birbirinden ayırmıştır? Bunun sebebi -Allahu alem- ilgili ayetin iştigale konu edilmesi halinde nasb okunmasının evla olacak olmasıdır. Belağatta zirveyi temsil eden bir kitapta, Kur’an’da, evla olanın değil de mercuh görüşün tercih edildiğini söylemek her ne kadar nahven mümkün olsa da haddizatında problemli bir yaklaşım olacaktır. İşte bu sebepten ötürü Sâhibu’l-Kitâb Sîbeveyh ilgili ayeti iştigale konu etmeyecek şekilde tevil eder.  Öte yandan kimi ‘Îrâbu’l-Kur’ân müelliflerinin de mezkûr ayet-i kerimeyi mübteda-haber ilişkisi içerisinde değerlendirmesi de ciddi anlamda bir noksan olarak kabul edilebilir.

  • Mantık-Nahiv İlişkisi II: Bir Mesele Olarak “Ben buyum!” Diyebilmek

    Müellif : Abdurrahman Beşikci

    Tarih: 13 Zilkade 1445 (21 Mayıs 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

     

    Hamd O’na (c.c), sâlat ü selam O’na (s.a.v). Kâinatta her ne varsa akıl süzgecinden geçtikten sonra anlamlı hale gelir. Bir şeylere anlamsızlık anlamını vermek dahi ancak akıl ile mümkündür. Akıl, akideye zemin teşkil edip dünya-ahiret hayatlarımızı etkiler ve yine akıl ile aldığımız kararlar sonsuz hayatımızın nereye sevk olunacağında belirleyicidir. Ahiretimiz gibi ebedi saadetimiz dahi akıl ile kendisine yol bulurken hiç şüphesiz diğer pek çok şey de akıldan nasibini alır ki dil de bunlardan birisidir. Hele söz konusu vahiy dili olan Arapça söz konusu olduğunda durumun çok daha net olduğunu söyleyebiliriz. Müslüman alimler Arapça’yı tahlil ederken öylesine rasyonel bir zemin kullanmıştır ki dilde mantık ile uyumsuz olduğu söylenebilecek en ufak bir malzeme mümkün değildir. Arapça’nın diğer dillere nazaran hususiyeti mantığın kendisini çok yoğun bir şekilde göstermesidir. Öyle ki Arap dilinin en temel iki ilmi olan sarf ve nahiv mantığın içerisindeki tasavvur tasdik bahislerine benzetmek mümkündür. Buradaki benzerlik veçhi ise şudur: Sarf da tıpkı tasavvurât bahsi gibi müfretlerin suretlerini inceler. Ancak mantık anlamların suretlerini incelerken sarf kelimenin suretini kendisine konu edinir. Öte yandan nahiv de tıpkı tasdîkât bahsi gibi tam nispeti kendisine konu edinmektedir. Nahiv tam nispette yer alan dilsel ögelerin iraplarını incelerken mantık bizzat bu nispetin hükümlerini ve sonrasında da kıyası inceler. Bu yazı mantık-nahiv ilişkisini konu edinmektedir.

    Sosyal medyada tesadüf ettiğim bir pasajda el-Kitâb sahibi Sîbeveyh’in bir görüşüne yer verilir:

    “Bil ki Sibeveyh -Allah ona rahmet eylesin- zamir başlığında ism-i işâret ile mütekellim ve muhatap zamirden haber verilmeyeceğini, aksinin (mütekellim ve muhatap zamirden ism-i işaret ile haber vermek) de mümkün olmadığını söylemiştir. Nasıl ki “Ben buyum” denilemez; “Bu sensin”, “Bu benim” de denilemeyecektir. Çünkü bunlar sonralarında faydayı tamamlayıcı herhangi bir unsur gelmediği müddetçe lağıv olur ve herhangi bir fayda ihtiva etmez.”

    Sîbeveyh’in bu iddiasını daha iyi anlamak için birkaç mantık bilgisine ihtiyaç duyulmaktadır. Bunlardan ilki küllî-cüz’î tanımlarıdır. Küllîlik, tasavvurunun bizatihi kendisinin o kavramın çoklara yüklemlenmesine mâni olmaması iken cüz’îlik ise mâni olmasıdır. Küllîye örnek olarak insan, canlı, kitap, defter zikredilebilir. Cüz’îye örnek olarak ise Ahmet, Mehmet, ben, sen, şu, bu gibi kelimeler örnek gösterilebilir. Nitekim insan, canlı, kitap ve defter çoklara yüklem olabilirken Ahmet, Mehmet, ben, sen, şu ve bu kelimeleri çoklara yüklem olamamaktadır.

    “A B’dir” şeklinde bir önermenin kurulması için kimi aşamalar gereklidir. A ve B tasavvurlarından bir tasdikin meydana gelmesi, aralarında belirli bir tür nispetin kurulduğu anlamına gelmektedir. Bu aşamada birkaç nispetten bahsetmek mümkündür. İlk nispette mutlak olarak A ve B’nin arasında bir bağ kurulmaktadır. İkinci nispette ise tasavvurlardan birisi mevzu diğeri ise mahmul olarak konumlandırılır. Ancak gerek ilk nispette gerek bu ikinci nispette gerek kurulacak olan üçüncü nispet ve hükümde olmazsa olmaz bir şart vardır: ikilik. Buna göre nispeti iki şeyi birbirine bağlayan düz bir çubuk olarak düşünebiliriz. Nasıl ki düz bir çubuk ancak iki farklı şeyi birbirine bağlayabilir nispet de aynı şekilde ancak birbirinden farklı iki şeye ilişir. Şayet A ve B cüzî olursa aşağıda da zikredileceği üzere ancak olumsuz olarak doğru bir önerme kurulabilir. Yoksa her “ikisinin” de aynı cüz’i olduğu bir durumda nasıl olur da nispet kurulabilir? Nasıl tek bir şeyi aynı nispetin iki tarafına yerleştirebiliriz?

    Bir cüz’înin bir şeye yüklem olması ancak zahir itibariyledir. Öte yandan böyle bir yüklemleme mümkün değildir. Çünkü cüz’înin herhangi bir şeye yüklem olması mümkün değildir. Aksine cüz’iler kendisine bir şeylerin yüklemlendiği kavramlardır. Cüz’îler arasında dört nispetten sadece tebâyün olabilir. Çünkü cüz’îler sadece tek bir şeye yüklemlenebilmektedir. Hal böyle iken iki farklı cüz’î ancak ve ancak birbirlerinin sadık gelmediği bir şeye sadık gelebilirler. Bu da her birisinin bir diğerinin sadık geldiği şeye sadık gelmediği anlamına gelir ki bu da tebâyün demektir. Bu durumda cüz’îler doğru bir önermede ancak birbirlerinden değillenebilirler ve bundan dolayı da birbirlerine yüklem olmaları mümkün değildir. Öte yandan cüz’îler küllîleri yüklem olarak kabul edebilirler. Nitekim küllî ve cüz’î arasındaki nispetlerden birisi de umum husus mutlaktır ki bu da pek ala küllînin cüz’îye yüklemlenebileceği anlamına gelmektedir.

    Daha evvel de geçtiği üzere önermede bir nispet kurulabilmesi ancak nispetin taraflarının farklılaşmasıyla mümkündür. Bu durumda bir cüz’înin bir diğer cüz’îye olumlu nispeti doğru bir önermede mümkün değildir. Zira “iki cüz’î” arasında üç ihtimal söz konusudur: i) Olumlu bir önerme kurulur. “Ahmet, Mehmet’tir” örneğinde de olduğu üzere. Bu durumda önerme yanlıştır. 2) Olumsuz bir önerme kurulur. “Ahmet, Mehmet değildir” örneğinde olduğu üzere.  Bu durumda önerme doğrudur. 3) Aynı cüz’îyi önermenin iki tarafına yerleştirmeye çalışırız ve bu durumda önerme kurulamaz. Zira önermenin kurulması için gerekli olan nispetin taraflarının farklılaşması bu ihtimalde söz konusu değildir. “Bu, Ahmet’tir” gibi ifadelerde ise tevile gidilir. Mezkûr cümlenin şöyle bir anlamı olmalıdır: “Bu kendisine Ahmet diye seslenilendir”. “Kendisine Ahmet diye seslenilmek” ise külli bir kavram olup çoklara, dolayısıyla da mevzu makamındaki “Bu” ya yüklem olabilmektedir.

    Sîbeveyh de tam olarak bu noktadan hareketle ism-i işareti mevzu yapıp muhatap ve mütekellim zamirler ile bu mevzudan haber verilemeyeceğini vurgular. Keza aksi de mümkün değildir. Çünkü gerek ism-i işaretler gerek muhatap ve mütekellim zamirler cüz’îler için vaz edilmiş lafızlardır. Dolayısıyla “Ben buyum” dediğimizde -eğer yüklemi “kendisine ‘buyum’ diye seslenilen/işaret edilen kimseyim” şeklinde külli bir mefhumla tevil etmezsek- önerme kurmamış oluruz. Nitekim gerek mevzu gerek mahmul cüz’îdir ve her iki cüz’înin de referansları aynıdır. Bu durumda ise önermenin taraflarında bir farklılaşma meydana gelmez. Bundan dolayı da herhangi bir haber verme söz konusu değildir. Zira önerme dahi kurulamamıştır.

    Bu noktada şöyle bir soru pek âlâ sorulabilir: Sivebeyh, ism-i işarete muhatap ve mütekellim zamirlerin yüklemlenemeyeceğini söylemektedir. Peki gâib (“o”) zamir söz konusu olduğunda durum farklı mı olacaktır? Nitekim gâib zamir de zamirdir ve aynı şey onun için de geçerli olmalıdır. Halbuki Sîbeveyh gâib zamiri hükme dahil etmemektedir. Bu durumda gâib zamir yüklem olabilir gözükmektedir. Peki Sîbeveyh’in bu yaklaşımının sebebi nedir?

    Bunun yanıtı gâib zamirin vaz’ının farklı olmasında gizlidir. Şöyle ki muhatap (sen, siz) ve mütekellim (ben, biz) zamirler surette mutlak olarak cüz’iler için vaz olunmuş zamirlerdir. Halbuki söz konusu gâib zamirler ise cüz’îler için kullanılabileceği gibi külliler için de kullanılabilmektedir. Gâib zamirin mercii şayet bir cüz’î olursa gâib zamir de cüz’i olacaktır. Bu durumda ism-i işarete yüklemlenmesi mümkün olmayacaktır. Ancak mercii bir cüzî olmaz ise bu konuda ihtilaf vardır. Nitekim gâib zamir diğer ikisinin aksine nekraya da dönüyor olabilir. Görünen o ki Sîbeveyh bu noktada ulemanın bir kısmının aksine gâib zamirin külli olacağını düşünmektedir. Bu ise onun ism-i işarete yüklemlenebileceği anlamına gelmektedir.