Etiket: şeyhülislam

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XVIII

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den Sigorta ve Kumar (Ma ba’d)

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 4, Sayı 102

    Tarih: 7 Mart 1327

     

    Evet akl-ü hikmet nokta-yı nazarından belki kumarın mezmûmiyetine de itiraz edenler “Ortaya konulan para mukâmîrinin (kumar oynayanların) kendilerine ait değil mi?” diyenler bulunur.

    Lakin insanların her hareketleri, teşebbüsleri akl-ü hikmete muvafık düşmek mümkün olmadığından bu hususta la-yahtîyâne (hata etmez bir tavırla) bir temyizi haiz olan Kanûn-i Şerîat bunların kend mallarını yine kendi menfaatleri nâmına her istedikleri surette istimâle tmelerine me’zûniyet vermez. Çünkü kanûn insanların ek müdebbir bir hayrhâhı (en tedbirli bir hayır sahibi) gibidir. Hem de öyle olmalı değil midir? Ama insanın velev en emîn, en âkil bir hayrhâhının vesâyâsını dinlemeye mecbur değildir diyebilir miyiz bilmem? Aklen v e hikmeten kaydıyla biraz güççe deriz. Ale’l-husûs bu hayrhâh, insanın en yakın bir velisi kadar salahiyetdâr olursa… Haydi mecbur olsun… Dînin da bu hususta bazı menhiyâta karşı vaz’ edildiği hududa benzer bir nev’i kuvve-yi cebrîyesi, mücâzât-ı mâddiyesi (maddeten cezalandırmak) yok ya… Yalnız Dîn bunu nazar-ı hoşnûdî ile telakkî etmez, takbih eder (çirkin görür). Hakkı var mıdır, yok mudur? Bu ciheti tedkîk edelim. Evvelâ kumar oynayan adam kazanmak ihtimaline tam’an buna cesâret eder değil mi? Fakat yüzde elli de kaybetmek ihtimali vardır. Fazla olarak kazanmakla kaybetmek ihtimallerine tesâvîsine (eşitliğine) rağmen ihtimal-i evvelin neşvesi ihtimâl-i sânînin hammârına çıkışamaz, çünkü kazanan adamın evvelce de meydân-ı mukâmereye çıkacak kadar bir sermâye-yi mâlîsi bulunacağından hâsıl olan fark bir servetin ziyadeleşmesinden ibaret kaldığı halde bu sermâyenin ziyâ’ı bir zenginin fakîr düşmesi kabilinden olarak son derece vahîm ve elîm olur. Onun içindir ki bu tehlikeli tarîk-i ticâreti kimse kimseye tavsiye edemediği gibi kendisi yapsa bile nefsinin temâyülâtıyla mağlûben (nefsinin verdiği yönlendirmelere karşı kendini kaybederek) yapar. Ve lakin en sâlim kuvve-yi akliyesiyle, en bî-tarâf muhakemesiyle sevdiğini men’ eder. Nasıl ki bir takım sefâhetlerden nefsini men’ edemeyen adam, nîk-ü bedi (iyi ve kötü halleri)  kendisine ait olanlar hakkında olanca kuvvetiyle mümaniate (engellemeye) çalışır.

    Sâniyen kumarbâzlar yekdiğerinden kazanırlar. Yani hazırdan sarfederler ve kuvvâ-yı kâsibelerini hâl-i atâlette bırakarak ne istihsâl ve ne de istikmâl suretiyle cemiyet-i beşerîyeye bir habbe istifâde ettirmiş, servet-i umûmiyeye bir sântim ilave etmiş olmazlar. Şimdi bunlar birbirinden kazanmak, birbirini yemek sevdâsına düşmekten ise o müddette hizâne-yi hilkatten (yaratılış olarak verilen kabiliyet hazîneleri vesilesiyle) kazansalar hem biri kazanıp biri kaybetmese ikisi de kazansalar daha münasip olmaz mıydı?

     

    Kumarda bulunan manâ-yı atâleti takdîr için bütün bir memleket ahâlisini kumâr ile meşgul farzediniz. Bu veçhile bir müddet beynlerinde tedâvül eden servet-i memleketin arası çok geçmeden suyunu çekip tükendiğini görürsünüz. Hâlbûki bir memleketin umum-i ahâlîsi münhasıran bir sanatla meselâ ziraatla meşgul olsa, yine bu sanat-ı vâhidenin temîn edeceği ihrâcât sayesinde havâic-i sâirelerini hâriçten tedarik etmek imkânı bulabilirler.

     

    Yukarıdan beri izahına çalıştığımız nüktelere mebnidir ki iki kişi arasında hangisi tefevvuk ederse diğerinden bir şey almak şartıyla icrâ edilen müsâbakada kumar olduğu hâlde kazananın mükâfâtı hariçten taahhüt olunur. Veyahut mağluptan olmayıp galibe vermek üzere müsâbâkaya bir şahs-ı sâlis iştirâk ederse meşru bir hâle gelir. Çünkü bu suretle araya bir dest-i mürüvvet (mürüvvetli, akıllı bir el) girmiş ve şu itibarla mesele kazanmak değil de sarf etmek hem bir hayr zımnında, teşvik-i terakkî uğrunda sarf etmek meselesine tahavvül etmiş olduğu gibi musâbikînde de kaybetmek ihtimali ya hiç kalmamış yahut yarıya inmiş olacağından mesle cemiyet-i beşerîyeye bir nev’î hizmeti mütezammın bulunurve müsâbikîn hakkında da tehlike azalmış olur.

     

    Hülâsâ kumarda mesâi-yi makdûreyi terk ile tâli’in lütfunu beklemek[1] gibi bir meskenet, bir atâlet ve az vakitte hem de yorulmadan çok kazanmak gibi bir aç gözlülük ve menfaatini diğerinin mazarratınad belki mahvolmasında aramak gibi bir insafsızlık ve bu kadar denâetkârâne (alçak işlerde bulunmak), mütenezzilâne (aşağı ve yerilmiş işler) bir kazanç uğrunda eski sermâyesini de tehlikeye koymak gibi b ir şaşkınlık, ihtiyatsızlık vardır.

     

    Mehâzîr-i mezkûre meyânında zikrolunan atâlet mahzuru insanın alelâde boş durmasına kıyâs edilemez. Çünkü o nev’î boş durmak, çalışmamak, istirahât maksad-ı ma’kûlünden nadiren hâli olduğu gibi istirâhat faidesini velev gayr-i maksûd olarak tazammün etmediği de enderdir. Kumardaki atâlet ise dehşetli bir azâb-i derûn ile memzûç olduğundan istirâhati mucip olmal şöyle dursun vücudu meşguliyet zamânından ziyâde yorar. Münhasıran bir atâlet olduğu halde kumarbâz bu atâletine diğerini de teşrik eder.

    Sâlisen: kumarda atâleti kendisine iş yapmak, vâsıta-i ticâret ittihâz etmek bulunduğu cihetle ticâret su-i istimâl edilerek ma vuzi’a lehinden (ticaretin var olma amacından) çıkarılmış tahrif edilmiş olur. Binaenaleyh alelâde boş durmak terk-i iştigâlden ibâret olduğu hâlde kumar terk-i iştigâl ile iştigâl etmek derecesinde bir atâlet-i mültezimedir. Medâr-ı sedde (engellenmesinin gerekliliğine) tahsîl edilen ulûm ile me’lûf olanlar (ماهية لا بشرط شي)(mâhiyetü lâ bi-şarti şey’in)(herhangi bir şart aranmaksızın alınan mâhiyet) ile “ماهية بشرط لا شي “(mâhiyetü bi-şarti lâ şey) tabirleri arasındaki farkı anlarlar.[2] Gelelim: alelâde boş durmak dahî şer’ân memdûh değildir. Fakat bu, boş durmak işsizliği kendisine iş yapmak derecesine çıkınca sarâhaten men’ olunur ki mülâib ve melâhî nev’inden (oyun eğlence türünden) olarak Dîn-i İslâm’ın nehyettiği bi’l-cümle mâ-lâ ya’nîlerde (anlamı olmayan işlerde) işte bu işsizliğin manâ-yı muzâafı (anlamının kat be kat halleri) mündictir. Artık evvelki bahsimize dönelim.

     

    İşte sigortanın mâddi ve manevî mütezammın olduğu mehâzîri gösterdik. Ama kazâ ve kader bâbında metânet-i kalbe, büyük bir teslimiyet-i mütevekkilâneye mâlik bulunmayan insanlarla bâ-husûs bu gibi fezâili takdîr şânından olmayan ticârete itmi’nân bahşolacak bir zimânın lüzumu takdîrinde bunun sigortadan başka türlü çâresi, mehâzîr-i sâlifeden sâlim ve meşrû’ bir tarikî yok mudur?

     

    Niçin olmasın? Lakin şurasını arzedeyim ki o tarikin bazı mevâni’a (manilere) mebni memleketimizde şimdiye kadar kâbil-i tatbik olup olmamasına karışmam. Beyân edeceğim tarîka bundan evvel istibdâd mâni olabilirdi. Şimdide olsa olsa ciddiyâta rağbetsizlik gibi memleketimizde hükümfermâ olan za’f-ı ahlâkı mâni’ olur (ciddi işlere kimsenin eğilmemesi gibi memleketimizde hükmünü sürmekte olan zayıf ahlaklılık mâni olabilir). Fakat benim bu makâleyi yazmaktan maksadım sigorta tabir olunan muameleye Dîn-i İslâm’ın müsâit olmamasından dolayı ahkâmında haşâ bir noksân, mesâlih-i beşerîyeye karşı bir kifayetsizlik tasavvurunun butlânını anlatmaktır. Binâenaleyh böyle bir şeye İslâmiyet’in ihtiyâcı olmadığını ispat edeceğim, memleketin ihtiyâcı olmadığını değil, memleketin ihityâcı  varsa o kendi kusurudur, Dîn-i İslâm’ın kusûru değil, hatta sigortalı emlâk arasında kalan mülk sahiplerinde artık o muameleye iştirâkte mazur veya mecbur kalmış olacakları hakkındaki müddeiyâta da karışmam. Bendeniz maksadım, vazifemi arzettim.

     

    Şimdi gelelim sigortanın yerine daha ziyâde bir mükemmeliyetle kaim olmak üzere beyânı mev’ûd olan tarîka:

     

    Meselâ bir mahalle veya bir kasaba halkı yahut bir sınıf erbâb-ı ticâreti hanelerinin kıymeti veyahut sermâyelerinin ehemmiyeti nisbetinde kendi beyinlerinde senevî bir para ifrâz (takdir edilip paylaştırılarak) ederek bu para kendilerince mü’temen (güvenilir) bazı zevât tarafından işletilse, inmâ edilse (yatırım yapılıp, işletilip kârlandırılsa), sonra kendilerinden kazâzede olanlar bulunursa şirketi idâreye memur bulunan zevât o zararları telâfi edecek surette bu paradan sarfa mezun olsa ve bu sarfiyattan artân temettû’da (anaparadan arta kalan kâr) hisseddârâna (hisse sahiplerine) ale’d-derecât (hisseleri oranında) tevzi olunsa… Sonra daha fazla bir ihtiyât olmak üzere bu şirket sigorta kumpanyalarının yapdığı gibi kendisine mümâsil diğer şirketlerle akd-i râbıt eylese:

     

    İşte bu şirket temettu’ getirmesi itibariyle adetâ bir şierket-i ticariye ve âfetzedeler için teberrüâta (sadaka ve karşılıksız mâlî bağışta bulunmaya) mezun bulunması itibariyle de bir iâne sandığı demektir.

    Lâkin bu şirket o kadar sarfiyât ile beraber temettu’ edebilir mi? Derseniz niçin edemesin! Sigorta şirketlerinin de taksit bedellerinden başka vâridâtı (gelir kaynağı) olmadığı hâlde nasıl kazanıyor? Ve kazanmıyorsa nasıl devam ediyor? Şu kadar farkı var ki sigortada o temettu’dan başkaları istifâde ediyor, bu surette ise taksitleri verenler istifâde edecek, yok eğer sigorta kumpanyalarının bidâyeten bir sermâyesi, ihtiyât akçesi bulunursa maruzumuz olan şirketin de mebâdi-yi te’sîsinde (kuruluşunun ilk zamanlarında) biraz fedâkâr davranmasıyla, tekâsit-i evveliyenin biraz daha topluca olmasıyla o ihityâç bertaraf edilmiş olur. Çünkü herkesin verdiği para boşa gitmeyecek yine kendi cebinde kalacak demek olmakla istiksâr edilerek verilir.

     

    Şirketin vukû bulacak mesârif-i tazmînîyeyi ifâ eylemesi ve fazla olarak hususi temettu’ tevzî’ edilmesi ciheti biraz daha îzâh edelim: Meselâ beş bin hâneli bir kasabada harîk vukû ihtimâline karşı muâvenet etmek üzere kasaba ahalisinin kendi beyinlerinde teşkil eyledikleri şirkete birinci taksîtte hâne başına biri biri üstüne beşer ve ikincide üçer lirâ verilse bir sene de şirketin sermâyesi kırk bin lirâya bâliğ olur ki bu para az bir para değildir. Ne hâcet müşkilât-ı ibtidâiye hakkında bir bu kadar irâe-yi tarîk (yol göstericilik) edebildikten sonra ehl-i ihtisastan erbâb-ı ticaretten daha güzel fikirler alınmak mümkündür. Bir de şurası var ki şirket bir kere te’ssüs ettikten sonra sonra ileride kat’iyen sigortalar kadar mesârif-ı tazmînîyeye dûçâr olmayacağ cihetle devâm ve terakkisi daha ziyâde itimade şayândır. Çünkü buraya kaydolunan mâlik, emr-i muhâfazası hususunda sahibine sigorta suretinde söylediğimiz lakaytlık ihtimâmsızlık gelemez.

     

    O nisbette fâsit maksatlar, entrikalar da cereyân edemez. Çünkü bir adam kazancından kendisine de hisse-yi istifâde çıkmakta bulunan bir şirketin mutezarrır (zarar görüyor) olduğunu arzu etmez.

    Şimdi bu şirketin sigortaya kaç cihetle râcih olduğunu tadâd ve telhis edelim:

    1-    Evvelâ: Emvâli kazâya uğramayanlar tarafından buraya her sene verilen paraların sigortaya verilenler gibi heder olup gitmeyerek bir hisse-yi temettu’ (kâr payı) getirmesi

    2-    Sâniyen: Böyle bir muameleye iştirâk eden adamın, malını muhâfaza hususundaki dikkat ve itinâsına sigortada olduğu kadar vehin târi olamayacağına (gevşeklik-korku gösterilemeyeceğine) mebni bu yüzden servet-i umûmiyeye ait olan hasâratın nisbet kabul etmeyecek derecede azalması.

    3-    Sâlisen: Şirkete aidiyeti bulunan emvâlde hasâratın azalmasıyla ittisâlindeki emvâle sirâyeti melhuz olan hasârâtın kesb-i kıllet etmesi (mallardaki hasarında gerçekleşmek ihtimalinin azalması).

    4-    Râbian: Buraya verilen paralar bir ticâret emnîyesiyle verildiği için bu hâlin sigortada olduğu gibi karşılıksız ve gayr-i meşru bir itâ’ olmaması.

    5-    Hâmisen: Şirketin tazmînâtı bir nev’î teberru’ şeklinde olduğundan  hissedârân (hisse sahipleri) bununla maddeten müntefi’ oldukları gibi mânen de me’cûr olmaları.

    Burada yalnız bir şey hatıra gelir ki teberru’ şeklinde bulunan sarfîyât-ı mezkûre hakkında itâ’ olunan me’zûniyeti kat’ etmek yani idâre memurlarını sarfiyâta vekâletten azletmek hissedârânın eydiye-yi ihtiyârında bulunduğu (ellerinde bulunduğu) cihetle şirketin illet-i gâiye-yi teşekkülü (sigortanın yerine tavsiye edilen şirketin kuruluşunun amacının asıl sebebi) olan tazmin-i hasârât (hasarların tazmin edilmesi/karşılanması) maksadı taht-ı te’mîne alınmış sayılamaz. Halbuki sigortalar taahhüt ettikleri tazmînâtı ifâya kanunen mecburdurlar.

    Sigortaya bedel ve ondan daha mükemmel olmak iddiasıyla beyân ettiğimiz usulü esâsından sarsıyor gibi görünen bu itirazın cevâbı kolaydır: Çünkü zikrolunan hissedârânı kendi beyinlerinde böyle bir şirket te’sîsine sevkeden şey neydi? Mâlik oldukları emvâlin muhafazasına dair ve kendi menfaatlerine ait bir fikr-i ihtiyât değil mi? Şu halde bundan sonra mallarının muhafazasına hâcet kalmadı denilemez. İlletin ibkâsı ise ma’lûlün bekâsı için kâfi olduğundan mevki’-i itirâzda dermeyân edilen ihtimâlin manası yoktur. Tabîr-i ahârla sigortanın kabulü faraziyesinde sigortasız emvâlin zararından bahsetmek nasıl münasip olmuyorsa tavsiye ettiğimiz şirketin mahzuru olarak irâd edilen ihtimâl de öylece nâ-bemahaldir (yersizdir). Çünkü bu, arzettiğimiz fikr-i tahaffüz ve ihtiyât ile teşekkül eden şirketin bozulması demektir, hâlbuki bir şirket bozulduktan sonra zuhuru melhuz olan (açığa çıkması düşünülen) mahzûr ile tenkit edilemez. Yani şirketten beklenilen faide şirketin devâmı müddetinde aranılmak lâzım gelip feeshinden sonra aynı faideyi talep etmeye muterizin hakkı olamaz. Çünkü bu adetâ hilaf-ı mefrûz (varsayılan amaca ters) olur.

     

    Bu itirazın cevabındaki nükte-yi hakikat güzelce arzedilmiş olmadıysa şirketi ibtidâ bir iâne sandığı şeklinde te’sîs ve fazla-yı temettu’âtı (kâr fazlalarını) vâkıflarına meşrut  olan bir gille-yi vakf gibi tevzî’ etmelidir. Bu surette artık tazmin-i hasâr illet-i gâiyesi kat’iyyen taht-ı te’mîne alınmış olur.

     

    Vakıfta te’bîd (kıyâmete kadar devam etmek hâli) bulunduğuna nazaran hissedârândan birisinin şirketin sermâyesinden müterâkim hissesini alarak kat’-ı alâka eylemek iktidârına mâlik olmaması veyahut tekâsît-i seneviyeye te’diyede devâm etmemek suretiyle şirketten çekildiği takdîrde dahi bu beyne gılleden hisseye istihkâkının devâm edip durması ve şirkette mukayyed emlâk yed-i uhrâya intikâl ettikten sonra (üçüncü kişinin irâdesine bırakıldıktan sonra) sermâye meyânında hâlen mevcut olan eski taksitlerin getireceği gıllenin eski sahiplere mi yoksa yeni sahiplere mi ait olması lâzım geleceği mesâilinin mûcip olduğu mahzurlar ve karışıklıklar ise ber veçh-i âtî def’i kâbil olan şeylerdendir:

    Evvelâ sermayeden müterâkim (biriken, kümülatif) hisseyi alarak kat’-ı alâka iktidârına adem-i mâlikiyet bir mahzûr addolunmak lâzım geliyorsa bu hâl, ayniyle Avrupa’dan muktebes sigortalarda dahi mevcuttur. Ve aynı zamanda şriketin te’mîn-i idâmesi için matlûbdur. Karışıklık meselesine gelince bunun da vâkıf ne yolda şart tayîn ederse öylece hükmü câri olmak kaidesiyle bertaraf edilmesi mümkündür. Meselâ sâlifü’z-zikr iâneye iştirâk eden zât verdiği paraların gıllesini, esâmîsi şirketin defterinde mukayyet bulunan emlâkta harîk dolayısıyla vukû bulacak hasârı telâfiye meşrut kılmakla karışıklık ihtimâline mahal kalmaz. Çünkü defterde mukayyet bulunan emlâk kaydı bâkî oldukça şart-ı vâkıftan istifâde eder, emlâk-i mezkûre kimin uhdesine intikâl ederse etsin.

     

    Sene taksitlerini te’diye etmemek suretiyle şirketten çekilenlerin evvelce verdikleri taksitlerden dolayı gılleden istihkâklarının devam edip gitmesi mahzuru ise yine şart-ı vâkıfda riâyet edecek tafsilat ile kâbil-i def’dir. Meselâ iâneye iştirâk edenlerin, taksit-i seneviylerini te’diye ettikleri müddetçe gılle hiseleri kendilerine, ve taksitlerini kat’ ile isimleri iâne defterinden terkîn edildikten sonra da ale’d-derecât defterde ismi kalanlara ait olmak üzere şart ve vakfetmeleri te’mîn-i maksada kifâyet eder.

    Mustafa Sabri

     



    [1] Kudret ve mahâretle kazanılan bazı müsâbalarda da hiçbir taraf kendi zuğmunca hasmının mâ-dûnunda bulunmadığı için şu hesâb-ı mütekâbil üzere yine iş tâli’in tercihine kalmıştır.

    [2] Metinde zikri geçen iki itibar mâhiyetin üç temel itibarlarındandır. Lâhicî, Tûsî, Ali Kuşçu Merhûmlar üzerinden üç temel mahiyet itibarını açıklayalım: bi-şartı lâ şey (soyut mahiyet), bi-şartı şey (şartlı mahiyet) ve lâ bi-şartı şey (mutlak mahiyet veya tabiî tümel).

    1. Bi-Şartı Lâ Şey (Soyut Mahiyet)

    Bu itibara göre mahiyet, kendisi dışında herhangi bir şeyden tamamen soyutlanarak/tecrîd edilerek ele alınır. Bu, yalnızca zihinde var olan bir kavramdır ve dış dünyada somut bir karşılığı yoktur. Örneğin:

    •          Tûsî Hazret’e göre bu mahiyet, kendinden başka bir şeyle ilişkilendirilmeden düşünülür.

    •          Ancak Isfahânî Merhûm, bu tür mahiyetin zihinde bile bulunamayacağını savunur.

    Ali Kuşçu Aleyhi’r-Rahme, Tûsî Merhûm’un açıklamasında karışıklık olduğunu belirtir ve iki farklı anlamın karıştırıldığını öne sürer:

    1.         “Kendinden başka her şeyden soyutlanmış mahiyet” (bi-şartı lâ şey).

    2.         “Bir şey eklendiğinde toplamın anlamını bozacak mahiyet.”

    2. Lâ Bi-Şartı Şey (Mutlak Mahiyet veya Tabiî Tümel)

    Bu durumda mahiyet, herhangi bir şart eklenmeden, sadece kendisi olarak ele alınır. Bu tür mahiyet dış dünyada/hâriçte var olabilir. Örneğin:

    •          Canlı/Hayvân kavramı, “lâ bi-şartı şey” olarak ele alındığında hem insan hem de diğer canlı varlıkları içerir.

    •          Hıllî, bunu ferdî varlıkların bir parçası olarak değerlendirir ve dış dünyada/hâriçte mevcut olduğunu belirtir.

    Isfahânî ise bu mahiyetin yalnızca akılda/zihinde var olduğunu ve dış dünyada birebir bulunmadığını savunur. Ona göre, “tümelin” dış dünyada aynen bulunması mümkün değildir.

    3. Bi-Şartı Şey (Karışık Mahiyet)

    Bu durumda mahiyet, belirli bir şeyle ilişkilendirilmiş olarak düşünülür. Örneğin:

    •          “Düşünen (iç sesi olan/nutk-ı bâtınisi olan) canlı” ifadesi, insanın mahiyetiyle ilişkilendirilmiştir.

    •          Bu tür mahiyet, türün/nev’in veya belirli bir grubun/cinsin özelliğini/hâssas ve fâsllarını yansıtır.

    Tümel (Külli) Kavramı

    Mahiyetlerin tartışılması bağlamında, tümel kavramı da ele alınır. Tümel, çoklara söylenebilen ve onları kapsayan bir kavramdır. Şeyhu’r-Reîs İbn Sînâ, tümelin üç kullanımını tanımlar:

    1.         Fiilen çoklara söylenen (örneğin: İnsan).

    2.         Çoklara yüklenmesi mümkün olan (örneğin: Yedigen ev).

    3.         Tasavvur olarak çoklarla ilişkilendirilen (örneğin: Güneş ve Dünya).

    Ali Kuşçu Aleyhi’r-Rahme, tümelin “çoklukta ortaklık” mı yoksa “çoklara mutabakat” mı olduğu konusunu tartışır ve tümeli “çoklara mutabakat” olarak tanımlar. Bu, onun dış dünyada bir varlık olarak değil, aklî suretler bağlamında ele alındığını ifade eder.

     

    Metinde bahsedilen üç farklı mahiyet hali, kumar bağlamında tartışılmış ve bunların detaylandırılması için felsefi terminolojiden (özellikle “mâhiyetü lâ bi-şarti şey’in” ve “mâhiyetü bi-şarti lâ şey”) yararlanılmış. Şimdi, bu üç mahiyet halini kumar konusuna nasıl tatbik edebileceğimizi açıklayalım:

     

    1. Mâhiyetü lâ bi-şarti şey’in (Herhangi bir şart aranmaksızın alınan mâhiyet):

    Bu terim, bir şeyin mahiyetini, herhangi bir kayıt veya şarta bağlamadan, olduğu gibi ele almayı ifade eder. Burada bir olgunun özünü, kendi içinde ne olduğunu analiz ederiz.

     

    Tatbik: Kumarın mahiyeti bu perspektiften ele alındığında, bu bir atâlet (hareketsizlik, boşluk) halidir. Ancak bu, sıradan bir boş durma veya iş yapmama hali değildir. Çünkü bu atâlet, yoğun bir iç azap, ruhsal yorgunluk ve fiziksel bir sıkıntı ile memzûçtur (karışmıştır). Dolayısıyla kumar, kendi doğası gereği, sıradan bir atâlet olmanın ötesine geçer ve zarar verici bir mahiyet taşır.

     

    2. Mâhiyetü bi-şarti lâ şey (Bir şeyi belirli bir şarta bağlayarak alma):

    Bu terim, bir şeyin mahiyetini, bir başka durumu dışlayarak veya kayıtlayarak ele almayı ifade eder. Bir şeyin varlığını ya da mahiyetini belli bir şartla sınırlandırırız.

     

    Tatbik: Kumar bağlamında bu, atâleti bir iş yapma şeklinde dışavurması ile ilişkilendirilebilir. Yani kumarda kişi, dışarıdan bakıldığında bir işle meşgul gibidir (örneğin kart oynamak, bahis yapmak). Ancak bu faaliyet, gerçek anlamda bir iş veya faydalı uğraş değildir. Bu, ticaretin yanlış bir biçimde kullanılmasıdır. Kumar bu haliyle ticareti su-i istimal eder ve mahiyetini tahrif eder. Ticaret, faydalı bir değişim aracı olarak yaratılmıştır; kumar ise bunu tamamen faydasız bir atâlet haline dönüştürür.

    3. Mâhiyetü bi-şarti şey (Bir şeyi belirli bir şarta bağlayarak alma):

    Bu haliyle bir şeyin mahiyeti, belirli bir şart eklenerek anlaşılır. Bu şart, bir başka unsuru da mahiyete dahil eder.

     

    Tatbik: Kumar, sadece hareketsizlik değil, işsizlikle iş yapmayı birleştirir. Yani kumar, çift katmanlı bir atâlet (işsizlik ve anlamsız bir iş ile meşguliyet) durumunu içerir. İş yapıyormuş gibi görünse de bu faaliyet, aslında hiçbir anlam ifade etmeyen bir zaman kaybıdır. Bu durum, dinî ve ahlakî açıdan çifte zararlı bir hale gelir. Sıradan boş durmak, zaten övülen bir durum değildir; ancak kumardaki bu durum, işsizliğin aktif bir şekilde yıkıcı sonuçlar doğurmasına yol açar.

    Özetle Uygulama:

    “Mâhiyetü lâ bi-şarti şey’in” ile ele alındığında, kumarın özü bir atâlet hali olup zararlı ve yorucudur.

    “Mâhiyetü bi-şarti lâ şey” ile ele alındığında, kumarın mahiyeti, yanlış bir iş yapma hali olarak görülür ve bu durum ticaretin varlık amacına aykırıdır.

    “Mâhiyetü bi-şarti şey” ile ele alındığında, kumar, işsizlikle meşguliyetin birleşmesi şeklinde tarif edilir; bu durum dinen ve ahlaken men edilmiştir.

    Bu üç halin birleşimi, kumarın sıradan bir boş durma halinden daha tehlikeli bir atâlet biçimi olduğunu ortaya koyar. İslâm’ın kumara yönelik yasağını gerekçelendirirken bu çifte ve katmerli zararlar göz önünde bulundurulmalıdır.

     

    Sonuç

    Metin, mahiyetlerin çeşitli yönlerini, özellikle soyut, mutlak ve karışık itibarlarını inceleyerek İslam düşüncesindeki bu önemli kavramın farklı yorumlarını ortaya koyuyor. Tûsî, Kuşçu, Lâhicî ve diğer mantık sahasının büyük Ulemâsının katkıları, mahiyet ve onun aklî ve hâricî varlık boyutlarının anlaşılmasında önemli bir çerçeve sunmaktadır.

     

     

     

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XVI

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den Musikî

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 3, Sayı 63

    Tarih: 24 Mayıs 1326

    اذا كان رب الدار بالدف مولعا

    فشيمته اهل الدار كلهم لرقص

     Ev sahibi şevklendirirse vurarak defe

    Ev halkının hepsinin adeti olur raks etmek

     

    Gerek doğrudan doğruya mehâric-i mahsûse-yi fıtriye (ağızdan çıkan sesler) ve gerek alât-ü edevât-ı sınaiye (çalgı çengi aletleriyle) vasıtasıyla icrâ edilen nağamât-ı musikiye (müzik nağmeleri) envâ’ ve suver-i muhtefilesine göre hürmetine, kerâhetine ve hatta cevâzına dair ahkâm ve akvâl-i Şer’iyye mevcut olduğu malum bulunmakla beraber her halde dîn-i İslâmın, musîkîyi sûret-i mutlakada kabul etmekten, buna karşı tamamen nazarı bî-kaydî ile bakmaktan muctenib görünmekte olduğu malumdur ki işte biz de asıl bu ikinci nokta hakkında yani dîn-i İslâmın musikiyi bilâ kayd-ü şart tecvîz veya tahsîn etmeyerek buna karşı velev kısmen bir vaziyet-i ihtirâziye ahzetmekte (sakındırıcı bir konum edinmekte) olmasının sırr-ü hikmetine dair beyân-ı mütalaa edeceğiz.

     

    Zevk-i aşinâyân-ı marifet nezdinde büyük bir kıymet-i ruhnüvâzı hâiz olan bu san’at-ı nefîse hakkında şeriât-ı garrâ’nın şu muamele-i mütekayyidânesi (kısıtlayıcı tutumu), nağâmât-ı musikiyenin neşve-i esîrini takdir edemeyen bazı tabay’-i kâsiye (kararmış ve dar tabiat) ashâbının hâline kıyas olunmak asla caiz değildir. Belki dîn-i İslâm musikinin tab’a ne kadar hoş geldiğini, asabımızı ne derecelerde gıcıkladığını bizden ziyade takdir ettiği için buna karşı lâ-kayd (sınırsız derecede izin veren tutumda) kalmayı muvâfık görmüyor. Zaten en tatlı, en zevk verici şeyde mevcut olan en gizli mahâzîri keşfetmek hususunda dînimiz gayet müstesnâ bir çeşm-i binâya maliktir ki bu da beyne’l-edyân ulüvv-i menziletine (Dinler arasında en yüce bir mevkiye sahip olduğuna) şehadet etmektedir. Öyle ya bir dîn-i semâvî, beşeri kendi akıllarıyla anlayamayacağı hakaîka îsâl etmelidir ki şan-ı hadiyânesiyle mütenasip olsun.

    İşte musiki evvela mâlâyani ile iştigal kabilinden olmak hasebiyle meşguliyet şeklinde bir atâlettir (meşgul olmak şeklinde bir tembelliktir) ki kumar bahsinde dahi beyan edileceği vechile atâletin bu nev’inde yani esaslar için bir işin sırasına geçmiş bulunanların da mündemiç olan atâlet-i muzâ’afe (kat kat artmış tembellik) demek nazar-ı dikkatinden gizlenmemiştir. Saniyen musikiden alınan lezzet, edilen istifade derin bir manâ-yı hevâperestiye racidir (nefsine uymak anlamına sahiptir). Dîn-i İslâm ise gerek atâletin ve gerek hevâperestliğin hasm-ı yegânesi olduğu cihetle bunları saklandıkları emâkinde (yerlerde) arayıp takip etmek vezâif-i mühimmesidendir. Musikinin atâleti ihtiva eylediği pek kolay teslim olunacağına rağmen enzâr-ı dakika (ince eleyen görüşler) bu hususta hiç tereddüt etmez. Çünkü bir kere musiki için bir nef’-i uhrevi (ahiretlik bir fayda) tasavvur olunamaz. Dünyaca ise karın doyurmaz tabirine mâsadak (uygun) olacak surette faidesizdir. Fakat musiki sayesinde mesela Avrupa’da te’mîn-i maîşet eden ve belki servet-i azîmeye nâil olan pek çok hânendeler (okuyucular, solistler), sâzendeler (çalanlar, çalgıcılar) mevcut olduğu halde bunun menâf’-i mâddiyesini (maddi faydalarını) inkâra nasıl cesaret olunur? Denmek de şöyle edilsin. Çünkü te’mîn-i maişet (kazanç sağlama), haysiyet-i insâniye’ye nakîsa îrâs etmeyecek surette olmadıkça (insan haysiyetine bir ekslik getirmediği sürece) istirâhât-ı bedenîyeyi kâfil olamadığı için nazâr-ı itibardan sâkıttır.

    Lakin biz de serdeylediğimiz nazariyâtta garâbetten garâbete intikâl ediyoruz. Bunun tenkîs-i haysiyet (insan haysiyetini azaltması) neresinde? Yine acele buyurulmasın. İnsanları gâyetü’l-gâye (son derece büyük bir şekilde) eğlendiren bütün sanatlar tab’-ı selîm (doğru tabiat, karakter) nazarında sanây’-i hasîseden ma’dûddur. Bu gibi sanâyi’ erbâbının pây-ı iktidar ve iştihârına nisâr edilen alkışlara (güç ve şöhretleri için saçılan alkışlara), ihtirâmlarla, belki istirhâmlara bakınız. Bu ihtirâmlar, istirhâmlar taraf-ı mukâbilden bir rîze-yi haysiyet (haysiyet kırıntısı) koparmak ve bu zarârı belli etmemek üzere hüsn-i mefâheretini (övünmek güzelliğini) okşayarak îkâ’ eylemek manasına olduğu için dirîğ edilmez (kınanmaz). Cevher-i ismetinden ihtilâs edilmek (temizliğinden bir parça aşırılmak) istenilen kadınlara karşı da pek çok evzâ-ı ihtirâmiye (hürmet davranışları) gösterilir.

    Hânendelik ve sâzende[lik] için mevcut olan şu (Eğlendirmek) noktâ-yı nazarından kızlarına çalgı öğretmiş olmakla mübâhî (övünen, gerinen) görünen ebeveynin aklına ve hürmet-i nisvân meselesi en muazzez kavâidinden addolunan (kadın haklarına saygı göstermek en yüce kurallarından kabul edilen) Avrupa medeniyetini taklîd levâzımından olmak üzere dest-i izdivâcına tâlib olduğu kızın çalgı bilmesini arzu eden beylerin hâline taaccüb etmek lâzım gelir. Bir kadının, zevcini eğlendirmek iktidârına mâlikiyeti meâyibden değil mefahirden (ayıp ve kusurlarından değil de övünülecek özelliklerinden) olması iktizâ edeceği ve çünkü kadının, zevcini refâkatiyle memnun ve mes’ûd etmesi kendisi için bir vazîfe-yi tabîiyye olduğu makâm-ı i’tirâzda söylenemez. Çünkü refâkatiyle mes’ûd olmak, eğlenebilmek mütekâbil (denk düşen) bir menfaattir. Şu hâlde çalgı bilmek şartının kadın tarafından erkeğe karşı dermeyân olunmak ve mezâyâ-yı racüliyyesine (erkeklik özelliklerine) güvenen bir zevcin çalgı çalmasını bilmediğinden dolayı  kıymet-i zevcîyyesi (eş olmak kıymeti) noksan görülmek ne kadar garîb ve ne kadar gülünç geleceği tasavvur buyurulsun. Hânendegân ve sâzendelere nisbetle bestekârlar bir dereceye kadar yukarıda îzâh edilen zillet-i hafîyyeden (gizli eziklikten) âzâde gibi görünürlerse de yekdiğeri sâyesinde muhâfaza-i revâc (talep edilmek halini korumak) edebilen bu san’atlar birbirinin nîk ü bedine (iyilik ve kötülüklerine) az çok iştirâk etmekten kurtulamamaları lâzım geleceği gibi şurası da mahsûsdur ki esâtize-i ulûmun (ilim ve bilim üstatlarının) sâha-i tedrisinde (çalışma sahalarında) yükselen emvâc-ı vakâr (saygınlık dalgaları) ve iftihâra bedel karşılık) esâtize-i bestekârânın (müzik bestesi hocalarının) muhît-i ta’lîminde (öğretim ve öğrenim sahalarında) hafîf-meşrebâneliği (hafif meşrep, rahat ve küçük olmak halini) işmâm eyleyen (kokusunu veren) bir havâ-yı halâ’at intişâr eder (pis bir hava yayılır). (Kırkından sonra saz çalmak) ne demek olduğunu elbette takdîr ederiz. Onun içindir ki meselâ vükelâdan bir zât hakkında velev en nefîs en musann’ bir şarkıyı ta’lîm etmek muhill-i haysiyet (haysiyet ve gurunu ihlal eden) ve kendisinden öyle bir şey istirhâm büyük bir cür’et add olunur. Hâlbuki ulûm ve fünûn tedrîsâtı büyük küçük herkes hakkında medâr-ı izdiyâd-ı şân ve şeref (gurur, şeref ve itibarını yükseltmek, çoğaltmak vesilesi) olmak îcâb etmez miydi?

     

    Bir bestekârın şâkirdânı (sevenleri ve takipçileri) huzurunda bağırıp çağırmak hikkat ve mezelletine (alçaklık ve basitliğe) düşmeksizin henüz bilcümle âsâr-ı mûsikiye hakkında kâbil-i tatbîk olmayan nota usûlü sâyesinde kendi hücre-i tenhâyîsinde neşr-i âsâr (köşede yalnız hücresine eserlerini yayınlamak) edebilmesini dermeyân eyler. İşte bu hususta bir çâre-i tesettür bulunmuş olmakla tesellî kabilinden olacağı cihetle bize cevap olmak şöyle dursun müddeâmızı (iddiamızı) zımnen teslim yerine geçer. Mûsikî için yukarıdan beri teşrîhine çalıştığımız mehâzir (açıklamaya çalıştığımız sakıncalar) bununla te’mîn-i maîşet eden sünûfa (müzikle hayat geçimini sağlayan sınıfa) âit olup kendi kendileri veyahut ahbâbı kandırılmakla kâffesinin müstemi’îni hakkında atâlet (hepsinin dinleyicilerinin tembellik) mahzuru teşrîh ihtiyacından müstağnî bir vuzûh ile nümâyândır (açıklamaya ihtiyaç duymayacak bir şekilde gözle görülebilir). Mûsikî dinleyenler bu müddette cemiyet-i beşeriye için bir şey yapmış olmayıp yalnız bir hayli paraların birçok ceplerden çıkarak bir cebe girmesine yardım etmiş olurlar. Sonra bu paraların mukâbilinde bu adamlar ne almış oluyorlar? Hiç!.. Bakınız: Bir kunduracı size paranız mukabilinde bir kundura verir.. Fakat sizde o kundurayı giyip mesela dükkânınıza gidersiniz. Bilfarz kitap satarsınız… Hem kendiniz kazanırsınız hem de bir taraftan o kitapların mündericâtından memlekete ulûm ve fünûn öğretirsiniz. Kitabın tâb’ine (basana), mürettibine (dizgisini yapana), müellifine (yazarına), kâğıdını i’mâl eden fabrikaya, pamuğunu istihsâl eden zirâate ve diğer taraftan kunduranın köselesini yapan sanatkâra, hayvanı yetiştiren inekçiye kazandırmış olarak birçok menâfi’-i müteselsile-i içtimâiyeye (zincirleme toplum faydasına) hizmet etmiş olursunuz.. Lâkin mûsikîye gelince onun da âlât ve teferruâtını ihzâr (müzik aletleri imâl) edenlerle âlât-ı mezkûreyi sâmi’a-i takdîrinize karşı isti’mâl edenler müstefîd oldukları halde bu silsile-i istifâde artık sizde münkatı’ (bu fayda zincirisi sizde kesilmiş) olur.

    Sizin para sarf ederek mûsikî dinlemeniz bir araba tutarak tenezzüh etmenize de benzetilemez. Çünkü bu surette arabacıya kazandırdığınız gibi kendiniz de sıhhat edeceksiniz.  İstifade ile hani o silsile-i ihtiyâcât-ı beşeriyenin bir cüz’-i mütemmimi olan işinize daha güzel çalışırsınız ve ayrıca erbâb-ı tenezzüh için hazır bulunan arabalar evkât-ı sâirede doğrudan doğruya işlerine gidenler hakkında da medâr-ı teshilât (kolaylık vesilesi) olur. el-Hâsıl tenezzüh (gezinmek) başka musîki dinlemek başkadır. Bugün havanın yemek ve içmek derecesinde bir gıda-yı mühim olduğu ve tebdîl-i havâ vesâyâ-yı sıhhiyenin müntehâsı bulunduğu kadar bir hastanın musîki dinlemesine de lüzûm-ı tıbbi gösterilirse buna bi’t-tab’ bir şey denmez (hava değişikliğinin sağlığa faydalı olması gibi bir sonuca ulaşması şeklinde müzik dinlemek de kendisiyle edinilebilecek bir sağlık faydası lüzum görülüyorsa ona da bir şey denemez). Fakat tedâvi bi’l-musiki (müzikle tedavi) tabiri yakın zamanlarda epeyce me’nus bir terkîb (alışılan, beğenilen bir kullanım) haline gelmekle beraber henüz reçete ile musiki verildiği işitilmemiştir (doktorların müzik dinleme reçetesi verdiği işitilmemiştir).

    Şimdi gelelim musikinin mutazammın olduğu manâ-yı hevâperestiye (içinde bulundurduğu nefse uymak manasına): İhtizâzât-ı musikiye ile meşbû bir hevâ-yı müskirin cereyânına (müzik tıkırtıları ile dolu olan bir ortamın sarhoşluğuna kapılan dinleyici) maruz olanlar acaba hangi nev’i tesiri altında bulunuyorlar? Bununla hâsıl olan te’sirât hayli mütenevvi (çok fazla türe ayrılmış) olup bir garîbe âlâm-ı iğtirabı (gariplik acılarını), bir yetime bîkesliğinin (kimsesizliğin) acısını, bir hastaya hazân-ı ihtizârı (ruhuna hüzün getirmeyi), bir pîre harâb-ı ömrünü (ömrünün kötü geçmekliğini) ve bazen de bir sermest-i ikbâle sâadetinin tarab-ı merkusinı ihsâs (ikbâl sarhoşu olanlara mutluluğun dansını hissettirerek) ederek; hulâsa mahzûnun ye’sini ve memnûnun neşvesini artırarak şûun ve vekâyi-i âlemin reng-i aslîlerini (hüzünlü kimsenin ümitsizliğini mutlu kimsenin neşesini arttırarak olaylar ve durumların asıl görüntülerini) biraz daha koyulaştırır ve insanların vekây’-i mezkûreyi hudûd-i i’tidâl hâricinde istikbâl ve telakkî etmelerine (insanların bahsettiğimiz olayları itidal dairesinin dışında aşırı bir şekilde değerlendirmelerine) sebebiyet cihetiyle bi’l-hâssa te’sirât-ı kesûliyeyi (tembellik etkisini) artırır. Hele şu ta’dâd olunan sûretlerin bütün fevkinde olarak hissiyât-ı âşıkâneyi tahrîk etmesi (aşıkça hisleri hareketlendirmesi) vardır ki artık bu cihet musikinin sihr-i beyânı için bir manâ-yı mutâbıkı mesabesindedir (sihir olduğunu göstermek için denk düşen bir anlamı konumundadır). Bundan nâşidir ki mükellef bir bezm-i musikinin sagar ve dilber lâzım-ı gayr-ı mufârıkı (kadeh ve güzel bir kadın müzik meclisinin ayrılmaz bir parçası) halinde bulunur. Nitekim en mühim, en üryân esrâr-ı aşk ve sevdâ evvelâ şiir ve saniyen musikî kisveleri altında – bazı nisvânın tesettür ederken kendilerini daha cazibedâr (örtünerek daha çekici) bir surette gösterdikleri gibi – bir kat daha açılarak mevki’-i ilân ve itirâfa vaz’ olunur… Yahut halecân-ı iştiyâk ile lisân-ı uşşakta terkîb edemeyen kelimât-ı muhabbet bu iki mikyasın revâbıt-ı nâzımesi sayesinde bir şekl-i tayyün (yoğun özlem duygusu ile aşıkların dilinde kıvam bulamayan sevgi sözcükleri bu şiir ve müzik kabiliyetlerinin nazımlı ifade bağları sayesinde belli bir ifade edinir) ahz eder. Bunlara mebnîdir ki mesela: Ben bir güzelin aşkından sabaha kadar uyuyamıyorum yanıyorum çıldırıyorum demeye sıkılan bir adam bu mazmûnu şiir ve musikî kuvvetiyle alâ melei’n-nâs (insanların içerisinde) bağıra bağıra tebliğ ve ifade ederse küstahlık etmiş sayılmaz. Hele ağzından izdivâc kelime-i meşruâ’sının işitilmesi bile istinkâr olunan genç kızların zamanımızda olduğu gibi gelin olmak için iktizâ eden esbâb-ı tekmiliyeden madûdiyeti itikâdının (evlenilmek için gereken şartlardan birisi olması inancının) bahşettiği cesâret ve salâhiyetle en derin, en vâzıh cümel-i aşıkâneyi (aşıklık cümlelerini) alenen meşk etmelerine, kızlarını akıl ve hikmet ve hazm-ü basîret dairesinde büyütmek isteyen ebeveynin muhâkemesi nasıl müsait olur bilmem? Asr- ahîr hükemâsından (son devir filozoflarından) bazılarının: Genç kadınları işsiz bırakılıyorlar, kendilerine başka işler bulmak için düşünürler dediğine göre çalgı ile meşgul olan kadınlar o gibi düşüncelere doğru müfekkirelerini çekip götürecek mukâvemetsiz bir rehber bile bulmuş olurlar.

    Lâkin tahayyülât-ı aşk u sevda fenâ bir şey midir? Aşk kadar hissiyâta rikkat ve ulviyet ve insana melekiyet bahş eden hangi şey vardır? O derecede ki bu hâl erbâbının yanık kalplerinden kopan enîn-i tefâhura (acı övünçlerine) kulak vermemek, gözyaşlarıyla hemcereyân olan seylâb-ı müdafâatın (aşıkların gözyaşlarıyla aynı yönde akan müziği savunan selin) önüne durmak mümkün olmaz. Pek doğrudur amma yine bu nâzik ve muazzez mesele kadar su-i istimale kabiliyeti olan bir şey de yoktur. O halde ki Hoca Nasreddin Efendi merhûmun: “Başınızdan aşk ve alaka geçti mi?” sualine cevap olarak  “Bir defa geçiyordu üzerimize adam geldi” dediği kadar vardır. Ale’l-husus aşk ve sevdâ karşılıksız olamadığı halde nisvân hakkında hayli mahzur (sakıncalı) görünür. Hatta bir erkek yalnız kendisini seven bir kadını tazîz edebilir (bir erkek yalnızca kendisini seven bir kadını yüceltebilir). Bundan başka hiçbir kadının hiçbir erkek hakkında aşk ve sevdâsını mazur görmediği gibi evvelki kadına da evvelki erkekten mâada insanlar tarafından bir kıymet ve haysiyet verilmez.

    Musiki hakkında serdedilen şu mütâlâattan şiirin en latîf kısmını teşkîl eden tegazzül (ölçü ve uyakla gazel söylemek) hakkında da bir fikir istihsali pek kolaylaşmıştır. Methiye ve hicviye kısımları ise birincisi alel-ağleb (çoğunlukla) dalkavukluk ve ikincisi ale’l-umum ayıpçılık olmakla pek iyi bir şey değillerdir. Hikmet ve mevâzı’ nev’inden olan eş’ara gelince biz de bir şey demeyiz. Nitekim şiir hakkında fikr-i İslâmî ceyyidine ceyyid ve redîsine redî (iyisine iyi, alçağına alçak) denmek ile telhîs edilmiştir.

    İşte meârif-i nefîsenin başka enfesi bulunan şiire karşı da mütereddit bir nazarla bakılmasının sebebi fenâlığının iyiliğine galip olmasıdır. Hatta tahsîl-i ulûm ve fünûn hengâmında bir talibin şiire inhimâki (ilim ve bilimler öğrenmek kargaşasında şiire kapılmak) hayırlı asarından add olunarak asr-ı ahîr medeniyetinde dahi pek hoşnutlukla telakki edilmez. Şiirin re’sü’l-mâli (sermâyesi) neden ibaret olduğu şairlerin kendileri tarafından itiraf olunarak:

    Sermaye-i şairân tükenmez

    Dünya tükenir yalan tükenmez

    Denilmiş. Ve onların henüz bu gibi itiraflara yaklaşmadıkları bir devirde: (يقولون ما لا تفعلون و الم تر انهم في كل واد يهيمون)(“Ve yegûlûne mâ lâ yef’alûn (ve elem terâ) ennehüm fî külli vâd yehîmûn)( Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?, Şuârâ sûre-i şerîfesi 225. Âyet-i Kerîme) tarzındaki beyanât-ı Kur’âniye ile meslekleri tanıttırılmıştır. Ma’hazâ şiir, teşhîz-i ezhân ve tezyîd-i malumâta medâr (zihni kuvvetlendirmek ve bilgiyi arttırmaya sebep) olması cihetiyle musikiye kıyas kabul etmeyecek surette hâiz-i ehemmiyettir.

    Musiki bahsine nihayet vermeden şurasını söyleyelim ki eğer bunun hissiyât üzerinde icra edeceği te’sirât bir nev’i gıdâ-yı ruhânî hâlinde mutlaka insanlar için lâzım ise Dîn-i İslâm’da tilâvet-i Kur’ân mes’ele-yi mühimmesi bu ihtiyâcı daha âlî bir surette kâfil bulunmaktadır. Nitekim tilâvet-i Kur’ân esnasında teganni (nağmelemek) müstehab olduğu da bunu müeyyiddir. Ancak burada şayân-ı dikkat bir nokta vardır ki o da Kur’an okunurken teganni etmenin bir taraftan da mezmûm (yerilmiş) olmasıdır. Yani hâl-i tilâvette teganni bazı Ehâdîs-i Şerîfe ile tavsiye edilmiştir, fakat Ulemâ-yı Şeriât teganni ile tilâvet aleyhinde bulunurlar. Mesele her iki tegannî beynini tefrîk ile hal olunur:

    Teganni Kur’ân’ın kavâid-i tecvidini ihlal eder veya musikiye tatbikân yapılırsa mezmûmdur. Kari’in (okuyanın) hüsn-i tabiâtı nispetinde icra edeceği elhân-ı latîfe (incelikli duruş ve vurgular) memdûhdur. Nağâmât-ı musikiye esas-ı maksûd ve bizzat olarak Kur’ân’ı ona alet-i icrâ ittihaz etmekten tevakki (korunmak) için sûret-i mezkûre son derecede makuldür. Bundan nâşidir ki musiki dairesinde beste edilen asâr ve eş’ârın güfteleri bihakkın anlaşılamayıp mücerred kıymet-i sınâiyeleri nakdedilegelmektedir (eleştirilegelmektedir); ve taksim namı verilen asvât-ı musikiyede (musiki seslerinde) bir dereceye kadar manâ anlaşılır da bunun icab ettirdiği nevâkıs sanatın arasındaki heyheylere itmâmına mecburiyet hasıl olur ki bittabi bu gibi ahvâl, Kur’ân’da vukûu tecviz olunan şeylerden değildir.

    Bir de hüsn-i tabiat ve kâbiliyyet-i sıfâttan mahrûm bir adamın musikisi de dinlenmez. Bu meziyeti haiz olanlara gelince dikkat edilirse elhân-ı tabiiyyeleri elhân-ı mekteb-i musikiyelerinden daha latîf ve müessirdir. Müddeâmız istiğrab edilmesin… Nîce meşâhir-i huffâz biliriz ki malûmât-ı musikiyelerini ileri götürdükçe tilâvetlerinde evvelki kadar halâvet ve bekâret (nice hafızlar musiki bilgilerini arttırdıkça ve bunu tilaveyetlerine uyguladıkça önceki kadar okuyuşlarında tatlılık ve güzellik) kalmamıştır. Hâsılı musiki-yi tabîi musikî-yi müktesebden daha mukadder olmak lazım gelir. Çünkü bunlardan birincisi icâd-ı mahz olduğu halde diğeri elhân-ı müsta’mele-i fenniyeyi taklîtten ibaret kalır. Bu makamda bir delîlimiz daha var: Bir milletin musikîsinden diğer millet lezzet alamayıp onun da kendi musikîsine meclûb olduğu görülüyor. Demek ki musikinin te’sîri husûsiyeti nisbetinde oluyor. Şu halde âdemin lahn-ı tabîisi musiki-i fenniyenin dahi fevkinde olarak musiki-i şahsiyesi demek olur.

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

     

     

     

     

     

     

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar IV

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 8

    Tarih: 10 Teşrînisânî 1324

    (Altıncı nüshadan ma ba’d) 

    Buraya kadar serd ve irâdına lüzum gördüğümüz mukaddimât artık hitâm bulmuştur. Bundan sonra maksûd-i mev’uda şüru’ ediyoruz.

    Evvel emirde mevzubahsimiz olacak mesâil [ki serlevhamızı teşkil eden unvan altında yazdığımız makalenin birincisinde tadâd edilmişti] hakkında matmah-ı nazarımız yalnız talîlât-ı akliye ciheti olacaktı. Yani mesâil-i mezkûreye ait olan ahkâm-ı şeriyyemizin münhasıran akıl ve hikmetle tevafuku cihetini teşrik ve izâh edilerek bu meselelerin müstenid bulunduğu edille-i şeriyye ve nakliyeden bahsedilemeyecekti. Çünkü mesâil-i mezkûreye karşı efkâr-ı hâzıra, bir kısmı (doğrudan doğruya müslümanla) bunları İslâm gibi akıl ve hikmeti istitbâ’ eden bir dîn-i Âlînin ahkâm-ı fâzılasından olmak üzere kabul ve takdîs eylemek ve diğer kısmı ise müslümanlıkta mevcut olan bu gibi ahkâmın kavânîn-i ictimâiye-yi beşeriyye ile itilâfı söz götürür bir halde olduğuna kail veyahut kısman mâil bulunmak üzere ancak ikiye ayrılabileceğini zannediyorduk.

    Binaenaleyh bu mesailik vesâik-i şeriyyesinden bahse hiç hacet messetmez. Çünkü bu cihet malumdur, müsellemdir diyorduk. Halbuki şimdi bu cihet hakkında velev icmâlen beyân-ı malûmata mecburiyet, bir mecburiyet-i elîme hissediyoruz. Çünkü bugün anlamaya başlıyoruz ki mesâil-i mezkûre esâs-ı dîn-i İslâmda mevcut olmadığı halde bunlar ulemanın mevzuâtından olarak ortaya atılmış ve o suretle müslümanların düş ve kabulüne tahmil edilmiş olmak fikrini gizli gizli taşıyan üçüncü bir kısım halk da mevcuttur. Biz böyle bir fikri iki nokta-ı nazardan şâyân-ı hayret ve nefret buluyoruz.

    Birincisi: Bunların dîn-i İslâm hakkında vicdânlarına karşı hiçbir fikr-i samîmâne taşımadıkları hâlde o türlü bir fikir perverde ediyor görünerek [ان الله لا يقبض العلم انتزاعا ينتزعه من العباد ولكن يقبض العلم بقبض العلماء][1] sırr-ı celili üzere ulema-yı dîni çürütmek suretiyle dîni baltalamak istediklerini bu yüzden bir dest-i adâvetin dîn-i İslâma doğru bir maharet-i hâinâne ile uzandığını hissetmiş oluyoruz.

    İkincisi: Ahîran keşfettiğimiz fikr-i mezkûr şayet berâhenet üzerine değil de safvet ve samimiyet üzerine mübteni ise bu sefer de ulema-yı İslâm hakkında revâ görülen şu itimatsızlığa menşe’ olabilmek için vücudu iktiza eden gaflet ve cehaletin ağlanacak kadar amik ve muzlim olması lazım geleceğini teemmül ediyoruz. Her şeyden haber vermek, herhangi bir hak ve hakikatin zuhuruna zamandan, mekandan her türlü bu’d ve mesafenin haylûletini hükümsüz bırakmak isteyen böyle bir zamanda ulema-yı İslâmiyenin meslekleri, mertebe-i mevsûkiyetleri hakkında bir fikr-i sahîh istihsâl edecek kadar malumattan mahrum adamlar, hem de alim geçinen adamlar bulunsun, çok şey…

    O ulema-yı İslâmiye ki ahkâm-ı dîniyyeyi zabt ve itkân hususunda ibrâz ettikleri hizmet ve mesâi-i hayretbahşâyî cihân medeniyetinin istatistik defterleri, tab’ makineleri, gramofon plakları ibraz edemedi. Onlar, müslümanların kitabı olan Kur’ân-ı Kerîmin harfine, noktasına, harekesine, Peygamberimiz Efendimizin şîve-i telaffuzuna, hangi meddi kaç elif miktarı çektiğine varıncaya kadar hafızalarında taşıyıp getirdiler. Ve’l-hâleti hâzihi elimizde bulunan mushaflar huffâzın mahfûziyetiyle tashih olunur. Bu şeref henüz Dünya’nın hiçbir kitabına nasip olmamıştır.

    Ulema-yı İslâm Kitâbullah’tan sonra Peygamberlerinin bütün akvâl ve ef’âl-i celîlesini de zabıt hususunda muhayyeru’l-ukûl bir itina gösterdiler. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v) nasıl uyudu, nasıl aldı, nasıl sattı, ne yedi, ne içti, ne giyindi, ne söyledi, velhasıl müddet-i ömründe ne yaptı ise hemen cümlesini, defterlerine değil de yine hafızalarına kayd-ü nakşettikten sonra herkes gördüğünü, işittiğini şerâit-i mahsusa-i rivâyeti haiz bulunan zevât-i mevsûkaya harfiyen söyleyip anlatarak hatta (جاء) yerinde (اتي) manaca birbirinden farklı olmayan iki kelime arasında bile bir nevi tereddüdü var ise onu de saklayıp söyleyerek ve o adam da tahammül-i hadîse ehlieyeti olanlardan mülâki olduğu zevâta tevdî’-i keyfiyet eyleyerek ve helümme cerra (Var kıyas eyle…) bizim ile ahkâm-ı Şeriyemizin mebni’-i feyzânı olan Nebî-yi Zîşânımız arasında öyle alelade tarih sahifeleri gibi kağıttan değil de ilim ile, takva ile, hamiyet ile, madelet ile, iffetle, ahrârâne, fedâkârâne, bir himmet-i vecdiyyetle müzeyyen olan dimağlardan müteşekkil bir silsile-i tevassut tesis ettiler. Bir satr-ı zihayat oldu. Mesela kütüb-i ehâdisten herhangi bir tanesini elinize alsanız (حدثنا فلان عن فلان عن فلان الي آخره) (haddesenâ fülanun an fülanin an fülanin ilâ ahiri) tarzında tesadüf edeceğiniz tedkîkâta nazaran kendinizi şühûduyla, müzekkîleriyle (şahitlerin durumunu incleyen mahkeme görevlisi) bir mahkeme-i fevkalade zannedersiniz.

    Ulema-yı İslâm bir hadîs-i şerîfi ahz-ü telakki için bir aylık yola gittiler ve bütün bu cümle-i ehâdisin ahvâlini, ulema ve ahlaken derece-i mevsûkiyetlerini tetkik etmek üzere müstakil bir fen, ve belki iki fen vaz’ ve tedvin ettiler. Çünkü evvelâ usûl-i hadîs namını erdiğimiz ilimde görülen taksimat-ı ehâdis hemen yegane rüvâtı itibariyle husûle gelmiş olduğu gibi ilm-i ahvâli’r-rüvât namıyla bundan başka başlıca bir ilim daha vardır ki bu ilimler ilmü’l-hadîs değil de, adeta ilmü’l-muhaddisîn addolunmaya şayandır. Fakat vekâyi’-i alemin bir sicilli mesabesinde bulunan ilm-i tarihin mevsûkiyetini teminen yani başında mevzû’ ve müdevven bir ilmü’l-müverrihîn var mıdır?

    Tarihi rastgelen bir adam yazıyor ve tesadüf beğendiriyor. Bu müverrihin, hayatı müşevveş, tercüme-i hâlı bulanık olmak eserinin makbûliyetine mâni olmuyor. Yalnız yazdığı şeylerin muhâkemât-ı tarîhiyyesine bakılıyor. Kendisi nasıl adam olursa olsun, halbuki râvî-yi hadîs böyle midir ya? Onun ahvâli tamamen mazbut olacak, hayatı her türlü şaibelerden musaffâ bulunacak. Misalda münâkaşa olmamak kaidesine istinaden küçük mikyâsta bir numune arz edeyim: Sabık “Mîzân” (gazetesi) sahibi Murat Bey (Dağıstanlı Mizancı Murat) mukaddem bir tarih-i umûmî yazmış ve bu kitabı az çok rağbet ve itibar kazanmış olduğu halde ahîran Murat Beyin kendi tarih-i hayâtı bir çok tenkîdâta dûçâr olmuştur. Halbuki aynı tenkîdâta maruz olan bir adamın alem-i ilm-i İslâmda tek bir hadîs rivayetine salâhiyeti olmadığı nazar-ı dikkat ve ibrete alınmak lazımdır. Bir de tarihin vekâyîden muktebes olması nihayet derecede sağlamlığını mucip olacak gibi görünüyorsa da tarih sahifelerine geçmek liyâkatini haiz olan vekâyi’-i mühimmeden ekserisi müverrihin gözü önünde cereyan etmemiş ve belki bir haylisi mahiyeti iktizasıyla perde-i kitmân arkasında îkâ’ edilmiş şeyler olduğundan süver-i mütehâlife ve belki mütenâkizada zabtedildiği gibi her müverrihin zât ve muhît itibariyle bin türlü te’sîrât-ı hariciyeye ittibâdan kendini alamadığı görülmekte olması tehâlüf-i mezkûru içinden çıkılmayacak bir hâl-i işkâle iysâl eylemiştir. Bu karışıklık içinde bazen kuyûd-i resmiyeden [o da mevcut ise] istimdâd edildiği vaki ise de resmiyâtın da bir nevî tesir-i hârici-yi siyâsi halinde bulunmadığını kim temin edebilir?

    Zaman ve mekan cihetiyle gözümüzün önünde addolunacak derecede bize yakın olan bir takım vekâyi’-i dahiliyemiz vardır ki suret-i vukû’u hakkında, teşa’üb (dallanıp budaklanmak) eden rivâyâtın sahih ve sakîmi halen nazarımızda cezmen tayîn edememiştir.  Bir memleket hakkında kendi vesâik-i tarihiyesi bu merkezde olunca memalik-i mütekâbilenin yekdiğeri hakkındaki tarihlerini kıyas ile anlamalıdır. Bununla beraber zabt-ı hakâik hususunda tarihin meslek-i acz-i nümûdunu şundan anlamalı ki bazen bir memlekete ait bir vak’anın girdbân-ı ihtilaf (ihtilaf girdapları) arasında hakikatine ıttıla’ için, güya bî-taraflık rüçhanıyla, vakaya uzaktan bakan memalik-i ecnebiye tarihleriyle istidlâl olunur. İşte tarihin vukuattan muktebes olması, vukuatın suret-i telâkkisine göre hakikati ne derecelere kadar ilâm veya ibhâm eylediğini düşünmek muktezâ-yı basirettir. Dîn-i İslâm ile ulema-yı a’lâmına bakınız ki bu gibi telekkiyât-ı muhtelifeden korktukları için ehâdîs-i şerîfede naklun bi’l-ma’nâ caiz olup olmamasını büyük bir mes’ele halinde mevkî’-i bahs ve tezekküre vaz’ etmişler ve adem-i cevâza kâil olanların nükât-ı istidlâlinden (delil getirme noktalarından) birini de: (نضر الله امرأ سمع منا شيأ فبلغه كما سمعه فرب مبلغ ًاوعي من سامع) (Nazzarallahu imra’en semi’a minnâ şey’en febelleğahu kema semi’ahu fe-rubbe mubellağin ev’â min sâmi’)[2] hadîs-i şerîfini teşkil eylemişlerdir.

    Fi’l-hakîka, vekâyi yalan söylemediği için ondan iktibas edilen meânînin doğru olması lazım gelir. Fakat vekâyi aynı zamanda ne kadar olsa dilsizlikle de muttasıf olduğu cihetle yalanı söylememekle beraber doğruyu da pek fasih bir surette tekellüm edemez. Fakat bakınız! Ehâdîs-i Şerîfe rüvâtının, hem de sade öyle namus ve hamiyet sevkiyle değil[3] mahzâ Allah korkusuyla yalan söylemeyecek adamlardan intâcı hakkındaki şerâit-i müşkilpesendâne sayesinde yalan ihtimali bertaraf edilmiş ve bu suretle ehâdisin mehazları, yalan söylememekte vükuât kadar metîn ve ciddi ve fakat doğruyu harfiyen söylemek hususunda da vukuâtın giriftar olduğu kayd-ı ebkemiyetten (dilsizlik engelinden/sınırından) tamamen ve kemâlen azade bir halde bulunmuştur. Bir kere İslâm’da bu mehaz-ı mahsus-u mü’temenden ziyade güft-ü gûy-i tarîhiyeye (tarih dedikodularına) kapılmak seyyiesiyledir ki şî’iyyet gibi bir tefrika-i uzmâ husule gelmiştir.

    Vukuâtın hakâiki layık oldukları lisân-ı fesâhetle anlatamadığını tavzih maksadıyla hem de hadd-i zatında şayan-ı izâh bir mes’ele olmak cihetiyle şuracıkta bir misal zikredeyim: Fahreddin er-Râzî sûre-i Kâf tefsirinde mucizât-ı âliye-yi Nebevîye’den olan inşikâk-ı kamer meselesi hâdiseyi müşâhede eden ashâb-ı kiramdan mütselsilsen rüvât-ı sıdk-i semât vasıtasıyla menkul olduğundan bizce meczûm ve müteyakkin ise de şühûd-i umûmî olmak lazım gelen bu hâdiseyi dünyanın aktâr-ı sairesinde (farklı taraflarında) bulunan insanlar niçin tarihlerine kaydetmediler? tarzında bir sual irâd ettikten sonra buna, gayet basit olarak şu cevâbı vermiştir:

    Hâdiseyi, esbâb-ı muiddesinden haberdar olmayarak uzaktan bi’t-tesâdüf müşahede eden bunu bir hüsûf-i cüz’îye (kısmî ay tutulmasına) hamleder. Binaenaleyh şayan-ı ehemmiyet görmez.

    Şimdi gelelim: Ulema-yı dîn, hümât-ı Şer’-i mübîn Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerinin bütün akvâl ve ef’âlini -beyan ettiğimiz veçhile- zabtetmekle de kalmayıp bu itibarlarını ashâb-ı kirâm hakkında dahi tamim ederek onların ahvalini de birer nümûne-i imtisâl ve istidlâl olmak üzere zabt ve tetkike çalıştılar. Bir asrın hıtta’-i İslâmiyesine düşen insanların hemen bütün ahâd ve efrâdına varıncaya kadar yalnız isimlerini değil sahifeler dolusu tercüme-i hallerini yazdılar. Mücelledât-ı cesimeyi havi olan “Üsdü’l-Ğâbe fi Ma’rifeti’s-Sahâbe”[4] ve “el-İsâbe fi Temyîzi’s-Sahâbe”[5] ve “el-İstî’âb fi Ma’rifeti’l-Ashâb”lar[6] hangi himmetle vücuda geldi? Bütün bu himmetler, bu gayretler niçindi? Dolayısıyla ahkâm-ı İslâmiye’yi muhâfaza için değil mi? Tarihin mehd-i tekâmülü addolunan Avrupa ve bi’l-hâssa Almanya tarihlerinden bir tane gösterilebilir mi? Bir asrın bir kavmini, bütün efradıyla tanıttırsın.

    İşte mahza ahkâm-ı İslâmiye’yi, tagayyürden, içerisinde yabancı mevzuat ve bide’iyât karışmaktan muhafaza maksadıyla ulema-yı a’lâmın her müşkili iktihâm ederek, en uzak vesâil-i ihtimama kadar tevessül ederek sarfettikleri o himmet-i bülendâne o hizmet-i Hüdâpesendâneden sonra bu dînde zayiat vücuduna ihtimal vermek veyahut ulemasına itimatsızlık göstermek pek ayıp, pek günah olur. Ulemanın hıfz-ı Ahkâm-ı Dîniye hususunda ibraz ettikleri o büyük himmetlerinden, o âlî hizmetlerinden haberdar olacak kadar dahi maarif-i İslâmiye ile münasebet peydâ edemeyenlerin yine o ulemaya karşı bir vaz’-ı istihfâf almaları cehlin dereke-i mükaabesine (en dip topuk çukuruna) bir nümûnue olmak lazım geleceği gibi -yukarıda arz ettiğim veçhile bir desîse-i ihânetkârâneye (hain ruhlu bir karışıklık temin etmeye) müstenit değilse- tıpkı kirebve-i helâke (helâke giden çıkmaz yola) düşen bir adamın, kendisine uzanılan dest-i telhîsa (kurtarıcı ele) yapışmak hususunda tereddüt göstermesini andırır.

    Şurasını söylemeden sözümüze hitam vermeyelim ki menâkıb-ı âliyelerinden bir nebze-i icmâliyesi makâlemizi doldurmaya kifâyet ederek mukaddime-i kelâmımızda şürû’una özendiğimiz maksuda yer bırakmamış olan ulema ile muradımız -silsile-i beyânâtımızın suret-i intibâkından dahi anlaşılacağı üzere- (خيرُ القرونِ قرْني, ثمَّ الَّذين يلونَهم, ثمَّ الَّذين يلونَهم) (Hayru’l-Kurûni karnî, sümmellezîne yelûnehüm, sümme’llezîne yelûnehüm)[7] hadîs-i şerîfine masadak olan sadr-ı İslâmla tabîin ve tebe’i- tabiîn devirlerinde yetişen muhaddisîn ve müçtehidin-i kirâm hazerâtından başlayarak bu eser-i kemâli takip eden eslâf-ı güzînden ibaret olup yakin zamanlarda bu habl-i metîn (sıkı ve sağlam ip) mesâiyi göstererek dîn-i İslâm hakkında bilmemezlik ile itâle edilen elsine (uzatılan diller) met’aına cesaret verdiren ulema, muhît-i mebâhetimizden hariçtir. Sonra hele biz, kendimizi, öyle mahfel-i ihtifâlin nısf-i ne’âlinde bile yer aramak küstahlığından tebrie ederiz.

    Mustafa Sabrî

    HazırlayanBayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

    İkaz: Bu yazının her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İKAN Akli İlimler Merkezi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.


    [1] حدثنا هارون بن إسحاق الهمداني حدثنا عبدة بن سليمان عن هشام بن عروة عن أبيه عن عبد الله بن عمرو بن العاص قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم إن الله لا يقبض العلم انتزاعا ينتزعه من الناس ولكن يقبض العلم بقبض العلماء حتى إذا لم يترك عالما أتخذ الناس رؤوسا جهالا فسئلوا فأفتوا بغير علم فضلوا وأضلوا

    Abdullah b. Amr b. As (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah ilmi insanların kafalarından söküp çıkaracak kaldıracak değildir. Fakat ilmi, ilim adamlarını ortadan kaldırmak suretiyle kaldıracaktır. Sonuda hiç âlim kalmayacak ve insanlar cahil bilgisiz kimseleri kendilerine önder lider ve kurtarıcı seçecekler ve onlara dini ve ilmi meseleler soracaklar onlar da cahilce fetva vererek hem kendileri sapıtmış hem de başkalarını saptırmış olacaklardır.”

    [2] (نَضَّرَ اللهُ امرأً سمِعَ منَّا شيئًا فبلَّغَهُ كما سمِعَهُ ، فرُبَّ مُبَلَّغٍ أوْعَى من سامِعٍ) (Tirmizî, Sünen, 2657, Hasen-Sahih, Abdullah ibn-i Mes’ûd Radıyallahu Anh’ten mervî). “Hazret-i Allah benden bir şey işitip onu işittiği gibi (aslıyla ve hakkıyla) başkasına ulaştıranın (rivayet edene) yüzünü ağartsın, nurlandırsın, nîce kendisine (rivayet) ulaşanlar vardır ki (benden) duyandan onu daha derinlemesine idrak eder. 

    [3] Müellif dipnotu : Zaten bence her hususta (Hazret-i) Allah korkusuyla müeyyed olmayan namus ve hamiyet tamamen şayân-ı itimad değildir.

    [4] İbnü’l-Esîr kardeşlerden İzeddin İbnü’l-Esîr’in Ashâb’ın tercüme-i hâline dair telife ettiği “ormanın aslanları” manasında olan detaylı bir eser. Fazlası için: https://islamansiklopedisi.org.tr/usdul-gabe

    [5] Büyük Muhaddis İbn-i Haceri’l-Askalânî’nin Ashâb’ın tercüme-i hâline dair telif ettiği kapsamlı bir eser. https://islamansiklopedisi.org.tr/el-isabe

    [6] Endülüs’ün büyük Maliki fakihi ve muhaddisi İbn-i Abdilberri’n-Nemerî’nin Ashâb’ın tercüme-i haline dair telif ettiği geniş bir eser. https://islamansiklopedisi.org.tr/el-istiab

    [7] (خيرُ القرونِ قرْني, ثمَّ الَّذين يلونَهم, ثمَّ الَّذين يلونَهم, ثمَّ يأتي قومٌ يشهدونَ ولا يُستشهدونَ, وينذُرونَ ولا يوفونَ, ويظهرُ فيهم السِّمَنُ), İbn-i Receb-i Hanbelî, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 2/477, Sahîh, benzer lafızlarla; Sahih-i Buhâri, 6695, Sahîh. Ravi: Imran İbni’l-Husayn. Manâsı: En hayırlı (tarih) devri, benim (içinde bulunup yaşadığım) devirdir. Sonra onu takip edenler sonra da onu takip edenlerdir.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar III

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 6

    Tarih: 27 Teşrinievvel 1324

    (Geçen nüshadan mâba’d)

    Herhangi bir tâlib, matlubunu ve matlubunun mevzuunu hakkıyla tanımak ve ona göre bir hatt-ı mesai takip eylemek lüzumunun ehemmiyet-i fevkalâdesini arz ederken hatırıma bir mesele-i mühimme geldi ki o meseleye ait olan fikr-i mahsusumun da bu mukaddimede derci münasebetten hâli addolunmaz zannederim.

    Ezmine-i âhîrede (son zamanlarda) bazı erbâb-ı dikkatin Kur’ân-ı Kerîmden bir takım hakâik-i fenniye istihrâcına muvaffak oldukları malûmdur. Bu meyânda ulemâ-i heyetçe en son kabul edilen nazariyeye muvafık olmak üzere (Ve’ş-şemsü tecrî li-müstegarrin lehâ-والشمس تجري لمستقر لها) kavl-i şerîfinin, istikrâr-ı Şemse ve deverân-ı arza dâl olması fikri büyük bir edîbimizin alkışlarına bazı ulemamızın tasdikine mazhar olmuştur.

    Makrûn bulunduğu hüsn-i niyyet nisbetinde Kur’âna bir hüsn-i hizmet demek olan bu gibi tedkîkât, mesâi-yi meşkûreden olmakla beraber müfessirlik âleminde dahi nazariyat-ı hâzıra-i fenniyeye yaranmak ihtiyacı tarzında bir vakitten beri bizde teessüs eden bir fikrin sâika-i taharrisiyle mal bulmuş gibi ikide birde bu âyetin kâbiliyet-i delâletinden istifadeye şitâb eylediği derecede mesele hâiz-i ehemmiyet değildir. Çünkü (li-müstegarrin-لمستقر) lafz-ı şerîfinde lâmı (fî-في) manasına hamletmek[1] gibi -velev kavâid-i Arâbiyyenin müsait olduğu- bir külfeti ihtiyâra ne mecburiyet vardır? Bu külfet, Kur’ânı fenne tevfîk için ise fenne muvafakat Kur’ân hakkında bir şeref olamaz ve Kur’ân, fenne muvafakat ihtiyacından da, bir fen kitabı olmak derecesinden de âlîdir. Kur’ân, fünûndan gelecek şerefe muhtaç olmadığı gibi bu sözümüzden de fünûna hakaret manası çıkarılmaya razı olmam. Ben, fünûnu kendimizde görmek isterim, Kur’ânda aramak taraftârı değilim.

    Kur’ân’ın siyak-i tibyânı başka şeylerdir. O, insanların kavânîn-i ictimaiyyesini, ma’deletini, siyasetini, ahlâkını; garazdan, ivazdan, tekellüften, sathîyetten ârî olarak en ciddi, en nezih, en sade, en umumî bir surette tanzim eyler. Kur’ân medeniyetin gâyeti, Avrupa medeniyeti gibi eğlenceye, beyhude âlâyişe (tantana), bî-sûd mütaaba (faydasız yorgunluk), ihritâsât-ı hodgamâneye, şehvet-i nefsâniyyeye çıkmaz; sâdet-i dâreyne müntehi olur. Kur’ân, insana insanlığı öğretir. Talim-i meâli (yüceliği öğretmek) eder. Emrâz-ı cismâniyeden ziyâde emrâz-ı ruhâniyeye çaresâz olur.

    Onun içindir ki Kur’ân, menşûre-i şânı olan Nebîyy-i âhiri’z-zamân umûr-u dünyevîde, meselâ Ashabı tarafından vuku bulan istifsârât-ı sahîhaya karşı verdiği cevapların mutlaka nübüvvet noktasından verilmiş cevaplar olmayıp kavmi arasında mer’î tedâbir kabilinden olduğunu tefhîmen[2] (انتم اعلم بامر دنياكم) gibi itirâfât-ı hakgûyâneden çekinmezlerdi.

    Evet, tıbbın lüzum ve ehemmiyeti hakkında takdîrât-ı azîme sarf ve ibzâl buyururlar, velâkin falan devânın falan hastalık hakkında katiyet tesirini taahhüt buyurmazlardı. Çünkü Peygamber hakîm/hekîm idi, tabip değildi.[3]

    Netekim, cürm-i kamerde görülen tebeddülâtın esbâbına dair kendisine irâd edilen, ve ilm-i heyete ait olduğu cihetle tallümât-ı dîniyye ihtiyacında bulunan bir kavm için hâric-i saded sayılan bir sualin mecrâsını tebdil ile cevap evrilmesi hususundaki telekkiyat-ı ilâhiye[4] burada arz etmek istediğimiz maksadımızı pek güzel izah edebilecek mevâddandır. Ama gelelim: Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v), bu meseleyi, cürm-i kamerin esbâb-ı tebeddülünü bilir miydi, bilmez miydi? [Cesaretim mazur görülsün] her iki ihtimalin ne ehemmiyeti var? Eğer şeb-i mi’rac gibi evkât-ı tecellide bütün kâinatın kendisine arz-ı mekşûfiyet ettiği esnâda bu meseleyi de nazar-ı iltifâta layık gördüyse bilirdi. Daha doğrusu Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, Vâcib Teâlâ Hazretlerinin kendisine bildirdiği şeyleri bilirler ve mâadâsını bilmezlerdi. (قل لا اقول لكم عندي خزائن الله ولا اعلم الغيب ولا اقول اني ملك ان اتبع الا ما يوحى الي) (De ki: “Size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Ve size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.”) nazm-ı celili de buna şahittir.

    Evvelki silsile-i kelâmımıza avdet edelim: Kur’ân, Hâlıkın azametini, mahlûkun aczini, hilkatteki bedâyî, fezâilin ulviyyetini, mebdein mahdûdiyetini, meâdın dehşetini, sa’yin, (وان ليس للانسان الا ما سعي- Ve en leyse li’l-insâni illa ma sa’a [insan için ancak gayret gösterdiği vardır]) nazm-ı celilinden şimdi bir çoklarının anladığı mananın fevkinde olarak ehemmiyetini tasvir eder.

    İşte Kur’ân’ın (beşîr) ve (nezîr) namıyla iki büyük sıfatı haiz olması için iktizâ eden mezkûr tasvirlere nazaran kendisini benzetmek haiz olsaydı lahûti bir hitâbete, ma fevke’l-beşer bir şiire benzetebilirdik, hele fenne hiç! Yine Kur’ânın, şiir ile (ما هو بقول شاعر – Mâ hüve bi-gavli şair [o bir şair sözü değildir]) tenbîh ve tebriyesine lüzum gösteren münasebetten nâşîdir ki tasvir-i menâzır-ı hilkat esnasında ekseriyâ suver-i mer’iyye esâs ittihaz edilir. Mesela bize, olduğumuz yerden arz, sema, nücûm, şems-ü kamer nasıl görünüyorsa öylece tasvir buyuruluyor. Binaenaleyh bir cevdet-i karîhaya dûrbînlik (uzak görüş-dürbün) eden gözlerin gördüğü gibi arzı, bir sath-ı memdûd[5], semayı, bir sakaf-i münî’ ve mesdûd[6], nücûmu, bir misbâh-ı müşa’şa’[7], nehârı, leylden müntezi’-i[8] leyli, sârî-i[9] şems-ü kameri, cârî-i[10] sabahı, bir sükûn-i meytâneden, bir ihtibâs-ı mahnûkâneden sonra müteneffis[11] -denizin sahil-i şarkıyyesinde bulunanların göreceği veçhile- akşamüstü, göüneş suya müngamis[12] gibi gösterir, bu meyânda bunların hakâik-i fenniyelerinin ehemmiyeti yoktur. Çünkü, bir hakikat-ı fenniye keşfetmek, kâşifini mertebe-i nübüvvete irtikâ ettirecek havariktan madûd olamacağı gibi bunu kendilerine meb’ûs olduğu kavmin içerisinden az çok fünûn ile iştiğâl edenler takdîr edebilir. Bir Peygamberin ibraz edeceği mucizât ise herkesin enzâr-ı dikkatini celbedecek, herkes üzerinde tesirini gösterecek şeyler olmalıdır.

    Ale’l-husûs Kur’ân’ın esnâ-ı nüzulünde kavm-i Arap yalnız lisan-ü belagatçe hiçbir milletin vâsıl olamadığı devre-i terakkide bulunuyorlardı. Binaenaleyh bu saltanat-ı sühansâzînin, bu dârât-ı belâgatin bir iklîl-i tefevvuku hükmünde bulunan Kur’ân-ı Kerîmin en ziyâde nikât-ı i’câzına dikkat edilmek ve her şeye tercihen o nokta-i nazardan telakki olunmak iktizâ eder.[13] Meselâ mebhûsun anh olan âyet-i Kerîme’de lâm, fî manasına hamledilse bile Şemsin müstekarrında cereyânı, tayîn buyurulan hutût-i hareketine şaşırmaması ve şehrâh-ı itrâd ve intizamından ayrılmaması demek olmalıdır. Çünkü lâma, fî manası verildiği hâlde yine (cereyân) tabirinden mütebâdir olan mana bunu muciptir. Kezâlik (li-müstegarriha-لمستقرها) kıraatini de kıraat-i mütearifeye verilecek manalar hakkında az çok bir fikir verebilir. Sonra âyetin ma ba’dinde gelen (le’ş-şemsü yenbeği leha en tüdrike’l-kamer—لا الشمس ينبغي لها ان تدرك القمر) (Ve küllün fî feleki’y-yesbehûn—و كل في فلك يسبحون) kavl-i şerîfleri yukarısından istihrâc olunmak istenilen hakiikat-ı fenniyeden ziyade arz eylediğimiz hakikate ne kadar bâhir bir vüzûh ile delâlet eder. Filvâki Şems ile Kamer beyninde cereyan eden bir sürat müsabakasında Şemsin, Kamere yetişememesi Şemsin hereke-i mihveriyesi halinde tasavvur olunmayıp Şems ile Kamerin aynı neviden olan hareket-i mer’iyyeleriyle kâbil-i tatbik olduğu gibi Şems ve Kamerin a’mâk-ı bî-intihâ-i semâda sâbih olarak gösterilmesi de görünüş itibariyledir, ne kadar muvafık, binaenaleyh ne kadar belîğ düşmüştür.

    Şimdi bu kavl-i şerîfin de semâ, hikmet-i kadîme ahkamından olduğu üzere … gayr-ı kâbil bir cisim değil de bir firâğ-ı mücerretten ibaret olmak gibi diğer bir hükm-i fennîye tatbik edilmesini tecviz etmeyiz. Çünkü cihân, ilm-ü ma’rifine Kur’ân’ın meslek-i bülendini tanıttırmak, erbâb-ı fenne cemîle ibrâz etmekten daha nâfi’ olur. Ale’l-husus bu gibi ahkâm-ı fenniye ne kadar haiz-i katiyet addolunsa yine suret-i intâcı, mantıkın pek tâm nazarıyla bakmadığı bir kıyas ile yani tâlînin aynını istisnâ ve lâzımdan melzûma intikal tarikiyle olduğundan bi-hasebi’l-mantık henüz hilafına türuk imkânı kapanmak derecelerine vâsıl olamamıştır. Fakat ne çare ki fennin âhîren nâil olduğu terekkiyât içerisinde garip ve şâyân-ı esef bir nakîsa olmak üzere şimdi erbâb-ı fen arasında nisâb-ı katiyet habli ucuzlamıştır. Bu bahsi şimdilik bundan ziyade uzatmak istemiyoruz. Buna münasip küçük bir mebhasımız daha vardır ki mukaddimemiz onu da ihtiva etmeden hitam bulmayacaktır:

    Ramazan ve Şevval gurrelerinin şer’an mer’î bulunan suret-i sübutu üzerine dahi idâre-i kelâm olunarak bu hususta her sene tekerrür eden tereddütten kurtulunmak üzere hisâbât-ı nücûmiye ile yahut bir memlekette sübutunu haber veren telgraf ile amel edilmek münasip olacağı fikrinde bulunanlar eksik değildir. Hele telgrafın, beyne’d-düvel muhârebe ve mütâreke gibi umûr-i mühimmede şâyân-ı itimat görüldüğü hâlde bu meselelerde gayr-ı kâfi addolunmasına taaccüp ederler. Bu da ahkâm-ı şer’iyyemizin vaziyyetini bilmemekten ileri gelen bir telaştır [telâşâ]. Şeriatımızın ahkâmı velev terakkiden ibâret olan televvünâtına tabi olmayarak her zamanda ve mekânda milbûz (?) beldelerden tut da üç evli bir karyeye, bir çölün kenarından, iki günlük için kurulan bir haymeye (çadır) kadar, müneccimsiz, takvimsiz, saatsiz, telgrafsız, şimendifersiz, velhasıl muhtaraat-ı fenniyeden (bilimsel icatlar) hiçbirine ihtiyaç messetmeksizin icrası kabil olmak üzere vazolunmuştur. Onun içindir ki şeriatımız (semhâ-i beyzâ) namıyla yâd olunur.

    Ama hisâbat-ı nücûmiyyeye müracaat olunmadıkça evkât-ı savm-ü salât pek doğru bir surette kestirilemiyormuş. Ne zararı var? Mal sahibi böyle isterim, böylece kabul ederim dedikten sonra bizim vazifemiz tayîn etmiş ve tereddüte mahal kalmamıştır. Meselâ savm bâbında (صوموا لرؤيته وافطروا لرؤيته فان غم عليكم فاكملوا العدة ثلثين) (Sumû li-ru’yetihi ve’ftirû li-ru’yetihi fe-in ğamme aleyküm fe’kmilû’l-iddete selâsîne) [Hilali gördüğünüzde oruca başlayın yine tekrar hilâli gördüğünüzde iftarınızı edin, eğer hilâl size hava koşulları sebebiyle kapalı olur tespit edemezseniz günleri otuza tamamlayın] buyurulduğu için hilâli görebilirsek tutmak ve bayram yapmak, göremezsek Şabanı veya Ramazanı otuza tamamlamak borcumuzdur. Ama bununla isâbet vaki olmayacakmış, Ramazan’dan bir gün Şabana veya Şevvalden, Ramazana geçecek yahut Ramazandan bir gün kaybedilecekmiş gibi geliyorsa da usûl-i meşru’asına tatbîkan her kaç gün tutuldu ise hakikatte Ramazan ondan ibaret olarak ne eksik ne fazla, ne ileri ne de geridir. Keennehü (sanki) Ramazan-ı Şer’î ile Ramazan-ı Nücûmî yekdiğerinden farklıdır.

    Bütün bunlara sebep de ibadette evâmire harfiyyen tevfîk-i hareket matlup olmasıdır. Çünkü ibadet, Mabudun veya Resûlünün sözünü tutup, tutmayanı temyiz edici bir imtihan ve ibtilâdan ibaret olup arada gani-yi mutlak olan mabudun görülecek hiçbir işi yoktur ki o işin bilahare diğer bir tarîk-i vusulü keşf edilmiş olsun. Zaten her hususta aynı aynına emre imtisâl eden hizmetkar, talîl eden, mana veren hizmetkârdan ziyade makbul olur. Lâsiyyemâ (özellikle) ibadette bizim yanlışlık veya eksiklik zannettiğimiz şeyden Hâlıkın haşa ziyan etmek ihtimali yoktur. Emir haricinde ibraz olunacak faaliyet ise âmir ile memurun arasında mertebe-i idrâkin tefâvütü nisbetinde muhataralıdır. Mesela ziyade çalışkanlık edip de sabah namazı üç rekat kılmış olsa iki yerine de kabul olunmaz, büsbütün fasit olur.

    Şâri’in beyân buyurduğu tarîk-i amel mukabilinde telgrafta mamulün bih olamayacağı gibi delâlet-i katiyyeyi haiz olmadığından mevsuk da değildir. Çünkü o, meydanda olmadığı için gâib ve gâib olduğu için meçhul bir şahsın kumandasına tabi bir cemâddan ibaret olunduğu cihetle nazar-ı şer’de mazhar-ı tekrîm-i İlâhi olan insanların kuvvet-i şehâdetini haiz olamaz. Ama umur-i dünyevîyede, işimizin geri kalması ihtimaline mebni ihtiyaten bu gibi alâta itimat ederiz. Kezâlik şimendiferle yirmi saatlik bir mesafeyi üç-dört saatte katedebildiğimiz halde yine biz onu mesafe-i sefer addederek bu yolcuğumuzda dört rekatlı namazlarımızı kasreder, ve Ramazan ise oruç tutmamaya mezun oluruz. Çünkü veçhe-i hareketimize bu kadar müddet-i kalîlede vusulümüzü mûcib olan tahavvül, mesâfe-i asliyyenin azalması suretiyle değil şimendiferin süratli gitmesi ile hâsıl olma ârizî, ve bir sekteye uğramaması farz olunan evkât-ı âmed-ü şüdiyle (gel-git) mukayyet ve muvakkat bir şeydir. Binaenaleyh yirmi saatlik mesafe yine yirmi saatliktir. Ve arada bulunan dağlar, dereler kemâ kân bakidir.

    Ve ma’a hazâ (bununla beraber) bu gibi nev-hüdûs mesâilde ihtisâs-ı fıkhîleri bukunan ulemâ-i kirâmımızın tedkîkât-ı müşikâfânelerinelerinde ayrı bir vecih intizâr ederiz.

    Mustafa Sabrî

    Hazırlayan : Bayezid Mete


    [1] Bu tevcih, (Egimi’s-sâlate li-dülûki’ş-şemsi-اقم الصلاة لدلوك الشمس) nazm-ı celilinde olduğu üzere lâm-ı tevkîtiyyeye (vakit anlamı veren lâm) hamletmekten başkadır, çünkü lâm-ı tevkîtiyye ihtimaline göre Âyetin manası, tefsirlerde beyân edildiği veçhile olup zannolunduğu gibi değildir.

    [2] Şu tevcih, tıbb-ı nebevî nâmı altında toplanan vesâyâ (tavsiyeler) hakkında gâyet sâlim bir fikr i’tâ edebilir.

    [3] Fezâil-i beşerîyeden madûd olan bir maksadın husûlünü temine, meselâ misvak istimâlindeki maksad-ı âlî-i nezâfet zımnında gösterilen fevâid-i kat’iyye-i sahîha bu bâbda bir mevki’i-i istisnâ teşkil eder.

    [4] (يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِۜ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ), Habîb-i Zî-Şânım sana hilallerden, yani her ay evvelinde hilalin gayet ince bir şekilde başlayarak tedricen büyümesi ve sonra yine tedricen küçülmesi esbabından soruyorlar; sen onlara, esbaptan sual ettikleri hâlde belâgatin, üslûb-i hakîm tabÎr olunan meslek-i bedî’î dâhilinde idâre-i kelâm ederek tahavvülât-ı mezkûrenin insanlara ve bi’l-hâssa Müslümanlara ait olan fevâid-i tevkîtiyyesinden bahisle cevap ver, ve bu suretle tarz-ı suallerinin nâ-bimahal (yersiz) olduğunu kendilerine ifhâm etmiş ol.

    [5] ( قال الله تعالي (والي الارض كيف سطحت)(والارض مددناها)(والارض فرشناها)

    [6] (و جعلنا السماء سقفا محفوظا)(افلم ينظروا الي السماء فوقهم كيف بنيناها و زيناها ومالها من فروج)

    [7] (ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح وجعلناها رجوما للشياطين)

    [8] (و آية لهم الليل نسلخ منه النهار فاذاهم مظلمون)

    [9] (و الليل اذا يسر)

    [10]  (و سخر الشمس والقمر كل يجري لاجل مسمي)

    [11]  (و الليل اذا عسعس والصبح اذا تنفس)

    [12]  (حتي اذا بلغ مغرب الشمس وجدها رعرب في عين حمئة)

    [13] Nitekim müfessirinin mesleği de budur, ve beyne’t-tefâsîr en ziyade bu meslek dahilinde ibraz-ı maharet eden tefsir memdûh olur. Tefsîr-i Keşşâf gibi, Kur’ân-ı Kerîm için Türkçe mükemmel bir tefsire ihtiyaç bulunduğuna ve bu tefsir ile Kur’ân’ın kıraatini takdîr-i kâbil olabileceğine kani olan fikirlerin menşe-i galatı da bu noktadan anlaşılır. Evet, lisan-ı Türkî üzerine henüz hiçbir tefsirimiz yok gibidir. Lâkin, tefâsir-i Arabiyye derecesinde mükemmel bir tefsirimiz olsa onu anlamak için muhtaç olduğumuz ulûm-ü fünûn, Arapçasını anlamak için lâzım olan ulûm-u fünûndan pek eksik olmayacağını ve derviş etmelidir. Biz bu bahsi evvelce müstakillen izah etmiştik.

     

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar II

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 5

    Tarih: 20 Teşrinievvel 1324

    (Üçüncü nüshadan ma ba’d)

    Siz tecrübeyi mantıka tercih ediyorsunuz öyle mi? Halbuki mantıka nisbetle tecrübe hiç mesâbesindedir. Eğer mantık fıtraten ve iktisâben dimağlarınızdan silinirse fikr-i beşer de kalmaz, Dünya’da edille nâmına ne var ise biter, çünkü tecrübenin zemîn-i tatbîki pek mahdûttur. Ve cârî olduğu yerlerde bile istidlâlât-ı mantıkiyye olmadıkça işe yaramaz. İnsana fikr-i tecrübeyi veren de bir delil-i mantıkîdir. Kezâlik tecrübe mantıkta dahildir. Ve tecrübenin derece-i kuvvet ve ehemmiyeti mantıkta tayîn olunmuştur. 

     

    Siz doktor bulunmanız hasebiyle meselâ falan hastalık falan hastalık arazî olduğu bi’t-tecrübe bildiğiniz hâlde bir maraz hakkında teşhîsinizi vaz ederken şu malûmat-ı tecrübiyyeden istifâde edebilmeniz, farkında olmadığınız bir kıyas-ı mantıkî sayesinde olur: Bu hastada şu gibi araz mevcuttur ve bu arazı gösteren bir vücûdun falan hastalığa mübtelâ olmuş bulunması lâzım gelir derseniz ki işte bu fikir, bu muhâkeme suğrâsı bir kaziyye-i hissiye, yani mahsusâtından ve kübrâsı bir kaziyye-i tecrübiyye olmak üzere bir kıyâs-ı mantıkîden başka bir şey değildir, ve şayet birinci kaziyede sizin his ve müşâhedeniz ve ikinci kaziyede tecrübe yanılmış ise bundan dolayı mantık müaheze edilemez. Görüyorsunuz ki tecrübede yanılmak ihtimali olduğu halde mantık bundan teberri ediyor. Hatta o bilahare foyası meydana çıktığını söylediğiniz nazariyât-ı atîkanın çoğu da ahkâm-ı tecrübîyyeden ibârettir.

     

    Şu tafsilattan anlaşılacağı veçhile, aksâ-i garbta münteşir olan ulûm ve fünûnun en lüzûmsuz mebâhisine vükûf peydâ etmeye çalışan, en zayıf noktalarına varıncaya kadar alkışlanan ilm-ü marifet perestişkârlarının (tapanlarının) gözleri önünde lehü’l-hamd memleketimizde, velev bekâyâ-yı indirâsı rahlepîrâyi (rahleye süs veren) istifâde olan bir takım ulûm-i mühimmeyi bu derecelerde bigâne kalmaları cidden tessüfe lâyık ahvâldendir. Bunlar, memleketimizde ulûm-i mezkûrenin mühbit envâr-ı vâpesîni (geride kalmış nûrları) bulunan medâris müktesebâtını müz’ic, semeresiz münâkaşâti insanın la ekall nısf-ı ömrüne süren memdûd bir tahsîl ile mahdûd malumattan ibaret zannettikleri gibi hülâsası Arapça okumaya raci olan bir tahsilin neticesinde Arabî tekellüm edebilenler ve makâm-ı tedrîs ve ifâdede kekelemeden takrîr-i merâma muktedir olanlar dahi ender olduğunu söylüyorlar, ve recmen bi’l-ğayb (boşluğa ok atmak) vaki’ olan bu gibi zünûn ve tekavvülatın (dedikoduların), ne kadar yanlışlık içinde yanlışlıklara müstenid olduğunu anlamak tarafına sarf-ı zihin için meselede ehemmiyet ve kendilerinde bir mecburiyet görmezler ki hak ve hakikatı anlamamak değil anlamaya lüzum görmemekten ibâret olan bu müthiş kuvvet karşısında insan için acz-i muhakkak gibidir. 

    Fakat biz yine bazı kalplerde ufacık bir hiss-i insâf uyandırabilmek, ve hâkâik-i İslâmiyye’yi kendi aramızda  takdir edemeyen bazı müddeiyân-ı marifetin, ulûm-i İslâmiyyenin, tarz-ı tahsîli hakkında bile doğru bir fikr-i icmâliye mâlik olmadıkları anlaşılmak üzere mukaddimemizde gayet mhim bir mevki-î münâsebet iştigal eden bir noktaya dair birkaç söz söyleyeceğiz.

    Evvelâ malum olmalıdır ki medâriste okunan ulûm, ulûm-i Arabiyye, ulûm-i Akliyye ve ulûm-i Şer’iyye olmak üzere başlıca üçe inkisâm edip bunların hepsi Arapça yazılmış eserlerden iktibas edilirse de maksut yalnız Arabî tahsîli olmadığı gibi Arapça, belki hakikat-i maksûda dahil bile olmamak üzere ulûm-i akliye ile beraber mahza ulûm-i Şer’iyye için mebâdi ve vesâil halinde bulunur. Şu cihetle medâriste tahsîl-i Arabî, ulum-i Şer’iyye’ye hizmet edebilecek tarzda olmak iktiza eder, muhaverâta kudret-i iktisâb (konuşma kudreti edindirecek) ettirecek surette değil. Bu dakikaya (inceliğe) mebnidir ki en iyi Arapça söyleyen İmru’l-Kıys ile en çok Arapça bilen Esm’aî hayatta olsa, sît-i şöhretleri (şöhretlerinin gürültüsü) asâr-ü kurûn içinde çalkalanan bu gibi eâzım-ı Arabın ma’şerî derecesinde Arapça bilmedikleri muhakkak olan mesela dünkü Şevket Efendinin, Hafız Şakir Efendinin, Atıf Beyin, bu günkü ulemâ-yı mümtâzemizin dersine hazır olmayı tercihe ederiz. Çünkü biz o, İmru’l-Kıystan, Esm’aîden öğreneceğimiz Arapça ile mesela kelâmda, usul-u fıkıhta yazılmış olan meâhızı (kaynakları), Arabîyyü’l-ibâr oldukları halde anlayamayız da hani ya o, sermâye-yi lugaviyyesi iki buçuk kelimeden ibaret olan kasır Arapçamızla anlarız. Sonra, bize böylece kasır ve fakat illet-i gâiyye tahsilimiz için kafi ve muvafık olan usulümüz bazen, bizzat Arabîde öyle adamlar yetiştirir ki kendileri usûl-i kadîme-i mezkûreden iktisap ettikleri kudret sayesinde daha kestirme tarîk-i talîm vaz’ına muvaffak oldukları halde te’ssüskerdeleri bulunan usulün henüz kendileri ka’bında bir mahsul-i iktidâr yetiştirdiği görülmemiştir. İşte Zihni Efendi ile müşezzepleri, muktedapları bu hakîkatin birer numune-i izahıdır.

     

    Meseleyi medreseye düşürmek mislinin hüdûsuna bâdi olan ve faydasız zannolunan münâkaşât ise en mu’temen hakâik, çûn-ü çirâ (nasıl ve niçin) tufanından sonra takarrür edenler olmak lazım geldiği teferrüs eden ulemâmızın, kavâid-i dîn-i İslâmı anlamaya medâriyeti bulunan ulûm ve fünûnda ebvâb-ı münâkaşayı tamamıyla keşâde bırakmış olmalarından ileri gelmiştir ki ulûm-i mezkûureyi tederrüs eden talip, hemen her gün tesadüf edeceği münâkaşât-ı bî-nihâyenin neticesinde başka bir fenni, söz anlamak fennini elde etmiş olur. Vaktiyle Fatih Cami-î  Şerîfi derslerinden birine devam eden Doktor Mustafa Münif Paşa bu derslerin, ait oldukları ulûm ve fünûndan ziyade âli ve umumi bir takım kavânîn-i fikriye dersleri olduğuna hükmetmişti. Ulemânın ahkâm-ı şer’iyyeyi mevki-i bahs-ü münâkaşaya vazetmekten çekinerek ruhbâniyet gibi, mesuliyetsizlik esasına istinâd ettirmek istediklerini zannedenler aynı zamanda ulemaya, meseleyi medreseye düşürmek gibi bir meslek-i münâkaşa isnad ederek yekdiğerine munâkız muahezât (sorgulama) serdetmekte olduklarının farkına varmalıdırlar. Ulûm-i mezkûreyi tedris ve ifâde edenlerden çoğunun kekelemeden ve mesela bir zamirin başında tayîn-i merci’ için saatlerce beklememeden derdini anlatamaması cihetine gelince bu da ulûm-i mezkûreyi yakından tedkîk edenlerin nazarında pek tabiîdir. Evet, bu ilimlerde o kadar ğâmiz (kapalı) noktalar vardır, o kadar a’mâk-ı istiksâya (anlamaya çalışmanın derinliklerine) doğru gidilir ki bunları talebeye tefhim ile mükellef olan muallem, müstesna bir talâkata malik bulunmadıkça mümkün değildir kekeler… Ve hatta rehberliğini deruhte eylediği ezhân-ı müteallimînin kesik, muhteriz hatveleri önünden velev bir âb-i revân sür’ât vümûz.. ve niyetiyle koşup ayrılmak için biraz kekelemek lazımdır bile, bu gibi inişli, yokuşlu girintili, çıkıntılı yollarda delâlet eden zât yorulmadan sendelemeden kesiyorsa, ale’l-ekser sathî, münğafil (gaflete düşüren) bir tarîka sapmış olduğu bilinmelidir. Dünyâda emsali nadir bir cerbezeye malik olan bir refîk-i mesleğime, mantıktan, galiba müveccehât ve muhteletât bahislerini okuduğu sıralarda aramızda cereyân eden bir hasbihal-i ilmî üzerine: “Birâder natıkana sahip ol bu bahisler insanın âheng-i beyânını bozar” demiştim.

    Kat’ât-ı meâninin birer habl-i irtibâtı mesâbesinde bulunan zemâirin merci’lerini tayîn etmek mes’elesi de bahisin nezaketi nisbetinde ehemmiyet kesbeder. Ve bu hususta ednâ bir müsamaha Ali’nin külâhını Velî’ye, Velîninkini Aliye giydirmek kadar yanlışlıklara sebep olabileceği cihetle ne kadar cesaretsiz davranılsa, ne kadar müvesvisâne hareket edilirse yeri vardır. Sonra her meslek erbabı meyânında zuafânın vücudu tabii olduğu gibi böyle ulûm-i dakikaya karşı acz-ü noksân daha ziyade hisolunur. Ancak bahsin görüleceğinden neşet eden usret (zorluk) tebliğ ile acizden ve killet-i biza’adan (sermaye azlığından) ileri gelen rekâket-i ifâdeyi (kekemelik) temyiz etmek de hayli dikkate, hayli bizâ’aya muhtaç olduğundan (bilmiyor, anlamıyor) hükmünü vermek de acele edilirse haksızlık olur.

    Lezzet-i idrâki tadan talebe-i ulûm ise muallimin takrirdeki ziynetine, selâsetine (akıcılığıa) bakmayarak esâs-ı maksadı, rûh-i istifâdeyi gözetirler. Çünkü onlar, hemen her fennin her kitabın ibtidâsında tayîn-i mevzû’ ve tasdîk-i gâyet mes’elelerine dair kunlerce ve bazen aylarca gayet mühm dersler almışlardır. İşte bir sa’yin mevzu’unu, illet-i gaîyesini tayîn emrine hakkıyla riayet edememek değilmidir ki? Çok kimseleri, medrese tahsilinden Arapça söylemek ve yazmak melekesinin husûlünü intizâra sevk eder. Evet, her tahsilin gayet-i müterettibesi başka bir şey olduğu halde zikrolunan meziyetin husûlü de -bâhusûs bugün- arzu edilmez değildir.

    Şununla da beraber ki medâris tedrisâtnın, gâye-i hakîkiyesi olan ulûm-i Şer’iye nokta-i nazarından dahi ıslah ihtiyacından vâretste bulunduğunu iddia etmiyoruz. Biz ulûm-i İslâmiye de eslâfımızdan, utanacak, derecede geri kalmışız. Âh biz onların servet-i ulûmuna hakikaten varis olabilseydik Dîn-i İslâm hakkında hasıl olan yeni fikirler, yeni itirazlar o vakit bizim velvelenâmemiz arasında işitilmeden kaybolur, mehâbet-i ilmiyemize karşı tazyik-i hayâ ile parlamadan sönerdi. Bu itirazların, bu kadar bî-vukûfâne olduğu halde kalplerde uyanabilmek ve hatta elsineye düşebilmek hakkına, hakk-ı cesâretine mazhar olması bizim kuvvâ-yi ilmiyemizin istihfâf edilmesinden neşet etmiştir. Demek istiyorum ki, müslümanların tarîk-i terakkide keri kalmaları Dinlerinden değil kendilerinden, belki Dinlerine lâyık insan olamadıklarından ileri geldiği gibi ulûm-i İslâmiyeye bir vakitten beri târi olan revaçsızlık da ulûm-i mezkûrenin noksan-ı ehemmiyetinden, Dünyânın enzâr-ı hayret ve takdîrini celbe adem-i kifâyetinden değil mensubiyetinde ahîran görülen noksân-ı himmetten ileri gelmiştir.

     

    Bununla beraber ulûm-i mezkûre için başka türlü ebvâb-ı tahsîle müracaat edenler ise [hele ulûm-i mezkûre ile büsbütün bedava münâsebet iddiasında bulunanlara hiç süzüm yok] kendilerinin ehl-i medâris derecesine bile vasıl olamadıklarını anlamayacak kadar olsun bu ilimlerden ciddi bir hazz-ı intisâb duyamamışlardır ki bunun da lede’l-îcâb isbâtı mümkündür. Ancak bu hususta efkâr-ı umûmiyeyi (kamuoyunu) tağlît eden şey son zamanlarda medâris müktesebâtına arız olan gösterişsizliktir. Bunun esbabı ise bir hayli şeyler olabilir ki onlardan bazıları medrese nâmına itiraf olunan tevâkusun mebde’ini teşkil eder.

     

    ·  Evvelâ bir hayli vakitten beri medâritse kıymet-i tahrîrin bilinmemesi veyahut aranılmamasıdır.

    ·      Saniyen talebenin derslerine çalışmaları için halen yardım edici bir mecburiyet ve âtiyen karın doyuracak bir mev’udiyet bulunmamasıdır.

    ·   Salisen, şu emniyet-i müstakillenin fikdanına mebni bu tarikin salikleri meyânından servet-i fikriye ashâbının birer birer çekilmesi… ve hatta feyz-i tâmını bu menba’dan ahzeden ecillenin bile nihâyet başka tarafın mali olmak üzere tanınması.

    İşte medrese tahsiline arız olan ve çok kimseleri pek yanlış telakkilere sevk eden gösterişsizlik esbâb-ı merudeden neşet ediyor. Yoksa bu tarîk, şimdiye kadar bikesliğiyle (kimsesizliğiyle), yani himâyeden mahrumiyetiyle, yahut himayekârânının zaafıyla beraber yine enzâr-ı nisfet ve samimiyet önünde Hüdâ-yı ber feyze mazhariyetini muhafaza etmiştir.

     

    Mâba’di var.

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar I

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak 

    Tarih: 6 Teşrinievvel 1324 

    Mukaddime

    [Doğru bir dînin bazı ahkâmı, yanlış olamaz — Dîn-i İslâm ne ile muhâkeme edilir? — İslâmiyette istihdam olunan ulûm ve fünûndan Hikmet, Mantık — Medâriste tarz-ı tahsîl — Ulûmda tâyîn-i mevzû’ ve gâyet meseleleri — Kur’ân’dan ahkâm-ı fenniye istihrâcı — Savm-ü salât gibi ibâdat-i mevkutede hisâbât-ı nücûmiye ile niçin amel ediliyor?]

     

    Son zamanlarda bazı insanlara tesadüf ediliyor bunlar kendi akıllarınca, teaddüd-i zevcât (çok eşlilik), tesettür-i nisvân (kadınların tesettürü), talâk, fâiz, sigorta, kumar, çalgı, usul-u verâis (miras dağıtımında usul), zekât gibi bir takım mevâd hakkındaki ahkâm-ı İslâmiyye’yi şâyân-ı intikâd görerek dillerine dolamışlardır. Bunların bir kısmı bütün ahkâm-ı İslâmiyye’ye hasım olduğu halde işte böyle bazılarını vesile-i itirâz ittihâz etmişlerdir. Ve diğer kısmı ise ahkâm-ı İslâmiyye’den bir çoklarının takdîr-i mehâsinine dair itirâfâtta bile bulunarak yalnız, bu dîn-i âlî’ye bir nakîsa gibi telakkî ettikleri bazı ahkâmın tâ’dîlîni (değiştirilmesini) garîb bir hülûs-i niyetle arzû eder, ve bu hususta kabâhâti dîne mi yoksa ulemasına mı bulmak lâzım geleceğini pek tâyîn edemez.

     

    İşte biz bu gibi mesâil-i şeriyye-yi peyderpey mevki’-i bahse vaz’ eyleyeceğiz, yettiği kadar müdafa’âtta bulunacağız.

     

    Evvelâ, şurası bilinmek iktizâ eder ki: Bir dînin yüzlerce, binlerce, ve’l-hâsıl bütün ahkâmını beğenip takdîs etmekle berâber yalnız bir tanesini, ama o dînden olduğu katiyen sâbit olan ahkâmdan bir tanesini fikren kabul etmemek olamaz. Tâbîr-i ahârla bir dîn, yalnız bir meselesinde sakîm ve gayr-i makul olduğu halde şu kusuruyla beraber sâir bütün ahkâmına nazaran âli, semâvi, hak bir din olmak kabil değildir. Bu gibi mesâilde pek az alakadâr oldukları hâlde en çok takîbât icrâ edenler, dîn(in), yalnız Allah’ı, Peygamber’i (Aleyhi’s-Selâtü ve’s-Selâm) tasdikten ibâret olmayıp Peygamber’in Allah-u Teâlâ tarafından getirdiği tahakkuk eden bi’l-cümle ahkâmı tasdike mütevakkıf olduğunu unutuyorlar; yahut hiç bilmiyorlar.

     

    Birçok insanlar da oradaki cihet-i icrâiyyesinde kusur ettikleri bâzı ahkâm-ı  dîniyye’yi -mücerred kendileri riâyet edemedikleri için bir fikr-i hodkâmâne ile te’vîl ve inkâr ederek telâfi-i kusûra çalışırlar. Hâlbûki şu hareket evvelkinden daha büyük bir kusûr, affı gayr-ı kâbil bir kabahattir. Çünkü bir müteddiyinin, hasbe’l-beşeriyye bütün ahkâm-ı dîniyye’yi icrâ etmesi zaruri olmadığı hâlde hepsini fikren kabul etmek, hak bilmek lâzımdır. İşte bu dakîkâların (inceliklerin) idrak edilememesi mahrumiyet-i tevfîk asârındandır ki bazıları hakkında cehil veyahut noksân-ı amel bu gibi mehâlike çöküp götürmekle ikmâl şeâmet etmiş olur.

     

    Dîn-i İslâm, Fahr-ı Alem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri’nin Vâcibü’l-Vücûd Teâlâ Hazretleri tarafından getirmiş olduğu tahakkuk eden bi’l-cümle ahkâmı tasdikten ibâret olduğuna mebnîdir ki zihne ilişen her hangi bir mes’elenin ahkâm-ı sâbite-i dîniyye’den olmadığını kavaid-i meşrûası dâiresinde bi’t-tedkîk meydâna çıkarmak veyahut o mes’eleyi de -hikmetine akıl erdirerek, erdirmeyerek- tasdîk ve iz’ân eylemekten başka çâre yoktur. Elhamdülillah hikmet ve ulviyyeti günden güne münkeşif olmakta bulunan dîn-i mübînimizde ukûl-i selîmenin idrâk ve iz’ân edemeyeceği bir cihet de yoktur.

     

    “Bi’l-farz ve’t-takdîr olsa bile hikmetine akıl erdirerek, erdirmeyerek onu da tasdîk ve iz’ândan başka çâre yoktur denilmek hikmetsizce bir cebir, mantıksızca bir tahakküm olmaz mı?” diyeceksiniz. Hayır olmaz. Çünkü bir dînin hakikati ve Şâri’ ve mü’essisinin sıdkını isbât edecek ayât-ü mü’cizât ve şevâhid-i mahsusa vardır ki dîn onlarla muhâkeme edilir. Ve onlarla sübut-ü katiyet kesbettikten sonra artık teker teker füru’-i ahkâmını, bâhusûs meşkûk bir fikir ile, kâsır bir tahsîl ile, hakikatten ziyâde hevâ-ü hevese mağlûp bir dimağ ile muhakemeye kalkışmak abestir. Çünkü bu, başa çıkamayacağı bir fürudan usule intikal ve istidlâl kabilinden ma’küs bir hareket olacağı gibi bir dînin, ta’bbüdî ve gayr-i muallel bazı ahkâmı da olur. Çünkü esâs-ı dîn muallel ve müdellel olduktan sonra fürû’da ta’lîle lüzum yoktur. Muallel olanlarda da vazife erbâb-ı ihtisâsındır.

     

    Pek iyi, esâs-ı dînin ne ile ta’lîl ve isbât edilebileceğini, ve bu esâsa mizân-ı tedkîk ve imtihân olabilecek delâil-ü şevâhidin hangileri olduğunu göstermeliyiz değil mi? Evet. Bu hususta âlem-i İslâm ilm-i kelâm nâmıyla pek büyük, pek a’mîk (derin) bir fenne mâliktir, ve bu fennin derinliği, yüksekliği o mertebededir ki öyle meraklılık davasında bulunan pek çok kimselerde görülen gelip geçici bir hahişle (arzu ve istekle), bir âlimin tesâdüfü, bir mahalde tesâdüfü bir incirâr-ı kelâm üzerine mahfûzâttan tedârik edebileceği mâlumât ile hiçbir bahsi öğrenilemez. Kavaid-i mukarreresiyle aşinalık, mantık, hikmet, münâzara, gibi ulûm ve fünûn ile münâsebet-i mütekaddime, hâsılı ciddi bir sa’y, müntazam bir tahsîl ister. En âli bir mes’ele-i riyâzîyyeyi, esasından, mukaddimâtından haberdâr olmayan bir adama bir musâhebede anlatıvermek ne kadar müşkil ise bu gibi ulûm-i Âliyye-i İslâmiyye’nin mukaddimâtını tahsîl etmemiş bulunanlara canları istediği zamanda, canları istediği bahsi anlatabilmek o kadar müşkildir. Ulûm-i mezkûrenin tahsîli ise âdeten para ile, pul ile olmadığı hâlde üzerine bu gün o nispette menâfi’-i şahsiyye-i dünyeviyye terettüp ettirilmediği için bu gibi mebâhise dâir kendilerinde bî-lüzûm bir riyâ-i iştiyâk görülen zevât, temîn ederim ki iki gün uğraşamazlar, usanırlar. Bahsi kendileri açtıkları hâlde sizi nihâyet bir, iki saat, o da halâvet-i ifâdeye malikseniz, dinleyebilirler. Ziyâdesine işleri, güçleri mânidir. Sonra mukni’ (ikna edici) bir netîce elde edilemediği için de yine siz kabâhatli olursunuz. Hele “Bu gibi mesâil size anlatılamaz, böyle, aklınızın ermeyeceği, mukaddimâtına bigâne kalmış olduğunuz için.

     

    واين الثريا من يد المتناول

    Ve eyne’s-Süreyyâ min yedi’l-mütenâvil

    (Süreyyâ yıldızı nerede, onu almak için ona elini uzatan nerede!)

     

    fehvâsı üzere kâmet-i kabiliyyetinizin yetişemeyeceği şeylere karışmasanız münasip olur” dediniz mi, kabâhatiniz daha ziyâde büyür, “Dîn-i İslâm’da gizli, kapaklı şey yoktur. Ahkâm-ı Şer’iyye’yi, ruhbâniyyet usulü üzere mi idâre etmek istiyorsunuz?” tarzında gâyet fecî iftiralara, su-i tefsirlere hedef olursunuz.

     

    Mevzuu bahsimiz olacak ahkâm-ı şer’iyye’nin akıl ve hikmetine muvafakatını isbâttan aczimize mebni sözü bu vâdilere düşürdüğümüze hüküm olunmasın. Bu gibi mesâili isbâta hadd-i zâtında borçlu bile olmadığımızı arz ettikten sonra bunlar, ta’lîl olunamayan mesâil-i ta’abbüdiyyeden de olmadıkları cihetle ayrıca ve mâ fevka’l-vazîfe (vazifeyi aşan bir şekilde) tedkîk ve îzâh edilecekler demek istiyorum. Hatta ahkâm-ı mezkûreden bazısının, meselâ tesettür-i nisvân mes’elesinin makuliyyeti o kadar sadedir, o kadar celî bir vüzûhu haizdir ki evvelden beri o mes’ele hakkında bir şey yazmak istediğim hâlde buna ne suretle itirâz edilebileceğini düşünüp bulmak, cevâbını vermekten daha güç olduğu için yazmaya muvaffak olamıyordum. Bereket versin ki kısm-ı mahsusunda hikâye edeceğim veçhile o mes’ele hakkında musâdif olduğum bir mu’teriz, dermeyân ettiği cümlelerin yekdiğerine, hey’et-i mecmu’asının da saded-i bahse garâbet-i irtibâtiyle berâber benim için bu bâbda bir zemîn-i tekellüm hazırlamış oldu.

     

    Gelelim: mukaddimede sözümüzün bi’l-münâsebe uğradığı vadi, bi’l-cümle Ahkâm-ı İslâmiyye aleyhindeki vesâit-i itirâzın, o gibi emrâz-ı kalbiyyenin menşeini teşkil eylediği cihetle bu noktaları biraz daha teşrih için kârîn-i kirâmın (kıymetli okuyucuların) müsaadelerini talep ediyorum.

     

    İlm-i Kelâm, mevkuf-ı aleyhi bulunan hikmet, mantık, kavânin-i münâzara gibi ulûm ve fünûn ile berâber müntazam bir tahsîl ister demiştik. O sırada da bazı hatırâlara gelmiş olmak ihtimâli vardır ki:

    Hikmetin vâsıl olduğu derecât-ı hâzırayı, ilm-i kelâm ile mutevaggil [bir ilimle meşgul olan, ilgilenen] olanlar ale’l-ekser bilmezler. Onların bildikleri (Kâdî Mîr) hikmeti ise bugün esâtîr-i mensûha hâline gelmiş olduğundan ilm-i kelâmın, böyle ehemmiyeti kalmayan bir fenne taalluku kendisi için mûcib-i naks-u şîn olur. Mantıka gelince: Onun hakkında eskiden beri beslenen vüsûk-i itimat da son zamanlarda zâil olarak yerine daha mevsuk ve mü’temen olduğunda şüphe edilmeyen tecrübe (pozitif/deney) kaim olmuştur. Ale’l-ıtlak hikmet-i kadîme ile mantık hakkında ahîran hâsıl olan şu su-i nazar cidden şâyân-ı taaccüb ve vâcibü’t-tashîh bulunan ekâr-ı bâtıladan olduğunu söyleyelim.

     

    Evvelâ; hikmetin, terekkiyât ve ta’dîlat-ı ahîresine maruz olan, tabîyyât ve felekîyyat (doğa ve uzay fenleri) kısımları olup ilâhiyatı ise İbn-i Sîna ile Gelenbevî arasında geçen ezminede mazhar olduğu tedkik ve terakkiyi hiçbir vakit görememiştir. İşte ilm-i hikmet, ilm-i kelâmda mahza ilâhiyyatı için lazım olur, ve ilm-i kelâmın urûk ve asâbına (damar ve sinirlerine) girmiş olan bu kısma bîgâne kalınmamak üzere (Kâdî Mîr) ve emsâli kitaplardan katiyyen istiğnâ gösterilemez. Bu kitapların sâha-i tedâvülde vücudunu istiskal (zorlaştıranlar) edenler -itimât ederiz ki- neden bâhis olduklarını bilmezler bile. Mantık hakkında hâsıl olmaya başlayan zehâb ise daha garip, daha câhilânedir. Bu zehâbı, acizleri ibtidâ beş altı sene evvel bir risâle-i mevkûtada okudum. Ve sonra fünûn-i hâzıranın en muktedir, en belîğ tercümanı olan bir ağızdan, fâzıl bir doktordan işittim, deniliyor ki:

    “Ekyise-i mantıkıyye’den (mantıkın kıyaslarından) birini, en meşhurunu ele alalım. (Alem müteğayyerdir [değişendir], ve her müteğayyer hâdistir, binâenaleyh âlem hâdistir) cümlelerine bir çok suretle itiraz etmek mümkündür. Şu hâlde kıyâs-ı mantıkiyyenin vereceği netîce nasıl kat’î olabilir? Bir de istidlâlalat-ı mantıkîyye üzerine müesses olan bunca hakâik ve malumat, sonra ki keşfîyyat ile bozuluyor”.

     

    Buna o vakit bervech-i âtî cevap verilmişti: “Kıyâs-ı mantıkî mücmelen (kapalı ve özet olarak) bu yolda tarif olunur:

    “Bir araya getirilmiş iki kaziyye ki kendilerinin kabul ve teslîm olunmaları üzerine üçüncü bir kaziyyenin de teslîm olunması lâzım gelir”. Bu tariften anlaşılmak iktizâ ediyor ki kıyâs teşkil eden suğra ile kübrâ, evvelden müsellem olmak şarttır. İşte mantık bu şartı vazettikten sonra ilerisine karışmaz. Onlar hangi fenne müteallık kaziyeler ise mes’uliyyetleri oralara aittir. Meselâ (Alem müteğayyerdir, ve her müteğayyer hâdistir) kaziyeleri bir çok suretle kâbil-i itirazmış; [itirâzat da kim bilir nasıl şeylerdi]. Varsın olsun, bundan mantığa bir zarar ait olmaz. Çünkü mantık orasını mütekeffil değildir; eğer alem müteğayyer, ve her müteğayyer hâdis ise alemin, kâinatın da hâdis olması lazım gelir mi, gelmez mi? Şuna bakalım. Elbette lâzım gelir, ve bu lüzum, iki kere ikinin dört etmesinden daha zâhir daha muhakkaktır.[1] El-hâsıl mantık, edillenin tarz-ı tanzimini beyân eder; maddesine karışmaz. Orasını müstedillin derece-i vukuf ve malûmatına tabîdir.[2]

    Mantık, sizin mukaddimatınıza göre netîce verir, suğra ve kübrâ olmak üzere intihâb ettiğiniz mukaddimeler doğru ise neticede şüphesiz doğru, ve eğer yanlış ise neticede yanlış olur. Demek ki ne ekerseniz onu biçersiniz.

    Gelelim: keşfîyat-ı ahîre ile münezelzil olan malûmat ala vechi’s-sahîh istidlâlat-ı mantıkiyye üzerine teessüs etmemiştir. Ya maddesinde ya suretinde, elbette bir yerinde bozukluk varmıştır. Gizli bir noktasında mantıktan ayrılınmıştır. Ve keşfiyyât-ı ahîre dediğiniz, işte o noktaların bilâhare anlaşılmasından başka bir şey değildir.

    Ma ba’di var

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete


    [1] Çünkü iki kere ikinin dört etmesi, efvâh-ı ceditteki şöhret-i bedâhetine rağmen carî-i bahistir. Zîra mebhas-ı mahsûsasında takarrür ettiği veçhile adetler, inde’t-tahkîk ahâd-ı sırfadan terekküp ederler. Meselâ sekiz adedi, sekiz tane vahitten mürekkep olup ne iki tane dörtten, ne de beş ile üçten, ne de iki ile altıdan [ve helümme cerran] mürekkep değildir. Ve illâ tercih bilâ müreccih lazım gelir şu hâlde iki kere iki de aynen dört değil, dörde müsâvîdir. Hâlbûki kıyâs-ı mantıkiyyenin şekl olunan intâcı, buna mukîs olmamak üzere bedîhîdir.

    [2] Mantıkta kıyas bihasebi’l-mâddeden dahi bahis olunursa da muhtelif kuvvetleri haiz bulunan kaziyelerden birer misâl  getirmek ale’d-derecât bu kaziyelerden teşekkül eden kıyâsın isimlerini tayîn etmek suretiyle bahis olunur.