Müellif: Babanzâde Ahmed Naim
Dergi: Sırât-ı Müstakîm
Tarih: 18 Kanunievvel 1324
İşte bu âlemin bozuk i’tikâdlarını düzeltecek bir muallim ve mürşide, fâsid-i ahlâk ve âdâtı değiştirecek bir muslihe muhtaç olduğunu inbâ etmek üzere kalbine min tarafillah ilkâ olunan bir ilm-i zarûrîden, deruhte edeceği emr-i azîm-i tâkat-şikende nusret-i İlâhiyyenin kendisine mu’în ve zahîr olacağını, ba’îdü’l-menâl olan o emel-i ulvînin husûlüne nihayete kadar hâdim olacağını iş’âr eden nesîm-i inâyet-i Rahmânîden; pîş u pesînde bir şems-i nûr-ı enver gibi parlayan, kendisini delîl aramak ihtiyacından muğnî kılan misbâh-ı vahy-i İlâhîden; a’vân u ensâr, sipâh u sipâh-sâlâr makamına kâim olan va’d-i sâdık-ı semâvîden başka bir şey değildi. Şu’ûb ve kabâil-i âlemin kimi putperest, kimi âteşperest, kimi dehrî, kimi mânî, kimi yahûdî, kimi nasrânî iken, her biri diğerine benzemez avâid ve i’tikâdâta me’lûf ve tâbi’ iken, cümlesini birden tevhîd, teşbîh ve ta’tîlden münezzeh olarak ta’zîm-i Rabb-i Mecîd’e – kimseyi imdâd ve muâvenetine çağırmadan, kimseyi bu emr-i azîme teşrîk etmeden – yalnız başına öyle bir kuvvet ve itmi’nân-ı kalb ile, öyle bir azm-i kaviy-yi sâdık ile kıyâm etti ki, mebhût-i hayret olmamak mümkin değildir. Ve yek-demde döndü: “Evsânınızı terk edin. Âbâ u ecdâdınızın size tanıttığı ma’budları artık tanımayın” dedi. Lâhût ile nâsûtu birbirine karıştırıp girdâb-ı hasâr içinde serâsîme ve gümgeşte kalan müşebbiheyi, “Hak Teâlâ’nın münezzeh olduğu bu teşbihten, şân-ı ulûhiyyetine nâ-sezâ isnâdâttan vazgeçiniz” diye ikaz etti. Nûr ve zulmeti, hayır ve şerri birer ilâh tanıyan sâneviyyeyi “bilcümle hâdisât-ı kevniyyeyi âlem-i vücûdda bi’l-istiklâl mutasarrıf olan, şerîk ve nazîrden müte’âlî olan Vâhid-i Zü’l-Celâl’e isnâd ediniz. Yekdiğerini mahvetmek lâzım gelen iki müsâvî kuvvet ve kudretin vücûdunu i’tikâd gibi bir küreyve-i butlâna düşmeyiniz” diye tahzîr etti. Tabî’iyyûna baktı, onları da, enzâr-ı basîretlerini perde-i kesîf-i tabîatın mâverâsına doğru sevk ve icâleye, kâinatın medâr-ı kıyâmı olan sırr-ı vücûdu müşâhedeye teşvik ve terğîb eyledi. Bilcümle zevi’l-kavli kendine muhatab etti. Büyük küçük, ileri geri ne kadar insan varsa, hepsinin Hâlık-ı arz u semâvât ve Kâbız-ı ervâh-ı mahlûkât olan o Zât-ı Ecell ve A’lâ’nın kabza-i kudret ve ceberûtunda yeksân olarak ser-be-hâk-i acz u meskenet olduklarını i’lân ve insanların yekdiğerlerine olan rüchân-ı hakîkîleri, yani nezd-i İlâhî’deki fazl u meziyyetleri takvâ ve tâ’atlarına göre olduğu sarâhaten beyân, Hâlık ile mahlûk arasına girmek, vesîle-i şefâat olmak gibi fuzûlî bir hizmeti kendiliklerinden deruhte eden rüesâ-yı rûhâniyenin bu hodgâmâne intihâli gayr-ı kâbil olduğunu, en büyük bir reîs-i rûhânînin indallah himmeti, pey-revlerinin en küçüklerinden farksız bulunduğunu mehbit-i vahy-i Hüdâ olmuş bir kalb-i selîmin bahş eylediği bir kuvvet-i mukni’âne ile îzâh ve tebyîn ederek, bu rüesâya a’lâ-yı menâsıb-ı Rabbâniyyelerinden ednâ-yı merâtib-i ubûdiyyete inmelerini, bir ilâhtan, bir ma’buddan istiâne hususunda reîsin rüûsa iştirak eylemesini ve Hâlık’a nisbeten bir dereke-i acz ve iftikârda bulunan bilcümle “efrâd-ı insaniyye beynindeki fark ve tefâvüt; ilm u faziletten, takvâ ve tâ’atten ibaretdir” i’tikâdının vicdân-ı pâke nakş edilmesini teklif etti. Mukallidleri, göreneklerine esir olanları, ruhlarını tengnâ-yı mezelletten tahlîsa ve ellerini ayaklarını bağlayan, saâdetlerine sed çeken ağlâl-ı hurâfâtı çözmeğe irşâd etti. Kütüb-i semâviyyeyi mütâlaa ve ma’ânîsini idrak ile, o kütüb-i mukaddesenin muhtevî olduğu şerâyi’i İlâhiyyeyi muhafaza ile mükellef iken, kemâl-i gabâvetlerinden yalnız elfâz ve hurûfunu bellemekle iktifa edip, rûh ve mânâlarına nüfuz etmek istemeyen me’mûrîn-i rûhâniyyeyi, ikâme eylediği berâhîn-i müskite ile tebkît eyledi. Âmâl ve makâsıd-ı nefsâniyyelerine ittibâ’an o kitabları tahrif edenleri, elfâzlarına istedikleri şekil ve mânâyı verenleri takrî’ât ve tevbîhât-ı şedîde ile tahkir etti. El-hâsıl bütün halkı, vahy-i İlâhîyi anlamaya, sırr-ı ilmiyle tahakkuk etmeye davet eyledi. Her insana zâtında mevdu’ olan mevâhib-i fıtriyyeyi hüsn-i isti’mâl etmenin yolunu gösterdi. Herkes kendini bilmeye, tanımaya ve akl u fikr ve irade gibi hasâis-i celîle ile mümtaz bir mahlûk-ı şerîf olduğunu idrak edib, bu hasâis-i mübeccelenin mukteziyyâtıyla âmil olmaya teşvik eyledi. Âlem-i kevn ü fesâdı insana musahhar kılan o Hakîm-i Mutlâk’ın, insana mevcûdâtın hangilerinden intifa’ edebilirse onları mubah kılıp, bu intifa’ı; i’tidâlden, hudûd-i şerîatten, kuyûd-ı fazîletten başka bir mâni’i tahdîd eylemediğini ifhâm etti. Halkı, akıl ve fikirlerinin iânesiyle ma’rifet-i Hâlık’a vâsıl olmaya ikdâr ve e’azz-i makâsıd ve metâlib-i ûlâ, cihanlar değen bu ma’rifeti iktisâb için de, hâssa-i vahy ile mümtaz olan sâhib-i mu’cizâttan başka vesâiti intihâl-i mübtilâne olmak üzere ortadan kaldırarak, Nebî’den başkasına ittibâ’dan men’ eyledi. Nebî’ye iman için de ayniyle tasdîk-i Vücûd-ı Bârî gibi delîl-i kavî ve celîye istinâd edilmesini emr eyledi. Vesâtat-ı enbiyâya ihtiyacımız ise, der-kârdır. Zira Vücûd-ı Bârî’yj tasdik için bi’set-i enbiyâya hacet olmasa da, bilinmesi matlûb-ı İlâhî olan sıfât-ı İlâhiyyeyi bilmek için, şân-ı ulûhiyyete en ziyâde lâyık olan ibadeti öğrenmek için, mesâlih-i dünyeviyyemizi tesviye ve idare hususunda enzârımıza hafî kalan kavânîn ve kavâid-i dakîkaya kesb-i vukûf eylemek için, mahz-ı lutf-ı Sübhânî olarak bi’set-i enbiyâya ihtiyacımız olduğunu aklımız inkâr etmez. İnsana, ruh ile cisimden yekdiğeriyle mümtezic iki âlem-i mütehâliften mürekkeb olduğunu ve her iki âlemine hizmet ve her iki cüz-i vücûdunu dâire-i hikmetten inhirâf etmeyerek mâ hulika lehlerinde istihdâm etmekle mükellef olduğunu öğretti. Bütün halkı da, öteki âlemde mülâkî olacakları ahvâl u ehvâle karşı daha bu âlemdeyken hazırlanmaya davet etti. En hayırlı amelin, ibâdâtta Hâlık’a ve muamelâtta adl u dâd ve nasihat ve irşâd-ı ibâd şeklinde olmak üzre mahlûka ihlâstan ibaret olduğunu tebyîn etti. Bir kavmin, bir sınıfın değil, bütün nev’i beşerin dünyada rahatı, ukbâda selâmet ve saâdeti için, bilcümle kuvvâ-yı maddiyye ve ma’neviyyesini tevsî’ ve meziyyet-i nev’iyye ve ulviyyet-i izâfiyyesini i’lâ için her ne lâzım ise, cümlesini ta’limden geri durmadı. Herkesin hâli, ülfet ettiğine – hüsrân-ı dünya ve hirmân-ı ukbâ dahi olsa – muhabbet; bilmediği şeye – mûcib-i gazv-i siyâdet ve müntehâ-yı merâtib-i saâdet de olsa – adâvet etmek olduğu halde, maddeten hiçbir kuvvet ve kudreti yok iken velvele-i âlemgiri bütün halk-ı cihânı ayaklandırmak şânından olan böyle büyük da’vete yalnız başına kalkışmak akıllara hakikaten durgunluk verir. Yeryüzündeki i’tikâdât ve i’tiyâdâtın kâffesine birden i’lân-ı harb demek olan bu davaya kıyam ettiği zaman, herkesten evvel mehd-i hidâyet ve merkez-i dâire-i saâdet olmak lâzım gelir. Kendi kavmi tasdik edecek iken, bu neşr-i Hüdâ-pesendâneye en ziyâde mâni’ olan onlar oldu. Müşrikîn-i Arab kendi nefislerinin düşmanı, şehvetlerinin esiri olduklarından, o davet-i mühimmenin mutazammın olduğu hakâyıka yanaşmak istemiyorlardı. Avâmları havâslarının ağzına bakar, irâdelerini onların irâdesine tâbi’ kılarlardı. Havâslarının ukûlü ise, gışâ-yı ‘izz ve gurur ile mahcûb olduğundan, öyle bir fakîr-i ümmînin sözünü dinlemeyi azametlerine bir türlü yediremiyorlardı. Zehârif-i dünyadan o kadar bî-nasîb olan bir zâtta, kendilerine nasihat vermek, hâiz oldukları makâmât-ı refî’aya taarruzla levm ve ta’nîf etmek için bir meziyyet-i hakîkiyye görmüyorlardı. Lâkin o Rasûl-i Ümmî, o Nebîy-yi Kuraşî, o fakr u za’fı ile, o acz-i zâhirîsi ile beraber yine sihâm-ı delâilini yağdırıyor, burhân-ı celînin feyizli sehâibinden sâikalar indiriyordu. Gâh zecr u tevbîh ile, gâh rıfk u nasihatle, gâh câlib-i dikkat şeylerle, mûcib-i ibret sözlerle enzâr-ı intibahlarını i’lâ ediyordu. Güya ki, etbâ’ına karşı cebbâr, hükmünde kahhâr, bununla beraber her emir ve nehyinde hikmet-şiâr görünen bir sultân-ı dâd-ger, yahut evlâdını terbiyede mâhir, mesâlih-i dünyeviyye ve uhreviyyelerini tesviyeye kâdir, sert olduğu kadar merhametli bir peder idi. O za’f içindeki o kuvvet, o acz içindeki o müknet, o ümmîlik içindeki o ilim ve hikmet, o muhît-i câhiliyyet içindeki o sedâd ve fazilet ne idi? İşte bunlar hep Ceberût-ı A’lâ’dan hübût eden nidâdan, Âsumân-ı Akdes’ten nüzûl eden inâyet-i ulyâdan, kendine o kalb-i tâbdârı makarr eden vahy-i celîl-i Hûdâ’dan başka bir şey değildi. O hitâb, her şeyi ilm ve rahmetiyle muhît olan Kâdir-i Kayyûm’un hitâb-ı izzeti idi. Bu emr, kulakları tenbîh eden, cehalet hicâblarını yırtan, gaflet perdelerini paralayan, kalblerin samîmine giren emr-i nâfiz-i İlâhî idi ki, bu emr ve hitâbı da; Rasûlünün sıhhat-i risâletine en kavî burhânı ikâme etmek, abd-i sâdıkını yalancılık töhmetinden berî kılmak için böyle mu’tâd olmayan bir hasîsa-i celîle ile mümtaz eylediği bir abd-i ümmînin lisanı ile onun nutk-ı dil-şikârıyla tebliğ eyledi. Hakikat! İsbât-ı nübüvvete daha vâzıh delil aranır mı? Bir ümmî çıksın da; kâtibleri, okuduklarını yazdıklarını anlamaya davet etsin. Medâris-i ilme asla yanaşmamış biri gelsin de, ulemâya, bildiklerini şevâib-i cehl ve gabâvetten tasfiye edin, diye çıkışsın. Menabi’i urefânın semtine uğramamış bir kimse urefâyı irşad etsin. Erbâb-ı evhâm içinden yetişmiş bir kimse, hukemânın sakatâtını bulsun da, onları doğru yola sevk etsin. Sâdegî-i tabîate en yakın olan, nizam-ı hilkati, kavânîn-i kevniyyeyi idrakten en uzak kalan kabâil arasında garib kalmış bir zât, bütün nev’i beşer için usûl ve kavâid-i şerî’atı vaz’ ve ta’yin etsin. Saâdete öyle şehrâhlar açsın ki, sâlikleri tehlike-i hüsrândan kurtulsun, târikleri ise tarîk-ı necâtı asla bulamasın. Nedir o ulvî hitâblar! Nedir o müskit cevab!
İnsanın mahiyeti, hakikati, akılları durduran o Zât-ı âlî-sıfâtın bu hallerine nazar-ı ibretle bakınca, [Mâ hâzâ beşeran in hâzâ illâ melekun kerîm (“Bu bir beşer değil. Bu ancak üstün bir melektir!”, Yûsuf 12/31.)] diyeceği geliyor. Lâkin hayır, biz bunu söylemeyiz. Onu daire-i beşeriyyetten hariç tutmamakla beraber, sınıf-ı melâikten ma’dûd olmaktan da münezzeh ve müteâlî addederiz. Biz [İnnemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye (“Ben yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu var ki, bana…vahyolunuyor”, Kehf, 18/110.)] âyet-i kerîmesini şân-ı âlîsine en mükemmel tarif olmak üzere tanırız. O mahbûb-ı Hüdâ, o zübde-i kümmel-i asfıyâ, bilcümle enbiyâyı tasdik etmiş bir nebîdir. Lâkin kendi nübüvvet ve risâleti hakkında delîl-i mukni’ olmak üzere gözleri kamaştıracak, havâss ve meşâiri tedhîş edecek havârık göstermedi. Her kuvvet-i insaniyyeye muhtassun lehi olan işi yaptırmayı teklif ettiği sırada, akl-ı insanîyi de, hitâb-ı İlahi’yi taakkule me’mûr etti. Hatayı savâbdan temyiz etmek vazifesini ona tahmîl eyledi. Kemâl-i hüccet ve burhânı; kelâmın kuvvetine, belâğatın kahr u galebesine, delilin sıhhatine tevdi’ eyledi. Âyât-ı beyyinât-ı İlahiyyeyi, işte medârik-i ukûle en karîb olan bu sûret-i vâzıhada isbât eyledi. [ve innehû le-Kitabun Azîz lâ ye’tîhi’l-bâtılu min beyni yedeyhi ve lâ min halfihî tenzîlun min Hakîmin Hamîd (Şüphe yok ki o, eşsiz bir Kitaptır. Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah’tan indirilmiştir. (Fussılet, 41/41-42)
Yayına hazırlayan: Murat Gökalp
Link :https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1324_1/1324_1_19/1324_1_19_NAIMA.pdf