Etiket: nisvan

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XII

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden Talak III

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2 Sayı 28

    Tarih: 30 Mart 1325

     

    [Ma ba’d]

     

    Şurasını da unutmayalım ki salâhiyet-i talak yed-i meşiyetine tevdî’ olunan zevç bu hakka bedava olarak mahzâ rüçhân-ı fıtratla nail olmamıştır. Din-i İslam’da, elini sıcak sudan soğuk suya sokmaya, hatta kendisine bir bardak su vermeye, bir fincan kahve pişirmeye, hatta çocuğunu emzirmeye, babasının hanesinden gelirken bir habbe getirmeye, mecbur olmayan(1) zevcesini taht-ı nikahında bulunduğu müddette infak ve iaşeye borçlu olduğu gibi ba’de’t-talâk bir vakit beslemek ve mehir namıyla bir meblağ da vermekle mükelleftir ki bu suretle kadının zevç-i âhara gidinceye kadar [ki bu da diğer erkekler için müteaddid zevceleri olmak ve hasbe’l-îcâb eskisini bırakıp yenisini almak imkanıyla pek gecikmez] epeyce müddet maişeti taht-ı temine alınmak ihtiyacâtına karşılık tedarik olunmuştur. Demek isterim ki İslam kadınlarının bir takım hevailiklerden, serbestliklerden içtinaba mahkum olmalarına mukabil haneleri dahilinde bunlar kadar düşüncesiz gailesiz, esbâb-ı maişet ve istirahatleri hibe edilmiş kadınlar olamaz. Bunlar hakkında son derece ibzâl-i lütuf ve şefkat iltizâm-ı adalet edilmesi için lisân-ı Şer’ ile vesâyâ-yı ekîde vardır. Hatta bu kadar mesârif ve vezâif arasında taaddüd-i zevcât meselesinden istifade etmek her zevcin karı değildir. (2) Sonra, bazı a’zâr ve esbâb-ı meşrû’aya mebni zevci tarafından tatlîk olunmak üzere kadının mahkemeye müracaatı da mesmer olur.

     

    Nisvânın ba’de’t-talâk mühlet-i iddetlerini teşkil eden zamanın inkizâsı ve bazılarının hamil iddiaları hakkında onların serâir-i hususiyesini tecessüsten vikayeten bir muamele-i ihtirâmiye olmak üzere kendi kavl-i mücerretleri mesmû’ olmak yüzünden erkeklere tahmil olunan mesârif müddetini uzattıkça uzatmak imkanının eydiye-yi nisvâna verilmesi sebebiyle mahâkime düşen karı koca davalarında kadınlarımızın nail olduğu imtiyazdan şikayet ettiklerine çok kere tesadüf bulunan bazı avam-ı müslimin ile nisvân-ı islamı mağdur gören müste’nisîn yekdiğerleriyle görüşsünler de her iki taraf tadîl-i fikir eylesinler. 

     

    Yukarıda tadat ettiğimiz üç suret-i talâktan üçüncüsüne gelince zevç ve zevcenin bidayeten kendi reyleriyle husule gelen rabıta-yı nikahı inde’l-îcâb kat’-ü izaleden aciz kalmaları ve ömür süren şu refâkat-i mecbûriyenin azâb-ı cangüdâzıyla kabri cennet ve mevti câna minnet bilmeleri, yahut nimet-i fırâka nail olabilmek ümidiyle kim bilir kaç defa mahkemelerde yalan, gerçek birbirine karşı isnâdât namûsşeknâne(?) bulunarak, bir ailenin esrâr-ı vâcibetü’l-istitârını ortaya saçarak, bahusus kadında el içine çıkacak hal ve belki ümid-i istikbal bırakmaya meydan verilmesi akıl erir şeylerden değildir. Din-i İslam’da ise zevç berâ-yı iftirâk zevcesinin kabâih ve fezâihini hiçbir kimse nezdinde ispat ve teşhire mecbur olmadığı için o gibi serâir-i ahval ikisinin arasında kalır. Hatta hâl-i gadabında îkâ’-yı talâkın Şeriât-ı İslamiye’de mekruh addedilmesi ve (اَلطَّـلَاقُ مَرَّتَانِࣕ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْرٖيحٌ بِاِحْسَانٍؕ)(et-talâku merretâni fe-imsâkun bi ma’rûfin ev tesrîhun bi-ihsânin)(Bakara Sûre-i Şerîfesi 229. Ayet-i Kerime)(Boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir.) nazm-ı celîlilinde müfessirinin beyan buyurdukları veçhile ba’de’l-iftirâk kadının kadh-ü mezemmetinde (yerilmesi ve sövülmesi) bulunmak menhî olması yine serâir-i mezkûrenin mahfuz kalmasın ayardım edecek hikemiyât-ı âliyedendir.

     

    Sonra, vahdet-i zevce usulünün, bilhassa erkeklerle kendisini alacak bekar zevç bulmayan veyahut müteehhil bir erkeğe meyl-i hususisi bulunan kadınları fuhşa sevk edebileceği gibi yekdiğerini sevmeyen veya bilâhare istiskâl eden zevceyn arasında husûl-i talakın o kadar müteassir (zor) olması fuhş için bir sâik-i diğerdir. Din-i Mübîn-i İslam’da bulunan imkan-ı teaddüd ve teceddüt ise insanların daire-i meşrû’a dahilinde tesviyeyi ihtiyaç edebilmelerini temin eylediği cihetle fevâhiş ve münkerâta karşı bir zımân-ı tahaffüz bir fesehatgâh-ı istiğnadır (bir korunma zemini ve ihtiyaç duymama sığınağıdır). 

     

    Bu makamda unutulmaması vacip olan şeylerden biri de mezkur teaddüt ile teceddüdün feyz-i tenâsüle (nesillerin akıp çoğalmasına) hizmet-i azîmeleri vardır. Bir iki sene mukaddem Fransız gazeteleri, Fransa’da hissolunan, tenâküs-i nüfus (nüfus azalması) hakkındaki şikâyâtı tekrar ettikten sonra kesret-i tenâsülün, başlıca usûl-i izdivaç ve iftirâkı kolaylaştırmaya mütevakkıf olduğunu yazıyorlardı ki işte bundan daha sarih bir itiraf-ı hakikat olamaz. Talak bahsi münasebetiyle iddet hakkındaki ahkam-ı şer’iyyemizin mütezammın olduğu hikem-i akliyeden de bir nebze bahsedeceğiz iddetten maksut istibra’-i rahm (rahmin temizlenmesi) olduğu halde hurre ile cariyenin iddetleri yekdiğerine müsavi olmamasının sebep ve hikmeti neden ibaret olduğuna dair idare-i hanemize varit olan sualin cevabı da buradan anlaşılacaktır.

     

    Evvela şunu arzedelim ki iddetten maksut yalnız istibrâ’-i rahm olmayıp belki istibrâ’i-rahm, iddete gözetilen mekâsıddan biridir. Onun içindir ki zevci irtihal eden zevce, gayr-i muti’e (birliktelik yaşanmamış) olsa dahi dört ay on günlük bir müddet iddetle mahkumdur. Kezalik eğer iddetten maksut mücerret istibrâ’-i rahm olsaydı bunun için hayzayı vahide kifayet eder ve iddet muhtelif nev’ilere inkisam etmezdi. Şu halde iddetin istibrâ’-i rahmden maada bir takım esbabı daha vardır ki onlar da râbıtayı nikaha bir ehemmiyet-i mahsusa vermek ve zevç-i mutallik için talâk-ı ric’ilerde nedâmet ve avdet imkanını bulmaya vüsatlice bir meydan bırakmak üzere müddet-i ric’ati temdit eylemek ve iddeti teşkil eden zaman zarfında zevceye, tahammül ve tezeyyünden tevakki (süslenmekten kaçınması) eylemesi manasına olan ve lisan-ı fıkıhta “ihdâd” namı ile yâd edilen bir nev’i mecburiyet ve mahkumiyetle zevcin elem-i fikdânını ihsâs etmek bu suretle nisvânı erkeklerine dört el ile sarılmak ve talâk vukû’nu icâp eden esbab-ı münâferetten ihtiraza sevk eylemek ve zevcin nikahından çıktıktan sonra yine bir müddet daha zevcenin nafaka ve süknâsını (barınma giderlerini) taht-ı temine almak gibi şeylerden ibarettir. İşte ribkayı sâbıkanın harîmi ve nev’an mâ (bir çeşit) biraz daha idame yadından ibaret olan iddete bir takım hukuk gözetilmektedir.

     

    Onlardan birisi Hakkullahtır ki ricâl ile nisvânın münasebetini istibâhaya vasıta olan bir akd-i şer’înin şanına ihtiramen bir anda tamamıyla inhilâl edemeyerek bazı asârının bir müddet payidâr olması ile hasıl olur. ikincisi zevç-i evvelin hakkıdır ki o da şayet talaka nedâmet ederse ricat için genişçe bir zaman bulabilmesi ve zevcesinin bir vakit daha taht-i nikahındaymış gibi serbest kalmaktan mahrum edilerek bu suretle talakın acısını hissetmesi vasıtasıyla muaevedetten sonra talakın tekerrürüne ve belki iddetteki şu ahval-i müz’iceyi (can sıkıcı halleri) düşünerek hiç talâk vukû’ bulmadan vukû’na meydan vermemek çaresine bakması lazım gelecek surette kendisine irtibat ve inkiyâdı emrinin teyidi ile hasıldır. 

    Üçüncüsü zevcenin hakkıdır ki o da o müddette nafaka ve süknâya istihkak ile beraber zevcinden memnun olduğu surette esbab-ı muavedetine tevessül için zaman bulabilmesinden ve saadet-i zâilenin rücû’u ümidinin imtidâdından ibarettir.

    Dördüncüsü zevç-i evvelin zevç-i sâniyinin ve sübut-i nisebinde yanlışlık olmaması matlûb olan veledin üçünün birden hakkı olmak üzere istibrâ’-i rahm keyfiyetidir. Cariyede nikahtan başka bir vasıta-ı istibâhâ mevcut olduğundan onun nikâhının şanına ait olan hakk-ı ihtirâm, hurrenin nikahı derecesine olamayacağı gibi cariyenin hurreye nisbetle noksan şerefi kendisinde zevcine karşı nüşûz (baş kaldırı) ve istiğnâ (ihtiyaç duymamak hali) tasavvuruna kısmen mani olacağı cihetle hal-i iddete uzunca bir müddet zevcin elem-i fikdânını kendisine hissettirmek vasıtasıyla hal-i nikahta zevciyle hoş geçinmemesi ihtimaline karşı bir nev’i tehdit vaz’ına o derecede lüzum yoktur. Sonra zevç-i müfâriki tarafından nafaka ve süknâya istihkâkı biraz erken münkatı’ olan cariyenin vazife-yi infaka ve iskânı efendisine intikal edeceğinden hakkının bu cihetinde görülen noksânı için esbab-ı telafi müheyyâ (hazırlanmış) bir halde bulunur. Halbuki hurrenin malı ve bakacak kimsesi bulunmamak ihtimaline mebni ihtiyaten infak ve iaşesi bi’n-nisbe daha uzun bir müddetle zevç-i mutallikine tahmil edilmiştir. el-Hasıl iddete gözetilen hukuk-i erba-i mezkûreden üç evvelkiler cariyenin iddetinde nakıs olduğundan hurrenin iddetine nisbetle bunun müddeti tansif edilmiş oluyor (yarıya indirilmiş oluyor).

     

    Yine iddete muteber olan hukûk iktizasınca iddet-i talâk üç hayız ve âyise için (menopozdaki hanım için) üç hayız müddetine muadil olmak üzere üç ay iken iddetü’l-vefât dört ay on güne iblâğ edilmiştir. Bunun sebebi ise zevcinden ölüm ile ayrılan zevce için vazife-yi “ihdâdın” daha ziyade bir ehemmiyet kesbetmesi ve zevcin öleceğine yakın bir zamandaki hal-i zaafıyla vukû’ bulan ilkâhın eseri biraz geç zahir olması ihtimali gibi mesâlihten ibarettir. Dört ay on gün ise kırk gün nutfe kırk gün alaka kırk gün mudğa halinde bulunan ve bu minval üzere dört ayda üç devre terakkî geçiren cenine devre-yi râbiasında nefh-i rûh (ruh üflenmesi) edileceğinden on gün de hayât-ü hareket müddeti olarak takdîr edilmiştir ki eğer hamil (doğurma) varsa bu müddette mutlaka belli olması lazım gelecektir.

     

    Zifaftan evvel zevci vefat eden zevcede hamil ihtimali olmadığı halde onun de aynı iddete tabi olması ise mevt ile nihayet bulan ve nihayet bulmakla takarrür eden akd-i nikaha ait mücerret bir râsime-i hürmet kabilinden olduğu gibi işbu harîm-i nikahta zevcin hakk-ı ihdâdı ve zevcenin hakk-ı nafakası gibi hukuk-i mütekâbiliyeye riayetle asâr-ı nikah ihya edilmiştir. Kable’z-zifâf zevcin mevtiyle nihayet bulan nikaha tamamlanmış nazarıyla bakıldığı şununla da sabittir ki zevce bu surette de tam mehir alır. Halbuki kable’z-zifâf talâk ile müfârakat olsaydı nısf-i mehir alacaktı. Hatime-i makâl olarak şunu da arzedelim ki din-i İslam’da talâk, ricâle bahşolunmuş bir salâhiyet olmakla beraber râbıtayı nikahın Kur’ân-ı Kerîm’de (ميثاق غليظ) tabir buyurulduğuna dair lazım gelen telmihât-ı ekîde-i derîğ buyurulmamıştır. Birinci talak vuku bulduktan sonra iddeti teşkil eden müddette zevç ve zevce için içinden çıkmış oldukları saadet-i ailenin kadrini takdir ve teemmül ve esbab-ı muâvedete tevessül için imkan bulmalarıyla fırkatten sonra kıymeti bir kat daha artan vaslın evvelki muaşeret ve âmizeşlerine yeni bir kuvvet ilave edileceği gibi şu müsaadeyi intibâhâverin (uyarıcı müsaadenin) ikinci talak ile bir defa daha tekerrüründen sonra üçüncüsünün îkâ’ına da cesaret olunursa ni’met-i nikahın bu sefer büsbütün elden çıkmış olacağı ve şayet birinci ve ikinci def’a temkîn ve basireti muhafaza edemeyen zevcin aklı başına gelerek layık olduğu küreyveyi nedâmete (pişmanlık kuyusu, küresi) düşmesi üçüncü talakın ma ba’dine kadar geçirirse bir defa kendisine bir mehl-i rücû’ olmayarak sırf bir muameleyi zâcire olmak üzere yine bir iddet müddeti beklemek ve ba’de’l-inkizâ zevce diğer bir zevcin taht-ı nikahına geçmek ve bu nikah, kadını ilk zevcine iade için bir tedbir-i muhallil bir alet-i muvazaa bir vasıtayı intikal olmayarak adeta belli başlı bir nikah-ı maksud halinde bulunmak üzere tahlil fikrine karşı zevç ile zevç-i sâniyeden ibaret bulunan muhallil ve muhallelün lehe lisân-ı şârî’ ile lanet edilmek ve bu suretle adeta zevç-i evvelin vaktiyle tezevvücü tarzında bir maksat-ı muaşeretle tezevvüç eden zevç-i sâniden hilâf-ı maksat bir tesadüfe menût olan ve yine derecât-ı meşrû’asına tabi bulunan müfârakat vukû’undan sonra da lazım gelen iddet müddetini geçirmeye mecbur olduktan sonra nihayet evvelce yabancı eli sürülmemiş olan zevcesini bu sefer başka bir erkeğe birleşmiş olmak sıfatını iktisâb eylediği halde daire-i mahremiyetine kabul ve istiâde (dönüşünü kabul) edebilmek gibi müşkilât-ı hissiyât berendâzâne zevcin hakk-ı talâktaki salâhiyet ve istiklâline karşı vaz’ edilerek bu salâhdiyeti sü-i isti’mâl mümkün olduğu kadar mahal bırakılmamıştır. Zevc eğer zevcesiyle hakikaten geçinmek niyetinde ise talaktan sonra maruz kalacağı bu kadar ahvâl-i müşkileyi gözünün önüne getirerek nikâh gibi bir emr-i mukaddesle artık kolay kolay oynayamaz. Yok, zevcesiyle geçinmeyi katiyen imkan haricinde görüyorsa böyle adamı mutlaka geçinmek mecburiyetinde bulundurmak kendinin menfaati şöyle dursun kadının menfaatine bile muvafık olmaz.

     

                                                                                                                                                          Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

     

    Dipnotlar:
    (1): Söylediğimiz şeyler muktezîyat-ı hakikiye-i şer’îyeden ibaret olup bunun haricinde zevce tarafından sevk-i nezâket-i insâniyetle bi’r-rızâ vaki olan hidemât yahut âdâta müstenit bazı ilcâat makâm-ı itirazda kabul olunamaz.

    (2): Lakin bî lüzum bir takım itiyâdât ve tekellüfât-ı medeniyeye teban veyahut saika-yı ülfet ve sefâhetle bir zevceyi idare ve iaşeden aciz gösteren birçok kimselerin Şer’î ve iktisâdi bir maişetle müreffehen üç zevceyi idare edebileceği de nazar-ı dikkatten dûr tutulmamalıdır.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar X

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden Talak I

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 26

    Tarih: 16 Mart 1325

     

    Dîn-i İslâm’da talakın erkeklere ait bir hak olması meselesini ispat için edille-i naklîyye irâdı malumu i’lâm derecesinde bî-lüzûm bir şey olduğundan bu bahsin kısm-ı evvelinde, evvelki mebâhiste olduğu gibi istidlâlât-ı naklîye ile iştigâl etmeyeceğiz. Çünkü bütün nusûs-i Şer’îyyenin îkâ’-ı talâkı erkekler tarafından sadır bir fiil olarak göstermesi ve bunun levâzımından olmak üzere zevc-i mutallik ve zevce-yi mutallaka nâmıyla yad etmesi bu hususta hiçbir şeye hacet bırakmayacak derecede sarih ve kat’îdir. 

     

    Bu dinde, öyle zannolunduğu gibi yani mine’l-kadîm ulemasının zannettikleri gibi ricâl, hakk-ı talâka mâlikiyet hususunda hâiz-i istiklâl olmayıp bunun pek çok şerâiti mevcut olduğu ve o şartlardan biri de (وَأُولاتُ الأحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ)(“Ve ûlâtu’l-ahmâli ecelühünne en-yeda’ne hamlehünne)(“Hâmile kadınların iddeti de doğum yapmalarıdır”, Tâlâk Sûre-i Şerîfesi, 4. Ayet-i Kerime)(2) nazm-ı celilinden anlaşıldığı vaktiyle gördüğüm bir kitabında söyleyen mâbeyn-i hümâyun mütercimlerinden ve sâbık meclis-i meârif azâsından Doktor “Sabuncuyan Luis” Efendinin bir taraftan din-i İslamı müdafaa ve diğer taraftan ulemasını, Kur’an’ın manasını anlamamış olmakla muaheze tarzında yazdığı sözlere karşı ise halen, cevap vermekten ziyade okurken mecbur olduğum handelerimi tekrara ihtiyaç hissediyorum.

    Talâkın cihet-i akliyesine gelince bu mesele, ricâlin nisvân üzerine rüçhan ve tefevvükleri esasına müstenittir. Yani esas-ı mezkûr sabit olduktan sonra ricâlin hakk-ı talâka malikiyetini ayrıca ispata lüzum bile kalmaz. Ricâlin, rüçhan ve tefevvükü ise (taaddüd-i zevcât) manzumesinde haylice izah ve isbat edildiği gibi zaten bu cihet-i hiffet alemden beri Dünyanın her noktasında kendi kendine zahirdir. Fi’l-vâki’ bütün aktâr-ı cihânda bulunan nisvânın ricâle nisbetle hâiz oldukları mevkiye bakılsın: Fikr-i metîn veya pençe-i ahenîne (demirden pençe) bedel sâid-i nermîne malik bulunan şu mahlûkat-ı latifenin son zamanlarda Avrupa’da nâil olduğu makâm-ı ihtirâm bile ricâlin taht-i himâyesinde iktisap edilmiş bir şeref-i acznümâdır. Evet, kadınlar modasına göre mesela arabanın sağ tarafına alınmakla takdim edilseler de işte bu hal, tabir olunduğu veçhile takdîl edilmek derecesinde kalıp onların takdim etmesi şeklinde değildir. Sonra: Bu şeref hâdis-i mehâmiyânenin menşei ne olabilir? Kadınların kuvvet-i satvetleri (sindirici güç) mi? Asla! Çünkü baksanız, şeref-i mehâmiyâne diyoruz, meydan-ı müsâra’da (çarpışma meydanında) erkekleri mağlup eden kadınların bulunduğunu söyleyenler vardır. Lakin Kara Ahmet gibi erkekleri değildir ya. Doğrusu ara sıra tesadüf edilen o gibi vekâyi’-i nadirânenin (Dünya’da her kadını yenecek bir erkek, her erkeğe yenilecek bir kadın bulunmak) kaide-i kadîmesine karşı kaale alınmaya layık bir ehemmiyeti olamaz. 

     

    Şerefin menşei kadınlarda meknuz olan zeka ve dirayet olsun. Netekim, kuvvâ-yı bedenîyelerinin ziyadeliğini söylemeye cesaret eden müste’nisler (kadın taraftarları) kuvvâ-yı akliyelerinin fazla olduğunu da iddiadan geri durmazlar ve bu hususta deminki müsâra’a meydanlarına nazîre olacak müsabaka imtihanlarını zikrederler. Lakin bunların icmâ-ı beşerîyyeye muhalif fikirler olduğunu herkes bilir. Eğer böyle birkaç cüz’iyyât ile kavâid-i külliye ve umumiye sabit olmak lazım gelse dünyanın bütün kavâid-i aslîyesi bozulurdu. Nisvânın akıl-ü fikrinden istifade edilmek nokta-i nazarından insanlar arasındaki mevki’-i içtimâiyelerinin derecesini şundan da anlamalıdır ki nisvânı müterakki addolunan milletler de dahil olmak üzere hiçbir hükümet-i meşruta da nisvândan meb’ûs olamaz. Müntehab-ı sâni de olamaz. Müntehab-ı evvel de olamaz. Mebusluğa çıkmayalım. Hakk-ı intihâb bir hakk-ı reyden ibâret olduğuna nazaran nisvânın heyet-i beşeriye arasında ilmen ve fikren kıymet-i nev’iyeleri fâzılât-ı efrâdına bile Hamal Hasan Ağa kadar olsun bir mevcudiyet kazandırmaya kifayet edemez bir halde iken bir taraftan bunları kuvve-i akliyece ricâlin fevkinde addetmek pek manasız olur. (3). 

     

    Bir de hürmet-i nisvân fikrinin en ziyade mazhar-ı revâç ve şüyû’ olduğu Avrupa’da ahîran ara-i hakîme kadınların yalnız ilm-i tedbir-i menzilde (ev işlerini yönetmek ilmi), zevce ve vâlide olmak için iktizâ eden ulûmda ileri gitmeleri lüzumuna kani olup ulum-i saire ile o kadar tevaggul etmek onlar hakkında muvafık olmayacağını teslim eylemekte bulunduğuna binaen şeref-i mebhûsun menşe’ini kadınların meziyet-i akliyeleri teşkil edemeyecektir. Hatta şeref-i mezkûrun bir tarz-ı mehâmiyânede olması da bu ihtimale mani’dir. Çünkü kadınlar yalnız kuvvâ-yı akliyece olsun erkeklerin fevkinde bulunsalardı meşhûd olan şeref mevkilerini erkeklerin sâye-i himâyeti altında ihrâz etmek ihtiyacına düşmeden temin-i galibiyet çaresini bulurlardı. Kadınlara umûr-i mühimme tevdî etmek, büyük memuriyetler vermek fikri de gelip geçici müsveddeler gibi takarrür edememiştir. Bir muharebenin en dehşetli, en can alacak deminde idare-i harbiye ile meşgul olan kumandan ilcâat-ı mehâziyeye emrûz (doğum ağrısı  olmak yahut mühim bir mesele-i siyasiyenin en ziyade itidâl-i deme ihtiyaç gösterdiği bir sırada memurun (histerisi) tutmak ne kadar garip olacağını göz önüne getiriliyorsa bu gibi fikirlerin ne derecelerde kabil-i tatbik olduğu anlaşılır.

    Öyle ise kadınlardaki şeref ve meziyetin menşeini ricâl için saâdet-i aile esbâbının kadınlarla hazırlanabilmesinde aramalıdır. Netekim, Kitâb-ı Mübînimiz kadınlarda olan bu meziyyet-i câmia’yı bize bin üç yüz sene evvel en belîğ en mûcez bir ifade ile bildirmiş (هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا)(A’raf sûre-i şerîfesi 189. Âyet-i Kerîme, “Sizi bir tek nefisten yaratan, onunla sükûnet bulsun diye eşini de ondan yaratan Hazret-i Allah’tır.) buyurmuştur. Onun için kadınlardaki bu şerefi bu hasleti biz Avrupalılardan daha iyi takdir ederiz. Alem-i İslam’da kadın, erkeğin, en nefîs, en kıymetdâr, mahfazalara konulan hallîyât gibi saklanılır, kıskanılır bir malı mesabesindedir. Ve kadınlarda bulunan bu şeref, bu kıymet, dâire-i mahsûsası dahilinde olmak şartıyla ne kadar büyük görülse yeri vardır. Fakat o daire haricinde buna şeref ve rüçhan vermek ve ricâle yakışan fezâil ve hasâili bütün derecâtıyla bütün umumiyetiyle bunlarda aramak haiz olamayacağı gibi hürmet-i nisvânı su-i istimal demek olan şu hal kadınlar hakkında da bir iyilik sayılamaz. Buna mebnidir ki Avrupa nisvânı bizim kadınlara nisbetle havâs-ı tabiiyelerinden (doğal özelliklerinden) hayli tebâüd etmişlerdir. Farz edelim ki buna mukabil hayli de terakki ve tekâmül eylemişlerdir. Fakat tenezzül eden cihet-i fıtrat o kadar mühim, o kadar matlûbdur ki buna (mukâbil) beyan etmek kabil değildir.

    Şu temhîdâttan kadınları sırf bu vi’â-i tenâsülü halinde tahsil ve terbiyeden mahrum bırakmak tarafdarı olduğumuz anlaşılmamalıdır. Çünkü biz kadınlarda aranılacak mehâsini erkekler için esbâb-ı saâdet-i âileyi ihzâr edebilmek kabiliyet ve iktidârı ile icmâl etmiştik, binaenaleyh cahil bir kadın kadınlık vazifesini de hakkıyla îfâ edemez.

    Şimdi şurada bir icmâl daha yapalım, erkek umûr-i dünyayı, kadın umur-i beytîyesini idare edecek surette yetiştirilmek lüzumu bugün dünyanın her tarafında medîd tecrübeler, amik tefekkürler neticesinde teslim olunmuştur ki bu nazarîye-i müselleme ile beraber artık erkeklerle kadınların müvâzenesi meslesi de halledilmiş olmak zarûriyâttandır. 

                                                                          [Ma ba’di var]

                                                                                                                                                      Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

    Dipnotlar:

    (1): Bu makale, nihayetlerine doğru hürre ile cariye beynindeki fark-ı iddete ait bir suale karşı geçen haftaki nüshamızda vaat eylediğimiz cevabı ihtiva edecektir.

    (2): Hamil bulunan nisvân-ı mutallakanın inkizâ-i iddetleri vaz’-i haml eylemeriyle hasıl olur.

    (3): İstitrad: Memleketimizin hâl-i tedennide kalmasını yegane nisvânımızın tahsil-i meârife bigâne kalmalarından bilerek ve felâh-ı âtimiz için her şeye, her ihtiyacımıza takdimen nisvânımızı okutmak lüzumunu yeni bir aheng-i nakarât ile tekrar ederek bir taraftan lisanlarına, kalemlerine, efkâr-ı sâibe-i umumiyenin tercümanlığı vazifesini tevcih ve bir taraftan hakiki efkâr-ı umumiyenin timsâl-i sâmitini muahezelerine, ta’rîzlerine muhatap ittihaz eden ukalâmızın pek ziyade yanıldıklarını, pek ifrâtkârâne düşündüklerini temin edebiliriz. Başta “İkdam” (gazetesi) ser muharriri (baş yazarı) olduğu halde bu fikirleri bir hakikat-i âliye, bir hikmet-i muhkeme şeklinde ileri sürenler, yine İkdam muharririn yaptığı gibi Almanya’nın terakkiyâtı, şevket-i hâzırası, Almanya musikisinin terakkisi sayesinde olduğuna zâhib olmak ve Devlet-i müşârüh ileyhânın sâha-i alemde kazandığı azamet ve ehemmiyeti Bismarkın dehâ-i siyasetinden, Moltke’nin seyf-i celâdetinden ziyâde, Wagner’in nağmât-i latifesine medyûn olduğunu söylemek kadar gülünç bir nazariyeye teb’ît etmektedirler. İnkilâb-ı hazırımızı kavi ve salim bir esas üzerinde takarrür ettirmeden, Anadolu’da, Rumeli’de, Arabistan’da devam eden asayişsizliğe, açlığa çare bulmadan, yine mülkümüzün bu aktârında erkek çocuklarımız için muhtaç olduğumuz ibtidâiye mekteplerimizin yüzde doksanı noksân iken İstanbul’da inâs-i Sultâni keşâdına (kız lisesi açmaya) çalışan hizmetverânımızın emin olduğumuz hüsn-i niyetlerine rağmen memleketimizin mizac ve ihtiyacını hakikaten bilememekte olduklarını biz de en samimi bir hülûs-i niyyet ile iddia edebiliriz. “İnsanlığı, insanlığın vezâifini tahsil gören anaların ağûş-i terbiyesinde büyüyen evlad-ı memleketten bekleyebiliriz (ancak)! Eğer nisvânımız nimet-i meâriften hissemend olsalardı mülkümüz senelerce emvâc-i istibdâd arasında yuvarlanmazdı, ihmalimiz bu ahlaksızlığa, bu sefalete düçar olmazdı” diyorlar. Halbuki devr-i sâbıktaki meârifsizliğimiz arasında İstanbul nisvânının az çok ihtilâs-ı marifet edebilmiş olmalarının mükafatı olarak muhedderâtımızın (örtülülerimiz) iktisâb-ı ilm-ü kemal eylemelerine muteriz değiliz. Ancak bizde tahsil-i ilm-ü marifet bilhassa kız çocuklarımız için (طلب العلم فريضة علي كل مسلم و ملسمة)(Talebü’l-ilmi ferîzatün ala külli müslim ve müslimetin)(“İlim talep etmek her Müslüman erkek ve hanıma farzdır”)(el-Camiu’s-Sağîr, 5246) düsturunun vâzı’ı bulunan İslamiyetin tayin eylediği hudûd ve kuyûd dairesinde olmadıkça bundan hakiki bir menfaat, ciddi bir semere-i saadet beklemek abestir. Bunu bugün de, yarın da, her zaman da böyle bilmelidir. İnanmayanlar ileride, hakkımızı teslim etmek mecburiyeti karşılarına çıkınca sözlerimize gelirler.