Etiket: mübahese

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – IV

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad

    Tarih : Cemaziyelahir 1377 (Ocak 1957)

     

    Muhterem münekkid yazı sahibi diyor ki: «Ruhun daha evvel mevcud olduğuna delil olarak “âlem-i ervah” tâbirinin mevcudiyeti gösterilmek isteniyorsa doğru değildir. Biz müslümanlarca insanların ruhları ölümden sonra bedenden ayrılarak mevcudiyetini muhafaza eder. İşte âlem-i ervah ölümden sonra bedenden ayrılarak ebedileşen ruhların âlemidir. Şu halde ruh, ebedidir, fakat ezeli değildir.»

     


    Biz de deriz ki:

     

    Ruhların daha evvel mevcut olduğu cumhur-i müslimînce müsellemdir. Biz bunu yukarıda ki nakillerle izah etmiş bulunuyoruz. Bunu ispat için “âlem-i ervâh” tabirini delil olarak izah etmeğe lüzum yoktur. «Âlem-i ervâh» tabiri ruhların mutlaka var olduğunu gösterir. Nitekim âlem-i tabiat, âlem-i nefis denildiği gibi, âlem-i ervah da denir, mamafih çok kere «âlem-i ervah» denilince bununla ruhların cesetlerden evvel bulunduğu âlem kast edilir. İnsanların öldükten sonra ruhlarının kıyamete kadar içinde bulunacağı âleme de «âlem-i berzah» denir. Fakat insanların vefatından sonra ruhları yaşayacağı için “âlem-i ervah” yine var demektir.

     

    Ruhu’l-Beyan tefsirinde denildiği gibi ruhların beş hâleti vardır. Birinci hâlet, ademdir. «Hel etâ ale’l insâni…» nazm-ı kur’ânîsi bunu bildirmektedir. İkinci hâlet, âlemi ervahtaki vücuttur: «Halâktül ervaha kablel ecsad.» hadis-i kudsîsi bunu göstermektedir. Üçüncü hâlet, ruhların cesetlere te’allukudur. “ve nefahtü min rûhî» nazm-ı şerifi bunu natıktır. Dördüncü hâlet, ruhların cesetlerden müfarakatıdır. «Küllü nefsin zâikatü’l-mevt.» âyeti celilesi bunu beyan buyurmaktadır. Beşinci hâlet de ruhların tekrar cesetlere iadesidir. «Senü’idühâ sîretehe’l-ûlâ» âyeti kerimesi bunu haber vermektedir.

     

    Hülasâ-i kelim, ruhların birere cismi lâtif veya bir cevheri mücerred olduğunu bir nice ulema-i din eserlerinde kaydetmişlerdir. Biz bunların bir kısmını yukarda göstermiş bulunuyoruz. Hattâ Şeyhulislâm İbn-i Kemâl merhum dahi “Resâili İbn-i Kemal” unvanlı eserinin dokuzuncu risalesinde, ruhun bir cism-i lâtif olduğunu Ehl-i sünnet mezhebi üzere tasrih etmiştir. Ruhların cesetlerden mukaddem yaratılmış olması ise ruhların ezeliyetin(i) istikad* etmez. Ruhların ezeliyetine kâil olan bir müslüman yoktur, ruhların ebediyyeti de kudretullah ile kaimdir, mamafih ruhların künhünü, evsafını her veçhile bilmek efrad-ı ümmet için nasib olmadığından bu husus ilm-i ilâhiye havale olunur. Nitekim biz de yedinci cevabımızda şöyle demiş bulunuyoruz: «Şu kadar var ki ruhların mahiyetini, tam hakikatini layıkîle bilip tayin etmek beşeriyet için kâbil değildir. Biz bu hususu ilm-i ilâhiye havale ediyoruz.»

    Bilmem artık itiraza mahal var mıdır? Her ne ise insanlar hata ve kusurdan hâlî olamaz. Biz her hususta Hak Teâlâ hazretlerine iltica eder, lisanımızı ve kalemimizi garez ve ivaza değil, mahza rıza-yı ilâhîsini celbe hadim kılmasını atebe-i uluhiyetten niyaz eyleriz, ve minhü’t-tevfik.


    *istikad= Yakma, ateşi tutuşturma.

     
    Hazırlayan : Muhammed Salih Yıldız
    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/5458/9739

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – III

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad

    Tarih : Cemaziyelevvel 1376 (Aralık 1956)

    Yazı sahibi diyor ki: 

    “Ruha cevher-i mücerred tabiri daha tehlikelidir. Çünkü mütekellimîn hazarâtı mücerredâtı kabul etmezler. Şerh-i Mevâkıf’ta sarihtir. Cevher ancak bir hayyizle mevcut olur. Bu itibarla tecerrüd ile hayyize muhtaç cevher arasında mübâyenet vardır. Ruh hem cevher hem de mücerret olsun bu olamaz.” 


    Biz de deriz ki: 

    Bu mütalaa da tamamen doğru değildir. Ruha cevher-i mücerred diyen birçok İslam ulemâ ve fudalâsı vardır. Cevherden murat inkisâmı kâbil olmayan ayindir ki ona “cüz-i lâ-yetecezzâ” denir. Cevherlerin bir kısmı mütehayyizdir, bir kısmı da mütehayyiz değildir. Nitekim Tefsir-i Kebîr’de deniliyor ki: ‘‘Şüphe yok ki insan yani ruh bir cevherdir. Bu ya bir cevher-i mütehayyizdir veya bir cevher-i gayr-i mütehayyizdir. Ruh hakkında cevher-i mütehayyiz olmak batıl olunca ikincisi yani cevher-i gayr-i mütehayyiz olması te’ayyün etmiş olur.’’ 

    Yine Tefsir-i Kebîr’de deniliyor ki ruha dair suâlde bulunanlara Cenab-ı Hak Kurân-ı Mübîn’de cevap vermiştir. Ruh bu cisimlere muğayirdir belki o bir cevher-i basit-i mücerrettir. Kendi kendine hâdis olamaz. Ancak bir muhdisin icadıyla vücuda gelmiştir ki o muhdis de Allah Teâlâ’dan başka değildir. Onun ‘‘Kün’’ emriyle bu mükevvenat vücud bulmuştur. 

    Demek ki bir şeyin cevher olması mücerred olmasına mâni’ değildir. Aralarında mübâyenet yoktur. İşte hem en yüksek bir din âlimi hem de pek kudretli bir hakîm olan Fahr-i Râzî iş bu cevher-i mücerredi kabul etmiş bulunuyor. 

    Buhâri-i Şerîf şârihlerinden Zebîdî merhum da diyor ki “Nefs-i insanî hakkında birçok akvâl vardır. Bu kavillerden hakka mukârin olan muhakkiklerin kâil oldukları vech ile nefsin mücerredâttan ve yahut mütekellîmlerin cumhûrunun dedikleri gibi bedenlere sâri, cism-i latîf olmasıdır. İmam Mâturîdî, İmam Gazâlî, İmam Fahrettin Râzî, Râgıb el-Isfahânî gibi muhakkikler ise mücerredâtın vücuduna kâil olmuşlardır. Ruhun bir cism-i nurânî ve ulvî ve cisme sâri olduğunu da İbn-i Kayyim (ruh) nam kitabında yüz beş kadar aklî ve naklî delil ile ispat etmiştir. 

    Câmiü’l-Ezher Şeyhlerinden Muhammed Mahluf da «el-Metalibül Kudsiyye fî Ahkami’r-Rûhi ve Âsarihi’l-Kevniyye» adındaki eserinde diyor ki; «Ruh bir cevher-i ruhanidir, bedenden hariçtir veya bedene sâridir, bizzat sair cisimlere muhaliftir. Ruhun manasında ulemanın ihtilâfı vardır. Feylesoflara ve Müslümanların âlimlerinden İmam Gazâlî’ye, Ragıb el-Isfahânî’ye ve sofiyyeden bir cemaate göre ruh; cisim ve araz değildir, belki bir cevher-i mücerrettir, bi-nefsihi kâimdir, beden-i insanîye bir nevi’ te’alluku vardır. Beden ruhun te’allukuna sâlih bulundukça bu te’alluk bedenden kesilmez. 

    Şerh-i Mevâkıf’ta ise ruhun, nefs-i nâtıkanın tecerrüdüne kâil olanlar da, bunu inkar edenler de gösterilmiştir. Ruhun cumhûr-u mütekellimîne göre bir heykel-i mahsustan ibaret olduğu da kaydedilmiştir. 

    Bunların hiçbiri kuvvetli bir delil ile sabit olmasa bile bunlardan birine kâil olmak, dinen bir mahzuru istilzam etmez. Bu gibi hususlar zaruriyyât-ı diniyyeden değildir. Mademki ruh da bir mahluktur, bu ålemden maduddur. Artık ya cisimdir, ya cevherdir denilmesi dine münâfî bir hareket değildir. İnsanlar da Cenab-ı Hakk’ın verdiği bir ilim, bir akıl ve iz’an sayesinde ruha dair bazı bilgilere sahip olabilirler. 

    Nitekim “Ruhu’l-Beyan” tefsirinde deniliyor ki: (Kulirruhu min emri Rabbi) nazm-i şerîfi, ruhu tarif etmektedir. Bunun manası “Ruh, Âlem-i emirdendir, Âlem-i halk ve fenadan değildir” demektir. Âlem-i emir’den murat ise bir maddeden, bir asıldan münbas olmaksızın mücerred “Kün” emriyle yaratılmış olan şeylerdir. 

    Bu nazm-ı şerîf, istibham için, yani ruhun mahiyetini müphemiyette bırakmak için değildir. Nitekim bir cemaat, bunu istibhama hamletmiş, Cenab-ı Hak ruhu, halkına müphem kılmıştır, bunu bilmek yalnız zât-ı uluhiyete mahsustur demişlerdir. Hatta Hazreti Peygamber dahi ruhun mahiyetini bilmez diye söylenmişlerdir. Halbuki Rasulullah’ın yüksek mansıbı, ruhu bilmeyecek bir halde bulunmaktan müteâlîdir. Rasul-ü Ekrem Ruhu’l-Ervahtır. İlk yaratılan, Ruh-u Nebevîdir. Bu birtakım deliller ile sabittir. Artık nasıl olur da o Nebi-yi zîşân, ruhun mahiyetine vâkıf bulunmaz? 

    Şunu da bilmelidir ki: Ruh, Kudret-i İlahiyenin ilk te’alluk ettiği bir cevher-i nuraniye ve latîfe-i rabbaniyyedir ki âlem-i emirdendir. Âlem-i emir ise melekût âlemidir ki bir madde ile mukayyet olmaksızın müstekıllen yaratılmıştır (Ruhulbeyan). Maamafih bu âyet-i kerime- deki Ruhtan murat, Kur’an-ı Kerimdir veya Ruhul-Emin denilen Cibrildir veya diğer bir mu- azzam melektir, denildiği de vardır (Tefsir-i kebîr). 

     Yazı sahibi diyor ki: 

    ‘’Mücerredâta kâil olan üstad Nasûhi, ukûl-i aşereye de kâil midir?’’ 

    Biz de deriz ki: 

    Bir mes’eleyi ya o veya bu diye terdid ile nakleden, bir tarafı takviye için deliller irad etmeyen bir kimseye “şu hususa kâil”dir diye hükmedilemez. Mücerredâta kâil olan birçok ulemâ-i islâmiyye mevcuttur. Onların bir kısmını yukarıda göstermiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allah’ın yarattığı şeyler arasında mücerredât da bulunabilir. Hatta ilm-i kelâm mütehassisleri diyorlar ki: Hayyize muhtaç olmamak bir sıfat-i selbiyyedir. Bu sıfatta müsavat ise mümâseleti icap etmez. Binaenaleyh bazı mahlukatın bir mekânda mütehayyiz olmaması, o mahlukatın Cenab-ı Hakk’a mümaseletini hâşâ iktiza etmez. Cenab-ı Hak; Hâliktir, Kadîmdir. Bütün âlem ise mahluktur, hâdistir, öyle ise ruh da mücerredâttan olup bir mekânda mütehayyiz olmadığı takdirde de Hak Teala’ya hâşâ mümasil olmuş olamaz. Öyle selbî bir vasıftaki müsâvât, mümaseleti işrap edemez. 

    Ukûl-i aşereye gelince bunu sormak zâittir. Ben ukûl-i aşereye değil, bir âlem-i aklın varlığına kâilim. Cenab-ı Hak, insanları akıl nimetine nail kılmıştır. Ne mutlu o kimseye ki aklını güzelce isti’mâle muvaffak olur.

    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/5456/9737