Etiket: kumar

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XVIII

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den Sigorta ve Kumar (Ma ba’d)

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 4, Sayı 102

    Tarih: 7 Mart 1327

     

    Evet akl-ü hikmet nokta-yı nazarından belki kumarın mezmûmiyetine de itiraz edenler “Ortaya konulan para mukâmîrinin (kumar oynayanların) kendilerine ait değil mi?” diyenler bulunur.

    Lakin insanların her hareketleri, teşebbüsleri akl-ü hikmete muvafık düşmek mümkün olmadığından bu hususta la-yahtîyâne (hata etmez bir tavırla) bir temyizi haiz olan Kanûn-i Şerîat bunların kend mallarını yine kendi menfaatleri nâmına her istedikleri surette istimâle tmelerine me’zûniyet vermez. Çünkü kanûn insanların ek müdebbir bir hayrhâhı (en tedbirli bir hayır sahibi) gibidir. Hem de öyle olmalı değil midir? Ama insanın velev en emîn, en âkil bir hayrhâhının vesâyâsını dinlemeye mecbur değildir diyebilir miyiz bilmem? Aklen v e hikmeten kaydıyla biraz güççe deriz. Ale’l-husûs bu hayrhâh, insanın en yakın bir velisi kadar salahiyetdâr olursa… Haydi mecbur olsun… Dînin da bu hususta bazı menhiyâta karşı vaz’ edildiği hududa benzer bir nev’i kuvve-yi cebrîyesi, mücâzât-ı mâddiyesi (maddeten cezalandırmak) yok ya… Yalnız Dîn bunu nazar-ı hoşnûdî ile telakkî etmez, takbih eder (çirkin görür). Hakkı var mıdır, yok mudur? Bu ciheti tedkîk edelim. Evvelâ kumar oynayan adam kazanmak ihtimaline tam’an buna cesâret eder değil mi? Fakat yüzde elli de kaybetmek ihtimali vardır. Fazla olarak kazanmakla kaybetmek ihtimallerine tesâvîsine (eşitliğine) rağmen ihtimal-i evvelin neşvesi ihtimâl-i sânînin hammârına çıkışamaz, çünkü kazanan adamın evvelce de meydân-ı mukâmereye çıkacak kadar bir sermâye-yi mâlîsi bulunacağından hâsıl olan fark bir servetin ziyadeleşmesinden ibaret kaldığı halde bu sermâyenin ziyâ’ı bir zenginin fakîr düşmesi kabilinden olarak son derece vahîm ve elîm olur. Onun içindir ki bu tehlikeli tarîk-i ticâreti kimse kimseye tavsiye edemediği gibi kendisi yapsa bile nefsinin temâyülâtıyla mağlûben (nefsinin verdiği yönlendirmelere karşı kendini kaybederek) yapar. Ve lakin en sâlim kuvve-yi akliyesiyle, en bî-tarâf muhakemesiyle sevdiğini men’ eder. Nasıl ki bir takım sefâhetlerden nefsini men’ edemeyen adam, nîk-ü bedi (iyi ve kötü halleri)  kendisine ait olanlar hakkında olanca kuvvetiyle mümaniate (engellemeye) çalışır.

    Sâniyen kumarbâzlar yekdiğerinden kazanırlar. Yani hazırdan sarfederler ve kuvvâ-yı kâsibelerini hâl-i atâlette bırakarak ne istihsâl ve ne de istikmâl suretiyle cemiyet-i beşerîyeye bir habbe istifâde ettirmiş, servet-i umûmiyeye bir sântim ilave etmiş olmazlar. Şimdi bunlar birbirinden kazanmak, birbirini yemek sevdâsına düşmekten ise o müddette hizâne-yi hilkatten (yaratılış olarak verilen kabiliyet hazîneleri vesilesiyle) kazansalar hem biri kazanıp biri kaybetmese ikisi de kazansalar daha münasip olmaz mıydı?

     

    Kumarda bulunan manâ-yı atâleti takdîr için bütün bir memleket ahâlisini kumâr ile meşgul farzediniz. Bu veçhile bir müddet beynlerinde tedâvül eden servet-i memleketin arası çok geçmeden suyunu çekip tükendiğini görürsünüz. Hâlbûki bir memleketin umum-i ahâlîsi münhasıran bir sanatla meselâ ziraatla meşgul olsa, yine bu sanat-ı vâhidenin temîn edeceği ihrâcât sayesinde havâic-i sâirelerini hâriçten tedarik etmek imkânı bulabilirler.

     

    Yukarıdan beri izahına çalıştığımız nüktelere mebnidir ki iki kişi arasında hangisi tefevvuk ederse diğerinden bir şey almak şartıyla icrâ edilen müsâbakada kumar olduğu hâlde kazananın mükâfâtı hariçten taahhüt olunur. Veyahut mağluptan olmayıp galibe vermek üzere müsâbâkaya bir şahs-ı sâlis iştirâk ederse meşru bir hâle gelir. Çünkü bu suretle araya bir dest-i mürüvvet (mürüvvetli, akıllı bir el) girmiş ve şu itibarla mesele kazanmak değil de sarf etmek hem bir hayr zımnında, teşvik-i terakkî uğrunda sarf etmek meselesine tahavvül etmiş olduğu gibi musâbikînde de kaybetmek ihtimali ya hiç kalmamış yahut yarıya inmiş olacağından mesle cemiyet-i beşerîyeye bir nev’î hizmeti mütezammın bulunurve müsâbikîn hakkında da tehlike azalmış olur.

     

    Hülâsâ kumarda mesâi-yi makdûreyi terk ile tâli’in lütfunu beklemek[1] gibi bir meskenet, bir atâlet ve az vakitte hem de yorulmadan çok kazanmak gibi bir aç gözlülük ve menfaatini diğerinin mazarratınad belki mahvolmasında aramak gibi bir insafsızlık ve bu kadar denâetkârâne (alçak işlerde bulunmak), mütenezzilâne (aşağı ve yerilmiş işler) bir kazanç uğrunda eski sermâyesini de tehlikeye koymak gibi b ir şaşkınlık, ihtiyatsızlık vardır.

     

    Mehâzîr-i mezkûre meyânında zikrolunan atâlet mahzuru insanın alelâde boş durmasına kıyâs edilemez. Çünkü o nev’î boş durmak, çalışmamak, istirahât maksad-ı ma’kûlünden nadiren hâli olduğu gibi istirâhat faidesini velev gayr-i maksûd olarak tazammün etmediği de enderdir. Kumardaki atâlet ise dehşetli bir azâb-i derûn ile memzûç olduğundan istirâhati mucip olmal şöyle dursun vücudu meşguliyet zamânından ziyâde yorar. Münhasıran bir atâlet olduğu halde kumarbâz bu atâletine diğerini de teşrik eder.

    Sâlisen: kumarda atâleti kendisine iş yapmak, vâsıta-i ticâret ittihâz etmek bulunduğu cihetle ticâret su-i istimâl edilerek ma vuzi’a lehinden (ticaretin var olma amacından) çıkarılmış tahrif edilmiş olur. Binaenaleyh alelâde boş durmak terk-i iştigâlden ibâret olduğu hâlde kumar terk-i iştigâl ile iştigâl etmek derecesinde bir atâlet-i mültezimedir. Medâr-ı sedde (engellenmesinin gerekliliğine) tahsîl edilen ulûm ile me’lûf olanlar (ماهية لا بشرط شي)(mâhiyetü lâ bi-şarti şey’in)(herhangi bir şart aranmaksızın alınan mâhiyet) ile “ماهية بشرط لا شي “(mâhiyetü bi-şarti lâ şey) tabirleri arasındaki farkı anlarlar.[2] Gelelim: alelâde boş durmak dahî şer’ân memdûh değildir. Fakat bu, boş durmak işsizliği kendisine iş yapmak derecesine çıkınca sarâhaten men’ olunur ki mülâib ve melâhî nev’inden (oyun eğlence türünden) olarak Dîn-i İslâm’ın nehyettiği bi’l-cümle mâ-lâ ya’nîlerde (anlamı olmayan işlerde) işte bu işsizliğin manâ-yı muzâafı (anlamının kat be kat halleri) mündictir. Artık evvelki bahsimize dönelim.

     

    İşte sigortanın mâddi ve manevî mütezammın olduğu mehâzîri gösterdik. Ama kazâ ve kader bâbında metânet-i kalbe, büyük bir teslimiyet-i mütevekkilâneye mâlik bulunmayan insanlarla bâ-husûs bu gibi fezâili takdîr şânından olmayan ticârete itmi’nân bahşolacak bir zimânın lüzumu takdîrinde bunun sigortadan başka türlü çâresi, mehâzîr-i sâlifeden sâlim ve meşrû’ bir tarikî yok mudur?

     

    Niçin olmasın? Lakin şurasını arzedeyim ki o tarikin bazı mevâni’a (manilere) mebni memleketimizde şimdiye kadar kâbil-i tatbik olup olmamasına karışmam. Beyân edeceğim tarîka bundan evvel istibdâd mâni olabilirdi. Şimdide olsa olsa ciddiyâta rağbetsizlik gibi memleketimizde hükümfermâ olan za’f-ı ahlâkı mâni’ olur (ciddi işlere kimsenin eğilmemesi gibi memleketimizde hükmünü sürmekte olan zayıf ahlaklılık mâni olabilir). Fakat benim bu makâleyi yazmaktan maksadım sigorta tabir olunan muameleye Dîn-i İslâm’ın müsâit olmamasından dolayı ahkâmında haşâ bir noksân, mesâlih-i beşerîyeye karşı bir kifayetsizlik tasavvurunun butlânını anlatmaktır. Binâenaleyh böyle bir şeye İslâmiyet’in ihtiyâcı olmadığını ispat edeceğim, memleketin ihtiyâcı olmadığını değil, memleketin ihityâcı  varsa o kendi kusurudur, Dîn-i İslâm’ın kusûru değil, hatta sigortalı emlâk arasında kalan mülk sahiplerinde artık o muameleye iştirâkte mazur veya mecbur kalmış olacakları hakkındaki müddeiyâta da karışmam. Bendeniz maksadım, vazifemi arzettim.

     

    Şimdi gelelim sigortanın yerine daha ziyâde bir mükemmeliyetle kaim olmak üzere beyânı mev’ûd olan tarîka:

     

    Meselâ bir mahalle veya bir kasaba halkı yahut bir sınıf erbâb-ı ticâreti hanelerinin kıymeti veyahut sermâyelerinin ehemmiyeti nisbetinde kendi beyinlerinde senevî bir para ifrâz (takdir edilip paylaştırılarak) ederek bu para kendilerince mü’temen (güvenilir) bazı zevât tarafından işletilse, inmâ edilse (yatırım yapılıp, işletilip kârlandırılsa), sonra kendilerinden kazâzede olanlar bulunursa şirketi idâreye memur bulunan zevât o zararları telâfi edecek surette bu paradan sarfa mezun olsa ve bu sarfiyattan artân temettû’da (anaparadan arta kalan kâr) hisseddârâna (hisse sahiplerine) ale’d-derecât (hisseleri oranında) tevzi olunsa… Sonra daha fazla bir ihtiyât olmak üzere bu şirket sigorta kumpanyalarının yapdığı gibi kendisine mümâsil diğer şirketlerle akd-i râbıt eylese:

     

    İşte bu şirket temettu’ getirmesi itibariyle adetâ bir şierket-i ticariye ve âfetzedeler için teberrüâta (sadaka ve karşılıksız mâlî bağışta bulunmaya) mezun bulunması itibariyle de bir iâne sandığı demektir.

    Lâkin bu şirket o kadar sarfiyât ile beraber temettu’ edebilir mi? Derseniz niçin edemesin! Sigorta şirketlerinin de taksit bedellerinden başka vâridâtı (gelir kaynağı) olmadığı hâlde nasıl kazanıyor? Ve kazanmıyorsa nasıl devam ediyor? Şu kadar farkı var ki sigortada o temettu’dan başkaları istifâde ediyor, bu surette ise taksitleri verenler istifâde edecek, yok eğer sigorta kumpanyalarının bidâyeten bir sermâyesi, ihtiyât akçesi bulunursa maruzumuz olan şirketin de mebâdi-yi te’sîsinde (kuruluşunun ilk zamanlarında) biraz fedâkâr davranmasıyla, tekâsit-i evveliyenin biraz daha topluca olmasıyla o ihityâç bertaraf edilmiş olur. Çünkü herkesin verdiği para boşa gitmeyecek yine kendi cebinde kalacak demek olmakla istiksâr edilerek verilir.

     

    Şirketin vukû bulacak mesârif-i tazmînîyeyi ifâ eylemesi ve fazla olarak hususi temettu’ tevzî’ edilmesi ciheti biraz daha îzâh edelim: Meselâ beş bin hâneli bir kasabada harîk vukû ihtimâline karşı muâvenet etmek üzere kasaba ahalisinin kendi beyinlerinde teşkil eyledikleri şirkete birinci taksîtte hâne başına biri biri üstüne beşer ve ikincide üçer lirâ verilse bir sene de şirketin sermâyesi kırk bin lirâya bâliğ olur ki bu para az bir para değildir. Ne hâcet müşkilât-ı ibtidâiye hakkında bir bu kadar irâe-yi tarîk (yol göstericilik) edebildikten sonra ehl-i ihtisastan erbâb-ı ticaretten daha güzel fikirler alınmak mümkündür. Bir de şurası var ki şirket bir kere te’ssüs ettikten sonra sonra ileride kat’iyen sigortalar kadar mesârif-ı tazmînîyeye dûçâr olmayacağ cihetle devâm ve terakkisi daha ziyâde itimade şayândır. Çünkü buraya kaydolunan mâlik, emr-i muhâfazası hususunda sahibine sigorta suretinde söylediğimiz lakaytlık ihtimâmsızlık gelemez.

     

    O nisbette fâsit maksatlar, entrikalar da cereyân edemez. Çünkü bir adam kazancından kendisine de hisse-yi istifâde çıkmakta bulunan bir şirketin mutezarrır (zarar görüyor) olduğunu arzu etmez.

    Şimdi bu şirketin sigortaya kaç cihetle râcih olduğunu tadâd ve telhis edelim:

    1-    Evvelâ: Emvâli kazâya uğramayanlar tarafından buraya her sene verilen paraların sigortaya verilenler gibi heder olup gitmeyerek bir hisse-yi temettu’ (kâr payı) getirmesi

    2-    Sâniyen: Böyle bir muameleye iştirâk eden adamın, malını muhâfaza hususundaki dikkat ve itinâsına sigortada olduğu kadar vehin târi olamayacağına (gevşeklik-korku gösterilemeyeceğine) mebni bu yüzden servet-i umûmiyeye ait olan hasâratın nisbet kabul etmeyecek derecede azalması.

    3-    Sâlisen: Şirkete aidiyeti bulunan emvâlde hasâratın azalmasıyla ittisâlindeki emvâle sirâyeti melhuz olan hasârâtın kesb-i kıllet etmesi (mallardaki hasarında gerçekleşmek ihtimalinin azalması).

    4-    Râbian: Buraya verilen paralar bir ticâret emnîyesiyle verildiği için bu hâlin sigortada olduğu gibi karşılıksız ve gayr-i meşru bir itâ’ olmaması.

    5-    Hâmisen: Şirketin tazmînâtı bir nev’î teberru’ şeklinde olduğundan  hissedârân (hisse sahipleri) bununla maddeten müntefi’ oldukları gibi mânen de me’cûr olmaları.

    Burada yalnız bir şey hatıra gelir ki teberru’ şeklinde bulunan sarfîyât-ı mezkûre hakkında itâ’ olunan me’zûniyeti kat’ etmek yani idâre memurlarını sarfiyâta vekâletten azletmek hissedârânın eydiye-yi ihtiyârında bulunduğu (ellerinde bulunduğu) cihetle şirketin illet-i gâiye-yi teşekkülü (sigortanın yerine tavsiye edilen şirketin kuruluşunun amacının asıl sebebi) olan tazmin-i hasârât (hasarların tazmin edilmesi/karşılanması) maksadı taht-ı te’mîne alınmış sayılamaz. Halbuki sigortalar taahhüt ettikleri tazmînâtı ifâya kanunen mecburdurlar.

    Sigortaya bedel ve ondan daha mükemmel olmak iddiasıyla beyân ettiğimiz usulü esâsından sarsıyor gibi görünen bu itirazın cevâbı kolaydır: Çünkü zikrolunan hissedârânı kendi beyinlerinde böyle bir şirket te’sîsine sevkeden şey neydi? Mâlik oldukları emvâlin muhafazasına dair ve kendi menfaatlerine ait bir fikr-i ihtiyât değil mi? Şu halde bundan sonra mallarının muhafazasına hâcet kalmadı denilemez. İlletin ibkâsı ise ma’lûlün bekâsı için kâfi olduğundan mevki’-i itirâzda dermeyân edilen ihtimâlin manası yoktur. Tabîr-i ahârla sigortanın kabulü faraziyesinde sigortasız emvâlin zararından bahsetmek nasıl münasip olmuyorsa tavsiye ettiğimiz şirketin mahzuru olarak irâd edilen ihtimâl de öylece nâ-bemahaldir (yersizdir). Çünkü bu, arzettiğimiz fikr-i tahaffüz ve ihtiyât ile teşekkül eden şirketin bozulması demektir, hâlbuki bir şirket bozulduktan sonra zuhuru melhuz olan (açığa çıkması düşünülen) mahzûr ile tenkit edilemez. Yani şirketten beklenilen faide şirketin devâmı müddetinde aranılmak lâzım gelip feeshinden sonra aynı faideyi talep etmeye muterizin hakkı olamaz. Çünkü bu adetâ hilaf-ı mefrûz (varsayılan amaca ters) olur.

     

    Bu itirazın cevabındaki nükte-yi hakikat güzelce arzedilmiş olmadıysa şirketi ibtidâ bir iâne sandığı şeklinde te’sîs ve fazla-yı temettu’âtı (kâr fazlalarını) vâkıflarına meşrut  olan bir gille-yi vakf gibi tevzî’ etmelidir. Bu surette artık tazmin-i hasâr illet-i gâiyesi kat’iyyen taht-ı te’mîne alınmış olur.

     

    Vakıfta te’bîd (kıyâmete kadar devam etmek hâli) bulunduğuna nazaran hissedârândan birisinin şirketin sermâyesinden müterâkim hissesini alarak kat’-ı alâka eylemek iktidârına mâlik olmaması veyahut tekâsît-i seneviyeye te’diyede devâm etmemek suretiyle şirketten çekildiği takdîrde dahi bu beyne gılleden hisseye istihkâkının devâm edip durması ve şirkette mukayyed emlâk yed-i uhrâya intikâl ettikten sonra (üçüncü kişinin irâdesine bırakıldıktan sonra) sermâye meyânında hâlen mevcut olan eski taksitlerin getireceği gıllenin eski sahiplere mi yoksa yeni sahiplere mi ait olması lâzım geleceği mesâilinin mûcip olduğu mahzurlar ve karışıklıklar ise ber veçh-i âtî def’i kâbil olan şeylerdendir:

    Evvelâ sermayeden müterâkim (biriken, kümülatif) hisseyi alarak kat’-ı alâka iktidârına adem-i mâlikiyet bir mahzûr addolunmak lâzım geliyorsa bu hâl, ayniyle Avrupa’dan muktebes sigortalarda dahi mevcuttur. Ve aynı zamanda şriketin te’mîn-i idâmesi için matlûbdur. Karışıklık meselesine gelince bunun da vâkıf ne yolda şart tayîn ederse öylece hükmü câri olmak kaidesiyle bertaraf edilmesi mümkündür. Meselâ sâlifü’z-zikr iâneye iştirâk eden zât verdiği paraların gıllesini, esâmîsi şirketin defterinde mukayyet bulunan emlâkta harîk dolayısıyla vukû bulacak hasârı telâfiye meşrut kılmakla karışıklık ihtimâline mahal kalmaz. Çünkü defterde mukayyet bulunan emlâk kaydı bâkî oldukça şart-ı vâkıftan istifâde eder, emlâk-i mezkûre kimin uhdesine intikâl ederse etsin.

     

    Sene taksitlerini te’diye etmemek suretiyle şirketten çekilenlerin evvelce verdikleri taksitlerden dolayı gılleden istihkâklarının devam edip gitmesi mahzuru ise yine şart-ı vâkıfda riâyet edecek tafsilat ile kâbil-i def’dir. Meselâ iâneye iştirâk edenlerin, taksit-i seneviylerini te’diye ettikleri müddetçe gılle hiseleri kendilerine, ve taksitlerini kat’ ile isimleri iâne defterinden terkîn edildikten sonra da ale’d-derecât defterde ismi kalanlara ait olmak üzere şart ve vakfetmeleri te’mîn-i maksada kifâyet eder.

    Mustafa Sabri

     



    [1] Kudret ve mahâretle kazanılan bazı müsâbalarda da hiçbir taraf kendi zuğmunca hasmının mâ-dûnunda bulunmadığı için şu hesâb-ı mütekâbil üzere yine iş tâli’in tercihine kalmıştır.

    [2] Metinde zikri geçen iki itibar mâhiyetin üç temel itibarlarındandır. Lâhicî, Tûsî, Ali Kuşçu Merhûmlar üzerinden üç temel mahiyet itibarını açıklayalım: bi-şartı lâ şey (soyut mahiyet), bi-şartı şey (şartlı mahiyet) ve lâ bi-şartı şey (mutlak mahiyet veya tabiî tümel).

    1. Bi-Şartı Lâ Şey (Soyut Mahiyet)

    Bu itibara göre mahiyet, kendisi dışında herhangi bir şeyden tamamen soyutlanarak/tecrîd edilerek ele alınır. Bu, yalnızca zihinde var olan bir kavramdır ve dış dünyada somut bir karşılığı yoktur. Örneğin:

    •          Tûsî Hazret’e göre bu mahiyet, kendinden başka bir şeyle ilişkilendirilmeden düşünülür.

    •          Ancak Isfahânî Merhûm, bu tür mahiyetin zihinde bile bulunamayacağını savunur.

    Ali Kuşçu Aleyhi’r-Rahme, Tûsî Merhûm’un açıklamasında karışıklık olduğunu belirtir ve iki farklı anlamın karıştırıldığını öne sürer:

    1.         “Kendinden başka her şeyden soyutlanmış mahiyet” (bi-şartı lâ şey).

    2.         “Bir şey eklendiğinde toplamın anlamını bozacak mahiyet.”

    2. Lâ Bi-Şartı Şey (Mutlak Mahiyet veya Tabiî Tümel)

    Bu durumda mahiyet, herhangi bir şart eklenmeden, sadece kendisi olarak ele alınır. Bu tür mahiyet dış dünyada/hâriçte var olabilir. Örneğin:

    •          Canlı/Hayvân kavramı, “lâ bi-şartı şey” olarak ele alındığında hem insan hem de diğer canlı varlıkları içerir.

    •          Hıllî, bunu ferdî varlıkların bir parçası olarak değerlendirir ve dış dünyada/hâriçte mevcut olduğunu belirtir.

    Isfahânî ise bu mahiyetin yalnızca akılda/zihinde var olduğunu ve dış dünyada birebir bulunmadığını savunur. Ona göre, “tümelin” dış dünyada aynen bulunması mümkün değildir.

    3. Bi-Şartı Şey (Karışık Mahiyet)

    Bu durumda mahiyet, belirli bir şeyle ilişkilendirilmiş olarak düşünülür. Örneğin:

    •          “Düşünen (iç sesi olan/nutk-ı bâtınisi olan) canlı” ifadesi, insanın mahiyetiyle ilişkilendirilmiştir.

    •          Bu tür mahiyet, türün/nev’in veya belirli bir grubun/cinsin özelliğini/hâssas ve fâsllarını yansıtır.

    Tümel (Külli) Kavramı

    Mahiyetlerin tartışılması bağlamında, tümel kavramı da ele alınır. Tümel, çoklara söylenebilen ve onları kapsayan bir kavramdır. Şeyhu’r-Reîs İbn Sînâ, tümelin üç kullanımını tanımlar:

    1.         Fiilen çoklara söylenen (örneğin: İnsan).

    2.         Çoklara yüklenmesi mümkün olan (örneğin: Yedigen ev).

    3.         Tasavvur olarak çoklarla ilişkilendirilen (örneğin: Güneş ve Dünya).

    Ali Kuşçu Aleyhi’r-Rahme, tümelin “çoklukta ortaklık” mı yoksa “çoklara mutabakat” mı olduğu konusunu tartışır ve tümeli “çoklara mutabakat” olarak tanımlar. Bu, onun dış dünyada bir varlık olarak değil, aklî suretler bağlamında ele alındığını ifade eder.

     

    Metinde bahsedilen üç farklı mahiyet hali, kumar bağlamında tartışılmış ve bunların detaylandırılması için felsefi terminolojiden (özellikle “mâhiyetü lâ bi-şarti şey’in” ve “mâhiyetü bi-şarti lâ şey”) yararlanılmış. Şimdi, bu üç mahiyet halini kumar konusuna nasıl tatbik edebileceğimizi açıklayalım:

     

    1. Mâhiyetü lâ bi-şarti şey’in (Herhangi bir şart aranmaksızın alınan mâhiyet):

    Bu terim, bir şeyin mahiyetini, herhangi bir kayıt veya şarta bağlamadan, olduğu gibi ele almayı ifade eder. Burada bir olgunun özünü, kendi içinde ne olduğunu analiz ederiz.

     

    Tatbik: Kumarın mahiyeti bu perspektiften ele alındığında, bu bir atâlet (hareketsizlik, boşluk) halidir. Ancak bu, sıradan bir boş durma veya iş yapmama hali değildir. Çünkü bu atâlet, yoğun bir iç azap, ruhsal yorgunluk ve fiziksel bir sıkıntı ile memzûçtur (karışmıştır). Dolayısıyla kumar, kendi doğası gereği, sıradan bir atâlet olmanın ötesine geçer ve zarar verici bir mahiyet taşır.

     

    2. Mâhiyetü bi-şarti lâ şey (Bir şeyi belirli bir şarta bağlayarak alma):

    Bu terim, bir şeyin mahiyetini, bir başka durumu dışlayarak veya kayıtlayarak ele almayı ifade eder. Bir şeyin varlığını ya da mahiyetini belli bir şartla sınırlandırırız.

     

    Tatbik: Kumar bağlamında bu, atâleti bir iş yapma şeklinde dışavurması ile ilişkilendirilebilir. Yani kumarda kişi, dışarıdan bakıldığında bir işle meşgul gibidir (örneğin kart oynamak, bahis yapmak). Ancak bu faaliyet, gerçek anlamda bir iş veya faydalı uğraş değildir. Bu, ticaretin yanlış bir biçimde kullanılmasıdır. Kumar bu haliyle ticareti su-i istimal eder ve mahiyetini tahrif eder. Ticaret, faydalı bir değişim aracı olarak yaratılmıştır; kumar ise bunu tamamen faydasız bir atâlet haline dönüştürür.

    3. Mâhiyetü bi-şarti şey (Bir şeyi belirli bir şarta bağlayarak alma):

    Bu haliyle bir şeyin mahiyeti, belirli bir şart eklenerek anlaşılır. Bu şart, bir başka unsuru da mahiyete dahil eder.

     

    Tatbik: Kumar, sadece hareketsizlik değil, işsizlikle iş yapmayı birleştirir. Yani kumar, çift katmanlı bir atâlet (işsizlik ve anlamsız bir iş ile meşguliyet) durumunu içerir. İş yapıyormuş gibi görünse de bu faaliyet, aslında hiçbir anlam ifade etmeyen bir zaman kaybıdır. Bu durum, dinî ve ahlakî açıdan çifte zararlı bir hale gelir. Sıradan boş durmak, zaten övülen bir durum değildir; ancak kumardaki bu durum, işsizliğin aktif bir şekilde yıkıcı sonuçlar doğurmasına yol açar.

    Özetle Uygulama:

    “Mâhiyetü lâ bi-şarti şey’in” ile ele alındığında, kumarın özü bir atâlet hali olup zararlı ve yorucudur.

    “Mâhiyetü bi-şarti lâ şey” ile ele alındığında, kumarın mahiyeti, yanlış bir iş yapma hali olarak görülür ve bu durum ticaretin varlık amacına aykırıdır.

    “Mâhiyetü bi-şarti şey” ile ele alındığında, kumar, işsizlikle meşguliyetin birleşmesi şeklinde tarif edilir; bu durum dinen ve ahlaken men edilmiştir.

    Bu üç halin birleşimi, kumarın sıradan bir boş durma halinden daha tehlikeli bir atâlet biçimi olduğunu ortaya koyar. İslâm’ın kumara yönelik yasağını gerekçelendirirken bu çifte ve katmerli zararlar göz önünde bulundurulmalıdır.

     

    Sonuç

    Metin, mahiyetlerin çeşitli yönlerini, özellikle soyut, mutlak ve karışık itibarlarını inceleyerek İslam düşüncesindeki bu önemli kavramın farklı yorumlarını ortaya koyuyor. Tûsî, Kuşçu, Lâhicî ve diğer mantık sahasının büyük Ulemâsının katkıları, mahiyet ve onun aklî ve hâricî varlık boyutlarının anlaşılmasında önemli bir çerçeve sunmaktadır.

     

     

     

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XVII

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den Sigorta ve Kumar

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 4, Sayı 100

    Tarih: 21 Şubat 1326

     

    Sigorta namıyla maruf olan ve sâha-i cereyânı gittikçe tevessü’ eden (genişleyen) muamelenin sûret-i hâzırası itibariyle adem-i meşruiyetinden, ve ukûd-i meşru’adan birine ircâ’ı çaresinin bulunup bulunamayacağından bahsedecek değiliz. İnsanların medâr-ı maişet ve servetlerinin hasbe’t-tâkati’l-beşeriyye (insanın gücü yettiği kadar) muhafaza-i mevcudiyeti ve ticarette emniyet ve terakkinin husûlü için kabulüne lüzum-i kat’î görünen bu muamelenin yerine kaim olmak üzere ahkâm-ı celîle-yi fıkhîyemizin hudûd-i müdevennesi dahilinde ibr akd-i meşrû’, bir mesele-yi fıkhîye bulunmadığı ve’l-hâsıl ahkâm-ı şer’iyyemizin bu gibi ihtiyâcât-ı zaruriye ve mübremeyi kâfil olacak surette ta’dîl ve tevsî’i (zarurî ihtiyaçları karşılayacak bir şekilde değiştirilmesi ve genişletilmesi) bir vazîfe halini almış olduğu hakkında bazı fikirlerce kanaat hâsıl ve hâdis olmuştur ki bizim de en ziyâde tedkîk ve tezyif edeceğimiz cihet işte burasıdır.

     

    Evvela şurasını arzedelim ki halkın emvâlini sigortaya kabul eden şirketlerde kendi sermayelerini müteselsilen yekdiğerine sigorta etmek mutâd olduğu cihetle bir kaza vukuunda mal sahibinin zararını sigortaya kabul eden kumpanya[1] ve o kumpanyanın zararını diğer kumpanyaları ve hatta umum-i kumpanyaların zararını da sigorta şirketlerinde mukayyet olduğu halde kazadan masun kalan emvâlin bedâlet-i taksîtiyeleri telâfi ederek mezkur zararın kumpanyalarla onlara münasebeti bulunan ahâli beyninde inkisam eylemesi sigorta muamalesine, kumpanyalara alet istifade olmaktan ziyade bir reng-i teâvün (yardımlaşma rengi) veriyor gibi görünmekte ise de bir kere de şu ciheti düşünelim ki meselâ hanesini göze aldırılan bir ücret, bir fedakârlık mukabilinde harîk (yanmış) sigortasına koyan adam geceleri rahat rahat uyku uyumasına mani’ olacak derecede derûnunda ukdezen-i ihtilâf (kalp daralmasına sebep) olan bir vesveseyi, bir ihtimal-i ma’kûsu (uğursuz ihtimali) bertaraf etmiş olur değil mi? İşte sigortanın en büyük fâidesini teşkîl eden şu hal, dikkat olununca mezkûr adamın —hiss-i iffet ve hamiyeti ne derecelerde metin ve mükemmel olursa olsun— hanesini muhâfaza husûsunda evvelki kadar dikkat ve i’tinâya ihtiyacı kalmamasından ibarettir. Ki herkes hakkında fazilet-i insâniyesinin za’fına göre bir nisbet-i mütezayide (doğru orantı) ile cârî olan şu hâlin, kesret-i vuku’una meydan vereceği hasârât (hasarlar), ne kadar münkasım (bölünmüş) olursa olsun yine servet-i umumiyeden zâyiat, hem de karşılıksız yani sigortaların tazmin edemeyeceği hasârât değil midir?

     

    Sonra bu hasârât arasında sigortasız emvâla ait olan zâyiât-ı sâriyenin (yayılan kayıpların) zımân-ı münkasımdan (bölünmüş tazminatlardan) da hisse-i telâfisi bulunmadığı cihetle büsbütün heder olup gitmesi ve sigortaya kabul edilen emvâlin bihakkın takdir-i kıymeti ve tâlib olan eşhâsdaki ağrâz ve makâsıdın tedkîk-i mâhiyeti hususunda tesadüf edilecek müşkilât-i azîmeye mebni, içinden çıkılamayacak derecede bir takım entrikalara yol açılmak yüzünden hiçbir şey olmasa yine servet-i umûmiyeye büyük zararlar açılması da başka.

     

    Sigortanın kabulü faraziyesinde sigortasız emvâlin zararını ileri sürmek münasip olmayacağı için herkesin emvâlini sigorta ettirmesi ise cidden baîd (uzak) olduğu gibi bu da zikrolunan felsefelerle ya erbâb-ı müsamahayı veyahut ashâb-ı ağrâzı çoğaltmaktan ibâret olacağı âzâde-i beyandır.

     

    Şurası da şâyân-ı dikkattir ki mesela harîka karşı sigorta ettirilen bir binada yanmak ihtimali son derecede zaîf ve vâhî (boş) bir ihtimal halindedir. Demek ki yanmasından korktuğumuz o bina yanmayacaktır. Eğer yanacak olsa hiç onu kumpanya sigortaya kabul eder mi? Yanmayacağına güvenir ve yanmayacak olan bu binanın bekasından senelerce müstefîd olacağını kaviyyen farz ve tahmin ediyor ki sigorta muamelesine girişir. Şu halde bu istifadeyi bina sahibi kumpanyaya terk etmeyip nefsi için alıkoysa yani sigorta muamelesinden sarf-ı nazar etse (vazgeçse) daha iyi değil midir?

     

    “Kumpanya sigortaya aldığı binayı yanmayacak diye almıyor. Yanarsa o zararı idâresi dahilinde bulunan diğer hanelerden telafi edebileceğini düşünüyor” denilirse bu defa o diğer hanelere nakl-i kelâm edilerek: “Bunlar yanacak mı, yanmayacak mı?” suali vârid olur ve neticede lâzım gelen devir veya teselsül[2] her halde binaların her birinde yanmamak ihtimalinin kuvvetine kanaatle def’ edilebilir. İşte bunlar bir takım hakâikdir (hakikatlerdir) ki kumpanyalar tarafından daha güzel takdir olunuyorlar demektir. Şayet istidlâlimiz mücmel (özet) göründüyse bunu biraz izah edelim:

    Bizim bir binamız varsa kumpanyanın bin binası var. Biz bir tanesi için korkuyoruz da o niye bin tanesi için korkmuyor? Demek kumpanyanın bu bin ebniyeden (binalardan) senede yanmasına ihtimal verdiği mikdar, her halde bunlardan toplanan ücret-i seneviyenin mâdûnunda (yıllık ücretin altında) kalacak bir ehemmiyeti hâiz olabilir. Ki bu ise bir hane hesabına senede çok görülmeyerek verilen paranın ehemmiyeti o hanede yanmak ihtimalinin ehemmiyetinden büyük olduğunu intaç eder. O derecede ki kumpanyalar tarafından bin hane üzerinde icrâ edilen kâr ve zarar hesabının küçük mikyâsı bulunan bir hane hakkında icab edeceği netice-i ma’ruzayı (uğranacak sonucu) kabulde tereddüd göstermek mesela birin ona nisbeti, onun yüze nisbeti gibi olduğuna inanmamak mesâbesinde olur.

     

    Hakikat-i riyâziye (matematiksel bir hakikat) şeklini almağa başlayan nazariyatımızı biraz daha izah edelim: Bi’l-farz (farz edelim ki) yüzde bir buçuk nisbetinde bir ücretle sigorta edilen bir hanede yanmak ihtimali —sigorta şirketlerinin mezkûr ücretle bu ihtimalî mübadeleye rağbet göstermelerinden bi’l-istidlâl— kat’iyyen yüzde bir buçuk derecesine çıkmayıp mesela yüzde bir nisbetinde kalmak lazım geldiğine nazaran bu hanenin kıymeti bin lira olduğu takdirde sigorta ücreti binde on beş ve yanmak ihtimali binde on nisbetinde olur. İşte bu hanelerden bin tanesini birbirine zammetmekle (eklemekle) ücretin bir milyonda on beş bin ve tehlike ihtimalinin bir milyonda on bin derecesine çıktığı görülür. Ki bu suretle bir hane üzerinde yürütülen hesâb-ı nisbînin (orantısal hesabın) biaynihi (aynı şekilde) bin hane hakkında da bâki ve lâ-yetegayyer (değişmez) olduğu tahakkuk eder. Çünkü onun on beşe nisbeti her ne ise on binin on beş bine nisbeti de odur. Çünkü mezkûr bin hane dediğimiz de yine bizim üzerine titrediğimiz tek hanemiz gibi birer haneden müteşekkildir.

     

    Demek ki “Bir evim var, yanarsa sokakta kalırım” diye korkan bir adamın mevkii ile bin haneyi sigortaya kabul eden bir şirketin mevkii arasında tehlike nokta-i nazarından fark olması lazım geldiği kat’î ve riyâzî (matematiksel) bir bürhan ile sâbit iken hane sahibi için korkmakta ma’zuriyet ve şirket için de bir hakk-ı cesâret (cesaret hakkı) tasavvur ederiz ki bu hal mahzâ vâhimemizin (vehm gücümüzün, zihindeki “sanrı” kabiliyetinin) bizi tağlît etmesinden (yanıltmasından) ileri gelir. Eğer bunlar arasında bir fark var ise hane sahibinin sigorta için vereceği taksitleri kendi kendine biriktirmesi mutad olmadığı halde şirketlerin bu paraları zarar ve ziyan karşılığı olarak muhâfaza etmeleri meselesinden ibarettir. Halbuki şu fark, cüz’î bir ihtimam ile bertaraf edilebileceği gibi vâhimemizin (vehim gücümüzün) bizi iknâa çalıştığı fark nev’inden de olmadığı için nazariyat-ı sabıkamıza (önceki teorilerimize) kat’iyyen dokunmaz.

    “Şirketlerde sermaye müteaddid eşhâsın (çok sayıda kişilerin), havâic-i asliye-i maişetlerinden (geçimlerine ait asıl ihtiyaçlarından) fazla olarak âdetâ açıktan para kazanmak maksadıyla ayırdıkları meblağdır ki bunun zıyâı (kaybı), mesela bir âilenin senelerce dişinden tırnağından artırdığı para ile yaptırabildiği bir hanenin zıyâı kadar acı gelmez” denilmek de doğru olamaz. Çünkü bir adamın bir evinin yanması, vukuu muhtemel olmak itibariyle koca bir şirkete ait olan binlerce evlerden bir tanesinin ve hatta bir haylisinin yanması nisbetinde olmayıp şirketin bütün evlerinin demeyim de her halde devam-ı muâmelâtını sektedâr edecek (ticaretinin devamını sekteye uğratacak) kadarının yanması ihtimaline muâdil olmak lazım geleceği biraz evvel serdettiğimiz tedkîkat ile sâbit olduktan sonra teessüs etmiş bir şirketin zeval ve iflâsını, ehemmiyetçe bir ailenin sokakta kalmasından aşağı gibi telakki edebilir miyiz? Halbuki şirketin, şunun bunun zevâid-i emvâlından (mallarının fazlalıklarından) müteşekkil olmakla onun iflâsı yüzünden eshâm-ı mezkûre ashâbının (bahsedilen hisse sahiplerinin) maişet-i asliyelerine (temel geçim kaynaklarına) halel gelmese de başka bir medâr-ı maişeti olmayan şirket müstahdemîninin (çalışanlarının) halleri nasıl olur? Bir de misal-i sabıkadaki (önceki örnekteki) bin liralık yegâne hanemizin birkaç saat içinde yanıp kül olması ihtimalindeki tehlikeden yani def’aten bin liralık bir ziyandan korktuğumuz halde bu hane için sigorta bedeli olarak yüzde bir buçuk hesabıyla her sene verdiğimiz on beş lirayı neden istiksâr etmiyoruz (çoğaltmaya çalışmıyoruz). Çünkü bin liralık hanede oturmak bin liranın hesab-ı vasatî (ortalama hesap) ile yüzde altıdan faizi bulunan altmış lirayı, senevi süknâ (yıllık oturma) menfaati mukabilinde istihlâk eylemek (tüketmek) yahut tabir-i âherle (diğer tabirle) bin liraya yüzde altıdan fâiz vermek demek olduğu halde bu hane kendi malı olduğuna nazaran senede en azdan yüzde bir buçuk nisbetinde de hanenin, eskimek suretiyle re’sü’l-mâlinden (sermayesinden) tenezzül husûle gelebileceği için süknâ bedelinin yetmiş beş liraya veyahut fâiz bedelinin yüzde yedi buçuğa terakki etmesi, insanın kendi malı olan bir hanede oturmak neşvesine (mutluluğuna) karşı göze görünmese bile buna bir de sigorta ücreti olarak yüzde bir buçuk daha inzimamıyla (eklenmesiyle) süknâ bedeli doksan liraya yahut fâiz yüzde dokuza çıkarsa cidden şâyân-ı istiksâr bir hale gelir. Çünkü bin liralık bir hanede müste’ciren (kiracı olarak) senevî elli altmış lira ile oturmak daima mümkin iken bu hizmeti doksan liraya gördürmek, kendi evinde oturmakta başka bir zevk-i istirahat hisseden bir âkıl muhâsibin (akıllı muhasebecinin) dahi işine gelmez. İşte bu, beğenmediğimiz sigorta ücret-i seneviyesidir (senelik ücretidir) ki kirada gezmekle kendi evinde oturmak arasındaki muvâzeneyi kat’î bir surette ihlal ederek ilelebed müste’cir (sonsuza dek kiracı) kalmak tarafına bir rüchân-ı kat’î ve iktisâdî (ekonomik ve kesin bir üstünlük) kazandırır. Ve ahâlide emlâk sahibi olmak hevesini kesreder (kırar).

     

    Bir de bir tek hanesini sigorta etmekle tehlikeyi üzerinden atan adamın iktisaden mutazarrır olacağı (zarar görmüş olacağı) kabul edilmese bile bin hanenin tehlikesini üzerine alan ve bu yüzden para kazanan kumpanya memlekete yabancı olduğu takdirde kumpanyanın kazanmakta ve memleketin zarar etmekte olduğu artık şüphe götürmez.

    Mâba’di var.

    Mustafa Sabri

     

     

     



    [1] Kumpanya (İtalyanca: compagnia), iktisâdî manâda iki veya daha fazla kişinin sermaye veya emeğini birleştirerek ortak ticari faaliyet yürüttüğü bir yapıdır. Türk Ticaret Kanunu’na göre şirketler tüzel kişilik olarak kabul edilip anonim, limited, kollektif ve komandit gibi türlere ayrılır. Kumpanyalar, riskin paylaşıldığı ve belirli sermaye oranında kâr veya zararın paylaşıldığı yapılardır, şirketlerdir. İslam hukukumuz açısından şirket (شركة) olarak bilinen bu yapı, kâr ve zararın adil paylaşımını ve faizden kaçınılmasını esas alır. İslam hukukunda Mudârabe ve Şirket-i İnan gibi şirket türleri bulunur.

    [2] İslâm nazarında “teselsül” ve “devir” ıstılahları, mantık ve kelâm ilimlerinde Hazret-i Mevlâ’nın varlığının isbâtı sadedinde geliştirilmiş fakat bu konuda münhasır olmayan ve kâinatın başlangıcı gibi konuları açıklarken kullanılan mühim birer istidlâl biçimidirler. Bu ıstılahlar, varlık zincirinin-silsilesinin ya da sebepler silsilesinin sonsuz geriye gitmesi yahut bir daire çizmesi ve bunun hiç bitmemesi olan müşkillerin mümkün olmadığının izahı sadedinde geliştirilmişlerdir.

    1. Teselsül:

     هو ترتيب أمور غير متناهية

    “Sonu olmayan varlıklar silsilesi tertip etmektir”

    Teselsül (latincesi infinitum), İslâm mantık ve kelâm ilminde, neden-sonuç/muallil-muallel ilişkisinde sonsuza kadar geri gitmeyi, başka bir tabirle geriye gittiğimizde bir başlangıç “0” noktası tespit edemeden geriye gitme işleminin bit(e)memesini ifade eder. Bir olayın/kişinin/hâlin varlığının başka bir olayın/kişinin/hâlin varlığına onun da daha başka bir olayın/kişinin/hâlin varlığına dayandığı, bu illet olmak, birinin diğerinin varlığı için var olmasının gerekmesi zincirinin ise sonsuz bir geçmişe kadar uzandığı yahut uzanması fikridir. İslâm nazarında, teselsülün muhâl olduğu göz önüne serilmiştir zîra bir olayın veya varlığın bir diğerinin varlığına dayandığı (muallel olduğu) bir dizide sonsuz bir geçmişin olması, zincirin hiçbir zaman bir “ilk sebep” ya da “ilk başlangıç” bulamayacağı manâsına gelir. Bu ise bir olayın var olabilmesi için gerekli olan ilk sebebin yokluğunu ifâde etmekle bu teselsülün varlığı durumunda şu anda varlığını konuştuğumuz şeyin “var olmaması” gerekmektedir. Arzu eden bunun matematiksel ifadesini, olasılık teorisinin girişini teşkîl eden Bayes teoremine göre bunu bulabilir. Her bir durumun varlığı kendisinden önceki durumun varlığına bağlı olacağında o durumun varlığı ve yokluğu ihtimalleri şu andaki durumun da ihtimalini oluştuacaktır. X1’in varlığının ihtimali ½ X1’in sebebi olan X2’inin ¼ şeklinde devam etmekle sonsuza “yakınsamaktadır”.

     

     

    Böyle ifade edecek olursak şu an gözümüzle gördüğümüz X1’in varlığının imkânı Bayes teorisinde “0” dolayısıyla imkansız olacaktır. X1’in ise biz var olduğunu değerinin “1” olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla 0=/=1 olacağı için teselsül çelişki ifade etmekle doğru olamayacaktır.

    Bu bakış açısına göre, teselsül imkansız olduğu için evrenin varlığını açıklayan ilk bir sebebe, yani zorunlu varlığa (vâcibü’l-vücud), Mevlâ’ya ihtiyaç vardır. İslam düşüncesinde bu argüman, evrenin ve olayların mübdî ve mebdesinin Hazret-i Mevlâ olduğunu savunarak teselsülü reddeder.

     

    2. Devir:

    هو توقف الشيء على ما يتوقف عليه

    “Bir varlığın(X1) mevcudiyetinin, varlığı ona muhtaç olan diğer bir varlığa(X2) binâ edilmesidir” (X1-X2’ye X2-X1’e muhtaçtır böylelikle çizdikleri hareket bir daire olmaktadır)

    Devir (tautology), bir olayın varlığını yine kendisine muhtaç olan başka bir olaya dayandırmayı ifade eder. Yani, olay A’nın var olabilmesi için olay B’nin var olması gerekirken, aynı zamanda olay B’nin var olabilmesi için de olay A’nın var olması gerekmektedir. Bu döngüsel mantık ise bir kısır döngü doğurur, çünkü bir olay kendi varlığına sebep olamaz. Misâlen, bir varlığın sebebi, kendinden önce gelen bir başka varlık olmalıdır; aksi halde bir olay kendini var eden sebeple aynı anda var olamaz.

    Devir de İslam mantıkçıları tarafından muhâl olarak kabul edilmiştir, çünkü mantıkî olarak bir şeyin kendi varlığına sebep olması, “neden” ve “sonuç” arasındaki zorunlu ardışıklık-terâhî (تراخي) (takdîm ve teahhür) kuralına aykırıdır. Bu kural, her şeyin kendisinden önce bir nedene dayanmasını zorunlu kılar.