Etiket: kelam

  • Yeni İlm-i Kelâm Yazılmalı mı Yazılmamalı mı ?

    Dergi : Sebilürreşad, Cilt 1, Sayı 532-533 

    Tarih : 2 Haziran 1339 

    Müellif : Muhsin-i Fânî ez-Zâhirî

    Sebilürreşad’ın 528.nüshasında üstad, muhterem İzmirli İsmail Hakkı Bey Efendi’nin telif ve tabʿ etmekte oldukları (Yeni İlm-i Kelam) hakkında üstad müşarunileyh ile vuku bulan bir mülakatımızı ihtiva etmekte idi. İsmail Hakkı Bey Efendi beyanatında “İlm-i Kelâm’ın mebânisi ve vesaili ihtiyacı asra göre değişir, hasım başkalaştıkça, muânid değiştikçe ilm-i Kelâmın suret-i müdafaası da başkalaşır. Ancak İlm-i Kelâmın makasıdı asla değişmez, akaid-i asliyye-i İslamiyye tebeddülden masundur.” dedikten sonra yeni bir ilm-i Kelâma ihtiyaç olduğunu îzâh ederek ilm-i Kelâmın dâire-i şümûlüne aldığı felsefenin üç asırdan beri münkariz olduğunu, yerine yeni bir felsefenin ikame olunduğunu, binaenaleyh ilm-i Kelâmın da yeni bir şekil iktisâb etmesi tabiî bulunduğunu beyan eylemişlerdi. İsmail Hakkı Bey Efendi “Yeni İlm-i Kelâm”ın tarz-ı tahrîrinden bahsederek “Herkesin korktuğu skolastik müdâfaâtı kaldırmış, yerine metod dâiresinde müdâfaa ikame eylemiş, felsefe-i hâzıra ile lüzumu derecesinde beraber gitmiş, hem mantık-ı sûrîyi, hem mantık-ı maddîyi elinde tutmuş” olduğunu söylemişlerdi. Tabiî üstâd-ı muhterem beyânâtını ber-vech-i tafsîl okumak isteyen kârîlerimiz Sebîlürreşâd’ın mezkûr Mayıs’ına mürâcaat edebilirler. (Yazı için link : https://www.ikan.sultanahmetvakfi.org/2024/10/26/yeni-ilm-i-kelam/


    Fâzıl-ı muhterem Şeyh Muhsin-i Fânî hazretleri üstâd-ı muhtereme cevap vermekte ve yeni ilm-i Kelâmın yazılıp yazılmaması meselesini mevzubahis etmektedir. Gönderilen makaleyi aynen derc ediyoruz.


    Bu mühim münâzarayı kârîlerimizin vaktiyle takip ederek istifâde edecekleri tabiîdir.


    Sebîlürreşâd Cerîde-i İslâmiyesi’ne

    Muazzez ve muhterem üstâd,

    Sebîlürreşâd’ın 16 Mayıs 1339 tarihli nüshasında, fâzıl, muhterem İsmail Hakkı Bey Efendi’nin “Yeni İlm-i Kelâm” namıyla yazmış ve tab ettirmekte bulunmuş oldukları eser hakkındaki beyanlarını kemal-i hayret ve teessüfle okudum. Aşağıda yazacağım sözlerden bu hayret ve teessüfümün sebepleri anlaşılacaktır.


    Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi zamanında “Resmî bir İlm-i Kelâm” yazılmak içinde bazı teşebbüslerde bulunulmuş idi. Böyle bir kitabın beynelislam yeniden ihtiraslar ve tefrikalar çıkaracağı ve halkı muhtelif mezheplere tabi olan memleketlerde hükümetin herhangi bir fırkanın itikadını tercih ve iltizama ve diğerini tadlil ve tefsike kıyam etmesinden ne gibi fenalıklar vücuda gelebileceğini düşünmüş ve efendi merhuma yazdığım bir mektupta böyle bir şeyden vazgeçmesini rica etmiştim. O “Resmî İlm-i Kelâm”, bugün pek muhterem ve kadim dostumuz üstad-ı muhterem İsmail Hakkı Bey Efendi’nin yazdıkları “Yeni İlm-i Kelâm”a nispeten daha az tehlikeli olacaktı.


    Bu yeni eser, bizi ebediyen uzaklaşmış olduğumuzu zannettiğimiz cedeliyyat-ı kelamiyye ve münakaşat-ı lafziyyeyi âlem-i İslam’da yeniden uyandırmış olacaktır. Bu ilmin Müslümanlıkta ne zaman ve nasıl meydana çıktığını düşünecek olursak, o zaman onun faidelerini veya mazarratlarını tamamen anlayabilir ve bunun için de yine üstadın “Muhassalü’l-Kelâm ve’l-Hikme” unvanlı eserinden istişhad edebiliriz. “Kelamiyyat” tabir edilen felsefe-i diniyye, sulta-i diniyyeyi Hicaz’dan Irak’a getirmek isteyen ve bir ikisi müstesna olmak üzere, devr-i hükümetleri Müslümanlık için bâis-i sefalet ve dalalet olan Abbasî halifeleri zamanında vücut bulmuştu. Vahdete ve tevhid ve ittihada müstenit bir din ve şeriat olan Müslümanlığı parçalayan ve ortaya mezhep ve itikat ihtilafları çıkarıp bugüne kadar devam eden teraddî-i İslamî’yi ihdas eden onlar idi. İsmail Hakkı Bey Efendi bahsettiğimiz eserlerinde bu ilmin eşher-i mebahisi Kelam yani Kur’an’ın mahluk ve gayri mahluk olması meselesidir [Muhassal’ül-Kelâm ve’l-Hikme, Sahife 30] buyuruyorlar. Ortaya böyle bir mesele çıkaran ve bu yüzden Müslümanları birbirine düşüren bir halife-i Abbasî idi. Bu adamlar her şeyden evvel Hicaz’ın tefevvuk-ı dinîsini imha etmek istiyorlar ve bunun için daima yeni yeni çareler arıyorlardı. Diğer taraftan da “Kadisiyye” mağlubiyetinin acısını çıkarmak ve Araplığın ellerinde karîn-i inkıraz olan İran saltanat ve medeniyetinin intikamını almak isteyen İran mütefekkirleri ve vatanperverleri böyle bir cereyandan istifade etmek yollarını buldular. Yine Abbasilerin himmetleriyle ve şüphesiz bir su-i fikir ve niyetle Yunanca’dan Arapça’ya tercüme edilen felsefe kitaplarındaki mebahis imdada yetişti ve aklen müstebʿad addedilen ahkâm-ı Kur’aniye ve diniyenin tevili imkânı husule geldi ve Müslümanlık ile hiçbir alaka ve münasebeti olmayan nazariyelerden dinde bahisler görülmeye başladı.


    İşte, “İlm-i Kelâm” bu devrin eseridir. Dinin basit ve sade itikadlarına mukabil Mantık’ın ve Yunan felsefesinin baş döndürücü ve göz karartıcı fikirleri ve nazariyeleri ileri sürüldü ve ukalâ-yı seb’a-i Yunaniye’den Aristo “Aristoteles” namıyla ve muallim-i evvel unvanıyla harim-i İslâma sokuldu. Platon “Eflâtun-ı İlâhî” adıyla ve Calinus’a “İmam” sıfatı izafe edildi. Aristo’nun bir peygamber olduğuna ve kavminin onun risaletini tasdik etmediklerine dair burada bir hadis bile gördüğümü hatırlıyorum, ki şüphesiz mevzudur. Bu gafletler ve dalâletler yüzünden kelâm ve akaid kitapları Meşşâiye, İşrâkiye, Revâkiye, İndiye ve İnâdiye… gibi mezâhib-i felsefiye ile doldu ve hidâyet-i İslâm ve din ile hiçbir alâkası bulunmayan bu caʿliyyat ve safsatalardan Müslümanları kurtarmak kabil olmadı. Bugün Kelâm tabirinin menşei bile bu ilmin (?) nereden meydana çıktığını göstermeye kâfidir. Üstadın müsaadelerine mağruren arz edeyim ki Kelâm tabiri zannedildiği gibi – el-kelâm fî kezâ – beyanlarından değil, bir lafz-ı Yunanî olan “logos” kelimesinden alınmıştır ve tamamen bunun lafzan ve manen mukabilidir.


    Yirminci asır medeniyetinde Müslümanları vahdet-i diniye ve itikadiye etrafında toplamak bir farizadır ve bu ihtiyaç bugün her tarafta hissedilmektedir. “Fıkıh”, “İlm-i Usûl-i Fıkıh”, “Tefsir ve İlm-i Usûl-i Tefsir” gibi İslami İlimler dururken ve Kur’ân-ı Mübîn’in ihtiyacât-ı asriyeye muvafık bir tefsir veya tercümesi bile henüz yapılmamış iken, zalâm-ı tarihe karışan ihtilâfât-ı mezhebiye ve cedeliyât-ı kelâmiyeyi yeniden ihya etmek ve fakat bu defa Muallim-i Evvel’lere, Eflâtun-ı İlâhîlere, İmam Calinuslara, Ferfuryuslara… mukabil Locke’a, Malebranche’a, Kant’a, Descartes’a, Auguste Comte’a, daha bilmem kimlere baş vurup bu yabancıları harim-i İslâma almak… lüzumsuz ve faydasızdır. Din-i mübin-i İslâm’ın garbın nazariyyât-ı felsefiyyesiyle muhtac-ı teyid ve tahkim akidesi yoktur. Diğer taraftan da, nusûs-ı Kur’âniyeyi ve hatta bazen tamamen redde râci olan ve âyâtı hatta rey ve nazara tâbi bulundurup bunu da kitap ve sünnete tercih eden bir ilm-i kelâmın Müslümanlıkta bir yeri olamaz.


    Mebnâ-yı ilm-i Kelâm, Kelâmiyyûnun tariflerine göre, âlem ile Sâniʿ-i âleme istidlâl ise, Şinasi:


    Varlığın bilme ne hacet küre-i âlem ile

    Yeter isbatına halk eylediği zerre bile


    sözleriyle bütün bu ilmi en mahsus ve makul bir tarzda hülâsa etmişti.


    Numan bin Sabit, Şâfiʿî ve Ahmed bin Hanbel gibi dinin – Rıdvanullahi aleyhim ecmain – Kelam ve Kelamiyat hakkındaki hüküm ve kanaatleri de calib-i itibar olmak lazım gelir. İmdi, din imamlarının İlm-i Tevhid nâmı altında tedvin etmiş oldukları ilm-i akaid, Müslümanlar için kafidir. İlm-i kelam unvanıyla akaid-i ehl-i bidatten, bugün nam ve nişanları kalmayan mezahib-i batıla ve fırak-ı dalleden bahse girişmek ve yeni bir İlm-i Kelam yazmak içinde Probabalizm, Pozitivizm, Materyalizm, Dogmatizm… ki iman-ı İslam ile hiçbir münasebeti olmayan nazariyyat-ı felsefiyyeyi akaid-i İslamiyeye sokmak faidesizdir فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَال. 


    Bizim itikadımızca memleketin ve bilhassa gençliğin muhtaç olduğu kitap bir ilm-i haldir. Akaid-i diniyyeyi vaz-ı ilahiye ve sünnet-i Resule göre tedvin edecek böyle bir eser, bir Müslümanın Allah’a, kendi nefsine ve insanlara karşı mükellef olduğu feraiz-i diniye ve vecaib-i içtimaiyye ve vezaif-i ahlakiyye’yi câmiʿ olmak ve hidayet ve dalalet yollarını edille-i Kur’aniyye’siyle bildirmek lazım gelir. Kelamiyyatın yeniden ihyası emeli, muhterem üstadımıza atfen bais-i hayret ve netice itibariyle de mucib-i teessüftür.


    İman ve İslam, cedeliyyat-ı kelamiyyenin değil, Hakk’ın fazl-ı ihsanı ve eser-i hüdasıdır. يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاء (Sure-i Tevbe). 


    Bâkî ihlas ve hürmet.


    Beylerbeyi – 25 Mayıs 1339                                                     Şeyh Muhsin-i Fani ez-Zahiri


    Link:https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1339_21/1339_21_532-533/1339_21_532-533_EZZAHIRIMF.pdf 

    Hazırlayan ve Editör : M.Salih Yıldız

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar I

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak 

    Tarih: 6 Teşrinievvel 1324 

    Mukaddime

    [Doğru bir dînin bazı ahkâmı, yanlış olamaz — Dîn-i İslâm ne ile muhâkeme edilir? — İslâmiyette istihdam olunan ulûm ve fünûndan Hikmet, Mantık — Medâriste tarz-ı tahsîl — Ulûmda tâyîn-i mevzû’ ve gâyet meseleleri — Kur’ân’dan ahkâm-ı fenniye istihrâcı — Savm-ü salât gibi ibâdat-i mevkutede hisâbât-ı nücûmiye ile niçin amel ediliyor?]

     

    Son zamanlarda bazı insanlara tesadüf ediliyor bunlar kendi akıllarınca, teaddüd-i zevcât (çok eşlilik), tesettür-i nisvân (kadınların tesettürü), talâk, fâiz, sigorta, kumar, çalgı, usul-u verâis (miras dağıtımında usul), zekât gibi bir takım mevâd hakkındaki ahkâm-ı İslâmiyye’yi şâyân-ı intikâd görerek dillerine dolamışlardır. Bunların bir kısmı bütün ahkâm-ı İslâmiyye’ye hasım olduğu halde işte böyle bazılarını vesile-i itirâz ittihâz etmişlerdir. Ve diğer kısmı ise ahkâm-ı İslâmiyye’den bir çoklarının takdîr-i mehâsinine dair itirâfâtta bile bulunarak yalnız, bu dîn-i âlî’ye bir nakîsa gibi telakkî ettikleri bazı ahkâmın tâ’dîlîni (değiştirilmesini) garîb bir hülûs-i niyetle arzû eder, ve bu hususta kabâhâti dîne mi yoksa ulemasına mı bulmak lâzım geleceğini pek tâyîn edemez.

     

    İşte biz bu gibi mesâil-i şeriyye-yi peyderpey mevki’-i bahse vaz’ eyleyeceğiz, yettiği kadar müdafa’âtta bulunacağız.

     

    Evvelâ, şurası bilinmek iktizâ eder ki: Bir dînin yüzlerce, binlerce, ve’l-hâsıl bütün ahkâmını beğenip takdîs etmekle berâber yalnız bir tanesini, ama o dînden olduğu katiyen sâbit olan ahkâmdan bir tanesini fikren kabul etmemek olamaz. Tâbîr-i ahârla bir dîn, yalnız bir meselesinde sakîm ve gayr-i makul olduğu halde şu kusuruyla beraber sâir bütün ahkâmına nazaran âli, semâvi, hak bir din olmak kabil değildir. Bu gibi mesâilde pek az alakadâr oldukları hâlde en çok takîbât icrâ edenler, dîn(in), yalnız Allah’ı, Peygamber’i (Aleyhi’s-Selâtü ve’s-Selâm) tasdikten ibâret olmayıp Peygamber’in Allah-u Teâlâ tarafından getirdiği tahakkuk eden bi’l-cümle ahkâmı tasdike mütevakkıf olduğunu unutuyorlar; yahut hiç bilmiyorlar.

     

    Birçok insanlar da oradaki cihet-i icrâiyyesinde kusur ettikleri bâzı ahkâm-ı  dîniyye’yi -mücerred kendileri riâyet edemedikleri için bir fikr-i hodkâmâne ile te’vîl ve inkâr ederek telâfi-i kusûra çalışırlar. Hâlbûki şu hareket evvelkinden daha büyük bir kusûr, affı gayr-ı kâbil bir kabahattir. Çünkü bir müteddiyinin, hasbe’l-beşeriyye bütün ahkâm-ı dîniyye’yi icrâ etmesi zaruri olmadığı hâlde hepsini fikren kabul etmek, hak bilmek lâzımdır. İşte bu dakîkâların (inceliklerin) idrak edilememesi mahrumiyet-i tevfîk asârındandır ki bazıları hakkında cehil veyahut noksân-ı amel bu gibi mehâlike çöküp götürmekle ikmâl şeâmet etmiş olur.

     

    Dîn-i İslâm, Fahr-ı Alem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri’nin Vâcibü’l-Vücûd Teâlâ Hazretleri tarafından getirmiş olduğu tahakkuk eden bi’l-cümle ahkâmı tasdikten ibâret olduğuna mebnîdir ki zihne ilişen her hangi bir mes’elenin ahkâm-ı sâbite-i dîniyye’den olmadığını kavaid-i meşrûası dâiresinde bi’t-tedkîk meydâna çıkarmak veyahut o mes’eleyi de -hikmetine akıl erdirerek, erdirmeyerek- tasdîk ve iz’ân eylemekten başka çâre yoktur. Elhamdülillah hikmet ve ulviyyeti günden güne münkeşif olmakta bulunan dîn-i mübînimizde ukûl-i selîmenin idrâk ve iz’ân edemeyeceği bir cihet de yoktur.

     

    “Bi’l-farz ve’t-takdîr olsa bile hikmetine akıl erdirerek, erdirmeyerek onu da tasdîk ve iz’ândan başka çâre yoktur denilmek hikmetsizce bir cebir, mantıksızca bir tahakküm olmaz mı?” diyeceksiniz. Hayır olmaz. Çünkü bir dînin hakikati ve Şâri’ ve mü’essisinin sıdkını isbât edecek ayât-ü mü’cizât ve şevâhid-i mahsusa vardır ki dîn onlarla muhâkeme edilir. Ve onlarla sübut-ü katiyet kesbettikten sonra artık teker teker füru’-i ahkâmını, bâhusûs meşkûk bir fikir ile, kâsır bir tahsîl ile, hakikatten ziyâde hevâ-ü hevese mağlûp bir dimağ ile muhakemeye kalkışmak abestir. Çünkü bu, başa çıkamayacağı bir fürudan usule intikal ve istidlâl kabilinden ma’küs bir hareket olacağı gibi bir dînin, ta’bbüdî ve gayr-i muallel bazı ahkâmı da olur. Çünkü esâs-ı dîn muallel ve müdellel olduktan sonra fürû’da ta’lîle lüzum yoktur. Muallel olanlarda da vazife erbâb-ı ihtisâsındır.

     

    Pek iyi, esâs-ı dînin ne ile ta’lîl ve isbât edilebileceğini, ve bu esâsa mizân-ı tedkîk ve imtihân olabilecek delâil-ü şevâhidin hangileri olduğunu göstermeliyiz değil mi? Evet. Bu hususta âlem-i İslâm ilm-i kelâm nâmıyla pek büyük, pek a’mîk (derin) bir fenne mâliktir, ve bu fennin derinliği, yüksekliği o mertebededir ki öyle meraklılık davasında bulunan pek çok kimselerde görülen gelip geçici bir hahişle (arzu ve istekle), bir âlimin tesâdüfü, bir mahalde tesâdüfü bir incirâr-ı kelâm üzerine mahfûzâttan tedârik edebileceği mâlumât ile hiçbir bahsi öğrenilemez. Kavaid-i mukarreresiyle aşinalık, mantık, hikmet, münâzara, gibi ulûm ve fünûn ile münâsebet-i mütekaddime, hâsılı ciddi bir sa’y, müntazam bir tahsîl ister. En âli bir mes’ele-i riyâzîyyeyi, esasından, mukaddimâtından haberdâr olmayan bir adama bir musâhebede anlatıvermek ne kadar müşkil ise bu gibi ulûm-i Âliyye-i İslâmiyye’nin mukaddimâtını tahsîl etmemiş bulunanlara canları istediği zamanda, canları istediği bahsi anlatabilmek o kadar müşkildir. Ulûm-i mezkûrenin tahsîli ise âdeten para ile, pul ile olmadığı hâlde üzerine bu gün o nispette menâfi’-i şahsiyye-i dünyeviyye terettüp ettirilmediği için bu gibi mebâhise dâir kendilerinde bî-lüzûm bir riyâ-i iştiyâk görülen zevât, temîn ederim ki iki gün uğraşamazlar, usanırlar. Bahsi kendileri açtıkları hâlde sizi nihâyet bir, iki saat, o da halâvet-i ifâdeye malikseniz, dinleyebilirler. Ziyâdesine işleri, güçleri mânidir. Sonra mukni’ (ikna edici) bir netîce elde edilemediği için de yine siz kabâhatli olursunuz. Hele “Bu gibi mesâil size anlatılamaz, böyle, aklınızın ermeyeceği, mukaddimâtına bigâne kalmış olduğunuz için.

     

    واين الثريا من يد المتناول

    Ve eyne’s-Süreyyâ min yedi’l-mütenâvil

    (Süreyyâ yıldızı nerede, onu almak için ona elini uzatan nerede!)

     

    fehvâsı üzere kâmet-i kabiliyyetinizin yetişemeyeceği şeylere karışmasanız münasip olur” dediniz mi, kabâhatiniz daha ziyâde büyür, “Dîn-i İslâm’da gizli, kapaklı şey yoktur. Ahkâm-ı Şer’iyye’yi, ruhbâniyyet usulü üzere mi idâre etmek istiyorsunuz?” tarzında gâyet fecî iftiralara, su-i tefsirlere hedef olursunuz.

     

    Mevzuu bahsimiz olacak ahkâm-ı şer’iyye’nin akıl ve hikmetine muvafakatını isbâttan aczimize mebni sözü bu vâdilere düşürdüğümüze hüküm olunmasın. Bu gibi mesâili isbâta hadd-i zâtında borçlu bile olmadığımızı arz ettikten sonra bunlar, ta’lîl olunamayan mesâil-i ta’abbüdiyyeden de olmadıkları cihetle ayrıca ve mâ fevka’l-vazîfe (vazifeyi aşan bir şekilde) tedkîk ve îzâh edilecekler demek istiyorum. Hatta ahkâm-ı mezkûreden bazısının, meselâ tesettür-i nisvân mes’elesinin makuliyyeti o kadar sadedir, o kadar celî bir vüzûhu haizdir ki evvelden beri o mes’ele hakkında bir şey yazmak istediğim hâlde buna ne suretle itirâz edilebileceğini düşünüp bulmak, cevâbını vermekten daha güç olduğu için yazmaya muvaffak olamıyordum. Bereket versin ki kısm-ı mahsusunda hikâye edeceğim veçhile o mes’ele hakkında musâdif olduğum bir mu’teriz, dermeyân ettiği cümlelerin yekdiğerine, hey’et-i mecmu’asının da saded-i bahse garâbet-i irtibâtiyle berâber benim için bu bâbda bir zemîn-i tekellüm hazırlamış oldu.

     

    Gelelim: mukaddimede sözümüzün bi’l-münâsebe uğradığı vadi, bi’l-cümle Ahkâm-ı İslâmiyye aleyhindeki vesâit-i itirâzın, o gibi emrâz-ı kalbiyyenin menşeini teşkil eylediği cihetle bu noktaları biraz daha teşrih için kârîn-i kirâmın (kıymetli okuyucuların) müsaadelerini talep ediyorum.

     

    İlm-i Kelâm, mevkuf-ı aleyhi bulunan hikmet, mantık, kavânin-i münâzara gibi ulûm ve fünûn ile berâber müntazam bir tahsîl ister demiştik. O sırada da bazı hatırâlara gelmiş olmak ihtimâli vardır ki:

    Hikmetin vâsıl olduğu derecât-ı hâzırayı, ilm-i kelâm ile mutevaggil [bir ilimle meşgul olan, ilgilenen] olanlar ale’l-ekser bilmezler. Onların bildikleri (Kâdî Mîr) hikmeti ise bugün esâtîr-i mensûha hâline gelmiş olduğundan ilm-i kelâmın, böyle ehemmiyeti kalmayan bir fenne taalluku kendisi için mûcib-i naks-u şîn olur. Mantıka gelince: Onun hakkında eskiden beri beslenen vüsûk-i itimat da son zamanlarda zâil olarak yerine daha mevsuk ve mü’temen olduğunda şüphe edilmeyen tecrübe (pozitif/deney) kaim olmuştur. Ale’l-ıtlak hikmet-i kadîme ile mantık hakkında ahîran hâsıl olan şu su-i nazar cidden şâyân-ı taaccüb ve vâcibü’t-tashîh bulunan ekâr-ı bâtıladan olduğunu söyleyelim.

     

    Evvelâ; hikmetin, terekkiyât ve ta’dîlat-ı ahîresine maruz olan, tabîyyât ve felekîyyat (doğa ve uzay fenleri) kısımları olup ilâhiyatı ise İbn-i Sîna ile Gelenbevî arasında geçen ezminede mazhar olduğu tedkik ve terakkiyi hiçbir vakit görememiştir. İşte ilm-i hikmet, ilm-i kelâmda mahza ilâhiyyatı için lazım olur, ve ilm-i kelâmın urûk ve asâbına (damar ve sinirlerine) girmiş olan bu kısma bîgâne kalınmamak üzere (Kâdî Mîr) ve emsâli kitaplardan katiyyen istiğnâ gösterilemez. Bu kitapların sâha-i tedâvülde vücudunu istiskal (zorlaştıranlar) edenler -itimât ederiz ki- neden bâhis olduklarını bilmezler bile. Mantık hakkında hâsıl olmaya başlayan zehâb ise daha garip, daha câhilânedir. Bu zehâbı, acizleri ibtidâ beş altı sene evvel bir risâle-i mevkûtada okudum. Ve sonra fünûn-i hâzıranın en muktedir, en belîğ tercümanı olan bir ağızdan, fâzıl bir doktordan işittim, deniliyor ki:

    “Ekyise-i mantıkıyye’den (mantıkın kıyaslarından) birini, en meşhurunu ele alalım. (Alem müteğayyerdir [değişendir], ve her müteğayyer hâdistir, binâenaleyh âlem hâdistir) cümlelerine bir çok suretle itiraz etmek mümkündür. Şu hâlde kıyâs-ı mantıkiyyenin vereceği netîce nasıl kat’î olabilir? Bir de istidlâlalat-ı mantıkîyye üzerine müesses olan bunca hakâik ve malumat, sonra ki keşfîyyat ile bozuluyor”.

     

    Buna o vakit bervech-i âtî cevap verilmişti: “Kıyâs-ı mantıkî mücmelen (kapalı ve özet olarak) bu yolda tarif olunur:

    “Bir araya getirilmiş iki kaziyye ki kendilerinin kabul ve teslîm olunmaları üzerine üçüncü bir kaziyyenin de teslîm olunması lâzım gelir”. Bu tariften anlaşılmak iktizâ ediyor ki kıyâs teşkil eden suğra ile kübrâ, evvelden müsellem olmak şarttır. İşte mantık bu şartı vazettikten sonra ilerisine karışmaz. Onlar hangi fenne müteallık kaziyeler ise mes’uliyyetleri oralara aittir. Meselâ (Alem müteğayyerdir, ve her müteğayyer hâdistir) kaziyeleri bir çok suretle kâbil-i itirazmış; [itirâzat da kim bilir nasıl şeylerdi]. Varsın olsun, bundan mantığa bir zarar ait olmaz. Çünkü mantık orasını mütekeffil değildir; eğer alem müteğayyer, ve her müteğayyer hâdis ise alemin, kâinatın da hâdis olması lazım gelir mi, gelmez mi? Şuna bakalım. Elbette lâzım gelir, ve bu lüzum, iki kere ikinin dört etmesinden daha zâhir daha muhakkaktır.[1] El-hâsıl mantık, edillenin tarz-ı tanzimini beyân eder; maddesine karışmaz. Orasını müstedillin derece-i vukuf ve malûmatına tabîdir.[2]

    Mantık, sizin mukaddimatınıza göre netîce verir, suğra ve kübrâ olmak üzere intihâb ettiğiniz mukaddimeler doğru ise neticede şüphesiz doğru, ve eğer yanlış ise neticede yanlış olur. Demek ki ne ekerseniz onu biçersiniz.

    Gelelim: keşfîyat-ı ahîre ile münezelzil olan malûmat ala vechi’s-sahîh istidlâlat-ı mantıkiyye üzerine teessüs etmemiştir. Ya maddesinde ya suretinde, elbette bir yerinde bozukluk varmıştır. Gizli bir noktasında mantıktan ayrılınmıştır. Ve keşfiyyât-ı ahîre dediğiniz, işte o noktaların bilâhare anlaşılmasından başka bir şey değildir.

    Ma ba’di var

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete


    [1] Çünkü iki kere ikinin dört etmesi, efvâh-ı ceditteki şöhret-i bedâhetine rağmen carî-i bahistir. Zîra mebhas-ı mahsûsasında takarrür ettiği veçhile adetler, inde’t-tahkîk ahâd-ı sırfadan terekküp ederler. Meselâ sekiz adedi, sekiz tane vahitten mürekkep olup ne iki tane dörtten, ne de beş ile üçten, ne de iki ile altıdan [ve helümme cerran] mürekkep değildir. Ve illâ tercih bilâ müreccih lazım gelir şu hâlde iki kere iki de aynen dört değil, dörde müsâvîdir. Hâlbûki kıyâs-ı mantıkiyyenin şekl olunan intâcı, buna mukîs olmamak üzere bedîhîdir.

    [2] Mantıkta kıyas bihasebi’l-mâddeden dahi bahis olunursa da muhtelif kuvvetleri haiz bulunan kaziyelerden birer misâl  getirmek ale’d-derecât bu kaziyelerden teşekkül eden kıyâsın isimlerini tayîn etmek suretiyle bahis olunur.