Etiket: islam

  • İslâm’ın Maksat ve Gâyesi (Cemiyeti Islah)

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: Diyanet, Cilt XI, Sayı 1

    Tarih: Ocak-Şubat 1972                                               

     

    Cemiyet; ailelerden, aile; karı koca, çocuklar ve daha geniş mânâda, amuca, hala, teyze, dayı ilh. gibi hısım ve akrabadan teşekkül eder. Âile, milletin temeli olduğuna göre,[1] âilelerin durumu nasıl ise, milletin hali de öyledir. Bunun içindir ki, İslâmiyet, milletin temel taşı olan âile nizamını önemle tanzim etmiş ve bu husustaki hak ve vazifeleri bilhassa belirtmiştir. Her şeyden evvel âilede inanç, düşünce, emel ve gâye birliğine büyük ehemmiyet vermiş ve bu itibarla âile efradının hepsinin tek bir dinin esaslarıyla kemal bulmasını, aynı din ve ahlâk prensipleriyle samimîleşmelerini, kardeş olmalarını emr eylemiştir. Zira âileler böylece kardeşleşip sevinçte, kederde, ahlâk ve adâlette, vatan ve millet sevgisinde birlik olunca, teşkil ettikleri toplumlar, milletler de aynı mahiyette dirlik, düzenlik ve kardeşlik medeniyetinde, yaşamak saadetini tadarlar.

    Müslümanlık; kişileri, cemiyeti anarşiden korumak gâyesi ile, âile kurmak için izdivacı meşrû kılmış, fuhuş ve zinadan şiddetle men eylemiştir. Çünkü; zina bir cemiyette yayılırsa orada nesil münkariz olur; o cemiyette bedbaht babasızlar topluluğu vücut bulur, toplumun en küçük ünitesi olan âile sevgisi ve mesuliyeti olmaz. İzdivaç o kadar mühimdir ki, her dinde zina ve fuhuş takbih edilmiş ve haram kılınmıştır. Normal akl-ı selîme sahip insanların nazarında da keyfiyet böyledir.

    Fertleri behîmiyetten uzaklaştırma, onlara âile sevgi ve mesuliyeti ile genel olarak toplum içinde yaşama, yani medenî insan hüviyeti verme gâyesi güden evlenmeyi bu önemine binaen, Kurân-ı Kerîm Rûm sûresinin 12’nci âyetinde şu meâlde buyurmuştur: “Size nefsinizden, kendileriyle sevinç ve neşe bulmanız için zevceler yaratmış olması, aranızda sevgi ve esirgeme halk eylemesi Allah’ın âyetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen kavimler için ibretler vardır.”

    Bu âyet-i kerîme nikâhın, meşrû birleşmenin üstün bir nîmet olduğunu en bâriz tarzda ifade etmektedir. Gayr-i meşrû cinsî münâsebetin, yâni zinâ ve fuhşun, ferde ve cemiyete tevlid ettiği daha birçok fenalıklar nazara alınacak olursa, âyet-i kerîmenin azameti ve derin mânâsı daha iyi anlaşılır.

    Aileyi teşkil eden fertler, mertebelerine göre birtakım haklara mâlik ve vazifelerle mükelleftirler. Cenâb-ı Hak çocukların, ana babaya karşı mükellef oldukları vazifeleri şöyle beyan buyurmuştur:

    Rabbin, kendinden başkasına kulluk etmeyin, ana babaya iyi muâmele edin” diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa, onlara “Of!” deme; onları azarlama, onlara güzel ve tatlı söyle, onlara acıyarak tevâzu kanadını ger de; Yâ Rab! Onlar beni çocuk iken nasıl terbiye ettilerse, bana nasıl baktılarsa Sen de onları öylece esirge.”[2]

    Cenâb-ı Hak, ana babaya iyi, sevgi ve hürmetle muâmeleyi, kendisine yapılması gerekli ibadete yakın olarak emir buyurmaktadır. Bundan da anlaşılmaktadır ki, ana babaya iyi muâmele, sevgi ve hürmet, kudsiyeti hâiz içtimâî, sosyal bir vazifedir.

    Çocukların bu mühim vazifelerine karşılık, baba ve ana da çocuklarını maruf vechile infak ve iâşe ile beraber onları hayât-ı mâneviye ve medeniyyeye hazırlamakla mükelleftirler. Çocuklarını terbiye etmeyen ve okutmayan, dînin hükümlerini ve ahlâk esaslarını öğretmeyen baba ve ana mesuldür. Yani hesab gününde Cenâb-ı Hak bu çok büyük ve neticeleri pek mahzurlu ihmâlin hesabını böyle ana babadan soracaktır. Hazret-i Rasûl-i Ekrem (s.av.) bir hadîs-i şerîflerinde; “Çocuğun babası üzerindeki hakkı, ona güzel isim vermek ve güzelce terbiye ve talim ile mekârim-i ahlâka teşviktir.” buyurmuşlardır. Bu meâlde daha bâzı hadîsler de vardır.

    İslâm’da âile efrâdı arasında sıla ve ihtiyaç zamanında infak mükellefiyeti, yani “Nafaka Borcu” da emredilmiş olup bu borç yalnız usûl ve fürûya münhasır olmayıp, amuca, hala, dayı ve teyze gibi akraba arasında da câridir. Bunlara “havâşi” denir. Hangi yakınların ne gibi hallerde ve hangi şartlarda nafakaya müstahak veya nafaka ile mükellef oldukları ve bunların fazlalığı hâlinde, hangisinin daha evvel nafakaya müstehık ve hangisinin infakla mükellef bu- lunduğu müstakil bir kitapla izah olunabilir. Burada maksadımız, İslâm’da aile efradı arasındaki sosyal yardımlaşmanın ne kadar şümullü ve ehemmiyetli olduğuna işaretten ibarettir. Garb’de ekseri milletlerin kanunlarında nafaka mükellefiyeti çok dar bir şekilde mütalâa olunmuş ve söz konusu içtimâî yardım pek dar tutulmuştur. Filhakika bu mükellefiyet usûl, fürû ile kardeşlere hasredilmiştir. Kardeşlerin infak mükellefiyeti bahsinde de, kardeşin nafaka ile mükellef tutulabilmesi refahta olması şartıyla kabul olunmuştur. Bundan başka ne kadar zengin olursa olsun, bir şahıs amucasını ve amuca kardeşinin muhtaç çocuklarını infaka mecbur değildir. Usûl, fürû ve kardeş haricinde kalan diğer hısım akrabada da keyfiyet böyledir.

    İslâm’da âile çok ciddi sebep olmadıkça yıkılamaz; kurulmuş ve millet hayatında temel taşı teşkil etmiş olan ocak söndürülemez. Esas budur. Fakat herhangi bir sebeple karı koca arasında nefret ve düşmanlık vuku’ bularak saadet ocağı ızdırap ve elem kaynağı haline gelmiş olabilir. Bu halde birlik hayatının beka ve devamı taraflar için olduğu gibi cemiyet için de faydasız olur, hatta zarar tevlid eder. Bu halde boşanmadan başka çare yoktur. İşte, İslâmiyet ancak böyle bir hale gelmiş olan boşanmayı bizzarur, istemeye istemeye kabul etmiştir. Lakin hemen mahkeme kapılarına düşmeden karı koca arasını ıslah için evvelâ hakemlere müracaatı, yani barıştırılmalarını tavsiye etmektedir. Kurân-ı Kerim bu hususta şöyle buyurmaktadır:

    “Karı koca arasında nifak ve şikakdan korkarsanız, barıştırmak için biri kocanın, diğeri kadının ailesinden olmak üzere hakemlere tevdi ediniz; eğer bunlar barıştırmak murad ederlerse, Allâh-u Teâlâ muvaffak kılar.”[3]

    Hakemler barıştırmaya muvaffak olamazlarsa ayrılmaktan başka çâre kalmaz ve ayrılmak iki taraf için hayırlı olur. Birbirinden nefret eden iki irâde sâhibini bir arada tutmak mümkün değildir.[4]

    İslâmiyet, karı kocanın boşanmalarından sonra karının ve çocukların muayyen müddetle infâkı ve çocukların tâlim ve terbiyelerine devam edilmesi hakkında hükümler koyarak, âile nizamını ikmâl etmektedir.

    II – CEMİYETİN SALÂH VE SELÂMETİNE DAİR ESASLAR:

    İslamiyet aile nizamı yanında cemiyetin salah ve selâmeti için şu beş esâsı emreder:

    1. Meşveret (İstişare)

    2. Mesuliyet (Sorumluluk)

    3. Adalet

    4. Fertler arasında içtimâî yardımlaşma

    5. Uhuvvet (kardeşlik)

     

    1. Meşveret:

    Kurân-ı Kerim Âl-i İmrân ve Şûrâ sûrelerinde meşveret, yâni işlerde danışma, sorup öğrenme, hataya düşmemek için başkalarının fikrini de dinlemeye çok önem vermiştir. O kadar ki, Rasûl-i Ekrem Hazretleri bile bu âyetlere uyarak muhtâc-ı re’y ve müzakere olan, yani hakkında Kurân-ı Kerim’de hüküm bulunmayan veya bulunup da tefsire muhtaç olan hususlarda ve işlerde re’y sahibi ashâbiyle istişarelerde bulunur ve ümmetine de böyle hareket etmelerini emrederlerdi.

    İstişare, fikir müdavelesiyle hakikatlerin tecellisinde ve faydalı istikametlere gidilmeyi, yanlış hareketlerden sakınmayı temin etmek bakımından çok mühimdir. Zîrâ akıl akıldan, düşünce düşünceden üstün ve kıymetli olabilir.

     

    2. Mesuliyet:

    “Küllüküm râin ve küllüküm mesûlün, an raiyyetihî…” hadîs-i şerîfi mûcebince, her idâre eden Halife, Sultan olsa dahi idaresinden ve hareketinden, icrâat ve tasarrufâtından mesuldür. Sorumluluk olmayan yerde istibdat ve tahakkum hükmeder. Her iki esas da İslâmiyette istibdâdın meşrû olmadığını gerektirdiği gibi, açık, meşru veya ictihad mahsülü olan hususlarda devlet idâresini, âmme velâyetini elinde bulunduranlara itâat iktiza eder.

    Sahih-i Buhârî’de rivâyet olunduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.v.); “Size Emîr tâyin olunan başı (kimseyi) bir kuru üzüm dânesi gibi bir abd-i habeşî olsa dahi meşrû emirlerinde onu dinleyin, ona itâat edin.” tarzında buyurmuştur.

    Hulefa-yi Râşidin hazretleri vilayetlere âmil yani vali tâyin ettikleri zaman o mahallin halkına, vâliye meşrû emirlerinde itâat etmelerini emrederlerdi. Çünkü itâatsizlik anarşiye, devlet nîmetinden mahrumiyete ve hattâ fitne ve fesâda ve devamında devletin inhilâline yol açabilir. Hattâ birinci Halife Hz. Ebû Bekir Halit’e intihap olunması akabinde îrâd ettikleri hutbede; “… Doğru hareket edersem bana yardım ediniz, kötü ve fenâ hareket edersem bana doğru yolu gösteriniz. Allah[5] ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itâat edin, onlara isyan edersem (onların yolundan ayrılırsam) bana itaatiniz vacip değildir.” buyurmuşlardır. Filhakika, cemiyetin selâmeti, emniyeti ve binnetice yükselmesi bu vechile gerçekleşebilir.

    3. Adâlet:

    Nizam-ı âlemin yegâne medârı (dayanağı) adalettir. Adâlet olmayınca huzur ve sükûn olmaz ve öyle bir devlette beka kalmaz. “Mülkün temeli adâlettir’in mânâsı budur. Kur’ân-ı Kerîm, zihinlerde ve ruhlarda iyice yerleşmesi, tam mânâsiyle kök salması ve binnetîce o sûretle hareketin ihmâl edilmemesi için, muhtelif zamanlarda inzâl olunan müteaddit âyetlerinde adâleti emretmiştir.

    Kısaca adâlet, akıl ve vicdân-ı selîmi tatmin eden, insanları birbirine ısındıran, yanaştıran ve kardeşleştiren, hatta dinleri ayrı olsa bile, beşerî münâsebetleri normalleştiren, muhtelif kavimler arasındaki çekişmeleri ve harbi önleyen bir mefhumdur ki, üzerinde bunun için ısrar edilir, bunun için titrenir, Adaletin aksi, yâni adaletsizlik zulümdür.

    Adalet mefhumu, fert ve cemiyet hayâtında müsâmahaya müsait olmayan, lâubaliliğe ve hoş-görürlüğe mütehammil bulunmayan bir esastır. Meselâ başkasının mal, can, ırz ve şeref masuniyetine hürmet, ahitlere (akit ve muahede) ve emânetlere sadâkat adâlet, ve aksi hıyânettir. Kezâ, kanunların ve her çeşit mevzuatın zengin, fakir, kuvvetli, zaif nazara alınmaksızın tatbiki, hâkimlerin hükümlerinde hatır, gönül nazara almaksızın ve hiçbir kimseden korkup çekinmeyerek hak ile hükmeylemesi, büyük ve küçük her memurun üzerine aldığı vazifeleri vakt-i zamanında görmesi bir nevi adâlet ve aksi adâlete hiyânettir. Bunlar birer misaldir. Özlü olarak denilebilir ki, her işi lâyık olan hal ve keyfiyette yapmak adalettir.

    Adâlet, bir milletin, bir cemiyetin, bir devletin bekası, refah ve inkişâfı için ilk şart olduğundan Rasûl-i Ekrem Efendimiz Hazretleri; “Sizden evvelki ümmetler şu sebeple helâk edildiler ki, onlar içlerinden şeref sahipleri hırsızlık ettiği vakit onu terkettiler ve cezâlandırmadılar. Zayıf hırsızlık ettiği zaman ona ceza verdiler; Allâh’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma (kızım Fatıma) hırsızlık etse muhakkak onun elini keserim (cezâ tatbik ederim).” buyurmuşlardır.

    İslâmiyet’in ilk devirlerinde, nûr-u İslâm’ın bütün dünyâya yayılması, hızla gelişip ülkeleri kuşatması adalet sâyesinde idi. Adâlet öyle bir esastır ki, yakınlık, hısımlık, dostluk, mevki, hatta buğz ve adavet, kin ve düşmanlık onun icrasına mâni olamaz. Cenâb-ı Hak, Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

    “Ey iman edenler! Adâleti dikkat ve itinâ ile ayakta tutun; Allah için hüküm ve şehâdet eden insanlar olun; velev ki hüküm ve şehâdet kendinizin veya ana babalarınızın veya yakın hısımlarınızın aleyhine olsun. İster onlar zengin ister fakir bulunsun Allah ikisine de sizden daha yakındır; hakdan inhirafta keyf ve hevânıza uymayın; hakkı söylemekten çekinir veya hakdan yüz çevirirseniz şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir.”[6]

    Diğer bir âyet-i celîle de şu meâldedir:

    Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun; adâletle hâkimlik ve şâhitlik edenlerden olun; bir kavme olan kin ve düşmanlığınız sizi adâletsizli- ğe sevketmesin; adâleti icrâ edin ki (âdil olun ki), o, takvaya (kulluğa), Allah korkusuna en yakın olandır.”[7]

    Müslümanlar adalet yaptıkları müddetçe şan ve şevketleri yükselmiş ve adâletten saptıkları, onu terkettikleri zaman bu nimetlerden mahrum kalmışlardır.

    4. İçtimai muâvenet (Sosyal yardımlaşma):

    Muâvenet-i içtimaiye, birlikte yaşamanın, yaşayabilmenin şartıdır. Hiçbir fert yalnız başına servet edinmek şöyle dursun, hayat ve maîşetini ve varlığının emniyet ve selâmetini temin edemez. Bu sebeple, insanlar, cemiyet hâlinde yaşamak zorunda kalmışlardır.

    Cemiyette her fert bir ihtiyâcı temin ve biri diğerinin noksanını ikmâl eder. Bundan birçok münâsebât-ı hukukiyye meydana gelir. Bu münâsebetlerin selametle cereyânı, cemiyetin himâyesiyle korunur. Bu halde iktisab olunan mal ve servet cemiyetin ve cemiyeti teşkil eden fertlerin mesaileriyle mümkün olur ve vücuda gelir. Binâenaleyh, yoksulluğa düşenlere yardım, ma’ruf mânâda bir sadaka değil, sosyal bir yardım vazifesidir. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak, farz, vacib ve müstehab olarak yardım emir ve tavsiyelerinde bulunmuştur.

    Bunların başta geleni ZEKÂT’tır. Zekâta dair müteaddit âyât-ı kerime mevcuttur. Müslümanlarca zekât hakkındaki emirler malum olduğundan, bu âyet-i celileleri burada nakletmeyecek, yalnız şu hadis-i şerifleri zikir ile iktifa edeceğiz: İmâm-ı Tirmizî ve Hâkim’in Ebû Hüreyre’den naklettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

    “Malının zekâtını ödediğin zaman, üzerinde olan zekât borcunu ödemiş olursun.”

    İbn-i Hüzeyme ve Hâkim’in Hz. Câbir’den rivâyet eyledikleri diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur:

    “Malının zekâtını ödediğin vakit malının şerrini gidermiş olursun.”

    Mal ve evlât dâima hayır değildir. Cenâb-ı Allah sadaka ve hayırdan uzaklaştırılmış malı, faziletsiz ve hayırsız evladı fitne olarak vasıflandırmıştır. Hayatta hayırlı olan şey, sâlih ameldir, iyi işlerdir.

    Bu hakikatler mü’minin kalbinde yerleşir ve îmân-ı tam ile îman edilirse, gayr-i meşru kazanç peşinde koşulmaz ve meşru yoldan kazanılan malların zekâtı ödenirse, şerri giderilir.[8] Hayatın nasıl gelip geçtiğini ve üzerine cimrilikle abanılıp yığılan malların âkıbetinin ne olduğunu îzâha lüzum görmüyorum. Hayattan ders almış, tarih okumuş, içtimâî vakıaları ibretle takib etmiş idrâk sâhiblerinin ibret alacağı sayısız misâlleri vardır.

    İçtimâî yardım, yalnız zekâta münhasır değildir. Her türlü iyilik ve yardıma şâmildir. Kurân-ı Kerîm’de Bakara Sûresinin 177’nci âyetinde; “Namazda yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz, iyilik ve tâat değildir. İyilik ve tâat, Allah’a âhiret gününe, meleklere, kitâba ve peygamberlere îman, malını, sev gisine rağmen yakınlara, yoksullara, yolda kalan misâfirlere, sâillere, köle ve esirleri kurtarmağa sarf etmektir.” meâlinde olan nazm-ı celîl ile, Âl-i İmrân Sûreşinin 92’nci âyetinde; “Siz sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar iyilik ve tâatde bulunmuş olmazsınız; her ne infak ederseniz muhakkak Allah bilir.” meâlinde olan âyet-i kerîme muâvenet-i içtimaiyenin ehemmiyetine ve yalnız zekâta münhasır olmadığına sarâhatle işâret etmektedir.

    İçtimâî muâvenet, mü’minler arasındaki uhuvveti muhafaza ve takviye ve zenginler ile fakirler ve muhtaçlar arasında vukuu muhtemel düşmanlığı izâle etmek bakımından çok mühimdir.

    5. Uhuvvet-i dîniye:

    Cenâb-ı Hak Ku’ân-ı Kerîm’de, “Mü’minler kardeştir” meâlinde olan âyet-i celile ile, mü’minleri kardeş gibi birbirini sevmeye ve birbirine yardım etmeye teşvik buyurmuştur. Mü’minler, ırkları, lisanları, renkleri ne olursa olsun ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar kardeşçe yaşayacaklar, biri diğerinin mal, can, ırz ve şerefine taarruz ve tecâvüz etmeyecektir. Ancak her fert kendi başına bırakılırsa, yaradılışlarındaki ayrılık îcâbı bu maksat hâsıl olmaz, terhibi ve zecrî teşrî’e ihtiyaç vardır.

    İşte İslâm şerîatı (İslâmî mevzûat) bu sebebe binâen ağır ve hafif cürüm ve kabahatler için cezâlar tertip ve tâyin etmiş ve vukuundan evvel bunlara mâni olmak için nasîhat ve mev’ızalarla beraber, mü’minleri iyilikle emir ve kötülükten men’ vazîfesiyle mükellef kılmıştır ki, bu, umûmî murâkabe mâhiyetindedir.

    Âl-i İmrân Sûresinin 104’üncü âyetinde; “Sizden öyle bir cemâat bulunsun ki, hayra dâvet ve iyiliği emir, kötülükten men’ etsinler; işte bunlar selâmete erişenlerdir.” ve bu sürenin 114’üncü âyetinde; “Allâh’a ve âhirete îman edenler iyiliği emreder ve hayır işlerine koşuşurlar; işte bunlar sâlihlerdendir.” meâllerinde olan âyet-i kerîmelerle, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî’nin rivâyet eyledikleri; “Halk, zâlimi görüp de men’ etmezlerse Allah azâbını umûmileştirir.” meâlinde olan hadîs-i şerîf bu esâsın ifâdesidir.

    Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’e dâir daha bâzı âyet ve hadisler vardır.

    Bu yazı ile İslâm Dîni’nin cemiyetin ıslâhına taallûk eden esasları en kısa şekilde kayıt ve izah etmiş bulunuyoruz; bunlar öyle esaslardır ki, itâat olunduğu ve riâyet edildiği zaman bir cemiyeti behemahal bahtiyarlığa ve saadete kavuşturur.

     

    Ali Himmet BERKİ

    Emekli Temyiz Üyesi

     

     



    [1] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Md. 35’de de âile milletin temeli addedilmiştir.

    [2] İsra Sûresi, Âyet: 23.

    [3] Nisa Sûresi, Âyet: 34.

    [4] Boşanma, âdil sebeblerle olacaktır. Sırf kıskançlık, fakr u zarûret, başkalarına meyil, âilenin yüklediği vazifelerden kurtulmak ilh. gibi sebeblerle yuva, aile ocağı yıkmalara karşı İslâm dininin ikinci önemli ve kutsi kaynağı olan hadisler mevcuttur. Bir tanesini zikretmek kâfidir: “Allah’ın en çok buğzettiği helâl şey boşanmadır”.. “Boşanma sırasında gök titrer.” meâlindede bir hadis mevcuttur.

    [5] Yâni Kur’ân-ı Kerim’deki esaslara uyduğum takdirde. Zîrâ İslâmî prensiplerle idâre edilen devletlerde Anayasa Kurân-ı Kerim’dir. Allâh’ın, beşer zekâ, akıl ve ruhuna da aykırı olmayan esaslarıdır.

    [6] Nisâ sûresi, Ayet: 135.

    [7] Maide suresi, Âyet: 8.

    [8] Mal çalınmak, gasb edilmek, soyulmak, hased mevzûu olmak. sefâhatde tükenmek, hastahanelerde ilaç ve doktor parası olarak sarfedilmek ilh.. gibi şerlerden masûn kalır.

  • İslam’da Tevekkül

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, Cilt 3, Sayı 34

    Tarih: Ağustos 1956

    İslamiyet’te yanlış tefsire maruz kalmış bazı mefhumlar vardır. Bunlar kısmen dini felsefeye, kısmen hak ve tekvin akidesine taalluk eder. Bu mefhumlardan biri de tevekkül mefhumudur. Bazı kimseler Müslümanların gerileme sebeplerinden birinin de tevekkül akidesi olduğunu iddia ederler. Bunlar İslam dininin maksadına vakıf olmayan veya bi’l-iltizam zihinlerde şüphe ve tereddüt uyandırmaya çalışan İslamiyet’in muarızlarıdır, Bir defa merak edip de tevekküle ait ayet ve hadisleri tetkik etseler veya bilenlerden öğrenseler, böyle bir iddiada bulunmaktan belki çekineceklerdir.

    Tevekkülün, âtıl ve batıl oturup Allah’tan rızık ve işlerde muvaffakiyet beklemek demek olmadığı bir gûna, şüphe ve tereddüde mahal kalmayacak kadar aşikardır. Her hükmü insanların menfaat ve ihtiyaçlarına ve hilkat kanunlarına muvafık olan İslam dininde tevekkül mefhumunu iddia olunduğu gibi anlamaya aklen ve mantıken imkan yoktur. Çalışmaktan başka insan için dünya ve ahirette bir şey olmadığını, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıp yarın ölecekmiş gibi Allah’a ibadet etmeyi tavsiye ve talim eden bir dinde, tevekkülün atâlete sebep olması düşünülemez. Bir hadis-i şerifte helal rızık talep etmek her Müslüman üzerine vaciptir. Diğer hadis-i şerifte helal rızık kesb etmek için, yorulup geceleyenler mazharı mağfiret olarak uyurlar. Buyrulmuştur ki atâlet ve tenbelliği taharri ve saî demek olan talep arasında bir münasebet yoktur.

    Son asırlarda yer yer Müslümanlarda görülen atâletin menşeini tevekkül akidesinde değil, başka hususlarda aramak lazımdır. Bunların başında cehalet ve ahlaksızlık yer alır. Fakr-u zaruret gibi ruh ve irade üzerinde müessir ve tahribkâr haller de düşünülebilir ise de bunların menşei dahi cehalettir. Cehalet öyle bir hastalıktır ki, fıtrî istidatları felce uğratır, müptela olanları şuurdan, idrakten, fikir ve muhakemeden mahrum kılar. Neticeleri bu kadar vahim olan cehaletin akıbeti tabiatıyla zillet ve sefalettir. Nitekim bugün Asya ve Afrika’da yaşayan muhtelif dinlere mensup insanlar aynı haldedirler. Sebebi yine cehalettir. Tevekkül akidesine taʿn edenler, İslam dünyasının teâli devrindeki medeniyetinden ve tevekkülün bunların terakki ve itilâsına ne için mâni olmadığından bahsetmezler. Ya bu devirler hakkında malumat sahibi değildirler veya bilmezden gelirler. Aynı dünyanın mensupları olan Emeviler ve Abbasilerin, Endülüsler, Selçukîler ve Osmanlılar dinlerine şuurla yapıştıkları, İslamiyet’e mantıkla sarıldıkları devirlerde eriştikleri medeniyet seviyesi muasırlarının medeniyetinden çok üstündü. Dünya tarihi tetkik edilince bu cihet derhal anlaşılır. Tevekkülleri ilim, ve irfan, fen ve san’at sahalarında onların terakki ve itilâlarına mâni olmamıştır. Çünkü tevekkül, atâlet demek değil, esbabına tevessülden sonra Allah’a dayanıp güvenmek demektir. Neticelerin sebepleriyle mevcudiyetleri değişmeyen sünnet-i ilahiye (adet-i ilahiye) muktezasından ise de sebebi de ve bunun tabi olduğu şartları da halk eden Allah’tır. Yalnız kulun bu sebeplere tevessül etmesi ve kendisinde halk olunan kuvvetleri harekete getirmesi lazımdır. Cenab-ı Hak Kur’an’ı Kerim’inde habib-i zîşanına “Müşavere et, ondan sonra azm eylediğinde Allah’a tevekkül eyle” buyurmuştur. Azim, saî ve ihtimami tazammun eder. Bir insanın mücehhez olduğu kuvvetleri harekete getirmeyip de Allah’tan rızık ve muvaffakiyet beklemesi İslam dininin red ve takbih eylediği atâletin ta kendisidir.

    Şu hadis-i şerifle de tevekkülün ne demek olduğu apaçık anlatılmaktadır. Eshab-ı Kiram’dan bir zat Resul-i Ekrem’e Allah’a tevekkül ederek devemi başı boş bıraktım demesi üzerine, Hazreti Resul-i Ekrem; “Evvela bağla ondan sonra tevekkül et” buyurmuş ve bununla ümmetine muhafaza ve tedbirlerde kusur edilmemesini tavsiye ve emreylemiştir. “Kuşlar sabahleyin yuvalarından aç kalkar ve akşam tok dönerler.” Mealinde olan hadis-i şerifte de yaşamak ve muvaffak olmak için saî ve gayretin lüzumuna işaret vardır. Kuşların yuvalarından aç kalkıp akşam tok olarak dönmeleri, tehlikeler içinde kırları, bayırları bağ ve bahçeleri dolaşıp yorulmaları semeresidir. Yoksa onlar her gün etrafa koşup dolaşmasalar aç kalır ve nihayet helak olurlardı. Görülüyor ki, şuur ve idrakten mahrum olan hayvanlar bile saî ve gayretle maişetlerini temin edebilmektedirler.

    Son olarak kayd edelim ki, Hazret-i Nebi-i Zîşanın hayat safhaları göz önüne getirilirse tevekkülün ne demek olduğu hususunda başka delil aramaya ihtiyaç kalmaz. Gerek hususi işlerinde gerekse vazife-i risaleti îfâda mübarek hayatları baştan sonuna kadar saî, mücadele ve bin türlü meşakkatle geçmiştir. Tevekkülü atâlet ve miskinlik manasına alan bir dinin mübeşşiri bu kadar faal ve gayyûr olamazdı.

     

    Hazırlayan : Süleyman Arif Aslan

     

     

  • İslam’da Tevekkül

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, Cilt 3, Sayı 34

    Tarih: Ağustos 1956

    İslamiyet’te yanlış tefsire maruz kalmış bazı mefhumlar vardır. Bunlar kısmen dini felsefeye, kısmen hak ve tekvin akidesine taalluk eder. Bu mefhumlardan biri de tevekkül mefhumudur. Bazı kimseler Müslümanların gerileme sebeplerinden birinin de tevekkül akidesi olduğunu iddia ederler. Bunlar İslam dininin maksadına vakıf olmayan veya bi’l-iltizam zihinlerde şüphe ve tereddüt uyandırmaya çalışan İslamiyet’in muarızlarıdır, Bir defa merak edip de tevekküle ait ayet ve hadisleri tetkik etseler veya bilenlerden öğrenseler, böyle bir iddiada bulunmaktan belki çekineceklerdir.

    Tevekkülün, âtıl ve batıl oturup Allah’tan rızık ve işlerde muvaffakiyet beklemek demek olmadığı bir gûna, şüphe ve tereddüde mahal kalmayacak kadar aşikardır. Her hükmü insanların menfaat ve ihtiyaçlarına ve hilkat kanunlarına muvafık olan İslam dininde tevekkül mefhumunu iddia olunduğu gibi anlamaya aklen ve mantıken imkan yoktur. Çalışmaktan başka insan için dünya ve ahirette bir şey olmadığını, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıp yarın ölecekmiş gibi Allah’a ibadet etmeyi tavsiye ve talim eden bir dinde, tevekkülün atalete sebep olması düşünülemez. Bir hadis-i şerifte helal rızık talep etmek her Müslüman üzerine vaciptir. Diğer bir hadis-i şerif de helal rızık kesb etmek için, yorulup geceleyenler mazharı mağfiret olarak uyurlar. Buyrulmuştur ki atalet ve tenbelliği taharri ve saî demek olan talep arasında bir münasebet yoktur.

    Son asırlarda yer yer Müslümanlarda görülen ataletin menşeini tevekkül akidesinde değil, başka hususlarda aramak lazımdır. Bunların başında cehalet ve ahlaksızlık yer alır. Fakr-u zaruret gibi ruh ve irade üzerinde müessir ve tahribkâr haller de düşünülebilir ise de bunların menşei dahi cehalettir. Cehalet öyle bir hastalıktır ki, fıtrî istidatları felce uğratır, müptela olanları şuurdan, idrakten, fikir ve muhakemeden mahrum kılar. Neticeleri bu kadar vahim olan cehaletin akıbeti tabiatıyla zillet ve sefalettir. Nitekim bugün Asya ve Afrika’da yaşayan muhtelif dinlere mensup insanlar aynı haldedirler. Sebebi yine cehalettir. Tevekkül akidesine tan edenler, İslam dünyasının teâli devrindeki medeniyetinden ve tevekkülün bunların terakki ve itilâsına ne için mâni olmadığından bahsetmezler. Ya bu devirler hakkında malumat sahibi değildirler veya bilmezden gelirler. Aynı dünyanın mensupları olan Emeviler ve Abbasilerin, Endülüsler, Selçukîler ve Osmanlılar dinlerine şuurla yapıştıkları, İslamiyet’e mantıkla sarıldıkları devirlerde eriştikleri medeniyet seviyesi muasırlarının medeniyetinden çok üstündü. Dünya tarihi tetkik edilince bu cihet derhal anlaşılır. Tevekkülleri ilim, ve irfan, fen ve san’at sahalarında onların terakki ve itilâlarına mâni olmamıştır. Çünkü tevekkül, atalet demek değil, esbabına tevessülden sonra Allah’a dayanıp güvenmek demektir. Neticelerin sebepleriyle mevcudiyetleri değişmeyen sünnet-i ilahiye (adet-i ilâhiye) muktezasından ise de sebebi de ve bunun tabi olduğu şartları da halk eden Allah’tır. Yalnız kulun bu sebeplere tevessül etmesi ve kendisinde halk olunan kuvvetleri harekete getirmesi lazımdır. Cenab-ı Hak Kur’an’ı Keriminde habib-i zîşanına “Müşavere et, ondan sonra azm eylediğinde Allah’a tevekkül eyle” buyurmuştur. Azim, saî ve ihtimami tazammun eder. Bir insanın mücehhez olduğu kuvvetleri harekete getirmeyip de Allah’tan rızık ve muvaffakiyet beklemesi İslam dininin red ve takbih eylediği atâletin ta kendisidir.

    Şu hadis-i şerifle de tevekkülün ne demek olduğu apaçık anlatılmaktadır. Eshab-ı Kiramdan bir zat Resul-i Ekrem’e Allah’a tevekkül ederek devemi başı boş bıraktım demesi üzerine, hazret-i Resul-i Ekrem; “Evvela bağla ondan sonra tevekkül et” buyurmuş ve bununla ümmetine muhafaza ve tedbirlerde kusur edilmemesini tavsiye ve emreylemiştir. “Kuşlar sabahleyin yuvalarından aç kalkar ve akşam tok dönerler.” mealinde olan hadis-i şerifte de yaşamak ve muvaffak olmak için saî ve gayretin lüzumuna işaret vardır. Kuşların yuvalarından aç kalkıp akşam tok olarak dönmeleri, tehlikeler içinde kırları, bayırları bağ ve bahçeleri dolaşıp yorulmaları semeresidir. Yoksa onlar her gün etrafa koşup dolaşmasalar aç kalır ve nihayet helak olurlardı. Görülüyor ki, şuur ve idrakten mahrum olan hayvanlar bile saî ve gayretle maişetlerini temin edebilmektedirler.

    Son olarak kayd edelim ki, Hazret-i Nebi-i Zîşanın hayat safhaları göz önüne getirilirse tevekkülün ne demek olduğu hususunda başka delil aramaya ihtiyaç kalmaz. Gerek hususi işlerinde gerekse vazife-i risaleti îfâda mübarek hayatları baştan sonuna kadar saî, mücadele ve bin türlü meşakkatle geçmiştir. Tevekkülü atalet ve miskinlik manasına alan bir dinin mübeşşiri bu kadar faal ve gayyûr olamazdı.

     

    Hazırlayan : Süleyman Arif Aslan

     

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XIII

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden Sa’y-ü Servet

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2 Sayı 48

    Tarih: 8 Şubat 1325

     

    Bazılarımızda eskiden kalma ve son zamanlarda umumiyetle din-i İslam’a isnat olunan bazı yanlış fikirler vardır. Fani dünya için çalışmak ne lazım, ahiretim mamur olsun da üç günlük Dünya’yı nasıl olsa geçiririm. Cenâb-ı Hak rızkımı tekeffül etmiştir. Hazret-i Allah’ın kefâletine emniyet-i tâm değil mi ki tahsîl-i maişet uğrunda bu kadar yorgunluğa lüzum göreyim. Bundan Hazret-i Allah’a tevekkülsüzlük çıkar, derler. Ve bu sözleri bir nev’î sûfilik, dindarlık olmak üzere sarfederler. Halbuki bu gibi fikirler dine, İslamiyet’e leke sürdürüyor, bir din ki mensûbînin tenbellikle, ilişkisizlikle fakr-ü sefâlet içinde kalmasını ve bunun neticesi olarak sair milletlerin kuvvet ve satvetleri altında ezilmesini mucip olursa o din nasıl doğru ve makul bir din olabilir, dedirtir. Muazzez ve mukaddes bildiğimiz dinimiz bizi düşmanlarımızın ayakları altına atıyormuş, dünya’da yaşamaya bedel sürünmemizi istiyormuş, hiç böyle şey olur mu? Bunlar dine iftiradır. Peygamberimiz Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz bir Hadîs-i Şerîf’de: “Sizin hayırlılarınız ne dünyası için ahiretini, ne de ahireti için dünyasını terk ve ihmal edenler değildir [1] belki sizin hayırlılarınız dünyası ile ahireti beynini cem’ edenlerinizdir.” Buyurmuşlardır. İntiharın hasbe’d-diyâne ne kadar mezmûm bir şey olduğu malumdur. İntihara katiyyen razı olmayan bir din fakr-ü sefâlete razı olmaz. Çünkü, bâ-husus asr-ı hâzırda fakr-ü sefâlet dahi tedricen intihar demektir.

    Diğer bir Hadîs-i Şerîf’de “Kâde’l-Fakru en yekûne küfran” (fakirlik neredeyse küfür olacaktı) buyurulmuştur. Yani fukaralık küfre yakın bir şeydir. İşte bu Hadîs-i Şerîfin dahi sırrı i’câzîdir. Zamanımıza tatbikan ne kadar zahir ve aşikardır. Çünkü zamanımızda ferden ve cem’an ahkam-ı dîniye’yi muhafaza ve icra etmek fakr-ü zaruretle beraber pek müşkildir, o derece metânet, zaaf-ı ahlak devirlerinde her baba yiğidin karı değildir. Mal-i Dünya ile ahiretin de kazanılacağını müsbit delâilden olmak üzere ecdadımızdan bize yadigar kalan bu kadar hayrât ve müberrât hep servet sayesinde değil midir? Ve fakr-ü vifâka ile beraber meşhudumuz olan bunca müessesât-ı hayriyeyi vücuda getirmek kabil midir? Onun için bir Hadîs-i Şerîf’de (Ni’me’l-mâlu’s-sâlihi li’r-raculi’s-sâlih) buyurulmuştur. Yani “iyi adam için iyi mal ne güzel ve ne kadar lüzumlu bir şeydir”.

    Hele bu bâbta: 

    “Dareballahu meselen abden memlûken la yagdiru ala şeyin ve men razegnahu minna rizgan hasenan fehüve yenfigu minhu sirran ve cehran hel yestevûne’lhamdulillahi bel ekseruhum la ya’lemûn”

     Ayet-i Kerîmesi pek büyük, pek belîğ bir ders-i ibret teşkil etmektedir. Öyle ya: Kendi kendine elinden bir şey gelmeyen ve ötekinin berikinin ihsân ve imtinânı altında geçinen (abd-i memlûk) (köleler)le, Rezzâk-ı Âlemin hazâne-i fıtratından istihsâl-i servet ederek bunu nevine sırran ve cehran, her türlü muavenetten geri durmayan yed-i ulyâ ashabı, beşeriyetin bir sınıf-ı zelili bulunan deminki bendegân, inayetle şu ahrâr-ı ümmet ve erbâb-ı hamiyet hiç müsavi olabilirler mi? Yine bir Hadîs-i Şerîf’de; (Li-en ted’ahum ağniyâe hayrun min en ted’ahüm ‘âleten yütekeffifûn) buyuruluyor ki vereseyi zengin olarak bırakmaklığın, fakir, aleme avuç açmaya mecbur bir halde bırakmaklıktan elbette hayırlıdır demektir. İslâm’da bu gibi asâr ve ehâdis la tuhsâ (sayılamaz) bir haldedir.

    Mâl-ı dünya ile ahiretin de kazanılabileceğini söylemiştik. Hatta diyebilirim ki âkıl ve mudakkik olan insanlar, kazandıkları servet-i Dünya’yı hayrâta, menâfi’-i millete sarf ederek ahireti de elde etmek şöyle dursun hayrâta sarf etmeye bile kalmaksızın, menâfi’-i umûmiyeye hizmet iktidarını haiz olmak niyetiyle henüz istihsâl-i servet ederken ahireti servetle beraber kazanmaya muvaffak olurlar. Çünkü (İnneme’l-a’malu bi’n-niyât) kavl-i şerîfi müslümanlığın en büyük düsturlarından olduğu cihetle servetin esnâ-yı iktisâbında mevcut olan hüsn-i niyetleri ile me’cûr olmaları iktiza ederek kazanılan her bir akçe ile birlikte bir de sevap kazanılmış demektir.

    Yukarıdan beri arz eylediğim hakâikle beraber teslim olunacak bir cihet vardır ki o da İslamiyet’de mâl-i dünya’nın helâline hesap ve haramına azâp terettüp edeceği ve dünya, mü’minin zindanı olduğu ve yine dünya’nın nezd-i Hüdâ’da sivrisinek kanadı kadar bir değeri olmadığı ve bunun için ne kadar çalışılsa yine rızk-ı maksûmdan ziyade olamayacağı ve fukaralığın ind-i İlâhi’de kadri pek âli bulunduğu tarzında bir çok asârın mevcut olmasıdır. İşte insanları atalet ve sefalete sevk eden sabıkü’z-zikr zünûn ve ebâtîl ashabı işbu asârı bi-gayri hakkın kendilerine senet ittihaz etmek suretiyle sü-i istimâl ettikleri gibi basiretsiz ve bazı erbab-ı kalemimiz zünûn-i mezkûre ashabını takbih ve tezyif edeyim derken İslamiyette bunlara, velev menşe’-i galat olacak hiçbir şey yokmuş gibi idare-yi lisan ederek asâr-i mezkûrenin vücuduna karşı müferrit bir eser-i tegâfül göstermektedirler. Halbuki bu eserler mezâmîn-i eş’ârdan kelimât-ı kibara, oradan da Ehâdis ve Ayâta doğru yükselmekte olduğundan nazar-ı bahs-i tevcihe alınmadan geçiştirilmesi caiz olmayacak derecede mühimdir. Evet İslamiyette insanları dünya için sa’y-ü amelden men’ etmek büyük bir dalâl ve vebâl olmakla beraber beri tarafta, işbu sa’y-ü amel manilerinin sözlerini müeyyit gibi görünen bunca asâra da cevap vermek iktiza eder. Âlem-i matbuatta bir vakit parlayıp sönen bir muharrir zî-ikdâmımız:

    Fânîst Cihân der-û vefânîst

    Cihan fânidir, yok olacaktır onun içerisinde vefâ da hiç yoktur.

    Mısrâ’-ı ma’rufuna ne kadar saçma! Diyordu. Lakin haydi bu saçma olsun mealen buna muvafık olan bu kadar Âyât ve Ehâdîse ne diyecek? Öyle ise İslamiyet dairesinde taharri-yi hakikat fikrinde bulunan bir adamı, öyle saçmadır deyip geçivermek kandırmaz. Bu bapta etraflıca ta’mîk-i tahkîkât etmek lazımdır. İşte İslamiyette mâni’-i mesâ’-i gibi görünen o eserlerin hep bir nüktesi, birer mevkii vardır: servetin, helaline karşı hesap ve haramına karşı azap vardır demek, insanları tahsîl-i servetten değil tahsîl-i servet esnasında haksızlıktan, istikametsizlikten men’ içindir ki bu da lazım değil midir? Bugün ahalimizde, geceyi gündüze katıp ve haram helal demeyip iktisâb-ı servet için çalışmak emrini verebilir miyiz? İslamiyet iktisâb-ı servet esnasındaki mezâlik-i akdâmı (ayak kaymalarını) nazar-ı dikkatten dûr tutmamakla servet-i umûmiyemize bir darbe mi vurmuştur? Bilakis… devr-i sâbıktaki servetperest paşalarımız malum, şimdi bu meslek-i mesâi’-yi bir az daha tamîm ediniz, bakınız: Servet-i umûmiyemiz bu sa’y-ü verzeşten müstefid mi oluyor? Yoksa şimdikinden de bedter bir hal mi geliyor?

     

    Dünya müminin zindanı olduğu ve fukaralığın nezd-i Hüdâ’da kadri bâlâter bulunduğu meselelerine gelince bu gibi beyânâtın ma-sîka lehi yine sa’y-ü amelden tenfîr olmayıp dünya’da mesâi’yi ne kadar ziyadeleşse yine fukarasız memleket bulunmak kabil olmaması ve belki sa’y-ü amel derece-yi kusvâya vasıl olan memâlikte bir kısım halkın daha elîm bir fakr içinde kalmaları zaruriyat ve meşhûdâttan olması ve hatta o gibi memâlikte seyyâle servet-ü saadet bütün azimetiyle, bütün kuvvetiyle mahdut mecralara mansap olarak ekseriyeti teşkil eden nüfus-i sairenin, ağniyânın hisse-i sefâletlerine de varis olmak derecelerinde düçâr-i ta’b (yorgunluk) ve ızdırap olmaları cihetiyle beyânât-ı mezkûrenin, her halde dünya yüzünden eksilmek şöyle dursun belki mevcudiyetleri günden güne kesret ve ehemmiyet kesbeden fukrâyı me’yusiyetten kurtararak kendilerine başka bir suretle şevk ve ümit vermek ve belki bu sayede mahfuz kalacak kuvve-i ma’nevileriyle dünyaca olan mesailerine de yeniden bir hayat-ı ciddiyet ve celâdet getirmek üzere sarf ve îrâd edilen hikemiyât-ı âliyeden olduğu enzâr-ı uli’l-ebsâre hafi değildir.

    Sonra, fukaralığın kadri yüksek olduğunu natık olan sözlerin hakikati itibariyle hususi muhatapları da vardır ki onlar fukara ile beraber vezâif-i insâniye ve kemâlât-ı beşeriyeyi cem’a muvaffak olan ve fakîr oldukları halde ağniyanın gözüne kestiremediği asâr-ı hamiyyeti ibrâz eden müstesna-yı hilkat erlerdir. Fakat bu itibar ile cümel-i mezkûre düstûr-i umumi halinde bulunamaz.

     

    Dünyanın ve dünyalığın nezd-i Hüdâ’da sivrisineğin kanadı kadar değeri olmadığını ifade eden beyânâta gelince, bundaki nükte-yi hikmet ve hakikat pek âlidir. Malum olduğu veçhile sâha-yı alemde insanlık şan ve haysiyetini muhafaza eden milletler için istihkâr-ı hayat hasletine ihtiyaç vardır. Nitekim Japon Devleti’nin, dünya’ya şan veren muzafferiyet-i harbiyesindeki esbâb-ı mühimmenin en birincisi, Japon milletinin ahâl-i ruhiyesinde görülen istihkâr-ı hayât hasîsesi teşkil eylediği erbâb-ı vukuf nazarında kabul edilmiş idi. İnsanlığın teâlisi için istihkâr-ı hayata ihtiyaç bulununca bu hususta istihkâr-ı servet ihtiyacı daha evvel müsem olmak lazım gelir. İnsaniyet ancak sahibi nazarında müstahker olan servetelerden istifade edebilir. Yoksa:

    Derhemehu minhu hiyne tes’elehü

    Mekânu rûhi’l-cibâli min cesedihi

    Medlûlü kabilinden olarak servet ve samanı ma’şuka vicdanı olan zenginlerden beşeriyete hiçbir hayır dokunmak ihtimali yoktur. 

     el-Hâsıl, İslamiyette mevcut olup bazı ezhân-ı kasıranın, hikmetini takdir edemediği beyânatın hülasa-yı müeddâsına nazaran servet iktisâbına çalışmalı fakat, servet gaye-i maksat ittihaz edilmemelidir. İşte bu niyetle çalışmaya dünya için çalışmak bile denmez.

                                                                                                                                                         Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

     

    Dipnotlar:

    [1]: (Ve en leyse li’l-insâni illa ma sa’a) Âyet-i Kerîmesini yalnız Dünya için çalışmak mevkiinde okurlar, işte bu Hadîs-i Şerîf ve Âyetin ma ba’dindeki (Ve enne sa’yehu sevfe yura)(gayretinin karşılığını yakında görecek) kavl-i kerîmine tatbikan mutâd olan suret-i irâd ve istişhâdı tashih etmelidir. 

  • Hikmet-i İslâmiyye

    Müellif: Ömer Nasûhî Bilmen

    Dergi: Beyânülhak

    Tarih: 19 Cemâziyelevvel 1330

    İslâmiyet; cemiyet-i beşeriyyenin her türlü tekemmülât-ı mâddiyye ve maneviyyesini mütekemmil olduğundan her nevʿ ulûm ve fünûnun tahsîlini emretmiş, beşeriyetin terakkiyât-ı fikriyyesini temin için elvâh-ı garrâ-yı kâinâtın mütâlaasını tavsiyeden geri durmamıştır. Ezcümle ilm-i hikmet vâsıtasıyla hakâyık-ı eşyâya ıttılâ müyesser olacağından Şâriʿ-i Mübîn hazretleri bir ilm-i celîl ile tezyîn-i zât edenlerin kadrini “وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ” nazm-ı şerîfiyle iʿlâ buyurmuştur.

    Risâlet-meâb Efendimiz dahî “الحكمة ضالة المؤمن فليطلبها ولو عند مشرك فإن وجدها  قيد هاشم اتبع ضالة أخرى” emr-i nebevîsiyle ümmetlerini tahsîl-i hikmete teşvikte bulunmuşlardır. Ebû Osmân Mağribî der ki: Hikmet bir nûr-ı ilâhîdir ki ilhâm ile vesvesenin beynini temyîz ve tefrîk eyler.

    Bir hakîm nazra-i hakîmânesini ecrâm-ı lâmia-i semâya atfeder. Mübdiʿ-i kâinâtın ne büyük olduğunu tefekkür eden gaşiyy-i mutlak hâline gelir. Gözlerini kemâl-i huzûʿ ile sâha-i zemîne ircâ eder. Kudret-i fâtıranın binlerce eser-i münevverini karşısında görür. Zümrüdîn çimenleri, dilnişîn çiçekleri müşâhede ederek bunların elvân-ı dilfirîbine, vaziyet-i dilpezîrine meftûn olur. Yaprakların üzerindeki berrak berrak jâlelerin parıltısını gördükçe meclûb-ı letâfet olarak ezvâk-ı rûhiyyeden mütehassıl bir hiss-i garîb ile ağlamaya başlar.

    Hakîm-i şehîr Fahr-ı Râzî “اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِى الْاَلْبَابِۚ‌” nazm-ı şerîfinin tefsîrinde “ويل لمن قرأها ولم يفكر فيها” hadîs-i şerîfi naklettikten sonra İmâm Alî’den rivâyeten der ki: Aleyhi ekmelü’t-tahiyyât Efendimiz geceleri kalktıkça baʿde’n-nüsûk çeşm-i lâhûtîsini semâya nasb ederek “اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ” nazm-ı ilâhîsini okurlar idi.

    Müfessir-i müşârunileyh diyor ki: Delâil-i tevhîd, delâil-i âfâk ve delâil-i enfüsten ibâret olmak üzere iki kısma münhasırdır. Lakin delâil-i âfâk daha acîb, daha azîmdir. Hatta “لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ” âyet-i celîlesi de bunu müeyyiddir. Nasıl bedîʿ ve azîm olmasın ki insân yalnız bir küçük bayrağın urûk-ı müteşaʿʿabe ve câzibe-i gazâiyyesine baktıkça hükm-i ilâhiyyeyi müşâhede eder, bir kudret-i bâliğanın eser-i sunʿ-ı latîfi olduğunu idrâke muvaffak olur.

    İşte kitâb-ı kâinâtı mutâlaa, âsâr-ı bedîa-i subhâniyyeyi tetebbu husûsunda en büyük rehber ilm-i hikmettir.

    Seyyid Şerîf “الحكمة علم يبحث فيه عن حقائق الأشياء على ما هي فى الوجود بقدر الطاقة البشرية” diye ilm-i hikmeti tarîf eylemiştir. Evet!.. İlm-i hikmet; kâinât-ı ulviyye ve süfliyyeden bahseder, insanı -kudret-i beşeriyye derecesinde- hakâyık-ı mevcûdeden haberdâr eyler. Hatta bütün mevcûdâtı yoktan var eden zât-ı Bârî’nin ulûhiyetinden bahsedecek kadar iʿtilâ gösterir. Bu halde hikmet; ilâhiyyât ile mevcûdât-ı sâireden bâhis bir ilimdir, denilebilir. Mevcûdât-ı sâireden maksat; riyâziyyât, tabîiyyât, rûh, ahlâk gibi şeylerden ibârettir.

    İlâhiyyât husûsunda hükemânın ehl-i şerîate nispetle pek aşağı bir mertebede kaldıkları âzâde-i beyândır. Ancak Farabi, İbn Sina, Fahreddin gibi hükemâ-yı İslâmiyye şerîat-i garrâ sâyesinde hikmeti üç bâlâ-yı terakkîye isʿâd ederek felsefe-i hakîkiyyeyi meydana koymuşlardır.

    İlâhiyyûnun reîsi Aristoteles’tir. Müşarunileyhin mektebine müntesip olanlar derlerdi ki: Cenâb-ı Allâh kadîm olduğu gibi ukûl, nüfûs, ecrâm-ı semâviyye, heyûlâ-yı anâsır dahî kadîmdir. Sübhânehû ve tekaddes hazretleri yalnız illet-i tesir itibârıyla cümlesinden mukaddem addolunur. Lâkin bunların bu gibi akvâl ve efkâr sahîfesi mütekellimûn hazarâtı tarafından edille-i muknia ile cerh olunarak “كان الله ولم يكن معه شيء” medlûlünce hakîkat-i mesele tenvîr ve tahlîl olunmuştur.

    Mutasavvıfîn: Husûsuyla İmâm Gazzâlî hazretleri der ki: Zât ve sıfât-ı ilâhiyyeden başka ezelî ve ebedî hiçbir şey yoktur. Eğer eşyâ kadîm ve ebedî olsa idi bütün kâinâtın kudret-i azîme-i sübhâniyye ile vücûd-pezi olduğu nasıl anlaşılabilirdi? Karşımızda parlayan şu mütelevvin  şükûfelere bakalım, yapraklarının hâiz olduğu elvân-ı münevvere ne kadar latîf bir tarzda göze çarpıyor. Adeta bu renkler tabîî bir şey olup ziyâ-yı şems vâsıtasıyla vücûda geldiği anlaşılabilir. İşte bu bir misâl, anlaşılır ki Sâniʿ-i Kerîm’in irâde ve meşiyyeti eşyâ-yı mevcûdenin fenâsına taalluk ettiği kevn dahî bütün mükevvenâtın sıfat-ı hudûs ile muttasıf olup helâke maruz bulundukları tezâhür eyleyecektir.

    Hâsılı hikmetin ilâhiyyâta âit kısmını bihakkın taʿmîk ve tetkîk beşeriyet için mümkün değildir. Ulûm ve fünûn ne kadar teâlî ederse etsin, efkâr-ı beşeriyye ne derece tenevvür eylerse eylesin yine insanların hakîkat-i ilâhiyyeyi idrâkten âciz kalacakları zarûrîdir. Binâenaleyh:

    ترك التفكر تسليم لخالقنا 

    فلا تفكر فإن الفكر معلول

    ان لم تفكر تكن نفسا مطهرة 

    جليس الحق عن الفكر معزول

    Beyitleriyle ilân-ı acz ederek hikmetin ilâhiyyâta âit kısmından bahsetmeyeceğim. Ancak bir mukaddime olmak üzere şunu arz edeyim ki mevcûdât iki kısma ayrılır: Kısm-ı evvel mevcûdât-ı maneviyyedir, bunlar maʿkûlâttan olmakla âsârının delâletiyle idrâk olunur, bu da iki nevidir. Nevʿ-i evvel mevcûd-ı kadîm gayr-i maklûktur, zât-ı ehadiyyet gibi. Nevʿ-i sânî mevcûd-ı hâdis maklûktur, rûh gibi. Kısm-ı sânî, mevcûdât-ı mâddiyyedir ki havâss-ı zâhire ile bilinir.

    İşte bu muhtasar makâlede mevcûdât-ı maneviyyeden bahsedilemeyeceği gibi mevcûdât-ı mâddiyyeden de bi’t-tafsîl bahsetmek imkân hâricinde olduğundan yalnız azamet-i ilâhiyyeyi gösterir bazı mevâdd-i ilmiyyeye dâir malûmât vermek isterim.

    Şöyle ki: Sâniʿ-i Hakîm hazretleri muktezâ-yı hikmet-i sübhâniyyesiyle pîşgâh-ı temâşâmızı nurlar içinde bırakan ecrâm-ı felekiyyeyi pek bedîʿ bir sûrette halk ve îcâd buyurmuştur. Bir kere gözlerimizi âsumâna refʿ ederek Hallâk-ı cihânın ibdâʿ buyurduğu avâlime dikkat eyler isek milyarlarca ecrâm-ı muzîe ve mustazîenin bir fezâ-yı gayr-ı mütenâhîde deverân etmekte, her birinin kendine hâs, muntazam bir âhenk ile neşr-i lemeʿât etmekte olduğunu müşâhede eyleriz.

    Bakınız!.. Erbâb-ı heyet ne diyor: Şu fezâ-yı bî-pâyânda gördüğümüz her kevkeb o kadar serî deverâna mâliktir ki bu sürate nispetle bir top mermisi sükûnet hâlini irâe eder, bu sürat saniyede on bin tâ yüz bin metre kadar bir hareketten ibârettir. Dikkat edilince yıldızın başlıca iki kısma ayrılmış olduğunu görürüz. Bunlardan bir takımı seyyârelerdir ki Güneş’ten ziyâ alırlar, diğer takımı ise sâbiteler olup kendi mihverlerinde deverân etmekte her biri bir âfitâb-ı münîr addolunmaktadır. Bunlar Küre-i Arz’a pek baʿîd bir mesâfede bulunduklarından Güneş gibi arz-ı çehre-i envâr edemiyorlar.

    Güneş nedir? Bir âlem-i nûr-ı enver-letâfettir. Güneş merkez-i âlemdir. Güneş kürevî bir cism-i muzîeden ibârettir. Hikmet-i tabîiyye der ki: Güneş’in neşreylediği ziyâ ile hayvânât, meâdin, nebâtât nemâ bulur, iktisâb-ı levn ve tarâvet eyler. “Güneş’in ziyâsı ne renktedir?” suâline beyazdır yahut zerrîndir diye cevap vermek kâfî mi? Elbette değildir. Çünkü Şems-i âlem-tâbın ziyâsı yalnız beyaza, yalnız sarıya münhasır olmayıp elvân-ı sebʿadan mürekkep bulunmaktadır. Şöyle ki: Ziyâ-yı Şems müselles bir camdan muzlim bir hücreye aksettirilince hâiz olduğu elvân-ı asliyyeye “tayfü’ş-Şems” denilir. Uzunca bir hayal teşkîl eder. İşbu hayalden şu renkler göze çarpar: mâî, menekşe, çivit, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı.

    İşte ziyâ-yı Şems’i vücûda getiren şu elvân-ı muhtelifenin şöyle birbirinden ayrılmasına sebep bu renklerin başka başka mizâçta bulunmasındandır. Demek bu renkler yekdiğeriyle imtizâç etmiş birtakım menâbi–i münevvere olup müselles cam parçasının istimâliyle birbirinden ayrılır.

    Şems: Seyyâre-i arzdan bir milyon iki yüz bin kere belki daha ziyâde büyük olduğu bugün heyet-i hendese ulemâsı tarafından beyân olunmaktadır. Bu cesâmetle beraber küremize mesâfesi uzak öyle yıldızlar vardır ki Güneş onlara nispetle bir cüz-i lâyetecezzeʾ mesâbesinde kalır. Mamâfîh fezânın vüsatine nazaran bu büyük büyük âlemler birer zerre bile addolunamazlar.

    Mütekaddimîn hükemâ mükemmel ve muntazam âlât-ı rasadiyyeye mâlik olmadıklarından ecrâm-ı felekiyyenin bu kadar cesîm, bu kadar mütenevvi olduğuna vâkıf değildiler. Hükemâ-yı İslâmiyye ise Kurân-ı Azîmü’ş-şân sâyesinde bu bâbda  pek büyük malûmâta destres olmuşlardır. Mülk-i ilâhînin ne kadar vâsiʿ, ne kadar azamet-perver olduğunu Hazret-i Mevlânâ bakınız ne kadar güzel teşrîh ediyor:

    اخترانند از وراى اختران

    كاختراق و نحس نبود اندر آن

    سايران آسمانهاى دگر

    غير اين هفت آسمان مشهر

    راسخان در تاب انوار خدا

    نى بهم بپوسته نى از هم جدا

    Ecrâm-ı semâviyye içinde en ziyâde gözümüze çarpanlardan biri de Kamer’dir. Kamer, ne latîf-i cihân-nûrâniyettir! Tabîat-ı şâirâneyi okşayan mehtap geceleri letâfetçe, halâvetçe gündüzlere fâik değil midir? Öyle ise Kamer’den dahî biraz bahsedelim: Kamer küre-i Arz’dan kırk dokuz defa küçük bir küre olup bizzât nûrânî değildir. Sâir seyyâreler gibi Güneş’ten iktibâs-ı nûr eder. Kamer’in etrâf-ı Arz’da hareket-i intikâliyyesiyle kesbeylemekte olduğu hilâl, nısf dâire, tâm dâire şekillerine safahât-ı Kamer denilir. Kevâkib arasında küremize en yakın Kamer olduğundan Güneş gibi cesâmetli görünür. Yoksa Hurşid-i münîre nispetle bir nokta bile addolunamaz.

    Biraz da nazarımızı kendi seyyâremize atfetmeyelim mi? Kendi meʾvâ-yı latîfânemiz olan küre-i Arz nedir? Bu küre-i dilnişîni tezyîn eden bu kadar bedâyi-i tabîat, bu kadar âsâr-ı ulviyet kimin îcâdıdır? İhtiyâcât-ı beşeriyyemizi izâle eden bu kadar mahsûlât-ı mütenevvia, bu kadar avâtıf-ı celîle kimin ihsânıdır? Bunları düşünmeyelim mi? Bütün bu mevcûdâtın hâlıkı bulunan sübhânehu ve teâlâ Hazretlerini takdîs ile başımızı secde-i ubûdiyyete vazetmek lâzım değil midir?

    Arz nedir mi dediniz? İşte arzedeyim: Arz ekser hükemâya göre sâir seyyârât gibi hareket-i dâimesiyle fezâda sâbih, devvâr bir küredir. Mamâfîh kürevî olmakla beraber iki tarafı biraz basıkçadır. Fakat biz sâkin olduğumuz bu kürenin kısm-ı bakîsinden uzak bulunduğumuzdan eşyâ bize sâbit görünüyor ki bu da galat-ı hiss-i basardan neşet etmektedir. Zaten birçok yerde galat-ı his vâki olarak eşyâyı olduğu gibi göremeyiz. Ezcümle su içinde bulunan müstakîm çubuk, bir hatt-ı münkesir şeklini alır: Yukarıdan aşağı düşen bir katre, bir hatt-ı müstakîm irâe eder. Güneş ufukta bulundukça büyük görünür. Vapurda bulunan bir adam sefîneyi sâbit, etrâfı müteharrik görür. İşte bunlar bütün galat-ı histen zuhûr ediyor.

    Arzın kürevî olduğu kudret-i bâhire-i ilâhiyyeye daha ziyâde delâlet ettiğinden inkâra lüzûm yoktur. Zâten birçok ulemâ-yı İslâmiyye dahî arzın hareket ve küreviyyetine kâildirler.

    Coğrafya-yı hükemâ, teşekkülât-ı Arz’dan bahsederek der ki: Yeryüzünde bulunan tilâl ve cibâl portakalın üzerindeki çıkıntıya girintiye müşâbih olduğundan küreliğine halel vermez. Arzın kürevî olduğu müteaddid delâil ile ispât olunabilir. Ezcümle: Küsûf ve hüsûf  alâimi, sabahleyin şuʿâʿ-ı Şems’in ilk evvel zirve-i cibâli  tenvîr eylemesi; deniz kenarında duruldukta uzaktan gelmekte olan bir sefînenin gösterdiği menâzır-ı muhtelifesi, bütün ırmakların, çayların denize mansıb olması, ecsâmı teşkîl eden zerrâtın küreviyyu’ş-şekil bulunması küreviyyet-i Arz’a birer delildir.

    Mefâtîhü’l-Gayb “وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ۠” âyet-i kerîmesinin tefsîrinde diyor ki: Bazı kimseler bu nazm-ı şerîf ile Arz’ın kürevî olmadığına istidlâl etmiş iseler de bu istidlâl zayıftır. Çünkü son derece cesîm olan bir kürenin her kıtası musattah imiş gibi görünür. Mantıku’t-Tayr’ın:

    آسمانرا  بر زبر دستى بداشت 

    خاك را در غایت پستی بداشت

    آن يكى را جنبش مادام داد

    و آندكر را دائما آرام داد

    Beyitlerinde Arz’a sükûnet isnât bulunduğu dahî Arz’ın bâdi-i nazarda gayr-i müteharrik görülmesi itibârıyla olmalıdır. Velhâsıl hayât-ı uzviyye ve gayr-i uzviyyeden herhangisine ihâle-i nazar edilecek olsa kudret-i ilâhiyyenin olanca azametle mütecellî olduğu görülür. Ancak bizim gibi hakîkat-i şahsiyyesini henüz idrâk edemeyen âcizler için utbe-i ulûhiyyete cebîn-sâ-yı tazarru olarak:

     سبحان من تحير في صنعه العقول 

    سبحان من بقدرته يعجز الفحول

    demekten başka çare yoktur.


    Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00524/1328_157/1328_157_BILMENON.pdf

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar IX

    Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesail’den Sûret – 4

    (23. Nüshadan ma ba’d)

     

    Fırst düştükçe söylemekten hâli kalmadığımız veçhile şimdi bi’l-münâsebe yine arzeylerim ki Dînimi ameliyyâttan ziyâde itikadât yani ulûm üzerine müessesdir.[1] Hatta bir yazının imzası veya bir devletin bandırası (bandrolü) kabilinden bazı şeâir olmak üzere hiçbir fiil, hiçbir masiyet müslümanı dîninden çıkaramaz. Ulûm ve meânînin kavâlib-i tercümânı olmak itibariyle elfâz-ü ibâratın da ehemmiyeti vardır. Bu noktalar gözetildikten sonra dînimizce menhî ve memnû’ olan herhangi bir cürmü irtikâp eylemek kebâirden dahi olsa, itiraf-ı kusûr edilmek şartıyla dinsizlik değildir.  Yalnız irtikâp olunan cürüm dînin kavâid ve ahkâmından birini istihfâf veya memnû’âtından birini istihsâna müeddâ olmamak elzemdir. Çünkü bu, dîni teşkil eden ulûm ve itikâdâta dokunur. Meselâ: Şâribü’l-leyli ve’n-nehâr (sabah akşam eğlence düşkünü olan haram işleyen kimse) olan ve fakat hiçbir vakit şu hâline nazar-ı tasvîb (doğru bulma) ve istihsân ile bakmayan bir mübtelâ mahfûzü’l-îmân olduğu hâlde açıktan bir adam ağzına bir damla içki dahi koymaksızın deminki şahsa taraftarlık ederek; kabahat mi imiş? deyivermekle iş biter. İşte bu dinde çok bilmek, fikr-ü lisânı hüsn-i idâre etmek, en ziyade nükteşinâs olmak ve mütekayyız bulunmak işe yarar, onun içindir ki bir âlimin nezd-i hüdâda yetmiş âbidden efdal olduğu bu dinde bir düstûr ve vezâif-i beşeriyyeyi: tazîmun li-emrillahi ve şefketen ala halkillahi (Hazret-i Allah’ın emirlerini ve işlerini yüceltmek ve kullarına da şefkatle yaklaşmak) ile icmâl eden hadîs-i şerîf meşhurdur.[2]

     

    Şu tafsîlata binaen mukteziyât-i dîniyyeye riayetçe bazı mertebe-i kusûru bulunan adamların, meselâ makalâtımıza zemîn ittihaz ettiğimiz veçhile faiz alanların, çalgı dinleyenlerin, fotoğraflarını aldıranların sahibini veya gerdanını gösteren kadınların ahvâl-i mezkûreden tevakki etmelerinden ziyade iyi bir şey yapmış olmadıkları bizce matlûbdur. Günah işlemiş olmayı çok görerek o günâhın makul ve tabiî bir hareket olduğunu isbâta kalkışmakla bu defâ küfre girmek tevfîk ve hidâyetten nasibi olmayan bir bühtâna mahsus hüsranlardandır. Zünnâr (Ateşperestlerin hususi kemeri) kuşanmak, gayr-i müslimîne mahsus kıyafete girmek ve hatta ale’l-ıtlak bir suretle bi’l-iltizâm onlara teşbih etmek ef’âl kabilinden olmakla (itikad olmamakla) beraber nazar-ı Şer’de emâre-i cahd-ü inkâr (Dîni inkar etmek ve reddetmek) add-ü itibâr oldunuğu için tasdîk-i kalbîyi ihlâl eder. Ve emareye müsteniden vaki olacak hükm-i zahîridir. Binaenaleyh hakikaten cahd-ü inkâra delâlet etmez tarzındaki te’vilât faydasızdır. Çünkü kanûn-ı şerîat o gibi ahvâli cahd-ü inkâr makâmına kâim olma üzere telakkîye karar vermiş ve mukerrerâtı ilân etmiş olduğu için bundan sonra muhâlif harekette bulunmak bir manâ-yı herçe bâd-abâdı (ne olursa olsun, ister istemez) muhtevî olur.

    Bahsimizden hayli tebâüd etmiş olduk ise de şu birkaç cümleyi de söylemeden istidrâdâtımıza hitâm veremeyeceğiz: Biraz evvel tasdîk ve idrake münâfi olmayan herhangi bir cürm-i kebâirden dahi olsa itiraf-ı kusûr edilmek şartıyla kabil-i afvtır demiştik! Buradaki itiraf, Hristiyanlık âleminde papaza karşı vukû’u mutad olan itirafât kabilinden değildir. Âlem-i İslâmda, Cenâb-ı Hakktan başka hiçbir kimseye karşı itiraf-ı günâh mecburiyeti olmadıktan başka günâhı diğerine hikâye ve ifşâ eylemek de ikinci bir günâh olur ve hatta bu cihetle fâsık-ı mücâhirin hukûk-ı medeniye-i İslâmiyede mevki hayli sâkıttır. Günâh bizce ne kadar mektûm (gizli) tutuluyorsa o kadar sehlü’l-afvdir. Suçlu olmak üzere tanınan adamlarda izzet-i nefs ve haysiyet-i insâniye kalmayacağı ve bu suretle insanlığı tenezzül etmiş olan müttehimînden cemiyyet-i beşeriye için bir hayır beklenemeyeceği cihetle bu fikir pek âlî ve tabîdir.

     

    Dîn-i İslâmda hukûk-ı ibad karışmayan zünûb (kul hakkı karışmayan günahlar) kalben samimi bir nedâmet ve ciddi bir azim ile bir anda keen-lem-yekün (sanki hiç olmamış) haline geliveriyor. Yalnız bu nedâmet ve azmin ağrâz-ı sâireden (başka amaçlardan) neşet etmeyip mahzâ havfullaha (Hazret-i Allah’tan korkmaya) müstenit olması şarttır. Meselâ mülahâzât-ı sıhhiyeye mebni veyahut halka karşı muhill-i haysiyet ve nâmus (namusu ve haysiyeti ihlâl eden) olduğundan dolayı fuhşîyâtı terke karâr vermek tevbe değildir.[3] Bu noktalara dikkat olunarak hülûs-i niyyet ve sıdk-ı taviyyetle yapılan tevbeler katiyyen makbul ola ve mahî-i cürm-ü günahtır (günahları ve hataları mahvedendir) ve bu hususta hiçbir fert tevessut ve müdâhale salâhiyetini haiz olamaz. Âlem-i İslâmda yalnız bu değil hiçbir vazife papaz ve emsâli bir sınıf-ı mahsus-i ruhânînin vücûdina bağlı değildir. Meselâ cenâzeyi, usulünü bilen herkim olursa teçhiz eder ve namazını kıldırır. Gerek bunun için ve gerek cevâmi’de (camilerde) namaz kıldırmak için eimme (imamlar) tayîni teshîl maksadıyla ittihâz edilen bir emr-i örfîdir yoksa cemaatten ehlîyet ve mâlûmatı hâiz bulunanlar  herhangi sınıfa mensup olursa olsunlar bu vazifeyi ifâ edebilirler ve beyne’l-müslîmîn namazlarda erbâb-ı amâmenin (sarıklı kimselerin) imâmeti müteâref olmakla berâber dîn-i İslâmın kabul ettiği bir kisvede bulunduğu hâlde ehliyet-i ilmiye ve dîniyesi fazla olan Şer’an şayân-ı tercihtir bile.

    Sûret bahsine rücu ediyoruz: Bu mebhasta şurasını da söyleyelim ki beşeriyetin havâic-i aslîye ve meârif-i hakîkiyesine nisbeten ikinci ve belki üçüncü derecede kalan bu ressamlık ve heykeltraşlık sanatıyla vücuda gelecek asâr-ı bedîa, zevk-i mehâretşinâsiyi okşaması itibariyle medeniyyet için mutlaka lazım ise bu hususta bir suretin -canlı olduğu farz edildiğine göre yaşanyacak kadar- tâmmü’l-a’zâ (azaları tam) olmamak şartıyla tasvîri hakkında mevcut olan mesâğ-ı Şer’iyyeden istifâde etmek mümkündür ki biz bu mesâğı sü-i istimâle uğratılmamak recâsına terdîfen kâriilerimize söylememiştik. Buraya kadar süver-ü temâsîlin bir faide-i mu’tedbehâsı olmadığını isbât ettik. Gelelim mehâzirine (mahzurlarına):

    Zî-rûh suretlerini tasvîr ve tersîm eylemek Vâcib Teâlâ Hazretlerinin sıfat-ı hâlikiyetini taklide cesâret demek olarak daha ziyâde bir şiddet ve umumiyetle memnu olduğu gibi bunları evlerde bulundurmaktaki memnûiyyetin hikmeti putperestliğin menâbi’-i neş’etini (ortaya çıkış kökeni) seddetmekten ibâret olmak üzere tahmin olunur. “Ba’de mâ suretlere tapacak kadar şaşkın adamlar kalmamıştır. Yahut benim kendi hakkımda o ihtimâl imkân haricindedir. Binâenaleyh illet-i memnûiyettinin zevâli ile memnunun da zevâli lâzım gelir” diyerek kendi kendine fetvâ veren bazı ukâla herkesin, akl-ü idrâkini kendi seviyelerinde düşünerek meselâ bir çok hirâfât-ı kadîmeden el-hâletü hazihi (günümüzde de) vazgeçirilemeyen kadınlarla -sâde-dilân (kalbi temiz) avâmın bu yoldaki kabiliyet-i meşhûdelerinden gaflet ediyorlar ve hele putperestliği men’ tabîri ile putperestlik ihtimalini men’ tabiri arasındaki farkı anlayamıyorlar. Halbuki putperestliğin bugün kendi olmasa bile ihtimali mevcuttur ve yarın bizzat kendisinin dahi vâki’ olmayacağını kimse temin edemez. Sonra bu adamlar kendileri hakkında söyledikleri sözlerle de sedd-i zerîa (günahlara giden yolları kapatmak) için vaz’ edilen bir kânunun umûmî olması lâzım geleceğini takdir edememiş oluyorlar. Şurasından da ayrıca gaflet ediyorlar ki hükm-i şer’îyi ta’lîl etmek illetin sarâhat-i hükümden hariç kalan yerlerde cereyânı varsa hükmü oralarda da tamîm maksadıyla ve rütbe-i içtihâdı haiz olanlar tarafından yapılacak bir şey, hani kıyâs-ı fıkhî nâmını verdiğimiz bir keyfiyet… Yahut hükmü daha kuvvetli bir ehemmiyetle infaza medâr olmak üzere düşünülecek bir cihet olup yoksa bir hükm-i şer’îyi mahall-i sarâhatinde iptâl etmek, keen-lem-yekün haline getirmek için ta’lîle kalkışmak hiçbir vakitte caiz olamaz. Yoksa kezâ şarâbın illet-i hürmeti sekr farzedilldiğine göre şaraptan miktâr-ı müskirin mâ-dûni (daha azı) tecviz edilebilebilir mi?

    Bir de mukaddimemizde: “Her hususta emre harfiyen imtisâl eden hizmetkâr, ta’lîl eden, ma’nâ veren hizmetkârdan ziyâde makbul olur ve bu ta’lîl keyfîyeti âmir ile me’mur arasındaki mertebe-i idrâkin tefâvütü (anlayış kuvvetindeki seviye farklılığı) nisbetinde muhataralıdır (sakıncalıdır)” demiştik; o sözümüzün son cümlesini burada biraz izâh edelim: En zekî, en dâhî bir âlimin en câhil, en gabî bir uşağına karşı verdiği emirlerin uşâk tarafından; “Bizim efendinin murâdı şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır” tarzında verilecek manâlara göre icrâ edilmesi pek garîb yanlışlıklar tevlîd eder değil mi? Halbuki Hakk Celle ve ‘Alâ veyahut Resûl-i Müctebâ (Aleyhi Ekmelü’t-Tahâyâ) bizim aramızdaki nisbet, misâlde gösterilen nisbet ve mesafeye de mukîs (kıyas edilebilir) değildir. Onun için falan hükmün illeti şudur diye cezm edemeyiz. İşte resmin illet-i memnû’iyetti de yukarıda söylediğimiz şeyden ibâret olmak kat’î değildir. Ve caiz ki ondan başka bir şeydir. Daha başka ne olabilir? Derseniz… diğer bir sebeple şedîden memnû bulunan san’at-i tasvîrin revâcına hizmet etmiş yani iâne ale’l-ma’siyye (günahı fonlamak) kabilinden olması cihetini de dermeyân eylemek mümkündür. Sonra bunun fuhşu teshîle muaveneti olamaz mı? İslâmiyette tesettür-i nisvânın fuhşa karşı çekdiği perde eşkâli serbestî-yi tesavîr-i usulü (insan bedeninin asli parçalarının serbest ve açık bir şekilde çizilmesi) hayliden hayli hetk-ü rahnedâr edebilir. Erkek şahsını göremediği kadının fotoğrafını ele geçirmek ve kadın güzelliği, çirkiliği hakkında tamamen karar verecek kadar yüzüne bakmaya sıkıldığı bir erkeğin resmi karşısında geniş geniş, müşkilini halletmek imkânını bulur.

    Memnûiyyet resmin ta’zîm kastıyla mukayyet olmasını kütüb-i fıkhîyeden telakkî eden bazı geç fühemânın menşe-i galatı (geç anlayışlıların hatalarının kaynağı), fukahânın salât bahsinde: Temâsil musallîye nisbetle muazzam bir mevkîde yani önünde veya sağında solunda, yahut bâlâda bulunmamak lüzumuna dair olan sözleri olacaktır. Halbuki muazzam tabiri ile fukahâ-i izâm mahza resmin namaza muzır olan mevkiini tayîn eylemişlerdir. Netekim, maksatlarını yine kendileri tefsîr ediyorlar. Yoksa hakikaten tazîm gayr-i caiz olmak veyahut alelade namaza zarar vermek şöyle tursun mucîb-i küfr olur. el-Hâsıl, ahkâm-ı şer’îyyenin illetlerini ve hikem-i hafiyyesini bilâ tereddüd ve tayîn ve ihâta bizim gibi ucezânın kârı olmadığını ve böyle vezâif-i âliyeye karışmaktan sâlim olmayacağını bilmeliyiz.

    Bi’l-münâsebe hatıra geldi: Bazı erbâb-ı dikkat savm-ü salât gibi ahkâm-ı dinîyemizin fevâid-i sıhhiyesinden bahsederler. Şâri’-i Hakîm tarafından şerefsâdır olan bi’l-cümle tekâlif elbette nâfi’ ve müfîd şeyler olacağı cihetle zikrolunan hâl fena değildir. Ancak şurasını nazar-ı dikkatten ayırmamak elzemdir ki bizim evâmir-i şer’iyyeye kendi menâfi’-i mâddiyemizi ve belki menâfi’-i uhreviyemizi düşünerek imtisâl etmiş olmayacağız, biz mahza emrolunduğumuz için ve âmirimizin kemâl-i istihkâkına binaen imtisâl edeceğiz. Hatta bi’l-vazîfe ifâ ettiğimiz veya sakındığımız şeyler Şâri’e karşı birer fedâkarlık birer hizmet-ü iktihâm-ı külfet ve meşakkat tarzında olacak… Namaz kılmak için yorulacağız oruç tutarak zayıflayacağız ve bu ibâdâta alışkanlığımız bile tabiat-ı sâniye halinde icra olunmalarını icâb etmeyecek. Ve’l-hâsıl (افضل الاعمال احمزها)(Amellerin en faziletlisi en zahmetlileridir) nüktesi mür’â olacak ve kendimiz için olmayan şu mesâi zımnında müstefîd olursak orası bizce maksûd olmayıp mahza ma’bûdumuzun bizim hizmetimizden katiyyen müstağni bulunması asârından olmak ve bu cihetle de medyûn-i şükrân olduğumuzu bilmek üzere düşünülececktir.

     

    شكر الاله نعمة

    موجبة لشكره

    و كيف اشكو بره

    وشكره من بره

     

    İlâh’a şükredebilmek bir nimettir

    Hem de şükrü gerektiren bir nimettir

    Ben İlâhın bana iyiliğinden nasıl şikâyet ederim!

    Bana şükretmeyi ihsân etmesi de bir iyiliğindendir

     

    Ahkâm-ı Şer’iyyenin ta’lîli münasebetiyle hatıramıza bir bahis daha geldi ki onu da irâd etmeden makalemize hatime veremeyeceğiz: Altın ve gümüşün ricâl hakkında adem-i cevâzı esbâbından olmak üzere kadın gibi süslenmek ve böyle hacr paralarla kendisine şeref vermek şân-ı racûliyete muvafık olmayacağı tarzında bazı mülahâzât dermeyân edildiği zaman bazı insanların mesela altın kordonlarını göstererek: “Lâkin şu zamanda işte biz bunu mücerred saati tutmak için bir bağ, bir zincir diye kullanırız ve bununla tezyin ve tefâhür etmek hatıramıza bile gelmez”. Dedikleri işitilmiştir ki bu da insanın pek iyi düşünmeden, kendi hissiyâtını hakkıyla tedkîk ve tahlil etmeden söylediği sözlerdendir. Çünkü hem altın kordon takınmak hem de bundaki hüsn-i tezyin ve tefâhürü istihkâr etmekle tezyin ve tefâhürün daha derin, daha muzaaf (katlanmış) bir noktasına kadar ilerlenmiş olduğunun farkına varılmıyor demektir.[4]

     

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

     



    [1] Bu sözümüzün: “Dîn” Hazret-i Allah ile kul arasında bir emr-i vicdânidir. İnsanın ef’âl-i harekâtına karışmaz… Tarzında bazı elsine-i cedîdeden işitilen sözlere benzetilmesine katiyyen razı olmayız. Bizim maksudumuz: Dîn, insanların nazarî ve amelî bütün ahvâlini taht-ı nezâretinde bulundurduğu hâlde ameliyyâtın da kendine mahsus bir cihet-i itikâdiyesi bulunduğu ve bu cihetin derece-i ehemmiyetini anlatmaktır.

    [2] تعظيم لامر الله  و شفقة علي خلق الله تعالي

    [3] Buraya acizâne bir haşiye düşmek istiyorum, her ne kadar kötü bir işten Hazret-i Allah için sakınmak elzem olsa da insanların kınamasından, insanların gözündeki izzet ve makamdan düşmemek adına kaçınmak, gizlide de onu kendine yakıştırmadığı için kaçınmak dahî övgüye ve iltifata şayân bir iştir. Bu sadette İbn-i Receb-i Hanbelî Aleyhi’r-Rahmeti Câmi’u’l-Ulûmi ve’l-Hikem de; 

     

    “فمن اتقى الشبهات استبرأ لدينه وعرضه” (Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa Dîninde ve ırzında beraat eder, kınanmadan kurtulur) Hadîs-i Şerîfini şerh ederken, şöyle buyurmaktadır: “… Ve fakat eğer (şüphelilerden) insanların kınamasından kaçmak için sakınırsa, bu kaçınması da ırzı için bir beraat olur ve bu da güzeldir. Zîra Resul-u Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: “İnsanlardan utanmayan Hazret-i Allah’tan da utanmaz””. İbn-i Receb Hazretleri’nin iktibâs ettiğimiz teşrihinden de anlaşılacağı üzere sırf insanların kanaatindeki mevkiini korumak için kaçınsa dahi bu iş güzeldir. (Translitere Edenin Notu). (Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 6.Hadîs-i Şerif, Daru İbn-i Kesîr, Dımaşk-Beyrût, 2008, s.172)

    [4] Bu yazının iyice anlaşılması için ta’lîl ıstılahının açıklanması ve bir izâh getirilmesi elzemdir. İllet fukahâmızın tabiriyle, hükmün varlığa gelmesinde etkin olan ve kendisi hakkında hüküm verilen şeyde bulunan bir sıfattır. Misâlen; kedinin artığının temiz olmasının illeti; Hadîs-i Şerifte “طوافون عليكم” (Sizin etrafınızda çok dolanan, size benzeyen, ehlî bir canlıdır) buyurulmasındandır (Buluğu’l-Merâm). Demek ki kedinin zatında bulunan bu sıfattan dolayı kedinin artığı temiz, dolayısıyla bu sıfatın tam kedide olduğu şeklinde bulunan diğer canlılara da bu sıfat “artığın temizliği” hükmünü doğuracağı için onlar da aynı şekilde temizdirler. Buna ta’lîl diyoruz. İllet ile hikmet çok farklı şeylerdir, hikmeti, Matûridî ulemâsı “كل ما يودي الي عاقبة حميدة” (Güzel ve övgüye layık bir sonuca ulaştıran iştir” olarak tarif etmişlerdir (bknz: Mercânî Aleyhi’r-Rahme, Nesefî şerhi), namazın bir çok hikmeti vardır, sağlık da bunlardan birisidir, namaz kılmak işi sonuç olarak kişide sağlıklı olmak gibi güzel bir neticeyi de meydâna getirir ama bu namazın illeti değil hikmetidir, güzelliklerinden birisidir. İlleti ise bilinmemektedir, taabbudîdir (illetini bilmediğimiz hükümlere taabbudî diyoruz). Ta’lîlun bi’l-hikme (hikmetle illetlemek) bi’l-ittifak caiz görülmemiştir ta’lilun bi’l-mazınne ise caizdir. Daha ileri bir mütalaa için:

  • İslam’da Mesuliyet Esası Ve Kadere İnanma Keyfiyeti

    Müellif: Babanzâde Ahmed Naim

    Dergi: Hakka Doğru, Cilt 8, Sayı 200

    Tarih: 10 Ağustos 1950

    Müslümanların vaktiyle yalnız başlarına ve herhangi medeni milletin felsefesinden yardım görmeksizin büyük bir medeniyet kurmuş olduklarını söylemekten maksadımız, felsefenin bugünkü Avrupa medeniyetini kurmaktaki büyük hizmetlerini hor gördüğümüzü anlamak değildir. Demek istediğimiz şudur: Yayılması, ahlakın alçalmasına sebep olacak bir takım felsefi meslekleri bir tarafa bırakacak olursak “vazife” prensibini akıl üzerine kurarak “doğru, iyi ve güzel” gibi yüksek prensipleri kemal gayesi edinen sağlam nazariyeler bile umumun gönlüne hakim olmak bakımından dinin gösterdiği kudret ile rekabet edememektedir. Şu manaca ki, vahy-i ilahiye iman kaydından azade kalmak isteyenler arasında ahlak kaidesini sırf akıldan çıkararak “vazife” ve “vicdani mesuliyet”i kendilerine -ameli olarak- rehber edinenlerin sayısı henüz pek azdır. İslam dini ise, sağlam, en muhkem bir felsefenin ahlaki prensiplerinden birini de ihmal etmeksizin onun bütün gereklerini akıl, gabi, zengin, fakir, alim, cahil, ileri-geri, bütün beşer sınıfları arasında aynı kuvvet ve nüfuz ile yaymaya başlayalı on üç buçuk asır olduğu halde ahlaki vazifelerin İslamlar arasında din boyasına boyanmış olması, akli mahiyetini hiçbir vakit zedelememiş ve hiçbir vakit İslam arasında, akıl ile din korkulacak bir savaşa düşmemiştir.

    İslam’ın temeli, akli prensiplerdir:

             İslam dini; aklı, haiz olduğu yüksek mevkiden hiçbir vakit indirmemiştir. Peygamber Efendimiz “İnsanın dini, aklıdır, aklı olmayanın dini yoktur.[1] buyurur. Aklın, ilahi burhanlardan biri olduğu üzerinde bütün İslam ilim adamları arasında oy birliği vardır. Bundan dolayıdır ki bizim, akli prensiplerimizde aklın iyi karşılayamayacağı hiçbir şey yoktur. Bunu anlamak için, ahlaki meslekler içinde en sağlam ve İslam ruhuna en uygun bulduğumuz rasyonalistlerin prensiplerini ele alarak bunları bizim İslami prensiplerimizle karşılaştırmak istedik.

                Müslümanların kadere inanmaları ne mahiyettedir?

    Eski ve yeni felsefede ahlak için keşfedilen prensiplerin en önemlisi ihtiyar liberte’dir. Bu münasebetle Müslümanların kadere (préscience, prédestination) iman etmeleri hususunu bahis mevzuu etmekten kendimizi alamıyoruz.

    Müslümanlar, kadere inandıkları için muaheze olunuyorlar ve bu sebepten dolayı Müslümanlarda amalin bir ahlakı kıymeti bulunmadığına kail olanlar eksik değildir. Çünkü bunlara göre Müslümanlar, alınlarına ne yazılmışsa onu yaparlar; kendi ihtiyarları ile hareket etmezler. Mukadderata boyun eğerek yürürler ve mukadderat, ne buyurmuşsa onu yaparlar; başka bir şey yapmak ellerinden gelmez. Onun için yaptıkları işlerin hiçbir ahlaki değeri yok- tur.

    Fatalizm budur. Bunu da Cebrîlik diye tercüme edebiliriz. Mesele son derece mühimdir ve bir sürü haksız isnatlara sebep olmaktadır. Bu yüzden biz, bu meseleyi araştırmak ve incelemek lüzumunu hissediyoruz.

    Dinlerin biri de bu bahsin derinliklerine el uzatamamış olduğu halde Müslümanlar “takdir” ve “ihtiyar” meselesini ciddiyetle bahis mevzuu etmiştir. Allah’ın varlığını kabul eden ve etmeyen birçok felsefi meslekler, cebrîliği kendilerine prensip edinmiş oldukları halde sem’î ve akli delilleri bir araya getiren, din ile felsefeyi barıştan İslam mütekellimleri, cüz’i iradeyi ispat ederek davayı bugünkü rasyonalist ahlakçıların istedikleri gibi açıklamayı büyük bir vazife sayıyoruz.

                Mesuliyet esası:

    Her şeyden evvel şunu bilmek lazım ki, Müslümanların kadere olan inançları, amel ve niyetlerinin ahlaki değerini eksiltecek mahiyette değildir. Müslümanlar, hem kadere inanırlar, hayır ve şerrin hâliki Allah olduğuna kail olurlar; hem de Allah tarafından kendilerine gösterilen doğru yol ile bedbahtlığa ve sefalete giden eğri yoldan hangisini tutarlarsa bunu kendi arzu ve ihtiyarları ile yaptıklarına inanırlar. Biz tarafgirlikten korunan her akıl sahibi ferdin şöyle bir muhakeme yürüteceğini sanırız: Dünyada hiçbir din tasavvur olunamaz ki bir taraftan beşeri hareketlerin, lazım-ı gayri müfarıkı olan mesuliyet (responsabilite) vasfını insandan kaldırsın da diğer taraftan yine buyruklar ve yasaklar göstersin. İnsan, irade ve ihtiyar sahibi değilse buyruklar ve yasaklar neye yarar? İnsan, mesul değilse vücubun, hürmetin, ibahanın ne manası kalır? İnsan irade ve ihtiyardan mahrum ise, bir şeyi yapmaya müsaade etmenin, bir şeyi yasak etmeye uğraşmanın faydası ne olabilir? Onun fiilinde ne kıymet kalır ki o fiili güzel veya çirkin diye vasıflandıralım? Ve bu takdirde iyi işler işleyen kimse ile kötü işler işleyen kimse arasında ne fark kalır? Herhangi bir din, o dini kabul eden kimselerden mesuliyet fikrini kaldırsa, idam kararını kendi kendine vermiş olur. Halbuki İslam dini itikatlara, ibadetlere, muamelelere, ahlaka ait birçok buyrukları, birçok yasakları olan bir dindir. İslam dini birçok şeyleri helal, birçok şeyleri haram saymış, helal ile haram arasındaki bütün hududu tayin etmiş, alemin nizamını koruyan en önemli, en ince ve en yüksekten başlayarak yaşayışın nâzımı olan en hurda teferruata kadar her şeyi göz önünde tutmuş, şunu yap, bunu yapma demiş olan bir dindir. Bu din, beşerin ruhunu terbiyeyi en yüksek maksat saymış, ahlakı en yüksek gelişime vardırmak için her şeyi yapmış ve bu yüzden irade terbiyesini en belli başlı hedef tanımış olduğuna göre insanı, irade ve ihtiyardan mahrum sayarak kendi varlığını temelinden yıkar mı?

    Mesuliyeti kökleştiren temeller, insanın amelinden mesul olduğunu gösteren ayetler ve hadisler pek çoktur. Burada birkaçını örnek olarak sunacağız.

    Ayetler:

    “Her kim bir zerre miktarı hayır işlerse onu buluyor. Her kim bir zerre miktarı şer işlerse onu buluyor”[2]. (Zülzilet (Zilzâl) Suresi, Ayet 7-8).

    “Onlara de ki: her biriniz, kendi niyeti ile, istediği yola göre amel eder. Hanginizin tuttuğu yol hidayete daha yakın ise, onu da Rabbiniz daha iyi bilir”.[3] (Sure-i İsra, Ayet 84).

    “İnsan çalıştığı şeyden başkasını bulamaz”.[4] (Necm Suresi, Ayet 39).

    “Her kim ahiret ekimini isterse ona ziyadesiyle veririz. Her kim de dünya ekimini isterse ona ondan veririz”.[5] (Şûrâ Suresi, Ayet 19).

    “Sen onlara de ki: Hakkı bildirmek Allah’tan. İsteyen iman eder, isteyen kafir kalır.”[6]  (Kehf Suresi, Ayet 28).

    “İyi ve yararlı işler işleyen kendine, kötü ameller işleyenlerse kendi zararına çalışmış olur. Ondan sonra rabbinize döndürülürsünüz”[7]. (Câsiye Suresi 15).

    “Hak Teala yaptığından mesul olmaz. Halbuki onlar mesul olurlar”.[8] (Enbiya Suresi 23).

    “Bir millet kendinde olanı değiştirmedikçe Hak Teâla da onda olanı değiştirmez”.[9] (Ra’d Suresi 11).

    “Hak Teala bir kavme ihsan ettiği bir nimeti, o millet kendinde olanı değiştirmedikçe değiştirmez”.[10] (Enfal Suresi, Ayet 53).

    Bir de şu hadisleri nakledelim:

    “Her biriniz çobandır ve sürüsünden mesuldür.”[11]

    “Her kim kıyamet günü sıkı bir hesaba tutulursa azaba uğrar”[12] (Yahut bir rivayete göre helâk olur.)

    “Kıyamet gününde Adem oğlu beş şeyden sual olunmadıkça rabbinin huzurundan ayrılmaz. Ömründen sorulur ki onu ne ile geçirip tüketti? Gençliğinden sorulur ki onu ne ile yıprattı? Malından sorulur ki onu nerede kazandı ve nereye harcadı? Bir de öğrendiği şey ile ne türlü amel etti diye sorulur.”[13]

    Şu ayet-i kerime hakkında ayrıca dikkati çekeriz:

              “Kendilerine peygamber gönderdiğimiz kimseleri mesul edeceğimiz gibi gönderdiğimiz peygamberleri de mesul tutacağız.”[14] (Sure-i Âraf, Ayet 5).

    Görülüyor ki İslam dini mesuliyet kaidesini gayet sarih ifadelerle gayet açık bir surette kurmuş ve temelleştirmiştir.

    İslam dininin bu yolda anlatmak istediği şudur: “Size doğru yolu ve bahtiyarlık yolunu apaçık gösterdim. Gün gibi aşikar kıldım. Artık siz, istediğiniz yolu tutunuz. Doğru yolu tutarsanız faydası size, ondan ayrılırsanız zararı yine size aittir.” İşin en ciddi tarafı, bu mesuliyetten bir kimsenin kurtulamamasıdır. Çünkü naklettiğimiz ayetlerin en sonuncusundan anlaşıldığına göre yalnız fertler değil, peygamberler de mesul tutulacaklardır. Peygamber, vahyi ilahiye göre hareket ettiği ve kendisinden bildirilmesi istenen her şeyi bildirdiği halde, yine mesul tutulmaktan kurtulamamaktadır. Nitekim Peygamber Efendimiz veda haccında irad buyurduğu uzun hutbeye ara sıra fasıla vererek karşısındaki büyük cemaate “Söyleyin, bildirdim mi?” diye soruyor ve her defasında “Evet.” cevabını alınca barigâhı izzete dönerek “Şahit ol ya Rab!” diyorlardı. Mesuliyetin bundan daha açık delili bulunabilir mi?


    [1] دين المرء عقله ومن لا عقل له لا دين له

    [2] فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَراًّ يَرَهُ

    [3] قل كل يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِهٖؕ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَبٖيلا

    [4] وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى

    [5] مَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فٖي حَرْثِهٖۚ وَمَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهٖ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَصٖيبٍ

    [6] وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْ

    [7] مَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِهٖۚ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاؗ

    [8] لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ

    [9] اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْؕ

    [10] ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌۙ

    [11] كلكم راع وكلكم مسؤول عن رعيته     

    [12] من نوقش الحساب يوم القيامة عذب وفي رواية يهلك

    [13] لا تزول قدما ابن آدم يوم القيامة حتى يسأل عن خمس : عن عمره فيما أفناه ، وعن شبابه فيما أبلاه ، وعن ماله من أين اكتسبه ، وفيما أنفقه ، وماذا عمل فيما علم

    [14] فَلَنَسْـَٔلَنَّ الَّذٖينَ اُرْسِلَ اِلَيْهِمْ وَلَنَسْـَٔلَنَّ الْمُرْسَلٖين

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar I

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak 

    Tarih: 6 Teşrinievvel 1324 

    Mukaddime

    [Doğru bir dînin bazı ahkâmı, yanlış olamaz — Dîn-i İslâm ne ile muhâkeme edilir? — İslâmiyette istihdam olunan ulûm ve fünûndan Hikmet, Mantık — Medâriste tarz-ı tahsîl — Ulûmda tâyîn-i mevzû’ ve gâyet meseleleri — Kur’ân’dan ahkâm-ı fenniye istihrâcı — Savm-ü salât gibi ibâdat-i mevkutede hisâbât-ı nücûmiye ile niçin amel ediliyor?]

     

    Son zamanlarda bazı insanlara tesadüf ediliyor bunlar kendi akıllarınca, teaddüd-i zevcât (çok eşlilik), tesettür-i nisvân (kadınların tesettürü), talâk, fâiz, sigorta, kumar, çalgı, usul-u verâis (miras dağıtımında usul), zekât gibi bir takım mevâd hakkındaki ahkâm-ı İslâmiyye’yi şâyân-ı intikâd görerek dillerine dolamışlardır. Bunların bir kısmı bütün ahkâm-ı İslâmiyye’ye hasım olduğu halde işte böyle bazılarını vesile-i itirâz ittihâz etmişlerdir. Ve diğer kısmı ise ahkâm-ı İslâmiyye’den bir çoklarının takdîr-i mehâsinine dair itirâfâtta bile bulunarak yalnız, bu dîn-i âlî’ye bir nakîsa gibi telakkî ettikleri bazı ahkâmın tâ’dîlîni (değiştirilmesini) garîb bir hülûs-i niyetle arzû eder, ve bu hususta kabâhâti dîne mi yoksa ulemasına mı bulmak lâzım geleceğini pek tâyîn edemez.

     

    İşte biz bu gibi mesâil-i şeriyye-yi peyderpey mevki’-i bahse vaz’ eyleyeceğiz, yettiği kadar müdafa’âtta bulunacağız.

     

    Evvelâ, şurası bilinmek iktizâ eder ki: Bir dînin yüzlerce, binlerce, ve’l-hâsıl bütün ahkâmını beğenip takdîs etmekle berâber yalnız bir tanesini, ama o dînden olduğu katiyen sâbit olan ahkâmdan bir tanesini fikren kabul etmemek olamaz. Tâbîr-i ahârla bir dîn, yalnız bir meselesinde sakîm ve gayr-i makul olduğu halde şu kusuruyla beraber sâir bütün ahkâmına nazaran âli, semâvi, hak bir din olmak kabil değildir. Bu gibi mesâilde pek az alakadâr oldukları hâlde en çok takîbât icrâ edenler, dîn(in), yalnız Allah’ı, Peygamber’i (Aleyhi’s-Selâtü ve’s-Selâm) tasdikten ibâret olmayıp Peygamber’in Allah-u Teâlâ tarafından getirdiği tahakkuk eden bi’l-cümle ahkâmı tasdike mütevakkıf olduğunu unutuyorlar; yahut hiç bilmiyorlar.

     

    Birçok insanlar da oradaki cihet-i icrâiyyesinde kusur ettikleri bâzı ahkâm-ı  dîniyye’yi -mücerred kendileri riâyet edemedikleri için bir fikr-i hodkâmâne ile te’vîl ve inkâr ederek telâfi-i kusûra çalışırlar. Hâlbûki şu hareket evvelkinden daha büyük bir kusûr, affı gayr-ı kâbil bir kabahattir. Çünkü bir müteddiyinin, hasbe’l-beşeriyye bütün ahkâm-ı dîniyye’yi icrâ etmesi zaruri olmadığı hâlde hepsini fikren kabul etmek, hak bilmek lâzımdır. İşte bu dakîkâların (inceliklerin) idrak edilememesi mahrumiyet-i tevfîk asârındandır ki bazıları hakkında cehil veyahut noksân-ı amel bu gibi mehâlike çöküp götürmekle ikmâl şeâmet etmiş olur.

     

    Dîn-i İslâm, Fahr-ı Alem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri’nin Vâcibü’l-Vücûd Teâlâ Hazretleri tarafından getirmiş olduğu tahakkuk eden bi’l-cümle ahkâmı tasdikten ibâret olduğuna mebnîdir ki zihne ilişen her hangi bir mes’elenin ahkâm-ı sâbite-i dîniyye’den olmadığını kavaid-i meşrûası dâiresinde bi’t-tedkîk meydâna çıkarmak veyahut o mes’eleyi de -hikmetine akıl erdirerek, erdirmeyerek- tasdîk ve iz’ân eylemekten başka çâre yoktur. Elhamdülillah hikmet ve ulviyyeti günden güne münkeşif olmakta bulunan dîn-i mübînimizde ukûl-i selîmenin idrâk ve iz’ân edemeyeceği bir cihet de yoktur.

     

    “Bi’l-farz ve’t-takdîr olsa bile hikmetine akıl erdirerek, erdirmeyerek onu da tasdîk ve iz’ândan başka çâre yoktur denilmek hikmetsizce bir cebir, mantıksızca bir tahakküm olmaz mı?” diyeceksiniz. Hayır olmaz. Çünkü bir dînin hakikati ve Şâri’ ve mü’essisinin sıdkını isbât edecek ayât-ü mü’cizât ve şevâhid-i mahsusa vardır ki dîn onlarla muhâkeme edilir. Ve onlarla sübut-ü katiyet kesbettikten sonra artık teker teker füru’-i ahkâmını, bâhusûs meşkûk bir fikir ile, kâsır bir tahsîl ile, hakikatten ziyâde hevâ-ü hevese mağlûp bir dimağ ile muhakemeye kalkışmak abestir. Çünkü bu, başa çıkamayacağı bir fürudan usule intikal ve istidlâl kabilinden ma’küs bir hareket olacağı gibi bir dînin, ta’bbüdî ve gayr-i muallel bazı ahkâmı da olur. Çünkü esâs-ı dîn muallel ve müdellel olduktan sonra fürû’da ta’lîle lüzum yoktur. Muallel olanlarda da vazife erbâb-ı ihtisâsındır.

     

    Pek iyi, esâs-ı dînin ne ile ta’lîl ve isbât edilebileceğini, ve bu esâsa mizân-ı tedkîk ve imtihân olabilecek delâil-ü şevâhidin hangileri olduğunu göstermeliyiz değil mi? Evet. Bu hususta âlem-i İslâm ilm-i kelâm nâmıyla pek büyük, pek a’mîk (derin) bir fenne mâliktir, ve bu fennin derinliği, yüksekliği o mertebededir ki öyle meraklılık davasında bulunan pek çok kimselerde görülen gelip geçici bir hahişle (arzu ve istekle), bir âlimin tesâdüfü, bir mahalde tesâdüfü bir incirâr-ı kelâm üzerine mahfûzâttan tedârik edebileceği mâlumât ile hiçbir bahsi öğrenilemez. Kavaid-i mukarreresiyle aşinalık, mantık, hikmet, münâzara, gibi ulûm ve fünûn ile münâsebet-i mütekaddime, hâsılı ciddi bir sa’y, müntazam bir tahsîl ister. En âli bir mes’ele-i riyâzîyyeyi, esasından, mukaddimâtından haberdâr olmayan bir adama bir musâhebede anlatıvermek ne kadar müşkil ise bu gibi ulûm-i Âliyye-i İslâmiyye’nin mukaddimâtını tahsîl etmemiş bulunanlara canları istediği zamanda, canları istediği bahsi anlatabilmek o kadar müşkildir. Ulûm-i mezkûrenin tahsîli ise âdeten para ile, pul ile olmadığı hâlde üzerine bu gün o nispette menâfi’-i şahsiyye-i dünyeviyye terettüp ettirilmediği için bu gibi mebâhise dâir kendilerinde bî-lüzûm bir riyâ-i iştiyâk görülen zevât, temîn ederim ki iki gün uğraşamazlar, usanırlar. Bahsi kendileri açtıkları hâlde sizi nihâyet bir, iki saat, o da halâvet-i ifâdeye malikseniz, dinleyebilirler. Ziyâdesine işleri, güçleri mânidir. Sonra mukni’ (ikna edici) bir netîce elde edilemediği için de yine siz kabâhatli olursunuz. Hele “Bu gibi mesâil size anlatılamaz, böyle, aklınızın ermeyeceği, mukaddimâtına bigâne kalmış olduğunuz için.

     

    واين الثريا من يد المتناول

    Ve eyne’s-Süreyyâ min yedi’l-mütenâvil

    (Süreyyâ yıldızı nerede, onu almak için ona elini uzatan nerede!)

     

    fehvâsı üzere kâmet-i kabiliyyetinizin yetişemeyeceği şeylere karışmasanız münasip olur” dediniz mi, kabâhatiniz daha ziyâde büyür, “Dîn-i İslâm’da gizli, kapaklı şey yoktur. Ahkâm-ı Şer’iyye’yi, ruhbâniyyet usulü üzere mi idâre etmek istiyorsunuz?” tarzında gâyet fecî iftiralara, su-i tefsirlere hedef olursunuz.

     

    Mevzuu bahsimiz olacak ahkâm-ı şer’iyye’nin akıl ve hikmetine muvafakatını isbâttan aczimize mebni sözü bu vâdilere düşürdüğümüze hüküm olunmasın. Bu gibi mesâili isbâta hadd-i zâtında borçlu bile olmadığımızı arz ettikten sonra bunlar, ta’lîl olunamayan mesâil-i ta’abbüdiyyeden de olmadıkları cihetle ayrıca ve mâ fevka’l-vazîfe (vazifeyi aşan bir şekilde) tedkîk ve îzâh edilecekler demek istiyorum. Hatta ahkâm-ı mezkûreden bazısının, meselâ tesettür-i nisvân mes’elesinin makuliyyeti o kadar sadedir, o kadar celî bir vüzûhu haizdir ki evvelden beri o mes’ele hakkında bir şey yazmak istediğim hâlde buna ne suretle itirâz edilebileceğini düşünüp bulmak, cevâbını vermekten daha güç olduğu için yazmaya muvaffak olamıyordum. Bereket versin ki kısm-ı mahsusunda hikâye edeceğim veçhile o mes’ele hakkında musâdif olduğum bir mu’teriz, dermeyân ettiği cümlelerin yekdiğerine, hey’et-i mecmu’asının da saded-i bahse garâbet-i irtibâtiyle berâber benim için bu bâbda bir zemîn-i tekellüm hazırlamış oldu.

     

    Gelelim: mukaddimede sözümüzün bi’l-münâsebe uğradığı vadi, bi’l-cümle Ahkâm-ı İslâmiyye aleyhindeki vesâit-i itirâzın, o gibi emrâz-ı kalbiyyenin menşeini teşkil eylediği cihetle bu noktaları biraz daha teşrih için kârîn-i kirâmın (kıymetli okuyucuların) müsaadelerini talep ediyorum.

     

    İlm-i Kelâm, mevkuf-ı aleyhi bulunan hikmet, mantık, kavânin-i münâzara gibi ulûm ve fünûn ile berâber müntazam bir tahsîl ister demiştik. O sırada da bazı hatırâlara gelmiş olmak ihtimâli vardır ki:

    Hikmetin vâsıl olduğu derecât-ı hâzırayı, ilm-i kelâm ile mutevaggil [bir ilimle meşgul olan, ilgilenen] olanlar ale’l-ekser bilmezler. Onların bildikleri (Kâdî Mîr) hikmeti ise bugün esâtîr-i mensûha hâline gelmiş olduğundan ilm-i kelâmın, böyle ehemmiyeti kalmayan bir fenne taalluku kendisi için mûcib-i naks-u şîn olur. Mantıka gelince: Onun hakkında eskiden beri beslenen vüsûk-i itimat da son zamanlarda zâil olarak yerine daha mevsuk ve mü’temen olduğunda şüphe edilmeyen tecrübe (pozitif/deney) kaim olmuştur. Ale’l-ıtlak hikmet-i kadîme ile mantık hakkında ahîran hâsıl olan şu su-i nazar cidden şâyân-ı taaccüb ve vâcibü’t-tashîh bulunan ekâr-ı bâtıladan olduğunu söyleyelim.

     

    Evvelâ; hikmetin, terekkiyât ve ta’dîlat-ı ahîresine maruz olan, tabîyyât ve felekîyyat (doğa ve uzay fenleri) kısımları olup ilâhiyatı ise İbn-i Sîna ile Gelenbevî arasında geçen ezminede mazhar olduğu tedkik ve terakkiyi hiçbir vakit görememiştir. İşte ilm-i hikmet, ilm-i kelâmda mahza ilâhiyyatı için lazım olur, ve ilm-i kelâmın urûk ve asâbına (damar ve sinirlerine) girmiş olan bu kısma bîgâne kalınmamak üzere (Kâdî Mîr) ve emsâli kitaplardan katiyyen istiğnâ gösterilemez. Bu kitapların sâha-i tedâvülde vücudunu istiskal (zorlaştıranlar) edenler -itimât ederiz ki- neden bâhis olduklarını bilmezler bile. Mantık hakkında hâsıl olmaya başlayan zehâb ise daha garip, daha câhilânedir. Bu zehâbı, acizleri ibtidâ beş altı sene evvel bir risâle-i mevkûtada okudum. Ve sonra fünûn-i hâzıranın en muktedir, en belîğ tercümanı olan bir ağızdan, fâzıl bir doktordan işittim, deniliyor ki:

    “Ekyise-i mantıkıyye’den (mantıkın kıyaslarından) birini, en meşhurunu ele alalım. (Alem müteğayyerdir [değişendir], ve her müteğayyer hâdistir, binâenaleyh âlem hâdistir) cümlelerine bir çok suretle itiraz etmek mümkündür. Şu hâlde kıyâs-ı mantıkiyyenin vereceği netîce nasıl kat’î olabilir? Bir de istidlâlalat-ı mantıkîyye üzerine müesses olan bunca hakâik ve malumat, sonra ki keşfîyyat ile bozuluyor”.

     

    Buna o vakit bervech-i âtî cevap verilmişti: “Kıyâs-ı mantıkî mücmelen (kapalı ve özet olarak) bu yolda tarif olunur:

    “Bir araya getirilmiş iki kaziyye ki kendilerinin kabul ve teslîm olunmaları üzerine üçüncü bir kaziyyenin de teslîm olunması lâzım gelir”. Bu tariften anlaşılmak iktizâ ediyor ki kıyâs teşkil eden suğra ile kübrâ, evvelden müsellem olmak şarttır. İşte mantık bu şartı vazettikten sonra ilerisine karışmaz. Onlar hangi fenne müteallık kaziyeler ise mes’uliyyetleri oralara aittir. Meselâ (Alem müteğayyerdir, ve her müteğayyer hâdistir) kaziyeleri bir çok suretle kâbil-i itirazmış; [itirâzat da kim bilir nasıl şeylerdi]. Varsın olsun, bundan mantığa bir zarar ait olmaz. Çünkü mantık orasını mütekeffil değildir; eğer alem müteğayyer, ve her müteğayyer hâdis ise alemin, kâinatın da hâdis olması lazım gelir mi, gelmez mi? Şuna bakalım. Elbette lâzım gelir, ve bu lüzum, iki kere ikinin dört etmesinden daha zâhir daha muhakkaktır.[1] El-hâsıl mantık, edillenin tarz-ı tanzimini beyân eder; maddesine karışmaz. Orasını müstedillin derece-i vukuf ve malûmatına tabîdir.[2]

    Mantık, sizin mukaddimatınıza göre netîce verir, suğra ve kübrâ olmak üzere intihâb ettiğiniz mukaddimeler doğru ise neticede şüphesiz doğru, ve eğer yanlış ise neticede yanlış olur. Demek ki ne ekerseniz onu biçersiniz.

    Gelelim: keşfîyat-ı ahîre ile münezelzil olan malûmat ala vechi’s-sahîh istidlâlat-ı mantıkiyye üzerine teessüs etmemiştir. Ya maddesinde ya suretinde, elbette bir yerinde bozukluk varmıştır. Gizli bir noktasında mantıktan ayrılınmıştır. Ve keşfiyyât-ı ahîre dediğiniz, işte o noktaların bilâhare anlaşılmasından başka bir şey değildir.

    Ma ba’di var

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete


    [1] Çünkü iki kere ikinin dört etmesi, efvâh-ı ceditteki şöhret-i bedâhetine rağmen carî-i bahistir. Zîra mebhas-ı mahsûsasında takarrür ettiği veçhile adetler, inde’t-tahkîk ahâd-ı sırfadan terekküp ederler. Meselâ sekiz adedi, sekiz tane vahitten mürekkep olup ne iki tane dörtten, ne de beş ile üçten, ne de iki ile altıdan [ve helümme cerran] mürekkep değildir. Ve illâ tercih bilâ müreccih lazım gelir şu hâlde iki kere iki de aynen dört değil, dörde müsâvîdir. Hâlbûki kıyâs-ı mantıkiyyenin şekl olunan intâcı, buna mukîs olmamak üzere bedîhîdir.

    [2] Mantıkta kıyas bihasebi’l-mâddeden dahi bahis olunursa da muhtelif kuvvetleri haiz bulunan kaziyelerden birer misâl  getirmek ale’d-derecât bu kaziyelerden teşekkül eden kıyâsın isimlerini tayîn etmek suretiyle bahis olunur.

  • Allah’a İbadetin Felsefesi I

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Haziran 1947

    يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ وَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ۞ اَلَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَ اَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

     

    «Ey insanlar! O sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ibadet ediniz ki muttakilerden (korunanlardan) olasınız. O Rabbiniz ki yeri sizin için bir döşek, göğü tavan (heyetinde) yaptı ve yukarıdan yağmur indirdi onunla türlü mahsul ve meyvelerden size rızık çıkardı; o halde bunları bilip dururken Allah’a şerik koşmayın.»

     

    Kur’an-ı Kerim’in tertibine göre bu âyet, Allah Teâlâ’nın sarih olarak ilk emrini hâvi oluyor ki o da «ibadet ediniz» emridir. Bu emir; hangi sınıfa, hangi millete mensup olursa olsun, akıl ve bulûğ ile insanlığın ilk kemal basamağına basmış olan bütün insanlaradır. Binaenaleyh her insan, Allah’ın «Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz!» emri ile mükelleftir. Bu emir, İslâm binasının üssü’l esası olan «tevhid-i ubudiyet» ve «rubûbiyet»den başlayarak ulûhiyetin Rab olmaya ve Rab olmanın yaratıcı olmaya tevakkuf ettiğini gösteriyor ve küllî kudret sahibi bir yaratıcıyı isbat ediyor. İbadetin de başka kimseye değil, ancak yaratıcı ve terbiye edici bir Allah’a yapılabileceğini, ondan başkasına ibadet etmek ve tapınmak şirk olduğunu bildiriyor.

     

    Bu iki âyet külli kudret sahibi mutlak bir varlığın en açık delili olduğu gibi, halk ve tekvinlerinin esasına taallûk etmesi bakımından, muhataplarını en ziyade ilgilendiren bir vahdaniyet ve kudret hüccetidir de! Maamafih, biz bu cihetin izahına girişmeyerek sadece ibadetin felsefesinden, her zaman ve her yerde bütün insanlara ibadetle emir olunmasındaki yüksek hikmetten bahsedeceğiz.

     

    Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki: Allah Teala her kavme, her millete bir Peygamber göndermiş ve onların Allah tarafından tebliğ eyledikleri ilk emir şu olmuştur: «Allah’tan başka ibadete lâyık bir Tanrı yoktur, yalnız Allah’a ibadet ediniz; ona başkalarını şerik koşmayınız!» , «Kasem ederim ki biz, her ümmete Allaha ibadet edin ve tağuttan uzaklaşın (emrini tebliğ eden) bir Peygamber gönderdik. (Nahl sûresi, Ayet 36).» , «Senden evvel hiçbir resul göndermedik ki ona şöyle vahyetmiş olmayalım: Hakikat bu, benden başka ilah yok, öyle ise yalnız bana ibadet ediniz. (Enbiya sûresi, Ayet 25).»

     

    Demek ki her dinde aslolan «Allah’ın birliği ve yalnız ona ibadet olunmasıdır.» O halde ibadet ne demektir? Niçin lâzımdır? Ve nasıl yapılır? Bu suale cevap vermezden evvel islâm dininin ihtiva eylediği ahkâm hakkında kısaca bir hulâsa yapmayı faydalı buluyorum.

     

    İslam; Hazreti Muhammed (Aleyhisselamın), Allah tarafından tebliğ ve kendi hayatında tatbik eylediği ahkamın hey’et-i mecmuasından ibaret bir dindir.

    Bu dinin hedefi, insanı, dünya ve âhirette Allah’ın nimetlerine ulaştırmak, felâha ve saadete çıkarmaktır.

     

    İslam dini, evvel itikad ve amel diye İslâm ikiye ayrılır. İtikadi olan esaslar, emirler ve hükümler, her dinde mevcut olması gereken, asli ve külli esaslardır. Bunlarda zamanın, mekânın, ahvalin ve şahısların tesiri yoktur.

    Allaha, Peygamberlere, Ahirete iman; istikamet, ahlak ve ibadetin esasları gibi. Bunlar her dinin esas temelini teşkil eden külli ve değişmez kaidelerdir.

    Amelî olan emirler ve hükümlere fer’i veya cüz’î hükümler de denir. Bunlar, mükellef insanların işlerine taallûk eden hükümlerdir. Bunlarda zaman ve mekânın tesiri olacağından, bunlar her dinde bir olmayabilir. Her dinde ibadet vardır. Fakat şekilleri bir değildir.

     Ahkâm-ı külliye veya asliye, bütün şeriatların hıfzını tekeffül ettikleri zarurî ve umumi maksatlardir. Bunların gayesi, dini, nefsi, aklı, nesli ve mali muhafazadır.

    «Külliyat-ı hams = beş külli» denilen bu zaruri maksatları koruyabilecek esaslardan mahrum bulunan bir din, gayesinden uzaklaşmış demektir.

    Biraz önce söylediğimiz gibi İslam, semavî bir dindir ki, onu, bütün kâinatın hâliki ve terbiye edicisi olan Allah Tealâ vaz etmiştir.

    Bütün ahkâmı, insanın saadeti ile ilgili olan İslam dininin, üçü itikada, ikisi de amel (iş) e ve ahlâka ait başlıca beş esası vardır:

    İtikad esasları şunlardır:

    1. Allah’ın birliğine (ve bütün sıfatlarına) iman,

    2. Peygambere iman (bütün Peygamberler ve onlara, indirilen kitaplara iman da burada dahildir.)

    3. Ahirete iman.

    Bunlar, islam dinin dayandığı ana hatlardır. Müslümanlık, bunlara iman etmekle tahakkuk eder.

    İslâm’da imanın iki mertebesi vardır:

    İcmal, tafsil. 

    İmanın en mücmel ve en basiti: Hazreti Muhammed (Aleyhisselâm), Allah tarafından her ne tebliğ etmiş ise haktır diye tasdik etmektir. Bunun en kısa düsturu şudur:, «Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.  Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka Tanrı yoktur, yine şahadet ederim ki Muhammed (Aleyhisselâm) Allah’ın kulu ve Peygamberidir.»

    Bir insan, bu yolda bir şehadette bulunmakla evvelâ Allah’ın bir olduğuna, sonra da, Hazreti Muhammed, Allah’ın kulu ve Peygamberi bulunduğuna inandığımı açıkça söylemiş oluyor.

    Allah’ın birliğine tereddütsüz inanmak, İslamın ilk temelidir. Buna iman eden bir kimse, diğer esaslara da inanmış demektir. Buna bir de Hazreti Muhammed’in, hem Allah’ın kulu, hem de Peygamberi olduğuna şehadeti ilave etmekle, iki mühim hakikati kabul etmiş oluyoruz:

    A. Allah’ın birliğine iman, Peygamber yolu ile talim ve tebliğ edildiği şekilde iman demektir.

    B. Peygamberlik, tarihi bir olaydır, binaenaleyh, ona iman etmek dinin en esaslı bir rüknüdür.

    Peygambere ve vahy denilen ruhî hadiseye ve ilahi tecelliye dayanmayan bir sistem ilâhî din değildir. Bu iki itikada bir de, ahirete iman ilâve edilince, icmali imanın üçüncü derecesi elde edilmiş olur.

    İslâm dininin amel (iş) e ve ahlâka ait yüksek olursa olsun, mühim bir kıymeti olan iki esası şunlardır:

    1. Allah ile kul arasındaki nisbete taalluk eden ahkâm, buna, Allah ile müsalemet de diyebiliriz.

    2. İnsanın kendi nefsine ait olan hükümlerle kendisiyle diğer insanlar ve mahluklar arasmdaki alâkaları tanzim eden hükümler. Buna, Allahın kullarıyla müsalemet de diyebiliriz.

    Allah ile müsalemet demek, her hayır ve faziletin kaynağı, yalnız Allah olduğuna inanmak ve böylece Allah’ın iradesine teslim olmak, emirlerine itaat etmek demektir. Bunların başlıcası da Allaha ibadettir. Allah ve hak sevgisinin kaynağı olamaz, bu ibadetlerin başında gelir. Allah’ın bütün emirlerine itaat, oruç, zekât ve hac da bu ibadetlerdendir. Dinin bu kısmı, şu Hadis-i şerifte toplanmıştır:

     

    «Müslümanlık, beş temel üzerine kurulmuştur:

    1. Allah’tan başka Tanrı olmadığına, Hazreti Muhammed (Aleyhisselâm) onun Peygamberi olduğuna şehadet etmek,

    2. Namaz kılmak,

    3. Zekât vermek,

    4. Ramazan orucunu tutmak,

    5. Haccetmek.

    Allahın kullarıyla müsalemet demek, onlarla dirlik, düzenlik içinde yaşamak demektir. Aile vazifeleri, ahlâkî vazifeler, medenî ve insanî vazifeler de bu kısımda dahildir. Bunlar için de, müslümanlık, ayrı ayrı ve çok sağlam esaslar ve umdeler koymuştur.

    Müslümanlık, hayal peşinde koşan dimağları tatmin için ortaya atılmış bir takım nazariyeler demek olmadığı cihetle, gerek Allah ile olan vicdani münasebetlerimiz, gerek kendi nefsimize ve gerek kendimizden başkalarıyla olan vazife ve münasebetlerimiz, hep müsbet esaslar üzerine dayanmaktadır.

    Şu cihet kat’i olarak bilinmelidir ki: İslam, sadece vicdanda gizlenmesi lazım gelen bir şey değildir. Fikir ve kalb sahasnda kalarak, amelî bir surette yaşanmamış olan herhangi bir hakikatin ne kadar yüksek olursa olsun, mühim bir kıymeti yoktur.

    İnsan, inandığı bir hakikate dili ile tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamaya çalışmaz; onu, hayatta tahakkuk ettirmezse, hem ona olan iman ve sevgisi yavaş yavaş kuvvetini kaybeder, hem de kalb ve vicdanının emrine tâbi faal bir unsur olmaktan çıkar. Bunun içindir ki: İslam dini yalnız nazarî ve itikadi esasları değil, amelî hükümleri de talim ve teşri etmiştir: Bir müslüman, yalnız iman ile mükellef olmayıp inandıklarını dili ile de söylemek ve onların icaplarımı iş ve tatbik sahasında göstermek ve hayatta onları yaşamakla da mükelleftir. Allaha olan imanımız, evvelâ dilimizde, sonra da işlerimizde ve hareketlerimizde tecelli edecektir. Çünkü islâm, tam mânasile bir hayat dinidir. Kalbin en derinliklerinden başlayarak onu tamamen saracak olan iman, ağızdan taşacak, sonra bütün vücuda ve muhitine yayılacaktır. Binaenaleyh İslam’ın esası iman ve hedefi ahlâk ve iş güzelliğidir.

    İslamın talim eylediği amelî hükümler, mükellefin işlerine taalluk eden, beşerin kendi isteği ile yaptığı işlerin Allah nazarındaki kıymetini gösteren kaziyyelerdir ki, başlıca iki kısımdır:

    1. Allah ile kul arasındaki münasebetler, kulun, Allah’ına yapmakla mükellef bulunduğu vazifeleri gösteren hükümler: İbadet.

    2. İnsanların, kendileriyle diğer insanlar arasındaki münasebetleri bildiren hükümler: Muamelât.

     

    Amelî hükümler, bir taraftan Allah’a ibadeti, diğer taraftan ferde ve cemiyete teallûk eden işlerde selâmet ve istikameti, adalet ve emniyeti, karşılıklı haklara ve vazifelere riayeti emretmekle, ferdin işlerini ıslah etmiştir.

     

    (Gelecek yazıdaki bahisler: İbadetin mânası – İbadeti tapmakla tercüme yerinde değildir – Allah ile ilâh arasındaki mühim fark – Tanrı Allah mukabili olamaz – İbadetin ruhu – İbadetin aklî ve vicdanî bir vazife oluşu)

     

    Prof. Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi

     

  • Dîn-i İslâm Medeniyet-i Hakîkiyyenin Rûhudur

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 22 Cemaziyelevvel 1330

    Geçen mâkalemizde İslâmiyet tulû ettiği zamân rûy-i zemînde medeniyet nâmına hiçbir şeyler olmadığını delâil-i vâzıha ile ispât etmiş, medeniyet-i hakîkiyyeyi cihâna neşreden İslâmiyet olduğunun îzâhını diğer mâkalelerimize bırakmıştık; binâenaleyh bu mâkalemizde İslâm medeniyet-i sahîhanın menbaı olduğunu umûmî bir surette îzâh, ve bu iddiâmızı bizzât Avrupa ulemâsının sözleriyle de işhâd edeceğiz. Fakat şurasını da söylemek lâzımdır ki dîn-i İslâmın menba-ı medeniyet olduğunu ecânibin sözleriyle işhâd etmekten maksadımız İslâmın hakîkaten medenî bir dîn olduğunu bunlardan istidlâl etmek değildir; çünkü bu hakîkat malûmdur, bunu inkâr etmek için deryâ-yı taassuba, mükâbereye dalmak lâzımdır. Ancak, bu suretle ispât-ı müddeʿâ etmekten yegâne maksadımız, kalplerinden perde-i taassubu kaldıran Avrupa ukalâsı nezdinde Kurân’ın menba-ı medeniyet, İslâmın her zamanda, her muhitte terakkînin rûhu olduğuna kanâat-i kâmile hâsıl olduğunu göstermektir. Bir de bu yolda yazacağımız makâlelerde Avrupa mutaassıplarının ve onları körü körüne taklîde yeltenenlerin İslâmiyet aleyhinde savurdukları itirâzları nazar-ı dikkate alarak, İslâmiyet onların anladıklarından pek müteâlî olduğunu ispât edeceğiz.

    Husamâ-yı İslâm olanlar diyorlar ki: “İslâm, medeniyet ile kâbil-i telîf değildir; her zamânda her mekânda ahkâmı kâbil-i tatbîk olamaz…” gerek Avrupa ve gerek onları taklîde heves edenlerin dâimâ öne sürmek istedikleri itirâzların birisi ve belki birincisi bu sözdür. Hatta İngiliz ricâlinden Lord Kromer bundan birkaç sene mukaddem Mısır’da neşretmiş olduğu kitapta bunu aynen tekrâr etmiş bittabi lâyık olduğu cevâbı almıştı. Vâ esefâ ki memleketimizde bu fikre taraftâr olanlar günden güne tekessür etmektedir. Şimdi bakalım bu söz doğru mu, değil mi?

    Dîn-i İslâm, Muhammed (sav) Efendimiz hazretlerinin taraf-ı ilahîden getirmiş olduğu bir dîn-i semâvîdir; her yerde aklı kendisine bir refîk-i hâlis olarak tanımış, medeniyet ile beraber yürümüş, insâna, insâniyete dâimâ dest-i muʿâvenetini uzatmıştır. İslâmdan evvelki rüesâ-yı dînin evzâʿ-ı gazûbâne ile ibâdullâh üzerine hücûm ederek “Nûr-ı aklı söndürünüz! Çeşm-i basîreti kör ediniz! Akıl dîne münâfîdir; hakâyıkı görmek küfürdür” diye şiddetle sayhalar ettikleri esnâda Rasûl-i hakîm Efendimiz “الدين هو العقل ولا دين لمن لا عقل له” “Dîn ayn-ı akıldır, aklı olmayanın dîni de yoktur.” diye nidâ ediyordu.

    Dîn-i İslâm, şân-ı insâniyeti dereke-i süflâ-yı behîmiyyetten tabaka-ı ulyâ-yı melekiyyete isʿâd eyledi; bütün kabâili yekdîğerine kardeş, cümlesini hukûk-i medeniyyede müsâvî olarak tanıdı. Cenâb-ı Hakk’ın insânlara fıtrî olarak ihsân etmiş olduğu zekâ ve takvâdan başka aralarında hiçbir fark olmadığını, ancak yekdîğerlerinden ilim ve takvâ ile temeyyüz eylediklerini ilk evvel ilân eden İslâmiyettir. “إنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقاكُمْ” âyet-i kerîmesi, “لا فضل لعربي على عجمي إلا بالتقوى” hadîs-i şerîfi bu hakîkati nâtıktır. İrtikâb-ı sirkat eden bir kimseye karşı hadd-i sirkat icrâ edileceği zamân, hadd-i sirkati iskât ettirmek için hazret-i Üsâme bin Zeyd’in şefâat-i peygamberîyi talep etmesine karşı cenâb-ı peygamberin “أتشفع في حد من حدود الله لو أن فاطمة بنت محمد سرقت لقطعت يدها” buyurması hukûk-i medeniyyede bütün insânların müsâvî olduklarını açık surette ilân etmek değil mi?

    Dîn-i İslâm, insânları akîde-i şirk ve teksîr-i ilâhtan tahlîs, onlardan perde-i hurâfâtı izâle, akıllarından kuyûd ve evhâmı kesr eyledi, onları fesâd-ı ahlâktan kurtardı. Çünkü İslâm’ın Sâniʿ Teâla’yı ikrâr, haşr-u ecsâdı itirâf etmesi o kadar vâzıh bir surettedir ki: Edyân-ı sâireden hiçbirisi bu hakîkati bu kadar açık, iʿvicâcdan sâlim olarak meydâna koyamamıştır.

    İslâm, Cenâb-ı Hakk zâtında, efʿâlinde, tevhîd; mahlûkâta müşâbehetten tenzîh eyledi; Bu âlemin âsâr-ı sunʿuna delâlet eden ilim, kudret, irâde ve bunların emsâli sıfât-ı âliye ile muttasıf bir hâlık-ı zîşânı olduğunu, hâlık ile mahlûk arasında hiçbir nispet olmayıp ancak hâlık onların mûcidi ve onlar da ona rücû edici olduğunu edille-i vâzıha ile ispât eyledi: “قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ. اللهُ الصَّمَدُ. لَمْ يَلِدْ. وَلَمْ يولَد. وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً أَحَدٌ”

    Gerek vahdâniyet, gerek sâir evâmir-i ilâhiyye husûsunda berâhîn-i akliyyeyi kendisine rehber eden dîn-i İslâm; sinîn-i vefîreden beri insanlar üzerinde hüküm sürmekte olan zalâm-ı cehâleti tard, yerine envâr-ı ulûmu zerʿ; onların kararmış olan kalplerini nûr-ı irfân ile tezyîn eyledi. Bu dînin ekmiş olduğu medeniyet sâyesindedir ki: Evvelce masûm kız çocuklarını diri diri mezâra sokan katı kalplerde şefkat ve merhamet neşvünemâ buldu. Kalplerinin en ulvî köşesinde envâr-ı hakâyık lemeʿân ediyor; akâid-i meşʾûme ile kasvet-engîz bir hâle gelen akılları arasında nûr-ı hakîkat sabâh yıldızı gibi parlıyordu.

    Bu hakâyıkı ulemâ-yı garp bile tasdîk etmekte tereddüt etmiyorlar nasıl ki De Kastri İslâmiyetten bahs eylediği bir eserinde şöyle diyor: “İslâmın âlemden büyük bir kısmını kendisine cezbetmesi nefsin şânını iʿlâ etmesiyledir; İslâm, zât-ı ilâhiyyeyi beşerin sıfâtının fevkinde bir sıfatta tasavvur ve onu günde beş defa icrâsıyla mükellef olduğu namazda tezekkür etmesiyle şân-ı insâniyeti iʿlâ eylediği gibi nefsin iştihâ eylediği bazı şeyleri mübâh kılarak tabîat-ı beşeriyyeye suhûletli olan şeyleri müştemil olmasıyla da iʿlâ etmiştir. İntişâr-ı İslâmın en büyük âmillerinden birisi de mezâhib ve teʿâlîm-i İslâmiyyenin gâyet açık, iʿvicâcdan sâlim bulunmasıdır. Onun için tabîata gâyet mülâyimdir. Bu öyle bir dîndir ki: Anlaşılmayacak esrârdan müberrâdır…”

    İshak Teylor diyor ki: “…Dîn-i İslâm, Marakeş’ten Cava’ya, Zanzibar’dan Çin’e kadar intişâr eyledi, hâlâ da Afrika’da vasfı kâbil olmayan bir sürat ile intişâr ediyor, görüyoruz ki: İslâm, ümem-i mütevahhişenin tehzîb-i ahlâkı, onların terakkîsi için en muvâfık bir dîndir, diyânet-i mesîhiyye ise böyle değildir. Bunun akâidinde görülen esrârengîz şeylere akıllar ermiyor, işte bu sebeptendir ki İslâmın medeniyete pek büyük menâfii, hizmeti dokunduğu hâlde diyânet-i mesîhiyyenin o kadar menfaati, hizmeti görülmemiştir. Diyânet-i Muhammediyye girdiği kabîlelerden evsâna tapmayı, insân eti yemeyi, çocukları diri diri mezâra koymayı mahv ve iptâl eylemiştir. Onlarda nezâfet, izzet-i nefs, vakâr, cûd-ı kerem gibi sıfât-ı fâzıla yerleştirmiştir.

    İslâmlar, misâfirperverliği heman farz gibi itikâd ederlerdi. Cemʿiyyât-ı beşeriyyenin mevcûdiyetini rahnedâr eyleyen müskirât, kumâr vesâire gibi birtakım fezâyih bu dînin zuhûruyla sükût etmeye başladı. Dîn-i İslâm kadınlarda nâmûs ve iffeti halâʾik-ı takvâdan addeder, ihsân ile tenâsuhu, vicdân ile uhuvveti ifşâ ediyordu.”

    Dîn-i İslâm o dîndir ki: Avrupa akvâmını Endülüs ve salîb muhârebâtına kadar bûyân oldukları hakîkî cehâletten, yürümekte oldukları girîve-i izmihlâlden tahlîs eyledi; Avrupa akvâmını dereke-i süflâ-yı behîmiyyetten zirve-i bâlâ-yı temeddüne îsâl, onlara usûl-i medeniyeti talîm eyledi. Eğer Muhammed (sav) gelmeseydi şimdiye kadar Avrupa akvâmı bahr-i ummân-ı cehâletin mühlik dalgaları arasında gark olur, tayyârât-ı evhâm ile mahv ve münʿadim olup giderdi. Zîrâ onlar fikir ve muhâkemeye dalanları, ilim ve hikmetle meşgûl olanları dinsiz oluyor diye telakkî ederlerdi. Hâlbuki İslâmiyet; tathîr-i cisim için mevâdd-ı maraziyyeden hâlî, yenâbîʿ-i sahîhadan cârî bir mâdde-i mutahhara ne derecelerde lâzım ise nefsin de kendisine ârız olan evhâmı izâle edecek, akzâr-ı vesveseden tahlîsine hizmet edecek bir kuvve-i muslihaya o derecelerde muhtaç ve o kuvve-i muslihanın da tecârib-i sahîha ile sâbit, mahsûsât-ı akliyye ile müstedell olan ilim olduğunu ilân ve zarûret-i ilmin zükûr ve nisvâna mütesâviyen şâmil olduğunu beyân eyledi. طلب العلم فريضة على كل مسلم ومسلمة، اطلب العلم من المهد إلى اللحد، وَإِنَّ كَثِيراً لَيُضِلُّونَ بِأَهْوَائِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِالمُعْتَدِينَ İslâmın meydâna koyduğu bu hakâyıkı Avrupa’da ilk evvel keşif ve ilân eden zât feylesof Dekart’tır ki on sekizinci asrın ricâlinden bulunur.

    Hem de İslâmiyet sayhât-ı şedîde ile ilân ediyordu ki: İlmin zarûret-i tahsîli yalnız hayât-ı uhrâya maksûr değildir; o zarûret; hayât-ı hâzırayı dahî tamamen muhîttir, zîrâ aʿmâl-i hayâtiyyenin kıvâmı, şüʾûn-ı dünyeviyyenin salâhı münhasıran ilim ile kâimdir. “من أراد الدنيا فعليه بالعلم ومن أراد الآخرة فعليه بالعلم  ومن أرادهما فعليه بالعلم” hadîs-i şerîfi bunu nâtıktır.

    Bakınız! Darvi ne diyor: “Avrupa zalâm-ı cehâlet içinde mahv ve nâbûd olup ikilediği, temîn-i hayât edecek ziyâ, ışık nâmına ancak iğne deliğinden intişâr eden ışık miktârı bir parçadan başka ziyâ görmediği bir zamânda idi ki: Ümmet-i İslâmiyye tarafından pek şaşaalı bir ziyâ tulû etti; ulûm-ı felsefe, sanâyi..! Bu ziyâ ile beraber intişâr eyledi. Bu intişâr içinde Bağdat, Basra, Semerkant, Dımaşk, Kayravan, Mısır, Fars, Gırnâta, Kurtuba merkez-i meârif olmuş, Avrupa akvâmı kurûn-ı vustâda bu merâkiz-i azîmeden pek çok keşfiyât, ulûm ve fünûn iğtinâm eylemiştir.”

    Sidyo da şu yolda idâre-i kelâm ediyor: Hazret-i Muhammed (sav) zuhûr edip müteferrik bir hâlde olan kabâil-i arabı tevhîd, onları bir maksad-ı âlî uğrunda cemʿ ettikten sonra bunlar bir millet-i muazzama hâlinde dünyâya karşı meydân okumaya başladı. Cenâh-ı mülkünü Taç Nehri’nden Ganj nehrine (Aksâ-yı Şarktan tâ Mağrip önlerine) kadar uzattı. Avrupa’da cehâlet hükümfermâ olduğu bir zamânda aktâr-ı arzın her köşesine livâ-yı medeniyeti rekz eyledi.”

    Kurân-ı Kerîm hakkında beyân-ı mütâlaa ederken Gibbon diyor ki: “Kurân-ı Kerîm’in umûr-ı uhreviyyeye taalluk eden usûlden mâʿadâ bilcümle ahkâm-ı cinâiyye ve medeniyye için de bir düstûr-ı esâsî, nevʿ-i beşerin tanzîm-i hayâtı, tertîb-i şüʾûnu için bir kânun-ı medenî olduğu bütün âlemce müsellemdir… Şerîat-i Muhammediyye’nin ahkâmı en büyük sultânlardan en küçük efrâda kadar kâffe-i efrâd-ı beşere şâmildir..!”

    Yine İslâmiyet beyân ediyordu ki: Fehm-i meʿâni-i Kurân vâbeste-i izdiyâd-ı irfândır. “وَتِلْكَ الْاَمْثالُ نَضْرِبُها لِلنَّاسِ وَما يَعْقِلُها إلّاَ الْعَالِمُونَ” işte İslâmiyetin makâm-ı ilme ihtirâmı, tahsîline tergîb ve icbâr husûsundaki ihtimâm ve ikdâmı bu mertebelere bâliğ oluyordu.

    Zâten Kurân-ı Kerîm’in pek çok mebâhisini anlamak da kâffe-i ulûm ve fünûnu tahsîl etmeğe vâbeste olduğundan İslâmlar pek büyük bir hâhişle o zamânın hikmetini, riyâziyyâtını, felekiyyâtını, kendi lisânlarına tercüme ve onlardaki hatâları ıslâh ediyorlardı. Amerikalı Draper diyor ki: “Hazret-i Muhammed (sav) dâr-ı âhirete irtihâl eyledikten sonra pek geçmeden Araplar kütüb-i Yûnâniyyenin en meşhûrlarını lügatlerine tercüme etmeye başladılar; hattâ dîn nokta-i nazarından itikâd-ı âmmeye mazarratı olan birtakım kasâidi bile ulemânın muttali olduğu Süryani lügatına tercüme ettiler.”

    Bu sûretle Müslümânlar ulûmun kâffe-i şuʿubâtında üstâz-ı küll olmuşlardı çünkü Kurân-ı Kerîm bunlar için bir sâha-i cevelân idi her istediklerini onda bulurlardı. Avrupa ulemâsının keşfine henûz muvaffak oldukları birçok hakîkatleri Kurân haber veriyordu.

    Binâenaleyh İslâmlar kudret-i fâtıranın bahşetmiş olduğu bu geniş sahrâda cevelân ederek dünyânın her tarafına medeniyet tohumunu serptiler. Şu hâlde “İslâmiyet medeniyetle kâbil-i telîf değildir..!” demeye vicdân nasıl râzı olur?

    Hazırlayan: Esad Özgüner

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_1-8/1328_1-8_10-192/1328_1-8_10-192_HAMDIAA.pdf