Etiket: iskilipli mehmed atıf efendi

  • Ahkâm ve Hakâik-i Dîniyyenin Cümlesini Marifette Aklın Adem-i Kifâyeti

    Müellif: İskilipli Mehmed Atıf

    Dergi: Mahfil

    Tarih: Muharrem 1342

    Evvelki makâlede beyân olunduğu üzere akıl, hücec-i ilâhiyyeden bir hüccet ise de Rasûl-i ekrem ve enbiyâ-yı izâm hazerâtının mesâlih-i dünyeviyye ve umûr-ı uhreviyyeye dâir min-tarafillâh getirmiş oldukları ahkâm ve hakâik-i dîniyyenin cümlesini marifette gayr-ı kâfîdir. Çünkü ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden bir kısmının delâil-i akliyye ile ne ispâtı, ne de nefyi mümteniʿ olmakla beraber beyânât ve irşâdât-ı şerʿ olmaksızın mücerret teʿakkul ve tefekkür ile idrâk olunamaz.

    Meselâ haşr, neşr, sevâp, ikâb, cennet, cehennem ve bunların tafsîl-i ahvâli ile ibâdâtın keyfiyeti şerâit-i cevâzı, evkâtı, rekʿâtının adedi, zekâtın, hudûdun, keffârâtın mekâdîri, cinâyâtın urûşu* bu kısımdandır.

    Çünkü ahkâm ve hakâik-i mezkûre sâha-i his ve akıl hâricinde olduğu cihetle akıl ve his ile bunları marifet mümkün olmayıp ancak muʿcizât ile müeyyed olan haber-i sâdıkla malûm ve sâbit olur. Binâenaleyh ahkâm ve hakâik-i mezkûre yalnız nakil ve şerʿ ile sâbit olup akıl ancak imkânını idrâk eder. Onun için bu nevʿ ahkâmda şerʿ-i şerîf asıl ve esâstır.

    Ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden diğer bir kısmı mücerret teʿakkul ve nazar-ı sahîh ile idrâk olunur ki bu da iki kısım olup bir kısmında akıl, katʿiyyet ve yakîn ifade eder. Meselâ: Âlemin hudûsu, Sâniʿ Teâla’nın vücûd, kudret, ilim ve irâdesi ve şerʿ-i şerîf  vurûd etmeksizin vücûdu akıl ile yakînen sâbit olan sâir hakâik hep bu kısımdandır. Çünkü şerʿ, yani kitap ile sünnet, kelâm-ı nefsî-yi ilâhîye mütevakkıftır. Rütbeten kelâm-ı nefsîden mukaddem olan hakâik sâbit olmadıkça şerʿ sâbit olmaz. Binâenaleyh hakâik-i mezkûre bi-hasebi’z-zât şerʿe değil akla müstenid ve onunla sâbittir. Onun için bu nevʿ ahkâmda akıl asıldır.

    Şu kadar ki şerʿ-i şerîf vurûd eyledikten sonra hakâik-i mezkûrenin hakkıyetini beyânla aklı teyîd ve tevsîk eder, vahye müstenid edille-i semʿiyyeden meʾhûz ve onunla müeyyed olduğu için hakâik-i mezkûre şerʿan da muteber ve mutemed olur.

    İkinci kısım: Teemmül ve tefekkür ile idrâk olunabilmek imkânı bulunmakla beraber vücûdu nazar-ı akıl ile yakînen sâbit olmaz.

    Ruʾyetullâh ve halk-ı aʿrâz ve efʿâlde Hâlık Teâla’nın infirâdı gibi mesâil ile şerʿiyyât kabîlinden olan ekser ahkâm, yani rütbe-i kelâm-ı nefsî-yi ilâhîyi ispâttan müteahhir olan ekser ahkâm ve hakâik-i dîniyye bu kısımdandır. Çünkü yakîniyyât-ı akliyye cümlesinden olmadığı için mesâil-i mezkûrenin subûtu şerʿ-i şerîfin vurûduna mütevakkıftır. Binâenaleyh enbiyâ-yı izâm hazerâtının getirmiş oldukları ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden bazıları akıl ile müstakillen idrâk olunursa da cümlesini marifette aklın gayr-ı kâfî olduğu tezâhür etmiş olur.

    Esâsen akl-ı beşer hadd-i zâtında zayıf, âciz ve şevâib-i vehim ile medhaldâr olduğundan şübühât-ı kesîreye marûz bulunduğu ve ale’t-tafsîl cüzʾiyyât-ı mesâlihi marifetten kâsır ve ekseri- nâsa nazaran külliyât-ı mesâlihi idrâkten âciz olduğu için her husûsca şâyân-ı itimâd olamaz. Onun içindir ki Hâlık Teâla hazretleri enbiyâ-yı kirâmı irsâl ile umûr-ı dîniyye ve dünyeviyyelerinde nâsın muhtaç oldukları ahkâm ve hakâiki teblîğ ve talîm ederek hakka irşâd buyurmuşlardır. İlâve olmak üzere şunu da beyân edelim ki: Akıl sırât-ı müstakîme hidâyette gayr-ı kâfîdir. Çünkü akıl, hitâbât-ı şâriʿi, mesâlih-i dîn ve dünyâyı marifet için âlet olduğundan tevfîk-i samedânîye mazhar olmadıkça husûl-i marifet ve hidâyette kifâyet etmez. Zîrâ âlet hadd-i zâtında âciz olduğundan fâilin muâveneti olmadıkça matlûb olan fiili vücûda getirmez, binâenaleyh mükellefîne ahkâm-ı şerʿiyyeyi îcâb, ibâdı sırât-ı müstakîme hidâyet eyleyen akıl değil, ancak akıl vâsıtasıyla Allâh Teâla hazretleridir. Onun için erbâb-ı akıl ve zekâdan inâyet-i ilâhiyye ve tevfîkât-ı samedâniyyeden mahrûm olanlar mücerret akılları ve zekâlarıyla tarîk-i hakkı, sebîl-i reşâdı bulamayıp dalâl ve hüsrânda kalarak mahv ve helâk olmuş ve oluyorlar.


    *erş-urûş = diyet

    Hazırlayan: Fatih Başar

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00597/1342_39/1342_39_ATIFIM.pdf

  • Akıl ve Nakil

    Müellif: İskilipli Mehmed Atıf

    Dergi: Mahfil

    Tarih: Zilkade 1341

    Akıl: Sâir hayvanattan insanın mâ-bihi’l-imtiyâzı olan garîzeye ıtlâk olunduğu gibi o garîze sebebiyle hâsıl olan ulûm ve meârife de ıtlâk olunur.

    Nakil: Muʿcizât ile müeyyed olan Rasûlullâh’ın haberidir ki ona şerʿ denir.

    Beşerin vâsıta-i ilim ve irfânı havâs, akıl ve nukûl-i sahîhadır. Onun için ispât-ı metâlibde havâs ile edille-i akliyye ve nakliyyeye mürâcaat olunur.

    Delîl: Lügatte mürşid ve mâ-bihi’l-irşâd manasına olup ıstılahta, kendisinde nazar-ı sahîh icrâsıyla sûret-i sâlimânede teemmül ve tefekkür ile matlûb-i haberîye ilm veya zan husûlüne îsâl eden şeydir.

    Delîl, ihtiva eylediği mukaddimâtın meʾhazı itibarıyla aklî ve naklî kısımlara inkısâm eder.

    Aklın hükmüyle matlûba îsâl eden delîle aklî denir. Binânın bânîye, âlemin sâniʿe delâleti gibi. Naklin hükmüyle matlûba delâlet eyleyen delîle de naklî denir. Mesela: Emr-i ilâhîyi terk eden âsîdir. Çünkü Kurʾân-ı Kerîm’de “اَفَعَصَيْتَ أَمْرِي” buyrulmuştur. Her âsî müstehikk-i ikâbtır. Zîrâ “وَمَنْ يَعْصِ اللهَ وَرَسُولَهُ إلخ” buyrulmuştur. Nusûs-i mezkûre muktezâsınca delîl-i mezkûr emr-i ilâhîyi terk eden kimsenin müstehikk-i ikâb olduğunu intâc eder.

    Delîl-i aklî ve naklîden bazıları ilm-i katʿî, bazıları da zan ifade eder.

    Kelâmiyyûna göre delîl, yakîniyâta münhasır olup zanniyâta ıtlâk olunmaz. Usûliyyûn ile mantıkiyyûn ikisine de delîl ıtlâk ediyorlar.

    Ehl-i hakka göre akıl (şerʿ gibi) hücec-i ilâhiyyedendir. Şerʿ vurûd etmeksizin ukûl ile vukûf-ı mümkün olup da şerʿin mevkûfun-aleyhi olan metâlibde akıl ile istidlâl vâcip olur.

    Aklın hücec-i ilâhiyyeden olduğuna delâil-i kesîra ile istidlâl olunur.

    1-) “إِنِّي أَرَاكَ وَقَوْمَكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ” nazm-ı celîli ile İbrahim aleyhisselâmdan ihbâr buyurulduğu üzere müşârun-ileyh hazretleri babasıyla kavmine hitâben “Dalâlette olduğunuz bana vahyolundu demeyip de asnâmı âlihe ittihâz etmekte sizi dalâlde görüyorum.” buyurmuş olması aklın mürşid ve hüccet olduğuna vâzıh bir delîldir.

    2-) İbrahim aleyhisselâmın “nücûm ile Hâlik Teâlâ’nın vücûduna istidlâl ederek bu vâsıta ile Rabbisine marifet hâsıl etmiş olduğu” ihbâr buyurulduktan sonra “وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَى قَوْمِهِ” nazm-ı mübîni ile tarz-ı mezkûr üzere vukû bulan istidlâl-i aklînin min-tarafillâh İbrahim aleyhisselâma bahşolunmuş bir hüccet olduğu beyân olunmaktadır.

    3-) Ehl-i küfrün cümlesini “dîn-i hak, dîn-i İslâm”a davet etmek şerʿan vâciptir. Halbuki bunlardan dehriyye, muʿattıla ve mâddiyyûn “kıdem-i âlem, taʿtîl-i sâniʿ” itikâdında bulundukları için delâil-i nakliyye ile onlara münâzara ve müdâfaada bulunmak makul olmaz. Zîrâ peygamberleri irsâl, kitapları inzâl eden Sâniʿ-i kâinâtın vücûdunu inkâr eyledikleri için resûl ile, tenzîl ile istidlâl ve ikâme-i hüccet hiçbir fâide intâc edemeyeceğinden bunlara karşı nakil ile değil, ancak akıl ile ikâme-i hüccet etmek lâzım ve vâcip olur.

    Binâenaleyh delâil-i mezkûre ile aklın hücec-i ilâhiyyeden bir hüccet olduğu sâbit olur. Onun için ehl-i hakk âlemin hudûsu, Sâniʿ Teâla’nın vücûd ve vahdâniyeti gibi mesâili ispatta ve muʿattıla, dehriyye, mâddiyyûnu ilzâmda delâil-i akliyyeye temessük ve istinâd etmişlerdir.

    Kavmine hücec-i akliyye ile pek çok ikâme-i hüccet eylediği için İbrahim aleyhisselâma “Ebu’l-hüccet” nâmı verilmiştir.

    “قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ” “Resûlleri onlara, yani ümmetlerine dediler ki semavât ve arzın hâliki olan Allah’ta şekk olabilir mi?” nazm-ı celîli ile beyân buyurulduğu üzere sâir rusül-i kirâm hazerâtı da ümmetlerine karşı ispât-ı sâniʿde delâil-i akliyyeye mürâcaat etmişlerdir. Mesâil-i mezkûreyi ispâtta aklın müstakillen hüccet olduğu sâbit olunca hücec-i şerʿiyye ile amel vâcip olduğu gibi nazar-ı akıl ile idrâk olunup da şerʿin mevkûfun-aleyhi olan mesâilde akıl ile de amel vâcip olur. Onun için efâhim-i müctehidîn-i kirâmdan İmâm-ı Azam hazretleri “Nefsini semâvât ve arz ve sâir mahlûkâtı gördüğü için hiçbir kimse hâlikine cehilde mazûr olamaz” ve “Allâh Teâla peygamber göndermemiş olsaydı halka mücerret akıllarıyla marifetullâh vâcip olurdu” buyurmuşlardır. Şu halde maʿrifet-i hâlikte cehil özür olmadığı gibi usûl-i itikâdiyyede mücerret aklın kifâyeti hasebiyle bu husûsa dâir içtihâtta hatâ da şerʿan özür sayılmaz. Onun için usûl-i mezkûrede hatânın küfür veya dalâlet olduğunda ulemâ ittifâk etmişlerdir.

    Mâ-baʿdi var.

     

    Hazırlayan: Abdurrahman Beşikçi

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00597/1341_37/1341_37_ATIFIM.pdf