Etiket: Hassan bin Sabit

  • Şairler Hakkında

    Müellif: Hasan Basri Çantay

    Dergi: İslam – Sayı 4

    Tarih: Temmuz 1956

     

    وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَؕ ﴿٢٢٤﴾ اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ فٖي كُلِّ وَادٍ يَهٖيمُونَۙ ﴿٢٢٥﴾ وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ ﴿٢٢٦﴾ اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَثٖيراً وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواؕ وَسَيَعْلَمُ الَّذٖينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ ﴿٢٢٧﴾

     

    Şairler (e gelince), onlara da sapıklar uyar. Onların her vadide hakikaten iftiraya (mübâlağaya) düşegeldiklerini ve hakikaten dâima yapmayacakları şeyleri söyler (insanlar) olduklarını görmedin mi? Ancak iman edip de iyi iyi amel (ve hareket) de bulunanlar, Allah’ı çok zikredenler, bir de zulme uğratıldıklarından sonra öçlerini alanlar böyle değildir. O zulmedenler yakında hangi inkılâp ile sarsılacaklarını bileceklerdir.

     

    Bu dört ayet, Kur’an-ı Hakim’in 29. sûresi olan “eş-Şuara” sûresinin 224, 225, 226, 227. âyetleridir. Üst tarafındaki 221, 222, 223. âyetlerin meâlleri de şöyledir:

    “(Ey müşrikler), şeytanların kimlerin üzerine indiğini size haber vereyim mi ben? Onlar her günahkar yalancının tepesine iner. Onlardır ki (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.”

     

    Görülüyor ki üstte geçen bu ayetlerin devamı olan 224. âyette mezkûr “eş-Şuara – Şairler”den maksat şeytânî ve nefsanî temayüllerinin esiri bulunan müşrikler, yabancı günahkârlardır. “eş-Şuara” daki harf-i tarifin ifade ettiği “ahd” manâsı da buna delildir.

     

    O vasıfları taşıyan Cenâb-ı Hak şairleri yukardaki meâlde de işaret ettiğimiz vech ile te’kiden şu vasıflarla da ta’rif buyuruyor:

     

    1) Onlara sapıklar uyar (onlar sapıkların metbuudur).

    2) Onlar iftirâcıdır.[1]  

    3) Onlar mübâlağacıdır.

     

    “Hâzin” tefsirine göre onlar maksatsız, gayesiz, yüzükoyun giden adamlardır. “İbn-i Abbas” tefsirine nazaran boş ve faidesiz her vadide serserî dolaşan insanlardır. “Medarik” tefsirince şerefleri, izzet-i nefsleri hetkeden, soya sopa söğen, medhe ayık olmayanları övenlerdir.

     

    “Beyzavî” kavlince onlar hakikatten ziyade hayallere tapanlar, nesebe, şerefe dil uzatanlar, batıla böbürlenenler, medhe lâyık olmayanlara dalkavukluk edenlerdir.

     

    4) Onlar daima yapmayacakları şeyleri söyleyenlerdir.

     

    (“Medarik” sahibi şu meşhur fıkrayı anlatır: Şair “Ferezdak” bir şiirinde birçok kızlarla güreşerek onları yere çarptığını ve kilitlerini çözdüğünü söylemişti. “Süleyman bin Abdülmelik” bunu haber alınca şairi huzuruna çağırdı. “Bu beyt senin mi?” dedi, o “Evet” cevabını verdi. Bunun üzerine Süleyman bunu bir itiraf sayarak şair hakkında “Hadd-i şer’i” (yani şer’i ceza) tatbik edilmesini emretti. Şair dedi ki: “Ben masumluğuma Kur’an’dan delil getireceğim” ve derhal “(Şairlerin) hakikaten daima yapmayacakları şeyleri söyler (insanlar)” olduğu mealinde, yukarıda geçen, âyeti okuyarak cezadan kurtuldu).

     

    Şu izahlardan anlaşılıyor ki Kur’an-ı Kerim’in beğenmediği, mutlak şiir ve şair değil, kötü ve ahlâksız karakter taşıyan şiir ve şairdir. “Görmedin mi?” meâlindeki “Elemtere” lâfz-ı şerifi de bunu isbat eden karinedir. Çünkü zaman-ı saadette doğan hakikat ve medeniyet güneşini, yani İslâmiyetin feyizli nurunu görmek istemeyen yarasa şairler o güneşin ve o yeni insanlık nurunun aleyhinde hicivler söylüyorlar, ahlaki irti(kabın) her nevini mübah görüyorlardı. İşte İslâmın zemmettiği şey budur, ahlaksız sanattır.

     

    Bugün de ağızlarda gevelenen şu kühne sözlere bakınız:

    – San’at, san’at içindir.

    – San’at bağlanamaz!

    -San’atta ahlâklılık, ahlaksızlık aranmaz! San’atta her şey mübahtır!…

     

    Bugün medenî memleketlerde vs. nezîh edip, muharrir ve şairler arasında alnına iflas damgası vurulmuş olan yâvelerin vatanda kökleşmesi yalnız İslâm bakımından değil, yurtseverlik, milliyet, fazilet ve insanlık itibariyle de en büyük felakettir.

     

    Her şey ve her hürriyet gibi san’at da mutlak değildir. Siz “ben san’at yapıyorum” diye mensub olduğunuz milletin aleyhinde ve düşmanlar lehinde bir eser neşredebilir misiniz? Ederseniz cemiyet ve kanun sizi mazur tanır mı? İşte “Türk Ceza Kanunu” meydandadır.

     

    Bağsızlığını iddia ettikleri san’atı yalnız ahlâksızlığa bağlamak, fuhşa, namussuzluğa olanca hızı vermek, şunun bunun şerefiyle, izzet-i nefsiyle oynamak bir tenâkuz değil midir? Eğer san’at bu ise – ki haşa bu değildir – yedi kat yerin dibine batsın. Bu mahiyette san’atsız cemiyet yaşar ama ahlâksız cemiyet yaşayamaz.

     

    Efendiler, kendimize gelelim, bu masum ve kahraman millete acıyalım, kötü maksatlardan sıçrayan bu kokmuş nesnelerden daimâ tiksinelim.[2]

     

    Yukardaki ayetlerden sonra gelen “Ancak iman edipte iyi iyi amel (ve hareket)lerde bulunanlar, Allah’ı çok zikredenler ve bir de zulme uğratıldıklarından sonra öçlerini alanlar böyle değil” meâlindeki istisna, Kur’an’ın hangi şiir ve şairleri sevdiğini tasrih ediyor. İnanışı ile hareketi birbirine uyan, Allah’ını unutmayan samimi ve karakter sahibi şairlerden millet ve memlekete ancak faide gelir. Şair daima cemiyetten alan değil, daha çok verendir. Bir şeyin gayesi aynı şey olamaz. Bugün medenî âlemde şu düstur hâkimdir: “San’at cemiyet içindir”. İnanıyla hareketi bir olmayan, Allah’sız geçinen insanlar bozgunculardır. Cenab-ı Hak zulme uğrayan ma’sumların, şiirle de meşru’ müdafaalarını hem kabul, hem sena ediyor.

     

    Bu vasıfları haiz olanlar asr-ı saadette başlıca şunlardı: Abdullah bin Revâha, Hassan bin Sâbit, Kâ’b bin Zübeyr, Ka’b bin Mâlik… (radıyallahu anhüm). Bunlardan sonra gelen İslâm şairleri de daimâ o fazilet örneklerinin isrine ittiba etmişlerdir.[3]

     

    “İmam Buharî” nin “İbn-i Amr” ve “Ebu Ya’la” nın “Hazret-i Aişe” radıyallahu anhümadan tahrîc ettikleri bir hadîs-i şerif meali: “Şiir de söz cümlesindendir. İyisi iyi bir söz gibi güzel, kötüsü de kötü bir söz gibi çirkindir.” İmam Malik, Ahmed b. Hanbel, Buharî, Ebu Dâvud, Tirmizî’nin Abdullah bin Ömer radıyallahu anhumadan rivayet ettikleri bir hadîs meali: “Bazı beyanlar vardır ki muhakkak (insanı) büyüler (yani müthiş tesir yapar.)”

    İmam Ahmed’le Ebu Dâvud’un İbn-i Abbas radyallahu anhümadan tahric ettikleri diğer bir hadiste buna şu meâl de ilave edilmiştir: “Bazı şiir de vardır ki muhakkak hikmetlerin ta kendisidir.”

     

    İbn-i Mâce’nin Ebu Hüreyre radyallahu anhden rivayetine göre Resûl-i mükerrem sallallahu aleyhi ve sellemin huzurunda kafirlerden Ümeyye bin Salt’ın 100 beyti inşad edilmişti. Her beytin kıraatinde hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem meålen “Devam et, Ümeyye bin Salt nerdeyse müslüman olayazmış” buyurmuştur.

     

    İmam Buhari’nin “Hicret-i seniyye ve Medine’nin fezaili” babında da zikr ve rivayet ettiği vech ile Resûl-i muhterem sallallahü aleyhi ve sellem cahiliye şairlerinden ve “El-Muallakatü’s-Seb’”, sahiplerinden Tarrafe’nin “Günler senin bilmediğin şeyleri sana açıklayacak, azığını vermediğin adam(lar) sana haberler getirecektir” meâlindeki beytini misal olarak okur, ashab-ı kiramdan bazıları da beğendikleri güzel şiirleri – sahipleri müslüman dahi olmasa – münasebet düştükçe îrâd ve inşad ederlerdi.

     

    Sevgili Peygamberimiz (sav) şair “Hasan bin Sabit” radıyallahu anhe meâlen: “Müşrikleri (şiirlerle) hicvet, şüphe yok ki Cebrâil de seninle beraberdir.” buyurduğunu “Buharî, Ahmet bin Hanbel, Ebu Davud, Nesaî, Bera” radıyallahu anhden tahrîc etmişlerdir.

    Linkhttps://katalog.idp.org.tr/pdf/4867/8966


    [1] Müfredat-ı Râğıb

    [2] Bu mevzu “Ülkü Edebiyatı” adlı eserimizde mufassal olarak incelenmiştir.

    [3] Bu babta ileride inşallah misaller vereceğiz.