Etiket: din

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar IX

    Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesail’den Sûret – 4

    (23. Nüshadan ma ba’d)

     

    Fırst düştükçe söylemekten hâli kalmadığımız veçhile şimdi bi’l-münâsebe yine arzeylerim ki Dînimi ameliyyâttan ziyâde itikadât yani ulûm üzerine müessesdir.[1] Hatta bir yazının imzası veya bir devletin bandırası (bandrolü) kabilinden bazı şeâir olmak üzere hiçbir fiil, hiçbir masiyet müslümanı dîninden çıkaramaz. Ulûm ve meânînin kavâlib-i tercümânı olmak itibariyle elfâz-ü ibâratın da ehemmiyeti vardır. Bu noktalar gözetildikten sonra dînimizce menhî ve memnû’ olan herhangi bir cürmü irtikâp eylemek kebâirden dahi olsa, itiraf-ı kusûr edilmek şartıyla dinsizlik değildir.  Yalnız irtikâp olunan cürüm dînin kavâid ve ahkâmından birini istihfâf veya memnû’âtından birini istihsâna müeddâ olmamak elzemdir. Çünkü bu, dîni teşkil eden ulûm ve itikâdâta dokunur. Meselâ: Şâribü’l-leyli ve’n-nehâr (sabah akşam eğlence düşkünü olan haram işleyen kimse) olan ve fakat hiçbir vakit şu hâline nazar-ı tasvîb (doğru bulma) ve istihsân ile bakmayan bir mübtelâ mahfûzü’l-îmân olduğu hâlde açıktan bir adam ağzına bir damla içki dahi koymaksızın deminki şahsa taraftarlık ederek; kabahat mi imiş? deyivermekle iş biter. İşte bu dinde çok bilmek, fikr-ü lisânı hüsn-i idâre etmek, en ziyade nükteşinâs olmak ve mütekayyız bulunmak işe yarar, onun içindir ki bir âlimin nezd-i hüdâda yetmiş âbidden efdal olduğu bu dinde bir düstûr ve vezâif-i beşeriyyeyi: tazîmun li-emrillahi ve şefketen ala halkillahi (Hazret-i Allah’ın emirlerini ve işlerini yüceltmek ve kullarına da şefkatle yaklaşmak) ile icmâl eden hadîs-i şerîf meşhurdur.[2]

     

    Şu tafsîlata binaen mukteziyât-i dîniyyeye riayetçe bazı mertebe-i kusûru bulunan adamların, meselâ makalâtımıza zemîn ittihaz ettiğimiz veçhile faiz alanların, çalgı dinleyenlerin, fotoğraflarını aldıranların sahibini veya gerdanını gösteren kadınların ahvâl-i mezkûreden tevakki etmelerinden ziyade iyi bir şey yapmış olmadıkları bizce matlûbdur. Günah işlemiş olmayı çok görerek o günâhın makul ve tabiî bir hareket olduğunu isbâta kalkışmakla bu defâ küfre girmek tevfîk ve hidâyetten nasibi olmayan bir bühtâna mahsus hüsranlardandır. Zünnâr (Ateşperestlerin hususi kemeri) kuşanmak, gayr-i müslimîne mahsus kıyafete girmek ve hatta ale’l-ıtlak bir suretle bi’l-iltizâm onlara teşbih etmek ef’âl kabilinden olmakla (itikad olmamakla) beraber nazar-ı Şer’de emâre-i cahd-ü inkâr (Dîni inkar etmek ve reddetmek) add-ü itibâr oldunuğu için tasdîk-i kalbîyi ihlâl eder. Ve emareye müsteniden vaki olacak hükm-i zahîridir. Binaenaleyh hakikaten cahd-ü inkâra delâlet etmez tarzındaki te’vilât faydasızdır. Çünkü kanûn-ı şerîat o gibi ahvâli cahd-ü inkâr makâmına kâim olma üzere telakkîye karar vermiş ve mukerrerâtı ilân etmiş olduğu için bundan sonra muhâlif harekette bulunmak bir manâ-yı herçe bâd-abâdı (ne olursa olsun, ister istemez) muhtevî olur.

    Bahsimizden hayli tebâüd etmiş olduk ise de şu birkaç cümleyi de söylemeden istidrâdâtımıza hitâm veremeyeceğiz: Biraz evvel tasdîk ve idrake münâfi olmayan herhangi bir cürm-i kebâirden dahi olsa itiraf-ı kusûr edilmek şartıyla kabil-i afvtır demiştik! Buradaki itiraf, Hristiyanlık âleminde papaza karşı vukû’u mutad olan itirafât kabilinden değildir. Âlem-i İslâmda, Cenâb-ı Hakktan başka hiçbir kimseye karşı itiraf-ı günâh mecburiyeti olmadıktan başka günâhı diğerine hikâye ve ifşâ eylemek de ikinci bir günâh olur ve hatta bu cihetle fâsık-ı mücâhirin hukûk-ı medeniye-i İslâmiyede mevki hayli sâkıttır. Günâh bizce ne kadar mektûm (gizli) tutuluyorsa o kadar sehlü’l-afvdir. Suçlu olmak üzere tanınan adamlarda izzet-i nefs ve haysiyet-i insâniye kalmayacağı ve bu suretle insanlığı tenezzül etmiş olan müttehimînden cemiyyet-i beşeriye için bir hayır beklenemeyeceği cihetle bu fikir pek âlî ve tabîdir.

     

    Dîn-i İslâmda hukûk-ı ibad karışmayan zünûb (kul hakkı karışmayan günahlar) kalben samimi bir nedâmet ve ciddi bir azim ile bir anda keen-lem-yekün (sanki hiç olmamış) haline geliveriyor. Yalnız bu nedâmet ve azmin ağrâz-ı sâireden (başka amaçlardan) neşet etmeyip mahzâ havfullaha (Hazret-i Allah’tan korkmaya) müstenit olması şarttır. Meselâ mülahâzât-ı sıhhiyeye mebni veyahut halka karşı muhill-i haysiyet ve nâmus (namusu ve haysiyeti ihlâl eden) olduğundan dolayı fuhşîyâtı terke karâr vermek tevbe değildir.[3] Bu noktalara dikkat olunarak hülûs-i niyyet ve sıdk-ı taviyyetle yapılan tevbeler katiyyen makbul ola ve mahî-i cürm-ü günahtır (günahları ve hataları mahvedendir) ve bu hususta hiçbir fert tevessut ve müdâhale salâhiyetini haiz olamaz. Âlem-i İslâmda yalnız bu değil hiçbir vazife papaz ve emsâli bir sınıf-ı mahsus-i ruhânînin vücûdina bağlı değildir. Meselâ cenâzeyi, usulünü bilen herkim olursa teçhiz eder ve namazını kıldırır. Gerek bunun için ve gerek cevâmi’de (camilerde) namaz kıldırmak için eimme (imamlar) tayîni teshîl maksadıyla ittihâz edilen bir emr-i örfîdir yoksa cemaatten ehlîyet ve mâlûmatı hâiz bulunanlar  herhangi sınıfa mensup olursa olsunlar bu vazifeyi ifâ edebilirler ve beyne’l-müslîmîn namazlarda erbâb-ı amâmenin (sarıklı kimselerin) imâmeti müteâref olmakla berâber dîn-i İslâmın kabul ettiği bir kisvede bulunduğu hâlde ehliyet-i ilmiye ve dîniyesi fazla olan Şer’an şayân-ı tercihtir bile.

    Sûret bahsine rücu ediyoruz: Bu mebhasta şurasını da söyleyelim ki beşeriyetin havâic-i aslîye ve meârif-i hakîkiyesine nisbeten ikinci ve belki üçüncü derecede kalan bu ressamlık ve heykeltraşlık sanatıyla vücuda gelecek asâr-ı bedîa, zevk-i mehâretşinâsiyi okşaması itibariyle medeniyyet için mutlaka lazım ise bu hususta bir suretin -canlı olduğu farz edildiğine göre yaşanyacak kadar- tâmmü’l-a’zâ (azaları tam) olmamak şartıyla tasvîri hakkında mevcut olan mesâğ-ı Şer’iyyeden istifâde etmek mümkündür ki biz bu mesâğı sü-i istimâle uğratılmamak recâsına terdîfen kâriilerimize söylememiştik. Buraya kadar süver-ü temâsîlin bir faide-i mu’tedbehâsı olmadığını isbât ettik. Gelelim mehâzirine (mahzurlarına):

    Zî-rûh suretlerini tasvîr ve tersîm eylemek Vâcib Teâlâ Hazretlerinin sıfat-ı hâlikiyetini taklide cesâret demek olarak daha ziyâde bir şiddet ve umumiyetle memnu olduğu gibi bunları evlerde bulundurmaktaki memnûiyyetin hikmeti putperestliğin menâbi’-i neş’etini (ortaya çıkış kökeni) seddetmekten ibâret olmak üzere tahmin olunur. “Ba’de mâ suretlere tapacak kadar şaşkın adamlar kalmamıştır. Yahut benim kendi hakkımda o ihtimâl imkân haricindedir. Binâenaleyh illet-i memnûiyettinin zevâli ile memnunun da zevâli lâzım gelir” diyerek kendi kendine fetvâ veren bazı ukâla herkesin, akl-ü idrâkini kendi seviyelerinde düşünerek meselâ bir çok hirâfât-ı kadîmeden el-hâletü hazihi (günümüzde de) vazgeçirilemeyen kadınlarla -sâde-dilân (kalbi temiz) avâmın bu yoldaki kabiliyet-i meşhûdelerinden gaflet ediyorlar ve hele putperestliği men’ tabîri ile putperestlik ihtimalini men’ tabiri arasındaki farkı anlayamıyorlar. Halbuki putperestliğin bugün kendi olmasa bile ihtimali mevcuttur ve yarın bizzat kendisinin dahi vâki’ olmayacağını kimse temin edemez. Sonra bu adamlar kendileri hakkında söyledikleri sözlerle de sedd-i zerîa (günahlara giden yolları kapatmak) için vaz’ edilen bir kânunun umûmî olması lâzım geleceğini takdir edememiş oluyorlar. Şurasından da ayrıca gaflet ediyorlar ki hükm-i şer’îyi ta’lîl etmek illetin sarâhat-i hükümden hariç kalan yerlerde cereyânı varsa hükmü oralarda da tamîm maksadıyla ve rütbe-i içtihâdı haiz olanlar tarafından yapılacak bir şey, hani kıyâs-ı fıkhî nâmını verdiğimiz bir keyfiyet… Yahut hükmü daha kuvvetli bir ehemmiyetle infaza medâr olmak üzere düşünülecek bir cihet olup yoksa bir hükm-i şer’îyi mahall-i sarâhatinde iptâl etmek, keen-lem-yekün haline getirmek için ta’lîle kalkışmak hiçbir vakitte caiz olamaz. Yoksa kezâ şarâbın illet-i hürmeti sekr farzedilldiğine göre şaraptan miktâr-ı müskirin mâ-dûni (daha azı) tecviz edilebilebilir mi?

    Bir de mukaddimemizde: “Her hususta emre harfiyen imtisâl eden hizmetkâr, ta’lîl eden, ma’nâ veren hizmetkârdan ziyâde makbul olur ve bu ta’lîl keyfîyeti âmir ile me’mur arasındaki mertebe-i idrâkin tefâvütü (anlayış kuvvetindeki seviye farklılığı) nisbetinde muhataralıdır (sakıncalıdır)” demiştik; o sözümüzün son cümlesini burada biraz izâh edelim: En zekî, en dâhî bir âlimin en câhil, en gabî bir uşağına karşı verdiği emirlerin uşâk tarafından; “Bizim efendinin murâdı şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır” tarzında verilecek manâlara göre icrâ edilmesi pek garîb yanlışlıklar tevlîd eder değil mi? Halbuki Hakk Celle ve ‘Alâ veyahut Resûl-i Müctebâ (Aleyhi Ekmelü’t-Tahâyâ) bizim aramızdaki nisbet, misâlde gösterilen nisbet ve mesafeye de mukîs (kıyas edilebilir) değildir. Onun için falan hükmün illeti şudur diye cezm edemeyiz. İşte resmin illet-i memnû’iyetti de yukarıda söylediğimiz şeyden ibâret olmak kat’î değildir. Ve caiz ki ondan başka bir şeydir. Daha başka ne olabilir? Derseniz… diğer bir sebeple şedîden memnû bulunan san’at-i tasvîrin revâcına hizmet etmiş yani iâne ale’l-ma’siyye (günahı fonlamak) kabilinden olması cihetini de dermeyân eylemek mümkündür. Sonra bunun fuhşu teshîle muaveneti olamaz mı? İslâmiyette tesettür-i nisvânın fuhşa karşı çekdiği perde eşkâli serbestî-yi tesavîr-i usulü (insan bedeninin asli parçalarının serbest ve açık bir şekilde çizilmesi) hayliden hayli hetk-ü rahnedâr edebilir. Erkek şahsını göremediği kadının fotoğrafını ele geçirmek ve kadın güzelliği, çirkiliği hakkında tamamen karar verecek kadar yüzüne bakmaya sıkıldığı bir erkeğin resmi karşısında geniş geniş, müşkilini halletmek imkânını bulur.

    Memnûiyyet resmin ta’zîm kastıyla mukayyet olmasını kütüb-i fıkhîyeden telakkî eden bazı geç fühemânın menşe-i galatı (geç anlayışlıların hatalarının kaynağı), fukahânın salât bahsinde: Temâsil musallîye nisbetle muazzam bir mevkîde yani önünde veya sağında solunda, yahut bâlâda bulunmamak lüzumuna dair olan sözleri olacaktır. Halbuki muazzam tabiri ile fukahâ-i izâm mahza resmin namaza muzır olan mevkiini tayîn eylemişlerdir. Netekim, maksatlarını yine kendileri tefsîr ediyorlar. Yoksa hakikaten tazîm gayr-i caiz olmak veyahut alelade namaza zarar vermek şöyle tursun mucîb-i küfr olur. el-Hâsıl, ahkâm-ı şer’îyyenin illetlerini ve hikem-i hafiyyesini bilâ tereddüd ve tayîn ve ihâta bizim gibi ucezânın kârı olmadığını ve böyle vezâif-i âliyeye karışmaktan sâlim olmayacağını bilmeliyiz.

    Bi’l-münâsebe hatıra geldi: Bazı erbâb-ı dikkat savm-ü salât gibi ahkâm-ı dinîyemizin fevâid-i sıhhiyesinden bahsederler. Şâri’-i Hakîm tarafından şerefsâdır olan bi’l-cümle tekâlif elbette nâfi’ ve müfîd şeyler olacağı cihetle zikrolunan hâl fena değildir. Ancak şurasını nazar-ı dikkatten ayırmamak elzemdir ki bizim evâmir-i şer’iyyeye kendi menâfi’-i mâddiyemizi ve belki menâfi’-i uhreviyemizi düşünerek imtisâl etmiş olmayacağız, biz mahza emrolunduğumuz için ve âmirimizin kemâl-i istihkâkına binaen imtisâl edeceğiz. Hatta bi’l-vazîfe ifâ ettiğimiz veya sakındığımız şeyler Şâri’e karşı birer fedâkarlık birer hizmet-ü iktihâm-ı külfet ve meşakkat tarzında olacak… Namaz kılmak için yorulacağız oruç tutarak zayıflayacağız ve bu ibâdâta alışkanlığımız bile tabiat-ı sâniye halinde icra olunmalarını icâb etmeyecek. Ve’l-hâsıl (افضل الاعمال احمزها)(Amellerin en faziletlisi en zahmetlileridir) nüktesi mür’â olacak ve kendimiz için olmayan şu mesâi zımnında müstefîd olursak orası bizce maksûd olmayıp mahza ma’bûdumuzun bizim hizmetimizden katiyyen müstağni bulunması asârından olmak ve bu cihetle de medyûn-i şükrân olduğumuzu bilmek üzere düşünülececktir.

     

    شكر الاله نعمة

    موجبة لشكره

    و كيف اشكو بره

    وشكره من بره

     

    İlâh’a şükredebilmek bir nimettir

    Hem de şükrü gerektiren bir nimettir

    Ben İlâhın bana iyiliğinden nasıl şikâyet ederim!

    Bana şükretmeyi ihsân etmesi de bir iyiliğindendir

     

    Ahkâm-ı Şer’iyyenin ta’lîli münasebetiyle hatıramıza bir bahis daha geldi ki onu da irâd etmeden makalemize hatime veremeyeceğiz: Altın ve gümüşün ricâl hakkında adem-i cevâzı esbâbından olmak üzere kadın gibi süslenmek ve böyle hacr paralarla kendisine şeref vermek şân-ı racûliyete muvafık olmayacağı tarzında bazı mülahâzât dermeyân edildiği zaman bazı insanların mesela altın kordonlarını göstererek: “Lâkin şu zamanda işte biz bunu mücerred saati tutmak için bir bağ, bir zincir diye kullanırız ve bununla tezyin ve tefâhür etmek hatıramıza bile gelmez”. Dedikleri işitilmiştir ki bu da insanın pek iyi düşünmeden, kendi hissiyâtını hakkıyla tedkîk ve tahlil etmeden söylediği sözlerdendir. Çünkü hem altın kordon takınmak hem de bundaki hüsn-i tezyin ve tefâhürü istihkâr etmekle tezyin ve tefâhürün daha derin, daha muzaaf (katlanmış) bir noktasına kadar ilerlenmiş olduğunun farkına varılmıyor demektir.[4]

     

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

     



    [1] Bu sözümüzün: “Dîn” Hazret-i Allah ile kul arasında bir emr-i vicdânidir. İnsanın ef’âl-i harekâtına karışmaz… Tarzında bazı elsine-i cedîdeden işitilen sözlere benzetilmesine katiyyen razı olmayız. Bizim maksudumuz: Dîn, insanların nazarî ve amelî bütün ahvâlini taht-ı nezâretinde bulundurduğu hâlde ameliyyâtın da kendine mahsus bir cihet-i itikâdiyesi bulunduğu ve bu cihetin derece-i ehemmiyetini anlatmaktır.

    [2] تعظيم لامر الله  و شفقة علي خلق الله تعالي

    [3] Buraya acizâne bir haşiye düşmek istiyorum, her ne kadar kötü bir işten Hazret-i Allah için sakınmak elzem olsa da insanların kınamasından, insanların gözündeki izzet ve makamdan düşmemek adına kaçınmak, gizlide de onu kendine yakıştırmadığı için kaçınmak dahî övgüye ve iltifata şayân bir iştir. Bu sadette İbn-i Receb-i Hanbelî Aleyhi’r-Rahmeti Câmi’u’l-Ulûmi ve’l-Hikem de; 

     

    “فمن اتقى الشبهات استبرأ لدينه وعرضه” (Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa Dîninde ve ırzında beraat eder, kınanmadan kurtulur) Hadîs-i Şerîfini şerh ederken, şöyle buyurmaktadır: “… Ve fakat eğer (şüphelilerden) insanların kınamasından kaçmak için sakınırsa, bu kaçınması da ırzı için bir beraat olur ve bu da güzeldir. Zîra Resul-u Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: “İnsanlardan utanmayan Hazret-i Allah’tan da utanmaz””. İbn-i Receb Hazretleri’nin iktibâs ettiğimiz teşrihinden de anlaşılacağı üzere sırf insanların kanaatindeki mevkiini korumak için kaçınsa dahi bu iş güzeldir. (Translitere Edenin Notu). (Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 6.Hadîs-i Şerif, Daru İbn-i Kesîr, Dımaşk-Beyrût, 2008, s.172)

    [4] Bu yazının iyice anlaşılması için ta’lîl ıstılahının açıklanması ve bir izâh getirilmesi elzemdir. İllet fukahâmızın tabiriyle, hükmün varlığa gelmesinde etkin olan ve kendisi hakkında hüküm verilen şeyde bulunan bir sıfattır. Misâlen; kedinin artığının temiz olmasının illeti; Hadîs-i Şerifte “طوافون عليكم” (Sizin etrafınızda çok dolanan, size benzeyen, ehlî bir canlıdır) buyurulmasındandır (Buluğu’l-Merâm). Demek ki kedinin zatında bulunan bu sıfattan dolayı kedinin artığı temiz, dolayısıyla bu sıfatın tam kedide olduğu şeklinde bulunan diğer canlılara da bu sıfat “artığın temizliği” hükmünü doğuracağı için onlar da aynı şekilde temizdirler. Buna ta’lîl diyoruz. İllet ile hikmet çok farklı şeylerdir, hikmeti, Matûridî ulemâsı “كل ما يودي الي عاقبة حميدة” (Güzel ve övgüye layık bir sonuca ulaştıran iştir” olarak tarif etmişlerdir (bknz: Mercânî Aleyhi’r-Rahme, Nesefî şerhi), namazın bir çok hikmeti vardır, sağlık da bunlardan birisidir, namaz kılmak işi sonuç olarak kişide sağlıklı olmak gibi güzel bir neticeyi de meydâna getirir ama bu namazın illeti değil hikmetidir, güzelliklerinden birisidir. İlleti ise bilinmemektedir, taabbudîdir (illetini bilmediğimiz hükümlere taabbudî diyoruz). Ta’lîlun bi’l-hikme (hikmetle illetlemek) bi’l-ittifak caiz görülmemiştir ta’lilun bi’l-mazınne ise caizdir. Daha ileri bir mütalaa için:

  • Dîn-i İslâm Medeniyet-i Hakîkiyyenin Rûhudur

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 22 Cemaziyelevvel 1330

    Geçen mâkalemizde İslâmiyet tulû ettiği zamân rûy-i zemînde medeniyet nâmına hiçbir şeyler olmadığını delâil-i vâzıha ile ispât etmiş, medeniyet-i hakîkiyyeyi cihâna neşreden İslâmiyet olduğunun îzâhını diğer mâkalelerimize bırakmıştık; binâenaleyh bu mâkalemizde İslâm medeniyet-i sahîhanın menbaı olduğunu umûmî bir surette îzâh, ve bu iddiâmızı bizzât Avrupa ulemâsının sözleriyle de işhâd edeceğiz. Fakat şurasını da söylemek lâzımdır ki dîn-i İslâmın menba-ı medeniyet olduğunu ecânibin sözleriyle işhâd etmekten maksadımız İslâmın hakîkaten medenî bir dîn olduğunu bunlardan istidlâl etmek değildir; çünkü bu hakîkat malûmdur, bunu inkâr etmek için deryâ-yı taassuba, mükâbereye dalmak lâzımdır. Ancak, bu suretle ispât-ı müddeʿâ etmekten yegâne maksadımız, kalplerinden perde-i taassubu kaldıran Avrupa ukalâsı nezdinde Kurân’ın menba-ı medeniyet, İslâmın her zamanda, her muhitte terakkînin rûhu olduğuna kanâat-i kâmile hâsıl olduğunu göstermektir. Bir de bu yolda yazacağımız makâlelerde Avrupa mutaassıplarının ve onları körü körüne taklîde yeltenenlerin İslâmiyet aleyhinde savurdukları itirâzları nazar-ı dikkate alarak, İslâmiyet onların anladıklarından pek müteâlî olduğunu ispât edeceğiz.

    Husamâ-yı İslâm olanlar diyorlar ki: “İslâm, medeniyet ile kâbil-i telîf değildir; her zamânda her mekânda ahkâmı kâbil-i tatbîk olamaz…” gerek Avrupa ve gerek onları taklîde heves edenlerin dâimâ öne sürmek istedikleri itirâzların birisi ve belki birincisi bu sözdür. Hatta İngiliz ricâlinden Lord Kromer bundan birkaç sene mukaddem Mısır’da neşretmiş olduğu kitapta bunu aynen tekrâr etmiş bittabi lâyık olduğu cevâbı almıştı. Vâ esefâ ki memleketimizde bu fikre taraftâr olanlar günden güne tekessür etmektedir. Şimdi bakalım bu söz doğru mu, değil mi?

    Dîn-i İslâm, Muhammed (sav) Efendimiz hazretlerinin taraf-ı ilahîden getirmiş olduğu bir dîn-i semâvîdir; her yerde aklı kendisine bir refîk-i hâlis olarak tanımış, medeniyet ile beraber yürümüş, insâna, insâniyete dâimâ dest-i muʿâvenetini uzatmıştır. İslâmdan evvelki rüesâ-yı dînin evzâʿ-ı gazûbâne ile ibâdullâh üzerine hücûm ederek “Nûr-ı aklı söndürünüz! Çeşm-i basîreti kör ediniz! Akıl dîne münâfîdir; hakâyıkı görmek küfürdür” diye şiddetle sayhalar ettikleri esnâda Rasûl-i hakîm Efendimiz “الدين هو العقل ولا دين لمن لا عقل له” “Dîn ayn-ı akıldır, aklı olmayanın dîni de yoktur.” diye nidâ ediyordu.

    Dîn-i İslâm, şân-ı insâniyeti dereke-i süflâ-yı behîmiyyetten tabaka-ı ulyâ-yı melekiyyete isʿâd eyledi; bütün kabâili yekdîğerine kardeş, cümlesini hukûk-i medeniyyede müsâvî olarak tanıdı. Cenâb-ı Hakk’ın insânlara fıtrî olarak ihsân etmiş olduğu zekâ ve takvâdan başka aralarında hiçbir fark olmadığını, ancak yekdîğerlerinden ilim ve takvâ ile temeyyüz eylediklerini ilk evvel ilân eden İslâmiyettir. “إنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقاكُمْ” âyet-i kerîmesi, “لا فضل لعربي على عجمي إلا بالتقوى” hadîs-i şerîfi bu hakîkati nâtıktır. İrtikâb-ı sirkat eden bir kimseye karşı hadd-i sirkat icrâ edileceği zamân, hadd-i sirkati iskât ettirmek için hazret-i Üsâme bin Zeyd’in şefâat-i peygamberîyi talep etmesine karşı cenâb-ı peygamberin “أتشفع في حد من حدود الله لو أن فاطمة بنت محمد سرقت لقطعت يدها” buyurması hukûk-i medeniyyede bütün insânların müsâvî olduklarını açık surette ilân etmek değil mi?

    Dîn-i İslâm, insânları akîde-i şirk ve teksîr-i ilâhtan tahlîs, onlardan perde-i hurâfâtı izâle, akıllarından kuyûd ve evhâmı kesr eyledi, onları fesâd-ı ahlâktan kurtardı. Çünkü İslâm’ın Sâniʿ Teâla’yı ikrâr, haşr-u ecsâdı itirâf etmesi o kadar vâzıh bir surettedir ki: Edyân-ı sâireden hiçbirisi bu hakîkati bu kadar açık, iʿvicâcdan sâlim olarak meydâna koyamamıştır.

    İslâm, Cenâb-ı Hakk zâtında, efʿâlinde, tevhîd; mahlûkâta müşâbehetten tenzîh eyledi; Bu âlemin âsâr-ı sunʿuna delâlet eden ilim, kudret, irâde ve bunların emsâli sıfât-ı âliye ile muttasıf bir hâlık-ı zîşânı olduğunu, hâlık ile mahlûk arasında hiçbir nispet olmayıp ancak hâlık onların mûcidi ve onlar da ona rücû edici olduğunu edille-i vâzıha ile ispât eyledi: “قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ. اللهُ الصَّمَدُ. لَمْ يَلِدْ. وَلَمْ يولَد. وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً أَحَدٌ”

    Gerek vahdâniyet, gerek sâir evâmir-i ilâhiyye husûsunda berâhîn-i akliyyeyi kendisine rehber eden dîn-i İslâm; sinîn-i vefîreden beri insanlar üzerinde hüküm sürmekte olan zalâm-ı cehâleti tard, yerine envâr-ı ulûmu zerʿ; onların kararmış olan kalplerini nûr-ı irfân ile tezyîn eyledi. Bu dînin ekmiş olduğu medeniyet sâyesindedir ki: Evvelce masûm kız çocuklarını diri diri mezâra sokan katı kalplerde şefkat ve merhamet neşvünemâ buldu. Kalplerinin en ulvî köşesinde envâr-ı hakâyık lemeʿân ediyor; akâid-i meşʾûme ile kasvet-engîz bir hâle gelen akılları arasında nûr-ı hakîkat sabâh yıldızı gibi parlıyordu.

    Bu hakâyıkı ulemâ-yı garp bile tasdîk etmekte tereddüt etmiyorlar nasıl ki De Kastri İslâmiyetten bahs eylediği bir eserinde şöyle diyor: “İslâmın âlemden büyük bir kısmını kendisine cezbetmesi nefsin şânını iʿlâ etmesiyledir; İslâm, zât-ı ilâhiyyeyi beşerin sıfâtının fevkinde bir sıfatta tasavvur ve onu günde beş defa icrâsıyla mükellef olduğu namazda tezekkür etmesiyle şân-ı insâniyeti iʿlâ eylediği gibi nefsin iştihâ eylediği bazı şeyleri mübâh kılarak tabîat-ı beşeriyyeye suhûletli olan şeyleri müştemil olmasıyla da iʿlâ etmiştir. İntişâr-ı İslâmın en büyük âmillerinden birisi de mezâhib ve teʿâlîm-i İslâmiyyenin gâyet açık, iʿvicâcdan sâlim bulunmasıdır. Onun için tabîata gâyet mülâyimdir. Bu öyle bir dîndir ki: Anlaşılmayacak esrârdan müberrâdır…”

    İshak Teylor diyor ki: “…Dîn-i İslâm, Marakeş’ten Cava’ya, Zanzibar’dan Çin’e kadar intişâr eyledi, hâlâ da Afrika’da vasfı kâbil olmayan bir sürat ile intişâr ediyor, görüyoruz ki: İslâm, ümem-i mütevahhişenin tehzîb-i ahlâkı, onların terakkîsi için en muvâfık bir dîndir, diyânet-i mesîhiyye ise böyle değildir. Bunun akâidinde görülen esrârengîz şeylere akıllar ermiyor, işte bu sebeptendir ki İslâmın medeniyete pek büyük menâfii, hizmeti dokunduğu hâlde diyânet-i mesîhiyyenin o kadar menfaati, hizmeti görülmemiştir. Diyânet-i Muhammediyye girdiği kabîlelerden evsâna tapmayı, insân eti yemeyi, çocukları diri diri mezâra koymayı mahv ve iptâl eylemiştir. Onlarda nezâfet, izzet-i nefs, vakâr, cûd-ı kerem gibi sıfât-ı fâzıla yerleştirmiştir.

    İslâmlar, misâfirperverliği heman farz gibi itikâd ederlerdi. Cemʿiyyât-ı beşeriyyenin mevcûdiyetini rahnedâr eyleyen müskirât, kumâr vesâire gibi birtakım fezâyih bu dînin zuhûruyla sükût etmeye başladı. Dîn-i İslâm kadınlarda nâmûs ve iffeti halâʾik-ı takvâdan addeder, ihsân ile tenâsuhu, vicdân ile uhuvveti ifşâ ediyordu.”

    Dîn-i İslâm o dîndir ki: Avrupa akvâmını Endülüs ve salîb muhârebâtına kadar bûyân oldukları hakîkî cehâletten, yürümekte oldukları girîve-i izmihlâlden tahlîs eyledi; Avrupa akvâmını dereke-i süflâ-yı behîmiyyetten zirve-i bâlâ-yı temeddüne îsâl, onlara usûl-i medeniyeti talîm eyledi. Eğer Muhammed (sav) gelmeseydi şimdiye kadar Avrupa akvâmı bahr-i ummân-ı cehâletin mühlik dalgaları arasında gark olur, tayyârât-ı evhâm ile mahv ve münʿadim olup giderdi. Zîrâ onlar fikir ve muhâkemeye dalanları, ilim ve hikmetle meşgûl olanları dinsiz oluyor diye telakkî ederlerdi. Hâlbuki İslâmiyet; tathîr-i cisim için mevâdd-ı maraziyyeden hâlî, yenâbîʿ-i sahîhadan cârî bir mâdde-i mutahhara ne derecelerde lâzım ise nefsin de kendisine ârız olan evhâmı izâle edecek, akzâr-ı vesveseden tahlîsine hizmet edecek bir kuvve-i muslihaya o derecelerde muhtaç ve o kuvve-i muslihanın da tecârib-i sahîha ile sâbit, mahsûsât-ı akliyye ile müstedell olan ilim olduğunu ilân ve zarûret-i ilmin zükûr ve nisvâna mütesâviyen şâmil olduğunu beyân eyledi. طلب العلم فريضة على كل مسلم ومسلمة، اطلب العلم من المهد إلى اللحد، وَإِنَّ كَثِيراً لَيُضِلُّونَ بِأَهْوَائِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِالمُعْتَدِينَ İslâmın meydâna koyduğu bu hakâyıkı Avrupa’da ilk evvel keşif ve ilân eden zât feylesof Dekart’tır ki on sekizinci asrın ricâlinden bulunur.

    Hem de İslâmiyet sayhât-ı şedîde ile ilân ediyordu ki: İlmin zarûret-i tahsîli yalnız hayât-ı uhrâya maksûr değildir; o zarûret; hayât-ı hâzırayı dahî tamamen muhîttir, zîrâ aʿmâl-i hayâtiyyenin kıvâmı, şüʾûn-ı dünyeviyyenin salâhı münhasıran ilim ile kâimdir. “من أراد الدنيا فعليه بالعلم ومن أراد الآخرة فعليه بالعلم  ومن أرادهما فعليه بالعلم” hadîs-i şerîfi bunu nâtıktır.

    Bakınız! Darvi ne diyor: “Avrupa zalâm-ı cehâlet içinde mahv ve nâbûd olup ikilediği, temîn-i hayât edecek ziyâ, ışık nâmına ancak iğne deliğinden intişâr eden ışık miktârı bir parçadan başka ziyâ görmediği bir zamânda idi ki: Ümmet-i İslâmiyye tarafından pek şaşaalı bir ziyâ tulû etti; ulûm-ı felsefe, sanâyi..! Bu ziyâ ile beraber intişâr eyledi. Bu intişâr içinde Bağdat, Basra, Semerkant, Dımaşk, Kayravan, Mısır, Fars, Gırnâta, Kurtuba merkez-i meârif olmuş, Avrupa akvâmı kurûn-ı vustâda bu merâkiz-i azîmeden pek çok keşfiyât, ulûm ve fünûn iğtinâm eylemiştir.”

    Sidyo da şu yolda idâre-i kelâm ediyor: Hazret-i Muhammed (sav) zuhûr edip müteferrik bir hâlde olan kabâil-i arabı tevhîd, onları bir maksad-ı âlî uğrunda cemʿ ettikten sonra bunlar bir millet-i muazzama hâlinde dünyâya karşı meydân okumaya başladı. Cenâh-ı mülkünü Taç Nehri’nden Ganj nehrine (Aksâ-yı Şarktan tâ Mağrip önlerine) kadar uzattı. Avrupa’da cehâlet hükümfermâ olduğu bir zamânda aktâr-ı arzın her köşesine livâ-yı medeniyeti rekz eyledi.”

    Kurân-ı Kerîm hakkında beyân-ı mütâlaa ederken Gibbon diyor ki: “Kurân-ı Kerîm’in umûr-ı uhreviyyeye taalluk eden usûlden mâʿadâ bilcümle ahkâm-ı cinâiyye ve medeniyye için de bir düstûr-ı esâsî, nevʿ-i beşerin tanzîm-i hayâtı, tertîb-i şüʾûnu için bir kânun-ı medenî olduğu bütün âlemce müsellemdir… Şerîat-i Muhammediyye’nin ahkâmı en büyük sultânlardan en küçük efrâda kadar kâffe-i efrâd-ı beşere şâmildir..!”

    Yine İslâmiyet beyân ediyordu ki: Fehm-i meʿâni-i Kurân vâbeste-i izdiyâd-ı irfândır. “وَتِلْكَ الْاَمْثالُ نَضْرِبُها لِلنَّاسِ وَما يَعْقِلُها إلّاَ الْعَالِمُونَ” işte İslâmiyetin makâm-ı ilme ihtirâmı, tahsîline tergîb ve icbâr husûsundaki ihtimâm ve ikdâmı bu mertebelere bâliğ oluyordu.

    Zâten Kurân-ı Kerîm’in pek çok mebâhisini anlamak da kâffe-i ulûm ve fünûnu tahsîl etmeğe vâbeste olduğundan İslâmlar pek büyük bir hâhişle o zamânın hikmetini, riyâziyyâtını, felekiyyâtını, kendi lisânlarına tercüme ve onlardaki hatâları ıslâh ediyorlardı. Amerikalı Draper diyor ki: “Hazret-i Muhammed (sav) dâr-ı âhirete irtihâl eyledikten sonra pek geçmeden Araplar kütüb-i Yûnâniyyenin en meşhûrlarını lügatlerine tercüme etmeye başladılar; hattâ dîn nokta-i nazarından itikâd-ı âmmeye mazarratı olan birtakım kasâidi bile ulemânın muttali olduğu Süryani lügatına tercüme ettiler.”

    Bu sûretle Müslümânlar ulûmun kâffe-i şuʿubâtında üstâz-ı küll olmuşlardı çünkü Kurân-ı Kerîm bunlar için bir sâha-i cevelân idi her istediklerini onda bulurlardı. Avrupa ulemâsının keşfine henûz muvaffak oldukları birçok hakîkatleri Kurân haber veriyordu.

    Binâenaleyh İslâmlar kudret-i fâtıranın bahşetmiş olduğu bu geniş sahrâda cevelân ederek dünyânın her tarafına medeniyet tohumunu serptiler. Şu hâlde “İslâmiyet medeniyetle kâbil-i telîf değildir..!” demeye vicdân nasıl râzı olur?

    Hazırlayan: Esad Özgüner

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_1-8/1328_1-8_10-192/1328_1-8_10-192_HAMDIAA.pdf