Etiket: darvin

  • İslam’da Tekâmül Nazariyesi

    Müellif : Ord. Prof. İsmail Hakkı İzmirli

    Yayım Yeri : Sebilürreşad, Cilt II, No 30

    Tarih : Şubat 1949

    Mahlûkatın yoktan yaradılmayıp daha evvelce mevcut olan bir surette meydana gelmesi yani bir asıldan iştikak etmiş olup bilâhare istihale (Metamorphose) etmesi keyfiyetine tekâmül usulü denir. Tekâmül nazariyesi veya istihale usulü, zan olunduğu üzere Darvin — Darwin (1809-1882) tarafından ilk defa tesis edilmiş değildir. Pek eski zamandan beri vardır. Yunan hakîmlerinden Anaksimandr (610 547) Darvin’e isnat olunan tekamül mezhebini kabataslak çizmiş ve hatta bunun reyine göre bütün hayvanlar yavaş yavaş bir tahavvül ile husule gelir, insan hepsinden sonraya kalıyor, en eski hayvan balıktır diyor; bu hakîm daha fazla söz söylememiştir.

    En evvel bir ilmi üslup ile tekamül ve istihale hakkında söz söyleyen, İslâm feylesoflarının Basra’da kendi aralarında yaptıkları İhvan-i Safa namı altındaki cemiyetin risalelerini mütalâa eden Amerikalı müsteşrik New-York profesörlerinden Draper, bu risalelerde tekamül teorisine rast gelmiş ve demiştir ki: «Bazı yüksek ve derin ilmî müta- lâalar vardır ki Avrupa ve Amerikalıların tabiatlarına sünuh etmiş zan olunurken İslâm eserlerinde görülerek taaccüp olunur. İşte tekâmül teorisi de bu cümledendir. Canlı mahlûkatın tedricî bir surette meydana geldikleri asrımız keşiflerinden zan olunurken bunların İslâm dershanelerinde tedris olunduklarını görüyoruz.».

    İhvan-ı Safa tekamül nazariyesini müteaddid risalelerde zikrediyorlar. Yalnız Darvin’in Tabiî Istıfa (Slection naturelle)sine mukabil (İnayet-i rabbaniye, hikmet-i rabbaniye) kaydını koyuyorlar. İhvan-ı Safa, Darvin gibi metamorfozu yalnız canlı cisimlere hasretmez, maddi cisimlere de teşmil ederler; kâinatın elemanları arasında tertib gözeterek insanı dört elemanın cüzlerinden meydana geldiğini söylerler. Mâdenden başlayarak sırasile nebatı, hayvanı geçip insan mertebesine kadar bir silsile vaz ederler. Böylece maden toprağa, toprak nebata, nebat hayvana, hayvan insana ve nihayet melaikeye ittisal kesbediyor, diyorlar; şu halde ilk mevcudu cismani madendir. Nebatattan hayvana en yakın hurma ağacıdır, diyorlar, zira telkih vâki olmadıkça meyve vermez. Madene ve toprağa en yakın olan da mantardır, diyorlar. Bunun yaprakları ve meyvesi yoktur bu itibarla bunlar bir cihetten nebata bir cihetten madene benzer, diyorlar. İnsan mertebesine en yakın hayvanlar ise bir nevi olamaz; çünkü insan fazilet menbai olmakla bir nevi hayvan insan mertebesine yaklaşamaz. Buna binaen müteaddid ve mütenevvi hayvanlar insan mertebesine yakın olabilir, nitekim anatomik teşekkülâtı itibarile maymun insana yakındır, maymundan insanların ef’alini andırır fiiller sâdir olur, at, ahlâkı nefsaniyesi ile, fil, kuşlardan güvercin, papağan zekâlarile, bal arısı sanatı itibarile insana yakındır. İnsanın en dûn mertebesi yalnız mahsusatı bilen, yalnız cismanî hayırları tanıyan insandır. Bunlar sureten insan, fiilen hayvandır. Melekler mertebesini Vely eden insaniyet mertebesi ise, gaflet uykusundan uyanmış, cehalet ağırlıklarından kurtulmuş, ulum ve maarif ile hayat bulmuş, basiret gözleri açılmış, ruhanî işleri ve mevcudati akliyeyi kalb gözlerile görmüş, nefsinin cevherile âlemi ervahı müşahede etmiş kimselerdir. İhvan-ı Safa, insanın bütün bu mertebelerden geçtiğini açık bir surette beyan etmiştir. (Sen merkezi arza geldin, ilk köprü maden suretidir, sonra nebatat suretlerinin köprüsünden geçerek hayvanî surete geçtin. Şimdi doğru köprü (sırat-ı müstakim), olan insan suretinde bulunuyorsun; güzel huyların, güzel, işlerin ile cennete, yani melek suretine intikal edersin) diyor; görülüyor ki nefis, en aşağı yer (esfeli sâfilin) dedikleri merkezi âlemden, en yüksek yer (âlây-i illiyyin) dedikleri eflâke terakki ediyor, yani eflâk sakinleri olan melekler zümresine dahil oluyor; şu halde nefis arzın merkezine geliyor, tekevvün ile maden, neşvünema ilâvesile nebat, his, hareket ilâvesile hayvan, nutuk yani (söz söylemek) ilâvesile insan, tecerrüd ile, ruhun hisden ayrılması ile de melek oluyor.

    İşte İhvan-ı Safanın tekamül hakkındaki fikri budur. İhvan-ı Safa’dan başka, İhvan-ı Safa asrına yetişen (Ebu Ali Miskeveyh) (Et-Tahâre) adlı kitabında istihale usulünü beyan etmiştir; İhvan-ı Safa ahlâkı nefsaniye ve zekâ vaziyetine bakarak maymundan başka at, fil, papağan, güvercin, bal arısını da insana yaklaştırdıkları halde Ebu Ali Miskeveyh hayvanların son mertebesini doğrudan doğruya maymunu gösteriyor, binaenaleyh Ebu Ali Miskeveyh’in beyanatı bugünkü tekâmül teorisine daha uygundur.

    Nusayrüddini Tusi hicrî (672) de yazdığı ahlâk kitabında istihaleyi beyan ediyor, hatta Sudanileri hayvana bitişik ilk insan olarak gösteriyor.

    Muhammed Kazvinî 682’de (teratoloji) «Acâib-i Mahlûkat» adlı eserinde ilk mertebeyi maden, son mertebeyi melek gösteriyor. Kazvinî maymundan bahsetmiyor, ancak mertebeleri beyan etmekle yine istihale nazariyesinden ayrılmıyor. Mevlâna Celâleddin-i Rûmî; Mesnevi’nin dördüncü cüzünde tekâmül ve istihale nazariyesine temas ediyor, ve şöyle söylüyor:

    «Ademîevvelâ cemad iklimine geldi, o iklimden nebat iklimine düştü, senelerce nebat ikliminde ömür sürdü de cemat iklimini, oradaki kavgaları anmadı. Nebat ikliminden de hayvan iklimine düştü. Nebat halini hatırlamadı. O senin bilmiş olduğun hâlik onu hayvanlıktan insanlık tarafına çekti. Böylece bir iklimden başka bir iklime dolaşarak şimdi akıllı ve âlim oldu gitti.»

    Müverrih-i hakîm (İbni Haldûn) da tedricî tahavvül usulünü, istihale ve tekamülü beyan ediyorsa da daha fazla bir şey söylemiyor.

    Türk âlimlerinden Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi (1781—1868) riyaziyat, tabiat, ilâhiyattan bahseden meşhur Marifetnamesi’nde istihaleden bahsediyor, madenden başlayarak nebat ve hayvan mertebelerini geçerek insan mertebesine çıkıyor ve bununla da iktifa etmeyerek hayvanatın nevileri ile insan mertebesi arasına nesnası ve maymunu koyuyor, nesnas lûgatte yaban adamı demektir.

    Hind tasavvuf âlimlerinden şair Mirza Bidel tekamülü izah ediyor ve şiirinde diyor ki: «Hiç bir şekil heyulâsız, yani maddesiz suret kabul etmez, âdem de adam olmazdan evvel maymun idi.»

    Türk âlimlerinden Kınalızade Ali Efendi de istihale ve tekâmülden bahsetmiştir ki ilk evvel Türkçe olarak tekâmülden bahseden bu zattır.

    Netice: Görülüyor ki Şark mütefekkirleri asrımız keşfiyatından zannolunan istihale ve tekamül nazariyesini okutmuşlar. Eserlerine yazmışlardır; anlaşılıyor ki tekâmül usulü İslâm dinine muarız görülmemiştir. Hicri dördüncü asırdan beri İslâm eserlerinde devam ede- gelmiştir.

    Şu halde ilk evvel tekamül nazariyesinden bahsederek Arapça yazı yazan, İhvan-ı Safa risalesini kaleme alan (Ebu Süleyman-ı Büstî), en evvel Farisi lisanile tekamül nazariyesini yazan Mevlâna Celâleddini Rumi, ve ilk evvel Türkçe olarak tekamül nazariyesini yazan da Kınalızade Ali Efendi’dir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi de bunu genişleterek yaptığı cetvelde însan ile maymun arasına (yaban adamı – nesnas) koymuştur.

     

    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/5253/9535

  • Tekâmül Nazariyesi Hakkındaki Sû-i Telakkî

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Yayım Yeri : Muvazzah İlm-i Kelam

    Tarih : Hicri 1342 (Miladi 1923)

    Bir Hâlik-i Hakîm’in vücud-i izzetini inkâra bahane arayan birtakım esâfil, tekâmül nazariyesinden istifadeye çalışarak bütün mahlukatın ve bilhassa uzvî mevcudatın yekdiğerinden neş’et ettiğini, tekâmül tarikiyle tedricen vücuda gelmiş olduğunu iddia ediyor ve bu suretle fail bi’l-ihtiyar olan bir Halik-i Hakîm ve Kadîr’in vücûd u akdesini inkâra mücâsir oluyorlar. Zehî tasavvuru bâtıl, hayali muhal!…

    Filvaki’ kâinatta bir tekâmül kânununun mevcudiyeti kabul edilebilir. Fakat muahezeye şayan olan cihet bu kânunun yanlış telakki olunması, yanlış tefsire uğratılmasıdır; Sânî’-i Hakîmi ispata delâlet eden böyle bir kânunun Sânî’-i inkâra delil ittihaz edilmesidir.

    Evet… Şüphe yok ki âlemde her şey tebeddül ve tahavvül ediyor; her şeyde gûnâgün tezahürat ve tecelliyât meşhut oluyor; birçok şeylerde birer lem’a-i taâlî tecellî ediyor; beşeriyetin bir kısmı vahşetten bedeviyyete, bedeviyyetten medeniyete intikal eyliyor; insanların malumatı, muhtereâtı mürur-ı zaman ile pek parlak terakkiyâta mazhar oluyor; bunlar birer tekâmül neticesidir. Fakat bu tekâmülün vücudu, bütün hayvanat ve nebatatın yekdiğerinden müteselsilen tevellüt etmiş olmasını neden icap etsin? Tekâmül nazariyesine istinaden mahlukatın nevileri arasında bir istihalenin mevcudiyetine nasıl hükmolunabilir? Hele böyle bir nazariyeye binaen hadisata muhtelif safahat-ı kevniyeyi bahşeden zî-hikmet bir Sâni’in vücudu nasıl inkâr olunabilir?

    Bu takdirde şu muazzam mükevvenat ve bilhassa beşeriyetin haiz olduğu maddî-manevi havâs ve kuvâ nasıl izah edilecek? Bunların bu bedî’ mevcudiyeti tesadüfe mi hamlolunacak? Yoksa mahiyeti henüz hafâgâh-ı meçhuliyette bulunan adîmü’ş-şuur maddeye mi?

    İşte bunun içindir ki, tekâmül nazariyesi —birtakım maddeperest eşhasın telakki ettikleri tarzı itibariyle— bugün sabık kıymetini kaybetmiş, bunun mücerret faraziyattan ibaret olduğu anlaşılmıştır.

    Şunu da söyleyelim ki: Nebatat ve hayvanatın ve hatta insanların tekâmül tarikiyle vücuda gelmiş olmaları aklen câizdir. Fâtır-ı Âlem Hazretleri dilediği mahlûkunu bir nev’i müstakil olarak yaratabileceği gibi bi-tarîki’t-tedrîc de vücuda getirebilir; bunda istibat olunacak bir cihet yok. Ancak bu bâbda bir delil-i kat’î bulunmadıkça nusûs-i şer’iyyemizin zahirine muhalif itikatta bulunamayız. Nebatat ve hayvanatın ve bilhassa nev’-i beşerin bir neşv ü tekâmül neticesi olmak üzere vücuda gelmiş olduğunu iddia edenlerin bu husustaki mütalaaları bütün faraziyat ve hayâlât üzerine müptedidir; bir tecrübî ve fennî kıymeti haiz değildir. Binâenaleyh bu gibi zayıf, muhayyel delillere itimaden nusûs-i şeriyyeyi tevile mesâğ yoktur.

    DARVİN MESLEĞİNE BİR NAZAR:

    İngiliz hukemâsından “Darvin” ile tâbileri diyorlar ki: Nebatat ve hayvanat, tekâmül tarikiyle birbirinden müteselsilen neşet etmiştir; bunların arasındaki müşabehet buna delâlet ediyor, insanlar dahi hayvanat arasında el-yevm mevcut bulunan kuyruksuz maymunlara ziyadesiyle benziyorlar; binâenaleyh bu maymunlardan neşet etmiş olmalıdırlar. Maahâzâ insan ile maymun arasında insana maymundan daha müşabih bir hayvan var ise de bu hayvan münkariz olmuştur.

    Darvin faraziyesini kabul edenlerin bu bâbdaki başlıca delilleri şunlardır:

    1- Mikropların bile re’sen cemâddan tevellüdü sabit olmuyor; artık şu derece mükemmeliyet-i nisbiyyeyi haiz olan insanın cemâddan tekevvün etmiş olmasına nasıl kail olabiliriz?

    2- Tabakâtü’l-arz ilmi gösteriyor ki, yeryüzünde evvelâ nebatatın, hayvanların ednaları vücuda gelmiş, sonra gide gide bunların müterakkileri zuhur etmiştir. Demek ki, hayvanatın aslı nakıs olup bunlar asırların müruru ile tahavvül ve terakki ederek şimdiki tekâmül mertebesine vâsıl olmuştur.

    3- Bazı hayvanatta birtakım nakıs uzuvlar, meselâ birtakım nâtamâm ayaklar görülüyor. Bunlar ya kadim bir nev’in lazımı uzuvlarının eserleridir ki, sonraları tağayyürât neticesinde bu uzuvlar zevale başlamıştır; yâhud bunlar muahharen görülen lüzum üzerine tekevvüne başlayan âzânın henüz hâl-i ibtidâîsidir. Binâenaleyh eğer her nev’i bi’l-istiklâl vücuda gelip de bir zâde-i tekâmül olmasaydı bu uzuvların zait, faydadan hâli olması lâzım gelirdi.

    4- İnsan ceninleri meşîme-i mâderde geçirdikleri edvârın bazılarında sair hayvanat gibi tüylü ve kuyruklu bulunuyorlar; maymun gibi, kelb gibi hayvanlardan fark olunmuyorlar.

    5- İnsan bir Sâni’-i Hakîmin sun’u olup müstakilen yaratılmış olsaydı âzâsı hakiki bir surette mükemmel bulunurdu. Kendisinde ne zait ne de noksan uzuv bulunmamak icap ederdi. Ve malik olduğu uzuvlara —bâhusûs ihtiyarlığı zamanında— zaaf arız olmazdı. Halbuki erkek insanda meme gibi zait bir uzuv vardır; hiçbir adamın arkasından gelen düşmanı görebilmesi için başının geri tarafında gözleri bulunmuyor; insan ihtiyar oldukça gözlerine, kulaklarına, dişlerine zaaf ve noksan arız oluyor.

    6- İnsanlar sair hayvanat ile birçok uzuvlarda, hayati hallerde müşterek bulunuyorlar. Artık insan kendisini nasıl müstakil bir mahlûk sayabilir?

    DARVİN MESLEKİNİ TENKÎD VE RED:

    Şimdi bu meslek hakkındaki mezkûr delilleri sırasıyla tetkik edelim:

    1- Mikropların bile re’sen cemadattan tevellüdünün el-yevm sabit olmaması edvâr-ı ibtidâiyyeden beri hiçbir zîhayâtın cemadattan tevellüt etmemiş olmasını ve böyle bir tevellüdün adem-i imkânını iktiza etmez. Ne hacet ilk zîhayât olan mahlûkun başka bir zîhayâttan tedricen vücuda gelmediği müsellemdir. Bu mahlûkun vücuda ve bekasına muktezi olan harekâtı sırf fıtratı muktezasınca yapmış olduğu ve kendisine irsî melekât kabilinden hiçbir şey intikal etmemiş bulunduğu tekâmül nazariyesince de bedihi addolunuyor; demek ki, bir zîhayâtın müstakilen vücuda gelmesi sade mümkün değil vâki’ imiş de. O halde insanın re’sen yaratılmış olmasına neden kail olmayalım?

    Evet… Maddeperest olanlar bir Hâlik-ı zî-kudretin vücudunu inkâr ettikleri için bir şeyin kânun-ı tekâmüle tâbi olmaksızın mükemmel bir halde vücuda gelmesini istib’âd ediyorlar. Fakat fikr-i ülûhiyete malik olanlarca bu istib’âda mahal yoktur. Âlem-i tabiatta hayatın hâl-i besâtetten terakkî etmiş olduğunu kabul edenler besâtet halinden evvel nasıl hâsıl olduğunu araştırmalıdırlar. Hayatın kadîm asırlardan birinde her nasılsa kendi kendine husûle geldiğine veya sâir seyyârelerden küre-i arza intikal eylediğine dair olan mütalaalar vehim ve hayâle müstenittir. Bunlar ezhâne kanaat bahş olamazlar. Hayatın re’sen cemâddan husûlü, bi-nefsihî tevellüt vukuu Pastör’ün meşhur tecrübesi üzerine bâtıl olunca zî-kudret bir Hâlik’in eser-i sun’u olduğu tezahür eder.

    Nebatat ve hayvanatın tenebbüt ve tevellüdünü hâkimane bir nazar ile müşahede edenler için bir zî-hayatın re’sen yaratılabilmesini inkâra imkân yoktur. Meşîme-i hâke tevdi’ olunan bir tohum dânesinden az bir müddet zarfında ne kadar latif yaprakların ne kadar rengin, dilküşâ çiçeklerin zuhuru; rahm-i mâdere atılan bir katre nutfeden insan denilen mehâsinperver bir mahlûkun tevellüdü bir bedîa-i tekâmül değil midir? Bu bâbdaki cari âdet-i ilahiye ile ülfet ettiğimizden dolayıdır ki, bunlardaki garabeti bihakkın takdir edemiyoruz; yoksa bu tarz-ı tenebbüt ve tevellüt ile re’sen tenebbüt ve tevellüt beyninde pek o kadar bir fark yoktur; tohumlar ile nutfelerin birer âdî sebep olmaktan başka nesi vardır?

    2- Diyebiliriz ki, kâinatta bir tekâmül ve tenâzu kânunu mevcududur; her şey tekâmüle çalışıyor; daima zayıflar kavilerle mübâreze-i hayatiyede bulunarak zevale yüz tutuyor. Fakat bu hal, nebatat ve hayvanatın yekdiğerinden bi-tarîki’l-iştikâk zuhurunu neden icap etsin? Câiz ki bidâyeten bütün nebatat ve hayvanatın ednâları yaratılmış, sonra da diğer nevi nebatat ve hayvanat, müterakki bir surette müstakilen sâha-i tabiata çıkarılmıştır. Evet… Câiz ki zayıf olan neviler yed-i kudretin ibdâ’ buyurduğu tenâzu ve tekâmül kânunu muktezasınca fenâya karîn olup yerlerine kavî, müterakki olan neviler doğrudan doğruya kâim olmuştur. İşte bu gibi ihtimâlât durup dururken artık birtakım sehîf faraziyata, nâtamâm tecârîbe binaen mahlukatın eşrefi olan insanların hayvanlardan münşaib olduğuna nasıl itikat edilebilir.

    “Nebatat ve hayvanatın zuhuru, devam-ı mevcudiyeti kânun-ı tekâmüle tâbi’dir.” deniliyor. Bu halde nebatat ve hayvanat silsilesini teşkil eden envâ’ı daima gayr-ı müterakkileri münkariz olup onların yerine müterakki olanları kâim olmak iktiza etmez mi? Bu silsilenin en müterakki olan envâ’ı (esnâfı) ise bittabi’ insana en karîb, en müşâbih olanları olmak lâzım gelir. Halbuki nev’-i beşerin kadîm ecdadı olduğu iddia olunan hayvanatın birçok gayr-ı müterakki envâ’ı el-yevm mevcut olduğu halde müterakki envâ’ı mükazız olmuştur. Nitekim insan ile maymun arasındaki halkayı teşkil edip insana daha müşabih bir nev’-i hayvanın münkariz olduğu, hattâ bunun iskeletlerinin bile pek nadir bulunduğu iddia olunuyor. İşte bu da gösteriyor ki, uzvî ve gayr-ı uzvî kâinattaki terakki ve tekâmül öyle zannedildiği gibi mutlaka biribirinden neş’et etmek tarikiyle değildir. Maahâzâ zamanımızda bazı hayvanat ve eşcâr müstahâseleri keşfediliyor ki, bunların aynı nev’e mensup olan bugünkü hayvanlardan, ağaçlardan pek müterakki bir halde bulunmuş oldukları anlaşılıyor

    Şunu da düşünmelidir ki, eğer nebatat ve hayvanat nev’ilerinin birbirinden müteselsilen tevellüt ve terakki etmesi hakkında lâyetteğayyer bir kânun mevcut ise neden zamanımızdaki nebatat ve hayvanat nev’ilerinde böyle bir tevellüt ve terakki görülmüyor? Niçin tarih-i beşerin mebâdîsinden bugünkü güne kadar hiçbir nebat ve hayvanın değişmesi, başka bir surete inkılâbı meşhut olmuyor?

    Nebatat ve hayvanattan birinin değişmesi, yüz binlerce sene zarfında tedricen vuku’ bulacağı iddia olunsa dahi bizim itirazımızın kıymetini tenkîs etmez. Çünkü bir kere bu iddia bir tecrübe ve müşâhedeye müstenit değildir. Saniyen bu iddia sahih olsaydı kadîm asırlardan beri tedricen değişmeye başlamış olan birtakım nebatat ve hayvanat bulunurdu da bunlardan hiç olmazsa bazılarının tekâmül derecesine nâiliyyeti âsâr-ı beşeriyyeden birine müsadif olurdu. Halbuki beşeriyet tarihi böyle bir hâdise kaydetmiyor.

    3- Bazı hayvanatta görülen nâtamâm a’zânın tağayyür-i envâ’a delâleti pek zayıftır. İhtimâl ki bu uzuvların büyük faydaları vardır da biz keşfedemiyoruz. Nitekim birçok şeylerin henüz gaye-i hilkatine muttali’ değiliz. Maahâzâ öyle bazı hayvanatta görülen bir kısım nakıs uzuvlara bakıp da bununla bütün hayvanatta bir neşv ü tekâmül usulü cari olduğuna kâil olmak doğru değildir. Zira bu hal bir istikrâ-i nâkıstır ki, umum hakkında medâr-ı hüküm olamaz. İhtimâl ki bir kısım mahlukat hakkında tekâmül kânununa tevfîkan bir istihâle cari olduğu halde diğer bir kısım hakkında cari değildir.

    4- Ceninin bazı devirlerinde tüylü ve kuyruklu görülmesi hayvanat ile insanın karâbet-i nesebiyyesini ispat edemez. Cenin kendisindeki noksan-ı hilkatten dolayı hayvanata benzeyebilir; fakat bu haldeki müşabehetin ne ehemmiyeti vardır? Bilhassa insan mahiyeti mücerret bedenî eşkâlden ibaret değildir ki, bu husustaki müşabehet; insanı hayvanat silsilesine idhâl etsin.

    5- İnsan haddi zatında pek mükemmel bir mahlûktur. İnsan bir kudret bedî’ası, bir letâfet nümûnesidir. İnsanda tecelli eden fikrî mevâhib, ilmî kemalat insanın ne kadar müstesna bir mahlûk olduğunu ispata kâfidir; böyle iken insanda bazı uzuvların zait veya nakıs görülmesi insanın şu fıtrî ulviyetini bilmem nasıl tenkîs eder? Teşrih ilmi şu kadar terakkiyâtıyla beraber hâlâ insanın a’zây-ı bedeniyesinin bihakkın tahlîl edilemediğini itirâf etmiyor mu? Artık hikmetini anlamadığımız bir uzvun vücut veya fikdânı dolayısıyla insanın hilkatindeki kemâlât ve mehâsini inkâra kıyâm ve bunu inkâr-i Sâni’a delil ittihaz etmek ne kadar istiğrâba şâyândır.

    Ne garip hâlet-i rûhiyyedir ki, insanlardaki akıl ve zekânın, binlerce fıtrî mehâsinin vücudu, akıl ve hikmetten mahrum olan tabiatın bir hakiki mucit olamayacağına burhan ittihâz edilmek lâzım gelirken henüz hikmeti keşfedilemeyen bir uzvun vücut veya adem-i vücudu, Sâni’-i Hakîm Hazretlerini inkâra delil ittihaz olunuyor!

    Ya insanın bedenine, kuvvetine ârız olan zaaf ve noksandan dolayı bi-tarîki’l-istihâle vücuda gelmiş olması ve bir Hâlik-i Hakîm’in eseri kudreti bulunmaması neden lâzım gelsin? İnsan bu cihan harâbezarında müebbet, avârızdan masûn olarak kalmak üzere yaratılmamıştır. İnsanların ârızalardan masûniyeti hilkatlerindeki hikmete münâfîdir.

    İnsanlar, daima tağayyürâta ma’rûz bulunan bir manzûme-i kevniyyenin cismen en zayıf bir cüz’ü oldukları halde kendilerinin tağayyürâttan masûn bulunmaları nasıl tasavvur olunabilir? Gaye-i hilkatten haberdar olanlar bütün âlemde cârî olan tağayyürâtın hikmetini pek güzel anlar, pek mükemmel izah edebilirler.

    6- İnsanlarla bazı hayvânât beynindeki zâhirî bir müşâbehetin vücûdu, bunların arasında bir ırkî karâbet bulunmasını asla ispat etmez. Zaten insanlar zîhayât olmak cihetiyle hayvânât ile ve cisim sahibi bulunmak itibariyle de cemadat ile hemcins addolunurlar; fakat bundan ne çıkar? Bu keyfiyet insanlarla hayvanat ve cemadatın bir aile efradından olup yekdiğerinden münşaib bulunmuş olmalarını mı iktiza eder? Hakikat-i insaniyeyi hayvanattan temyiz eden şey asıl akıl ve idraktir; vücudun eşkâl-i zahiresi ise ikinci derecede kalır. Velhâsıl teşrih ilmi ile ilmü’n-nefs dahi insanların hayvanattan neş’et ettikleri hakkındaki faraziyenin butlanını ispat ediyor.

    Şüphe yok ki insan ile hayvanat arasında bedenî teşekkülât itibariyle ne kadar müşabehet bulunursa bulunsun yine aralarında hem bedenen hem de zihin ve akıl cihetiyle pek azîm farklar meşhuttur. Bir kere insanlar beden itibariyle hayvanlardan pek çok farklıdırlar. En kaba vahşîlerin bile kavs-i hacîbileri en müterakki maymunlarınkinden pek az çıkıktır; çenelerinin uzunluğu da daha azdır, insana en ziyade yakın görülen bir maymun müstahâsesinin çenesi üzerinde yapılan tetkik neticesinde bu hayvanda nutkun müteazzir olduğu sabit olmuştur. Saniyen hayvanatta şuur, his, hayal gibi şeylerin mevcudiyeti onlarda bir nevi’ zihnin mevcudiyetine delâlet ederse de bu asla insanın zihni gibi kemâl-i haiz değildir. Hatta Dekart hayvanlarda zihnin mevcûdiyyetini bi’l-külliyye inkâr etmiştir.

    Maamâfîh insan akla mâliktir. Bu sayede kâinatın ulviyyât ve süfliyyâtını idrake, külliyat-ı umuru tefekküre kâdir olur. Hayatî arızalara, mukavemet çarelerini bulur; hem kendini bilir, hem de kendini muhît olan âlemi keşfeder. İlimleri tedvine muvaffak olur; diyanet ve medeniyet fikrine malik bulunur; hayvanlar ise bu gibi meâlîden ebediyen mahrumdur. Hayvanatın bütün ef’âlini ta’lîl ve beyân için “ilmü’n-nefsi infi’âlî” kâfidir; çünkü hayvanatın bütün ef’âl ve harekâtı, hâlât-ı şuûriyye-i infi’âliyye kabîlindendir. Halbuki insanların ef’âlini, tecrübe-i zâtiyeleriyle tezâhür eden ahvâli ta’lîl ve beyan için “ilmü’n-nefsi teemmülî”ye de ihtiyaç vardır. Zira insanların ef’âli ve harekâtının bir kısmı hâlât-ı infi’âliyyeden olduğu halde diğer bir kısmı teemmül-i hâlâttan ibarettir.[1]

    Netice-i makâl: İnsan ile hayvanat arasında suretten ve sîreten birçok farklar vardır ki bu hal, bunların başka başka nevilerden ibaret olup insanların bi’l-istiklâl yaratılmış olduğuna şehadet eder. Hilâfına itikat etmek için nev’-i beşerin mahlukat arasındaki yüksek mevkiinden gâfil, insanların müstaid oldukları maddî ve manevi kemâlâttan zâhil bulunmak icap eder.

    DARVİN FARAZİYESİNE TARAFTAR OLANLARIN HAKÎKATLERİ TAĞYÎRE CÜRETLERİ:

    Kadîm ezmineden beri birtakım muzır eşhâs zuhûr etmiş ve etmektedir ki, bunlar ilim ve hikmet kisvesine bürünerek beşeriyetin ulviyete meyyâl olan ruhunu öldürmek isterler; kendileri ulviyet-i ruhiyeden, meziyet-i insaniyeden mahrum oldukları için başkalarının da öyle olmasını arzu ederler. Bunlar kendi bâtıl fikirlerini âleme kabul ettirmek için her türlü esbaba tevessül eder, icabında sabit hakikatleri, fennî kânûnları tağyîre bile mücâsir olurlar. İşte Almanyalı muallim Ernest Hegel de bu cümledendir.

    Hegel, Darvin faraziyesine fennî müsellesattan imiş gibi bir kat’iyyet vermek istemiş; âlem-i uzviyetin teşekkülâtı hakkında öyle kat’î bir lisan ile mütalaada bulunmuştur ki, bu hal bütün fen erbabının hayret ve hiddetini mucip olmuştur. Bu muallime göre bütün âlem-i uzviyetin esası “Batibyus” denilen ibtidâî hüveynedir. Bilumum nebatat ve hayvanat bu ibtidâî hüveynenin tekâmülâtından neş’et etmiştir. Binâenaleyh insan dahî aynı hüveynenin en mütekâmil bir neticesidir. Darvin hiç olmazsa ilk hüceyre-i hayvâniyenin taraf-ı ilâhîden halk olunduğunu kabul ediyordu. Hegel ise bunu da kabul etmemiş, menşe-i hayâtı mihânikî bir surette binefsihî hâsıl olmak üzere izaha cüret etmiştir.

    Hegel, bu felsefî faraziyesine bir fennî hakikat rengini verdikten sonra insanlar hakkında bir “şecere-i ensâb” tertip ediyor. İnsanı cedd-i a’lâsı olan hüveyneye îsâl eden vâsıtaları tasnif eyliyor; birçok kuyruklu kuyruksuz maymunların vesâir muhtelif hayvanların isimlerini yazıyor, resimlerini teşhîr ediyor. İnsan ile ilk hayvani hüceyre arasında yirmi iki mertebe-i nesliye bulunduğunu söylüyor, fakat bu silsileyi teşkil eden hayvanattan bir kısmının tabiat eliyle ifsat ve imha edilmiş olduğunu da mu’terif bulunuyor. Maahâzâ bu silsileyi yine inkıtâa uğratmıyor; hiçbir eser bırakmayan bu hayvanları hayalen ibdâ’ ederek meydana çıkarıyor; bu suretle de silsile-i hayvaniye arada fâsıla bulunmaksızın ibtidâî hüveyneye müntehî oluyor.

    Hegel, insanın silsile-i nesebindeki vâsıtaları ikmal için hayalhânesinde îcâd ettiği hayvanlardan bahsediyor; bunların bulundukları edvâr-ı mâziyeyi pek mükemmel tasvîre çalışıyor, bir haldeki güya bu hayvanları görmüş; onlarla bir zamanda yaşamış!.. Bâhusûs insanın cedd-i esfeli addedip “antropoid” namını verdiği kuyruksuz, muhayyel maymunun i’tiyâdâtı ve tarz-ı maîşeti hakkında o derece kat’î ma’lûmât veriyor ki, sanki senelerce bu hayvan ile arkadaşlık etmiş!..

    Halbuki tabakatü’l-arz, mükevvenât-ı kadîme ilmi böyle bir hayvan kaydetmiyor. Acaba Hegel, bu hakâika nasıl muttali’ olmuş? Bu bâbdaki kat’î beyânâtını isbâta mecbur değil mi? Evet mecburdur. Fakat bu kabil mi?.. Asla!.. Bir kere bu hayvanattan birçoğunun bakâyâsı, müstahâseIeri edvâr-ı mâziye tabakâtında bile bulunmuyor; bunu kendisi de mu’terif. Haydi bulunmuş olsun, bununla bu hayvânâtın yekdiğerinden müteselsilen neş’et etmiş olduğu nasıl kestirilebilir?… Fakat Hegel gibi muktedir bir ilm-i hayvânât muallimi bundan âciz kalır mı hiç?… Mütehayyilesi var olsun!.. Bir kere kendi nazariyesini fennî tecrübelere müstenit gibi gösteriyor ya bu kâfî!.. Artık bir taraftan fennî hakikatleri tağyîre çalışıyor; diğer taraftan kuyruklu maymunlardan bir kısmının rüşeymini insana benzeyen kuyruksuz jibon maymunu rüşeymi diye kitabına dercediyor; diğer hayvan resimlerinin birçok taraflarını dahi kendi faraziyesine hizmet edecek surette tağyîr ve tebdile cür’et eyliyor. Fakat böyle yapıyor da cezasız mı kalıyor? Hayır… Her taraftan tâbîiyyûnun, erbâb-ı fünûnun muâhezât ve mühâcemâtına uğruyor; her taraftan yediği te’dîb sillesiyle cürmünü itirafa mecbur oluyor; bâtıl fikrini tervîc için fennî hakikatleri tağyir, birçok “rüşeym” resimlerini tebdil ve bu suretle yalancılığı, sahtekârlığı irtikâp ettiğini alenen ikrar eyliyor.

    Hegel, bu sahtekârlığı yüzünden kendi mevkiini kaybettiği gibi Darvin mesleğine de mühlik bir darbe vurmuştur.

    İşte görülüyor ya!.. Asrımızın feylesoflarından, ilm-i hayât ulemâsından sayılan, binlerce ilim ve irfân talibinin terbiye-i zihniyesine hizmet etmek iddiasında bulunan —elyevm müteveffâ— bir muallim; ilim ve fen namına ne fezâhatleri irtikâb ediyor!.. Sonra da kalkıyor da beşeriyetin ahlâkı, vicdâniyyâtı, efkâr-ı dinîyesin aleyhinde söz söylüyor.

    Bu gibi eşhas hakkında: “Eğer utanmazsan dilediğini yap!” demekten başka çare yoktur.



    [1] Bu iki hâlât beynindeki farkı güzelce anlamak için İlmü’n-nefse mürâcaat lâzımdır. Ancak şunu arzedelim ki: Biz elimize aldığımız bir kitabı kendimizdeki melekeye binâen hemen kıraat ediveririz. İşte bu, şuûrî ve infiâli hâlettir. Bununla beraber okuduğumuz şeylerin künhünü tefekkür ve bu hususta tahdîk-i zihin ederiz ki bu da bir teemmûlî hâlet demektir.