Etiket: babanzade ahmed naim

  • İslam’da Mesuliyet Esası Ve Kadere İnanma Keyfiyeti

    Müellif: Babanzâde Ahmed Naim

    Dergi: Hakka Doğru, Cilt 8, Sayı 200

    Tarih: 10 Ağustos 1950

    Müslümanların vaktiyle yalnız başlarına ve herhangi medeni milletin felsefesinden yardım görmeksizin büyük bir medeniyet kurmuş olduklarını söylemekten maksadımız, felsefenin bugünkü Avrupa medeniyetini kurmaktaki büyük hizmetlerini hor gördüğümüzü anlamak değildir. Demek istediğimiz şudur: Yayılması, ahlakın alçalmasına sebep olacak bir takım felsefi meslekleri bir tarafa bırakacak olursak “vazife” prensibini akıl üzerine kurarak “doğru, iyi ve güzel” gibi yüksek prensipleri kemal gayesi edinen sağlam nazariyeler bile umumun gönlüne hakim olmak bakımından dinin gösterdiği kudret ile rekabet edememektedir. Şu manaca ki, vahy-i ilahiye iman kaydından azade kalmak isteyenler arasında ahlak kaidesini sırf akıldan çıkararak “vazife” ve “vicdani mesuliyet”i kendilerine -ameli olarak- rehber edinenlerin sayısı henüz pek azdır. İslam dini ise, sağlam, en muhkem bir felsefenin ahlaki prensiplerinden birini de ihmal etmeksizin onun bütün gereklerini akıl, gabi, zengin, fakir, alim, cahil, ileri-geri, bütün beşer sınıfları arasında aynı kuvvet ve nüfuz ile yaymaya başlayalı on üç buçuk asır olduğu halde ahlaki vazifelerin İslamlar arasında din boyasına boyanmış olması, akli mahiyetini hiçbir vakit zedelememiş ve hiçbir vakit İslam arasında, akıl ile din korkulacak bir savaşa düşmemiştir.

    İslam’ın temeli, akli prensiplerdir:

             İslam dini; aklı, haiz olduğu yüksek mevkiden hiçbir vakit indirmemiştir. Peygamber Efendimiz “İnsanın dini, aklıdır, aklı olmayanın dini yoktur.[1] buyurur. Aklın, ilahi burhanlardan biri olduğu üzerinde bütün İslam ilim adamları arasında oy birliği vardır. Bundan dolayıdır ki bizim, akli prensiplerimizde aklın iyi karşılayamayacağı hiçbir şey yoktur. Bunu anlamak için, ahlaki meslekler içinde en sağlam ve İslam ruhuna en uygun bulduğumuz rasyonalistlerin prensiplerini ele alarak bunları bizim İslami prensiplerimizle karşılaştırmak istedik.

                Müslümanların kadere inanmaları ne mahiyettedir?

    Eski ve yeni felsefede ahlak için keşfedilen prensiplerin en önemlisi ihtiyar liberte’dir. Bu münasebetle Müslümanların kadere (préscience, prédestination) iman etmeleri hususunu bahis mevzuu etmekten kendimizi alamıyoruz.

    Müslümanlar, kadere inandıkları için muaheze olunuyorlar ve bu sebepten dolayı Müslümanlarda amalin bir ahlakı kıymeti bulunmadığına kail olanlar eksik değildir. Çünkü bunlara göre Müslümanlar, alınlarına ne yazılmışsa onu yaparlar; kendi ihtiyarları ile hareket etmezler. Mukadderata boyun eğerek yürürler ve mukadderat, ne buyurmuşsa onu yaparlar; başka bir şey yapmak ellerinden gelmez. Onun için yaptıkları işlerin hiçbir ahlaki değeri yok- tur.

    Fatalizm budur. Bunu da Cebrîlik diye tercüme edebiliriz. Mesele son derece mühimdir ve bir sürü haksız isnatlara sebep olmaktadır. Bu yüzden biz, bu meseleyi araştırmak ve incelemek lüzumunu hissediyoruz.

    Dinlerin biri de bu bahsin derinliklerine el uzatamamış olduğu halde Müslümanlar “takdir” ve “ihtiyar” meselesini ciddiyetle bahis mevzuu etmiştir. Allah’ın varlığını kabul eden ve etmeyen birçok felsefi meslekler, cebrîliği kendilerine prensip edinmiş oldukları halde sem’î ve akli delilleri bir araya getiren, din ile felsefeyi barıştan İslam mütekellimleri, cüz’i iradeyi ispat ederek davayı bugünkü rasyonalist ahlakçıların istedikleri gibi açıklamayı büyük bir vazife sayıyoruz.

                Mesuliyet esası:

    Her şeyden evvel şunu bilmek lazım ki, Müslümanların kadere olan inançları, amel ve niyetlerinin ahlaki değerini eksiltecek mahiyette değildir. Müslümanlar, hem kadere inanırlar, hayır ve şerrin hâliki Allah olduğuna kail olurlar; hem de Allah tarafından kendilerine gösterilen doğru yol ile bedbahtlığa ve sefalete giden eğri yoldan hangisini tutarlarsa bunu kendi arzu ve ihtiyarları ile yaptıklarına inanırlar. Biz tarafgirlikten korunan her akıl sahibi ferdin şöyle bir muhakeme yürüteceğini sanırız: Dünyada hiçbir din tasavvur olunamaz ki bir taraftan beşeri hareketlerin, lazım-ı gayri müfarıkı olan mesuliyet (responsabilite) vasfını insandan kaldırsın da diğer taraftan yine buyruklar ve yasaklar göstersin. İnsan, irade ve ihtiyar sahibi değilse buyruklar ve yasaklar neye yarar? İnsan, mesul değilse vücubun, hürmetin, ibahanın ne manası kalır? İnsan irade ve ihtiyardan mahrum ise, bir şeyi yapmaya müsaade etmenin, bir şeyi yasak etmeye uğraşmanın faydası ne olabilir? Onun fiilinde ne kıymet kalır ki o fiili güzel veya çirkin diye vasıflandıralım? Ve bu takdirde iyi işler işleyen kimse ile kötü işler işleyen kimse arasında ne fark kalır? Herhangi bir din, o dini kabul eden kimselerden mesuliyet fikrini kaldırsa, idam kararını kendi kendine vermiş olur. Halbuki İslam dini itikatlara, ibadetlere, muamelelere, ahlaka ait birçok buyrukları, birçok yasakları olan bir dindir. İslam dini birçok şeyleri helal, birçok şeyleri haram saymış, helal ile haram arasındaki bütün hududu tayin etmiş, alemin nizamını koruyan en önemli, en ince ve en yüksekten başlayarak yaşayışın nâzımı olan en hurda teferruata kadar her şeyi göz önünde tutmuş, şunu yap, bunu yapma demiş olan bir dindir. Bu din, beşerin ruhunu terbiyeyi en yüksek maksat saymış, ahlakı en yüksek gelişime vardırmak için her şeyi yapmış ve bu yüzden irade terbiyesini en belli başlı hedef tanımış olduğuna göre insanı, irade ve ihtiyardan mahrum sayarak kendi varlığını temelinden yıkar mı?

    Mesuliyeti kökleştiren temeller, insanın amelinden mesul olduğunu gösteren ayetler ve hadisler pek çoktur. Burada birkaçını örnek olarak sunacağız.

    Ayetler:

    “Her kim bir zerre miktarı hayır işlerse onu buluyor. Her kim bir zerre miktarı şer işlerse onu buluyor”[2]. (Zülzilet (Zilzâl) Suresi, Ayet 7-8).

    “Onlara de ki: her biriniz, kendi niyeti ile, istediği yola göre amel eder. Hanginizin tuttuğu yol hidayete daha yakın ise, onu da Rabbiniz daha iyi bilir”.[3] (Sure-i İsra, Ayet 84).

    “İnsan çalıştığı şeyden başkasını bulamaz”.[4] (Necm Suresi, Ayet 39).

    “Her kim ahiret ekimini isterse ona ziyadesiyle veririz. Her kim de dünya ekimini isterse ona ondan veririz”.[5] (Şûrâ Suresi, Ayet 19).

    “Sen onlara de ki: Hakkı bildirmek Allah’tan. İsteyen iman eder, isteyen kafir kalır.”[6]  (Kehf Suresi, Ayet 28).

    “İyi ve yararlı işler işleyen kendine, kötü ameller işleyenlerse kendi zararına çalışmış olur. Ondan sonra rabbinize döndürülürsünüz”[7]. (Câsiye Suresi 15).

    “Hak Teala yaptığından mesul olmaz. Halbuki onlar mesul olurlar”.[8] (Enbiya Suresi 23).

    “Bir millet kendinde olanı değiştirmedikçe Hak Teâla da onda olanı değiştirmez”.[9] (Ra’d Suresi 11).

    “Hak Teala bir kavme ihsan ettiği bir nimeti, o millet kendinde olanı değiştirmedikçe değiştirmez”.[10] (Enfal Suresi, Ayet 53).

    Bir de şu hadisleri nakledelim:

    “Her biriniz çobandır ve sürüsünden mesuldür.”[11]

    “Her kim kıyamet günü sıkı bir hesaba tutulursa azaba uğrar”[12] (Yahut bir rivayete göre helâk olur.)

    “Kıyamet gününde Adem oğlu beş şeyden sual olunmadıkça rabbinin huzurundan ayrılmaz. Ömründen sorulur ki onu ne ile geçirip tüketti? Gençliğinden sorulur ki onu ne ile yıprattı? Malından sorulur ki onu nerede kazandı ve nereye harcadı? Bir de öğrendiği şey ile ne türlü amel etti diye sorulur.”[13]

    Şu ayet-i kerime hakkında ayrıca dikkati çekeriz:

              “Kendilerine peygamber gönderdiğimiz kimseleri mesul edeceğimiz gibi gönderdiğimiz peygamberleri de mesul tutacağız.”[14] (Sure-i Âraf, Ayet 5).

    Görülüyor ki İslam dini mesuliyet kaidesini gayet sarih ifadelerle gayet açık bir surette kurmuş ve temelleştirmiştir.

    İslam dininin bu yolda anlatmak istediği şudur: “Size doğru yolu ve bahtiyarlık yolunu apaçık gösterdim. Gün gibi aşikar kıldım. Artık siz, istediğiniz yolu tutunuz. Doğru yolu tutarsanız faydası size, ondan ayrılırsanız zararı yine size aittir.” İşin en ciddi tarafı, bu mesuliyetten bir kimsenin kurtulamamasıdır. Çünkü naklettiğimiz ayetlerin en sonuncusundan anlaşıldığına göre yalnız fertler değil, peygamberler de mesul tutulacaklardır. Peygamber, vahyi ilahiye göre hareket ettiği ve kendisinden bildirilmesi istenen her şeyi bildirdiği halde, yine mesul tutulmaktan kurtulamamaktadır. Nitekim Peygamber Efendimiz veda haccında irad buyurduğu uzun hutbeye ara sıra fasıla vererek karşısındaki büyük cemaate “Söyleyin, bildirdim mi?” diye soruyor ve her defasında “Evet.” cevabını alınca barigâhı izzete dönerek “Şahit ol ya Rab!” diyorlardı. Mesuliyetin bundan daha açık delili bulunabilir mi?


    [1] دين المرء عقله ومن لا عقل له لا دين له

    [2] فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَراًّ يَرَهُ

    [3] قل كل يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِهٖؕ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَبٖيلا

    [4] وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى

    [5] مَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فٖي حَرْثِهٖۚ وَمَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهٖ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَصٖيبٍ

    [6] وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْ

    [7] مَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِهٖۚ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاؗ

    [8] لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ

    [9] اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْؕ

    [10] ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌۙ

    [11] كلكم راع وكلكم مسؤول عن رعيته     

    [12] من نوقش الحساب يوم القيامة عذب وفي رواية يهلك

    [13] لا تزول قدما ابن آدم يوم القيامة حتى يسأل عن خمس : عن عمره فيما أفناه ، وعن شبابه فيما أبلاه ، وعن ماله من أين اكتسبه ، وفيما أنفقه ، وماذا عمل فيما علم

    [14] فَلَنَسْـَٔلَنَّ الَّذٖينَ اُرْسِلَ اِلَيْهِمْ وَلَنَسْـَٔلَنَّ الْمُرْسَلٖين

  • Sıdk-ı Nübüvvet-i Muhammediyye’nin Târihen Sübûtu III

    Müellif: Babanzâde Ahmed Naim

    Dergi: Sırât-ı Müstakîm

    Tarih: 18 Kanunievvel 1324

    İşte bu âlemin bozuk i’tikâdlarını düzeltecek bir muallim ve mürşide, fâsid-i ahlâk ve âdâtı değiştirecek bir muslihe muhtaç olduğunu inbâ etmek üzere kalbine min tarafillah ilkâ olunan bir ilm-i zarûrîden, deruhte edeceği emr-i azîm-i tâkat-şikende nusret-i İlâhiyyenin kendisine mu’în ve zahîr olacağını, ba’îdü’l-menâl olan o emel-i ulvînin husûlüne nihayete kadar hâdim olacağını iş’âr eden nesîm-i inâyet-i Rahmânîden; pîş u pesînde bir şems-i nûr-ı enver gibi parlayan, kendisini delîl aramak ihtiyacından muğnî kılan misbâh-ı vahy-i İlâhîden; a’vân u ensâr, sipâh u sipâh-sâlâr makamına kâim olan va’d-i sâdık-ı semâvîden başka bir şey değildi. Şu’ûb ve kabâil-i âlemin kimi putperest, kimi âteşperest, kimi dehrî, kimi mânî, kimi yahûdî, kimi nasrânî iken, her biri diğerine benzemez avâid ve i’tikâdâta me’lûf ve tâbi’ iken, cümlesini birden tevhîd, teşbîh ve ta’tîlden münezzeh olarak ta’zîm-i Rabb-i Mecîd’e – kimseyi imdâd ve muâvenetine çağırmadan, kimseyi bu emr-i azîme teşrîk etmeden –  yalnız başına öyle bir kuvvet ve itmi’nân-ı kalb ile, öyle bir azm-i kaviy-yi sâdık ile kıyâm etti ki, mebhût-i hayret olmamak mümkin değildir. Ve yek-demde döndü: “Evsânınızı terk edin. Âbâ u ecdâdınızın size tanıttığı ma’budları artık tanımayın” dedi. Lâhût ile nâsûtu birbirine karıştırıp girdâb-ı hasâr içinde serâsîme ve gümgeşte kalan müşebbiheyi, “Hak Teâlâ’nın münezzeh olduğu bu teşbihten, şân-ı ulûhiyyetine nâ-sezâ isnâdâttan vazgeçiniz” diye ikaz etti. Nûr ve zulmeti, hayır ve şerri birer ilâh tanıyan sâneviyyeyi “bilcümle hâdisât-ı kevniyyeyi âlem-i vücûdda bi’l-istiklâl mutasarrıf olan, şerîk ve nazîrden müte’âlî olan Vâhid-i Zü’l-Celâl’e isnâd ediniz. Yekdiğerini mahvetmek lâzım gelen iki müsâvî kuvvet ve kudretin vücûdunu i’tikâd gibi bir küreyve-i butlâna düşmeyiniz” diye tahzîr etti. Tabî’iyyûna baktı, onları da, enzâr-ı basîretlerini perde-i kesîf-i tabîatın mâverâsına doğru sevk ve icâleye, kâinatın medâr-ı kıyâmı olan sırr-ı vücûdu müşâhedeye teşvik ve terğîb eyledi. Bilcümle zevi’l-kavli kendine muhatab etti. Büyük küçük, ileri geri ne kadar insan varsa, hepsinin Hâlık-ı arz u semâvât ve Kâbız-ı ervâh-ı mahlûkât olan o Zât-ı Ecell ve A’lâ’nın kabza-i kudret ve ceberûtunda yeksân olarak ser-be-hâk-i acz u meskenet olduklarını i’lân ve insanların yekdiğerlerine olan rüchân-ı hakîkîleri, yani nezd-i İlâhî’deki fazl u meziyyetleri takvâ ve tâ’atlarına göre olduğu sarâhaten beyân, Hâlık ile mahlûk arasına girmek, vesîle-i şefâat olmak gibi fuzûlî bir hizmeti kendiliklerinden deruhte eden rüesâ-yı rûhâniyenin bu hodgâmâne intihâli gayr-ı kâbil olduğunu, en büyük bir reîs-i rûhânînin indallah himmeti, pey-revlerinin en küçüklerinden farksız bulunduğunu mehbit-i vahy-i Hüdâ olmuş bir kalb-i selîmin bahş eylediği bir kuvvet-i mukni’âne ile îzâh ve tebyîn ederek, bu rüesâya a’lâ-yı menâsıb-ı Rabbâniyyelerinden ednâ-yı merâtib-i ubûdiyyete inmelerini, bir ilâhtan, bir ma’buddan istiâne hususunda reîsin rüûsa iştirak eylemesini ve Hâlık’a nisbeten bir dereke-i acz ve iftikârda bulunan bilcümle “efrâd-ı insaniyye beynindeki fark ve tefâvüt; ilm u faziletten, takvâ ve tâ’atten ibaretdir” i’tikâdının vicdân-ı pâke nakş edilmesini teklif etti. Mukallidleri, göreneklerine esir olanları, ruhlarını tengnâ-yı mezelletten tahlîsa ve ellerini ayaklarını bağlayan, saâdetlerine sed çeken ağlâl-ı hurâfâtı çözmeğe irşâd etti. Kütüb-i semâviyyeyi mütâlaa ve ma’ânîsini idrak ile, o kütüb-i mukaddesenin muhtevî olduğu şerâyi’i İlâhiyyeyi muhafaza ile mükellef iken, kemâl-i gabâvetlerinden yalnız elfâz ve hurûfunu bellemekle iktifa edip, rûh ve mânâlarına nüfuz etmek istemeyen me’mûrîn-i rûhâniyyeyi, ikâme eylediği berâhîn-i müskite ile tebkît eyledi. Âmâl ve makâsıd-ı nefsâniyyelerine ittibâ’an o kitabları tahrif edenleri, elfâzlarına istedikleri şekil ve mânâyı verenleri takrî’ât ve tevbîhât-ı şedîde ile tahkir etti. El-hâsıl bütün halkı, vahy-i İlâhîyi anlamaya, sırr-ı ilmiyle tahakkuk etmeye davet eyledi. Her insana zâtında mevdu’ olan mevâhib-i fıtriyyeyi hüsn-i isti’mâl etmenin yolunu gösterdi. Herkes kendini bilmeye, tanımaya ve akl u fikr ve irade gibi hasâis-i celîle ile mümtaz bir mahlûk-ı şerîf olduğunu idrak edib, bu hasâis-i mübeccelenin mukteziyyâtıyla âmil olmaya teşvik eyledi. Âlem-i kevn ü fesâdı insana musahhar kılan o Hakîm-i Mutlâk’ın, insana mevcûdâtın hangilerinden intifa’ edebilirse onları mubah kılıp, bu intifa’ı; i’tidâlden, hudûd-i şerîatten, kuyûd-ı fazîletten başka bir mâni’i tahdîd eylemediğini ifhâm etti. Halkı, akıl ve fikirlerinin iânesiyle ma’rifet-i Hâlık’a vâsıl olmaya ikdâr ve e’azz-i makâsıd ve metâlib-i ûlâ, cihanlar değen bu ma’rifeti iktisâb için de, hâssa-i vahy ile mümtaz olan sâhib-i mu’cizâttan başka vesâiti intihâl-i mübtilâne olmak üzere ortadan kaldırarak, Nebî’den başkasına ittibâ’dan men’ eyledi. Nebî’ye iman için de ayniyle tasdîk-i Vücûd-ı Bârî gibi delîl-i kavî ve celîye istinâd edilmesini emr eyledi. Vesâtat-ı enbiyâya ihtiyacımız ise, der-kârdır. Zira Vücûd-ı Bârî’yj tasdik için bi’set-i enbiyâya hacet olmasa da, bilinmesi matlûb-ı İlâhî olan sıfât-ı İlâhiyyeyi bilmek için, şân-ı ulûhiyyete en ziyâde lâyık olan ibadeti öğrenmek için, mesâlih-i dünyeviyyemizi tesviye ve idare hususunda enzârımıza hafî kalan kavânîn ve kavâid-i dakîkaya kesb-i vukûf eylemek için, mahz-ı lutf-ı Sübhânî olarak bi’set-i enbiyâya ihtiyacımız olduğunu aklımız inkâr etmez. İnsana, ruh ile cisimden yekdiğeriyle mümtezic iki âlem-i mütehâliften mürekkeb olduğunu ve her iki âlemine hizmet ve her iki cüz-i vücûdunu dâire-i hikmetten inhirâf etmeyerek mâ hulika lehlerinde istihdâm etmekle mükellef olduğunu öğretti. Bütün halkı da, öteki âlemde mülâkî olacakları ahvâl u ehvâle karşı daha bu âlemdeyken hazırlanmaya davet etti. En hayırlı amelin, ibâdâtta Hâlık’a ve muamelâtta adl u dâd ve nasihat ve irşâd-ı ibâd şeklinde olmak üzre mahlûka ihlâstan ibaret olduğunu tebyîn etti. Bir kavmin, bir sınıfın değil, bütün nev’i beşerin dünyada rahatı, ukbâda selâmet ve saâdeti için, bilcümle kuvvâ-yı maddiyye ve ma’neviyyesini tevsî’ ve meziyyet-i nev’iyye ve ulviyyet-i izâfiyyesini i’lâ için her ne lâzım ise, cümlesini ta’limden geri durmadı. Herkesin hâli, ülfet ettiğine – hüsrân-ı dünya ve hirmân-ı ukbâ dahi olsa – muhabbet; bilmediği şeye – mûcib-i gazv-i siyâdet ve müntehâ-yı merâtib-i saâdet de olsa – adâvet etmek olduğu halde, maddeten hiçbir kuvvet ve kudreti yok iken velvele-i âlemgiri bütün halk-ı cihânı ayaklandırmak şânından olan böyle büyük da’vete yalnız başına kalkışmak akıllara hakikaten durgunluk verir. Yeryüzündeki i’tikâdât ve i’tiyâdâtın kâffesine birden i’lân-ı harb demek olan bu davaya kıyam ettiği zaman, herkesten evvel mehd-i hidâyet ve merkez-i dâire-i saâdet olmak lâzım gelir. Kendi kavmi tasdik edecek iken, bu neşr-i Hüdâ-pesendâneye en ziyâde mâni’ olan onlar oldu. Müşrikîn-i Arab kendi nefislerinin düşmanı, şehvetlerinin esiri olduklarından, o davet-i mühimmenin mutazammın olduğu hakâyıka yanaşmak istemiyorlardı. Avâmları havâslarının ağzına bakar, irâdelerini onların irâdesine tâbi’ kılarlardı. Havâslarının ukûlü ise, gışâ-yı ‘izz ve gurur ile mahcûb olduğundan, öyle bir fakîr-i ümmînin sözünü dinlemeyi azametlerine bir türlü yediremiyorlardı. Zehârif-i dünyadan o kadar bî-nasîb olan bir zâtta, kendilerine nasihat vermek, hâiz oldukları makâmât-ı refî’aya taarruzla levm ve ta’nîf etmek için bir meziyyet-i hakîkiyye görmüyorlardı. Lâkin o Rasûl-i Ümmî, o Nebîy-yi Kuraşî, o fakr u za’fı ile, o acz-i zâhirîsi ile beraber yine sihâm-ı delâilini yağdırıyor, burhân-ı celînin feyizli sehâibinden sâikalar indiriyordu. Gâh zecr u tevbîh ile, gâh rıfk u nasihatle, gâh câlib-i dikkat şeylerle, mûcib-i ibret sözlerle enzâr-ı intibahlarını i’lâ ediyordu. Güya ki, etbâ’ına karşı cebbâr, hükmünde kahhâr, bununla beraber her emir ve nehyinde hikmet-şiâr görünen bir sultân-ı dâd-ger, yahut evlâdını terbiyede mâhir, mesâlih-i dünyeviyye ve uhreviyyelerini tesviyeye kâdir, sert olduğu kadar merhametli bir peder idi. O za’f içindeki o kuvvet, o acz içindeki o müknet, o ümmîlik içindeki o ilim ve hikmet, o muhît-i câhiliyyet içindeki o sedâd ve fazilet ne idi? İşte bunlar hep Ceberût-ı A’lâ’dan hübût eden nidâdan, Âsumân-ı Akdes’ten nüzûl eden inâyet-i ulyâdan, kendine o kalb-i tâbdârı makarr eden vahy-i celîl-i Hûdâ’dan başka bir şey değildi. O hitâb, her şeyi ilm ve rahmetiyle muhît olan Kâdir-i Kayyûm’un hitâb-ı izzeti idi. Bu emr, kulakları tenbîh eden, cehalet hicâblarını yırtan, gaflet perdelerini paralayan, kalblerin samîmine giren emr-i nâfiz-i İlâhî idi ki, bu emr ve hitâbı da; Rasûlünün sıhhat-i risâletine en kavî burhânı ikâme etmek, abd-i sâdıkını yalancılık töhmetinden berî kılmak için böyle mu’tâd olmayan bir hasîsa-i celîle ile mümtaz eylediği bir abd-i ümmînin lisanı ile onun nutk-ı dil-şikârıyla tebliğ eyledi. Hakikat! İsbât-ı nübüvvete daha vâzıh delil aranır mı? Bir ümmî çıksın da; kâtibleri, okuduklarını yazdıklarını anlamaya davet etsin. Medâris-i ilme asla yanaşmamış biri gelsin de, ulemâya, bildiklerini şevâib-i cehl ve gabâvetten tasfiye edin, diye çıkışsın. Menabi’i urefânın semtine uğramamış bir kimse urefâyı irşad etsin. Erbâb-ı evhâm içinden yetişmiş bir kimse, hukemânın sakatâtını bulsun da, onları doğru yola sevk etsin. Sâdegî-i tabîate en yakın olan, nizam-ı hilkati, kavânîn-i kevniyyeyi idrakten en uzak kalan kabâil arasında garib kalmış bir zât, bütün nev’i beşer için usûl ve kavâid-i şerî’atı vaz’ ve ta’yin etsin. Saâdete öyle şehrâhlar açsın ki, sâlikleri tehlike-i hüsrândan kurtulsun, târikleri ise tarîk-ı necâtı asla bulamasın. Nedir o ulvî hitâblar! Nedir o müskit cevab!

    İnsanın mahiyeti, hakikati, akılları durduran o Zât-ı âlî-sıfâtın bu hallerine nazar-ı ibretle bakınca, [Mâ hâzâ beşeran in hâzâ illâ melekun kerîm (“Bu bir beşer değil. Bu ancak üstün bir melektir!”, Yûsuf 12/31.)] diyeceği geliyor. Lâkin hayır, biz bunu söylemeyiz. Onu daire-i beşeriyyetten hariç tutmamakla beraber, sınıf-ı melâikten ma’dûd olmaktan da münezzeh ve müteâlî addederiz. Biz [İnnemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye (“Ben yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu var ki, bana…vahyolunuyor”, Kehf, 18/110.)] âyet-i kerîmesini şân-ı âlîsine en mükemmel tarif olmak üzere tanırız. O mahbûb-ı Hüdâ, o zübde-i kümmel-i asfıyâ, bilcümle enbiyâyı tasdik etmiş bir nebîdir. Lâkin kendi nübüvvet ve risâleti hakkında delîl-i mukni’ olmak üzere gözleri kamaştıracak, havâss ve meşâiri tedhîş edecek havârık göstermedi. Her kuvvet-i insaniyyeye muhtassun lehi olan işi yaptırmayı teklif ettiği sırada, akl-ı insanîyi de, hitâb-ı İlahi’yi taakkule me’mûr etti. Hatayı savâbdan temyiz etmek vazifesini ona tahmîl eyledi. Kemâl-i hüccet ve burhânı; kelâmın kuvvetine, belâğatın kahr u galebesine, delilin sıhhatine tevdi’ eyledi. Âyât-ı beyyinât-ı İlahiyyeyi, işte medârik-i ukûle en karîb olan bu sûret-i vâzıhada isbât eyledi. [ve innehû le-Kitabun Azîz lâ ye’tîhi’l-bâtılu min beyni yedeyhi ve lâ min halfihî tenzîlun min Hakîmin Hamîd (Şüphe yok ki o, eşsiz bir Kitaptır. Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah’tan indirilmiştir. (Fussılet, 41/41-42)

    Yayına hazırlayan: Murat Gökalp

    Link :https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1324_1/1324_1_19/1324_1_19_NAIMA.pdf

  • Sıdk-ı Nübüvvet-i Muhammediyye’nin Târihen Sübûtu II

    Müellif: Babanzâde Ahmed Naim

    Dergi: Sırât-ı Müstakîm

    Tarih: 20 Teşrinisani 1324

    Onun kalbinden başka nev’i beşerden hiçbir kimsenin kalbine sığmayan o azm-i metîn, hiçbir kimsenin ruhunu müşâfehesine lâyık bulmayan o sırr-ı mübîn, nihâyet intişâr-ı nâsûtiyyeti yırtarak, avâlim-i gaybın hicâblarını yararak, sevk-i ilhâm-ı İlâhî ile araya araya kapısına, burç ve bârûsına yaklaştığı âlem feyzâ-feyz-i envâra girdi. Mâsiva’llah’a bir an için olsun mahrem olamayan, daima Kâ’be-i envâr-ı tecellî olan kalb-i tâbnâkı, nihayet mehbit-i vahy-i Hüdâvendgâh-i hitâb-ı kibriyâ oldu. Vücûd-ı akdesi, mazhar-ı ekmel-i tecelliyât-ı Sübhânî, sadr-ı pâki mücellâ-yı ilm-i ledünnî oldu. Miftâh-ı “lî maa’llah” ile Hakkın bilcümle esrâr-ı nihânına âşinâ oldu. Deycûr-ı âlem, misbâh-ı cevâmi’i’l-kelimi ile rûşenâ oldu. İnsanlara benzemekten münezzeh bir insan oldu. Hâsılı Nebiy-yi âhir zaman oldu.

    Kütüb-i siyerde mestûr olduğu üzere vahy ve bi’setin mebdei işte bu oldu. Dîn-i hakka da’veti emr-i İlâhîye müstenid bir me’mûriyet, terki gayr-i mümkin bir vazife ve mecbûriyet idi. Böyle olmasa, kavminin dalâlette olduğunu bilip dururken kırk sene intizâra ne ihtiyacı vardı? Bu da’vet, hubb-i riyâset, taleb-i mülk ve saltanat için de değildi. Âbâ u ecdâdı içinde hiçbir melik yok idi ki, mülk-i mağsûbunu istirdâd etmek hatırına gelsin. Kezâlik, kavminin menâsıb-ı mülk ve saltanata hiçbir arzusu, içlerinden herhangi bir ferdin tahakkümüne tahammülü yok idi ki, bunları fermânına râm edebilsin. Onlar devr-i İbrahim ve İsmail (aleyhimâ’s-selâm)’den beri neslen-ba’de-nesl muazzez ve muhterem tanıdıkları Harem-i Beytullah’a mücâveret ve Ka’be-i Muazzama’ya hizmet şerefiyle kanaat eder bir kavim idiler ki, cedd-i büzürg-vâr-ı nübüvvet-penâhî Abdulmuttalib’in Fil Vak’ası’nda Ebrehe’ye verdiği cevab-ı meşhûr da buna delîl-i mukni’dir. “Ebrehetü’l-Eşrem” nâmıyla iştihâr eden bu Habeşli kumandan, intikam kasdıyla Arab’ın ma’bed-i umûmîsi “Beytü’l-Harâm”ı, puthânesi ve bilhassa Kureyş’in müntehâ-yı fahr ve mübâhâtı olan Ka’be’yi yıkmak üzre civâr-ı Mekke’ye kadar gelmiştir. Askeri, civarında otlayan develeri iğtinâm ettiler ki, bunlar meyânında Abdulmuttalib’in de iki yüz kadar devesi vardı. Abdulmuttalib, Kureyş’ten birkaç kimseyi mustashiben Ebrehe’nin nezdine gitti. Niçin geldin? suâline, “develerimi istemek için” cevabını verdi. Ebrehe, böyle mühim bir zamanda, böyle büyük bir felâket içinde, reîs-i kavm iken bu kadar dûn-ı himmet göründüğünden, matlûbunu bu kadar cüz’î bir menfaat-i şahsiyyeye hasr eylediğinden dolayı kendisini muâheze etti. O da cevabında; “Ben develerin sahibiyim. Beytullah’a gelince, onu da sahibi himaye eder.” dedi.

    İmdi düşünelim; şeref ve haysiyetçe bütün kabâil-i Arab’a tefevvuku umûmun taht-ı tasdîkinde bulunan Kureyş’ten Abdulmuttalib gibi bir reisin, kavmi beyninde hâiz olduğu o haysiyet ve i’tibâr ile, o vak’ ve mekânetle yine böyle bir hasm-ı eledde mukabele için etbâ’ını (eğer etbâ’ demek sahîh ise) harbe sevk edecek kadar nüfûzu olmazsa, Hazret-i Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) gibi “el-Fakru Fahrî”* zemzemesini unvân-ı mübâhât ittihâz eden bir zâtın te’sîs-i saltanat ve hükûmet edebilmesi nasıl mümkin olabilir?

    Ma’lûm olduğu üzere, öteden beri hükûmet teşkil eden ricâl-i siyâset, daima mensûb oldukları kavmin isti’dâdını gözeterek ondan istifade etmek, efkâr u hissiyyât ve âdât u i’tikâdâtına – velev cebr-i nefs ederek – tarafdâr görünmek, maksadlarına hâdim olabilecek kimseleri ya para ile veyahut âtiyen tevcîh-i menâsıbla itmâ’ etmek, husûl-i maksada mâni’ olabilecekleri birer sûretle vücûdlarını izâle etmek, maksad-ı hakîkîlerini bidâyet-i emrde türlü küçüklüklerle setr ederek mürâîlik derekâtına inmek sûretiyle, te’mîn-i muvaffakıyyet edebilmişlerdir. Bu, cem’iyyât-ı beşeriyyenin kâffesine hâkim bir kânûn-ı tabîî-yi lâ-yeteğayyerdir. Hazret-i Rasûl’ün (sallâllahu aleyhi ve sellem) ise, ne tarafdâr peydâ edebilmek için kimseyi tamâ’a düşürecek malı, ne de kendi nefsi için kimseye îrâs-ı zarar etmeğe meyli vardı. Bilakis giriftâr-ı ezâ ve mihnet edildikçe, “Yâ Rab! Bunlara hidâyet eyle. Zira dîde-i basîretlerini perde-i gaflet bürümüş” diye gizli gizli münâcât eylerdi. Kavminin ısti’dâdı ise, ferd-i âferîdeye inkıyâd ve mutâvaata müsâid değildi. Hele ikâme-i hüccet ve te’yîd-i da’vet için Kelâmullâh olmak üzere telkin eylediği sözlerin çoğu – sahte ma’budları tahkirden, esnâmı tezlîlden, sünnet-i âbâ u ecdâda perestiş eden putperest Arab’a açıktan açığa körlük, sağırlık; beyinsizlik isnadından ibaret olduğu için – o mağrûr ve ser-bâz kavmi tâ samîm-i kalbinden   nasıl   cerîhadâr   ettiği,   tilâvet-i   Kur’ân   edenlerin   meçhûlü   olmayan husûsâttandır. Binâenaleyh etrafında dâimiyyü’l-feverân bir bürkân-ı gayz ve adâvet vardı. Tâife-i Kureyş mu’însiz, zahîrsiz buldukları o Zât-ı Şerîf’e reva görmedik ezâ ve cefâ bırakmadılar. Vekâyi’in hulâsaten tarz-ı cereyânı işte budur. Vesâil-i ma’kûsenin ise netâyic-i ma’kûse tevlîd edebileceğini kim teslim etmez?

    Demek ki da’vet-i Muhammediyye, te’sîs-i mebâni-i mülk ve saltanat için değil, takrîr-i esâs-ı şerîat için vuku’ bulmuş. Eğer hâhişker-i câh ve mülk olaydı, şeklini telkîn eylediği hükûmet-i şer’iyye-i İslâmiyye bilcümle usûl ve fer’iyle cây-gîr-i istikrâr olduktan sonra, riyâset-i İslâmiyyeyi takdîm ve rüchâniyyeti hiçbir Arab kabilesinin inkâr etmediği hânedân-ı âlîsinde ibkâ etmesine mâni’ ne idi?

    Ya (Hazret-i Sultân-ı Enbiyâ aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Efendimiz Hazretlerinin bidâyet-i bi’sette malı yok, câhı yok, askeri yok, a’vân ve ensârı yok, selîka-i şi’riyyesi yok, kimseden tahsîl ve tederrüs yok, yazısı yok, sihri hitâbetiyle teshîr-i kulûbda şöhreti yok, hâsılı avâm-ı nâsı celb için bir mevki’i mahsûs kazanmasına, havâss beyninde bir mertebe ihrâz etmesine bâdî olacak zâhiren yedinde hiçbir vesilesi yok iken, kendisini kimsenin yetişemeyeceği o mevki’i mümtâza çıkaran fehâmet-i iclâline karşı mülûk ve selâtîne boyun eğdiren ne idi? Bütün akvâmı irşâd etmeği, seyyiât-ı asr-dîdelerini salâha tebdîl eylemeği, âleme nefh-i sûr-i hayât ederek kulûb-i meyyiteye taze can vermeği deruhde etmek derecelerinde uluvv-i himmet sahibi olmasına bâis ne idi?


    Yayına hazırlayan: Murat Gökalp

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1324_1/1324_1_15/1324_1_15_NAIMA.pdf


    *    “Fakirlik benim iftiharımdır. (Ben onunla övünürüm.)” Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ ve Mıızîlu’l-İlbâs, nşr. M. Abdulazîz el-Hâlidî, Dâru’I-Kutubi’l-İlmiyye, I-II, Beyrut 1997, II/80 (no: 1833); Derviş el-Hût, Esne’I-Metâlib, thk. M. Abdulkâdir Atâ, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1997, s. 198 (no: 976); Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV. Yayınları, Ankara 2000, s. 402-3. [M.G]