Etiket: âmil

  • Allah’a İbadetin Felsefesi III

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Haziran 1947 – Cilt II – No 73

    İbadetin Psikoloji Bakımından İzahı:

    Hayat, zevk ile elemin uğrağıdır. Beşer ruhu, elemden ne derece gocunursa zevk ve lezzetten de o nisbette hoşlanır. Hayatta bir müjdenin zevk ve lezzetleri uyandıran tatlı tatlı cazibeleri bulunduğu gibi bir korkunun elemlerini kaynatan hüzün ateşleri de vardır. Bunların hükümlerini icra eylediği sahalar bu âlemde birbirlerinden büsbütün ayrı ve müstakil de değildir. Elem ve lezzet, her hayat sahibinde müşterek olarak tesir ediyorlar. İnsanda ise başkalarından fazla olarak hâdiselerin yalnız kendileri değil, tasavvurları da tesir etmektedir. İçimizi sızlatan, bize elem veren bir hâdiseyi tasavvur bir elem olduğu gibi inşirah verici bir olayı tasavvur da bir lezzet oluyor. Bundan ötürüdür ki elemin sebepleri karşısında insan öfkelenir, yahut korkar. Zevk ve lezzetin sebepleri karşısında da ümitlenir veya hırslanır.

     

    İnsanın kazancında nâzım rolünü gören de işte halden istikbale bu korku ile ümidin daimi bir surette karşılaşması ve çarpışmasıdır. Ümit silindiği zaman insanın ruhunu yeis kaplar, beşerî faaliyet azalır ve hatta söner. Korku silindiği zaman da her yönden taşkınlık başlar; sonu düşünülmez, faydalı bir çalışma yapılmaz. Halbuki bu âlemde ağlayanların güldüklerini gördüğümüz gibi gülenlerin ağladıklarını da görüyoruz. Demek ki insan, hayatında, bunlardan birinin içinde bulunurken diğerine geçebilmek imkân ve mazhariyetine de malik bulunmaktadır ve buna böylece inanmak lâzımdır. Ümidin içinde bir korku, korkunun içinde bir ümit yoksa vazife duygusu felce uğrar; bunun neticesi ya tuğyan, yahut yeistir. Açları çalıştıran doymak ümidi ise, tokları çalıştıran da açlık korkusudur. İşte bu ümit ve korkudur ki, aynı zamanda vazife duygusunu da canlandırıyor ve insanı faaliyete geçiriyor.

    Demek ki beşer hayatı iç ile dışın bir muamelesidir. Teneffüsten tutunuz da en incelerine varıncaya kadar hayatın sebep ve lezzetlerinden bir çoğu insana dışından gelir. İçinden gelenlerin çoğu da kendi yapısı değildir. Esasen herkes varlığının, hayatının, ümit ve korkusunun âmili yalnız kendisi olmadığını az çok duyar ve hattâ bilir. Bu da kendi kendine bırakılan insanın bir hiç ve âciz bir nesne olduğunu anlamaya yeter. Birçok sebepler yüzünden insanın bu aczini, bu duygusunu unuttuğu ve kendinden geçtiği zamanlar gerçi çoktur. Bununla beraber aczini ister anlasın, ister anlamasın insan, âcizdir ve hiçbir fert kendi kendine bu acz sahasından çıkabilecek durumda değildir.

    Aklı başında olanlar da ümit ile korkunun bu cazibe ve dâfiasından hiçbir vakit ayrılamazlar. Ağlamak ile gülmek hayatın birer yaprağı olduğunu bilenler, her ân korku ile ümit arasındadır. İyi düşünülürse geleceğe bakan beşer ruhunda ne ümidin bir sonu vardır, ne de korkunun. Hilkatte ümidin sebepleri mahdut olmadığı gibi korkunun sebepleri de öyledir.

    Beşer ruhu, zaman zaman böyle muayyen ümitler ve muayyen korkular karşısında daimi surette müteessir olurken bir taraftan da bütün varlığıyla, hudutsuz ümitlerin ve korkuların mutlak tesiri altında bulunur ve burada ümitlerle korkuların karşı karşıya yer alarak bir noktada buluştuklarını görür ki hakikatin ta kendisidir.

    Eğer ümit ile korku, hayır ile şer, lezzet ile elem böyle müşterek bir noktada faaliyetlerini icra etmeyip de her birinin hüküm sahası müstakil olsa ve birinden diğerine geçmek imkânı bulunmasa idi hayır ve şer kanunlarını, korku ve ümit mebdelerini arayarak vazifelerimizi ona göre tayin ve icra etmek lüzumuna kani olmazdık. Bu kadarla da kalmayarak belki vücutta iki mabut bulunabileceğine ihtimal verirdik. Halbuki, şimdi de işaret ettiğimiz gibi, vücut ve hayat böyle görünmüyor. İnsan, hayır, şer, lezzet ve elem gibi bu iki zıt hayattan birinin içinde bulunurken diğerine geçebilmek mazhariyetine malik bulunduğu gibi zevkler içinde elem, elemler içinde zevk duyabiliyor. Bu hakikati anladığı zaman kendisinde öyle alâka uyanır ki bu alâka bir taraftan bütün sevgileri, diğer taraftan bütün korkuları içine alan bir korku ve ümit heyecanıyla  görünür…

    İşte insan ruhunun, böyle külliyetiyle müteessir olduğu mutlak bir korku ve ümit âmiline karşı duyduğu bu ilgi fıtrattaki tek mâbut ve ibadet fikrinin menşeidir ki bütün his ve vazife bu ilgide toplanır. Her şahsın ahlâkı, fıtrat ve yaratılışı, istikbali, saadeti, mahrumiyeti bu alâka ve ilginin ciddiyeti ile mütenasiptir. Bunun içindir ki: İnsan, bu duygusunu neye bağlarsa mâbudu ve taptığı odur. Her milletin şirazesindeki kıymet, seçtiği mâbudun hüküm sahası ve kudret mertebesiyle mütenasiptir. Çünkü ubudiyet ve vazifeden gaye, korkudan, şer ve elemden kurtulup hayır ve lezzete, felah ve saadete ulaşmaktır. Başka bir deyişle hayatın en sonra hayrı mahza dönmesini temindir. Binaenaleyh, kendisine tapılmak üzere seçilmiş olan måbudun hayırlar ve şerler, lezzetler ve elemler üzerindeki hakimiyeti ne kadar geniş ve şümullü olursa ubudiyet de o nisbette semere verebilecektir. Bunun içindir ki: İnsanoğlu hayatta elem ile lezzet olaylarının kanunlarını, hayır ile şer mebdelerini ve bunların kıymetlerini hep araya gelmiştir.

     

    Bu arada nice lezzetler tatlı ve hoşa giden şeyler görülmüştür ki, çok şiddetli ve fazla olmalarına rağmen neticede güldürmemiş, sürekli elemlere sebep olarak uzun zaman ağlatmıştır. Nice elemler de görülmüştür ki büyük büyük lezzetlerin bir mukaddimesi olmuşlardır. Öyle yüksek ve hayatın sonuna kadar sürüp gidecek zevk ve lezzetler vardır ki onlar geçici elemlerle çevrilmiştir. Devamlı olan bütün elemler de geçici lezzet ve tatlarla kuşatılmıştır. Geçici elemlere sabrın sonu lezzet, geçici zevklere kapılmanın sonu elemdir. Bundan ötürü değil midir ki beşer vicdanında zevk ve lezzetlere vasıta olan elemler lez- zetler sayfasına, elemlere sebep ve vasıta olan tatlar da elemler sayfasına yazılagelmiştir. Bunun içindir ki vazifenin ölçüsü, her ne suretle olursa olsun, elem ve lezzet değil, hayır ve şerdir. Ve yine bunun içindir ki hayır, lezzet değil, belki ona sebeptir. Şer de elem değil, elemin sebebi olarak kabul edilmiştir.

    Bu bilgiden ve tecrübeden gafil olanlar, her lezzeti hayır zannederek koşarlar, her elemi de şer sanarak ondan uzaklaşırlar. İçtimai bir hey’ette vazife kanunlarını bozanlar da hep bunlardır. Böyle her lezzeti hayır, her elemi şer sayarak hayır ve şeri kendi ferdi vicdanlarının ânî tesirleriyle ölçenlerin nazarlarında o lezzetlerden ve o elemlerden başka mâbutları yoktur. Onun için hayatlarının her lâhzasında bunlar bir mâbut değiştirirler.

    Evet bazen bilgisizlik, bazan terbiye ve itiyattaki hususiyet dolayısıyla bir kısım vicdanlar bütün korku ve ümitlerin ilk mebdei olan mutlak kudrete yükselemeyerek muayyen ve mahdut bir ümidin zorlaması veya bir korkunun kahrı altında kalır ve ona muayyen bir zaman içinde bütün varlığıyla öyle bağlanır ki o lezzeti feda veya o elemi iktiham etmeye kendisince imkân yok gibi tasavvur eder. Artık, o, “Bu ümidi meydana getiren âmili öyle sevmiş veya o korkuyu doğuran şeyden öyle yılmıştır ki bunlar ona bütün sevgilerin gayesi veya bütün korkuların sonu gibi görünür. Sanki birisi varlığın kendisi, diğeri yokluğu temsil eder. O zavallı vicdanın böyle mahdut, mütenahi ve kendisi gibi mahlûk bir sebebe bütün varlığıyla  bağlanıvermesi onun önünde öyle tezellüllere, öyle temellüklere, öyle tapınmalara sevk eder ki bütün şuur o tezellüle boğulur ve o lâhzadan ilerisini görebilecek akıldan eser kalmaz.

    İnsanlara Hâlık ve mahlûk, hakiki mâbut ve kulluk alâkasını unutturarak bütün musibetleri hazırlayan şirkin de menşei işte budur. Müşriklerin ve putperestlerin canlı, cansız türlü türlü putları ve bâtıl ilâhları hep bu duygu ile çıkmıştır. Beşer hayatında bugün bile böyle vicdanlar sanıldığından daha çoktur. Hatta kendilerini mâbut ve ibadet fikriyle hiç ilgili değil gibi sananlar ve bunu kendileri için en ileri bir fikir telakki edenler hayatlarının her lâhzasında böyle, bir mâbud değiştirirler ve bu suretle bütün hayatlarını mutlak bir şüphecilik ve döneklik içinde geçirirler.

     

    Halbuki bütün varlığını fanilere bağlayan her gönül, şüphesiz ki, daima ziyandadır ve tehlikeye namzettir. Çünkü o fânî cazibe nasıl olsa bir gün olup kopacaktır. Hangi fânî vardır ki bütün arzularını yerine getirebileceğine söz verebilsin? Hangi fânî vardır ki sana, senden evvel yıkılıp gitmeyeceğini sağlayabilsin? Ayağının altındaki yer yuvarlağı, başının üstündeki güneş bile sana bu teminatı veremez. O teminatı sana ezeli, ebedi, hay ve kayyum, mebdei kül olan Allah verebilir.

    İşte bunun içindir ki, ibadet ve kulluk yalnız onun hakkıdır ve ancak ona ibadet edenlerdir ki diğer ümitlere ve korkulara kendilerini tamamen kaptırmaz, vazifesi yolunda şaşırmaz ve onlardan herkes faydalanır.

     

    Peygamber Efendimiz öldüğü zaman ashap pek ziyade müteessir olmuşlar ve âdeta şaşırıvermişlerdi. Bu şaşkınlık ile olacak ki Hazreti Ömer bile “Peygamber ölmemiştir, kim ölmüş derse vururum” diyecek kadar ileri gitmişti. Bunun üzerine Hazreti Ebubekir hemen ayağa kalkarak «Muhammed Peygamberden başka bir şey değildir, ondan evvel de Peygamberler geçmişti, eğer Muhammed (Aleyhisselâm) ölür veyahut öldürülürse arkanıza mı döneceksiniz?. mealindeki Ayeti okuyarak “Ey müminler! Eğer içinizde Muhammed’e (sav) ibadet eden, ona tapan var idiyse işte o öldü; yok eğer onu Peygamber gönderen Allah Tealâ’ya ibadet ediyorsanız biliniz ki O, Hay ve Kayyumdur, ölmez” meâlindeki nutkunu söyleyince ashap kendilerini toplamışlar ve fânilere gönül bağlanamayacağını hemen yakînî bir surette anlamışlardır. Bu hakikat, her zaman aynîdir. Bu kanun, hükmü her vakit yürüyen ezeli ve İlâhî bir kanundur, Allah’tan başka her şey fâni olduğundan Allah’ı bırakıp da bütün külliyeti ile fânîye dayananlar bu ahmaklıklarının cezalarını dünyada çekmeseler bile âhirette muhakkak göreceklerdir.

    Gönüller fânilere bağlandığı zaman çok kere, ümit mebdei ile korku mebdeini başka başka görür ve o zaman bakarsınız ki bir tarafta bir sürü dilber sevgi mâbutları, bir tarafta da kahraman korku mâbutları dizilmiştir. İkisinin arasında kalan zavallı gönül ikisine de kendisini sevdirip hem korkusunu defetmek, hem de ümidine ermek ve aradığına kavuşmak için ne heyecanlarla kıvranır; aklın kabul etmediği ve edemeyeceği ne tezellüller, ne tabasbuslar, ne tazimler, ne boyun kırmalar, ne bel bükmeler izhar ederek çarpınır, tapınır ve onun fikrince bu, korktuğundan kurtulmak ve umduğuna kavuşmak için bir ibadet olur. 

    Fakat ne çare ki nazarında ümidi veren başka, korkuyu veren başka olup bunları birleştiren ve hepsi üzerinde hükmünü yürüten bir mebde yok! Böyle olunca da bütün çalışmalar hep boşadır ve o gönülde birbirine düşman olan bu iki kuvvetin mütemadiyen kavga edip durdukları bir buhran alanıdır.

    İşte bundan ötürüdür ki, İslâm itikadina göre beşer hayatında tesiri olan bütün sebeplerin ve âmillerin; zevk ve elem, korku ve ümit doğuran bütün mebdelerin hepsi mutlak bir sebebe ve evveli bir mebee ve illete dayanır ki o da her şeyi yaratan, terbiye ile tekamül ettiren, hayır ve şer varlığın bütün tecellilerinin ilk mebdei olan Allah Tealâ Hazretleridir. Binaenaleyh ona ibadet bir vecibedir ve hattâ ibadet ve tezellül de yalnız ona olur. Ve yalnız onun hakkıdır. Ondan başkasına tapınmak şirktir, küfürdür.

    Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi