Etiket: akıl

  • İslam’da Mesuliyet Esası Ve Kadere İnanma Keyfiyeti

    Müellif: Babanzâde Ahmed Naim

    Dergi: Hakka Doğru, Cilt 8, Sayı 200

    Tarih: 10 Ağustos 1950

    Müslümanların vaktiyle yalnız başlarına ve herhangi medeni milletin felsefesinden yardım görmeksizin büyük bir medeniyet kurmuş olduklarını söylemekten maksadımız, felsefenin bugünkü Avrupa medeniyetini kurmaktaki büyük hizmetlerini hor gördüğümüzü anlamak değildir. Demek istediğimiz şudur: Yayılması, ahlakın alçalmasına sebep olacak bir takım felsefi meslekleri bir tarafa bırakacak olursak “vazife” prensibini akıl üzerine kurarak “doğru, iyi ve güzel” gibi yüksek prensipleri kemal gayesi edinen sağlam nazariyeler bile umumun gönlüne hakim olmak bakımından dinin gösterdiği kudret ile rekabet edememektedir. Şu manaca ki, vahy-i ilahiye iman kaydından azade kalmak isteyenler arasında ahlak kaidesini sırf akıldan çıkararak “vazife” ve “vicdani mesuliyet”i kendilerine -ameli olarak- rehber edinenlerin sayısı henüz pek azdır. İslam dini ise, sağlam, en muhkem bir felsefenin ahlaki prensiplerinden birini de ihmal etmeksizin onun bütün gereklerini akıl, gabi, zengin, fakir, alim, cahil, ileri-geri, bütün beşer sınıfları arasında aynı kuvvet ve nüfuz ile yaymaya başlayalı on üç buçuk asır olduğu halde ahlaki vazifelerin İslamlar arasında din boyasına boyanmış olması, akli mahiyetini hiçbir vakit zedelememiş ve hiçbir vakit İslam arasında, akıl ile din korkulacak bir savaşa düşmemiştir.

    İslam’ın temeli, akli prensiplerdir:

             İslam dini; aklı, haiz olduğu yüksek mevkiden hiçbir vakit indirmemiştir. Peygamber Efendimiz “İnsanın dini, aklıdır, aklı olmayanın dini yoktur.[1] buyurur. Aklın, ilahi burhanlardan biri olduğu üzerinde bütün İslam ilim adamları arasında oy birliği vardır. Bundan dolayıdır ki bizim, akli prensiplerimizde aklın iyi karşılayamayacağı hiçbir şey yoktur. Bunu anlamak için, ahlaki meslekler içinde en sağlam ve İslam ruhuna en uygun bulduğumuz rasyonalistlerin prensiplerini ele alarak bunları bizim İslami prensiplerimizle karşılaştırmak istedik.

                Müslümanların kadere inanmaları ne mahiyettedir?

    Eski ve yeni felsefede ahlak için keşfedilen prensiplerin en önemlisi ihtiyar liberte’dir. Bu münasebetle Müslümanların kadere (préscience, prédestination) iman etmeleri hususunu bahis mevzuu etmekten kendimizi alamıyoruz.

    Müslümanlar, kadere inandıkları için muaheze olunuyorlar ve bu sebepten dolayı Müslümanlarda amalin bir ahlakı kıymeti bulunmadığına kail olanlar eksik değildir. Çünkü bunlara göre Müslümanlar, alınlarına ne yazılmışsa onu yaparlar; kendi ihtiyarları ile hareket etmezler. Mukadderata boyun eğerek yürürler ve mukadderat, ne buyurmuşsa onu yaparlar; başka bir şey yapmak ellerinden gelmez. Onun için yaptıkları işlerin hiçbir ahlaki değeri yok- tur.

    Fatalizm budur. Bunu da Cebrîlik diye tercüme edebiliriz. Mesele son derece mühimdir ve bir sürü haksız isnatlara sebep olmaktadır. Bu yüzden biz, bu meseleyi araştırmak ve incelemek lüzumunu hissediyoruz.

    Dinlerin biri de bu bahsin derinliklerine el uzatamamış olduğu halde Müslümanlar “takdir” ve “ihtiyar” meselesini ciddiyetle bahis mevzuu etmiştir. Allah’ın varlığını kabul eden ve etmeyen birçok felsefi meslekler, cebrîliği kendilerine prensip edinmiş oldukları halde sem’î ve akli delilleri bir araya getiren, din ile felsefeyi barıştan İslam mütekellimleri, cüz’i iradeyi ispat ederek davayı bugünkü rasyonalist ahlakçıların istedikleri gibi açıklamayı büyük bir vazife sayıyoruz.

                Mesuliyet esası:

    Her şeyden evvel şunu bilmek lazım ki, Müslümanların kadere olan inançları, amel ve niyetlerinin ahlaki değerini eksiltecek mahiyette değildir. Müslümanlar, hem kadere inanırlar, hayır ve şerrin hâliki Allah olduğuna kail olurlar; hem de Allah tarafından kendilerine gösterilen doğru yol ile bedbahtlığa ve sefalete giden eğri yoldan hangisini tutarlarsa bunu kendi arzu ve ihtiyarları ile yaptıklarına inanırlar. Biz tarafgirlikten korunan her akıl sahibi ferdin şöyle bir muhakeme yürüteceğini sanırız: Dünyada hiçbir din tasavvur olunamaz ki bir taraftan beşeri hareketlerin, lazım-ı gayri müfarıkı olan mesuliyet (responsabilite) vasfını insandan kaldırsın da diğer taraftan yine buyruklar ve yasaklar göstersin. İnsan, irade ve ihtiyar sahibi değilse buyruklar ve yasaklar neye yarar? İnsan, mesul değilse vücubun, hürmetin, ibahanın ne manası kalır? İnsan irade ve ihtiyardan mahrum ise, bir şeyi yapmaya müsaade etmenin, bir şeyi yasak etmeye uğraşmanın faydası ne olabilir? Onun fiilinde ne kıymet kalır ki o fiili güzel veya çirkin diye vasıflandıralım? Ve bu takdirde iyi işler işleyen kimse ile kötü işler işleyen kimse arasında ne fark kalır? Herhangi bir din, o dini kabul eden kimselerden mesuliyet fikrini kaldırsa, idam kararını kendi kendine vermiş olur. Halbuki İslam dini itikatlara, ibadetlere, muamelelere, ahlaka ait birçok buyrukları, birçok yasakları olan bir dindir. İslam dini birçok şeyleri helal, birçok şeyleri haram saymış, helal ile haram arasındaki bütün hududu tayin etmiş, alemin nizamını koruyan en önemli, en ince ve en yüksekten başlayarak yaşayışın nâzımı olan en hurda teferruata kadar her şeyi göz önünde tutmuş, şunu yap, bunu yapma demiş olan bir dindir. Bu din, beşerin ruhunu terbiyeyi en yüksek maksat saymış, ahlakı en yüksek gelişime vardırmak için her şeyi yapmış ve bu yüzden irade terbiyesini en belli başlı hedef tanımış olduğuna göre insanı, irade ve ihtiyardan mahrum sayarak kendi varlığını temelinden yıkar mı?

    Mesuliyeti kökleştiren temeller, insanın amelinden mesul olduğunu gösteren ayetler ve hadisler pek çoktur. Burada birkaçını örnek olarak sunacağız.

    Ayetler:

    “Her kim bir zerre miktarı hayır işlerse onu buluyor. Her kim bir zerre miktarı şer işlerse onu buluyor”[2]. (Zülzilet (Zilzâl) Suresi, Ayet 7-8).

    “Onlara de ki: her biriniz, kendi niyeti ile, istediği yola göre amel eder. Hanginizin tuttuğu yol hidayete daha yakın ise, onu da Rabbiniz daha iyi bilir”.[3] (Sure-i İsra, Ayet 84).

    “İnsan çalıştığı şeyden başkasını bulamaz”.[4] (Necm Suresi, Ayet 39).

    “Her kim ahiret ekimini isterse ona ziyadesiyle veririz. Her kim de dünya ekimini isterse ona ondan veririz”.[5] (Şûrâ Suresi, Ayet 19).

    “Sen onlara de ki: Hakkı bildirmek Allah’tan. İsteyen iman eder, isteyen kafir kalır.”[6]  (Kehf Suresi, Ayet 28).

    “İyi ve yararlı işler işleyen kendine, kötü ameller işleyenlerse kendi zararına çalışmış olur. Ondan sonra rabbinize döndürülürsünüz”[7]. (Câsiye Suresi 15).

    “Hak Teala yaptığından mesul olmaz. Halbuki onlar mesul olurlar”.[8] (Enbiya Suresi 23).

    “Bir millet kendinde olanı değiştirmedikçe Hak Teâla da onda olanı değiştirmez”.[9] (Ra’d Suresi 11).

    “Hak Teala bir kavme ihsan ettiği bir nimeti, o millet kendinde olanı değiştirmedikçe değiştirmez”.[10] (Enfal Suresi, Ayet 53).

    Bir de şu hadisleri nakledelim:

    “Her biriniz çobandır ve sürüsünden mesuldür.”[11]

    “Her kim kıyamet günü sıkı bir hesaba tutulursa azaba uğrar”[12] (Yahut bir rivayete göre helâk olur.)

    “Kıyamet gününde Adem oğlu beş şeyden sual olunmadıkça rabbinin huzurundan ayrılmaz. Ömründen sorulur ki onu ne ile geçirip tüketti? Gençliğinden sorulur ki onu ne ile yıprattı? Malından sorulur ki onu nerede kazandı ve nereye harcadı? Bir de öğrendiği şey ile ne türlü amel etti diye sorulur.”[13]

    Şu ayet-i kerime hakkında ayrıca dikkati çekeriz:

              “Kendilerine peygamber gönderdiğimiz kimseleri mesul edeceğimiz gibi gönderdiğimiz peygamberleri de mesul tutacağız.”[14] (Sure-i Âraf, Ayet 5).

    Görülüyor ki İslam dini mesuliyet kaidesini gayet sarih ifadelerle gayet açık bir surette kurmuş ve temelleştirmiştir.

    İslam dininin bu yolda anlatmak istediği şudur: “Size doğru yolu ve bahtiyarlık yolunu apaçık gösterdim. Gün gibi aşikar kıldım. Artık siz, istediğiniz yolu tutunuz. Doğru yolu tutarsanız faydası size, ondan ayrılırsanız zararı yine size aittir.” İşin en ciddi tarafı, bu mesuliyetten bir kimsenin kurtulamamasıdır. Çünkü naklettiğimiz ayetlerin en sonuncusundan anlaşıldığına göre yalnız fertler değil, peygamberler de mesul tutulacaklardır. Peygamber, vahyi ilahiye göre hareket ettiği ve kendisinden bildirilmesi istenen her şeyi bildirdiği halde, yine mesul tutulmaktan kurtulamamaktadır. Nitekim Peygamber Efendimiz veda haccında irad buyurduğu uzun hutbeye ara sıra fasıla vererek karşısındaki büyük cemaate “Söyleyin, bildirdim mi?” diye soruyor ve her defasında “Evet.” cevabını alınca barigâhı izzete dönerek “Şahit ol ya Rab!” diyorlardı. Mesuliyetin bundan daha açık delili bulunabilir mi?


    [1] دين المرء عقله ومن لا عقل له لا دين له

    [2] فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَراًّ يَرَهُ

    [3] قل كل يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِهٖؕ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَبٖيلا

    [4] وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى

    [5] مَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فٖي حَرْثِهٖۚ وَمَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهٖ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَصٖيبٍ

    [6] وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْ

    [7] مَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِهٖۚ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاؗ

    [8] لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ

    [9] اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْؕ

    [10] ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌۙ

    [11] كلكم راع وكلكم مسؤول عن رعيته     

    [12] من نوقش الحساب يوم القيامة عذب وفي رواية يهلك

    [13] لا تزول قدما ابن آدم يوم القيامة حتى يسأل عن خمس : عن عمره فيما أفناه ، وعن شبابه فيما أبلاه ، وعن ماله من أين اكتسبه ، وفيما أنفقه ، وماذا عمل فيما علم

    [14] فَلَنَسْـَٔلَنَّ الَّذٖينَ اُرْسِلَ اِلَيْهِمْ وَلَنَسْـَٔلَنَّ الْمُرْسَلٖين

  • Mantık-Nahiv İlişkisi II: Bir Mesele Olarak “Ben buyum!” Diyebilmek

    Müellif : Abdurrahman Beşikci

    Tarih: 13 Zilkade 1445 (21 Mayıs 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

     

    Hamd O’na (c.c), sâlat ü selam O’na (s.a.v). Kâinatta her ne varsa akıl süzgecinden geçtikten sonra anlamlı hale gelir. Bir şeylere anlamsızlık anlamını vermek dahi ancak akıl ile mümkündür. Akıl, akideye zemin teşkil edip dünya-ahiret hayatlarımızı etkiler ve yine akıl ile aldığımız kararlar sonsuz hayatımızın nereye sevk olunacağında belirleyicidir. Ahiretimiz gibi ebedi saadetimiz dahi akıl ile kendisine yol bulurken hiç şüphesiz diğer pek çok şey de akıldan nasibini alır ki dil de bunlardan birisidir. Hele söz konusu vahiy dili olan Arapça söz konusu olduğunda durumun çok daha net olduğunu söyleyebiliriz. Müslüman alimler Arapça’yı tahlil ederken öylesine rasyonel bir zemin kullanmıştır ki dilde mantık ile uyumsuz olduğu söylenebilecek en ufak bir malzeme mümkün değildir. Arapça’nın diğer dillere nazaran hususiyeti mantığın kendisini çok yoğun bir şekilde göstermesidir. Öyle ki Arap dilinin en temel iki ilmi olan sarf ve nahiv mantığın içerisindeki tasavvur tasdik bahislerine benzetmek mümkündür. Buradaki benzerlik veçhi ise şudur: Sarf da tıpkı tasavvurât bahsi gibi müfretlerin suretlerini inceler. Ancak mantık anlamların suretlerini incelerken sarf kelimenin suretini kendisine konu edinir. Öte yandan nahiv de tıpkı tasdîkât bahsi gibi tam nispeti kendisine konu edinmektedir. Nahiv tam nispette yer alan dilsel ögelerin iraplarını incelerken mantık bizzat bu nispetin hükümlerini ve sonrasında da kıyası inceler. Bu yazı mantık-nahiv ilişkisini konu edinmektedir.

    Sosyal medyada tesadüf ettiğim bir pasajda el-Kitâb sahibi Sîbeveyh’in bir görüşüne yer verilir:

    “Bil ki Sibeveyh -Allah ona rahmet eylesin- zamir başlığında ism-i işâret ile mütekellim ve muhatap zamirden haber verilmeyeceğini, aksinin (mütekellim ve muhatap zamirden ism-i işaret ile haber vermek) de mümkün olmadığını söylemiştir. Nasıl ki “Ben buyum” denilemez; “Bu sensin”, “Bu benim” de denilemeyecektir. Çünkü bunlar sonralarında faydayı tamamlayıcı herhangi bir unsur gelmediği müddetçe lağıv olur ve herhangi bir fayda ihtiva etmez.”

    Sîbeveyh’in bu iddiasını daha iyi anlamak için birkaç mantık bilgisine ihtiyaç duyulmaktadır. Bunlardan ilki küllî-cüz’î tanımlarıdır. Küllîlik, tasavvurunun bizatihi kendisinin o kavramın çoklara yüklemlenmesine mâni olmaması iken cüz’îlik ise mâni olmasıdır. Küllîye örnek olarak insan, canlı, kitap, defter zikredilebilir. Cüz’îye örnek olarak ise Ahmet, Mehmet, ben, sen, şu, bu gibi kelimeler örnek gösterilebilir. Nitekim insan, canlı, kitap ve defter çoklara yüklem olabilirken Ahmet, Mehmet, ben, sen, şu ve bu kelimeleri çoklara yüklem olamamaktadır.

    “A B’dir” şeklinde bir önermenin kurulması için kimi aşamalar gereklidir. A ve B tasavvurlarından bir tasdikin meydana gelmesi, aralarında belirli bir tür nispetin kurulduğu anlamına gelmektedir. Bu aşamada birkaç nispetten bahsetmek mümkündür. İlk nispette mutlak olarak A ve B’nin arasında bir bağ kurulmaktadır. İkinci nispette ise tasavvurlardan birisi mevzu diğeri ise mahmul olarak konumlandırılır. Ancak gerek ilk nispette gerek bu ikinci nispette gerek kurulacak olan üçüncü nispet ve hükümde olmazsa olmaz bir şart vardır: ikilik. Buna göre nispeti iki şeyi birbirine bağlayan düz bir çubuk olarak düşünebiliriz. Nasıl ki düz bir çubuk ancak iki farklı şeyi birbirine bağlayabilir nispet de aynı şekilde ancak birbirinden farklı iki şeye ilişir. Şayet A ve B cüzî olursa aşağıda da zikredileceği üzere ancak olumsuz olarak doğru bir önerme kurulabilir. Yoksa her “ikisinin” de aynı cüz’i olduğu bir durumda nasıl olur da nispet kurulabilir? Nasıl tek bir şeyi aynı nispetin iki tarafına yerleştirebiliriz?

    Bir cüz’înin bir şeye yüklem olması ancak zahir itibariyledir. Öte yandan böyle bir yüklemleme mümkün değildir. Çünkü cüz’înin herhangi bir şeye yüklem olması mümkün değildir. Aksine cüz’iler kendisine bir şeylerin yüklemlendiği kavramlardır. Cüz’îler arasında dört nispetten sadece tebâyün olabilir. Çünkü cüz’îler sadece tek bir şeye yüklemlenebilmektedir. Hal böyle iken iki farklı cüz’î ancak ve ancak birbirlerinin sadık gelmediği bir şeye sadık gelebilirler. Bu da her birisinin bir diğerinin sadık geldiği şeye sadık gelmediği anlamına gelir ki bu da tebâyün demektir. Bu durumda cüz’îler doğru bir önermede ancak birbirlerinden değillenebilirler ve bundan dolayı da birbirlerine yüklem olmaları mümkün değildir. Öte yandan cüz’îler küllîleri yüklem olarak kabul edebilirler. Nitekim küllî ve cüz’î arasındaki nispetlerden birisi de umum husus mutlaktır ki bu da pek ala küllînin cüz’îye yüklemlenebileceği anlamına gelmektedir.

    Daha evvel de geçtiği üzere önermede bir nispet kurulabilmesi ancak nispetin taraflarının farklılaşmasıyla mümkündür. Bu durumda bir cüz’înin bir diğer cüz’îye olumlu nispeti doğru bir önermede mümkün değildir. Zira “iki cüz’î” arasında üç ihtimal söz konusudur: i) Olumlu bir önerme kurulur. “Ahmet, Mehmet’tir” örneğinde de olduğu üzere. Bu durumda önerme yanlıştır. 2) Olumsuz bir önerme kurulur. “Ahmet, Mehmet değildir” örneğinde olduğu üzere.  Bu durumda önerme doğrudur. 3) Aynı cüz’îyi önermenin iki tarafına yerleştirmeye çalışırız ve bu durumda önerme kurulamaz. Zira önermenin kurulması için gerekli olan nispetin taraflarının farklılaşması bu ihtimalde söz konusu değildir. “Bu, Ahmet’tir” gibi ifadelerde ise tevile gidilir. Mezkûr cümlenin şöyle bir anlamı olmalıdır: “Bu kendisine Ahmet diye seslenilendir”. “Kendisine Ahmet diye seslenilmek” ise külli bir kavram olup çoklara, dolayısıyla da mevzu makamındaki “Bu” ya yüklem olabilmektedir.

    Sîbeveyh de tam olarak bu noktadan hareketle ism-i işareti mevzu yapıp muhatap ve mütekellim zamirler ile bu mevzudan haber verilemeyeceğini vurgular. Keza aksi de mümkün değildir. Çünkü gerek ism-i işaretler gerek muhatap ve mütekellim zamirler cüz’îler için vaz edilmiş lafızlardır. Dolayısıyla “Ben buyum” dediğimizde -eğer yüklemi “kendisine ‘buyum’ diye seslenilen/işaret edilen kimseyim” şeklinde külli bir mefhumla tevil etmezsek- önerme kurmamış oluruz. Nitekim gerek mevzu gerek mahmul cüz’îdir ve her iki cüz’înin de referansları aynıdır. Bu durumda ise önermenin taraflarında bir farklılaşma meydana gelmez. Bundan dolayı da herhangi bir haber verme söz konusu değildir. Zira önerme dahi kurulamamıştır.

    Bu noktada şöyle bir soru pek âlâ sorulabilir: Sivebeyh, ism-i işarete muhatap ve mütekellim zamirlerin yüklemlenemeyeceğini söylemektedir. Peki gâib (“o”) zamir söz konusu olduğunda durum farklı mı olacaktır? Nitekim gâib zamir de zamirdir ve aynı şey onun için de geçerli olmalıdır. Halbuki Sîbeveyh gâib zamiri hükme dahil etmemektedir. Bu durumda gâib zamir yüklem olabilir gözükmektedir. Peki Sîbeveyh’in bu yaklaşımının sebebi nedir?

    Bunun yanıtı gâib zamirin vaz’ının farklı olmasında gizlidir. Şöyle ki muhatap (sen, siz) ve mütekellim (ben, biz) zamirler surette mutlak olarak cüz’iler için vaz olunmuş zamirlerdir. Halbuki söz konusu gâib zamirler ise cüz’îler için kullanılabileceği gibi külliler için de kullanılabilmektedir. Gâib zamirin mercii şayet bir cüz’î olursa gâib zamir de cüz’i olacaktır. Bu durumda ism-i işarete yüklemlenmesi mümkün olmayacaktır. Ancak mercii bir cüzî olmaz ise bu konuda ihtilaf vardır. Nitekim gâib zamir diğer ikisinin aksine nekraya da dönüyor olabilir. Görünen o ki Sîbeveyh bu noktada ulemanın bir kısmının aksine gâib zamirin külli olacağını düşünmektedir. Bu ise onun ism-i işarete yüklemlenebileceği anlamına gelmektedir.

  • Ahkâm ve Hakâik-i Dîniyyenin Cümlesini Marifette Aklın Adem-i Kifâyeti

    Müellif: İskilipli Mehmed Atıf

    Dergi: Mahfil

    Tarih: Muharrem 1342

    Evvelki makâlede beyân olunduğu üzere akıl, hücec-i ilâhiyyeden bir hüccet ise de Rasûl-i ekrem ve enbiyâ-yı izâm hazerâtının mesâlih-i dünyeviyye ve umûr-ı uhreviyyeye dâir min-tarafillâh getirmiş oldukları ahkâm ve hakâik-i dîniyyenin cümlesini marifette gayr-ı kâfîdir. Çünkü ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden bir kısmının delâil-i akliyye ile ne ispâtı, ne de nefyi mümteniʿ olmakla beraber beyânât ve irşâdât-ı şerʿ olmaksızın mücerret teʿakkul ve tefekkür ile idrâk olunamaz.

    Meselâ haşr, neşr, sevâp, ikâb, cennet, cehennem ve bunların tafsîl-i ahvâli ile ibâdâtın keyfiyeti şerâit-i cevâzı, evkâtı, rekʿâtının adedi, zekâtın, hudûdun, keffârâtın mekâdîri, cinâyâtın urûşu* bu kısımdandır.

    Çünkü ahkâm ve hakâik-i mezkûre sâha-i his ve akıl hâricinde olduğu cihetle akıl ve his ile bunları marifet mümkün olmayıp ancak muʿcizât ile müeyyed olan haber-i sâdıkla malûm ve sâbit olur. Binâenaleyh ahkâm ve hakâik-i mezkûre yalnız nakil ve şerʿ ile sâbit olup akıl ancak imkânını idrâk eder. Onun için bu nevʿ ahkâmda şerʿ-i şerîf asıl ve esâstır.

    Ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden diğer bir kısmı mücerret teʿakkul ve nazar-ı sahîh ile idrâk olunur ki bu da iki kısım olup bir kısmında akıl, katʿiyyet ve yakîn ifade eder. Meselâ: Âlemin hudûsu, Sâniʿ Teâla’nın vücûd, kudret, ilim ve irâdesi ve şerʿ-i şerîf  vurûd etmeksizin vücûdu akıl ile yakînen sâbit olan sâir hakâik hep bu kısımdandır. Çünkü şerʿ, yani kitap ile sünnet, kelâm-ı nefsî-yi ilâhîye mütevakkıftır. Rütbeten kelâm-ı nefsîden mukaddem olan hakâik sâbit olmadıkça şerʿ sâbit olmaz. Binâenaleyh hakâik-i mezkûre bi-hasebi’z-zât şerʿe değil akla müstenid ve onunla sâbittir. Onun için bu nevʿ ahkâmda akıl asıldır.

    Şu kadar ki şerʿ-i şerîf vurûd eyledikten sonra hakâik-i mezkûrenin hakkıyetini beyânla aklı teyîd ve tevsîk eder, vahye müstenid edille-i semʿiyyeden meʾhûz ve onunla müeyyed olduğu için hakâik-i mezkûre şerʿan da muteber ve mutemed olur.

    İkinci kısım: Teemmül ve tefekkür ile idrâk olunabilmek imkânı bulunmakla beraber vücûdu nazar-ı akıl ile yakînen sâbit olmaz.

    Ruʾyetullâh ve halk-ı aʿrâz ve efʿâlde Hâlık Teâla’nın infirâdı gibi mesâil ile şerʿiyyât kabîlinden olan ekser ahkâm, yani rütbe-i kelâm-ı nefsî-yi ilâhîyi ispâttan müteahhir olan ekser ahkâm ve hakâik-i dîniyye bu kısımdandır. Çünkü yakîniyyât-ı akliyye cümlesinden olmadığı için mesâil-i mezkûrenin subûtu şerʿ-i şerîfin vurûduna mütevakkıftır. Binâenaleyh enbiyâ-yı izâm hazerâtının getirmiş oldukları ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden bazıları akıl ile müstakillen idrâk olunursa da cümlesini marifette aklın gayr-ı kâfî olduğu tezâhür etmiş olur.

    Esâsen akl-ı beşer hadd-i zâtında zayıf, âciz ve şevâib-i vehim ile medhaldâr olduğundan şübühât-ı kesîreye marûz bulunduğu ve ale’t-tafsîl cüzʾiyyât-ı mesâlihi marifetten kâsır ve ekseri- nâsa nazaran külliyât-ı mesâlihi idrâkten âciz olduğu için her husûsca şâyân-ı itimâd olamaz. Onun içindir ki Hâlık Teâla hazretleri enbiyâ-yı kirâmı irsâl ile umûr-ı dîniyye ve dünyeviyyelerinde nâsın muhtaç oldukları ahkâm ve hakâiki teblîğ ve talîm ederek hakka irşâd buyurmuşlardır. İlâve olmak üzere şunu da beyân edelim ki: Akıl sırât-ı müstakîme hidâyette gayr-ı kâfîdir. Çünkü akıl, hitâbât-ı şâriʿi, mesâlih-i dîn ve dünyâyı marifet için âlet olduğundan tevfîk-i samedânîye mazhar olmadıkça husûl-i marifet ve hidâyette kifâyet etmez. Zîrâ âlet hadd-i zâtında âciz olduğundan fâilin muâveneti olmadıkça matlûb olan fiili vücûda getirmez, binâenaleyh mükellefîne ahkâm-ı şerʿiyyeyi îcâb, ibâdı sırât-ı müstakîme hidâyet eyleyen akıl değil, ancak akıl vâsıtasıyla Allâh Teâla hazretleridir. Onun için erbâb-ı akıl ve zekâdan inâyet-i ilâhiyye ve tevfîkât-ı samedâniyyeden mahrûm olanlar mücerret akılları ve zekâlarıyla tarîk-i hakkı, sebîl-i reşâdı bulamayıp dalâl ve hüsrânda kalarak mahv ve helâk olmuş ve oluyorlar.


    *erş-urûş = diyet

    Hazırlayan: Fatih Başar

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00597/1342_39/1342_39_ATIFIM.pdf