Etiket: ahmet hamdi akseki

  • Mâddiyyûn ve Meslekleri – III

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 11 Şaban 1330

    Üçüncü fırka da diyordu ki: Ecrâm- ı ulviyye ve onun bulunduğu heyet kıdem-i şahsiyye ile kadîm olduğu gibi silsile-i hayvânât ile nebâtât da kıdem-i nevʿiyye ile kadîmdir fakat büzûr-ı nebâtiyye ve cerâsîm-i hayvâniyyenin cüzʾiyyâtından hiçbir şey kadîm değildir. Ancak her bir cürsûme ile büzûr bir kalıp menzilesidir ki diğer cürsûme ile büzûrdan o kalıba müşâkil olanlar onda tekevvün ederler.

    Diğerlerinin kavilleri gibi bunların da zâhib olduğu bu nazariye pek muhâkemesiz, binâenaleyh bedîhiyyu’l-butlândır. Çünkü bu davânın sıhhatine kâil olmak için mutlakâ müşâhedâta göz yummak, kânun-ı tabîattan gâfil olmak lâzımdır. Zîrâ dâimâ gözümüzün önünde duran bir hakîkattir ki: Hilkati nâkıs olan hayvânâtın pek çoklarından, tâmmü’l-hilka hayvânât tevellüd eylediği gibi hilkati tâm olan bir hayvandan da aslına muhâlif olarak nâkısu’l-hilka veyâhut zâidü’l-hilka hayvanlar meydâna geliyor. İşte silsile-i hayvânât üzerinde cârî olan şu hâl bunların davâ-yı bâtıllarının sehâfetini tamâmıyla ortaya koymaktadır.

    Bunlardan bir cemâat de şu yolda beyân-ı mütâlaada bulundular: Envâʿ-ı hayvânât ile nebâtât, hâlât-ı muhtelifede dönüp dururlar; mürûr-ı zamân, tekerrür-i eyyâm ile muhtelif sûretler aldılar, en sonra meşhûdumuz olan suver ve heyʾete vâsıl oldular. Bu reʾy-i bâtıla kâil olanların evveli meşhûr Epikür’dür. Bunun zuʿm-ı fâsidine göre insanlar geçirmiş oldukları etvârın bazılarında vahşî hayvanlar gibi vücûdunun her tarafı kıllar ile mestûr imiş fakat insanlar dâimâ bulundukları tavırdan tavr-ı âhara intikâl ederek tedrîcî bir sûrette tekâmül ede ede şu görülen sûret-i hasene ve halk-ı kavîme vâsıl olmuşlar; bunlara göre sûretin bir hâlden diğer hâle tebeddülüne, nevʿin terakkîsine illet, mürûr-ı zamândır.

    Fakat bunlar mürûr-ı zamânın bu sûretle illet olabilmesine dâir ne bir delîl getirebiliyorlar ne de burhân üzerine istinâd ediyorlar; yalnız bir davâdır gidiyor. Bu mezhebin de zamânımızdaki mâddiyyûn mezhebinden başka bir şey olmadığı tezâhür ediyor. Hatta bunun mezhebine, efkârına zamânımız mütefekkirleri şâyân-ı ehemmiyet bir şey bile ilâve edemiyorlar.

    Kıdem-i envâʿa kâil olmak epeyce bir zamâna kadar devam edip gelmişti fakat ne zamân ki “ilmu tabakâti’l-arz” bu mesâil-i muallaka-i tabîatın üzerindeki muzlim perdeleri kaldırdı, o zamân mevâlîd hakkında kıdem-i nevʿiyyeye kâil olanların kavillerinin butlânı anlaşıldı.

    Bundan sonra müteahhirîn-i mâddiyyîn evvelce dermeyân ettikleri fikirden rücûʿ ederek hâdis olduğunu söylediler. Maʿa-hâzâ bu defa da iki bahiste ihtilâf ettiler:

    1- Cerâsîm-i nebâtiyye ve hayvâniyyenin ne sûretle tekevvün eylediği, bu mesele hakkında serd-i mütâlaa eden efkâr-ı muhtelifeden birisi şu yolda beyân-ı mütâlaa ediyordu: Küre-i arz, küre-i şemsten ateş-feşân bir hâlde ayrıldıktan sonra pek çok zamânlar yekpâre bir ateş gibi kendi mihverinde deverân etti; bilâhare Arz, incimâd ederek iltihâbı tenâkus eylemeye başladı, bir dereceye kadar geldi ki o zamân Arz üzerinde cerâsîm-i (tohum) hayvâniyye ve nebâtiyyenin yaşayabilmesi kâbildi. İşte o zamân bu kadar hayvânât ve nebâtât-ı muhtelifenin tohumları tekevvün eylemiş, tabîat tarafından serpilmiştir fakat sonraları küre-i arzın o tavrı münkazî olduğu için tekevvün-i cerâsîm de munkatıʿ olmuştur. Binâenaleyh hâl-i hâzırda Arz’ın tabîatı buna müsâit değildir.

    Diğer bir fırka da bunların külliyen hilâfına olarak diyordu ki: Tekevvün-i cerâsîm munkatıʿ olmamıştır; dest-feyyâz tabîat evvelce tohm-ı hayâtı nasıl serpti ise el-ân devam ediyor, ale’l-husûs harâretin ziyâdesiyle şiddetli olduğu hadd-i istivâda el-yevm tekevvün-i cerâsîm vâkidir.

    Şu iki fırkadan her birisi, cerâsîm-i mezkûrenin hayât-ı nebâtiyye ve hayvâniyye ile yaşamalarının esbâbını beyândan âciz kalmışlardır.

    Bunlardan bazıları da şu yolda idâre-i kelâm ediyorlar: Küre-i arz küre-i şemsten hîn-i infisâlinde cerâsîm-i hayvâniyye ve nebâtiyye de Arz ile beraber mevcûd idi; binâenaleyh cerâsîmin tekevvünü Arz küre-i şemsten ayrıldıktan sonra değildir, belki Arz ile beraber Güneş’ten infisâl etmişlerdir. Bu davânın butlânı da bedîhîdir. Çünkü her şeyden evvel bu, kendi istinâdgâhları olan usûle mugâyirdir; bunların davâsına göre Arz küre-i şemsten infikâk ederken yalın ateş halinde idi. Şu hâlde nasıl oldu da cerâsîm-i mezkûre yanıp mahvolmadı?

    2- Mevziʿ-i ihtilâftan olan bahsin ikincisi de cerâsîm-i mezkûrenin hazîz-i noksâniyetten zirve-i kemâle suûd; hâl-i nakstan şu gördüğümüz sûr-ı mütkıne, heyʾet-i muhkime, bünye-i kâmileye ne sûretle tahavvül eylediği meselesidir.

    Bu manâyı halletmek için hükemâdan bazıları şu yolda idâre-i kelâm eyledi: Her nevʿ için kendisine mahsûs bir cürsûme, bu cürsûmeden her birerleri için de tabîat vardır; bunlar, etvâr-ı hayvâniyyede kendilerine münâsip olan harekete tabîatıyla meyl ve tabîatlarına mülâyim ve fakat hayât ile muttasıf olmayan eczâ-i sâireyi de kendilerine cezb ve bu sûretle tegaddî ederek eczâ-i sâireyi de kendi cüzlerine ilhâk ederler ve bilâhare nevʿine mahsûs olan sûreti bi’l-iktisâb meydana atılırlar.

    Bunlara cevâben deriz ki: Sizin bu nazariyenizi “fen” iptâl ediyor; zîrâ sizin dediğiniz gibi olursa cerâsîmin tabîatı yekdiğerine muhâlif olmak lâzım gelir. Hâlbuki tahlîlât-ı kimyeviyye ispât ediyor ki insan, bakar, himâr ve sâir hayvânâtın nutfeleri beyninde tefâvüt yoktur. Anâsır-ı basîtede nutfeler yekdiğerine mümâsil olarak zuhûr etmiştir. Şu hâlde anâsırı mümâsil olan cerâsîmin tabîatındaki tehâlüfün menşei nedir?

    Hükemâdan bazıları da muammâ-yı mezkûrun halli husûsunda şu mutâlaada bulundu: Envâʿ-ı cerâsîmin kâffesi ale’l-husûs cerâsîm-i hayvâniyye; cevher-i mâddede mütemâsil, hakîkatte mütesâvîdir. Nevʿler arasında tehâlüf-i cevherî, infisâl-i zâtî yoktur. Binâenaleyh zamân ve mekânın müktezâsı, muhîtin tesîriyle cürsûme-i vâhidenin nevʿine mahsûs olan sûretten nevʿ-i âhara mahsûs olan sûrete intikâl etmesi câizdir. Bu mezhebe sülûk edenlerin reîsi Darvin’dir.


    Hazırlayan: Beytullah Çelik

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_1-8/1328_1-8_21-203/1328_1-8_21-203_HAMDIAA.pdf

  • Allah’a İbadetin Felsefesi IV

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Temmuz 1947 – Cilt II 

    İbadet fikri insanlarda fıtrîdir – İbadet kalbe ve imana kuvvet verir – İbadet ve ahlak yüksekliği – İbadet ve fikir kuvvetinin ilerlemesi – İslamda ibadetin mahiyeti 


    İbadet fikri, insanlarda fıtrîdir:

    Beşeriyet tarihi tetkik edildiği zaman görülür ki: İnsanlar herhangi devirde bulunmuşlarsa, kendi kudretlerinin üstünde ve bütün varlık âlemine hâkim bir kudretin, bir yaratıcının varlığına iman ve ona üstün bir saygı ve kulluk göstermişlerdir. Bunu yalnız semavî dinleri kabul edenlerde değil, vahşi kavimlerde de görüyoruz.

    Filhakika, sade beşer tarihinden değil, psikolojiden de öğreniyoruz ki: İnsanda hem tedeyyün mefhumu (yani Allah’a iman), hem de mahluku ve bendesi olduğunu sezdiği ve duyduğu o yaratıcıya karşı sevgi ve saygı, korku ve ümit, niyaz ve ibadet duyguları da fıtrîdir. Şu kadar ki: O yaratanı tayin hususunda vukua gelen yanılmalar netice itibariyle ibadette de meydana gelmiştir. Bir yaratana inanıp da ona üstün bir saygı ile tapmamış bir cemaat görülmüyor. Demek oluyor ki: Kulu ve bendesi olduğunu kabul eylediği varlığa karşı ibadet etmek, üstün bir sevgi ve saygı ile ona bağlılığını göstermek insanda fıtrî bir halettir, insan bu fıtratta yaratılmıştır. Bunun içindir ki: Allah tarafından insanın tabiatına uygun bir surette gönderilmiş olan dinlerin hepsinde ibadet dinin esasları arasında gösterilmiştir.

    İbadet, kalbe ve imana kuvvet verir:

    İbadet, kalb ve vicdanımızın dışarıda bir tecellisi olduğu cihetle hem kalbimizi ulvi bir varlığa sımsıkı bağlar, hem de kalbimizdeki imanı kuvvetleştirir. Vicdanî bir emir demek olan îman, Allah’ın emirlerine ve hükümlerine boyun eğmekten ibaret bulunan ibadet ve tâatle beslenip geliştirilmezse onun tesiri ve âsarı zayıflar, yavaş yavaş kalpten silinip gider. Zira fiillerin, duyguların ve fikirlerin birbirine karşılıklı tesiri vardır. Bundan ötürüdür ki şuurlu bir ibadet, îmanı ne derece takviye ederse; ibadetteki gevşeklik ve ona ehemmiyet vermemezlik de îmanın gevşemesine ve günün birinde kalpten silinip gitmesine ve ilhada sapmasına sebep olabilir.

    İbadet ve ahlâk yüksekliği:

    Tam bir şuur ile yapılan ibadetlerin, ahlâkın güzelleşmesinde de mühim bir tesiri vardır. İbadetin kime karşı ve nasıl yapılacağı düşünülürse bu cihet daha ziyade aydınlanır. Ahlâkın yükselmesine, ruhun temizliğine hizmet etmeyen bir ibadet şuursuzca yapılmış bir takım hususi hareketler demek olacağından büyük bir kıymeti yoktur. Bunun içindir ki İslâmda bu gibi gösterişlerin sahiplerine bir fayda temin etmemekle kalmayarak, bir vebâl ve manevi bir yük olacağı da beyan buyurulmuştur.

    İbadet ve fikir kuvvetinin ilerlemesi:

    İbadet, tabiat âleminin üstünde ve tabiatın her zerresine hâkim olan kudreti külliye sahibine yüksek saygı göstermek ve ona sığınmak demektir. Bu bakımdan ibadet, insanları maddi şeylere çakılıp kalmaktan kurtarıp nazarları ve fikirleri daha yükseklere çeken, daha geniş ufuklarda dolaştıran bir âmildir. Demek ki: İbadet insanın yükselmesi, maddi ve ruhi saadeti için mühim bir harekettir.

    İslâmda ibadetin mahiyeti:

    Bütün milletlerde bir çeşit ibadet şekline tesadüf edildiğini söylemiştik. En son ve ekmel bir din olan İslâmın ibadeti de yaratana karşı sevgi, saygı ve tazimin en yükseği, en son haddi şeklinde tecelli etmiştir.

    Evet öyle milletler ve kabileler görülmüştür ki: Onlarda ibadet, ancak vücudu tazip ve yormak içindir. Yine öyle kavimler vardır ki: Onlarda bedenin azasından birini kesmek, sağlam dişini sökmek, yahut kırmak en yüksek ibadet sayılır. Bunlardan bazıları sırf vücuda eziyet maksadıyla yemekten, içmekten nefsini çeker ve bunu da oruç sayardı. Yemeyi içmeyi ölürcesine bırakmayı nefsinin her türlü arzularına karşı gelmeyi, evlenmemeyi ibadetin en yüksek derecesi sayanlar da vardır. Sonra, ibadet yalnız Allah’ın hakkı olduğu halde bunda başkalarını da Allah’a ortak yapanlar, canlı ve cansız bazı maddeleri Allah ile kendi aralarında vasıta kılanlar ne kadar çoktur. Bunların hepsi de bir dine mensuptur ve bunu da dinin emirleri diye yapmışlar ve yapmaktadırlar!

    İslâmın ibadeti ise, hiç de böyle değildir. İslâmda ibadetten gaye, Allah’ın emrine uyarak onu kalbe yerleştirmek, Allah’ı anmak, Allah’ı hatırlamak ve böylece arzu ve isteklerin behimi cephesindeki şiddeti kırmak, karşılıklı merhamet, şefkat, sevgi duygularını beslemek; vücudu, elbiseyi, kalbi ve dili daimi bir temizlik içinde bulundurmaktır. Bununla beraber ibadette kolaylık maksut olduğundan bu hususta her vakit yapabileceği kadarı göz önünde tutulmuştur.

    Müslümanlığın başlıca iki mühim kaynağı olan Kur’an ile hadis, insanlara bildiriyor ki: Allah, dinde kolaylık ister, güçlük istemez; kimseye yapabilececeğinin dışında ve gücünün yetmeyeceği bir şeyi teklif etmez.

    Allah, kulları hakkında kolaylık murat ettikten sonra artık dinde şiddet ve ifrat göstermek caiz olamaz. İslâmda beden ilmi, vücudun sıhhati ön safta gelmektedir. Binaenaleyh, şayet bu ibadetlerde güçlük ve ağırlık görenler oluyorsa buna sebep: Hakikaten bu ibadetlerde güçlük, ağırlık ve zorluk olması değildir. Bu görüşün en büyük vesaiki, beşerin tabiatında, ağır ve zararlı da olsa yasak edilmiş olan her şeye karşı az çok bir temayül; yapılması istenilen her şeye karşı, kolay ve faydalı olan bir ağır davranış ve tembellik mevcut olmasıdır. Teşriindeki ilahi hikmeti, yüksek felsefeyi göremeyen ve anlayan bir takım kimselerin din hakkında bilir bilmez söz söylemelerin de bunda büyük bir tesiri vardır.

    Evet, namaz, oruç, zekât, hac, cihat hep birer ibadettir ve her Müslüman bunlarla mükellef tutulmuştur. Lakin şimdi söylediğim gibi, İslâm, her emir ve teklifinde insanlara güçlük değil, kolaylık istemiştir. Binaenaleyh, insan bu farzları ve bu ibadetleri ancak kendisi için mümkün olabilen tarzda eda eder. Dinin yasak ettiklerinden çekinirken de böyle; Meselâ: Namaz bir ibadettir ve bunu ayakta kılmak farzdır. Fakat bundan âciz ise oturarak kılar. Bunu da yapamayacak bir durumda ise ima ve işaretle kılar. Seferdeki hükümler hazardaki hükümlerden başkadır. Hastalığından, yahut ihtiyarlığından, yahut zayıflığından ve ya gebeliğinden dolayı oruç tutmak bir insanın hastalığı, yahut zayıflığı arttırır veya hut iş başında bulunanlarla hâkim ve asker gibilerini âmme vazifelerini idare ve milletin şüûnunu tedvirden alıkoyacak olursa bu gibi ahvalin hepsinde başka ahkâm vardır.

    Görülüyor ki: Bazılarına göre çok güç ve edası müşkil gibi görünen ve İslâmın en belli bash farzlarından olan namaz ve oruç dahi herkes tarafından hiç bir güçlükle karşılaşmadan ifa edilebilecek tekliflerdendir. Yeter ki Müslümanlığın gaye ve maksatları iyi anlaşılmış olsun. Yeter ki Müslümanlığın beşeri mevzuattan değil, ilahi vahye dayanan bir din olduğuna ve bütün hükümlerinin en yüksek bir hikmet ve maslahatı tazammün ettiğine iman edilmiş olsun!

    Zekâta gelince: Bu da bir ibadettir ve farzdır. Lâkin her Müslümana değil, ancak nisaba malik olanlara farzdır.

    Hac da bir çok içtimaî faydalarıyla beraber her Müslümana değil, ancak bedeni ve malı takat ve kudreti olanlara ve ömründe bir kere farzdır. Binaenaleyh, İslâm dininin farz kıldığı ibadetler insanı meşakkatler altında ezmek, ve vücûdü tazip etmek gayesine matuf olmayıp en yüksek hikmetlerden, ferdî ve içtimaî faydalarından dolayı emir olunmuştur. İbadetlerin hepsine insanlara salah ve saadet temini, fertlerin ve cemaatlerin maddî ve manevî pislikten ve ruhî düşüklüklerden tathir ve tenzihi ile ruhan yükseltmek gayesi mevcuttur.

    Bundan sonraki yazılarımızda daha ziyade izahat verilecektir.

    Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi

  • Allah’a İbadetin Felsefesi III

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Haziran 1947 – Cilt II – No 73

    İbadetin Psikoloji Bakımından İzahı:

    Hayat, zevk ile elemin uğrağıdır. Beşer ruhu, elemden ne derece gocunursa zevk ve lezzetten de o nisbette hoşlanır. Hayatta bir müjdenin zevk ve lezzetleri uyandıran tatlı tatlı cazibeleri bulunduğu gibi bir korkunun elemlerini kaynatan hüzün ateşleri de vardır. Bunların hükümlerini icra eylediği sahalar bu âlemde birbirlerinden büsbütün ayrı ve müstakil de değildir. Elem ve lezzet, her hayat sahibinde müşterek olarak tesir ediyorlar. İnsanda ise başkalarından fazla olarak hâdiselerin yalnız kendileri değil, tasavvurları da tesir etmektedir. İçimizi sızlatan, bize elem veren bir hâdiseyi tasavvur bir elem olduğu gibi inşirah verici bir olayı tasavvur da bir lezzet oluyor. Bundan ötürüdür ki elemin sebepleri karşısında insan öfkelenir, yahut korkar. Zevk ve lezzetin sebepleri karşısında da ümitlenir veya hırslanır.

     

    İnsanın kazancında nâzım rolünü gören de işte halden istikbale bu korku ile ümidin daimi bir surette karşılaşması ve çarpışmasıdır. Ümit silindiği zaman insanın ruhunu yeis kaplar, beşerî faaliyet azalır ve hatta söner. Korku silindiği zaman da her yönden taşkınlık başlar; sonu düşünülmez, faydalı bir çalışma yapılmaz. Halbuki bu âlemde ağlayanların güldüklerini gördüğümüz gibi gülenlerin ağladıklarını da görüyoruz. Demek ki insan, hayatında, bunlardan birinin içinde bulunurken diğerine geçebilmek imkân ve mazhariyetine de malik bulunmaktadır ve buna böylece inanmak lâzımdır. Ümidin içinde bir korku, korkunun içinde bir ümit yoksa vazife duygusu felce uğrar; bunun neticesi ya tuğyan, yahut yeistir. Açları çalıştıran doymak ümidi ise, tokları çalıştıran da açlık korkusudur. İşte bu ümit ve korkudur ki, aynı zamanda vazife duygusunu da canlandırıyor ve insanı faaliyete geçiriyor.

    Demek ki beşer hayatı iç ile dışın bir muamelesidir. Teneffüsten tutunuz da en incelerine varıncaya kadar hayatın sebep ve lezzetlerinden bir çoğu insana dışından gelir. İçinden gelenlerin çoğu da kendi yapısı değildir. Esasen herkes varlığının, hayatının, ümit ve korkusunun âmili yalnız kendisi olmadığını az çok duyar ve hattâ bilir. Bu da kendi kendine bırakılan insanın bir hiç ve âciz bir nesne olduğunu anlamaya yeter. Birçok sebepler yüzünden insanın bu aczini, bu duygusunu unuttuğu ve kendinden geçtiği zamanlar gerçi çoktur. Bununla beraber aczini ister anlasın, ister anlamasın insan, âcizdir ve hiçbir fert kendi kendine bu acz sahasından çıkabilecek durumda değildir.

    Aklı başında olanlar da ümit ile korkunun bu cazibe ve dâfiasından hiçbir vakit ayrılamazlar. Ağlamak ile gülmek hayatın birer yaprağı olduğunu bilenler, her ân korku ile ümit arasındadır. İyi düşünülürse geleceğe bakan beşer ruhunda ne ümidin bir sonu vardır, ne de korkunun. Hilkatte ümidin sebepleri mahdut olmadığı gibi korkunun sebepleri de öyledir.

    Beşer ruhu, zaman zaman böyle muayyen ümitler ve muayyen korkular karşısında daimi surette müteessir olurken bir taraftan da bütün varlığıyla, hudutsuz ümitlerin ve korkuların mutlak tesiri altında bulunur ve burada ümitlerle korkuların karşı karşıya yer alarak bir noktada buluştuklarını görür ki hakikatin ta kendisidir.

    Eğer ümit ile korku, hayır ile şer, lezzet ile elem böyle müşterek bir noktada faaliyetlerini icra etmeyip de her birinin hüküm sahası müstakil olsa ve birinden diğerine geçmek imkânı bulunmasa idi hayır ve şer kanunlarını, korku ve ümit mebdelerini arayarak vazifelerimizi ona göre tayin ve icra etmek lüzumuna kani olmazdık. Bu kadarla da kalmayarak belki vücutta iki mabut bulunabileceğine ihtimal verirdik. Halbuki, şimdi de işaret ettiğimiz gibi, vücut ve hayat böyle görünmüyor. İnsan, hayır, şer, lezzet ve elem gibi bu iki zıt hayattan birinin içinde bulunurken diğerine geçebilmek mazhariyetine malik bulunduğu gibi zevkler içinde elem, elemler içinde zevk duyabiliyor. Bu hakikati anladığı zaman kendisinde öyle alâka uyanır ki bu alâka bir taraftan bütün sevgileri, diğer taraftan bütün korkuları içine alan bir korku ve ümit heyecanıyla  görünür…

    İşte insan ruhunun, böyle külliyetiyle müteessir olduğu mutlak bir korku ve ümit âmiline karşı duyduğu bu ilgi fıtrattaki tek mâbut ve ibadet fikrinin menşeidir ki bütün his ve vazife bu ilgide toplanır. Her şahsın ahlâkı, fıtrat ve yaratılışı, istikbali, saadeti, mahrumiyeti bu alâka ve ilginin ciddiyeti ile mütenasiptir. Bunun içindir ki: İnsan, bu duygusunu neye bağlarsa mâbudu ve taptığı odur. Her milletin şirazesindeki kıymet, seçtiği mâbudun hüküm sahası ve kudret mertebesiyle mütenasiptir. Çünkü ubudiyet ve vazifeden gaye, korkudan, şer ve elemden kurtulup hayır ve lezzete, felah ve saadete ulaşmaktır. Başka bir deyişle hayatın en sonra hayrı mahza dönmesini temindir. Binaenaleyh, kendisine tapılmak üzere seçilmiş olan måbudun hayırlar ve şerler, lezzetler ve elemler üzerindeki hakimiyeti ne kadar geniş ve şümullü olursa ubudiyet de o nisbette semere verebilecektir. Bunun içindir ki: İnsanoğlu hayatta elem ile lezzet olaylarının kanunlarını, hayır ile şer mebdelerini ve bunların kıymetlerini hep araya gelmiştir.

     

    Bu arada nice lezzetler tatlı ve hoşa giden şeyler görülmüştür ki, çok şiddetli ve fazla olmalarına rağmen neticede güldürmemiş, sürekli elemlere sebep olarak uzun zaman ağlatmıştır. Nice elemler de görülmüştür ki büyük büyük lezzetlerin bir mukaddimesi olmuşlardır. Öyle yüksek ve hayatın sonuna kadar sürüp gidecek zevk ve lezzetler vardır ki onlar geçici elemlerle çevrilmiştir. Devamlı olan bütün elemler de geçici lezzet ve tatlarla kuşatılmıştır. Geçici elemlere sabrın sonu lezzet, geçici zevklere kapılmanın sonu elemdir. Bundan ötürü değil midir ki beşer vicdanında zevk ve lezzetlere vasıta olan elemler lez- zetler sayfasına, elemlere sebep ve vasıta olan tatlar da elemler sayfasına yazılagelmiştir. Bunun içindir ki vazifenin ölçüsü, her ne suretle olursa olsun, elem ve lezzet değil, hayır ve şerdir. Ve yine bunun içindir ki hayır, lezzet değil, belki ona sebeptir. Şer de elem değil, elemin sebebi olarak kabul edilmiştir.

    Bu bilgiden ve tecrübeden gafil olanlar, her lezzeti hayır zannederek koşarlar, her elemi de şer sanarak ondan uzaklaşırlar. İçtimai bir hey’ette vazife kanunlarını bozanlar da hep bunlardır. Böyle her lezzeti hayır, her elemi şer sayarak hayır ve şeri kendi ferdi vicdanlarının ânî tesirleriyle ölçenlerin nazarlarında o lezzetlerden ve o elemlerden başka mâbutları yoktur. Onun için hayatlarının her lâhzasında bunlar bir mâbut değiştirirler.

    Evet bazen bilgisizlik, bazan terbiye ve itiyattaki hususiyet dolayısıyla bir kısım vicdanlar bütün korku ve ümitlerin ilk mebdei olan mutlak kudrete yükselemeyerek muayyen ve mahdut bir ümidin zorlaması veya bir korkunun kahrı altında kalır ve ona muayyen bir zaman içinde bütün varlığıyla öyle bağlanır ki o lezzeti feda veya o elemi iktiham etmeye kendisince imkân yok gibi tasavvur eder. Artık, o, “Bu ümidi meydana getiren âmili öyle sevmiş veya o korkuyu doğuran şeyden öyle yılmıştır ki bunlar ona bütün sevgilerin gayesi veya bütün korkuların sonu gibi görünür. Sanki birisi varlığın kendisi, diğeri yokluğu temsil eder. O zavallı vicdanın böyle mahdut, mütenahi ve kendisi gibi mahlûk bir sebebe bütün varlığıyla  bağlanıvermesi onun önünde öyle tezellüllere, öyle temellüklere, öyle tapınmalara sevk eder ki bütün şuur o tezellüle boğulur ve o lâhzadan ilerisini görebilecek akıldan eser kalmaz.

    İnsanlara Hâlık ve mahlûk, hakiki mâbut ve kulluk alâkasını unutturarak bütün musibetleri hazırlayan şirkin de menşei işte budur. Müşriklerin ve putperestlerin canlı, cansız türlü türlü putları ve bâtıl ilâhları hep bu duygu ile çıkmıştır. Beşer hayatında bugün bile böyle vicdanlar sanıldığından daha çoktur. Hatta kendilerini mâbut ve ibadet fikriyle hiç ilgili değil gibi sananlar ve bunu kendileri için en ileri bir fikir telakki edenler hayatlarının her lâhzasında böyle, bir mâbud değiştirirler ve bu suretle bütün hayatlarını mutlak bir şüphecilik ve döneklik içinde geçirirler.

     

    Halbuki bütün varlığını fanilere bağlayan her gönül, şüphesiz ki, daima ziyandadır ve tehlikeye namzettir. Çünkü o fânî cazibe nasıl olsa bir gün olup kopacaktır. Hangi fânî vardır ki bütün arzularını yerine getirebileceğine söz verebilsin? Hangi fânî vardır ki sana, senden evvel yıkılıp gitmeyeceğini sağlayabilsin? Ayağının altındaki yer yuvarlağı, başının üstündeki güneş bile sana bu teminatı veremez. O teminatı sana ezeli, ebedi, hay ve kayyum, mebdei kül olan Allah verebilir.

    İşte bunun içindir ki, ibadet ve kulluk yalnız onun hakkıdır ve ancak ona ibadet edenlerdir ki diğer ümitlere ve korkulara kendilerini tamamen kaptırmaz, vazifesi yolunda şaşırmaz ve onlardan herkes faydalanır.

     

    Peygamber Efendimiz öldüğü zaman ashap pek ziyade müteessir olmuşlar ve âdeta şaşırıvermişlerdi. Bu şaşkınlık ile olacak ki Hazreti Ömer bile “Peygamber ölmemiştir, kim ölmüş derse vururum” diyecek kadar ileri gitmişti. Bunun üzerine Hazreti Ebubekir hemen ayağa kalkarak «Muhammed Peygamberden başka bir şey değildir, ondan evvel de Peygamberler geçmişti, eğer Muhammed (Aleyhisselâm) ölür veyahut öldürülürse arkanıza mı döneceksiniz?. mealindeki Ayeti okuyarak “Ey müminler! Eğer içinizde Muhammed’e (sav) ibadet eden, ona tapan var idiyse işte o öldü; yok eğer onu Peygamber gönderen Allah Tealâ’ya ibadet ediyorsanız biliniz ki O, Hay ve Kayyumdur, ölmez” meâlindeki nutkunu söyleyince ashap kendilerini toplamışlar ve fânilere gönül bağlanamayacağını hemen yakînî bir surette anlamışlardır. Bu hakikat, her zaman aynîdir. Bu kanun, hükmü her vakit yürüyen ezeli ve İlâhî bir kanundur, Allah’tan başka her şey fâni olduğundan Allah’ı bırakıp da bütün külliyeti ile fânîye dayananlar bu ahmaklıklarının cezalarını dünyada çekmeseler bile âhirette muhakkak göreceklerdir.

    Gönüller fânilere bağlandığı zaman çok kere, ümit mebdei ile korku mebdeini başka başka görür ve o zaman bakarsınız ki bir tarafta bir sürü dilber sevgi mâbutları, bir tarafta da kahraman korku mâbutları dizilmiştir. İkisinin arasında kalan zavallı gönül ikisine de kendisini sevdirip hem korkusunu defetmek, hem de ümidine ermek ve aradığına kavuşmak için ne heyecanlarla kıvranır; aklın kabul etmediği ve edemeyeceği ne tezellüller, ne tabasbuslar, ne tazimler, ne boyun kırmalar, ne bel bükmeler izhar ederek çarpınır, tapınır ve onun fikrince bu, korktuğundan kurtulmak ve umduğuna kavuşmak için bir ibadet olur. 

    Fakat ne çare ki nazarında ümidi veren başka, korkuyu veren başka olup bunları birleştiren ve hepsi üzerinde hükmünü yürüten bir mebde yok! Böyle olunca da bütün çalışmalar hep boşadır ve o gönülde birbirine düşman olan bu iki kuvvetin mütemadiyen kavga edip durdukları bir buhran alanıdır.

    İşte bundan ötürüdür ki, İslâm itikadina göre beşer hayatında tesiri olan bütün sebeplerin ve âmillerin; zevk ve elem, korku ve ümit doğuran bütün mebdelerin hepsi mutlak bir sebebe ve evveli bir mebee ve illete dayanır ki o da her şeyi yaratan, terbiye ile tekamül ettiren, hayır ve şer varlığın bütün tecellilerinin ilk mebdei olan Allah Tealâ Hazretleridir. Binaenaleyh ona ibadet bir vecibedir ve hattâ ibadet ve tezellül de yalnız ona olur. Ve yalnız onun hakkıdır. Ondan başkasına tapınmak şirktir, küfürdür.

    Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi

  • Allah’a İbadetin Felsefesi II


    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Haziran 1947 – Cilt II 

    İbadetin lûgat ve şer’i mânaları  – Tâat ile ibadet arasındaki fark – İbadet ancak Allah’a yapılır

    İbadette niyet şarttır – İbadeti tapmakla tercüme doğru değildir – Kelime-i Tevhidi «yoktur tapacak diye tercüme yerinde değildir» – Doğrusu Mevlûd’da olduğu gibi «Birdir Allah, andan artık Tanrı yok»tur – İbadet aklî ve vicdanî bir vazifedir


    İbadetin mânası:

    Şimdi ibadetin ne demek olduğunu izah edelim. Dilciler ibadeti: «Hudu’ (gönül alçaklığı, tevazu’) inkiyat (itaat, boyun eğme, teslim olma) ve tazim (hürmet) mertebelerin en yükseği ve son haddi» diye tarif ederler.

    Şer’î ve dinî bakımdan ibadet: «Sevgi ve korkunun hudu’ ve huşu’un kemalini ihtiva eden (kendisinde toplayan) diye tarif olunur ki kulluğun en son haddini göstermektir.

    Şimdi şu tarifleri biraz inceleyelim: Her lâfız, her ibare kendisiyle ifade edilmek istenen mânayı, bazen, tamamiyle temsil ederek onu zihinlerde açık ve kat’i olarak tecelli ettiremez. Bunun içindir ki ilim adamları bir çok şeyi lâzımı ile tefsir ve izah ederler, bir takım hakikatleri ârızî halleriyle tarif ederler. Hatta bazı kere bir kelimeyi manaca ona yakın başka bir kelime ile anlatmaya çalışırlar. İşte ibadetin manasını anlatmak için ileri sürdükleri ibareler de böyledir. Fakat bunlar ibadetin tam bir tarifi değildir.

    Kur’an’ın âyetlerini, lisanının üslûbunu, Arabın «abede» kelimesiyle, mânaca ona yakın olan «hadaa, etaa, zelle» kelimelerinin kullanış tarzlarını araştırdığımızda görüyoruz ki bunlardan hiçbiri katiyen «abede» ye benzemez ve onun yerini tutmaz. İbadetten alınmış olan «ibad» lâfzının çok kere Allah’tan başkasına izafe ve nisbet edilmemesi de bundandır. Halbuki «Abid» lâfzı  köle mânasına olan ubudiyyetten alınmış olduğundan ve ibadetle ubudiyet arasında fark bulunduğundan çok kere Allah’tan başkasına nisbet edilir. Bunun içindir ki ilim adamlarından bazıları: «İbadet lûgatta yalnız Allah için kullanılırsa da Kur’an’ın bu kelimeleri kullanış tarzı ile lugatın istimali başkadır» diyorlar ki, doğrudur. Mesela: Bir âşık, âşık olduğu kimseye sevgi, tazim ve perestişte haddin fevkinde ileri gider; bir derecede ki sevgisi ve iradesi maşukunun sevgi ve iradesinde erir ve yok olur. Bütün varlığı ile ona bağlanır, inkiyad eder. Bununla beraber âşıkın bu tezellülüne, maşukuna karşı bu perestişine ve bunun tapınma derecesine kadar yükselmesine gerçekten ibadet denilmez. Bir çok insanlar da vardır ki âdâp ve merasimin iktiza, eylediği sınırları kat kat geçerek perestiş derecesinde ve belki hakka yaptığı ibadetten üstün bir surette hükümdarlara ve büyük âmirlere hürmet, tazim ve tezellül gösterirler, onların karşısında eğilirler; hatta yerlere kapanırlar, ayaklarının bastığı yeri öperler. Fakat bunlar, ne maksatla yapıldığı belli olduğu için bu gibi şeylere de ibadet denilmemiştir.

    Şu halde ibadet nedir? Ne demektir? Bütün bu mütalaaları ve «İbadet ediniz!» emrini ihtiva eden âyetleri göz önüne getirerek ibadeti şöyle tarif edeceğiz: «İbadet ve ubudiyet; varlığın ve hayatın mebdei, ilmi ile bütün kâinatı kuşatmış, bununla beraber künhünü ve mahiyetini beşerin idrak edemediği, mutlak ve küllî kudret sahibi  yaratıcı ve terbiye edici olan Allah Teala’ya en yüksek ihlas, en yüksek tazim, sevgi ve saygı maksadıyla yapılan ve ona yakınlık ifade eden bir vazifedir; hususî hareketlerdir, bir tâattır.»

    İşte, ibadetin gerçek mânası bu olduğu içindir ki ibadet, ancak Allah’a yapılır. Yalnız onun hakkıdır. Allah’tan başkasının böyle yüksek bir tazim ve hürmete istihkakı yoktur. Çünkü yaratan, yalnız Allah’tır. Var olmak, hayat ve bunlarla ilgili bütün nimetleri veren yalnız odur. Bundan dolayıdır ki Allah’tan başkasına ibadet ve ubudiyet, ne aklen, ne de şer’an caiz değildir. Allah’tan başkasına secde haramdır.

    Demek ki ibadet, Allah’a yapılacak ve onu yapan Allah için yaptığını bilecek ve buna niyet edecektir. Niyetsiz ibadet olmaz.

    İbadet, tâat manasına da gelirse de ikisi arasında fark vardır: Tâat, niyete mütevakkıf olsun olmasın, kimin için yapıldığı bilinsin bilinmesin yapılması sevap, yani Allah tarafından mükâfatlandırılacak olan bir işi yapmaktır. Binaenaleyh her ibadet, Allah’a bir yakınlık ve bu da Allah’a bir tâattir. Fakat her tâat, Allah’a yakınlık ifade etmediği gibi, her yakınlık ifade eden de hususi mânasiyle ibadet olmaz. Meselâ: Allah’ı bilmek ve tanımak için fikrî ve mantıkî muhakemeler yürütmek, yerlerdeki ve göklerdeki şeylerden onu tanımaya çalışmak bir tâattir. Fakat böyle bir halde Cenabı Hak henüz tanınmış olmadığından bu, bir yakınlık değildir. Bu yoldaki tefekkür için niyet şart olmadığından hususi mânasiyle, ibadet de değildir. Maamafih bu yoldaki tefekkürler, gafletle yapılan bir takım ibadetlerden de hayırlıdır.

    Namaz, oruç, zekât, hac ve cihad gibi niyet şart olan işler hem ibadet, hem Allah’a yakınlık, hem tâattırlar. Şu halde şer’î ve dinî mânasiyle ibadet: İnsanın ruh ve cisim, dış ve iç bakımından bütün varlığıyla yalnız Allah’a yaptığı şuurlu bir tâattır; bir yakınlıktır. Bunun için ibadette niyet şarttır. Niyetsiz olarak yapılan işler ne olursa olsun ibadet sayılmaz. Meselâ: Niyetsiz yatıp kalkmak namaz değil, niyetsiz aç durmak oruç değil, niyetsiz sadaka vermek zekat değil, niyetsiz Kâbe’ye ve Arafat’a seyahat edip dolaşmak hac değildir.

    İbadeti tapmakla tercüme doğru değildir

    Şu izahatten anlaşılıyor ki: Dilimizdeki kullanışlarına nazaran tapı, tapmak ve tapınmak kelimeleri ibadet değil, mutlak bir tâatin mânası olabilir. Bu münasebetle mühim bir noktaya işaret etmeden geçemiyeceğim: Kamus mütercimi Asım Molla’nın «Lâ ilâhe İllallâh» kelime-i tevhidini «yoktur tapacak, çalaptır ancak», diye terceme etmesini biz pek de yerinde bulmuyoruz. Mevlût sahibi Süleyman Efendi’nin «Birdir Allah, andan artık Tanrı yok» sözü bundan daha kuvvetli ve daha ilmîdir. Bununla, Süleyman Çelebi, Allah ile ilâh arasındaki mühim farka, hem de Tanrının Allah mukabili olmadığına işaret etmiştir.

    Tapmak ve tapınmak kelimelerinde az çok ne yaptığını bilmemek gibi bir şuursuzluk mânası anlaşıldığından bunları «puta tapmak, haça tapmak» gibi yerlerde kullanılır. Şu halde «İyyake naʼbüdü» âyeti kelimesini terceme ederken «ancak sana ibadet ederiz» yerinde sade türkçe olsun diye «Sana taparız demek, hiç olmazsa, dilimizin nezahatini kaybetmek olmaz mı?

    Hülâsa

    İslam’a göre, ibadet, mutlak tasarruf ve küllî kudret sahibi olan Allah’a tam bir ihlâs ve niyetle yapılan tâat işidir ki hem dışta, hem içte en son dereceyi bulmuş bir tevazu ile en yüksek bir tazim ve hürmeti, en son haddini bulmuş bir sevgi ve saygıyı ihtiva eyler.

    Bunun içindir ki İslamda ibadetin ruhu, kalbin tamamiyle Allah’a dönmesi ve yalnız ona bağlanmasıdır. Şârî’in gösterdiği vechile vücudumuzun hususi hareketleri, bu ruhun kalıbı ve cismi demektir. Ruhsuz cisim bir işe yaramadığı gibi, cisimsiz ruh da olamaz. İbadet ederken çevremizden ve hatta bütün benliğimizden soyularak tazim ve hürmetin kemaline aykırı en ufak bir hareketten sakınılması lüzumu da bundandır.

    İslamda ibadetin bir kaç derecesi vardır ve her derecedekine ibadet denir. Fakat ibadetin en yüksek mertebesi, Allah’a şimdi veya gelecekte herhangi bir menfaat düşüncesiyle, Cennet ümidi veya Cehennem korkusuyla değil -ancak- Allah olduğu için yapılanıdır. Vazifeyi vazife olduğu için yapmak. Bu ise, mutlak aciz ile tam ve ekmel kudretin buluşmasının bir tecellisi demektir. Binaenaleyh, aczini duymayan, anlamayan mağrurlarla hiç bir korku yokmuş gibi görünen gafiller ve hiç bir ümit beslemeyen ve hep yeis içinde yaşayan kötümserler, muhakkak ki, bu şereften mahrumdurlar. İnsanın, bir bakımdan, bir acz içinde olduğunu anlayarak bu haliyle ekmel ve sonsuz bir kudrete yaklaşması ve onunla buluşması, elbette en yüksek tecellilere mazhar olması demektir.

    İbadet, aklî ve vicdanî bir vazifedir

    İbadet, dinlerin hepsinde bir esas olarak mevcuttur ve her Peygamber ibadetle emir etmiştir. (Kur’an, 16: 36). İbadetsiz din olmaz. Değişiklik, ibadetin aslında değil, şeklindedir. İbadetsiz bir din, hayatta bir şey ifade etmediği gibi ibadeti inkâr etmek de insanı yavaş yavaş dinsizliğe doğru sürükler. Aklımıza ve vicdanımıza müracaat edersek kendisini yaratan terbiye ile tavırdan tavra geçirip kemaline erdiren Allah’a ihlâs ve tazim ile boyun eğmek, ona tam bir teslimiyet arzetmek her mükellef insan için bir vecibe olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz. Çünkü insanda iyiliklerini gördüğü, nimetleriyle büyüdüğü kimselere karşı daimi bir minnettarlık duygusu vardır. İnsan, her vesile ile bu duygusunu açığa vurmak ister ve bundan çok büyük zevk duyar. Bu hal insanlar için tabiî ve fıtrîdir. Hatta bu, bazı ehli hayvanlarda bile görülür.

    Halbuki her insan, doğmasıyla beraber Allah’ın sayısız nimetlerine kavuşuyor. Hattâ bu nimetler yalnız doğmasıyla değil, belki baba sulbünden ve ana rahminden başlayarak ardı arkası kesilmeden devam edip geliyor. Bu nimetleri saymanın imkânı ve ihtimali yoktur (ve in teuddû ni’metallahi lâ tuhsuha). Her saniyede alıp verdiğimiz nefesler de o nimetlerdendir. 

    İnsanın akıl, irade ve ihtiyar (iyiyi kötüyü seçebilmek kudreti) sahibi olarak yaratılmış olması da bu nimetlerden değil midir? Başka hiçbir düşünce bile olmasa yine Allah’ın lütuf ve inayeti eseri olan bu kadar nimetten dolayı ona şükretmek, bu nimetleri vereni tanımak, onun kulu olduğunu itiraf etmek bir vecibe olmaz mı? İşte bu varlığın ve bütün bu nimetlerin ilk mebdei (evveli) olan Allah Taâlaya hamd ve şükrünün ihlâs ile edası İslamda «ibadet» denilen ilk vazifedir. Bu, aynı zamanda, yaratan ile insanlar arasında en kuvvetli ve en hakikî bir ittisal halkasıdır.

    Binaenaleyh, bütün varlıkları eden, terbiye ile tekâmülden tekâmüle sevk eden, her mevcuda şah(s)ını muhafaza ve nevinin bekasını sağlamak için gereken şeyleri veren Allah Teala’ya bütün varlığımızla şükretmek; kalb ve şuurumuzla O’na karşı kâmil bir saygı, bir aşk ve sevgi duymak; kalbimizde duyduğumuz bu aşk ve sevgiyi, bu saygı ve minneti sözlerimiz ve işlerimizle göstermek, verdiği bunca nimetleri yerine sarf etmek bizim için bir borçtur; kutsî bir vazifedir. Bu borcu ödediğimiz için şimdi ve sonra, dünyada ve ahirette, hiçbir menfaat, hiçbir mükafat vaad etmemiş bile olsa; yine hayatta bulunduğumuz ana kadar vermiş olduğu nimetlerden dolayı O’na ibadet ve ulûhiyet vazifesini yapmamız, O’na sevgi ve saygı ile bağlanmamız, aşk ile secde etmemiz yine borç olurdu. Saf bir vicdan, selim bir akıl ancak böyle hükmeder. Temiz vicdanına, selim aklına müracaat edenler Allah’ı tasdik ve ikrar ile O’na karşı ibadette bulunmanın gerçekten bir vazife olduğunu anlamakta güçlük çekmezler.

    Prof. Hamdi Akseki 

    Diyanet Reisi

    .

    Yeni eserler

    Büyük İslam İlmihali

    Yüksek fazilet ve irfan sahibi İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi efendi tarafından bu nam ile bir eser neşrine başlanmıştır. Eser on kitaptan ibaret olacaktır: Akaid, Taharet, Namaz, Oruç, Zekât, Hac, Kurban, Kerahet, Ahlak, Ahkâm, Geçmiş Peygamberler. Üç formadan ibaret olan ve akaide ait bulunan birinci kitabın birinci cüzü çıkmıştır. Fiatı 50 kuruştur.

  • Allah’a İbadetin Felsefesi I

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Haziran 1947

    يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ وَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ۞ اَلَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَ اَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

     

    «Ey insanlar! O sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ibadet ediniz ki muttakilerden (korunanlardan) olasınız. O Rabbiniz ki yeri sizin için bir döşek, göğü tavan (heyetinde) yaptı ve yukarıdan yağmur indirdi onunla türlü mahsul ve meyvelerden size rızık çıkardı; o halde bunları bilip dururken Allah’a şerik koşmayın.»

     

    Kur’an-ı Kerim’in tertibine göre bu âyet, Allah Teâlâ’nın sarih olarak ilk emrini hâvi oluyor ki o da «ibadet ediniz» emridir. Bu emir; hangi sınıfa, hangi millete mensup olursa olsun, akıl ve bulûğ ile insanlığın ilk kemal basamağına basmış olan bütün insanlaradır. Binaenaleyh her insan, Allah’ın «Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz!» emri ile mükelleftir. Bu emir, İslâm binasının üssü’l esası olan «tevhid-i ubudiyet» ve «rubûbiyet»den başlayarak ulûhiyetin Rab olmaya ve Rab olmanın yaratıcı olmaya tevakkuf ettiğini gösteriyor ve küllî kudret sahibi bir yaratıcıyı isbat ediyor. İbadetin de başka kimseye değil, ancak yaratıcı ve terbiye edici bir Allah’a yapılabileceğini, ondan başkasına ibadet etmek ve tapınmak şirk olduğunu bildiriyor.

     

    Bu iki âyet külli kudret sahibi mutlak bir varlığın en açık delili olduğu gibi, halk ve tekvinlerinin esasına taallûk etmesi bakımından, muhataplarını en ziyade ilgilendiren bir vahdaniyet ve kudret hüccetidir de! Maamafih, biz bu cihetin izahına girişmeyerek sadece ibadetin felsefesinden, her zaman ve her yerde bütün insanlara ibadetle emir olunmasındaki yüksek hikmetten bahsedeceğiz.

     

    Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki: Allah Teala her kavme, her millete bir Peygamber göndermiş ve onların Allah tarafından tebliğ eyledikleri ilk emir şu olmuştur: «Allah’tan başka ibadete lâyık bir Tanrı yoktur, yalnız Allah’a ibadet ediniz; ona başkalarını şerik koşmayınız!» , «Kasem ederim ki biz, her ümmete Allaha ibadet edin ve tağuttan uzaklaşın (emrini tebliğ eden) bir Peygamber gönderdik. (Nahl sûresi, Ayet 36).» , «Senden evvel hiçbir resul göndermedik ki ona şöyle vahyetmiş olmayalım: Hakikat bu, benden başka ilah yok, öyle ise yalnız bana ibadet ediniz. (Enbiya sûresi, Ayet 25).»

     

    Demek ki her dinde aslolan «Allah’ın birliği ve yalnız ona ibadet olunmasıdır.» O halde ibadet ne demektir? Niçin lâzımdır? Ve nasıl yapılır? Bu suale cevap vermezden evvel islâm dininin ihtiva eylediği ahkâm hakkında kısaca bir hulâsa yapmayı faydalı buluyorum.

     

    İslam; Hazreti Muhammed (Aleyhisselamın), Allah tarafından tebliğ ve kendi hayatında tatbik eylediği ahkamın hey’et-i mecmuasından ibaret bir dindir.

    Bu dinin hedefi, insanı, dünya ve âhirette Allah’ın nimetlerine ulaştırmak, felâha ve saadete çıkarmaktır.

     

    İslam dini, evvel itikad ve amel diye İslâm ikiye ayrılır. İtikadi olan esaslar, emirler ve hükümler, her dinde mevcut olması gereken, asli ve külli esaslardır. Bunlarda zamanın, mekânın, ahvalin ve şahısların tesiri yoktur.

    Allaha, Peygamberlere, Ahirete iman; istikamet, ahlak ve ibadetin esasları gibi. Bunlar her dinin esas temelini teşkil eden külli ve değişmez kaidelerdir.

    Amelî olan emirler ve hükümlere fer’i veya cüz’î hükümler de denir. Bunlar, mükellef insanların işlerine taallûk eden hükümlerdir. Bunlarda zaman ve mekânın tesiri olacağından, bunlar her dinde bir olmayabilir. Her dinde ibadet vardır. Fakat şekilleri bir değildir.

     Ahkâm-ı külliye veya asliye, bütün şeriatların hıfzını tekeffül ettikleri zarurî ve umumi maksatlardir. Bunların gayesi, dini, nefsi, aklı, nesli ve mali muhafazadır.

    «Külliyat-ı hams = beş külli» denilen bu zaruri maksatları koruyabilecek esaslardan mahrum bulunan bir din, gayesinden uzaklaşmış demektir.

    Biraz önce söylediğimiz gibi İslam, semavî bir dindir ki, onu, bütün kâinatın hâliki ve terbiye edicisi olan Allah Tealâ vaz etmiştir.

    Bütün ahkâmı, insanın saadeti ile ilgili olan İslam dininin, üçü itikada, ikisi de amel (iş) e ve ahlâka ait başlıca beş esası vardır:

    İtikad esasları şunlardır:

    1. Allah’ın birliğine (ve bütün sıfatlarına) iman,

    2. Peygambere iman (bütün Peygamberler ve onlara, indirilen kitaplara iman da burada dahildir.)

    3. Ahirete iman.

    Bunlar, islam dinin dayandığı ana hatlardır. Müslümanlık, bunlara iman etmekle tahakkuk eder.

    İslâm’da imanın iki mertebesi vardır:

    İcmal, tafsil. 

    İmanın en mücmel ve en basiti: Hazreti Muhammed (Aleyhisselâm), Allah tarafından her ne tebliğ etmiş ise haktır diye tasdik etmektir. Bunun en kısa düsturu şudur:, «Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.  Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka Tanrı yoktur, yine şahadet ederim ki Muhammed (Aleyhisselâm) Allah’ın kulu ve Peygamberidir.»

    Bir insan, bu yolda bir şehadette bulunmakla evvelâ Allah’ın bir olduğuna, sonra da, Hazreti Muhammed, Allah’ın kulu ve Peygamberi bulunduğuna inandığımı açıkça söylemiş oluyor.

    Allah’ın birliğine tereddütsüz inanmak, İslamın ilk temelidir. Buna iman eden bir kimse, diğer esaslara da inanmış demektir. Buna bir de Hazreti Muhammed’in, hem Allah’ın kulu, hem de Peygamberi olduğuna şehadeti ilave etmekle, iki mühim hakikati kabul etmiş oluyoruz:

    A. Allah’ın birliğine iman, Peygamber yolu ile talim ve tebliğ edildiği şekilde iman demektir.

    B. Peygamberlik, tarihi bir olaydır, binaenaleyh, ona iman etmek dinin en esaslı bir rüknüdür.

    Peygambere ve vahy denilen ruhî hadiseye ve ilahi tecelliye dayanmayan bir sistem ilâhî din değildir. Bu iki itikada bir de, ahirete iman ilâve edilince, icmali imanın üçüncü derecesi elde edilmiş olur.

    İslâm dininin amel (iş) e ve ahlâka ait yüksek olursa olsun, mühim bir kıymeti olan iki esası şunlardır:

    1. Allah ile kul arasındaki nisbete taalluk eden ahkâm, buna, Allah ile müsalemet de diyebiliriz.

    2. İnsanın kendi nefsine ait olan hükümlerle kendisiyle diğer insanlar ve mahluklar arasmdaki alâkaları tanzim eden hükümler. Buna, Allahın kullarıyla müsalemet de diyebiliriz.

    Allah ile müsalemet demek, her hayır ve faziletin kaynağı, yalnız Allah olduğuna inanmak ve böylece Allah’ın iradesine teslim olmak, emirlerine itaat etmek demektir. Bunların başlıcası da Allaha ibadettir. Allah ve hak sevgisinin kaynağı olamaz, bu ibadetlerin başında gelir. Allah’ın bütün emirlerine itaat, oruç, zekât ve hac da bu ibadetlerdendir. Dinin bu kısmı, şu Hadis-i şerifte toplanmıştır:

     

    «Müslümanlık, beş temel üzerine kurulmuştur:

    1. Allah’tan başka Tanrı olmadığına, Hazreti Muhammed (Aleyhisselâm) onun Peygamberi olduğuna şehadet etmek,

    2. Namaz kılmak,

    3. Zekât vermek,

    4. Ramazan orucunu tutmak,

    5. Haccetmek.

    Allahın kullarıyla müsalemet demek, onlarla dirlik, düzenlik içinde yaşamak demektir. Aile vazifeleri, ahlâkî vazifeler, medenî ve insanî vazifeler de bu kısımda dahildir. Bunlar için de, müslümanlık, ayrı ayrı ve çok sağlam esaslar ve umdeler koymuştur.

    Müslümanlık, hayal peşinde koşan dimağları tatmin için ortaya atılmış bir takım nazariyeler demek olmadığı cihetle, gerek Allah ile olan vicdani münasebetlerimiz, gerek kendi nefsimize ve gerek kendimizden başkalarıyla olan vazife ve münasebetlerimiz, hep müsbet esaslar üzerine dayanmaktadır.

    Şu cihet kat’i olarak bilinmelidir ki: İslam, sadece vicdanda gizlenmesi lazım gelen bir şey değildir. Fikir ve kalb sahasnda kalarak, amelî bir surette yaşanmamış olan herhangi bir hakikatin ne kadar yüksek olursa olsun, mühim bir kıymeti yoktur.

    İnsan, inandığı bir hakikate dili ile tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamaya çalışmaz; onu, hayatta tahakkuk ettirmezse, hem ona olan iman ve sevgisi yavaş yavaş kuvvetini kaybeder, hem de kalb ve vicdanının emrine tâbi faal bir unsur olmaktan çıkar. Bunun içindir ki: İslam dini yalnız nazarî ve itikadi esasları değil, amelî hükümleri de talim ve teşri etmiştir: Bir müslüman, yalnız iman ile mükellef olmayıp inandıklarını dili ile de söylemek ve onların icaplarımı iş ve tatbik sahasında göstermek ve hayatta onları yaşamakla da mükelleftir. Allaha olan imanımız, evvelâ dilimizde, sonra da işlerimizde ve hareketlerimizde tecelli edecektir. Çünkü islâm, tam mânasile bir hayat dinidir. Kalbin en derinliklerinden başlayarak onu tamamen saracak olan iman, ağızdan taşacak, sonra bütün vücuda ve muhitine yayılacaktır. Binaenaleyh İslam’ın esası iman ve hedefi ahlâk ve iş güzelliğidir.

    İslamın talim eylediği amelî hükümler, mükellefin işlerine taalluk eden, beşerin kendi isteği ile yaptığı işlerin Allah nazarındaki kıymetini gösteren kaziyyelerdir ki, başlıca iki kısımdır:

    1. Allah ile kul arasındaki münasebetler, kulun, Allah’ına yapmakla mükellef bulunduğu vazifeleri gösteren hükümler: İbadet.

    2. İnsanların, kendileriyle diğer insanlar arasındaki münasebetleri bildiren hükümler: Muamelât.

     

    Amelî hükümler, bir taraftan Allah’a ibadeti, diğer taraftan ferde ve cemiyete teallûk eden işlerde selâmet ve istikameti, adalet ve emniyeti, karşılıklı haklara ve vazifelere riayeti emretmekle, ferdin işlerini ıslah etmiştir.

     

    (Gelecek yazıdaki bahisler: İbadetin mânası – İbadeti tapmakla tercüme yerinde değildir – Allah ile ilâh arasındaki mühim fark – Tanrı Allah mukabili olamaz – İbadetin ruhu – İbadetin aklî ve vicdanî bir vazife oluşu)

     

    Prof. Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi