Ramazân Şehr-i Ümmettir 

Müellif: Mustafa Fevzi

Dergi: Sebilürreşad

Tarih: 29 Şaban 1332

Kadrini tebcîl eden, ancak bilenlerdir seni

Merhabâ ey şehr-i ümmet sen safâ geldin bize

Doldurur nûr-ı hulûlün ehl-i zevkin kalbini

Derd-i aşkın cilvesâz olmaz münâfık dertsize

Kuvvetli îman ile tereddütlü nifâkın arasını ayıran hakîkat mîzanlarından biri de ruʾyet-i hilâl-i Ramazândır. O hilâl ki ruʾyetinin neşesiyle kulûb-ı ehl-i îman müstağrak-i lücce-i gufrân ve müstehlek-i cezbe-i rahmân olur. Onun müşâhede-i dîdar-ı nûr-ı enverine müştâk olan zümre-i ârifan, on bir aydan beri samimi ve âşıkâne bir intizâr-ı medîdin netîcesinde safha-i kalplerinde idrâk ettikleri feyz-i lâhûtînin tesiriyledir ki şükrâne-i ubûdiyetlerinin nişâne-i sadâkati olarak salât-ı mağribin edâsını müteâkip o gecenin namaz-ı şâkirâne ve secde-i evvelînini îfâya müsâraat gösterirler (Bundan maksat teravih namazı değildir).

Allah Allah! Müminler için ne büyük gece, ne sevimli ruʾyet, ne azîm sürûr, ne mukaddes vuslat, ne muazzam ıyd, ne vüsʿatli rahmet, ne şümûllü gufrân, ne cennet-i vicdan. Allâhümme allimnâ hakîkatehû ve zeyyin hakâyikanâ bi-envâr-i meârifihî yâ rahmân.

Acaba erbâb-ı nifâk için de böyle mi ya? İşte “وَامْتَازُوا اليَوْمَ أَيُّهَا المُجْرِمُونََ” sırrı zuhûr etmiş duruyor. Ramazân-ı mağfiret-nişânı, kemâl-i şevk ve sürûr ile karşılayanlar içinden Ramazân-ı şerîf gecelerine lâyık olmayan ve fakat maatteessüf icrâsı mutâd bulunan sefâhet ve tazyîʿ-i evkât ezvâk-ı mevhûmesinin neşesi ve esbâb-ı sâire-i nefsâniyyesi itibarıyla memnun görünenler istisna edilmek lâzımdır. Şu kadar var ki “لكل امرئ ما نوى” herkesin niyetine göre muvâzene icrâ edilirse mesrûriyetleri ancak Ramazân-ı şerîfin kutsiyet ve ulviyeti nokta-i nazarından olup bazı hevesât-ı nefsâniyyeye de iştirâk edenler derece derece zuafâ-yı müminîn olduklarında şüphe yoktur. Gündüzleri tembellik ve geceleri lağviyât ile vakitlerini hebâ etmek hevesiyle Ramazânı isteyenler sadedimizin hâricidir. “من فرح بحلول رمضان حرّم الله عليه النيران” buyurulması îman billâh ve ihtisâb ilallâh ile şehr-i Ramazânı karşılayanlar hakkındadır. Ve illâ eskiden Ramazânın hulûlüne Karamanlı bakkal Bodos da ferahlanıyor idi فاعتبروا… İşte herkesin nazar-ı dikkatini şu mîzan-ı hakîkate celb etmek istiyoruz, her ne rütbede olursa olsun ve her nerede bulunursa bulunsun erkek ve kadın, genç ve ihtiyar, âlim ve ümmî, zengin ve fakir, mukîm ve müsâfir, kavî ve zayıf. Hatta sinn-i temyîzi idrâk eden sabî ve mürâhık, bütün Müslümanlar ve Müslüman geçinen insanlar bu mîzana kendilerini arz edebilirler. Îmanlarının rütbesi Ramazân-ı şerîfin kutsiyet ve ulviyetine karşı kendilerinde hâsıl olan şevk ve sürûrlarının derecesine göre taayyün eder. Şurasını söyleyelim ki Ramazânın kutsiyetle teşerrüf etmekten hâsıl olan sevinç mutlaka neşe-i îmandır. Fakat şerʿan mükellefiyet yine başkadır. Mesela bir marîz yani hasta -mümin ve mütedeyyin, hâzik ve âdil bir tabîbin emir ve tensîbiyle- orucu yiyebilir ve on sekiz saatten aşağı olmamak şartıyla memleketinden uzağa giden kimse seferberlik müddeti devam ettikçe oruç tutmayabilir lakin müteessiftir yahut bilâhare vakt-i müsâitte kazâsını kasd ve niyet eylemiştir. Bunun ilerisine gitmeyeceğim özr-i şerʿî tahakkuk etmediği halde nakz-ı sıyâm eden zuafâ-yı müminîn derece derece nifâk-ı dînîye yaklaşmış oluyorlar demektir. Bir de Ramazânın hulûlünden memnun olmayanlar vardır -burada gayrımüslimlerden bahsedilmediği tabîîdir- ki bu gayr-ı memnunların en başında sûrette dindaşları olmayan meyhâneciler olmak lazım gelirse -hakîkat böyledir- artık Ramazânın hulûlünü ikrâhla karşılayanların kimlerden mahsûp edilmek lazım geleceğini pek derin düşünmeye lüzum görmüyoruz “يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ” Yâ Rabbi bu dehşetten sana sığınıyoruz.

Şurasını da unutmayınız ki Ramazân-ı şerîfin şeref ve kutsiyeti hürmetine yalnız sevk-i vicdânîsi semeresi olarak o eyyâm-ı mübârekede meyhânecileri gayr-ı memnun bırakan ihvân-ı dînimizin neşe-i îmandan nasîbedâr olduklarına teşekkür etmelidirler. Keşke bu meyhâne boykotajı her zaman olsa.

İtikâd ve felsefe-i âcizâneme göre erbâb-ı îmanın mükellef olduğu ve [mü]kemmelîn ve muhakkikîn-i ehl-i irfânın îfâ edegeldiği envâ-ı ibâdât ve tââtin umûmî ahlâk-ı ilâhiyye ve esmâ-yı celîle-i sübhâniyyenin birer mazâhir-i âsârıdır ki her ibadetten bir huluk-ı ilâhî ile tahalluk ve esmâ-yı sübhâniyyeden bir ism-i celîlin terbiyesiyle merbûbiyet hâsıl olur da abdin rabb-i azîmine nispet-i maneviyyesi derecesinde kurbiyet ve marifetin husûlü tahakkuk eder. Cenâb-ı Hakk sıfât-ı subûtiyye ve esmâ-yı celîle-i ilâhiyyesinin mukteziyâtıyla nevʿ-i beşeri alâkadâr buyurmuştur. Esmâ-yı ilâhiyyenin menşei olan sıfâttan yalnız “zâtî” olanlar istisna edilirse sıfât-ı celîle-i mütebâkiyesi âsârının ibâd-ı müminîni üzerinde tecellîsâz olduğunu görmek ister ki bunun faydası yine ibâda âittir. İşte bahsi sadedinde bulunduğumuz oruç, ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk etmek numûnelerinden biri ve belki de birincisidir. Cenâb-ı Hakk’ın zât-ı ulûhiyyetine irfân hâsıl etmek için abdin nefsinde hakîkat-i savmın marifeti tahakkuk etmelidir. Şurası da bilinmek lâzımdır ki “hakîkat-i savm” bir takım zenâdıka ve melâhidenin zuʿm-ı bâtılları ketm gibi ilhâd ve setr-i zendeka esrâr-ı vâhiyesinden ibâret değildir. O gibi türrehât ve tefevvühât-ı sakîme hetk-i nâmus-ı din için kurulmuş birer dâm-ı tezvîrdir fakat onlar da erbâbı nazarında örümcek ağından daha zayıf tuzaklardır.

Evet savm bir sırdır hem de Allah ile kul arasında büyük bir sırdır. Sâim olan kimse hâl-i sıyâmın esrârını ağyârdan ketm etmelidir. Mesela, sûrette bir nehc-i şerʿî herkes gibi oruçlu olmalı aşağıda zikredeceğimiz hadîs-i şerîfin meâl-i âlîsi vechile sâim bulunmaya cehd ve saʿy etmeli ve “الصوم لي وأنا أجزي به” hadîs-i kudsîsinin sırrına mazhariyetle taraf-ı ulûhiyetten edilecek mükâfâtın semeresini ve vâridât-ı maneviyyenin kalpte hâsıl ettiği vecd ve cezbe-i ilâhiyyeyi idrâk ederek âyîne-i dilde feyz-i savmdan işrâk eden envâr-ı lâhûtiyyenin kuvve-i incizâbiyyesiyle latîfe-i rûhâniyetin âlem-i ulvî-yi melekûtîye müterakkî olmasıyla beraber anbean mürûr eden evkât-ı sıyâmiyyenin hasret ve firkatine cân u dilden ah ve enîn edildiği ve tenhâ tenhâ gözyaşları döküldüğü halde Ramazân-ı şerîf hakkındaki aşkı tezyîd ve telezzüz-i rûhânî-yi savmı dembedem teceddüd etmek ve hakîkaten kendini cennette ve cennâtın tenaʿʿumâtıyla lezzette bulunuyor zannıyla ve o lezzet-i feyzâ-feyz-i rûhânî neşesiyle nice senelerce Ramazân-ı şerîfin temâdîsi temennîsinde bulunmak hâlini ihrâz ettikten ve ahvâl-i mezkûreye kalpte meleke kesbeyledikten sonra ahvâl-i maʿrûzayı yâr ve ağyârdan ketm ile yalnız maksûd-ı bi’z-zât olan Vâcibü’l-vücûd hazretlerinin rızâsını temennî eylemek; işte buna ketm-i esrâr derler, işte böyle oruç esrâr-ı ilâhiyyedendir, işte bu oruç ahlâk-ı sübhâniyyenin âsârındandır. İşte böyle oruçlarla Allah bilinir, Allah bulunur, böyle bir orucu tutabilmek ve böyle zevk-i lâhutîyi vicdânında hissetmek her sâimin kârı değildir. Yalnız vakt-i muayyeninde muftırât-ı selâseden imsâk etmekle esrâr ve ezvâk-ı maʿrûzaya vusûl mümkün olamaz, yalnız ağız bağlamakla olan oruçlar ahlâk-ı beşeriyye üzerinde hiçbir tesir gösteremez. Böyle bir oruç îmana halâvet, dîne kuvvet veremez. Bu gibi oruçlar bizi sıfât-ı hayvâniyyeden kurtaramaz ve rûhâniyet-i insâniyyeyi avâlim-i melekûtiyyeye urûc ettiremez. Binâenaleyh bizim bu oruçlarımız cenâb-ı Hakk’ın zâtına, sıfâtına marifet hâsıl etmek iktizâ eden “تخلّق بأخلاق الله” ı istihsâle medâr olamazsa da hiç olmazsa sûretin muhâfazasıyla teallüm-i diyânet manevrasını icrâ edilmekle kışırdan lübbe intikâl etmek mesleğinin başlangıcında bulunulmuş olmakla nifâk-ı dînî seyyie-i müdhişesinden kurtulunmuş olur.

“ليس الصيام من الأكل والشرب إنّما الصيام من اللغو والرفث…الخ” hadîs-i şerîfinde yemek ve içmekten kesilmek oruç değildir. Oruç ancak mâlâyani ve fuhşiyyât-ı lisâniyye ve tefevvühât-ı şenîadan ve tâife-i nisâya lisan veya el veya gözleriyle bî-edebâne tabirat ve işârât ve gamz kabîlinden zikri müstakbeh olan ve fezâhat manâsını mutezammın bulunan “kâmûsun rafes hakkındaki beyânâtından hülâsa olarak yazılan” ahvâlden ve nefs-i emmârenin hevâsından perhîzkâr olmakladır. Sen oruçlu olduğun zaman şayet birisi sana sebb eder, fena söz söylerse veya dinde cehâleti hasebiyle senin aleyhinde muâmele-i kerîhede bulunursa sen kendi nefsine hitaben de ki: Ben oruçluyum. Binâenaleyh fena söz söylememeye ve kimseye taarruzda bulunmamaya niyet etmişim demektir. Yani şu hali der-hâtır ederek muâmele-i bi’l-misilden vazgeç ve sabır ve kavl-i leyyin ile izhâr-ı hilm et demek olan fermân-ı peygamberî vechile muftırât-ı selâse ile beraber “lağv ve rafes”ten de imsâk edilmek sûretiyle tutulan böyle oruçtan ancak oruç manası çıkar ki bu umûm-ı ümmetin memur olduğu oruçtur çünkü tehzîb-i ahlâka medâr olacak oruç böyle olacaktır. Bunun havâss-ı ümmete mahsus bir rütbesi daha vardır ki o mertebede oruçlu olan kimse yemek ve içmekten ve onların teferruâtıyla mücâmaa ve onun teferruâtından ve manası bâlâda beyan olunan “lağv ve rafes”ten kesilmekle beraber bütün havâtır-ı nefsâniyye ve hevâcis-i şeytâniyyeden ve bilcümle mâsivallahtan imsâk ve safha-ı kalbini ale’l-ıtlâk ahlâk-ı seyyieden tahliye eder.

İşte cenâb-ı Peygamber-i Zîşân Efendimiz’in “رمضان شهر أمّتي” buyurduğunun sırrı o zaman zâhir olur ki maʿrûzât-ı sâbıka vechile oruç tutan mümin derece-i istîdâdına göre tezkiye ve tahliye-i nefse muvaffak olup ahlâk-ı ilâhiyyeden bazılarıyla tahalluk etmiş ola. İşte o zaman Ramazân-ı şerîfin şehr-i ümmet olduğunun hikmetini anlayarak her sâimin secde-i şükre kapanması ayrıca bir vazîfe-i hakşinâsî-yi irfândır. “ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ” Allahümme veffikna limâ tuhibbuhû ve terdâhu.

Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

Editör: Furkan Yalçınkaya

Link: https://isamveri.org/pdfosm/D03195/D03195_100/D03195_100_FEVZIM.pdf

 

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir