Blog

  • Sipâhîzâde Mehmed bin Ali

    Müellif: Bursalı Mehmed Tahir

    Dergi: İslam Mecmûası

    Tarih: 11 Cemaziyelahir 1332

    Maârif-mendân-ı kuzâttan zûfünûn bir zât-ı fezâil-nihâd olup Bursalıdır. Ale’l-usûl memleketi ulemâsından tekmîl-i nüsahtan sonra bazı medâriste tedrîs ile iştigâl eyleyip 992 târihinde Bağdat ve 997 senesinde İzmir kadılıklarında îfâ-yı vezâif eyledi. Sene-i mezbûrede İzmir’de irtihâl-i dâr-ı bekâ etti. Elsine-i selâsede inşâd-ı nazım ve nesre muktedir olduğuna âsâr-ı mütenevviası şâhid-i âdildir. Müellefâtı gayr-i matbû olup başlıcaları ber-vech-i âtîdir:

    1) Enmûzecü’l-Fünûn: “Mevzûâtü’l-Ulûm” tarzında bir cilt üzere mürettep olup tefsîr, hadîs, kelâm, usûl, fıkıh, ferâiz, meʿânî, heyet-i tıp gibi dokuz ilimden bâhistir. Bir nüshası Ayasofya Kütüphânesi’nde vardır. Sadrazam Sinan Paşa’ya takdîm ederek mazhar-ı takdîr ve taltîf oldu.

    2) Hâşiye-i Şerh-i Tecrîd: Metn-i eser 672’de vefât eden allâme Nasîr Tûsî’nindir. Dakâyık-ı ilm-i kelâmdan bâhis ve altı bâb üzere mürettep olan bu eser birçok fuzalâ taraflarından da şerh ve tahşiye edilmiştir. Hatt-ı destiyle muharrer nüshası Nûr-ı Osmânî Kütüphânesi’ndedir.

    3) Hâşiye alâ Şerh-i Hikmeti’l-Ayn: Metn-i eser Nasîr Tûsî telâmîzinden Kâtib Kazvînî’nindir. Bunun da muhtelif şerh ve hâşiyeleri vardır.

    4) Evzahu’l-Mesâlik ilâ Marifeti’l-Büldân ve’l-Memâlik: Asl-ı bâdi-i iştihârı olan ve lisân-ı Arabî üzere muharrer bulunan bu eser, esâsen coğrafyaya müteallik olup tarz-ı tahrîri hurûf-ı hecâ üzerine mürettep lügât-ı târîhiyye ve coğrafya tertîbindedir. Başlıca meâhizi de Ebu’l-Fedâ’nın “Takvîmü’l-Büldân”ı ile Safiyyuddîn Abdülmümin el-Bağdâdî’nin “Muʿcemü’l-Büldân”dan hülâsa ettiği “Merâsıdü’l-Itlâʿ”ıdır. Hitâmı olan 980 târihinde Sultan Murâd-ı Sâlis’e takdîm ederek mazhar-ı mükâfât olmuştu.

    5) Esâmi-i Büldân: Evzahü’l-Mesâlik’in ihtisâr tarîkiyle lisân-ı Osmânîye nakl olunan nüshasıdır. Vezîriazam Sokullu Mehmet Paşa’ya takdîm eylemiş ve bu vezîr-i kadirdân tarafından da nâil-i taltîfât olmuştur ki bu eser lisânımızda lügât-ı târîhiyye ve coğrafya usûlünde yazılan âsârın kıdem itibârıyla birincisidir. Dersaâdet kütüphânelerinin ekserinde nüshaları vardır.


    Hazırlayan: Hasan Hüseyin Mak

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00522/1330_7/1330_7_TAHIRBM.pdf

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar VIII

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden : Suret – 3

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 23

    Tarih: 23 Şubat 1324

     

    Mâhir ressamların âsâr-ı san’at ve ma’rifetleri bulunan  ve ale’l-ekser suret-i temâsîli ihtiva eden tablolara karşı da kıymetşinâslık nefatsız verilmek nâm ve unvâniye bir nev’i i’tinâ vardır ve bu hâl, i’tiyâdât-ı medeniyyeden zevk-i selîm icâbından olmak üzere o kadar teessüs ve ta’mmüm eylemiştir ki: şimdi bunlara karşı da acaba ne diyecek kıyâmeden nasıl intikadâtta bulunacak diye birçok kârilerimin hande-i istihfaf ve istihzaya hazırlanacaklarından eminim. Fakat onlarda emin olsunlar ki evvela beşerin menâfi’ ve fezâilini herkesten ziyâde takdir eden velakin mahza ciddiyyât ve hakikiyât üzerine müesses olan medeniyet-i İslâmiye böyle alâyişlere böyle malâyânîlere karşı o kadar çılgıncasına incizâb göstermez. Buna misal olarak  sadr-ı İslâm vekâyi’-i târihiyyesinden nakledeyim: Ahd-i Fârûkînin meyânında kıymet-i mâddiye ve sınâ’iyyesi cihetiyle bugün milyonlara, belki milyarlara değişilebilen mersâ’ ber-hâlîydi iğtinama geçirilmiş ve bi’l-istîzân Hazret-i Hâlife tarafından gelen emir ile guzât-ı Müslimîn beyninde parça parça taksim edilmiştir. İşte biizm, sanâyi’-i nefîsenin birincilerinden ma’dûd olan ressamlık hakkındaki istihfafımız ne kadar cüretkârlık addedilirse bu vek’â-yiye de öylece taccüb ve te’ssüf edenler bulunur. Halbuki iyi düşünülünce Hazret-i Ömerin (Radıyallahu Teâlâ Anh) bu meseledeki ulüvv-i azmi, celâlet-i re’yi ve tedbirine kendisine yakışan büyüklüklerden olduğu anlaşılır. Çünkü mezkûr halının nefâsetine karşı biraz meftuniyet, bir nev’î zaaf-i kalp göstererek kemâl-i ciddiyetle ve el birliğiyle yeni bir Dîn-i Âlînin teşeyyüd bünyânına (temelinin kuvvetlendirilmesine) çalışmakta olan bir kavmin başına erkeklerden ziyade kadınlara yaraşan bu gün mucip olduğu mesârif-i bî nihâye ile âlem-i medeniyeti bîzâr eden ibtilâ-yı zînet ve âlâyiş gailesini çıkarmamak iin böyle yapılması elzem ve ensep idi. Ale’l-husus Dünyayı hiçe sayan Hazret-i Ömer nazarında böyle şeylerin hiçbir ehemmiyeti yoktur. Eğer bu gibi ihtişâmât-i zaidenin bir melik için faydası olsaydı Devlet-i Kisrâviyenin başından arta kalmazdı. Mukaddimede şöyle bir sözümüz geçmişti: “Kur’ân insanların kanun-i maişet ve müâşeretini, ahlakını, medeniyetini en ciddi, en nezîh, en sâde, en umumi, bir surette tanzim eder”. İşte o cümledeki kuyûdun manalarına dikkat edildiyse şuracıkta ezhân-ı kariîni ısınrımaya çalıştığımız hakikatler daha güzel anlaşılır.

    Elvâh-ı tabiîyyeyi aynı aynıya tasvîr etmek nokta-yı nazarından pek büyük bir kıeymet ve ehemmiyeti haiz olan tablolar ve meselâ: Duvarda gösterilen açık bir oda kapısından içeriye doğru giden medd-i mevûm basrînin, odada mevzu bir mangala düşecek gibi bir vaz’ alan çocuk resmine karşı adeten bir manzara-i kazânemûd müşaheede ediyormuşçasına mucîb-i telâş olması ve’l-hâsıl temâşâ gürânı (izleyenleri) yanıltan bütün resm-i hikâyeleri pek üyük birer hüner ve marifete dâl olmakla bireaber ma’t-te’ssüf menâfi’-i ciddiye ve hakîkîyeleri mefkûddur. Âkil mahza bir taaccüb ve istiğrâbı mukabilinde o kadar mebâliğ-i mühimmeyi (hatrı sayılır parayı) feda edemez. Attığı iğneleri müteselsilen yekdiğerinin gözüne saplamak suretiyle ibrâz-ı san’at eden bir hünervere mükâfaten ekabirden bir zâtın bir çuval iğne ihsân ettiği ve “bunu ne yapacak?” usaline cevaben de: Kıyamete kadar birbirine geçirsin dediği meşhurdur. İşte o, nifâsperverânın(?) perestiş edercesine meftûn ve hayranı olduğu tablolarda lüm’ât iğfaliyle ebsâr ve efkârı kamaştıran medeniyyet-i mustahdesenin ilka ettiği hissiyât-ı alâyiş ve sefâhetten tecerrüd ederek düşünülmek şartıyla iğne hikayesinden farklı değillerdir. El-Hâsıl bu tablolar katiyyen havâic-i sahîha-yı beşeriyyeden addolunamazlar. Amma bu gibi masnûât-ı nefîseye havâic-i aslîyesini mâ’-ziyâde temin ve tesviye eden erbâb-ı servet para verir, ve insanlar bazen böylece (hevesât) ve şehev3at yolunda mesârif ihtiyarından çekinmeyerek buna muvaffakiyât-ı maliyelerinin mükâfât-ı salâhiyeti olmak üzere kendilerini kalben mütelezziz edebilecek tecemmülât ve tezeyyünât namına verebilirler diyenler vardır. Halbuki mesela bin lira bedelinde alınan bir tablonun bereceği neşve-i kibârâneye, o meblağın yarısı ile beşyüz fakiri sevindirmekten husûle gelen zevk-i hamiyyet ve insaniyeti tercih edemeyen ve diğer nısfını, saye-yü saatinde bu gibi me’ser-i müftehireye muktedir olduğu servetinin cihet-i nâmıyesinde istimal etmeyen bir adamın (kibarlığına) ve aklına, medeniyet göreneklerine esir olmayan bir akl-ı ahrârâne ile şaşmak lazım gelir. Amma bu gibi ihtiyâcât-ı medeniye o mesellü vezâif-i insâniyeyi d ifâdan sonra servetin fazele-i füzâlatıyla (fazlalıklarıyla) istihsâl olunur diyenlerse bizim deminki arzettiğimiz kıyasın her ihtimale karşı kabil-i tatbik olan ekîse-i kat’iyye-i muttarideden olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü servet ne kadar fazla olsa yine muavenet edilecek fukara bulunur ve en sonuncu fakirin memnuniyeti en birinci zinetten daha ziyade mühim ve mültezim olmak lazım gelir. Bu süzler doğrudur. Amma insanlar bâ husus saika-i servetle ziynet ve sefahetten büsbütün mahrum edilemezler. Hayât-ı beşeriyyenin buna az çok ihtiyacı vardır. Çünkü insan her vakit ciddiyât ile iştigal edemez. Bazen de gözünü gönlünü açacak şeylere vakit ve nakdini sarfedecek, gülecek, eğlenecek ve hatta oynayacaktır, denilmek hiç doğru olmaz. Çünkü bunun, daima insanları bu halde görmekten yani görünenden başka delili yoktur. Halbuki yine görenin ve vekâyi’ delâletiyle insanların akl-ü hikmet ve kanun-i ma’delet haricinde icrasından hali kalmadıkları efali istihsân edebilir miyiz? Hem, beşeriyette sefâhet niçin zaruri olsun? Gece gündüz istirahat bilemeyen zenginler, milyonerler bulunduğu halde sefâhete istirahattan daha mühim nazarıyla bakılabilir mi? Halbuki Dîn insanların bi’l-cümle ihtiyâcât-ı sahîhalarını rehin isâf etmiş, muazzemât-ı huzûzun hiçbirisinden kendilerini mahrum bırakmamış, men’ ettiği ahvâl-ü müştehiyyâttan her biri makamına mübâhattan bir şey ikame eylemiştir.[1] Bazen mekulat-ı memnu’âya mukabil bunca nefâis-i matûmeyi, müskirâta karşı sair meşrubât-ı lezîzeyi tecviz etmiş, fahş-i kabîh eylediği halde en güzel nisvân ile izdivaca salâhiyet vermiş, gayet mahdûd bir çerçeve dahiline sıkıştırılan menâzir-i sınâ’iyyeye kıymet vermekle beraber en vâsi’ en mütenevvi’ bir meşher-i bedi’î olan elvâh-ı hilkati nazar-ı dikkat önünde keşâde bırakmıştır. …. emniyet altında ibrâz eylediği siymâ-i meskenete ve kumarın, sibğa-i sür’at ve adem-i mahdûdiyetle yaldızladığı çehre-i mekîdete atf-ı nigâh etmeyip beri tarafdan ticâret gibi bir muhibb-i lahûtînin[2] uzattığı dest-i samîmîyet ve uluvviyyeti kabul eylemiş, tiyatrolarda, gazinolarda ve bütün laibetgâhlarda (oyun eğlence mekânları) para kazanmak ile imâte-i vakt eylemek gibi iki muhtelif ve mütebâyin hissiyâtın kerkîn (azmış, sapıtmış), mümsik, kıymet-i hususiyetten ârî dakikaları arasında istihsâline çalışılan neşât-ı inbisâta mukabil aile bucağında, yarân bezminde, hücre-i mütalâada, müsâhebet-i ilmiyye ve edebiyyede bulunan ezvâk-ı sâfiye-i seâdeti tercih etmiştir.

     

    İşte kendini bilen insanı eğlendirmek ve neşveyâb etmek için ma’a-ziyâdet kafi olan şu vesâite kanaat etmeyerek başka suretle eğlence arayanlardan, bir def’a vuku’-i inana ile’l-ebed yüz karası olacak efali irtikaba kadar ilerleyenler ve bazen enva’-ı mevcûde-i sefâhetten bıkıp usanarak iç sıkıntısından intihar edenler bulunduğu işitilmiştir.  Evet, insanların, harekât-ı hevâperestâneden bi’l-külliye ayrılmaması, kusurdan hâli olmamaları manasınca doğrudur. Ve itiyâd ile te’yîd eden bu gibi ahvâlden kurtulmak ve hatta o itiyâdın her gün okuttuğu ders-i iğfâl yüzünden bunların noksan-ı beşerî asârından olduğunu anlamak pek kolay bir şey olmadığı müsellemdir. Ancak tekemmülât-ı insâniyyeye ve vüsûlde bi’t-tab’ herkese müüyesser olmayan fezâildendir. Min kabl-i âh (âh vâh etmezden önce) mevhûb olan Dînimizin en âli meziyyeti, en meşkûr hizmeti ise bize insanlıktaki o anlaşılmayan kusurları, o tab’an müncezep (tavlanmış) olacağımız mezâlik-i akdâmı bildirmektir. Yoksa o gibi hâlâttan kendini elemeyenler Dinden çıkmış olmazlar.

     

    Ahkâm-ı İslâmiyyeyi istişkâl edenlerin muhâkemelerinde ne kadar sahîf garabetlere, ne müz’ic anlayışsızlıklara tesâdüf ediyoruz: İnsanların, eğlence ve hatta sefâhet nâmına hiçbir hareketine, hiçbir zamanda müsaade edilmezse bu hâl, ma fevka’t-tabî’a bir emr-i muhâl olur diyorlar. Bu iddiâ-yı mübâlağakârânenin, arzettiğim veçhile görenekten başka delili olmamakla beraber vazifesi iyiye iyi ve fenaya fena demekten ibaret olan kanûn-i Şerîat başka türlü ne yapmalıydı? Bunların aklınca sefâheti az olmak şartıyla  tecviz etmeliydi, demek olacak. Halbuki böyle kanun olmaz. Fenânın azını nazar-ı müsamahayla görerek, bir şeyin kılleti ile mefkûdiyetini seçememek kanun-i şerîatın uluvviyet ihatasına yakışmaz. Kendisi fenalığın azının zararı yok demek gibi bir eser-i zühul göstermeyeceği gibi tashih-i efkâr için bunu böyle söyleyeni de şedîden müaheze eder. Sonra fenânın azındaki fenalık dahi iz’ân ve takdir edilerek vuku’-i seyyiâtın bilâ tevbe azının afvolunması me’mûl ve çoğunun afvolunması mümkün ve ve tevbe ile kalîl ve kesîrinin affı muhakkak bir hâlde bulunur. İşte görülüyor ki ahkâmında oldukça şiddet ve suubet tevehhüm ettikleri Şerîatımızda bilakis semâhat ve âtıfet mebzûlen mevcut ve ancak su-i tefehhüm cidden merdûttur.

    Ma ba’di var.

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

     


    [1] Hatta fıtratın esrâr-ı bedîa-yı âdilânesinden olmak üzere insanların şu huzûz-i aslîyesinden gayet derin bir müsvât mündemiçtir. Çünkü iştihâ-i hakîkî ile yenen yavan ekmeğin lezzeti her gün tenâvül olunan et’ime-yi nefîse-i mütennevi’adan efzûn ve bazen çirkin bir kadına karşı zevç-i sairelerinden ziyade meftûn ve memnûn olur. Dimek ki tarîk-i hayatta bazı ahvâl-i fevke’l-âde müstesna olmak üzere zengîn, fakîr herkes için vesâit-i seâdet amadedir.  Ancak bunkardan istifâde yolunu çok kimseler bilemediğinden peymâne-yi hayâtı kendi kendilerine zehir ederler.

    [2] el-Kâsibu Habîbullah

  • İmam-ı Azamın Müctehidler Arasındaki Mevkii

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi  Bilmen

    Dergi: İslam’ın Nuru, 1. Sayı

    Tarih: Nisan 1951 / Recep 1370

    İmam Ebu Hanife Hazretleri, bütün Ehl-i Sünnet tarafından tebcil edilen dört büyük müctehidin birincisidir. Gerek kıdem itibarı ile, gerek mezhebindeki vüs’at ve azamet itibari ile ve gerek kendi fıtratındaki ulviyet ve celâdet ciheti ile bu birinciliği bihakkın ihraz etmiş, “İmam-ı Azam” denilince yalnız kendisi hatırlara gelmekte bulunmuştur.

    Vakıa İslamiyetin ilk feyyaz asırlarında tâbiîn-i kiram vesaire arasından birçok büyük müctehidler zuhur etmişti. Fakat bu zatların usûl-i ictihâdiyesi ve ictihad ettikleri mesail, layıkıyla zabt edilememiş, kendilerine tabi olanlar da az bir zaman içinde münkariz olduklarından onların mezhepleri devam edememiş, yalnız kendilerinin mübarek isimleri Tabakâtü’l-Müctehidîn’i tezyîn etmekte bulunmuştur. İctihad etmiş oldukları bazı meseleler de bu dört müctehidin tabiîleri tarafından yazılan kitaplar da münderiç bulunmaktadır.

    İmam-ı Azam, ictihad sahasında emsalsiz bir tarik vücuda getirmiş, ictihadını pek mükemmel, muhalled esaslar üzerine kurmuş, daha hayatta iken kendi ictihadına tabiî yüzlerce yüksek alimler yetiştirdiğini görmüştür. Vefatından sonra da onun ictihadına tabiî her asırda binlerce fukaha yetişmiştir.

    Hanefi mezhebinin ne derecelerde her tarafa intişar etmiş olduğunu anlamak ve İslam aleminde vaktiyle husule gelip bugün tarihe karışmış olan ilm-ü irfan ve hukuk tecellisini de hazin hazin düşünmek için “Kevâkib-i Muzia”dan naklen şunu kaydedelim: «Vaktiyle Semerkand’e tabi Hâkirdir kasabasında bir mezarlık var idi ki buna «Türbe-i Muhammedîn» denirdi. Burada her birinin ismi Muhammed olmak üzere Hanefi fukahasından te’lifât sahibi dört yüz alim medfun bulunuyordu. Bunların hepsi de mezheb-i Hanefi üzere fetva vermiş, kitap telif etmiş, tedris ile meşgul olarak nice tilmizler yetiştirmişlerdi.»

    İmam-ı Azamı, gerek birçok faziletli muasırları ve gerek kendisinden sonra dünyaya gelmiş olan bir kısım alimler, müctehidler, birer lisan-ı tazim ile sena etmiş, onun zühd ve takvasını, ahlakındaki metanet ve nezaheti, içtihadındaki ulviyeti, mezhebindeki sühûlet ve mükemmeliyeti itirafa mecbur olmuşlardır.

    Pek büyük muhterem bir alim olan İbnü’l-Mübarek diyor ki: «Ebu Hanife nâsın en büyüğüdür, en fakihidir. Ondan fakih kimse görmedim, bütün fezâil hususunda Allah Teala’nın ayetlerinden bir ayet idi.»

                Pek büyük Muhaddislerden olup Bağdat’ta hadis tedris ederken başında yetmiş bin kişi toplanıp istifade eden ve (206) tarihinde vefat etmiş bulunan Yezid İbn-i Harun’da «Hanefi kitaplarına bakmak câiz midir?» tarzındaki bir suale cevaben şöyle demiştir: «Gidiniz, o kitapların mütaalasından müstefit olunuz. Bu hususun kerahatine kâl olan bir fakih görmedim. Hatta işittim ki, Süfyân-ı Sevrî bile bir hile ile Ebu Hanife’den Kitâbü’r-Rehn’i alarak bir nüshasını yazmış.»

    Yine İbn-i Harun’a sorulmuş, «Sizin yanınızda İmam Mâlik’in reyi mi daha makbuldür, yoksa Ebu Hanife’nin reyi mi?» Cevaben demiş ki: «İmam Mâlik’in hadislerini zabt eyleyiniz, çünkü hadislerin ravilerini temiz ve intikad eder. Fıkıh ilmi ise Ebu Hanife ile ashabına mahsus bir sınâat-i celiledir. Onlar, sanki bunun için yaratılmışlardır.»

    «İmam-ı Azam nasıl bir zattır?» diye İmamı Mâlik’e sormuşlar, O da şöyle cevap vermiştir: «Ben onu öyle gördüm ki, şu direk altındır diye iddia etse, bu iddiasını ispat için hüccet ikâmesine kadir olurdu.»

    Şafiî fukahasından, muhaddis İbn-i Hacer’in (El-Hayrâtü’l-Hısân fi Fezâili’n-Numan) adındaki eserinde şöyle yazılıdır: «Abdullah İbn-i Mübarek demiştir ki: «Ben bir gün İmam Mâlik’in yanında idim, İmam Ebu Hanife teşrif ettiler, İmam Mâlik, onu Meclisin sadrına oturttu, hakkında pek ihtiramda bulundu, gittikten sonra da bize hitaben dedi ki: «Bu zat, -Ebu Hanife- denilen Numan İbn-i Sabit’tir ki “Şu direk altındır.” dese filvaki dediği gibi çıkar. İlm-i fıkhın dakik meselelerini çıkarmak, kendisine gayet kolay bulunmuştur. Herkesin hayrette kaldığı meseleler hakkında külfetsizce doğru hükme muvaffak olur.»

    Yüksek alim, Zahidü’l Kevseri’nin «Akvamü’l-Mesâlik» adlı eserinde yazılı olduğu üzere Derâverdî demiştir ki: «Ben İmam Mâlik’ten işittim, diyordu ki: Benim yanımda Ebu Hanife’nin fıkhından altmış bin mesele vardır.»

    Filhakika İmam Mâlik hazretleri, Hanefi fıkhına pek mükemmel muttali olmuş, belki de ondan birçok mülhem bulunmuştur. Nitekim İsmail İbn-i İshak demiştir ki: «İmam Mâlik çok kere meselelerde Ebu Hanife’nin kavline itibar ederdi.»

    Yine Derâverdî demiştir ki: «Ben İmam Mâlik ile İmam Ebu Hanife’yi yatsı namazından sonra Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellemin mescid-i saadetinde müzakere ve müdârese halinde gördüm, her biri diğerinin kabul ve kendisi ile amel etmekte olduğu bir kavle vakıf olunca taassup göstermeksizin, tahtie etmeksizin dilini tutuyordu, sabah namazını kılıncaya kadar bu hal üzere devam ettiler.»

    İmam Şafiî hazretleri de demiştir ki: «Bütün nås, fıkıh hususunda Ebu Hanife’nin ıyâlidir, yani onun sayesinde barınmaktadır. Ben ilm-i fıkha ondan daha ziyade vakıf bir zat bilmiyorum.»

    İmam Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri de, İmam-ı Azam hazretlerini pek çok anar, rahmetle yad ederdi, uğradığı mihnet günlerinde ağlar, o büyük imamın kadılığı kabul etmediğinden dolayı hapsedilmiş, dövülmüş olduğunu düşünerek müteselli olmağa çalışırdı.

  • Îkâz

    Müellif: Ömer Nasûhî Bilmen

    Dergi: Medrese İtikatları

    Tarih: 12 Ramazan 1331

    Her cemiyetin avâm tabakasını uyandırmak o cemiyetin münevver tabakasını teşkil eden hatipleri, şairleri, muharrirleri uhdesine terettüp eden bir vazîfe-i mübecelledir.

    Bugün en muhteşem, en müterakkî gördüğümüz milletler, hükûmetler bütün üdebâ ve şuarânın; hutabâ ve ulemâsının feyz-i irşâdıyla yükselmiş, o parlak mevkileri işgâle nâil olmuşlardır.

    Vaktiyle Avrupa üdebâ ve şuarâsından birçoğu mensup oldukları milletleri uyandırmak için eski Yunan ihtişâmından, iʿtilâ-yı şân ve satvetten bahseyler; Yunanîlerin ne gibi esbâb ve avâmil sâyesinde vâyedâr-ı terakkî olduklarına dair manzûmeler, kasîdeler tanzim ederlerdi.

    Bugün cemʿiyyât-ı medeniyye arasında en ziyâde îkâza muhtaç bir millet var ise o da millet-i İslâmiyyedir. Biz bugün etrafımızdaki milletlerin ilmen, iktisâden, siyâseten ne derecelerde terakkiyâta mazhar olduklarını görürsek kendimizin terakkiyât-ı hâzıra-ı medeniyyeden ne kadar bî-nasîp olduğumuzu pek kolay anlarız.

    Artık uyanacak vakit gelmiş geçiyor, heyhât ki biz hâlâ uyanamıyoruz. Hâlâ ulemâ ve üdebâmızın, şuarâ ve hutabâmızın müessir, âteşin sözlerinden mütenebbih olmuyoruz.

    Evet biz bugün son derece îkâza ve irşâda muhtaç bir milletiz. Bizi îkâz ve irşâd etmek öyle bir vazîfe-i mukaddesedir ki muktedir oldukları hâlde bunu îfâ etmeyenler mesûliyet-i vicdâniyyeden asla kurtulamayacaklardır. İşte bizim genç şâirlerimizden Emîn Hâki Bey, kardeşimiz bu vazîfeyi pek güzel takdîr etmiş olduğundandır ki küçük, beş altı parçadan ibâret, lakin hissiyât-ı vatanperverânenin bir maʿkes-i müessiri olduğu için pek kıymettâr olan “Îkâz” serlevhalı manzûm risâlesiyle vatandaşlarına hitâp ediyor, onları uyandırmaya çalışıyor.

    Hâkî Bey altı sene evvelki neşve-i hürriyetiyle hâsıl olan parlak bir ümîdin, rûh-perver bir inşirâhın yerine biraz zamân sonra hazîn bir yeisin, dil-hırâş bir girye-i meyûsânenin kâim olduğunu pek acı bir lisân ile tasvîr ediyor, bütün bu tebeddülâtın esbâb-ı hakîkiyyesini müessir bir sûrette teşrîh ederek diyor ki:

    Boğuştuk en hasîs âmâl için hürriyet âletti

    Boğuşmaktan garaz zâhirde nefʿ-i dîn u devletti

    Ecânib yutmadı zîrâ bu müthiş bir rezâletti

    Gelen her kazâ bir sille-i tedîb-i kudretti

    Kim anladı, vatan, güyâ firâş-ı hâb-ı gafletti

    Hâkî, safahât-ı eşyâya baktıkça her şey hûnin bir manzara-ı fecîa sûretinde gözlerine çarpıyor. Şarkın bütün şaşaa-ı şevket ve gâlibiyetle mütecellî, mütenevvir olan ufuklarının karanlıklar içinde kaldığını, semânın -muvakkat bir perde-i zalâm ile neşr-i eşiʿʿa-i letâfet edemez bir hâle geldiğini görüyor; görüyor da rûhu heyecana geliyor, bî-ihtiyâr:

    Cevv-i fezâda âlem-i eşyâda hûn-i al…

    Manzûr olur nigâhıma ya Rab nedir bu hâl?

    Şarkın semâ-yı şevketi âlûde-i zılâl

    Saç nûr-pâk ismetini ey güzel hilâl

    Göstermesin husûfunu Allâh-ı Zü’l-celâl…

    diyerek hilâlin dâimiyyu’l-lemeʿân olmasını temennîden kendini alamıyor. Şâirimizin bu temenni-i ulvîsine iştirâk etmeyecek bir İslâm bulunamaz sanıyorum.

    Îkâz’ın üçüncü parçası da birtakım hakâyık-ı müessireyi muhtevîdir.

    Şâir bu manzûmesinde bünyân-ı İslâmiyeti tezelzüle uğratan tefrikalardan bahsediyor: İdâme-i mevcûdiyetimiz için vücûdu lâzimeden olan ciddî, menâfi-i şahsiyyeden ârî bir ittihâdın, bizlerde adem-i husûlünden dolayı teessüf ediyor; tatmîn-i huzûzâne çalışıldığı halde milletin iʿtilâ-yı şânı, bekâ-yı şevketi yolunda lâkaydâne harekette bulunulduğunu anlatıyor.

    Bize bir “ders-i felâket” mütenebbih olalım

    Hazret-i Hakk’a teveccüh ederek yalvaralım

    İttihâd eyleyelim, tefrikayı terk edelim

    Eğer insan isek, insanlığı bir derk edelim

    diye artık hisse-yâb intibâh olmamızı ihtâra lüzûm görüyor.

    Genç şâirimiz kevkebe-i âmâlinin ufuk-ı istikbâlde eşiʿʿa-nisâr olacağına emîn-var bulunuyor; ensâl-i hâzıradan katʿ-ı ümît etmiş olmalıdır ki “istikbâl babalarına” tevcîh-i hitâp ediyor: Bizleri değil eslâfımızın, o muhterem dedelerimizin eserini takip ederek ellerinde bulunan arâziyi çalışmak sâyesinde bir şükûfezâr behişti hâline ifrâğ etmelerini tavsiye eyliyor: Osmanlıların edvâr-ı satvetini yâda getirerek ensâl-i âtiyyenin hissiyâtını tehyîce çalışıyor?

    Bir zamânlar Viyana’nın kapısını açarken

    Önümüzden düşmanların taburları kaçarken

    Güneş gibi cihânlara nûrumuzu saçarken

    O feyzden nişâne yok bugün bakan bizlerde

    Çalışınız, oğullarım çünkü ümît sizlerde

    diyerek milletin mâzi-i şâşaadârıyla hâl-i zalâm-âlûdunu irâe edip duruyor.

    Şâir odur ki hâiz olduğu bir meziyet-i fıtriyye, bir hassâsiyyet-i tabîiyye sâyesinde dilediği vakit kârilerini hande-bâr  neşât eder. Ve istediği zaman kârilerinin gözlerinden eşkâbe-i teesürâtın serpilmesine sebebiyet verir. İşte bizim genç, muktedirhâkimiz bu hâssa-i lâzımeyi hâizdir. Hâkî’nin “Vatanın Dileği” ünvanlı manzûmesini okuyunuz da bakınız ki bu manzûme hissiyyât-ı rakîka ve müheyyicenin ne güzel bir timsâlidir:

    Yanık bağrım üzerine düşman ayak basmasın

    Kurtar beni baş ucuma bayrağını asmasın

    diyerek bî-çâre vatanın yaralarını teşrîh ediyor, nevhât-ı meyûsânesini acı acı tasvîre çalışıyor.

    Acaba! Bu nevhât-ı rûh-fersâyı; bu feryâd-ı istimdâdkârâneyi işitip de vatanın imdâdına koşmayan, vatanın tahlîsine çalışmayan bir zâde-i vatan tasavvur olunabilir mi?

    Yoksa hâlâ mı bu hazîn hazîn nevhalar birer ninni terânesi gibi telakkî olunacak? Hâlâ mı hâb-nûşin gafletten gözlerimiz açılmayacaktır?

    Hayır hayır bu sûznâk nevhalar beyhûde zâyi olmayacaktır.

    Kâinâtta hiçbir şey nâ-bûd olmuyor: Yalnız bir elinizin kımıldanmasından mütehassıl temevvücât-ı hevâiyye lâ yenkatiʿ devâm edip gidiyorken bu müessir nevhaların mahvolamasına; hiçbir rûh üzerinde icrâ-yı tesir etmesine nasıl kâil olabilirsiniz?

    Öyle ise bu manzûmeleri öyle küçük görmeyelim; nazmını tebrîk ederek daha birçok güzel eserlere muvaffakiyetini temennî eyleyelim:

    Uzaktan seyredip de ehl-i saʿyi etme istisgâr

    Küçüktür sanma zîrâ necm-i keysûdâr âlîdir


    Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D01078/1329_13/1329_13_NASUHIO.pdf

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar VII

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden : Suret – 2

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 22

    Tarih: 16 Şubat 1324

    Zî-rûha mahsus olan suver ve temâsili yapmak ve evlerde bulundurmak hakkında envâ’ı ve evzâ’ına göre şer’ân terettüp eden ahkâmı bundan evvel edille-i naklîyyesiyle beyân ve izâh etmiştik.

    Bundan sonra ise dîn-i İslâm’da temâsile karşı bir nev’î mübâlât-ı taharrüzkârâne mevcut olduğu hâlde şu takayyüdün akl-ü hikmet nazarında takdîr olunabilecek bir lüzuma müstenit olmaması gibi bazı efkâr-ı muhdese üzerine idâre-i kelâm edeceğiz:

    Temâsil hakkındaki takayyüdât-ı şer’iyyemizin bî-lüzûm olduğu re’yinde bulunanlar var demiş oluyoruz… Evet bu meselede mu’terizînin müdde’iyyâtı “faiz ve sigorta meselelerinde olduğu veçhile ihtiyâc-ı beşerî derecesine çıkamayıp “Bunun ne mahzuru olabilir? Ne zararı var?” şeklinde olmak lazım gelir. Yoksa suver ve temâsili ittihaz edenler kat’iyyen bunun için bir fâide-i sahîha beyan edemezler.

    Meselâ ellilik bir adamın on yaşındayken alınmış olan bir fotoğrafını ara sıra mevzû’ bulunduğu mevk’î-i ihtimamdan çıkararak ziyâret etmesi çocukçasına bir hıffet, garip bir iştigal, yahut yirmi beş yaşındaki şahsını karşısına alarak beş dakika hayât-ı cevânîsi (delikanlılık zamanları) ile yaşaması iâde-i şebâb (gençliğin geri gelmesi) kadar bir hayal değil midir? Bu menâzır-ı mazîyyeden fâniliğini istidlâl etmesi ise bir kâmilik bir nâkıstan istirşâda kalkışması kadar bir tenezzüldür… Çünkü bir dîde-i itibârın her an in’itâfında fâniyet-i aleme dair müsâdif olacak delîle arz-ı ihtiyâc eylemesi cidden şayân-ı ta’accüb olur.

    Sonra… Bir adamın ma ba’de’l-hayât ibkâ-i resm eylemesi elbette ibkâ-i ism etmek gibi mefahirden ma’dûd bir şey olamaz. Kezâlik bir insan için eslâfından birinin veya uzakta bulunan bir sevdiğinin fotoğrafını saklamakta sahiplerine ait hiçbir hürmet ve saklayan hakkında da tahassürden (özlem acısı) başka bir menfaat mutasavver değildir. Onun için “Ben ihtiramen falan zâtın fotoğrafını muhafaza ediyorum” denildiği zaman dikkat olunursa vazife-i ihtirâm fotoğrafın muhafazasıyla değil bu cümle-i kelâmiye ile ifâ edilmiş olur. “Ve’l-emvâtü ve ahyâ’dan her kim hakkında bir hiss-i hürmet-i müvâlât besleniyorsa o hissin hukûk-u vezâifine kavlen veya fiilen riayet olunmayarak sittîn sene bir fotoğraf karşısında perestiş edilse o fotoğrafın bundan bir şey anlamak ihtimâli yoktur.

    Fotoğrafın fevâid-i mühimmesinden olmak üzere dermeyân edilebilecek bir suret daha var: Hükûmetlerin enzâr-ı taharrisinden (araştırma, soruşturma) ihtifâ eden bir takım canilerin derdest olunması hususunda ele geçen fotoğraflarından istifâde ediliyor. Evet. Lâkin bu fâide-i mezkûr fotoğrafların ele geçmesi gibi tesâdüfün lütfuna kalmış olan bir şeye mütevakkıf olduktan başka halka fotoğraflarını aldırmak tavsiyesi esnasında gösterilecek fâide fotoğraf sahiplerinin kendilerine ait olmak lazım geleceği için fotoğrafın fâidesi hakkında zikrolunan delîl ile müdde’a arasındaki irtibât-ı garâbet peydâ etmiş olur. Evet! Hükûmetler bazı erbâb-ı cerâimin sebîlini tahliye ederken ahvâl-i sabıkalarının tekerrürü ihtimaline mebni fotoğraflarını aldıktan sonra tahliye etmek lüzum ve zaruretini hissederlerse burası (الضرورات تبيح المحذورات) (ez-zarurâtu tubîhu’l-mahzûrât)(zâruretler haram olan şeyleri  mübah kılar) hükmüne binâ edilebilir. Gelelim… İhtilaf için vesâik-i tarihiyye yerine geçmek üzere öteye beriye rekzolunan heykeller hiçbir vakitte muherrerât-ı tarîhiyyeden muğni olacak tefâsîli ihtiva edemez. Bu hususta ancak bir takım vekâ-yi kahramanlarının şahıslarını tanıtmak fâidesi kalır ki bu maksadın tahrîr-i eşkâl (biçimi, şekli yazıyla, sözle anlatmak) ile hâsıl olan miktarından ziyadesine hiç hacet olmadığı gibi bu usûl-i teşhîsin tahrîr-i eşkâl usulü kadar taammüme kabiliyeti de yoktur.

    Mezkûr heykeller beyne’l-enâm hidemât bergüzîdesi sebkeden (insanlar arasında geçmiş hizmetleri sözedilen) zevât-ı mümtâzenin tezkîri nâmına vesile olacak surette haklarında ebedî birer nişâne-i ihtirâm olmak ve ihtilâf için de mücessem ve muhteşem bir takım numûne-i teşvik halinde bulunmak mülahazaları doğru değildir… Hatta dîn-i İslâm bunları tasvîr nokta-i nazarından başka faidesiz israf ve beyhude maraf olmaları cihetiyle de men’ eder. Çünkü heykellerin yerine o gibi zevât-ı âliyenin nâmına mensup bir takım hayrât-ü hasenât-ı câriye yapılsa bu yüzden dünyada ki insanlar müstefîd olacağı gibi sevabından da zevât-ı müşârun ileyhim istifade etmekle gerek tezkîr-i nâm ve gerek edâ-yı hak-ı ihtirâm maksatları daha ciddi, daha iktisâdi, bir surette hasıl olur. Sonra ölülerden dirilerden kimseye zerre kadar nef’î olmayan bu ruhsuz eşbâhın, bu cemâdât-ı mühmelenin uyûn-i im’âna (insaf sahibi gözlere) karşı hakîki bir mana-yı teşvik tezammün edemeyeceği şüphesizdir. Evet… İnsanların mizacında bu gibi şeylere daha ziyade kapılmak, meclûb olmak hâssası vardır. Ama yine bu kapılmak tabiri iğfâl olunmak, aldanmak manalarını gösterir ki dîn-i İslâm ise insanları sathî nazarlığa alıştırmamak ve iğfâl edilemez bir hale getirmek vazifesini deruhte etmiştir. “İnsanın ebnâ-yı cinsi arasında mertebesi o kadar yükseliyor ki öldükten sonra nâmına heykel dikiliyor… İşte bu büyük mükâfâta nail olmak için ben de çalışayım çabalayayım” denilecek… Denilecek ama bu mükâfattan ne çıkar? Kim istifade eder? Eğer maksat bekâ-yı nâm ise arzettiğimiz gibi bir takım suver-i nafi’a ile istihsâli daha münasip olmaz mı? Sonra İslâmiyette bekâ-yı nam meselesi de mekâsıd-ı sahîha ve meşruadan değildir. Âlem-i İslam’da (garazımız mesâi) denildiği zaman bu meyânda siyyet-ü şühret arzusundan teberri edilirler. Meselâ tahsîl-i nâm için cihâd eden mücâhide “fî sebilillah” vazife-i İslâmiyetini ifâ etmiş olmaz (denir)… Sadedimiz mütehammil olsaydı bütün bunların esbâb-ü nükâtını (incelik ve sebeplerini) de arzederdik.

    Bir de bedihiyyât-ı müsellemeden olmak lazım geleceği üzere kulûb-ı ihtilâfda eâzım-i eslâfın mevkîleri heykellerinin azamet ve ihtişamı nisbetinde olmayıp hizmetlerinin, muvaffakiyetlerinin derecesine göredir… Meselâ Cenâb-ı Fârukun (Radıyallahu Teâlâ Anh) nâmına bir heykel rekzedilmemiş olması bugün cihân-ı medeniyyete karşı şân-ı icrâatına zerre kadar bir nakîsa îrâs edebilir mi? Sonra… Hissiyât-ı İslâmiye, daha yukarıya doğru bi’l-farz Fahr-i Âlem Sallalahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri için bir heykel bir suret ittihazını bir hürmet değil bilakis son derece hilâf-ı edep bir cür’et addeder. Netekim Cenâb-ı Îsâ Salavatullahi Ala Nebiyyina ve Aleyhi Hazretlerinin rastgelen der-ü divâra (tavana, duvara) nakşolunan resimlerinin evzâ’-ı mebzuliyetine karşı bizim aklımızca teessüf etmek kabil olmaz. Enbiyâ-yı zî-şân hazerâtının resimlerinden sonra nöbet, bütün eşkâl-ü süverden münezzeh ve müberrâ bulunan Vâcib Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine mi gelir? Ne hacet!? Hristiyanlık âleminde bu nöbet çoktan gelmişdir bile. Nizâ’ı-âlem ve Dîn müellifi muallim Draper Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan (الرحمن علي العرش استوي)(er-Rahmânu Ale’l-arşi’stevâ)(Rahmân arşa istiva etti, Taha Sûre-i Şerîfesi 5. Âyet-i Kerîme), (يد الله فوق ايديهم)(Yedullahi fevka eydihim)(Hazret-i Allah’ın eli onların elinin üzerindedir, Fetih Sûre-i Şerîfesi 10. Âyet-i Kerîme), (و يبقي وجه ربك)(Ve yebgâ Vechü Rabbike)(Bâkî olan Rabbi’nin veçhidir, Rahmân Sûre-i Şerîfesi 27. Âyet-i Kerîme) gibi bazı ayât-ı müteşâbihiyyeye mebni Müslümanlara Vâcib Teâlâ hakkında haşa bir fikr-i tecsîm isnat etmiştir. Halbuki acaba muallim mümâ ileyh (ima edilen) hiçbir yerde Müslümanlık nâmına, hatta ezmine-i ahîrede Avrupadan sirâyet eden ülfet-i tesâvir saikasıyla olsun haşa Cenâb-ı Hakka ait bir suret görmüşler veya işitmişler mi? Âyât-ı Celîle-i müşâr ileyhâya gelince onlardaki nükât-ı i’câzı henüz muallim cenâbları takdîr edemezler. Bu gibi âyât-ı şerîfe hakkında meânisine ıttıla’, beşerin idrâki fevkinde olmak[1] ve murâd-ı İlâhî her neden ibaret ise öylece aynen ve bilâ te’vîl itikat eylemek veyahut kavâid-i belâgât-ı Arabiyye ve akâid-i mukarrere-i İslâmiye dairesinde te’vîl olunmak gibi iki mezhep vardır. Sonra Vâcib Teâlâ hakkında bu gibi tabirât kendi Zât-ı Ulûhiyyeti tarafından varid olan kelimâta münhasır kalmak lazım gelerek bunlara kıyasen hiçbir kimse tarafından hiçbir te’vile itimaden emsâline cesâret olunamayacaktır.

    Fotoğraf meselesinde benim kendime mahsus bir hissim de vardır. Bunda insanların izzet-i nefsine, vakârına münâfi bir hâl, gizli bir manâ-yı ibtizâl anlıyorum, meselâ, kendim fotorafımı aldırmak faraziyesine karşı tab’ımda bir hiss-i tehâşi (çekinme hissi) buluyorum, fotoğraf benim bir temâsilim olduğuna nazaran bunu, yar-ü ağyârın ellerine tevdî’ eylemekten tab’ım (huyum, tabiatım) beni ihtiraza sevkediyor; benim lâübali olamayacağım insanlarla temâsilimin laübali olmasına bir türlü gönlüm razı olmuyor; bi’l-farz fotoğrafımı, eline geçiren bir adam, beni sevmeyenlerden olduğu cihetle tahkir ederse diyorum… Ama bundan ne hâsıl olur? Fotoğrafın böyle şeylerden mütessir olması mutasavver değildir denilemez. Çünkü aksi surette fotoğraf hakkında edilecek tazîmin sahibine ait olduğu farz ediliyor ya! Daha doğrusu ben, temâsilimin rast gelen bir lübb-i ihtirâm ve meveddete temâs etmesi suretiyle dahi, bir takım, tayî edemeyeceğim insanlarla teklifsiz, lâübâli bir hâlde bulunmaktan tevahhüş ederim.

    el-Hâsıl insânın zılli ancak kendisine tabi’ olmak lazım geleceğinden benim zillimin, temâsilimin kim bilir kimlerin temâyülâtına tabi’ olarak ne gibi muamelâta hedef olacağını tayîn edemeyeceğim bir hâlde bulunmasını tecviz edemiyorum. Ve benden infikâk ve intizâ’ eden temâsilimin hürriyeti meslûb olmasını benim hukûk-u hürriyetimin ihlâl edilmesine benzetiyorum. İşte bu hissiyât iledir ki muhterem bir adamın suretini yapmak muhill-i hürmet ve o zâtın kendiliğinden böyle bir şeye muvafakati bir eser-i hiffet oluyor. Meselâ bazı dükkanların camekânlarında bir çok eâzım-ü küberânın fotoğraflarını talîk edilmiş görüyorsunuz, işte bunlar para ile satın alınmış bir takım insan modelleridir ki kendi kendilerinin hukûk-ı hürriyetlerine maliklerinin, mutsarrıflarının koyduğu yerde, istediği vaziyette durmaya mahkum bulunurlar. Tıpkı tesir-i sekr ile veyahut bir hastalıkla farkında olmadığı bir yerde kalmış insanlar gibi ki hiçbir vakitte bu insanlar, kendilerine geldikten sonra geçirdikleri haletten sıkılacakları derecede şayân-ı nefret veyahut muhtaç-ı merhamet olmaktan hâli kalamazlar.

    [Ma ba’di var]

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_22/1324_22_SABRIM.pdf



    [1] İlm-i usul-i fıkhın müşteâbih bahsında bu mansûsa dair tedkîkât-ı mükemmele vardır.

  • İslam Fıkhının Müstakil Bir Müessese-i Hukukiyye Olduğu

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi

    Dergi: İslam’ın Nuru 5.Sayı

    Tarih: 1 Eylül 1951

     

    İSLAM FIKHININ MÜSTAKİL BİR MÜESSESE-İ HUKUKİYYE OLDUĞU

     

    Din-i İslam, hâtemü’l-edyândır.[1] Şeriat-ı İslamiyye de hâtimetü’ş-şerâyîdir.[2] Bu dinin ibadetlere, muamelelere, ukûbetlere müteallık olan hükümleri evvela kitâbullâha,[3] sonra sünen-i nebeviyyeye,[4] sonra da icmâ ile kıyasa müstenittir. Kıyas ise bir içtihad eseridir. Bu dört esasa râci olmak üzere istihsan,[5] istishab,[6] örf ve adet, maslahat-ı mutebere, sedd-i zerîa gibi bir kısım tâlî deliler de vardır. İslam hukukunun kaynakları, istinatgâhları işte bu esaslardan, bu delillerden ibarettir. Bütün müctehidîn-i kirâm bu menbâlardan istifade ederek mesail-i hukukiyeyi tespit etmişlerdir. Hatta bu meselelerin şerî delillere ne derecelere kadar müstenid olup olmadığı, aralarında büyük bir tedkik mevzuu teşkil etmiştir. Bu esaslara müstenid olmayan bir hüküm, şeriât-ı İslamiyye namına tespit edilmiş olamaz. Bu husustaki ufak bir müsamaha, bir zühûl bile o müdekkik zevatın nazarlarından kaçmamıştır. Mukayeseli hukuk ilmi demek olan «Hilâfiyyat» ilminde bunlara işaret olunmuştur.

     

    Binaenaleyh İslam hukukunun başka menbâlardan istifade etmiş olmasına imkan yoktur. İslam hukuku, başlı başına müstakil bir müessese-i ilmiyyedir. Başka kaynaklara muhtaç olmayıp pek geniş, pek hakîmâne ahkamdan müteşekkil ve her zaman için tatbik kabiliyetini haiz bulunmaktadır.

    Malumdur ki; din-i İslam’ın zuhuru sıralarında cihan bir fetret devresi geçiriyordu. İslamiyetin mehd-i tecellisi olan Cezîretü’l-Arab ise büyük bir cehalet ve bedeviyyet içinde kalmıştı. Aralarında büyük alimlerden, medeni milletlerin kânunlarından, yüksek içtimai varlıktan eser yoktu. Ancak birdenbire bir harika olarak parlayan İslamiyet sayesinde Cezîretü’l-Arab’da, âfâkı alemin birçok parçalar da, bir benzeri görülmemiş tarzda nurlar içinde kaldı. İslamiyetin en birinci istinatgâhı olan Kitâb-ı Mübîn ile ikinci mübarek istinatgâhı olan Sünen-i Nebeviyye, beşeriyete şahsi, ailevi, içtimai hükümlerin en yükseklerini telkin etti. Hukuk sahasında bir adalet ve müsavat temin edip herkesin haklarını, ehliyet ve salâhiyetinin derecelerini tayin eyledi. Artık bu sayede yeni, müstakil, adalet ve hikmet üzerine müstenid bir hukuk müessesesi vücuda gelmiş oldu.

     

    Bi’set-i nebeviyye[7] sıralarında Cezîretü’l-Arab’da enbiyâ-i sâlife hazarâtının şerîatlerinden kalmış bazı ahkam, mevcudiyetini kısmen muhafaza etmiş bulunuyordu. Bir de cemiyet arasında öteden beri cari olan bir kısım adetler, örfler mevcut idi. Bütün insan cemiyetlerince kabul edilip bir milletin hususiyâtından sayılmayan alışveriş gibi, nikah ile aile tesisi gibi, bir bedel mukabilinde insanları vesaireyi istihdam gibi muameleler de cereyan etmekte idi. İslam şeriati ise, şerâyi-i sâlifeye ait olan bir kısım hükümleri, yine bir vahy-i ilâhîye müstenid olarak şerîat-ı İslamiyyenin ahkamından olmak üzere aynen veya cüz’i bir tebeddül ile kabul etmiştir. Hikmet ve maslahata muvafık olan bir kısım adetlere, örflere de dokunmamıştır. Medeni hayatın iktizasından olup muayyen bir millete, bir kavme ait bulunmayan bir takım muamelat ahkamını da tashih, adalet ve hikmete uygun bir tarzda tanzim eylemiştir. Bunlardan başkaca da nice, binlerce yeni hükümler vaz’ ve tesis ederek İslam hukukunu tekâmül mertebesine yükseltmiştir. Bütün bu hükümler; muayyen şerî delillere müstenid olduğundan bunlarda hiçbir kimsenin indî düşünceleri, şahsi menfaat endişeleri, îmâl-i nüfuzları,[8] tahakküm şâibeleri[9] asla bulunmamıştır.

     

    Artık bu bakımdan da İslam hukukunun başka milletlerin mevzu hukukundan istifade etmiş olduğu iddia edilemez.

     

    İslâm hukukunun büyüklüğünü, istiklâlini, hukuk ilmi ile iştigal eden bir kısım müsteşrikler de, vesair gayri müslimler de bir lisanı takdir ile itiraf etmekte bulunmuşlardır. Ezcümle «Curci Zeydan», Medeniyet-i İslamiyye tarihinde diyor ki: «İslamiyet, devlet şekline girdiği zaman ümerâ-yı müslimîn ve sair rüesâ-yi hükûmet, akvâl-i şahsiye ve muamelat-ı medeniyede reâyâ arasında tekevvün eden ihtilâfatı fasl ve intizamı memleketi temin için kânunlar vaz’ına mecbur olarak Kur’ân-ı Kerim’e ve ahâdîs-i şerîfeye mürâcaat eylemişler ve bunlardan istihraç ettikleri ahkamdan mürekkep bir kânun ile memleketi tanzim ve reâya[10] üzerindeki hakimiyetlerini tahkim eylemişlerdir.

     

    Yunanlılar kısa bir müddetten maadâ sair zamanlarda büyük bir devlet teşkil edemediklerinden kavânin[11] ve nizâmât[12] devliyye[13] ve idâriyye ve adliye vaz’ına pek az ehemmiyet vererek faaliyeti fikriyyeleri ve karîhaları[14] felsefeye ve teferruata masruf olmuş idi.

     

    İslamlar ise ahkam-ı kanûniyelerini Kur’an-ı Kerim ile ahâdis-i şerîfeden iktibas etmişlerdir. İslamların, zuhûr-i İslamiyetten itibaren gerek Kur’an-ı Kerim’i, gerek ahâdîs-i şerîfeyi hıfz ve teallüme ne kadar ehemmiyet verdiklerini evvelce göstermiş idik. Binaenaleyh o zamandan sonra iki, üç asır mürur etmeden kavânîn ve nizâmât-ı İslamiyye, mertebe-i tekemmüle baliğ olarak ilmi fıkıh vücude gelmiştir.

    Fıkıh, dünyanın en âli kanûniyyesini câmîdir. İslamlar, nasıl bir süratle tesis ve neşri diyanet ettiler ise bunda da öyle bir sürate muvaffak olmuşlardı.» (Cilt 3, Sahife 130)

    1937 senesinde «Lahey» de ikinci defa olarak toplanan bir hukuk konferansına vaki olan davete mebni, Mısır Câmiü’l-Ezher Heyet-i İlmiyyesi namına iki İslam alimi de iştirak etmiş idi.

    Ezher mümessilleri, bu konferansta iki esaslı mevzu hakkında mütalaada bulunmuştur. Bu mevzulardan biri: «Şeriat-ı İslamiyye, İslam hukuku nazarında medeni ve cinaî mesuliyetler» diğeri de İslam hukuku ile Roma kânunları arasında bir alaka olup olmaması ve İslam hukukunun Roma kânunlarından müteessir olduğuna dair bazı müsteşriklerin zuumlarını[15] red meselesi» idi.

    Ezher mümessillerinin mütalaaları, İslâm hukukunun yüksekliği ve içtimai hayatı en mükemmel bir surette mütekeffil bulunması hususunda konferanstaki Avrupalı âzanın takdirlerini celp etmiş, bunun neticesinde konferansın bütün âzası, rey birliği ile aşağıdaki maddeleri karar altına almışlardır:

    1-    Şeriat-ı İslamiyye, İslam hukuku umumî hukukun -mukayeseli hukukun- kaynaklarından biridir.

    2-    İslam hukuku canlıdır, tekamüle sâlihtir.

    3-    İslam hukuku bizatihi kaimdir, başkalarından alınmış değildir.

    4-    Birinci mevzu -yani İslam hukukundaki mesuliyet bahsi- konferansın siciline Arapça ile tescil edilecektir. Bu kendisine müracaat edilmek için hazırlanan mecmua-ı ilmiyyede de nazara alınacaktır.

    5-    Arapça, konferansta istimal edilecek ve müstakbel devrelerde de buna devam edilmesi tavsiye olunacaktır.[16]

     

    Konferans âzası, konferans heyetine ilerideki devrelerden de hukuk-i İslamiyye mesailinin kemâli itina ile nazara alınmasını ve ilerideki mesaisine iştirak etmeleri için İslam aleminden mümkün olduğu kadar ziyade âzanın davet edilmesini de tavsiye eylemiştir.[17]

    Velhasıl İslam hukukunun bu müstakil, yüksek mahiyeti, onu güzelce tetkik eden zatlar tarafından her zaman itiraf edilmektedir.

    Ancak şunu da ilave edelim ki; İslam hukuku, kudsî ve istisnâî bir mahiyeti haizdir; bunun başka hukuk müesseselerinden istifade etmiş olması düşünülemez. Fakat Avrupa hukuku, ale’l itlak İslam fıkhından ve bilhassa Endülüs’te ve Afrika’da ziyade intişarı ciheti ile Mâliki fıkhından pek çok müstefit olmuştur.

    Son asırların en fâzıl Mâliki fukahasından Menyevî Şeyh Mahlûf tarafından yazılmış olan bir kitapta garbın mezhebi Mâlikî’den neler ahzetmiş olduğu gösterilmiştir.

    Bu kitap (Dârü’l-Kütübü’l-Mısriyye) de Fünûn-i Mütenevvia kısmında (1085) rakamı altında mahfuzdur.[18]



    [1] Dinlerin sonuncusudur.

    [2] Şeriatlerin sonuncusudur.

    [3] Kur’an-ı Kerim.

    [4] Peygamber efendimizin sünnetlerine.

    [5] Fıkıh delillerinden biri. Güzel addetmek, beğenmek.

    [6] Fıkıh delillerinden biri. Yanına almak, beraber bulundurmak.

    [7] Peygamber efendimizin gelişi.

    [8] Nüfuz kullanmaları.

    [9] Şüpheler.

    [10] Riâyet.

    [11] Kânunlar.

    [12] Nizamlar.

    [13] Devletler.

    [14] Zihinleri.

    15 Yanlış düşüncelerini.

    [16] Et-teşrîu’l İslamî, s.533.

    [17] Mısır’da münteşir “el-İslam” Mecmuası, Adet 32, Sahife 14, Sene 1941.

    [18] Min-İberi’t-Tarih, s.28.  

  • Felsefe-i Hâzıra – Kant 3

    Müellif: Baha Tevfik

    Dergi: Felsefe Mecmûası

    Tarih: 1326

    Münderecât: Felsefenin şekl-i ahîri – On sekizinci asırda Alman felsefesi – Kant – Kant’ın usûlü – Akl-ı mücerred hakkında tetkîkât ve imkân-ı ilim – Fikrete âit melekelerin tetkîk ve tahlîli – İlm-i mâ fevka’t-tabîʿa mümkün müdür? – Ruh ve kâinât ve Allah hakkında Kant’ın mütâlaâtı – Akl-ı amelî ve ahlâk – Sanat.

     

    Akl-ı Mücerred Hakkında Tetkîkât ve İmkân-ı İlim Bahsinden

    (Mâ baʿd)

    Şimdi bütün bildiklerimize tatbîk etmekte olduğumuz bu kânunlar hakîkaten tekmîl-i mevcûdâtın kânunu mudurlar? Kant, bunun böyle olduğunu hiçbir şeyin temin edemeyeceğini söylüyor. Filvâki bizim tecrübe edebildiğimiz hâdisâtta büyük bir cebriyet ve muayyeniyet icrâ-yı hüküm eder. Şu kadar ki bizim tecrübemiz bütün hakâyıkı ihtivâ edebilir mi? Şu halde ilmin tekmîl-i âleme tatbîk ettiği kânunların esâsı nedir? İşte bu kânunlar ancak idrâk-i beşerin eşyâya şerâit tatbîkinden ibârettir. Hassâsiyetimiz; mevâddı idrâk ve irâe için zaman ve mekan çerçevelerine muhtâç olduğu gibi idrâkimiz dahî teâkub, sebât, tekâbül gibi şerâite muhtâçtır. Çünkü bu şartlarla eşyâyı bir sıraya vazeder.

    Bu şartlar dahî bize kendi teşekkülâtımızdan gelirler ve biz eşyânın zaman ve mekan şerâiti âletine girdiğini nasıl fark edemezsek bu yeni şerâitle nasıl imtizâç ettiğini de hissedemeyiz. Bununla beraber, gerek o fark etmeyişimiz gerekse bu hissedemeyişimiz onları inkâra sebep olamaz.

    Hülâsa; Kant’a göre kavânîn-i ilmiyye tamâmiyle şahsî (subjektif) bir kıymeti hâizdir. Yani o kavânîn bizim idrâkimizin şartlarıdır; tıpkı gözlerimizin ruʾyet ettiğimiz eşyânın şartı olması gibi. Daha doğru bir tabir ile ancak gözümüzün önüne gelen şeyleri görebildiğimiz gibi yalnız idrâkimizin sahasına düşen eşyâyı tanıyabiliriz. Demek oluyor ki her şeyi görmemizin imkânı olmadığı gibi her şeyi tanımamızın da imkânı yoktur.

    İki ibtidâî melekemize âit olan bu tenkîdâttan da şu netîce çıkıyor: İlm-i müspet ancak tecrübe hudûdu dâhilinde hassâsiyet ve idrâkin eşkâl-i tecrübiyyesi (apriori) dâhilinde mümkündür.

     

    Mâ Fevka’t-Tabîiyyât Mümkün Müdür?

    Hassâsiyet ve idrâk henüz bir vahdet-i kâmile içinde vukûfa tebeddül etmemiştir. Akıl “raison” tesmiye olunan âlî bir ameliyye sâyesinde tefekkür; silsile-i eşyâyı tamâmiyle ihâta etmek ve hâdisât zincirinin ilk halkasına vâsıl olmak ister. Bunun için hâdiseden hâdiseye ulûmun gösterdiği sıra ve usûl veçhile geçmek ve kânundan kânuna, şarttan şarta yükselerek artık hiçbir şarta tâbi olmayan son bir had bulmak lâzımdır. Evveliyâta dâir olan bu taharriyât artık bir ilm-i müspet değil metafizik yani mâ fevka’t-tabîiyyâttır.

    Meselâ bizde geçen bütün hâdisâtın ilk üssü ve birinci şartı ruhtur. Bizden hâriçte yani muhîtimizde geçen hâdisâtın şart-ı evveli, sâha-i tecrübiyyenin tekmîl-i mevâdd ve anâsırı yani kâinâttır ve nihâyet-i ruh ve kâinâtın bidâyeti ve şart-ı umûmi-i mevcûdât Allah’tır. İşte üç evvel ki bu şartsız hadler ve mutlak üslerdir; bunlar mâ fevka’t-tabîiyyâta zemîn teşkîl ederler.

    Fakat acabâ bu üç unsur; nazarî bir bilginin esâsı olabilir mi? Yani mâ fevka’t-tabîiyyât dahî bir ilim olarak kabul edilebilir mi? İşte “Mâ fevka’t-tabîiyyât mümkün müdür?” suâlinin cevâbı bunu halledecek ve akl-ı mücerredin tetkîki bize arzu ettiğimiz netîceyi temin eyleyecektir.

    Kant’tan evvel gelip geçen feylesoflar, ancak bazı nazariyyât-ı akliyyeye istinâd ederek mâ fevka’t-tabîiyyât isminde bir ilim vücûda getirdiklerini iddiâ ediyorlar ve bununla müftehir oluyorlardı. Bu husûsta bazı tecârib-i maneviyyeyi hatta irâde hâdisâtını tetkîke bile lüzûm gören yoktu. Halbuki Kant bu “niçinsiz itikâd” usûlüne bir hayâl nazarıyla baktı. Ve dedi ki: “Biz yalnız aklımızla yani mücerred bir sûrette düşünerek ne ruhun mevcut olup olmadığını, ne kâinâtın kendi kendine kifâyet ve adem-i kifâyetini (yani bir hâlıka muhtâç olup olmadığını), ne de Allah’ın varlığını yâhut yokluğunu anlayamayız!”

    Bu husûsta evvelâ tecrübe ve kavâid-i müterâkime-i mantıkiyye sâyesinde tıpkı bir fizik, yâhut bir hendese ilmi teşkîl eder gibi bir de mâ fevka’t-tabîiyyât teşkîl etmeye çalışalım. Kant diyor ki: “Bu eskiden beri tecrübe edilmiş bir şeydir ki birbirine zıt mesleklerden, hiçbir karâr ve netîce zuhûrunu intâc edemeyen hayâlî nazariyelerden başka bir şey temin etmez.”

    Eski ontoloji[1]nin ilk meselesi bizde basît ve hüviyeti kendine mahsûs ruh nâmında bir maddenin, düşünen bir fâil-i husûsînin mevcûdiyet veya adem-i mevcûdiyetidir. Kant bu husûsta şöyle beyân mütâlaa ediyor:

    “Görülüyor ki ilk evvel biz böyle bir madde hakkında doğrudan doğruya hiçbir tecrübeye mâlik değiliz. Daha başka tabirle bu madde bizzat tefekkür olduğundan tefekkürle onu idrâk mümkün olamıyor. Şu hâlde eski ontolojinin kurduğu meselede hallolunmak için bir imkansızlık mevcut bulunuyor.”

    Bu ontoloji ulemâsı farz ederler ki ruh, istinâd etmek için kendisinden gayrı bir maddeye muhtaçtır. Şu halde tefekkürden ayrı ve sıklet-i hâssasını hâiz diğer bir maddeye dahî vücut vermek lâzım geliyor. Bu ise doğru bir şey değildir. Eğer bunu kabûl edecek olursak şöyle bir mugâlataya düşmekten kendimizi alamayız:

    “Tefekkür, kendi kendini tek ve basit olarak düşünür. Şu halde onun istinâd etmekte olduğu diğer bir madde varsa o da tabîatıyla tek ve basit olacaktır.”

    Böyle bir düşüncenin asla doğru olmayacağı, tek ve basit olan bir şeyin mutlakâ yine tek ve basit olan diğer bir şeye istinâd edeceği itikâdının bir hayâlden ibâret olduğu âşikârdır.

    Yine eski ontolojinin ikinci meselesi, kâinâtın vahdet ve külliyet halindeki tabîat-ı esâsiyye ve mutlakasına dâirdir. Kant’a göre bu meseleden de birtakım zıt hükümler çıkıyor ki onları müdâfaa etmek için yine birçok husûsî nazariyeler kurmak lâzım. Bunlar Kant’a nazaran hep birer tenâkuzdur (antinomie). Bunlar zarûriyyât-ı tefekkürü zarûriyyât-ı eşyâ ile karıştırmaktan neşet eder. Ve âdetâ birer heyûlâ gibi insanın karşısında tecessüm eder.

    Kant birçok tetkîkâttan sonra dört muhtelif ve mühim tenâkuz bulabilmiştir ki bunlardan ikisi efkâr-ı riyâziyyede, diğer ikisi de efkâr-ı mekanikiyyede birleşmişlerdir. İlk tenâkuzlar: Kâinât zaman ve mekan cihetiyle mahdûd mudur değil midir? Bir cihetten mahdûddur, diğer cihetten mahdûd değildir. Kâinât aksâm-ı basîtasına ayrılabilir mi, yoksa nâmütenâhîye kadar aksâm-ı mürekkebesinde devâm eder mi! Bu suâle de hem evet, hem hayır denilebilir. Bu iki tenâkuzu halletmek için hem evet hem hayır cihetlerini, ikisini birden defetmelidir. Çünkü hangisine istinâden bir şey iddiâ olunsa o iddiânın sıhhatine emniyet câiz olmaz. İkinci tenâkuzlar: (1) Bir hürriyet-i maneviyye mi vardır, yoksa bir cebriyet-i mâddiyye mi icrâ-yı hüküm eder? (2) Bir mevcûd-ı mutlak mı vardır? Yoksa mevcûdât-ı müştereke mi vardır? Bu husûsta da suâllerdeki tarafeyni birleştirmek ve barıştırmak iktizâ eder. Çünkü bunlar ayrı ayrı nokta-i nazarlardır ki hepsinin de hakîkatle birer nokta-i temâsı vardır.

     

    (Mâ baʿdi var)

     

    Hazırlayan: Sümame Balcı

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D02324/1326_3/1326_3_33-36.pdf



    [1] Ontoloji hâl-i hâzırda tamâmiyle metafizik yani mâ fevka’t-tabîiyyât demektir. Halbuki kurûn-ı ûlâ feylesofları bu iki tabiri yekdiğerinden tefrîk ederlerdi. Onlara göre ontoloji vücûd-ı mutlaktan ve vücûd-ı mutlakın tarzlarından bahsederdi. Metafizik ise bu tarzlardan biri olan “sebep” üssüyle iştigâl ederdi.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar VI

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden : Suret

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 19

    Tarih: 26 Kanun-ı sani 1324

    Suret

    Avrupalılarla münasebet ve ihtilatımızı sıkılaştırmağa başladığımız zamanlardan beri onlardan iktibas edebildiğimiz birkaç hasenata bedel taklit ettiğimiz yüzlerce seyyiattan biri de zî-ruh suretleri hakkındaki lâübâlîliğimizdir. Hatta bu lâübâlîlik tabiri şu hasbihalimizin, her hususta Avrupalılara ittibâı yegâne çare-i felâh ve necat bilen ifratperverân ile değil de bu bâbta oldukça itidalden ayrılmamak isteyenlerle vukuu farz edildiğine göre kâfi addolunabilir. Eğer hasbihalimiz – bu sefer daha doğrusu şikâyetimiz – birinci sınıfa ait olsa mübâlâtsızlık yerine i’tinâ ve perestiş tabirlerini kullanmamız lâzım gelirdi. Bir âdemin zî-ruh suretlerini i’mâl ve tersim etmesine veyahut nezdinde bulundurmasına karşı şeriat-i İslâmiye’nin nazar-ı hoşnudî ile bakmadığı malûmdur. Bu bahs hakkında, evvelce arz ettiğimiz mecburiyetle ibtidâ bazı edille-i nakliye îrâd edeceğiz. Ondan sonra ta’lîlât-ı akliyesine geçeceğiz

                Kâle Resûlullâhi sallallâhu aleyhi ve sellem: (İnne eşedde’n-nâsi azâben yevme’l-kıyâmeti men katele nebiyyen ev katelehu nebiyyunev katele ehade vâlideyhi ve’l-musavvirûne ve âlimun lem yentefi’ bi-ilmihi) (ان اشد الناس عذابا يوم القيامة من قتل نبيا او قتله نبي او قتل احد والديه و المصورون و عالم لم ينتفع بعلمه)[1] Meâli: Âhirette en şiddetli azaba kesb-i liyâkat edenler bir peygamber-i zî-şânın kâtili veya maktûlü yahut ebeveyninden birinin kâtili olanlarla zî-ruh sureti yapanlar bir de ilminden istifade edilmeyen âlimlerdir. [Tebsıra: Bir âlimin, ilminden istifade edilmemek emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini îfâ etmemesi veyahut malûmâtı neşr ve ta’lîm eylemekten istinkâf ile ketm-i ilm etmesi suretiyle olur.] Binâenaleyh hadisin bu noktası mücadele-i hakk-ü ma’delet ve ta’mîm-i ilm-ü ma’rifet kaziyelerinin ehemmiyeti hakkında Muhammedâne bir takdir-i aliyyü’l-âlî’yi muhtevidir. İşte böyle, her bir cümlesi, bir cild kitabın hikmet ve belâgatinden fazlasını câmi bulunan ehâdîs-i şerîfeyi bilenler Doktor Abdullah Cevdet habîsinin büyük alkışlarla tercüme ettiği Tarih-i İslâmiyet müellifi Doktor Dozy’nin, Peygamberimizi uzun boylu makale îrâd ve inşâdı iktidarından mahrumiyetle itham eylemesine karşı “İnnehâ lâ ta’mel-ebsâru ve lâkin ta’mel-kulûbulletî fis-sudûr” nazm-ı celîli o kuvvetle rakkı böyle müelliflerin, mütercimliğin âsârını mütâlaa ederken müessirlerinin çehre-i müstahzırlarına tükürmek ihtiyacı hissederler.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Men savvera sûreten fe-innallâhe muazzibuhu hattâ yenfuha fîhâr-rûha ve leyse bi-nâfihin fîhâ ebeden” meâli: Bir âdem bir suret, bir zî-rûh sureti tasvir ederse o surete can verinceye kadar taraf-ı İlâhîden muazzeb olur. Lâkin bir insanın, yaptığı surete can vermesi ile’l-ebed kabil olamayacağından azabı da ebedî olmak lâzım gelir. [Tenbih: Bu gibi mevâzide ebediyetin tûl-i müddetten kinâye olduğu kavâid-i mukarrere-i şer’iyye iktizasından olmak üzere erbâbının malûmudur.]

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Yahrucu unukun mine’n-nâri yevme’l-kıyâmeti lehâ aynâni tubsirâni ve uzunâni tesmeâni ve lisânun yentıku yekûlu innî vukkiltu bi-selâsetin bi-kulli cebbârin anîdin ve kulli men deâ maallâhi ilâhen âhara ve bi’l-musavvirîn”( يخرج عنق من النار يوم القيامة لها عينان تبصران، وأذنان تسمعان، ولسان ينطق، يقول: إني وكلت بثلاثة: بكل جبار عنيد، وبكل من دعا مع الله إلها آخر، وبالمصورين)[2] (Meâli: Yevm-i kıyamette cehennemden müthiş bir boyun uzar. Bu boynun, bu kafanın her tarafa nazar-endâz-ı savlet olan iki gözüyle gayet hassas iki kulağı ve ra’d-ı kelimâtı zühre-i sâmiîni çâk eyleyecek bir de lisanı vardır. İşte bu lisanıyla der ki: Ben üç sınıf-ı nâsa memurum: Ne kadar cebbâre-i mütemerridîn var ise… İkincisi Cenâb-ı Hakk’a ne kadar işrâk edenler var ise… Bir de suret yapanlar…

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kullu musavvirin fi’n-nâri yuc’alu bi-kulli sûretin savvarahâ nefsen fe-yuazzibuhu fî cehennem” (كلُّ مُصورٍ في النارِ، يُجعلُ له بكلِّ صورةٍ صوَّرها نفسٌ يُعذَّبُ بها في جهنمَ)[3] Manası: Bütün suret yapanların yeri cehennemdir. Orada musavvirin her yaptığı suret başına bir şahıs yaratılarak kendisine işkence ederler.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “İnne eşedde’n-nâsi azâben yevme’l-kıyâmeti ellezîne yudâhûne bi-halki’llâh” (إن أشدَّ الناسِ عذابًا يومَ القيامةِ الذين يُضاهون اللهَ في خلقِه)[4]

    Kâle’llâhu Teâlâ: “Ve men azlemu mimmen zehebe yahluku ke-halkî el-hadîs)( ومَن أظْلَمُ مِمَّنْ ذَهَبَ يَخْلُقُ كَخَلْقِي، فَلْيَخْلُقُوا ذَرَّةً أوْ لِيَخْلُقُوا حَبَّةً أوْ شَعِيرَةً)[5] Yevm-i kıyâmette eşedd-i azâba dûçâr olacak olanlar Allah’ın sıfat-ı hâlikiyetini taklîd edenlerdir.

    Böyleleri hakkında Cenâb-ı Hak buyurur ki: “Benim yaradışım gibi yaratmaya kalkışanlar kadar zâlim, hadnâşinâs kimseler yoktur.” [Tavzîh: Ressamlardan hiçbir ferd Cenâb-ı Hakk’ın sıfat-ı hâlikiyetini taklîd maksadıyla icrâ-yı san’at etmez. Binâenaleyh bu hadîs-i şerîfin onlara şümûl ve taalluku yoktur, denilemez. Çünkü sûret yapanlardan hiçbir ferdin Vâcib Teâlâ hazretleriyle yaratmak müsâbakasına çıkması ihtimâli olmadığı peygamber-i zî-şâna da ma’lûmdur. Ancak bu hareketi ne niyetle olursa olsun yaratmak gibi telakkî edilecek ve o derecede küstahlık sayılacak demek isteniliyor.]

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem (İnne ashâbe hâzihi’s-suveri yu’azzebûne yevme’l-kıyâmeti ve yukâlu lehum ahyû mâ halaktum)( إن أصحاب هذه الصور يعذبون يوم القيامة، ويقال لهم: أحيوا ما خلقتم)[6] Manası: Şu suver ve temâsîlin ashâbı, musavvirleri yevm-i kıyâmette azâb çekerler ve kendilerine, “Mahlûkâtınıza can veriniz bakalım” denilir.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem (Lâ tedhulu’l-melâiketu beyten fîhi kelbun ev sûretun)[7] Manası: Melekler [tahrîr-i a’mâle me’mûr olanlardan başka] içerisinde kelb veya sûret bulunan odaya girmezler.

    Sûret bahsine dâir olan âsâr şu yazdıklarımdan ibâret değildir. Daha pek çoktur. Sonra bu bahiste fi’l-i tasvîr ile sûreti evde bulundurmak arasında fark vardır. Ehâdîs-i şerîfeden de anlaşıldığı vechile birincisi memnûiyetçe ikinciden şiddetlidir. Hattâ bunu kebâirden adddenler de olmuştur. İkincisi ise kerâhet-i tahrîmiyye ile mekrûhdur.

    Bir de sûretin mücessemi ile mersûmu müsâvî olarak birçoklarının zannettiği gibi memnûiyet, mücesseme münhasır değildir.

    Suretin namaz üzerinde de bir tesiri vardır. Musallinin karşısında, yahut sağında, yahut solunda yahut semt-i re’sinde bulunan suretler namazına kerahet-i tahrimiye îras eder. Arkada ve ya perde [secde mevziine gelmemek şartıyla] bulunanlarda cihat-ı erbaa-i memnuada oldukları halde üzerleri bir şey ile mestur bulunan suretlerin namaza zararı olmaz.

    Şurasını da söyleyelim ki meskûkât üzerinde bulunan yahut tefâsîl-i a’zâsı seçilemeyecek derecede küçük olan suretlerle azasından bazısı nâkıs, ama sureti hakikat farz edilince o noksan ile yaşaması kabil olmayacak derecede nâkıs olan suretler afvolur. Şu mesağın namaza, musallîye ait olan ciheti kütüb-i fıkhiyenin salât bahsinde mezkûr olduğu gibi hâric-i salâta ait olan ciheti de Tarikat-ı Muhammediye şerhi Berîka’da musarrahtır. Bu tafsile nazaran belden yukarı alınan fotoğrafların câiz olması lâzım geliyor, çünkü belinden aşağısı kesilen insanın yaşaması kabil değildir. Bu itibar ile, zaten bu derecede nâkısü’l-a’zâ olan suretler zî-ruh sureti tabirine bihakkın mâsadak olamayacağı cihetle esas bahsinden dahi hariç kalabilirler. Ancak “Men hâme havle’l-himâ yûşiku en yeka’a fîhi”[1] ( كالراعي يرعى حول الحمى يوشك أن يرتع فيه)(yasaklı yerin etrafında dolanan, düşmek tehlikesi bulunan yerin etrafında bulunan pek yakında oraya muhakkak düşecektir) fehvası üzere arz ettiğimiz suretlerle tahdid olunan cevazlar, müsaadeler birçok suistimal ihtimaline maruz bulunduğundan son derecede şayan-ı dikkattir.

    Yarım fotoğrafla başlanan iş biraz sonra bütünleşir. Bu, sanat-ı nefise şekil ve namıyla başlayan ressamlığın, fotoğrafçılığın çarşıda pazarda çıplak kadın resimleri teşhirine vasıta olmak gibi bir dereke-i şenaate tenezzül edeceği hatıra gelir miydi? Onun için şu yarım fotoğraf meselesindeki mesağ-ı şer’îyi bendeniz de inceden inceye büyük bir havf ve ihtirâz ile vaz’-ı enzâr idebiliyorum. Daha doğrusu zamân-ı hâzırımızın ahvâl-i rûhiyesi te’emmül iden erbâb-ı basîret nice bugün şu mesânidden bi’l-istifâde yârın fotoğraflarını teşhîre cesâret idemezler. Çünki şimdiye kadar bu yolda fotoğraflarını aldıranların cevâz-ı şer’îye tevfîkan indirmiş olmaları fikrinde bulunacak kadar ibzâl ve isrâf idilecek bir hüsn-i zanna mâlik olmadığımı mea’t-te’essüf i’tirâf iderim. Bendenizin zann u tahmînimce bu işler yeni bir görenek kuyûd-ı şer’iyye ile takayyüd husûsunda tedrîcen ilerleyen bir mübâlâtsızlık cereyânı içinde vukû’ bulmakta olduğundan bu gibi ef’âlin, şer’in hudûd-ı tecvîzi dâhilinde kalan envâ’ı dahi şübhe-âlûd bir nazar altında kalmaktan kurtulamayacakdır. Bir de mesela bugün az çok muktedâ-yı şer’î  addolunan zevâttan biri yarın fotoğrafı nazar-ı nâsa teşhîr itse zamânın ‘arz itdiğim ahvâl-i rûhiyyesi ve ma’lûmât-ı şer’iyyece müzmin ve müstevlî bir fakr içinde bulunması hasebiyle bunun yâr mı ağyâr mı ve sâir evsâf-ı husûsiyyesi nazar-ı dikkate alınmayarak der-hâl ıtlâkî bir numûne-i imtisâl, bir vesîle-i sû’-i isti’mâl olur. Ammâ farz idelim ki mes’ele-i şer’iyyesi de berâber öğretilmiş, hem bugün gazetelerle i’lân idilmiş olsun. Fakat mes’eleyi öğrenmek hevesinde bulunan bin kişi olursa fotoğrafı bilâ-tedkîk ıtlâkî üzere kabûl iden yüz bin kişi çıkar.

     

    (Maba’di var)

    Mustafa Sabri

     

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_19/1324_19_SABRIM.pdf

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız



    [1] (ان اشد الناس عذابا يوم القيامة من قتل نبيا او قتله نبي او قتل احد والديه و المصورون و عالم لم ينتفع بعلمه). Birkaç rivayette gelenlerin cem’ edilmiş hali olup. Sahîh-i Müslim, 2109, Sahîh-i Buhari:5950, Vadi’î, Sahîhü’l-Müsned:825, Şuayb el-Arnavûd, Tahrîcü Müşkili’l-Asâr:6 mehazlarına müracaat olunabilir. Cem’ olunmuş haliyle, ihtisar edilmiş halleri dahil, hepsi sahîh bazıları için hasen olduğunda ihtilaf olunmuştur.

    [2] Lafız İmam-ı Ahmed Hazretleri’nin Müsnedinde, Ebu Hureyre Radıyallahu Teâlâ Anh Hazretleri’nden rivâyet olunan hadîs-i şerîfe aittir. Müsned-i Ahmed:8430, Tirmizî, Sünen:2574, Beyhakî, Şuabu’l-Îmân:6317. Hükmü: Sahîh.

    [3] İmam-ı Müslim, Sahîh-i Müslim:2110, İmam-ı Buhârî, Sahîh-i Buhârî:2225, Sahih bir Hadîs-i Şerif. Abdullah İbn-i Abbas Hazretleri’nden Radıyallahu Teâlâ Anh rivayet olunuyor.

    [4] Hadîs-i Şerîfin sebeb-i vürudu, Hazret-i Aişe Annemiz Radıyallahu Teâlâ Anha Hazretleri’nin hücresine, Resul-u Ekrem Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Hazretleri bir seferden döndüklerinde, Hazret-i Aişe validemizin evi üzerinde resim bulunan bir perdeyle örtüyle setrettiğini görünce celâllenmişler o perdeyi yırtmış ve şöyle buyurmuşlar; “Yâ Aişe (Radıyallahu Teâlâ Anhâ), kıyamet günü en çetin azaba uğrayacak kimseler, yaratmak hususunda Hazret-i Allah’a benzemeye çalışanlardır” “… Biz de bu söz üzerine o perdeden kalanları bir veya birkaç yastık haline getirdik” bu rivâyetin sonunda gelen zâid olan râvî’nin, Annemizin “yastık haline getirdik” ibaresini, fukhâhamız; sünnet-i ikrâriye kabilinden addedip ayak altında veya yastık altında üzerine basılınca, baş konulunca suret gözükmez hale gelen ve tazim değil tahkir edilecek mevkilerde kullanılan bir şekilde, yahut ters-yüz edilerek görüntüsü engellenen bir şekilde kullanılabileceğine istidlâl etmişlerdir. Hadîs-i Şerîf kıssası ile berâber, sahihtir, Sahîh-i Buhârî: 5954, Sahîh-i Müslim: 2107. Lafız sahîhâyna ait.

    [5] Hadîs-i Kudsîdir. Buhârî-yi Şerîf’te (7559) ve Müslim-i Şerîf’te (2111) aynı lafızlarla rivayet edilmiştir. Sahihtir. Ravisi Ebu Hureyre Hazretleridir Radıyallahu Teâlâ Anh.

    [6] Çok daha uzun bir Hadîs-i Şerîfin bir kısmının hükümle alakalı ihtisâren rivayetidir. Hadîs-i Şerîfin aslı ve lafzı Buhârî-yi Şerîf’te 2105 rakamlı rivayette mevcuttur. Hadîs-i Şerîfin aslı: أنَّهَا اشْتَرَتْ نُمْرُقَةً فِيهَا تَصَاوِيرُ، فَلَمَّا رَآهَا رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ قَامَ علَى البَابِ، فَلَمْ يَدْخُلْهُ، فَعَرَفْتُ في وجْهِهِ الكَرَاهيةَ، فَقُلتُ: يا رَسولَ اللَّهِ، أتُوبُ إلى اللَّهِ وإلَى رَسولِهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ، مَاذَا أذْنَبْتُ؟ فَقالَ رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ: ما بَالُ هذِه النُّمْرُقَةِ؟ قُلتُ: اشْتَرَيْتُهَا لكَ لِتَقْعُدَ عَلَيْهَا وتَوَسَّدَهَا، فَقالَ رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ: إنَّ أصْحَابَ هذِه الصُّوَرِ يَومَ القِيَامَةِ يُعَذَّبُونَ، فيُقَالُ لهمْ: أحْيُوا ما خَلَقْتُمْ، وقالَ: إنَّ البَيْتَ الَّذي فيه الصُّوَرُ لا تَدْخُلُهُ المَلَائِكَةُ

    Meşhûr suret bulunan eve melâike girmezler rivayeti de yien bu rivayettir. Ravisi yine Hazret-i Aişe Annemiz Radıyallahu Teâlâ Anha Hazretleridir.

    [7] Yukarıda geçtiği üzere aynı mana ve sadette zikredilen bir Hadîs-i Şerif yukarıdakidir. “Kelb” lafzının ilavesiyle, rivâyetin lafzı Sünen-i Tirmizi’ye ait 2804 rakamlı Hadîs-i Şerîf. Sahîhtir. Ravisi Ebu Talhati’l-Ensâri Zeyd bin Sehl Hazretleridir Radıyallahu Teâlâ Anh.

  • İslam’da Demokrasi I-II-III

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi

    Dergi: İslam – Türk Ansiklopedisi Mecmuası, Cilt II, No: 71,72,73

    Tarih: 1947

    İslam’da Demokrasi – I

    Müslümanlık nazarında insanlar müsavidirler, hepsi de aynı mahiyettedirler, hepsi de esasen aynı hürriyeti, aynı hukuku haizdirler. Muhtelif ırklara, mesleklere ayrılmaları aralarındaki müsavatı ihlal etmez.

    Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor ki: «Ey nâs! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık (hepiniz bir aile evladısınız). Birbirinizi tanımaklığınız için sizi şubelere, kabilelere ayrılmış kıldık (yoksa birbirinize karşı tefahürde bulunmak için değil). Şüphe yok ki sizin Allah nezdinde en keriminiz, en ziyade müttakî olanınızdır. Allah Teâlâ şüphe yok ki alîmdir, habîrdir.»         

    Bir hadîs-i şerifte de şöyle denilmektedir: «Müslümanlar tarak dişi gibidirler. Kanları, malları, ırz ve namusları mütesâvidir. Onlar başkalarına karşı bir el gibi yekvücuṭturlar.» Bu hadîs-i şerif Müslümanlar arasındaki vahdeti, tesânüdü de tecelli ettirmektedir.   

    İslam hukukunda, siyasetinde müsavata riayet bir vecibedir. Hiçbir kimsenin mevkii, hakkında icap eden cezanın sukutuna sebep olamaz. Herkes hakim huzurunda aynı vaziyette bulunur. Müsavat ihlâl edilemez.

    Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: «Sizden evvelki kavimleri helâk eden hal şudur ki onların arasında mevki sahiplerinden biri bir hırsızlık yapınca bırakırlardı; zayıf, mevkisiz biri yaptı mı hakkında sirkat cezasını tatbik ederlerdi.»

    Hazreti Ali hilâfeti zamanında, kendi tarafından tayin olunan Kadı Şürayh huzurunda bir zırh meselesinden dolayı bir Yahudi ile murafaada bulunmuştu. Her ikisi mahkemede aynı vaziyette bulunuyordu. Hadiseye bir zat ile beraber Hazreti Ali’nin oğlu da muttali idi. Fakat bir şahit kâfi gelmediğinden, babası lehine oğulun şahadeti de muteber olmadığından kadı bunların şahadetlerini kabul etmeyerek Yahudi’nin lehine karar verdi. Kadı muhakeme esnasında Hazreti Ali’ye: «Ya Ebe’l Hasan, Ey Hasan’ın babası!» diye hitap etmişti. Böyle künye ile hitap ise hasma karşı diğer taraf hakkında tazimi, binaenaleyh müsavatsızlığı iş’ar ettiğinden Hazreti Ali’nin canı sıkılmış, Yahudi’ye olduğu gibi kendisine de yalnız adıyla hitap edilmesini istemişti.

    Bir devlet reisinde tecelli eden bu adalet ve müsavat, bu hakka inkıyâd hasleti, hasmının hakikati itiraf etmesine ve şerefi İslâm’a nailiyetine vesile olmuştu.

    İslam’da Demokrasi – II

    İslam’da idare milli hâkimiyet esasına müstenittir. – Devlet reisi intihapla olur. – Millete ait umumî hizmetler birer emanettir – Ehliyet ve adalet esastır – Veliyyülemir, halka karşı hüsnū zanda bulunmakla, halkın ahlâk ve âdabını korumakla mükelleftir – Ahaliye ait vazifeler: Masiyet ile emir olunmadıkça evliyayı umûra itaat – Hakkı söylemek – Halk ile hükümet arasında karşılıklı sevgi – Her cemiyetin hükümeti kendi istidadıyla mütenasiptir.

     

     Müslümanlıkta millî velâyet ve hâkimiyet esasına müstenit bir riyaseti âmme makamı vardır. Bu makam bazı ulema tarafından «Din ve dünya işlerinde umumî başkanlık» diye tarif edilmiştir. Bu makamı haiz olan zatlarda bir takım evsaf aranmaktadır. Ezcümle âdil, âkil, baliğ, erkek ve hür olmaları bil ittifak şarttır. Aksi takdirde kendilerinden beklenen âmme maslahatları temin edilmiş olamaz.

    İslâmiyette bir zatın devlet riyasetini ibrâz edebilmesi için başlıca iki şart vardır: 1) Kendisi o makama intihap edilerek âmme hakkında riyaset ve velâyeti kabul edilmelidir. 2) O zat, halk üzerinde hükmünü infaz edebilecek bir halde bulunmalıdır.

    İslâm’da millete ait umumî hizmetler birer emanettir. Bu emanetleri ehline vermek ve adaletle hükmeylemek bir vecibedir. Müslümanlıkta millet işini üzerine alanların hayırhah olmaları, ahali hakkında muzır olan şeylerden çekinmeleri, mesela başkalarına karşı rakip kesilerek ticaret hevesine düşmemeleri lâzımdır. Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: «Hıyanetin en hainanesi, bir idare amirinin halk arasında ticaret etmesidir. Böyle bir hareket, onun itibarını azaltır, hakkında halkın düşmanlığını celbeder. Çünkü o, bu hareketi ile nüfuzunu suiistimal ederek halkın ticaret hayatındaki inkişafını sekteye uğratmış olur.»

     

    Müslümanlıkta veliyyülemir  olan zat, ahali hakkında şefkatli olacak, halkın kusurlarını araştırmadan, bir takım casuslar ve jurnalcilerle halka eza vermeden çekinecektir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Bir veliyyülemir, nâsın kusurlarını araştırmaya kalkışırsa onları ifsad eder. Yani onların ahlâkını bozar, kendisine karşı olan teveccühlerini ve bağlılıklarını sarsar. Müslümanlıkta millet işini üzerine alanların başlıca vazifeleri, halk hakkında güzel niyetler beslemek, onların ahlâkını, âdabını sıyanete çalışmaktır. Milletin menfaatine çalışan, riyaset, ve velâyet evsafını haiz olan bir veliyyülemre ahalinin itaat etmeleri bir vecibedir.”

    Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Masiyet ile emir olunmadıkça – hoşa gitsin, gitmesin -veliyyülemrin emrini dinleyip itaatte bulunmak lâzımdır.”

    Müslümanlıkta veliyyülmere tabasbus değil, hakkı söylemek bir vazifedir. Bir hadîs-i şerif şu mealdedir: “Allah indinde savaşın en sevgilisi, zalim bir veliyyülemre karşı söylenen hak bir sözdür. Bir millet böyle yaparsa, başında daima adaletli kimseleri bulmuş olur.”

    Evliya-yı umur ile ahali arasında karşılıklı sevginin, hayırhahlığın tecellisi, İslâm siyasetinde bir umdedir. Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: “Sizin işlerinizi üzerlerine alanların hayırlısı o zatlardır ki, siz onları seversiniz; onlar da sizi severler. Siz onlara iyilik, dua edersiniz; onlar da size iyilik, dua ederler. Başınızda bulunanların şerirleri de o kimselerdir ki, siz onlara buğz edersiniz; onlar da size buğz ederler. Siz onlara lânet edersiniz, onlar da size lânet ederler. Artık öyle bir cemiyetten ne beklenir?”

    İslâm’ın siyasî düsturlarına göre, her cemiyet kendi istidadıyla mütenasip bir hükûmete nail olur. Adeti ilâhiye böyledir. Halk kendi ahlâkını, gidişini ıslaha çalışmadıkça iyi bir idareye nail olamaz, fena ellere düşmekten kurtulamaz.

    Müslümanlıkta veliyyülemir, halkın vekili mesabesindedir. Halk üzerindeki velâyetini yine halktan almıştır. Bu sebepledir ki, kendisinin ölmesiyle, yahut bertaraf edilmesiyle tayin etmiş olduğu hâkim ve sair memurlar azledilmiş olmazlar. İşte bütün bu meseleler, bu hükümler, Müslümanlıkta halk hâkimiyetinin mevcudiyetinden ileri gelmiş bulunmaktadır.

    İslam’da Demokrasi – III

    İslâm’da mesuliyet esastır – Çoban koyunlar içindir, koyunlar çoban için değil – Kudretsiz veliyyülemir bertaraf edilir – Milli hâkimiyet – Herkes mesuliyet esasını korumakla mükelleftir – Doğruyu ihtar bir vazifedir – Hazreti Ömer’in mesuliyete verdiği ehemmiyet – Yabancı veliyyülemir  olamaz – birlik – Meşveret – Meşveretten zarar gören millet yoktur – Veliyyülemre itaat.

     

    Mesuliyet:

    İslâm’da mesuliyet bir esastır. Ademi mesuliyet, ancak Allah’a mahsustur. Hayat ve akıl sahibi olan bütün mahlûkat kendi ef’al ve harekâtından mesuldür. Bundan halk da veliyyülemir de müstesna olamaz. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: «Hepiniz çobansınız, hepiniz elinizin altında bulunanları sıyanetle memur, onlardan mesulsünüz. İmdi veliyyülemir de çobandır, o da tebaasından mesuldür.»

    Şarkın büyük şair ve mütefekkiri Şeyh Sadi’nin dediği vecih ile, çoban koyunlar içindir; yoksa koyunlar çoban için değildir. Evliyayı umurun varlığı da nâsın hayatını, hukukunu sıyanet içindir; yoksa kendilerinin sultasını yaşatmak için değildir.

    Hükümetten gaye, ahalinin yaşamasını selâmetini, refahını temindir. Binaenaleyh hükümet adamları bu husustaki vazifelerinden mesuldürler.

    İslâm’da veliyyülemir, hükümdar, hükümet ve devlet reisi denilen zat, uhdesine düşen vazifeleri ifaya muktedir olmaz ise azledilir, hal’ edilir. Bu, bir mesuliyet neticesidir, millî hâkimiyetin bir tezahürüdür. Âmme riyasetinden maksat, âmme işlerinin, menfaatlerinin intizamıdır, i’tilâsıdır. Binaenaleyh buna münafi hareketlerde bulunan, âmme maslahatlarını, âmme menfaatlerini ihlal edip duran bir veliyyülemir, mevkiinden geri alınır, hal’ edilir.

     

    Emir bil ma’ruf nehiy ani’l münker:

    Müslümanlıkta herkese mesuliyetini münasip bir vecih ile ihtar etmek bir vecibedir. Bu ihtara «Emir bi’l maruf, nehiy anil’ münker» denir. Bu vazife bir hayırhahlık eseridir, fesada sebep olmamak şartı ile yapılmak lazım gelir. Bu vazife, cemiyet efradının birbiri ile ilgili bulunmasının bir nişanesidir. Ammenin selâmeti bununla kaimdir.

    Hazreti Ömer hilâfeti esnasında büyük bir cemaate karşı hutbe irat ederken: «Ey cemaat! Şayet benim doğru yoldan ayrıldığımı görürseniz ne yaparsınız?» diye sormuş. Cemaatten biri kalkıp: «Doğru yoldan ayrıldığını görürsek kılıçlarımızla seni doğru yola getiririz.» demiş. Bunun üzerine Hazreti Ömer: «Allaha şükür olsun, bu ümmet arasında böyle hakka hizmet edecek kimseler yaratmıştır.» diye memnuniyetini göstermiştir.

     

    İtaat:

    Müslümanlar, kendilerinden olan ve mesuliyetini müdrik bulunan bir veliyyülemre itaatle mükelleftirler. Çünkü İslam cemiyetinin selâmeti, yükselmesi ancak bu sayede husule gelir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: «Ey Mü’minler! Allah’a itaat ediniz, Peygamberine ve sizden veliyyülemir olanlara itaat ediniz!» diye buyurulmuştur.

    Müslümanların itaatle mükellef oldukları veliyyülemir kendilerinden olmak lâzım geldiğine göre, Müslümanların kendi milli hâkimiyetlerini, istiklâllerini muhafaza etmeleri, yabancı milletlerin hâkimiyet ve esaretleri altına düşmemek için olanca kuvvetleri ile çalışmaları icab etmektedir. Peygamberimizin buyurduğu vecih ile Müslümanlık her şeyden üstündür; ondan üstün bir şey yoktur. Bu düstura göre Müslümanların daima âli, daima hâkim bulunmaları; hiçbir vakit mağlubiyete, mahkûmiyete razı olmamaları lâzımdır.

     

    Birlik:

    Müslümanlar kendi varlıklarını, kendi hakimiyetlerini güzelce muhafaza için Hakka sarılıp yekvücud olmakla mükelleftirler. Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: «Ey Müslümanlar! Hepiniz birlikte Allah’ın dinine sarılınız, dağınık, dargın bir halde yaşamayınız; ihtilâfa, şikâka düşmeyiniz.»

    Müslümanlar bu düstura riayet ettikçe büyük bir varlık teşkil etmişler, cihana hâkim olmuşlardır. Tefrikaya düştükçe esaret ve zillete uğramışlardır.

     

    Meşveret:

    Müslümanlıkta meşveret, fikir müdavelesi, ferdî ve içtimaî bir umdedir. İstibdâd, kendi başına hareket ise pek mezmumdur. Cenab-ı Hak, Hazreti Peygambere ashabı ile müşaverede bulunmakla emir buyurmuştur. Hazreti Peygamberin böyle müşavere ile memur olması, ümmetine meşveretin ehemmiyetini göstermek, ashabın kalplerini hoş etmek, düşüncelerinin, tedbirlerinin inkişafına yardımda bulunmak gibi hikmetlere müstenittir. Hazreti Peygamber müşavereye büyük ehemmiyet verirlerdi. Hususî işlerinde bile müşaverede bulunurlardı. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurmuşlardır: «Hiçbir millet meşveretten zarar görüp helâk olmuş değildir.»

    Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulduğu vecih ile «Müslümanların işleri, aralarında meşveretledir» bütün işlerini istişare ile hallederler. Kendisi ile istişare edilen zat, emin, mütefekkir, hayırhah olmalıdır. Kanaatine muhalif mütâlâda bulunup reyinden istifade etmek isteyen kimseyi aldatan, hain bir şahıs demektir. Peygamberimiz böyle buyurmuştur.

    İslâm’da meşveret için muhtelif reylerin tecellisi, Hakk’ın zuhuruna yardım edeceği cihetle memduhtur. Fakat nifaka düşmeleri, birbirine karşı hasmane vaziyet almaları asla caiz değildir.

  • Felsefe-i Hâzıra – Kant 2

    Müellif: Baha Tevfik

    Dergi: Felsefe Mecmûası

    Tarih: 1326

    Münderecât: Felsefenin şekl-i ahîri – On sekizinci asırda Alman felsefesi – Kant – Kant’ın usûlü – Akl-ı mücerred hakkında tetkîkât ve imkân-ı ilim – Fikrete âit melekelerin tetkîk ve tahlîli – İlm-i mâ fevka’t-tabîʿa mümkün müdür? – Rûh ve kâinât ve Allâh hakkında Kant’ın mütâlaâtı – Akl-ı amelî ve ahlâk – Sanat.

     

    Akl-ı Mücerred Hakkında Tetkîkât ve İmkân-ı İlm Bahsinden

    (Mâ baʿd)

     

    İşte bunun gibi Kant da o zamana kadar “Akıl, eşya etrafında döner.” nazariyesini bozarak yerine “Eşya, akıl etrafında döner.” kaidesini vazetti. Filhakîka akıl, eşyayı olduğu gibi idrâk edemiyor; bilakis eşya aklın kavânînine tâbi olarak sâha-i vukûfumuza dâhil oluyordu.

    Şu halde bütün bildiklerimiz bize tâbidir, şahsîdir, şahsımızdan müstakil hiçbir şey tanıyamayız. Daha açık bir tabir ile eşya bizce olduğu gibi değil düşündüğümüz gibidir. Kant’ın felsefesinde vukûfun bu şekline “apriori” denir ki tecrübe ile elde edilmesi imkânsız olan fikir demektir… (Buradaki apriori tabirini mantıktaki “innî” manâsına olan apriori ile karıştırmamalıdır.)

    Artık hülâsa-i mesele kendini gösteriyor: Nasıl düşünüyoruz? Düşünme melekemizin havâss-ı asliyyesi nedir? Aklımız mâhiyet-i eşyaya ne zammediyor? Kendi havâssı hakkındaki tetkîkâtımıza da bu zamm vâki olacak mı?

    Kant diyor ki: Biz ibtidâ-yı emirde, ancak müteaddid, karışık ve gayr-i merbût hislere mâlikiz. Birtakım renkler, lezzetler, râyihalar bu kabîldendir. İşte vukûfun dağınık ve ham unsurlarını bu hisler teşkîl eder, daha doğrusu bilgilerimizin hariçten gelen maddesi bunlardır. Eğer bütün hislerimiz böyle bir dağınıklık ve intizâmsızlık içinde kalmış olsaydı hayatımız ancak bir rüya olacak ve biz düşünmekten âciz kalacaktık. Şu halde düşünmek demek bu müteaddid, karışık ve gayr-i merbût hisler arasında bir intizâm tesîs eylemek, onları bir sıraya koymak, daha doğrusu onlara bir şekil vermek demektir. Bu ise aralarında bir râbıta-i müştereke, bir vahdet husûle getirmekle olur. İşte tefekkür budur.

    Bu îzâhtan anlaşılıyor ki bizim hislerimiz gayr-i müteaddî, tefekkürümüz ise müteaddîdir. Hisler; hâriçten gelen intibâlardan ibâret olduğu halde tefekkür o intibââtı yekdiğerine raptederek bir “terkip” husûle getirir. Hâsılı tefekkür demek tevhit ve terkip etmek demektir.

    Kant’a göre vukûfumuzun anâsırını terkip eden üç melekemiz vardır: Birincisi hassâsiyyet, ikincisi idrâk, üçüncüsü muhâkeme.

    Hassâsiyyet-i hâriciyye; evvela eşyayı mekan dâhilinde tevhit eder. Bir cismi ve mesela Güneş’i hissetmek, Güneş’in mesâfe ve mekan dâhilinde icrâ etmiş olduğu tesîrleri hissetmek ve onun hariçteki şeklini zihnimize tıpkı bir tabloya resmeder gibi resmetmektir. Bunda ise haricî bir tevhit vardır. Eğer Güneş’e ait tesîrleri birleştirerek öylece zihnimize nakletmemiş olsak vâzıh hiçbir şey idrâk edemeyiz. İntibââtımız müphem, mağşûş ve dalgalı olur, onu tutamayız, ondan bir şey anlayamayız. Şu halde hâricî hassâsiyyetin ve tevhîd-i hâricî ameliyyesinin çerçevesi mesafe ve şarktaki tabir-i kadîmiyle “mekan”dır.

    Bundan sonra hassâsiyyet-i dâhiliyyenin vazîfesi geliyor. Hariçten gelen intibâât bu dâhilî hassâsiyyetin, bu hissî ve samîmî kuvvetin[1] tesîriyle mahzûziyet ve keder silsilelerine ayrılıyor ve bunlar cinsi cinsine birleşerek bir sıraya giriyorlar, bu sıra ise zamandır.[2]

    Binaenaleyh zaman ve mekan hassâsiyyetimizin şerâitidir. Onlarsız hiçbir şeyi ne his, ne de idrâk edebiliriz. Bunlar tıpkı bir tablonun zeminini teşkîl eden muşammaʿa benzerler. Vâkıan resim muşammaʿ değildir, fakat muşammaʿsız da resmi vücûda getirmek ve görmek mümkün olamaz. İşte burada muşammaʿ resimden olmadığı halde resmin nasıl gayr-i mufârık bir şartı ise zaman ve mekan da hassâsiyyetten olmadıkları halde hassâsiyyetin gayr-i mufârık birer şartıdırlar. Kant daha iyi bir tabir olmak üzere “Zaman ve mekan hislerin kalıbıdır. Hisler o vasıta ile kalıplanarak ve birer şekil kesbederek sâha-i idrâkimize dâhil olurlar.” demiştir. Filhakîka zaman ve mekan hissiyyâtın birer kalıbıdır.

    Şunu da unutmayalım ki bu kalıplar bize hâriçten gelmezler. Bilakis bunları biz, kendimizden, kendi dâhilimizden çıkararak eşya-yı hâriciyyeye tatbîk ederiz. Ve bunlar “aposteriori” değil “apriori”dir, yani tecrübe ile elde edilmeleri imkânsızdır. Hissiyye mesleki zaman ve mekanı tecrübe netîcesi olmak üzere kabûl ederse de Kant bu fikre muârızdır. O der ki: “Eğer zaman ve mekan hassâsiyyetimizin şerâitinden olmayıp da böyle tecâribe âit birer netîce olsaydı yine tecrübe sâyesinde bunlardan sıyrılabilirdik. Hâlbuki bu husûsta sarf olunan bilcümle gayretler fâidesiz ve beyhûde olmuşlardır.” Zaman ve mekanın mevcûdiyeti bir “zarûret”tir.

    Şu kadar ki bu zaruret zaman ve mekan için değil bizim içindir. Esasen zaman ve mekan yoktur. Lâkin biz var addetmeye mecbûruz. Zarûret işte buradadır. Ve bu bizim teşekkülâtımızda, teşekkülât-ı maneviyyemizde mündemiçtir. Teşekkülât-ı maneviyyemiz başka şekilde olsaydı şüphesiz eşyayı da zaman ve mekan kalıbıyla kalıplanmış değil belki diğer bir kalıpla kalıplanmış olarak görecektik. Şu halde zaman ve mekan şahsî (subjektif) dir, gayr-i şahsî (objektif) değildir.

    Hülâsâ âlem-i mahsûs Kant’ın nazarında bir âlem-i zâhirîdir, zaman ve mekan bazı hakâyık-ı mestûrenin ancak birer timsâli olabilir. Bu hakâyıkı muhâkeme etmek eşyanın göründüğü gibi anlaşıldığını tasdîk ile netîcelenir. İşte efkâr-ı mütezâddenin menşei budur. Çünkü herkesin görüşü başka bir şekildedir.

    Ulûm-ı müspetenin ilk üssünü teşkîl eden hiss melekemiz hakkında Kant’ın tenkîdâtı buradan başlar. Ulûm-ı müspetede yalnız anâsır değil, kavânîn de vardır. Binaenaleyh hassâsiyyetimiz bir hâdiseyi, meselâ ateşi zaman ve mekan timsâlleri arasında gösterivermekle ilim ikmâl edilmiş olmaz. Hassâsiyyetten sonra idrâk ve onu müteâkip  muhâkeme vardır.

    İdrâk, hâdisâtı tevhit için onların aralarında birtakım gayr-i mütehavvil münâsebetler tesîs eder. Bunlar kânunlardır. Meselâ ateşe temas ile yanma yekdiğerine gayr-i mütehavvil bir râbıta ile raptedilmiştir. İşte idrâkin vazîfesi budur. Bu husûsta eşyayı üç esâsî kânuna raptetmek lâzımdır. Leibniz’in kavânîn-i umûmiyye tesmiye ettiği bu kânunlar da ber-vech-i âtîdir:

    1- Her hâdisenin kendinden evvelki hâdiseden gelen bir sebebi, bir sebeb-i hüdûsu vardır.

    2- Hâdisât mütekâbilen âhenkdârdır, yani mütenâsiptir.

    3- Her hâdisede aynı miktârda madde veyâhut kuvvet mevcuttur.

    Bu üç kânunu bütün hâdisâta tatbîk ederek biz âlem-i mahsûsu ve eczâsını husûle getirebiliriz. Bu öyle bir “küll”dür ki bütün eczâ; zarûrî bir sûrette ona merbûttur. Bundan sonra hâdisâtın yekdiğeri dolayısıyla muayyeniyeti, yani birinin diğerine sebep olması umûmi olan “cebriyet”i tesîs eder. Zaten ulûm-ı müsbete; cebriyet esâsı üzerine müessestir. Atâlet hâssası, sebep ve netîcenin teâkub ve tevâlîsi, kâinâtın bütün aksâmı arasındaki nispet ve âhenk… İşte “müsbetiyye” meslekinin esasları!..

     

    (Mâ baʿdi var)

     

    Hazırlayan: Sümame Balcı

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D02324/1326_2/1326_2_20-23.pdf



    [1] Psikoloji isimli matbû kitâbımızın hassâsiyyet, his ve idrâk bahisleri bu husûsta malûmât-ı lâzımiyyeyi muhtevîdir.

    [2] Bu husûsta yani zaman ve mekan bahsinde felâsife-i mütekaddime arasındaki mübâhasâta dâir yakında mektep dersleri meyânında neşredilecek, metafizik (mâ fevka’t-tabîʿa) isimli kitâbımızda tafsîlât-ı mükemmele mevcuttur. Oradan bazı satırları lüzûmuna mebnî alıyoruz:

                “Zaman ve mekan bahsi Leibniz ile Clark arasında bir mübâhese-i şedîdeye meydân vermiştir. Leibniz iddiâ ediyor ki zaman ve mekan kendi kendilerine hiçbir şey değildir. Yani binefsihî bir mevcûdiyetleri yoktur. Bunların biri yani mekan; eşya-yı mâddiyyenin mevcûdiyetlerinin tertîbidir. Diğeri yani zaman, vakâyiʿin teâkubünün tertîbidir. Bilakis Clark ve onunla beraber Newton zaman ve mekanı sıfât-ı ilâhiyyeden addediyorlardı. Fakat Allâh’ın zaman ve mekan olduğu manâsına değil, belki Allâh Newton’un fikrince dâimâ devâm etmekle ebediyeti, her yerde hâzır olmakla vüsʿat-i enhâyı teşkîl ediyordu. Şu sûretle zaman ve mekana ilâhî birer menşe tayîn edilmiş oldu.”

    Kant’ın mütâlaâtı Leibniz’ce pek yakîn fakat hakîkat ve nefsü’l-emrde ondan daha yakîndira