Blog

  • Osmanlılarda Yetişen Büyük Türk Alimleri: Hıdır Bey

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, 1.Cilt, 4.Sayı

    Tarih: Temmuz 1956

     

    Beş altı sene evvel bir iş zımnında Mısır’a kadar bir seyahat yapmıştım. Orada bulunduğum bir buçuk ay içinde bazı alim ve üniversite talebesiyle tanıştım. Mısırlı kardeşlerimizin bilhassa yaşlıların Türklere karşı sevgileri olmakla beraber kendilerinde hoş görülmeyecek bir taassup vardır. Türk alimleri Arap ve Acem ayırt etmeksizin kitaplarında her İslam alimini tanıdıkları ve onlara ilim mertebeleri nispetinde kıymet verdikleri halde; sabık Şeyhülislamlardan Mustafa Sabri ve Ders vekillerinden Zahid Kevseri merhumlar müteaddit eserleri ve münazaraları ile Türklerin yüksek ilim ve irfan kuvvetini kendilerine bir defa daha ispat etmiş olmalarına rağmen Mısır münevverleri Türk alimlerinden bahsetmezler. Hatta, Ebu’s-suud Efendi ve Birgivi ve Molla Gürani merhumlar müstesna diğerlerinin isimlerini dahi bilmezler. Yenileri Garp alimlerini ve medrese mensupları Arap ve Acem alimlerini tanırlar. Camia (Üniversite) müdavimlerinden bir kaçı ile aramızdan geçen bir muhaverede Molla Yegan, Molla Fenari, Hıdır Bey ve meşhur Hocazade gibi büyük Türk alim ve filozofları şöyle dursun tarihle iştigal ettikleri halde müverrih Ali, Hoca Sadettin, Naimâ ve Cevdet Paşa gibi meşhur Türk müverrihlerinin isimlerini işitmemiş olduklarını hayretle anladım. Fakat garbın en kıymetsiz tarihçilerini işitmişlerdir. Ansiklopedilerini bunların isim ve resimleriyle süslerler. Şüphe yoktur ki bunda lisan bilmenin büyük dahli vardır. Mısır münevverleri ekseriyetle İngilizce ve Fransızca bilirler. Türkçe bilen ya yoktur veya nadirdir.

    Ne yazık ki şimdi bizim genç nesil dahi Türk büyüklerini tanımazlar. İşte bu durum karşısında Osmanlılar devrinde yetişen Türk alimlerinin hal tercemelerini yazmayı faydalı buldum. Bu yazıda yeni nesle İstanbul’un İlk Kadısı Büyük alim Hıdır Bey Çelebiyi tanıtmaya çalışacağım.

    Hıdır Bey Çelebi Hicri Dokuzuncu asır iptidalarında Anadolu ufuklarında parlayan ilim yıldızlarından biridir. Hicri 810 tarihinde Sivrihisar’da dünyaya gelmiştir. Babası Sivrihisar Kadılığında bulunan Celalettin Bey Çelebidir. Merhuma Bey denilmesi Sipahi sınıfından büyük bir aileye mensup olmasındandır. Baba ve dedesi dahi Mir lafzı ile yad olurlardı. Çelebi lafz da tazim ve tevkir ifade etmek içindir. Çelebi o zamanlar efendi, efendim, efendimiz yerinde kullanılırdı. Araplar bu mevkide mevla, mevlâna kelimelerini kullanırlar. Anadolu alimlerinden birçoğu Çelebi diye şöhret bulmuşlardır. Ahi Çelebi Yusuf, Hasan Çelebi, Abdülkadir Çelebi ve Süleyman Çelebi gibi. (1) 

    Hıdır Beyin Nasrettin Hoca’nın ahfadından olduğu mevsuken rivayet olunmaktadır.

    Hıdır Bey, ilk ilimleri babası Celalettin Çelebi’den öğrendikten sonra Ecille-i ulemadan Molla Yegân lakabı ile meşhur Mehmet bin Ermağan bin Halil’in (2) dersine devam ederek akli ve nakli ilimleri ondan tahsil etmiş ve tahsilini bitirdikten sonra Sivrihisar’da Müderris olmuştur. Hıdır Bey yaradılışında meknuz olan fartı zeka ve dirayetle esrarı kainati tetkik ve taharriye koyulmuş, ulum-u-garibe yani Riyazi, Tabi, Hey’i gibi ilimlerde de asrının feridi olmuştur. Şekâyik-ı Numâniyye müellifi Taşköprüzade, Molla Fenari’den maada Hıdır Bey gibi eski ve yenilerde ulum-u nadireye vakıf bir kimse gelmediğini yazar.

    Hıdır Bey Çelebi, hocası Molla Yegan’in kızı ile evlenmiş ve Allah ona büyük alimler arasında hakim ve alim Sinan ve fakih ve Fadıl Yakup ve Ahmet Paşalar gibi üç oğlan ve salihat-ı nisvandan hayırsever Sultan Hatun ve Fahru’n-nisa adlarında iki kız evladı ihsan buyurmuştur. Sinan, Yakup ve Ahmet Paşalar tedris, kaza ve ifta makamlarında memleketin irfan ve adaletine meşkur hizmetler yapmışlardır. (3)

    Sultan Fatih’in bidayeti saltanatlarında Edirne’ye, bir rivayette Arap, diğer bir rivayete göre Acem ulemasından bir zat gelmiş ve mevcut ulema bununla münazaradan aciz kalmıştı. Bu halden çok müteeesir ve muzdarip olan Fatih’e, Hıdır Beyden bahsedilmiş ve derhal Hıdır Bey Sivrihisar’dan Padişahın sarayına davet olunmuştur. Hıdır Bey, davete icabetle Sipahi kıyafetinde Edirne’ye gelmiş ve Padişahın huzurunda şekli şemayiline istihfafla bakan o zat ile aralarında cereyan eden mübahasede onu tam ve kesin bir mağlubiyete uğratmıştır. Bu hal Padişah Hazretlerinin pek ziyade sevincini mucip olmuş ve hatta mübahase esnasında yerinden kalkmak ve oturmak suretiyle mübahasenin cereyan tarzından mütevellit heyecanını gizleyememiştir. İşte o günden itibaren Hıdır Beye karşı sevgi ve teveccühü artan Padişah kendisini Bursa’da Sultan Medresesine (Yeşil Medrese) müderris tayin etmiştir.

    Fatih merhum ilmi münazaralardan ve müşaareden hoşlanırdı. Zaman zaman mümtaz ilim ve irfan sahiplerini toplar, mühim ve müşki mevzular üzerinde münakaşa ettirir ve münakaşaya kendisi de iştirak ederdi. Bu esnada hükümdarlık sıfatından muvakkaten tecerrüd ederek ilmi bir heyetin bir uzvu gibi hareket eylerdi. İlmi kudreti görülenlere atiye ve iltifatlarda bulunurdu.

    Hiç şüphe yoktur ki Fatih devrinde az müddet içinde ilim seviyesinin yükselmesi bu terğip ve teşvikin eseriydi. Padişahın gayesi de bundan ibaretti. Taşköprüzade Şakayik’de Fatih devrindeki birinci sınıf ulemayı altmış küsur ve mezanna ve mutasavvufları yirmi olarak kaydeder. İtila devrinde bu adetler daima yükselmiştir. Fen, sanat ve tababet erbabı da aynı nispette artmakta idi.  Daha evvelki Padişahlar zamanlarında da hal böyle idi. İlim ve ümeraya son derece ehemmiyet verilmekte idi

    İstanbul’un fethinde Hıdır Bey İstanbul Kadılığına tayin olunmuştur. İşte İstanbul’un ilk kadısı bu büyük alimdir. İstanbul Kadılığında kemal-i adl ve hakkaniyetle vazifesini ifa etmiştir. Bu esnada Padişahın arzu ve işareti üzerine Kadı Siracüddin Mahmut Bin Ebubekir Ermevi’nin mantık ve hikmete dair telif eylediği Metaliü’l-Envar adlı eserini tevsi’ ve izah suretiyle Farsça’ya terceme eylemiştir. Metaliü’l-Envar ulema arasında o mevzuda yazılan kitapların en mühimi olarak takdirle karşılanmıştı. Bu kitap üzerine salahiyetli zevat tarafından şerhler ve haşiyeler yazılmıştır. Hıdır Beyin tercemesi Ayasofya kütüphanesinin fihristinin mantık kısmında 2488 numarada kayıtlıdır. Merhum burada Padişah bu eserin Farsçaya tercemesini niçin arzu ettiğini ve bu münasebetle Fatih’in ilim sahasındaki yüksek mevkii ve derecesini anlatır. Bu tercemenin bir kısmı 861 ve diğer kısmı 862 tarihlerinde ikmal edilmiştir. Tercemenin pek beliğ ve rengin bir üslupla yazılmış olduğunu söylemeye ihtiyaç yoktur. Çünkü merhum, Arapça ve Farsçayı da ana lisanı Türkçe gibi bütün incelikleriyle ve edebiyatı ile bilir ve her üç lisanda nazım ve şiirler ibda’ ederdi. Müstezat tarzında tanzim ettiği “Kaside-i Taiyye”sinden başka bir “Kaside-i Nûniyye”si vardır ki ulema ve üdeba arasında pek makbul ve muteberdir. Bu kasidede itikat ve kelam’a ait bütün meseleler meharetle ifade olunmuştur.

    Elhamdülillahi âli’l vasfi ve’ş-şani, Münezzeh li hükmi an âsâri butlani

    Beytiyle başlayan bu kaside 90 küsur beyitten müteşekkildir. Fakat 300 beyte ancak sığabilecek olan kelâm meseleleri tam bir maharetle bu 90 küsur beyitte ifade olunmuştur. Lafızlardaki ahenk ve letafet ve mazmunundaki şümül ve metanetle hala kıymet ve revnakını muhafaza etmektedir. Bu kasideye müteaddit şerhler yazılmıştır. En kıymetlisi Şakirdi Bülendi, Hayali merhumun ilk olarak yazdığı şerhtir. 

    Malumatının çokluğundan kinaye olarak ilim dağarcığı manasına “Cirabü’l-ilim” denilen Hıdır Bey diğer bazı alimler gibi ilminin genişliği nispetinde çok kitap yazmamış ise de Fatih’in muallimlerinden Hoca Hayrettin ve Molla İlyas ile Hoca Zade, Muslihu’d-din Kestelli ve Hayali gibi yüzlerce, kendileriyle iftihar edilecek, alimler yetiştirmiştir. Fazla eser vermesine iptidaları tedrisle ve son zamanlarında yorucu kaza ve Devlet işleriyle meşguliyeti mani olmuştur. İstanbul Kadılığı zamanı en olgun ve eser verecek çağı idi. Fakat bu vazifenin istilzam eylediği meşguliyetin çokluğu buna mani olmuştur.

    Çünkü, bilindiği üzere o tarihlerde birçok idari işlerle beraber Belediye ve Esnaf işleri kadılara mevdu vezâiften idi. Bunları hüsnü suretle ifa lazımdı. Devlet işlerinde asla müsamaha bilmeyen ateşin tabiatlı bir Padişah’ın gözü önünde yedi sene İstanbul Kadılığında kalması bu sahalarda da ne derecelerde dirayet ve kifayet sahibi olduğuna en açık bir delildir.

    Kıymetli Doktorumuz Saheyl Ünver’in tetkik ve tetebbularına göre Fatih Hazretleri o tarihlerde küçük bir köyden ibaret olan bugünkü Kadıköyü’nü kendisine arpalık olarak vermiş ve bu münasebetle bu köye Kadıköy denmiştir

    Hıdır Bey, İstanbul’da kaza vazifesini yaparken 863 Hicri tarihinde irtihal eylemiştir. Bazı eserlerde hicri 860 tarihinde vefat ettiği yolunda görülen rivayet kat’i olarak yanlıştır. Merkadi İstanbul’da Şeyh Vefa yakınında Necati merhumun medfun bulunduğu Tekkededir. (4)

    Hıdır Bey’in vefatından sonra İstanbul Kadılığına Fatih’in “zamanımızın Ebu Hanife’sidir” diye tebcil ettiği meşhur Molla Hüsrev tayin olunmuştur. Bu devirlerde adalete pek ziyade ehemmiyet verildiğinden merkez ve mülhakat kadılıklarına mümtaz alim ve fakih zatlar intihap olunurdu.

    Hıdır Bey, vakur, muttaki, hayırsever bir zat idi. Süheyl Ünver, tetkik ettiği arşiv kayıtlarında Hıdır Bey Medresesi namında bir medrese olduğunu, fakat mazinin tahripkâr eliyle yok olan eserler gibi meydanda olmadığı ve hatta nerede bulunduğunun tayini de mümkün olamadığı yazar.

    Bazı hüccetlerdeki imzalarından anlaşıldığına göre Kadı iken yazdığı hüccetlere çok defa imzasını Arapça manzum olarak koymuştur. Hüccetlerin tanzim tarihi yazı ile sonunda yazıldığından imza mahallinde tarih konmazdı. Bir hüccetteki imzası şöyledir:

    Sahhe mazmunuhu bikavli *** 

    Şehidü sümme kubilu bikabul

    Hıdır Bin Celâl emdahu 

    Kadiyen fi diyarı İstanbul

    Türkçesi:

    Bu hüccetin mazmunu adil kimselerin şayanı kabul olan şahadetleriyle sabit olmuştur. İstanbul diyarınn kadısı Hıdır bin Celâl onu iman ve tasdik etti.

    Hıdır Bey hakkında daha fazla tafsilat için kıymetli doktorumuz Süheyl Ünver’in “Hıdır Bey Çelebi” adlı eserine müracaat edilmelidir.

    Dipnotlar:

    (1) El-Fevaidü’l-Behiyye 240. 

    (2) Molla Yegan, Aydın vilayetinde bir zattan teallüm ettikten sonra Osmanlıların ilk Seyhülİslam: Şemsettin Fenari’den ikmali tahsil etmiştir. Akli ve nakli ilimlerdeki kudret ve kemaliyle az zaman içinde şöhret bulmuş ve Molla Fenari’den sonra ilmi riyaset mevkiine geçerek umumun üstadı olmak bahtiyarlığına nail olmuştur. Bursa’da tedris ile meşgul olan Molla Yegan, Hıdır Bey, oğlu Mehmet Şah ve Yusuf Bali gibi fudalanın sebebi feyzi olmuştur. Bir aralık Bursa Kadılığına tayin olunmuş ve adl-ü hakkaniyetle bu vazifeyi ifa eylemiştir. Halk nazarında pek yüksek mevkii olduğu gibi Sultan Murad’ın teveccüh ve ikramlarına nail olmuştur. Mufassal hal tercemesi Şakayık’da yazılıdır.

    (3) Sinan Paşa’nın ilim ve fazlını, yetiştirdiği zevatı, hayatında tesadüf ettiği ıztrapları ayrı bir yazıda izah edeceğiz.

    (4) Osmanlı müellifleri Bursalı Tahir Bey merhum sahibi Hıdır Beyin kabrinin yerin! şöyle tarif eder: “Hıdır Beyin kabri Vefa’dan Zeyrek’e giden caddenin sağ tarafındaki mescit haziresindedir.”

  • Şerʿ-i Şerîfin Her Emri Bâis-i Saâdet, Mûcib-i Rifʿat; Her Nehyi Muhâfaza-i İffet, Lâzıme-i Dikkattir

    Müellif: Hacı Necib

    Dergi: Volkan

    Tarih: 25 Safer 1327

    Hayrın en büyüğü îmân bi’l-lâh, ihsân ilâ halki’l-lâh, şerrin aʿzamı ise işrâk bi’l-lâh, isâet ilâ halki’l-lâh olduğuna kimse şüphe etmez. Bunun içindir ki seyyidü’l-âlemîn sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin “قال ا لله تعالى ثلاثة انا خصمهم الخ” hadîs-i şerîfinin meâl-i şiddet-i elîmi üç kimsenin yevm-i kıyâmette hasmı benim buyurulmasından ibârettir.

    Ey ashâb-ı ʿukûl, zât-ı Vâhîdü’l-Kahhâr’ın gazâbı bilinsin, “الله حليم و غضبه اليم” kelâmı düşünülsün ki üç kimseden birincisi ism-i pâk-ı celîlime iʿtâ-yı ahd edip de bâʿdehu nakza cüret eden eşhâs-ı leîme ve muhâlif-i evâmir-i katʿiyye-i ilâhiyye bulunanlardır. Halka ihsân yalnız para ile olmayıp dünyâda terakkiyât, âhirette terfi-i derecât olacak şeylere delâlet ve irşâd ile olur. Şu hâlde sefâhate zâhib, sanat ve ticâreti kendilerinden sâlib olanların îkâz ve esbâb-ı mamûriyeti talîm suretiyle tâlip bulundurmak ciheti aklen ve vükelâ? için bir vazîfe-i nazîfe olmalı. Müminler vazîfesinin cenâb-ı hakka ibâdet, hemcinsine muâvenet, meʿâsîden mübâʿadet olduğunu bilmeli ve şerʿan memnû, aklen makdûh olan şeylerden uzak kaçmalı. Ezcümle fotoğraf ve fonoğraf ve danslar ile iştigâl ifnâ-yı servet, izâʿa-i evkâttir ki ihtiyâr bir kimsenin gençlik zamânını görmesi teessüf bî-emân, tufûlet hâline bakması melʿabe-i sıbyân olduğuna fehm ve idrâk etmeli. Ölmüş veya gurbette kalmışların resimleri *** tahassür-i iştiyâk ile nihâyet dünyâda bâdî-i cennet, ahirette nefh-i rûh ile tacîz ve tâʿzîb olunarak marûz-ı şiddet olacağını anlamalı ki laʿibiyyât ve menâhînin hürmeti teʿayyüşâtın uğrayacağı halel ve dûçâr olacağı sekte tehlikelerini menetmiş olduğunu izʿân etmiş bulunsunlar çünkü zîrûhun resimleri katiyen mumnûdur.

    Hele ticâret ve tezeyyünât gibi husûsâtta zîrûh olanların tasvîri tecvîz edilemezse de hükûmetlerce bazı cânîler, müfsitlerin fotoğrafları “الضرورات تبيح ا لمحظورات” fehvâsına ithâl olunabilir.

    Bazı züppelerin “Resimde ne zarar var imiş?” demeleri, tahâreti terk ile tuvalet badanası ve ispirtolu lavantalarla kirlerini kapatmak ve râyiha-ı kerîhelerini örtmek sûretlerine nezâfet süsü vererek İslâmiyette olan tahâret-i kâmile makâmına ikâme etmeleri sersem ve budalalıklarını meydâna koymuş ve kendilerine karşı îrâd-ı kelâmdan “الجنون فنون…” sözü müstağnâ bırakmıştır. Binâenaleyh Esbâb-ı Saâdet nâm risâlemizin otuz dokuzuncu hadîs-i şerîfine mürâcaat edilirse sanâyi ve ticâret ashâbı enbiyâ ve asfiyâ olduğu görülür de ticâret ve sınâat erbâbını istihfâf edenler ile şerʿ-i şerîf onuru? kifâyetsiz görenler belki hayâ ederler. Elhâsıl sâdık-ı diyânet ve câhid-i istikâmet olmadıkça söylenilen sözler müşâbih-i cism-i cenîn ve mülâyim-i savt-ı tanîn *** olduğunu duyarlar ve medeniyet ve terakkiyâtı şerʿ-i mübînin gayrıda aramazlar. Et-tevfîk min Allâh ve’l-itimâd alâ Allâh

    Ed-dâʿî Beyazıt Câmi-i Şerîfi ders-i ʿâmlarından

     

    Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D04179/1325_76/1325_76_NECIBH.pdf

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XI

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden Talak II

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2 Sayı 27

    Tarih: 23 Mart 1325

     

     

    Birkaç sene evvel “İkdam” gazetesi âlem-i İslam serlevhâsı altında terviç-i Dîn-i İslam maksadıyla bir makale neşretmiş, daha doğrusu İslamiyet’in, Avrupa’ca maruf bir mürevvici lisanından sadır olan bir nutku, kemâl-i takdîrât ile nakletmişti. Lakin makalenin yahut nutkun mündericatı bana pek garip gelmişti. Deniliyor ki: “Dîn-i İslâm’da kadınların erkeklerden dûn (aşağı) bir mertebede bulunmasına dair bir fikr-i bâtıl yoktur”. Halbuki Dîn-i İslâm’ın böyle hem yalan hem de yanlış medâyihten müstağni olduğunu ihtar etmek vecâibtendir. Hem yalan hem de yanlış tabirlerimiz mübalağaya hamlolunmasın, çünkü o cümlede yok denilen şey var ve batıl denilen şey haktır. Hem o derecede haktır ki yukarıda ispat ettiğimiz veçhile bunu Avrupalılar da velev zımnen fakat katiyen kabul etmişlerdir. Yani kadınların müktesâbât-ı ilmiyelerini tahdit etmişlerdir. Şimdi acaba ahkâm-ı İslâmiye’den olan bir hakikati hem de akl-ü hikmete muvafakati nezd-i uli’l-ebsâr (basiret sahibi kimselerin nezdinde) teslîm olumaya başlandığı bir zamanda tekzip etmekten maksat ne olabilir? Dîn-i İslâm’ı müdafaa vazifesine ehliyeti olmayan bazı insanların salâhiyetleri haricinde arasıra bunun gibi bazı hakâik-i İslâmiye’yi inkara kalkıştıkları görülüyor ki bu hal ehil ve erbâbının sükutundan ziyade muzır ve şayân-ı te’essüftür. Çünkü ahkâm-ı İslâmiye’yi tahrif taraf-ı muhâlifin reyine takrîb ve imâle suretiyle terviç eylemek manada Dîn-i İslâmı değil taraf-ı muhalifin re’yini terviç etmek olacağı cihetle bu hareket Müslümanlık için bir hizmet değil ihanet addolunmaya sezâdır. Binaenaleyh o yoldaki himmetkârân işte bu türlü cemîlelerle Avrupa erbâb-ı dikkatini, hükemâsını meclûb ve İslâm ulemâsını memnun olacak kadar sâdeden farzediliyorlarsa yanılıyorlar. Dîn-i İslâm’da kizb-ü tasannu’ (yapmacıklık) pek mezmûmdur. Binaenaleyh Avrupalıların bu mesele gibi değil de hakikaten gayr-i makul zannettikleri bir şeyi Ahkâm-ı İslâmiye ihtivâ etse yine bunu saklamak, inkar etmek İslâmiyet hakkında dâ’i-i şüphe olur (şüphelendirir).  Marifet, hakikati itiraf ve hakikati ispat etmektir bir de zaten Avrupalıların kavaid-i İslâmiyemiz hakkındaki ıttılaatı böyle gayr-i mevsûk menâbi’den gazetelerden, gazeteci kaleminden çıkma asârdan yahut da eşhastan muktebes olduğuna mebni ekseriyetle aslına mutabık değildir. Binaenaleyh onla için İslâmiyet’in takdîr-i uluvviyeti bu hususta ancak aynı aynına malûmât peydâ etmeleriyle kâbildir. Yani biz mahzâ bunların ahkâm-ı Dîniyemizi doğruca öğrenmelerini arzu ederiz. Çünkü bunun doğrusundan iyisi olamaz.

     

    Mâkâle-i mezkûrenin cümle-i garâibinden yahut garip cümlelerinden biri de şuydu: “İslâmiyette kadınlarda talâkı talep etmek hakkına maliktir”. Pekiyi. Şimdi bundan ne çıkar? Onu talep etmek hakkına maliktirler lakin her talep is’âf edilir (yerine getirilir) mi? İşte bu bir sözdür ki ne yanlıştır ne de doğrudur. Doğrusu bu bir tağlît ve teşvişten başka bir şey değildir. Eğer İslâm kadınları, erkeklerini tatlîk (boşama) edebilirler demekse bu hal Dîn-i İslâm’da bulunmadığı gibi bununla edyân-ı sâire ashâbına da yaranılmaz. Çünkü bu usûl-i talâk onlara da garip gelir. Yine derin düşünülürse bu fıkrada birinci fıkraya nazîre olarak erkeklerin hakk-ı talâka mâlikiyeti hakkındaki kanûn-i İslâmî namına bir tesettür-i mağlûbiyet-i kesterâne olacaktır. Halbuki o kanunun üssü’l-esâsı sübutu olan tefevvuk-i ricâl (erkeklerin üstünlüğü) bahsi avn-i hakla ber-veçh-i bâlâ ispat edildikten sonra artık böyle îhâmlı tesettürlere, teberrîlere ihtiyacımız yoktur. İşte İslâmiyette talâkı erkekler îkâ’ edebilirler. Çünkü ricâlin hakk-ı tefevvuku (üstünlük hakkı), hakk-ı âmiriyeti (yönetme hakkı) bununla itmâm edilir. Çünkü bir âmir taht-i idâresined bulunan bir kimsenin alakasını katedebilmek salahiyetine malik olmazsa aciz addolunur.

    Bir kadının istediği zaman nefsini tatlîka mezun olmak üzere akd-i izdivaç edebilmesi hakkında bir mesele-i fıkhîye vardır ki bu mesele “işte tamam, İslâmiyetteki usûl-i talâkı üzerine dermeyân edilen şikâyet bastırılmış oldu” tarzında şâdân bir nefs-i itmi’nân ile telakki olunmaktan ziyade muhtâc-ı tevcih-i mesâilden addolunmaya layıktır. Çünkü bu telakkî hakk-ı talâkı ricâle başhetmekteki mehâsin-i hükmîyeden henüz zâhil bulunmak gibi bir noksân-ı idrâk ilcâatındandır. Biz usûl-i talâkımız hakkında şikâyâtın inkıtaıyla kanaat edemeyiz. Takdîrât-ı azîme bekleriz, şikâyâtın bir çare-i tesviye bulunmak suretiyle bastırılmasına sevinmekte acele edenler vaktiyle o şikâyâta gûş-i kabul (kabul kulağı) uzatmakta da acele edenler, muhâkeme-yi akliyeye lüzum görmeyenlerdir. İşte bu çâre-i tesviye en ziyade bizim işimize yaramak lazım geldiği halde biz bununla müteselli olmaya kalkışmayız. Çünkü kadınların hakk-ı talâka malikiyetini akl-ü hikmet muktezî ise İslâmiyet gibi bu hakkı onlara doğrudan doğruya vermeyip ayrıca bir tarîk-i takrîbini bulmaya ihtiyaç gösteren bir Dîn muahezeden kurtulmamak lazım gelir.

     

    Salifü’z-zikr mesele-i fıkhîyenin tevcihi ise ber veçh-i âtîdir: “Zevcenin îkâ’ talâka malikiyetine zevcin kendisine bahşetmesiyle hasıl olduğundan mesele Dîn-i İslâmdaki tafzîl-i ricâl kanunu ile mütevâfıktır. Zira emr-i talâkın ba’de’n-nikâh zevceye tefviz edilmesi yine bu hakkın zevç tarafından bir nevi istimali demek olduğu gibi tefviz-i mezkûrun hiyn-i nikâhta icrâsı dahi bu kabilden hariç değildir. Ve haddi zatında erkekler için haiz oldukları salâhiyetten kadınlara dahi verebilmeleri ikinci bir salahiyet teşkil eder. Şimdi talâkın suret-i İslâmiyesini akl-ü hikmet ve tevâfuk-i maslahat nokta-i nazarından süver-i muhtemele-i sâire ile müvâzene edeceğiz. 

    Süver-i sâire şunlardır:

    1-    Talâkın kadın tarafından îkâ’ ve icrâsı

    2-    Kadın ile erkeğin bu hakta iştiraki

    3-    Bu hakka ikisinin de malik olmaması

    İşte evvela bu suretlerden birincisinin ne kadar garip ne kadar gayr-i makul olduğu zahirdir. Bu garabete yani buna dair bizde güldürücü hikayeler vardır. Meselâ zevç ile zevce sinîn-i vefîre (çok uzun seneler) yekdiğerinden memnuniyetle imrâr-ı hayât etmekte iken bir gün zevcin büyük bir telâş (telâşî) ve tereddütle güyâ fî mâ ba’d (bundan sonra) kadınların erkekleri boşayabileceklerine dair ifşâatta bulunması üzerine zevce tarafından “bunda telâş edecek ne var? Bu kadar vakitten beri bir yastığa baş konulmuş birlikte yaşamışız. Bu müddette hiçbir vakitte siz benden iftirâki arzu etmemişsiniz de ben size karşı nasıl böyle bir teşebbüste bulunabilirim?” Cevabıyla teminat ve tatminata çalıştıktan sonra arası çok geçmeden, daha ertesi günü hiçten bir sebeple “şimdi ağzımdan bir laf çıkar” tarzında tehdîdâta kıyam ederek en nihayet zevcin hülle yapılması ile intâc-ı latîfe eyleyen hikâye meşhurdur ki bu suret-i talâkın işte böylece garip görünmesi, gülünç neticeler vermesi bunun mukâbil-i tâmmı olmak üzere İslâmiyette mer’î olan usûl-i talâkın makuliyetini teyit etmektedir. 

    Gelelim emr-i talâkın zevç ile zevceden her ikisinin reyiyle husûle gelmesinden ibâret olan ikinci tarike: Tarafeynin muvafakatiyle inikat eden nikâhın ref’-ü izâlesi yine o suretle zevç ile zevce beyninde bi’t-terâdî (rızalaşma ile) kararlaştırılmak münasip olacağı ve re’y-i vâhidin kifâyetine nisbetle iki re’ye ihtiyaç hasıl olmak ve vukuat-ı talâkiyyeye taklîl edeceği mülahazasına nazaran bu suret şayân-ı tasvîb gibi görünüyorsa da bunda evvela zevcin hakk-ı hâkimiyeti ihlal olunmak mahzuru vardır. Ama nikahın bidâyet-i akdinde zevcin herhangi bir kadın üzerinde hakk-ı hâkimiyeti takarrür ve tayyün edinceye kadar ikinci bir reyin müşâreket ve inzimâmına ihtiyaç zarûrî olup ondan sonra artık malik olduğu hakk-ı hâkimiyetin muhafazasına bir mani bulunmadığı halde hakk-ı mezkûrun ihlâl ve izae edilmesi caiz olmaz. 

    Saniyen bu usule nazaran vukuat-ı talâkiyenin killet peydâ etmesi de ve hele evlâda zannolunduğu gibi doğru değildir. Çünkü bir kâmile nâkısı karıştırmak hiçbir vakitte kâmili hâl-i istiklâlinde bırakmak ve zimâmkârı tamamıyla ona tevdî’ ve ihâle eylemek kadar muvafık neticeler veremez. İşte burada da aklı, fikri, tecrübesi, mekânet ve mâlûmatı daha ziyade olmak lazım gelen ve talâkın ahde rüyet (riâyet?) ve kifâyetine tefviz olunması ile beraber nezd-i Hüdâda ebğazu’l-mübâhât (helallerin en sevilmeyeni) olduğu ve zevvâkîn ve zevvâkâtın sezâvâr-ı la’net oldukları beyânât-ı şer’iyye ile kendisince malum olan ve malumatına daha ziyade bir ciddiyet ve metânetle tevfîk-i hareket edebilen ricâle şu emr-i mühimmin bütün mesuliyeti tahmil olunduğu zaman vazifesini ne kadar büyük bir basiret ve mübâlât ile takdîr ve idâre edeceği me’mûl bulunmasına mukabil bu vazifenin, bu mesuliyetin bir kısmı kadına ait olduğu surette şu hal, vukû-i talâkı tas’îb (zorlaştırmak) şöyle dursun kadının evfâk bir saika-i asabiyetle ve fazla olarak hakk-ı talâka iştirakinin bahşedildiği hiss-i gurur ile hiç yoktan icâd edeceği hırçınlıkları müteakip talâktan hisse-i salâhiyetini îkâ’a kadar ilerlemesi zevcin de müvâzenesini bozar. Yaralanmış olan bu tarîk-i tehevvürün cereyânına onu da kaptırır. Zâten bütün mesuliyetin, uhdesinde bulunmaması kendisini az çok müsamahaya hazırlamıştır.

    Şu tafsilat esnasında talâkın uzun uzadıya iftirâk fiili husûlüne tevakkuf etmeyip bir çift sözden ibaret olduğunu unutmamalıdır ki bu da Şerîat-ı İslâmiye’nin insanlar hakkında ağızlarından çıkan kelimâta kıymet ve ehemmiyet vermesi ve söz denilen hasîse-i beşeriyenin bir mana-yı muteberi bir tesîri olmak iktizâ etmesi hikmetine müstenittir.

                                                                             [Ma ba’di var]

                                                                                                                                                         Mustafa Sabrî

     

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

  • İmam Ahmed İbn-i Hanbelin Müçtehidler Arasındaki Mevkii

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: İslam’ın Nuru 

    Tarih: 1 Ağustos 1951

     

                   Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri, bütün ehli sünnet arasında tebcil edilen dört muazzam, mübarek müctehidin dördüncüsü bulunmaktadır. Hâiz olduğu kemalat ve merârife karşı İmam Şâfiî gibi üstadları bile meclûbiyet gösterirlerdi. Hatta İmam Şâfiî demiştir ki: “Ben Bağdat’dan çıktım, orada Ahmed İbn-i Hanbel’den daha fazıl, daha alim, daha fakih bir halef bırakmadım.”

    “Kitâb-i tehzibi’l esmâ” da yazıldığı üzere yine İmam Şafiî demiştir ki: “Ben Ahmed ibn-i Hanbel ile Süleyman İbn-i Dâvudi Hâşimî’den daha akıllı kimse görmedim.” 

    Ebû Hâtim de demiştir ki: “Bir kişiyi gördün mü Ahmed ibn-i Hanbeli seviyor, bil ki o sahibi, sünnettir.”

    Bazı zevâtın kanaatine nazaran İmam Ahmed’in hadisi şerif sahasındaki vüs’ati ittilâ-i, kudreti ilmiyyesi, fıkıh sahasındaki vüs’at ve kudretinden daha ziyadedir. 

    İmam Ahmed’in ne büyük, ne kudretli bir müctehid olduğunu anlamak için (El-muğnî) gibi pek kıymetli kütüb-i hanabileye müracaat edilmesi kafidir.

    İmam Ahmed hazretlerinin menâkibine dair İmam Beyhakî, Ebû İsmâili’l Ensârî, Ebü’l Ferec İbnü’l cevâzî gibi yüksek alimler tarafından yazılmış bir hayli âsar vardır.

    İMAM AHMED İBN-İ HANBELİN HAYATI VE METANETİ AHLAKİYESİ:

    İmam Ahmed hazretleri, pek ziyade âbid, zâhid, yüksek bir seciyeye mâlik pek nezih bir hayâtı hâiz idi. Fakirâne yaşamayı bir nimet sayar, “İnsana az bir mal yetişir, çok mal yetişmez” derdi. Kendisine teveccüh eden servet ve riyaseti kabulden istinkâf ederdi. Halife Mütevekkil tarafından kendisine her gün pek mükellef bir sofra yemek gönderilirdi. Fakat o, bunu kabul etmez, bu yemeklerden yemezdi, vakit vakit yüz gösteren sıkıntılara, ibtilâlara karşı büyük bir metânetle mukavemet gösterir, takip ettiği zühd ve takva yolundan asla ayrılmazdı.

    Halife Me’mun zamanında kâdi’l kudât Ahmed İbn-i Düvad’ın yanlış bir ictihadı olan malum bir meseleden dolayı bu muhterem Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri de Mu’tasim halife tarafından haps edilmiş, darb edilmişti. Hapis müddeti yirmi sekiz ay devam edip (220) senesinde hapisten çıkarılmıştır. Hazret-i İmam, bu vesile ile de bütün hak ve hakikat taraftarlarının kıyamete kadar tebcîline layık bir diyanet ve şehâmet misali vücûde getirmiş oldu.

    İmam Ahmed’e halife Vâsik zamanında bir fenalık yapılmamış, Vâsik’ten sonra hilafete nail olan kardeşi Mütevekkil İbn-i Mu’tasım ise ikram etmiş, onunla meşveret etmedikçe kimseye bir vazife tevcih etmemekte bulunmuştu. Bu ikram ve hürmet, o büyük alimin vefatına kadar devam etmiştir.

    İmam Ahmed hazretleri (164) tarihinde doğmuş, (241) senesinde Bağdat’da vefat etmiştir. “Bâb-ı harb” denilen kabristanda medfundur, Rahmetullahi teâlâ aleyh.

     

     

  • Şârih-i Fusûs Abdullah Bosnevî

    Müellif: Bursalı Mehmed Tahir

    Dergi: Sırât-ı Müstakîm

    Tarih: 1326

    [1]Pîr-i aʿzam Hacı Bayram-ı Veli ecille-i hulefâsından olup Göynük-Torbalı’da medfûn olan Bursevî Dede Ömer Sikkînî marifetiyle teşaʿʿub eden Melâmiyye-i Bayrâmiyye şubesi meşâyihindan câmiu’l-kemâlât bir zât-ı irfân-simât olup mukaddemât-ı ulûmu maskat-ı reʾs olan Bosna’da, ulûm-ı âliyye ve ʿâliyeyi Dersaâdet’te baʿde’l-ikmâl arzu-yı tarîkat dâiyyesiyle Bursa’ya azîmetle meşâhîr-i ricâl-i Bayrâmiyye’den Yeniyer Kabristânı’nda medfûn Şeyh Hasan Kabaduz-ı Bursevî’ye intisâb eyleyip senelerce devam eden mesai ve mücâhede-i Hudâ-pesendânesinin mükâfât-ı maneviyyesi olmak üzere tekmîl-i merâtib-i hakîkatle min-ciheti’t-tarîka nâil-i rütbe-i hilâfet oldular. Bundan sonra da yine istikmâl-i feyz-i ilâhî maksad-ı yegânesiyle Mısır’a ve 1046 târîhinde Hicâz’a azîmetle îfâ-yı farîza-ı hacc-ı şerîfe ve ziyâret-i Cenâb-ı Seyyidü’l-enbiyâ sallallâhu aleyhi ve selleme muvaffak olarak Şâm-ı Şerîf’e rıhletle kıdvetü’l-muhakkıkîn Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin türbe-i şerîfeleri civârında inzivâ ederek rûhâniyet-i müşârünileyh vesâtet-i aliyyesiyle istifâza-ı ulûm-ı Muhammedîye mazhar oldular. Baʿdehu işâret-i maneviyye ile Konya’ya azîmetle Şeyh-i Kebîr Sadreddîn Konevî ile Mevlana Celâleddîn Rûmî hazarâtı gibi medâr-ı fahr-i İslâm olan zevât-ı âliyenin merâkıd-ı şerîfelerini ziyâretle ihtiyâr-ı ikâmet ve bir müddet sonra “اِرجِعى…” fermân-ı ilâhîsine lebbeyk-zen-i icâbet olarak 1054 tarihinde irtihâl-i dâr-ı âhiret eyleyip vasiyetleri üzere civâr-ı Hazreti Sadreddîn’de vedîa-ı hâk mağfiret kılındılar (kaddesallâhu sırrahü’l-azîz). “هذا قبر غريب الله فى أرضه وسماه عبداه البوسنوى الرومى البايرامى” ibâresinin seng-i mezarlarına yazılması cümle-i vesâyâ-yı ârifânelerinden olduğu Müstakîmzâde merhûmun “Ahvâl-i Melâmiyye-i Bâyrâmiyye” ismindeki eserinde mezkûrdur. Arabistan’daki seyâhatleri esnâsında mülâkî oldukları urefâ ve fuzalânın kâffesi ulüvv-i kaʿblerini tasdîk eyledikleri gibi tahrîr buyurdukları âsâr-ı mütenevvia-ı muhakkıkâneleri de ilâ yevminâ hazâ tasdîk-kerde-i erbâb-ı ilim ve irfândır. Kendilerinden ahz-i ulûm ve maârif eden fuzalâ-yı urefânın başlıcaları şunlardır:

    Şeyh Garseddîn Halîlî,  Şeyh Muhammed Mîrzâ es-Surûcî ed-Dimeşkî es-Sûfi, Şeyh Muhammed Mekkî el-Medenî, Şeyh Seyyid Muhammed bin Ebî Bekr el-Ukûd.

    Müellefât-ı aliyyeleri:

    1- Şerh-i Fusûsü’l-Hikem el-Müsemma bi-Tecelliyyât-ı Arâisi’n-Nusûs fî Menassâti Hikemi’l-Fusûs (Âsâr-ı aliyyelerinin en meşhuru olup matbûdur.)

    2- Mevâkıfu’l-Fukarâ

    3- El-Vusûl ile’l-Hazreti’l-İlâhiyye lâ Yümkinü illâ bi-Husûli’l-Ubûdiyye

    4- Hakîkatü’l-Yakîn

    5- Metâliʿu’n-Nûri’s-Sünnî ʿan Tahârati’n-Nebiyyi’l-Arabî

    6- Tefsîr-i Âyet-i “فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ” alâ Butûni’s-Sebʿa

    7- Risâle-i Hazarâti’l-Gayb

    8- Tecelli’n-Nûri’l-Mübîn fî Mirʾât-i “اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ”

    9- Şerh alâ Nazm-ı Merâtibi’l-Vücûd li’ş-Şeyh Garseddîn

    10- Şerh ale’l-Kasîdeti’t-Tâiyye li-İbni’l-Fârız

    11- Risâle fî Tefsîr-i Nûn ve’l-Kalem

    12- Risâle-i Aʿyân-ı Sâbite

    13- Risâle fî Şerh-i Elhamdülillâhillezî Evcede’l-Eşyâ ʿan Adem ve Ademihi[2]

    14- Tercüme-i Terşîhât

    15- Gülşen-Râz-ı Ârifân fî Beyân-ı Usûl-i Râh-ı İrfân (Manzûmdur)

    16- Risâle fî Tafdîli’l-Beşer ale’l-Mülk

    17- Şerh-i Kelâm-ı Müeyyedi’l-Cündî fî Evâil-i Şerhi’l-Fusûs

    18- Cilâü’l-Uyûn fî Şerh-i Kasîdetü’ş-Şeyh Abdülmecîd Sivas

    19- El-Yedü’l-? fî İstilâmi’l-Haceri’l-Esved

    20- Şerh-i Rabbi Yessir velâ Tuʿassir Rabbi Temmim bi’l-Hayr

    21- El-Bûrhanü’l-Celî fî Harfi’s-Sûʾ ʿan Vechi’l-Âye fî Hâl-i Yûsuf (a.s)

    22- Risâle fî Temessül-i Cibrîl fî Sûreti’l-Beşer

    23- Risâle-i Uhrâ fî Temessüli’l-Cibrîl (Türkî)

    24- Tefsîr-i Sûre-i Ve’l-ʿÂdiyât

    25- Risâle fî Neşʾeti’l-İnsâniyye (Şerh-i bâbı’s-sâdis mine’l-Fütûhâti’l-Mekkiyye)

    26- Tefsîr-i Sûre-i ʿAsr

    27- Tefsîr-i “حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ”

    28- Münâcât

    Hazırlayan: Ahmet Tarık Tuncer

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1326_6/1326_6_137/1326_6_137_TAHIRBM.pdf



     1 Tarîkat-i Kâdiriyye ricâlinden oldukları Dîvânlarından sarâhaten anlaşılan ve “Hüsn-i Hayri’l-Kelâm” terkîbinin delâleti olan 1091 târîhinde İzvornik’te vefât eden Hasan Kâimi-i Bosnevî Bosna kıtasında yetişen urefâ-yı meşâyihtendir. Zeyl-i Şakâyık sâhibi Şeyhî’nin nakline göre tarîkat-i Halvetiyye’ye de intisâbı olup mürşidleri Öziceli Şeyh Muslihiddîn Efendi imiş.

     

     2 Şeyh-i Ekber’in meşhûr-ı âfâk olan “Fütûhât-ı Mekkiyye”lerinin mukaddimesidir.

     

     

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar X

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden Talak I

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 26

    Tarih: 16 Mart 1325

     

    Dîn-i İslâm’da talakın erkeklere ait bir hak olması meselesini ispat için edille-i naklîyye irâdı malumu i’lâm derecesinde bî-lüzûm bir şey olduğundan bu bahsin kısm-ı evvelinde, evvelki mebâhiste olduğu gibi istidlâlât-ı naklîye ile iştigâl etmeyeceğiz. Çünkü bütün nusûs-i Şer’îyyenin îkâ’-ı talâkı erkekler tarafından sadır bir fiil olarak göstermesi ve bunun levâzımından olmak üzere zevc-i mutallik ve zevce-yi mutallaka nâmıyla yad etmesi bu hususta hiçbir şeye hacet bırakmayacak derecede sarih ve kat’îdir. 

     

    Bu dinde, öyle zannolunduğu gibi yani mine’l-kadîm ulemasının zannettikleri gibi ricâl, hakk-ı talâka mâlikiyet hususunda hâiz-i istiklâl olmayıp bunun pek çok şerâiti mevcut olduğu ve o şartlardan biri de (وَأُولاتُ الأحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ)(“Ve ûlâtu’l-ahmâli ecelühünne en-yeda’ne hamlehünne)(“Hâmile kadınların iddeti de doğum yapmalarıdır”, Tâlâk Sûre-i Şerîfesi, 4. Ayet-i Kerime)(2) nazm-ı celilinden anlaşıldığı vaktiyle gördüğüm bir kitabında söyleyen mâbeyn-i hümâyun mütercimlerinden ve sâbık meclis-i meârif azâsından Doktor “Sabuncuyan Luis” Efendinin bir taraftan din-i İslamı müdafaa ve diğer taraftan ulemasını, Kur’an’ın manasını anlamamış olmakla muaheze tarzında yazdığı sözlere karşı ise halen, cevap vermekten ziyade okurken mecbur olduğum handelerimi tekrara ihtiyaç hissediyorum.

    Talâkın cihet-i akliyesine gelince bu mesele, ricâlin nisvân üzerine rüçhan ve tefevvükleri esasına müstenittir. Yani esas-ı mezkûr sabit olduktan sonra ricâlin hakk-ı talâka malikiyetini ayrıca ispata lüzum bile kalmaz. Ricâlin, rüçhan ve tefevvükü ise (taaddüd-i zevcât) manzumesinde haylice izah ve isbat edildiği gibi zaten bu cihet-i hiffet alemden beri Dünyanın her noktasında kendi kendine zahirdir. Fi’l-vâki’ bütün aktâr-ı cihânda bulunan nisvânın ricâle nisbetle hâiz oldukları mevkiye bakılsın: Fikr-i metîn veya pençe-i ahenîne (demirden pençe) bedel sâid-i nermîne malik bulunan şu mahlûkat-ı latifenin son zamanlarda Avrupa’da nâil olduğu makâm-ı ihtirâm bile ricâlin taht-i himâyesinde iktisap edilmiş bir şeref-i acznümâdır. Evet, kadınlar modasına göre mesela arabanın sağ tarafına alınmakla takdim edilseler de işte bu hal, tabir olunduğu veçhile takdîl edilmek derecesinde kalıp onların takdim etmesi şeklinde değildir. Sonra: Bu şeref hâdis-i mehâmiyânenin menşei ne olabilir? Kadınların kuvvet-i satvetleri (sindirici güç) mi? Asla! Çünkü baksanız, şeref-i mehâmiyâne diyoruz, meydan-ı müsâra’da (çarpışma meydanında) erkekleri mağlup eden kadınların bulunduğunu söyleyenler vardır. Lakin Kara Ahmet gibi erkekleri değildir ya. Doğrusu ara sıra tesadüf edilen o gibi vekâyi’-i nadirânenin (Dünya’da her kadını yenecek bir erkek, her erkeğe yenilecek bir kadın bulunmak) kaide-i kadîmesine karşı kaale alınmaya layık bir ehemmiyeti olamaz. 

     

    Şerefin menşei kadınlarda meknuz olan zeka ve dirayet olsun. Netekim, kuvvâ-yı bedenîyelerinin ziyadeliğini söylemeye cesaret eden müste’nisler (kadın taraftarları) kuvvâ-yı akliyelerinin fazla olduğunu da iddiadan geri durmazlar ve bu hususta deminki müsâra’a meydanlarına nazîre olacak müsabaka imtihanlarını zikrederler. Lakin bunların icmâ-ı beşerîyyeye muhalif fikirler olduğunu herkes bilir. Eğer böyle birkaç cüz’iyyât ile kavâid-i külliye ve umumiye sabit olmak lazım gelse dünyanın bütün kavâid-i aslîyesi bozulurdu. Nisvânın akıl-ü fikrinden istifade edilmek nokta-i nazarından insanlar arasındaki mevki’-i içtimâiyelerinin derecesini şundan da anlamalıdır ki nisvânı müterakki addolunan milletler de dahil olmak üzere hiçbir hükümet-i meşruta da nisvândan meb’ûs olamaz. Müntehab-ı sâni de olamaz. Müntehab-ı evvel de olamaz. Mebusluğa çıkmayalım. Hakk-ı intihâb bir hakk-ı reyden ibâret olduğuna nazaran nisvânın heyet-i beşeriye arasında ilmen ve fikren kıymet-i nev’iyeleri fâzılât-ı efrâdına bile Hamal Hasan Ağa kadar olsun bir mevcudiyet kazandırmaya kifayet edemez bir halde iken bir taraftan bunları kuvve-i akliyece ricâlin fevkinde addetmek pek manasız olur. (3). 

     

    Bir de hürmet-i nisvân fikrinin en ziyade mazhar-ı revâç ve şüyû’ olduğu Avrupa’da ahîran ara-i hakîme kadınların yalnız ilm-i tedbir-i menzilde (ev işlerini yönetmek ilmi), zevce ve vâlide olmak için iktizâ eden ulûmda ileri gitmeleri lüzumuna kani olup ulum-i saire ile o kadar tevaggul etmek onlar hakkında muvafık olmayacağını teslim eylemekte bulunduğuna binaen şeref-i mebhûsun menşe’ini kadınların meziyet-i akliyeleri teşkil edemeyecektir. Hatta şeref-i mezkûrun bir tarz-ı mehâmiyânede olması da bu ihtimale mani’dir. Çünkü kadınlar yalnız kuvvâ-yı akliyece olsun erkeklerin fevkinde bulunsalardı meşhûd olan şeref mevkilerini erkeklerin sâye-i himâyeti altında ihrâz etmek ihtiyacına düşmeden temin-i galibiyet çaresini bulurlardı. Kadınlara umûr-i mühimme tevdî etmek, büyük memuriyetler vermek fikri de gelip geçici müsveddeler gibi takarrür edememiştir. Bir muharebenin en dehşetli, en can alacak deminde idare-i harbiye ile meşgul olan kumandan ilcâat-ı mehâziyeye emrûz (doğum ağrısı  olmak yahut mühim bir mesele-i siyasiyenin en ziyade itidâl-i deme ihtiyaç gösterdiği bir sırada memurun (histerisi) tutmak ne kadar garip olacağını göz önüne getiriliyorsa bu gibi fikirlerin ne derecelerde kabil-i tatbik olduğu anlaşılır.

    Öyle ise kadınlardaki şeref ve meziyetin menşeini ricâl için saâdet-i aile esbâbının kadınlarla hazırlanabilmesinde aramalıdır. Netekim, Kitâb-ı Mübînimiz kadınlarda olan bu meziyyet-i câmia’yı bize bin üç yüz sene evvel en belîğ en mûcez bir ifade ile bildirmiş (هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا)(A’raf sûre-i şerîfesi 189. Âyet-i Kerîme, “Sizi bir tek nefisten yaratan, onunla sükûnet bulsun diye eşini de ondan yaratan Hazret-i Allah’tır.) buyurmuştur. Onun için kadınlardaki bu şerefi bu hasleti biz Avrupalılardan daha iyi takdir ederiz. Alem-i İslam’da kadın, erkeğin, en nefîs, en kıymetdâr, mahfazalara konulan hallîyât gibi saklanılır, kıskanılır bir malı mesabesindedir. Ve kadınlarda bulunan bu şeref, bu kıymet, dâire-i mahsûsası dahilinde olmak şartıyla ne kadar büyük görülse yeri vardır. Fakat o daire haricinde buna şeref ve rüçhan vermek ve ricâle yakışan fezâil ve hasâili bütün derecâtıyla bütün umumiyetiyle bunlarda aramak haiz olamayacağı gibi hürmet-i nisvânı su-i istimal demek olan şu hal kadınlar hakkında da bir iyilik sayılamaz. Buna mebnidir ki Avrupa nisvânı bizim kadınlara nisbetle havâs-ı tabiiyelerinden (doğal özelliklerinden) hayli tebâüd etmişlerdir. Farz edelim ki buna mukabil hayli de terakki ve tekâmül eylemişlerdir. Fakat tenezzül eden cihet-i fıtrat o kadar mühim, o kadar matlûbdur ki buna (mukâbil) beyan etmek kabil değildir.

    Şu temhîdâttan kadınları sırf bu vi’â-i tenâsülü halinde tahsil ve terbiyeden mahrum bırakmak tarafdarı olduğumuz anlaşılmamalıdır. Çünkü biz kadınlarda aranılacak mehâsini erkekler için esbâb-ı saâdet-i âileyi ihzâr edebilmek kabiliyet ve iktidârı ile icmâl etmiştik, binaenaleyh cahil bir kadın kadınlık vazifesini de hakkıyla îfâ edemez.

    Şimdi şurada bir icmâl daha yapalım, erkek umûr-i dünyayı, kadın umur-i beytîyesini idare edecek surette yetiştirilmek lüzumu bugün dünyanın her tarafında medîd tecrübeler, amik tefekkürler neticesinde teslim olunmuştur ki bu nazarîye-i müselleme ile beraber artık erkeklerle kadınların müvâzenesi meslesi de halledilmiş olmak zarûriyâttandır. 

                                                                          [Ma ba’di var]

                                                                                                                                                      Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

    Dipnotlar:

    (1): Bu makale, nihayetlerine doğru hürre ile cariye beynindeki fark-ı iddete ait bir suale karşı geçen haftaki nüshamızda vaat eylediğimiz cevabı ihtiva edecektir.

    (2): Hamil bulunan nisvân-ı mutallakanın inkizâ-i iddetleri vaz’-i haml eylemeriyle hasıl olur.

    (3): İstitrad: Memleketimizin hâl-i tedennide kalmasını yegane nisvânımızın tahsil-i meârife bigâne kalmalarından bilerek ve felâh-ı âtimiz için her şeye, her ihtiyacımıza takdimen nisvânımızı okutmak lüzumunu yeni bir aheng-i nakarât ile tekrar ederek bir taraftan lisanlarına, kalemlerine, efkâr-ı sâibe-i umumiyenin tercümanlığı vazifesini tevcih ve bir taraftan hakiki efkâr-ı umumiyenin timsâl-i sâmitini muahezelerine, ta’rîzlerine muhatap ittihaz eden ukalâmızın pek ziyade yanıldıklarını, pek ifrâtkârâne düşündüklerini temin edebiliriz. Başta “İkdam” (gazetesi) ser muharriri (baş yazarı) olduğu halde bu fikirleri bir hakikat-i âliye, bir hikmet-i muhkeme şeklinde ileri sürenler, yine İkdam muharririn yaptığı gibi Almanya’nın terakkiyâtı, şevket-i hâzırası, Almanya musikisinin terakkisi sayesinde olduğuna zâhib olmak ve Devlet-i müşârüh ileyhânın sâha-i alemde kazandığı azamet ve ehemmiyeti Bismarkın dehâ-i siyasetinden, Moltke’nin seyf-i celâdetinden ziyâde, Wagner’in nağmât-i latifesine medyûn olduğunu söylemek kadar gülünç bir nazariyeye teb’ît etmektedirler. İnkilâb-ı hazırımızı kavi ve salim bir esas üzerinde takarrür ettirmeden, Anadolu’da, Rumeli’de, Arabistan’da devam eden asayişsizliğe, açlığa çare bulmadan, yine mülkümüzün bu aktârında erkek çocuklarımız için muhtaç olduğumuz ibtidâiye mekteplerimizin yüzde doksanı noksân iken İstanbul’da inâs-i Sultâni keşâdına (kız lisesi açmaya) çalışan hizmetverânımızın emin olduğumuz hüsn-i niyetlerine rağmen memleketimizin mizac ve ihtiyacını hakikaten bilememekte olduklarını biz de en samimi bir hülûs-i niyyet ile iddia edebiliriz. “İnsanlığı, insanlığın vezâifini tahsil gören anaların ağûş-i terbiyesinde büyüyen evlad-ı memleketten bekleyebiliriz (ancak)! Eğer nisvânımız nimet-i meâriften hissemend olsalardı mülkümüz senelerce emvâc-i istibdâd arasında yuvarlanmazdı, ihmalimiz bu ahlaksızlığa, bu sefalete düçar olmazdı” diyorlar. Halbuki devr-i sâbıktaki meârifsizliğimiz arasında İstanbul nisvânının az çok ihtilâs-ı marifet edebilmiş olmalarının mükafatı olarak muhedderâtımızın (örtülülerimiz) iktisâb-ı ilm-ü kemal eylemelerine muteriz değiliz. Ancak bizde tahsil-i ilm-ü marifet bilhassa kız çocuklarımız için (طلب العلم فريضة علي كل مسلم و ملسمة)(Talebü’l-ilmi ferîzatün ala külli müslim ve müslimetin)(“İlim talep etmek her Müslüman erkek ve hanıma farzdır”)(el-Camiu’s-Sağîr, 5246) düsturunun vâzı’ı bulunan İslamiyetin tayin eylediği hudûd ve kuyûd dairesinde olmadıkça bundan hakiki bir menfaat, ciddi bir semere-i saadet beklemek abestir. Bunu bugün de, yarın da, her zaman da böyle bilmelidir. İnanmayanlar ileride, hakkımızı teslim etmek mecburiyeti karşılarına çıkınca sözlerimize gelirler. 

     

     

  • Osmanlılarda İlk Üniversite

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: Hilal, 1.Cilt, 2.Sayı

    Tarih: Aralık 1958

    Beş-altı yüz sene evvelki ilim ve irfan hayatımızla bugünkü irfan durumumuzu mukayese ederek daha çok çalışmak için Osmanlıların itila devrindeki ilim hayatıyla ilk üniversite hakkında kısaca malumat vermeği ve mevzuu ilim ve âlime taalluk etmek münasebetiyle İslam’da ilmin mevkiinden ve İslam devletlerinde ve bu meyanda Osmanlı İslâm Devleti’nde ilim ve irfan hayatından bahsetmeği faydalı bulduk.

    İslâm şeriatı akıl ve şuura hitab ettiği ve esasen medarı teklif akıl olup akın kemali ilim ve irfana mütevakkıf bulunduğu cihetle Allah ve Resul-i Kerimi Hazreti Muhammed (s.a) ilmi en yüksek mertebede tutmuş ve doğrudan doğruya ve vesile düştükçe insanları ilme teşvik buyurmuşlardır. Nitekim Kur’an-ı Kerimin nüzulü kainatı halk eden Rabbinin ismiyle oku hitabı celili ile başlanmıştı. İlim ve erbabı “Bilenlerle bilmeyenler müsavi olur mu?” meâlinde olan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle cahil ve cehalet sahipleri tezyif ve takbih olunmuştur. İslamiyet ilme teşvikle kalmayıp Hazreti Resul-i Ekrem “Çinde bile olsa ilim arayınız.”,“İlim tahsili her müslim ve müslime için bir farizadır” mealinde olan hadisi şerifleriyle tahalli ilmin lüzum ve vucubunu beyan buyurmuşlardır.


    Müslümanlıkta ilim asl olduğundan İslam müctehid ve fakihleri dâr-ı İslamda (islâm diyarında) cehil özür değildir düsturunu bir umde olarak ilan etmişlerdi. Bu mevzuda varid olan islami nass ve eserlere muttali olan insaf ve idrak sahibi her ferd müslümanlık kadar ilim ve irfana kıymet veren bir din ve meslek olmadığına hükmetmekte tereddüt etmez.


    İşte o şuur ve imandır ki vakti saadetten itibaren nur ve hidayete kavuşanMmüslümanlar büyük Peygamber ve ilahi muallimden okuyor, öğreniyor, cehl zulmetinden sıyrılıyorlardı. Mütezayid bir şevk ile bu faaliyet devam etti. Büyük âlimler, müctehidler, mütefekkirler yetişti. Matbaa gibi teksir alet ve vasıtası olmadığı halde ahlaflarına yüz binlerce cilt eserler bıraktılar. Bu faaliyetin derece ve azametini anlamak için asırların tahribkâr takallubatından masun kalarak kütüphanelere intikal eden muhalledat-ı ilmiyenin fihristini gözden geçirmek kâfidir. Müslümanlıkta ilim ve irfanın nasıl başlayıp nasıl seyrettiğini ve son zamanlarda küsufa uğramasının sebeplerinin izahını başka bir makaleye bırakarak son asırlarda Anadolu’da yaşayan İslam cemiyetlerinde ilim hayatının ne durumda olduğunu kısaca arz edeceğiz.


    Anadolu’da Selçukîler ve civar devlet ve beyliklerinden en büyük köylere varıncaya kadar sıbyan mektebleri, şehir ve kasabalarda medreseler vardı. Heymenişin kabile ve aşiretlerde de çocukları okutmak ve namazlarını kıldırmak için fakihler bulunurdu. Nitekim halen böyledir.


    Mektep ve medreseler kısmen hayırsever zatlar tarafından ve kısmen devlet tarafından, devlet olarak, vücuda getirilmekte idi. Medreselerde tedris olunan ilim din ilimlerine münhasır değildi. Kelam; hikmet, hendese, ve heyet gibi ilimlerin de talim ve tedrisine ihtimam olunurdu. Tevsii malumat yapmak isteyenler etrafta iştihar eden büyük alimlerin halka-i tedrisine koşar ve bazıları mukarrıı ilim olan Mısır, Bağdad, Şam gibi şehirlere giderek ikmal-i tahsil ederlerdi.

    Osmanlılar Anadolu’ya gelince onlar da ilim ve erbabını mevkii ihtiramda tuttular ve ilme fevkalade ehemmiyet verdiler. O derecede ki Alimler, Kadılar, Kadı askerler, Sultanların müşaviri hass-ı mevkiinde idiler. Mühim ve muazzam işler bunlarla müşavere olunur. Kanun ve nizamlar bunların reyiyle karara bağlanırdı. Sultan Orhan ilk defa Alim ve Hakim yetiştirmek üzere İznik’te bir medrese inşa etti. Ve hocalıklarına Davud-i Kayseri, Taceddin-i Kerderi ve Alaaddin-i Esved gibi büyük alimleri getirdi. Bu medreseden Çandarlı Kara Halil gibi mümtaz din ve idare ve siyaset adamları yetişmişti. Sultan Orhan devlet ve cemiyet işlerinde bu medrese ve siyaset adamları yetişmişti. Sultan Orhan devlet ve cemiyet işlerinde bu medrese müderrisleriyle ve buradan yetişen alimlerle istişare ederdi. Osmanlılarda ilk açılan medrese budur. Bu medreseye sonraları Hatipzade ve Hayalî gibi çok kudretli meşhur alimler, müderris tayin olunmuş ve kıymetli zevat yetişmiştir. Bu medreseden sonra feth olunan şehirlerde bilhassa Bursa’da müteaddit medreseler inşa olunmuş ve başlarına kudretli alimler getirilmiştir. Teşnegâni ilmü marifet bu medreselere koşarak iktisabi feyz ettiler. Şemsüddin-i Fenari, Gazizade-i Rumi, Molla Yegan namıyla maruf Muhammed bin Armağan, Aylasoğ Gadısı, Molla Güranî, Molla Hüsrev, Muhammed Zirek, Hızır Bey, Hızır …, Hocazade Hayalî, Sinan Paşa gibi yüzü mütecaviz esatize o asrın eazımındandı. Bunlardan bazıları şer-i ilimlerle beraber felsefe, riyaziye, tabiiyye ve heyette ve diğerleri ilm-i kelâm, şiir ve edebiyatta yüksek mevki sahibi idiler.


    Alimlerin adediyle mütenasip olarak ilim menbaları durmadan artmakta idi, İstanbul’un fethini müteakip: ilim ve irfansız bir cemiyetin beka ve saadeti mümkün olamayacağını bilen büyük hükümdar Fatih Sultan Mehmet her sahada hususiyle şeri sahada alim yetiştirmek için numune olacak meşhur medreselerini tesis etti. Türlü türlü iltifat ve teşviklerle etrafta bulunan meşhur ilim adamlarını makarrı saltanata celbederek bu medreselerin başına geçirdi.


    Kısa bir müddet zarfında bu ilim müessesinden sayılamayacak kadar din, hukuk alimleri, şiir, fen ve san’at bilginleri yetişti. Bir taraftan da Enderun da muhtelif ilimlerle birlikte askerlik, fen sanat ilimleri ilerlemekte idi. İşte Osmanlılarda ilk tesis olunan Darü’l-Ulum (Üniversite) bu medreselerdir. Gerçi bu medreselerden evvel Ayasofya ve Zirek medreseleri gibi medreseler tesis olunmuştu ve daha evvel Selçukiler ve Anadolu beyleri ve hayırsever müslüman ahali tarafından inşa olunan medreseler vardı fakat hiç biri teşkilat ve hocaları bakımından Fatih medreseleri derece ve seviyesinde değildi. Vaktiyle Nizamülmülk’ün himmetiyle biri Bağdat’ta Nizamiye Medresesi (1) ve diğeri Nişabur’da Nizamülmülk medresesi adlı medreseler en büyük Darü’l-Ulum halinde idi. Hele Bağdat’taki medrese-i Nizamiye meşhur seyyah İbn-i Batuta’nın tasviri gibi darb-ı mesel halinde şöhret bulmuştu. Fakat Fatih medreseleri daha geniş teşkilatı ve sıkı imtihanları ile o ve benzeri müesseselerin fevkinde idi, Fatih külliyesinin derece ve teferruatı şöyle idi:


    1. Hariç

    2. Dahil

    3. Musile-i Sahn

    4. Sahn

    Meslek-i ilmiye intisab etmek isteyenler evvela hariç dersleri medreselerinde ulemadan bir zatın derslerine devamla mukaddimat-ı ulumu öğrendikten sonra hocalarının şehadet ve delaletiyle dahil medreselerde diğer bir zatın dersine devam ederek burada tedrisi meşhur olan ilimleri tahsil eder ve ancak bu suretle Sahn medreselerine girmeye liyakat keabedebilirdi. Birinciye Hariç ve ikinciye Dahil dersleri denirdi. Tarihlerin beyanlarından anlaşıldığına nazaran Hariç dersleri Vüzera medreselerinde, Dahil dersleri Sultan medreselerinde verilirdi. İlave edelim ki bu cihet ve müfredat programları kati olarak malum değildir. Buralardan mezun olanlar doğrudan doğruya Sahn medreselerine (âli kısma) giremeyip bu medreselerin ihzari kısmı musabesinde olan ve Musıle-i Sahn denilen küçük medreselerde müretteb dersleri muvaffakiyetle tahsil etmekle lâdı (…) .

     Fatih medreselerine Sahn-ı Seman medreseleri denir ki (2) Fatih Cami Şerifinin iki canibinde kargar sekiz medreseden ibarettir. Arkalarında yani Akdeniz tarafında olan medreselerin arkasında dört ve Karadeniz tarafımdaki medreselerin arkasında dört ki ceman sekiz küçük medrese vardır ki bunlara Tetimme ve Musıle-1 Sahn medreseleri denir. Fatih merhumun vakfiyesinde Sahn medreseleri Medrese-i Âliye ve Tetimler Medarisi Suğra (Küçük medreseler) tabiriyle ifade olunmuştur. Tetimme medreselerinde sahne geçen danişmendler ders verirlerdi. Hariçten Dahile ve Dahilden Musile-i Sahn a ve Musile-i Sahn’den Sahin’e (âli medreselere) yükselmek için isbat-ı liyakat etmek şarttı. İmtihansız bir dereceden diğer dereceye geçilemezdi. Hariç ve Dahil derslerini tahsil edip Musile-i Sahn’e girenler burada tedrisi meşrut olan dersleri muvaffakiyetle ikmal ettikten sonra isimleri Divan– Hümayün’e kaydedilir ve kendilerine Tuğra-yı Hümayun’la müveşşah mülâzım rüusü verilirdi. Bunlar hangi ilim şubesinde ihtisas yapmak istiyorlarsa Sahn’da o derslere devam ederlerdi. 


    Musile-i Sahn’dan mezun olup isimleri Divan-ı Hümayün’a kaydolunanlar İstanbul, Edirne ve Bursa gibi büyük şehirler müstesna olmak üzere Kadı (Hakim) tayin olunabilirdi. Hem Hariç Hem Dahil derslerini ihmal edenlerle Mülhagattaki medreselerde okuyup muvaffak olanlar ilâm, zabit ve sicil ilimlerinde isbat-i ehliyet etmek şartıyla küçük kazalarda Kadı ve Naib  olabilirlerdi (3).


    Kadı olmak için Sahn’da ihtisas kesbetmek şart değildi. Bu ancak müderris olmak için şarttı. Çünkü o devirde en mühim addolunan mertebe müderrislik yani hocalıktı. Sahn’da tahsilini muvaffakiyetle ikmal edenler evvela aşağı derecede bir müderrisliğe tayin olunur ve derece derece terakki ederdi. Mea-heza eserleriyle veya ilim ve fazlı ile iştihar edenler padişah tarafından yüksek mevkilere geçirilmekte idi. 


    Sahn medreselerinde müderris veya buradan mezun olanlar mühim kadılılıklara veya kadı askerliklere tayin olunabilirlerdi.

    NOTLAR:

    (1) Bu medrese hakkında (İslam) mecmuasında “İslam’da İlk Üniversite Ünvanı” altında malûmat vermiştik.

    (2) Bu medreselere Sahn medreseleri denmesi şehrin ortasında olmak veya caminin sahnında olmak münasebetiyledir.

    (3) Naib bazı işleri görmek ve bazı şehirlerde davaları hall-ü fasl etmek üzere kadılar, kadı askerler tarafından nasb olunan hakim demektir.

  • Hikmet-i İslâmiyye

    Müellif: Ömer Nasûhî Bilmen

    Dergi: Beyânülhak

    Tarih: 19 Cemâziyelevvel 1330

    İslâmiyet; cemiyet-i beşeriyyenin her türlü tekemmülât-ı mâddiyye ve maneviyyesini mütekemmil olduğundan her nevʿ ulûm ve fünûnun tahsîlini emretmiş, beşeriyetin terakkiyât-ı fikriyyesini temin için elvâh-ı garrâ-yı kâinâtın mütâlaasını tavsiyeden geri durmamıştır. Ezcümle ilm-i hikmet vâsıtasıyla hakâyık-ı eşyâya ıttılâ müyesser olacağından Şâriʿ-i Mübîn hazretleri bir ilm-i celîl ile tezyîn-i zât edenlerin kadrini “وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ” nazm-ı şerîfiyle iʿlâ buyurmuştur.

    Risâlet-meâb Efendimiz dahî “الحكمة ضالة المؤمن فليطلبها ولو عند مشرك فإن وجدها  قيد هاشم اتبع ضالة أخرى” emr-i nebevîsiyle ümmetlerini tahsîl-i hikmete teşvikte bulunmuşlardır. Ebû Osmân Mağribî der ki: Hikmet bir nûr-ı ilâhîdir ki ilhâm ile vesvesenin beynini temyîz ve tefrîk eyler.

    Bir hakîm nazra-i hakîmânesini ecrâm-ı lâmia-i semâya atfeder. Mübdiʿ-i kâinâtın ne büyük olduğunu tefekkür eden gaşiyy-i mutlak hâline gelir. Gözlerini kemâl-i huzûʿ ile sâha-i zemîne ircâ eder. Kudret-i fâtıranın binlerce eser-i münevverini karşısında görür. Zümrüdîn çimenleri, dilnişîn çiçekleri müşâhede ederek bunların elvân-ı dilfirîbine, vaziyet-i dilpezîrine meftûn olur. Yaprakların üzerindeki berrak berrak jâlelerin parıltısını gördükçe meclûb-ı letâfet olarak ezvâk-ı rûhiyyeden mütehassıl bir hiss-i garîb ile ağlamaya başlar.

    Hakîm-i şehîr Fahr-ı Râzî “اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِى الْاَلْبَابِۚ‌” nazm-ı şerîfinin tefsîrinde “ويل لمن قرأها ولم يفكر فيها” hadîs-i şerîfi naklettikten sonra İmâm Alî’den rivâyeten der ki: Aleyhi ekmelü’t-tahiyyât Efendimiz geceleri kalktıkça baʿde’n-nüsûk çeşm-i lâhûtîsini semâya nasb ederek “اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ” nazm-ı ilâhîsini okurlar idi.

    Müfessir-i müşârunileyh diyor ki: Delâil-i tevhîd, delâil-i âfâk ve delâil-i enfüsten ibâret olmak üzere iki kısma münhasırdır. Lakin delâil-i âfâk daha acîb, daha azîmdir. Hatta “لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ” âyet-i celîlesi de bunu müeyyiddir. Nasıl bedîʿ ve azîm olmasın ki insân yalnız bir küçük bayrağın urûk-ı müteşaʿʿabe ve câzibe-i gazâiyyesine baktıkça hükm-i ilâhiyyeyi müşâhede eder, bir kudret-i bâliğanın eser-i sunʿ-ı latîfi olduğunu idrâke muvaffak olur.

    İşte kitâb-ı kâinâtı mutâlaa, âsâr-ı bedîa-i subhâniyyeyi tetebbu husûsunda en büyük rehber ilm-i hikmettir.

    Seyyid Şerîf “الحكمة علم يبحث فيه عن حقائق الأشياء على ما هي فى الوجود بقدر الطاقة البشرية” diye ilm-i hikmeti tarîf eylemiştir. Evet!.. İlm-i hikmet; kâinât-ı ulviyye ve süfliyyeden bahseder, insanı -kudret-i beşeriyye derecesinde- hakâyık-ı mevcûdeden haberdâr eyler. Hatta bütün mevcûdâtı yoktan var eden zât-ı Bârî’nin ulûhiyetinden bahsedecek kadar iʿtilâ gösterir. Bu halde hikmet; ilâhiyyât ile mevcûdât-ı sâireden bâhis bir ilimdir, denilebilir. Mevcûdât-ı sâireden maksat; riyâziyyât, tabîiyyât, rûh, ahlâk gibi şeylerden ibârettir.

    İlâhiyyât husûsunda hükemânın ehl-i şerîate nispetle pek aşağı bir mertebede kaldıkları âzâde-i beyândır. Ancak Farabi, İbn Sina, Fahreddin gibi hükemâ-yı İslâmiyye şerîat-i garrâ sâyesinde hikmeti üç bâlâ-yı terakkîye isʿâd ederek felsefe-i hakîkiyyeyi meydana koymuşlardır.

    İlâhiyyûnun reîsi Aristoteles’tir. Müşarunileyhin mektebine müntesip olanlar derlerdi ki: Cenâb-ı Allâh kadîm olduğu gibi ukûl, nüfûs, ecrâm-ı semâviyye, heyûlâ-yı anâsır dahî kadîmdir. Sübhânehû ve tekaddes hazretleri yalnız illet-i tesir itibârıyla cümlesinden mukaddem addolunur. Lâkin bunların bu gibi akvâl ve efkâr sahîfesi mütekellimûn hazarâtı tarafından edille-i muknia ile cerh olunarak “كان الله ولم يكن معه شيء” medlûlünce hakîkat-i mesele tenvîr ve tahlîl olunmuştur.

    Mutasavvıfîn: Husûsuyla İmâm Gazzâlî hazretleri der ki: Zât ve sıfât-ı ilâhiyyeden başka ezelî ve ebedî hiçbir şey yoktur. Eğer eşyâ kadîm ve ebedî olsa idi bütün kâinâtın kudret-i azîme-i sübhâniyye ile vücûd-pezi olduğu nasıl anlaşılabilirdi? Karşımızda parlayan şu mütelevvin  şükûfelere bakalım, yapraklarının hâiz olduğu elvân-ı münevvere ne kadar latîf bir tarzda göze çarpıyor. Adeta bu renkler tabîî bir şey olup ziyâ-yı şems vâsıtasıyla vücûda geldiği anlaşılabilir. İşte bu bir misâl, anlaşılır ki Sâniʿ-i Kerîm’in irâde ve meşiyyeti eşyâ-yı mevcûdenin fenâsına taalluk ettiği kevn dahî bütün mükevvenâtın sıfat-ı hudûs ile muttasıf olup helâke maruz bulundukları tezâhür eyleyecektir.

    Hâsılı hikmetin ilâhiyyâta âit kısmını bihakkın taʿmîk ve tetkîk beşeriyet için mümkün değildir. Ulûm ve fünûn ne kadar teâlî ederse etsin, efkâr-ı beşeriyye ne derece tenevvür eylerse eylesin yine insanların hakîkat-i ilâhiyyeyi idrâkten âciz kalacakları zarûrîdir. Binâenaleyh:

    ترك التفكر تسليم لخالقنا 

    فلا تفكر فإن الفكر معلول

    ان لم تفكر تكن نفسا مطهرة 

    جليس الحق عن الفكر معزول

    Beyitleriyle ilân-ı acz ederek hikmetin ilâhiyyâta âit kısmından bahsetmeyeceğim. Ancak bir mukaddime olmak üzere şunu arz edeyim ki mevcûdât iki kısma ayrılır: Kısm-ı evvel mevcûdât-ı maneviyyedir, bunlar maʿkûlâttan olmakla âsârının delâletiyle idrâk olunur, bu da iki nevidir. Nevʿ-i evvel mevcûd-ı kadîm gayr-i maklûktur, zât-ı ehadiyyet gibi. Nevʿ-i sânî mevcûd-ı hâdis maklûktur, rûh gibi. Kısm-ı sânî, mevcûdât-ı mâddiyyedir ki havâss-ı zâhire ile bilinir.

    İşte bu muhtasar makâlede mevcûdât-ı maneviyyeden bahsedilemeyeceği gibi mevcûdât-ı mâddiyyeden de bi’t-tafsîl bahsetmek imkân hâricinde olduğundan yalnız azamet-i ilâhiyyeyi gösterir bazı mevâdd-i ilmiyyeye dâir malûmât vermek isterim.

    Şöyle ki: Sâniʿ-i Hakîm hazretleri muktezâ-yı hikmet-i sübhâniyyesiyle pîşgâh-ı temâşâmızı nurlar içinde bırakan ecrâm-ı felekiyyeyi pek bedîʿ bir sûrette halk ve îcâd buyurmuştur. Bir kere gözlerimizi âsumâna refʿ ederek Hallâk-ı cihânın ibdâʿ buyurduğu avâlime dikkat eyler isek milyarlarca ecrâm-ı muzîe ve mustazîenin bir fezâ-yı gayr-ı mütenâhîde deverân etmekte, her birinin kendine hâs, muntazam bir âhenk ile neşr-i lemeʿât etmekte olduğunu müşâhede eyleriz.

    Bakınız!.. Erbâb-ı heyet ne diyor: Şu fezâ-yı bî-pâyânda gördüğümüz her kevkeb o kadar serî deverâna mâliktir ki bu sürate nispetle bir top mermisi sükûnet hâlini irâe eder, bu sürat saniyede on bin tâ yüz bin metre kadar bir hareketten ibârettir. Dikkat edilince yıldızın başlıca iki kısma ayrılmış olduğunu görürüz. Bunlardan bir takımı seyyârelerdir ki Güneş’ten ziyâ alırlar, diğer takımı ise sâbiteler olup kendi mihverlerinde deverân etmekte her biri bir âfitâb-ı münîr addolunmaktadır. Bunlar Küre-i Arz’a pek baʿîd bir mesâfede bulunduklarından Güneş gibi arz-ı çehre-i envâr edemiyorlar.

    Güneş nedir? Bir âlem-i nûr-ı enver-letâfettir. Güneş merkez-i âlemdir. Güneş kürevî bir cism-i muzîeden ibârettir. Hikmet-i tabîiyye der ki: Güneş’in neşreylediği ziyâ ile hayvânât, meâdin, nebâtât nemâ bulur, iktisâb-ı levn ve tarâvet eyler. “Güneş’in ziyâsı ne renktedir?” suâline beyazdır yahut zerrîndir diye cevap vermek kâfî mi? Elbette değildir. Çünkü Şems-i âlem-tâbın ziyâsı yalnız beyaza, yalnız sarıya münhasır olmayıp elvân-ı sebʿadan mürekkep bulunmaktadır. Şöyle ki: Ziyâ-yı Şems müselles bir camdan muzlim bir hücreye aksettirilince hâiz olduğu elvân-ı asliyyeye “tayfü’ş-Şems” denilir. Uzunca bir hayal teşkîl eder. İşbu hayalden şu renkler göze çarpar: mâî, menekşe, çivit, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı.

    İşte ziyâ-yı Şems’i vücûda getiren şu elvân-ı muhtelifenin şöyle birbirinden ayrılmasına sebep bu renklerin başka başka mizâçta bulunmasındandır. Demek bu renkler yekdiğeriyle imtizâç etmiş birtakım menâbi–i münevvere olup müselles cam parçasının istimâliyle birbirinden ayrılır.

    Şems: Seyyâre-i arzdan bir milyon iki yüz bin kere belki daha ziyâde büyük olduğu bugün heyet-i hendese ulemâsı tarafından beyân olunmaktadır. Bu cesâmetle beraber küremize mesâfesi uzak öyle yıldızlar vardır ki Güneş onlara nispetle bir cüz-i lâyetecezzeʾ mesâbesinde kalır. Mamâfîh fezânın vüsatine nazaran bu büyük büyük âlemler birer zerre bile addolunamazlar.

    Mütekaddimîn hükemâ mükemmel ve muntazam âlât-ı rasadiyyeye mâlik olmadıklarından ecrâm-ı felekiyyenin bu kadar cesîm, bu kadar mütenevvi olduğuna vâkıf değildiler. Hükemâ-yı İslâmiyye ise Kurân-ı Azîmü’ş-şân sâyesinde bu bâbda  pek büyük malûmâta destres olmuşlardır. Mülk-i ilâhînin ne kadar vâsiʿ, ne kadar azamet-perver olduğunu Hazret-i Mevlânâ bakınız ne kadar güzel teşrîh ediyor:

    اخترانند از وراى اختران

    كاختراق و نحس نبود اندر آن

    سايران آسمانهاى دگر

    غير اين هفت آسمان مشهر

    راسخان در تاب انوار خدا

    نى بهم بپوسته نى از هم جدا

    Ecrâm-ı semâviyye içinde en ziyâde gözümüze çarpanlardan biri de Kamer’dir. Kamer, ne latîf-i cihân-nûrâniyettir! Tabîat-ı şâirâneyi okşayan mehtap geceleri letâfetçe, halâvetçe gündüzlere fâik değil midir? Öyle ise Kamer’den dahî biraz bahsedelim: Kamer küre-i Arz’dan kırk dokuz defa küçük bir küre olup bizzât nûrânî değildir. Sâir seyyâreler gibi Güneş’ten iktibâs-ı nûr eder. Kamer’in etrâf-ı Arz’da hareket-i intikâliyyesiyle kesbeylemekte olduğu hilâl, nısf dâire, tâm dâire şekillerine safahât-ı Kamer denilir. Kevâkib arasında küremize en yakın Kamer olduğundan Güneş gibi cesâmetli görünür. Yoksa Hurşid-i münîre nispetle bir nokta bile addolunamaz.

    Biraz da nazarımızı kendi seyyâremize atfetmeyelim mi? Kendi meʾvâ-yı latîfânemiz olan küre-i Arz nedir? Bu küre-i dilnişîni tezyîn eden bu kadar bedâyi-i tabîat, bu kadar âsâr-ı ulviyet kimin îcâdıdır? İhtiyâcât-ı beşeriyyemizi izâle eden bu kadar mahsûlât-ı mütenevvia, bu kadar avâtıf-ı celîle kimin ihsânıdır? Bunları düşünmeyelim mi? Bütün bu mevcûdâtın hâlıkı bulunan sübhânehu ve teâlâ Hazretlerini takdîs ile başımızı secde-i ubûdiyyete vazetmek lâzım değil midir?

    Arz nedir mi dediniz? İşte arzedeyim: Arz ekser hükemâya göre sâir seyyârât gibi hareket-i dâimesiyle fezâda sâbih, devvâr bir küredir. Mamâfîh kürevî olmakla beraber iki tarafı biraz basıkçadır. Fakat biz sâkin olduğumuz bu kürenin kısm-ı bakîsinden uzak bulunduğumuzdan eşyâ bize sâbit görünüyor ki bu da galat-ı hiss-i basardan neşet etmektedir. Zaten birçok yerde galat-ı his vâki olarak eşyâyı olduğu gibi göremeyiz. Ezcümle su içinde bulunan müstakîm çubuk, bir hatt-ı münkesir şeklini alır: Yukarıdan aşağı düşen bir katre, bir hatt-ı müstakîm irâe eder. Güneş ufukta bulundukça büyük görünür. Vapurda bulunan bir adam sefîneyi sâbit, etrâfı müteharrik görür. İşte bunlar bütün galat-ı histen zuhûr ediyor.

    Arzın kürevî olduğu kudret-i bâhire-i ilâhiyyeye daha ziyâde delâlet ettiğinden inkâra lüzûm yoktur. Zâten birçok ulemâ-yı İslâmiyye dahî arzın hareket ve küreviyyetine kâildirler.

    Coğrafya-yı hükemâ, teşekkülât-ı Arz’dan bahsederek der ki: Yeryüzünde bulunan tilâl ve cibâl portakalın üzerindeki çıkıntıya girintiye müşâbih olduğundan küreliğine halel vermez. Arzın kürevî olduğu müteaddid delâil ile ispât olunabilir. Ezcümle: Küsûf ve hüsûf  alâimi, sabahleyin şuʿâʿ-ı Şems’in ilk evvel zirve-i cibâli  tenvîr eylemesi; deniz kenarında duruldukta uzaktan gelmekte olan bir sefînenin gösterdiği menâzır-ı muhtelifesi, bütün ırmakların, çayların denize mansıb olması, ecsâmı teşkîl eden zerrâtın küreviyyu’ş-şekil bulunması küreviyyet-i Arz’a birer delildir.

    Mefâtîhü’l-Gayb “وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ۠” âyet-i kerîmesinin tefsîrinde diyor ki: Bazı kimseler bu nazm-ı şerîf ile Arz’ın kürevî olmadığına istidlâl etmiş iseler de bu istidlâl zayıftır. Çünkü son derece cesîm olan bir kürenin her kıtası musattah imiş gibi görünür. Mantıku’t-Tayr’ın:

    آسمانرا  بر زبر دستى بداشت 

    خاك را در غایت پستی بداشت

    آن يكى را جنبش مادام داد

    و آندكر را دائما آرام داد

    Beyitlerinde Arz’a sükûnet isnât bulunduğu dahî Arz’ın bâdi-i nazarda gayr-i müteharrik görülmesi itibârıyla olmalıdır. Velhâsıl hayât-ı uzviyye ve gayr-i uzviyyeden herhangisine ihâle-i nazar edilecek olsa kudret-i ilâhiyyenin olanca azametle mütecellî olduğu görülür. Ancak bizim gibi hakîkat-i şahsiyyesini henüz idrâk edemeyen âcizler için utbe-i ulûhiyyete cebîn-sâ-yı tazarru olarak:

     سبحان من تحير في صنعه العقول 

    سبحان من بقدرته يعجز الفحول

    demekten başka çare yoktur.


    Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00524/1328_157/1328_157_BILMENON.pdf

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar IX

    Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesail’den Sûret – 4

    (23. Nüshadan ma ba’d)

     

    Fırst düştükçe söylemekten hâli kalmadığımız veçhile şimdi bi’l-münâsebe yine arzeylerim ki Dînimi ameliyyâttan ziyâde itikadât yani ulûm üzerine müessesdir.[1] Hatta bir yazının imzası veya bir devletin bandırası (bandrolü) kabilinden bazı şeâir olmak üzere hiçbir fiil, hiçbir masiyet müslümanı dîninden çıkaramaz. Ulûm ve meânînin kavâlib-i tercümânı olmak itibariyle elfâz-ü ibâratın da ehemmiyeti vardır. Bu noktalar gözetildikten sonra dînimizce menhî ve memnû’ olan herhangi bir cürmü irtikâp eylemek kebâirden dahi olsa, itiraf-ı kusûr edilmek şartıyla dinsizlik değildir.  Yalnız irtikâp olunan cürüm dînin kavâid ve ahkâmından birini istihfâf veya memnû’âtından birini istihsâna müeddâ olmamak elzemdir. Çünkü bu, dîni teşkil eden ulûm ve itikâdâta dokunur. Meselâ: Şâribü’l-leyli ve’n-nehâr (sabah akşam eğlence düşkünü olan haram işleyen kimse) olan ve fakat hiçbir vakit şu hâline nazar-ı tasvîb (doğru bulma) ve istihsân ile bakmayan bir mübtelâ mahfûzü’l-îmân olduğu hâlde açıktan bir adam ağzına bir damla içki dahi koymaksızın deminki şahsa taraftarlık ederek; kabahat mi imiş? deyivermekle iş biter. İşte bu dinde çok bilmek, fikr-ü lisânı hüsn-i idâre etmek, en ziyade nükteşinâs olmak ve mütekayyız bulunmak işe yarar, onun içindir ki bir âlimin nezd-i hüdâda yetmiş âbidden efdal olduğu bu dinde bir düstûr ve vezâif-i beşeriyyeyi: tazîmun li-emrillahi ve şefketen ala halkillahi (Hazret-i Allah’ın emirlerini ve işlerini yüceltmek ve kullarına da şefkatle yaklaşmak) ile icmâl eden hadîs-i şerîf meşhurdur.[2]

     

    Şu tafsîlata binaen mukteziyât-i dîniyyeye riayetçe bazı mertebe-i kusûru bulunan adamların, meselâ makalâtımıza zemîn ittihaz ettiğimiz veçhile faiz alanların, çalgı dinleyenlerin, fotoğraflarını aldıranların sahibini veya gerdanını gösteren kadınların ahvâl-i mezkûreden tevakki etmelerinden ziyade iyi bir şey yapmış olmadıkları bizce matlûbdur. Günah işlemiş olmayı çok görerek o günâhın makul ve tabiî bir hareket olduğunu isbâta kalkışmakla bu defâ küfre girmek tevfîk ve hidâyetten nasibi olmayan bir bühtâna mahsus hüsranlardandır. Zünnâr (Ateşperestlerin hususi kemeri) kuşanmak, gayr-i müslimîne mahsus kıyafete girmek ve hatta ale’l-ıtlak bir suretle bi’l-iltizâm onlara teşbih etmek ef’âl kabilinden olmakla (itikad olmamakla) beraber nazar-ı Şer’de emâre-i cahd-ü inkâr (Dîni inkar etmek ve reddetmek) add-ü itibâr oldunuğu için tasdîk-i kalbîyi ihlâl eder. Ve emareye müsteniden vaki olacak hükm-i zahîridir. Binaenaleyh hakikaten cahd-ü inkâra delâlet etmez tarzındaki te’vilât faydasızdır. Çünkü kanûn-ı şerîat o gibi ahvâli cahd-ü inkâr makâmına kâim olma üzere telakkîye karar vermiş ve mukerrerâtı ilân etmiş olduğu için bundan sonra muhâlif harekette bulunmak bir manâ-yı herçe bâd-abâdı (ne olursa olsun, ister istemez) muhtevî olur.

    Bahsimizden hayli tebâüd etmiş olduk ise de şu birkaç cümleyi de söylemeden istidrâdâtımıza hitâm veremeyeceğiz: Biraz evvel tasdîk ve idrake münâfi olmayan herhangi bir cürm-i kebâirden dahi olsa itiraf-ı kusûr edilmek şartıyla kabil-i afvtır demiştik! Buradaki itiraf, Hristiyanlık âleminde papaza karşı vukû’u mutad olan itirafât kabilinden değildir. Âlem-i İslâmda, Cenâb-ı Hakktan başka hiçbir kimseye karşı itiraf-ı günâh mecburiyeti olmadıktan başka günâhı diğerine hikâye ve ifşâ eylemek de ikinci bir günâh olur ve hatta bu cihetle fâsık-ı mücâhirin hukûk-ı medeniye-i İslâmiyede mevki hayli sâkıttır. Günâh bizce ne kadar mektûm (gizli) tutuluyorsa o kadar sehlü’l-afvdir. Suçlu olmak üzere tanınan adamlarda izzet-i nefs ve haysiyet-i insâniye kalmayacağı ve bu suretle insanlığı tenezzül etmiş olan müttehimînden cemiyyet-i beşeriye için bir hayır beklenemeyeceği cihetle bu fikir pek âlî ve tabîdir.

     

    Dîn-i İslâmda hukûk-ı ibad karışmayan zünûb (kul hakkı karışmayan günahlar) kalben samimi bir nedâmet ve ciddi bir azim ile bir anda keen-lem-yekün (sanki hiç olmamış) haline geliveriyor. Yalnız bu nedâmet ve azmin ağrâz-ı sâireden (başka amaçlardan) neşet etmeyip mahzâ havfullaha (Hazret-i Allah’tan korkmaya) müstenit olması şarttır. Meselâ mülahâzât-ı sıhhiyeye mebni veyahut halka karşı muhill-i haysiyet ve nâmus (namusu ve haysiyeti ihlâl eden) olduğundan dolayı fuhşîyâtı terke karâr vermek tevbe değildir.[3] Bu noktalara dikkat olunarak hülûs-i niyyet ve sıdk-ı taviyyetle yapılan tevbeler katiyyen makbul ola ve mahî-i cürm-ü günahtır (günahları ve hataları mahvedendir) ve bu hususta hiçbir fert tevessut ve müdâhale salâhiyetini haiz olamaz. Âlem-i İslâmda yalnız bu değil hiçbir vazife papaz ve emsâli bir sınıf-ı mahsus-i ruhânînin vücûdina bağlı değildir. Meselâ cenâzeyi, usulünü bilen herkim olursa teçhiz eder ve namazını kıldırır. Gerek bunun için ve gerek cevâmi’de (camilerde) namaz kıldırmak için eimme (imamlar) tayîni teshîl maksadıyla ittihâz edilen bir emr-i örfîdir yoksa cemaatten ehlîyet ve mâlûmatı hâiz bulunanlar  herhangi sınıfa mensup olursa olsunlar bu vazifeyi ifâ edebilirler ve beyne’l-müslîmîn namazlarda erbâb-ı amâmenin (sarıklı kimselerin) imâmeti müteâref olmakla berâber dîn-i İslâmın kabul ettiği bir kisvede bulunduğu hâlde ehliyet-i ilmiye ve dîniyesi fazla olan Şer’an şayân-ı tercihtir bile.

    Sûret bahsine rücu ediyoruz: Bu mebhasta şurasını da söyleyelim ki beşeriyetin havâic-i aslîye ve meârif-i hakîkiyesine nisbeten ikinci ve belki üçüncü derecede kalan bu ressamlık ve heykeltraşlık sanatıyla vücuda gelecek asâr-ı bedîa, zevk-i mehâretşinâsiyi okşaması itibariyle medeniyyet için mutlaka lazım ise bu hususta bir suretin -canlı olduğu farz edildiğine göre yaşanyacak kadar- tâmmü’l-a’zâ (azaları tam) olmamak şartıyla tasvîri hakkında mevcut olan mesâğ-ı Şer’iyyeden istifâde etmek mümkündür ki biz bu mesâğı sü-i istimâle uğratılmamak recâsına terdîfen kâriilerimize söylememiştik. Buraya kadar süver-ü temâsîlin bir faide-i mu’tedbehâsı olmadığını isbât ettik. Gelelim mehâzirine (mahzurlarına):

    Zî-rûh suretlerini tasvîr ve tersîm eylemek Vâcib Teâlâ Hazretlerinin sıfat-ı hâlikiyetini taklide cesâret demek olarak daha ziyâde bir şiddet ve umumiyetle memnu olduğu gibi bunları evlerde bulundurmaktaki memnûiyyetin hikmeti putperestliğin menâbi’-i neş’etini (ortaya çıkış kökeni) seddetmekten ibâret olmak üzere tahmin olunur. “Ba’de mâ suretlere tapacak kadar şaşkın adamlar kalmamıştır. Yahut benim kendi hakkımda o ihtimâl imkân haricindedir. Binâenaleyh illet-i memnûiyettinin zevâli ile memnunun da zevâli lâzım gelir” diyerek kendi kendine fetvâ veren bazı ukâla herkesin, akl-ü idrâkini kendi seviyelerinde düşünerek meselâ bir çok hirâfât-ı kadîmeden el-hâletü hazihi (günümüzde de) vazgeçirilemeyen kadınlarla -sâde-dilân (kalbi temiz) avâmın bu yoldaki kabiliyet-i meşhûdelerinden gaflet ediyorlar ve hele putperestliği men’ tabîri ile putperestlik ihtimalini men’ tabiri arasındaki farkı anlayamıyorlar. Halbuki putperestliğin bugün kendi olmasa bile ihtimali mevcuttur ve yarın bizzat kendisinin dahi vâki’ olmayacağını kimse temin edemez. Sonra bu adamlar kendileri hakkında söyledikleri sözlerle de sedd-i zerîa (günahlara giden yolları kapatmak) için vaz’ edilen bir kânunun umûmî olması lâzım geleceğini takdir edememiş oluyorlar. Şurasından da ayrıca gaflet ediyorlar ki hükm-i şer’îyi ta’lîl etmek illetin sarâhat-i hükümden hariç kalan yerlerde cereyânı varsa hükmü oralarda da tamîm maksadıyla ve rütbe-i içtihâdı haiz olanlar tarafından yapılacak bir şey, hani kıyâs-ı fıkhî nâmını verdiğimiz bir keyfiyet… Yahut hükmü daha kuvvetli bir ehemmiyetle infaza medâr olmak üzere düşünülecek bir cihet olup yoksa bir hükm-i şer’îyi mahall-i sarâhatinde iptâl etmek, keen-lem-yekün haline getirmek için ta’lîle kalkışmak hiçbir vakitte caiz olamaz. Yoksa kezâ şarâbın illet-i hürmeti sekr farzedilldiğine göre şaraptan miktâr-ı müskirin mâ-dûni (daha azı) tecviz edilebilebilir mi?

    Bir de mukaddimemizde: “Her hususta emre harfiyen imtisâl eden hizmetkâr, ta’lîl eden, ma’nâ veren hizmetkârdan ziyâde makbul olur ve bu ta’lîl keyfîyeti âmir ile me’mur arasındaki mertebe-i idrâkin tefâvütü (anlayış kuvvetindeki seviye farklılığı) nisbetinde muhataralıdır (sakıncalıdır)” demiştik; o sözümüzün son cümlesini burada biraz izâh edelim: En zekî, en dâhî bir âlimin en câhil, en gabî bir uşağına karşı verdiği emirlerin uşâk tarafından; “Bizim efendinin murâdı şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır” tarzında verilecek manâlara göre icrâ edilmesi pek garîb yanlışlıklar tevlîd eder değil mi? Halbuki Hakk Celle ve ‘Alâ veyahut Resûl-i Müctebâ (Aleyhi Ekmelü’t-Tahâyâ) bizim aramızdaki nisbet, misâlde gösterilen nisbet ve mesafeye de mukîs (kıyas edilebilir) değildir. Onun için falan hükmün illeti şudur diye cezm edemeyiz. İşte resmin illet-i memnû’iyetti de yukarıda söylediğimiz şeyden ibâret olmak kat’î değildir. Ve caiz ki ondan başka bir şeydir. Daha başka ne olabilir? Derseniz… diğer bir sebeple şedîden memnû bulunan san’at-i tasvîrin revâcına hizmet etmiş yani iâne ale’l-ma’siyye (günahı fonlamak) kabilinden olması cihetini de dermeyân eylemek mümkündür. Sonra bunun fuhşu teshîle muaveneti olamaz mı? İslâmiyette tesettür-i nisvânın fuhşa karşı çekdiği perde eşkâli serbestî-yi tesavîr-i usulü (insan bedeninin asli parçalarının serbest ve açık bir şekilde çizilmesi) hayliden hayli hetk-ü rahnedâr edebilir. Erkek şahsını göremediği kadının fotoğrafını ele geçirmek ve kadın güzelliği, çirkiliği hakkında tamamen karar verecek kadar yüzüne bakmaya sıkıldığı bir erkeğin resmi karşısında geniş geniş, müşkilini halletmek imkânını bulur.

    Memnûiyyet resmin ta’zîm kastıyla mukayyet olmasını kütüb-i fıkhîyeden telakkî eden bazı geç fühemânın menşe-i galatı (geç anlayışlıların hatalarının kaynağı), fukahânın salât bahsinde: Temâsil musallîye nisbetle muazzam bir mevkîde yani önünde veya sağında solunda, yahut bâlâda bulunmamak lüzumuna dair olan sözleri olacaktır. Halbuki muazzam tabiri ile fukahâ-i izâm mahza resmin namaza muzır olan mevkiini tayîn eylemişlerdir. Netekim, maksatlarını yine kendileri tefsîr ediyorlar. Yoksa hakikaten tazîm gayr-i caiz olmak veyahut alelade namaza zarar vermek şöyle tursun mucîb-i küfr olur. el-Hâsıl, ahkâm-ı şer’îyyenin illetlerini ve hikem-i hafiyyesini bilâ tereddüd ve tayîn ve ihâta bizim gibi ucezânın kârı olmadığını ve böyle vezâif-i âliyeye karışmaktan sâlim olmayacağını bilmeliyiz.

    Bi’l-münâsebe hatıra geldi: Bazı erbâb-ı dikkat savm-ü salât gibi ahkâm-ı dinîyemizin fevâid-i sıhhiyesinden bahsederler. Şâri’-i Hakîm tarafından şerefsâdır olan bi’l-cümle tekâlif elbette nâfi’ ve müfîd şeyler olacağı cihetle zikrolunan hâl fena değildir. Ancak şurasını nazar-ı dikkatten ayırmamak elzemdir ki bizim evâmir-i şer’iyyeye kendi menâfi’-i mâddiyemizi ve belki menâfi’-i uhreviyemizi düşünerek imtisâl etmiş olmayacağız, biz mahza emrolunduğumuz için ve âmirimizin kemâl-i istihkâkına binaen imtisâl edeceğiz. Hatta bi’l-vazîfe ifâ ettiğimiz veya sakındığımız şeyler Şâri’e karşı birer fedâkarlık birer hizmet-ü iktihâm-ı külfet ve meşakkat tarzında olacak… Namaz kılmak için yorulacağız oruç tutarak zayıflayacağız ve bu ibâdâta alışkanlığımız bile tabiat-ı sâniye halinde icra olunmalarını icâb etmeyecek. Ve’l-hâsıl (افضل الاعمال احمزها)(Amellerin en faziletlisi en zahmetlileridir) nüktesi mür’â olacak ve kendimiz için olmayan şu mesâi zımnında müstefîd olursak orası bizce maksûd olmayıp mahza ma’bûdumuzun bizim hizmetimizden katiyyen müstağni bulunması asârından olmak ve bu cihetle de medyûn-i şükrân olduğumuzu bilmek üzere düşünülececktir.

     

    شكر الاله نعمة

    موجبة لشكره

    و كيف اشكو بره

    وشكره من بره

     

    İlâh’a şükredebilmek bir nimettir

    Hem de şükrü gerektiren bir nimettir

    Ben İlâhın bana iyiliğinden nasıl şikâyet ederim!

    Bana şükretmeyi ihsân etmesi de bir iyiliğindendir

     

    Ahkâm-ı Şer’iyyenin ta’lîli münasebetiyle hatıramıza bir bahis daha geldi ki onu da irâd etmeden makalemize hatime veremeyeceğiz: Altın ve gümüşün ricâl hakkında adem-i cevâzı esbâbından olmak üzere kadın gibi süslenmek ve böyle hacr paralarla kendisine şeref vermek şân-ı racûliyete muvafık olmayacağı tarzında bazı mülahâzât dermeyân edildiği zaman bazı insanların mesela altın kordonlarını göstererek: “Lâkin şu zamanda işte biz bunu mücerred saati tutmak için bir bağ, bir zincir diye kullanırız ve bununla tezyin ve tefâhür etmek hatıramıza bile gelmez”. Dedikleri işitilmiştir ki bu da insanın pek iyi düşünmeden, kendi hissiyâtını hakkıyla tedkîk ve tahlil etmeden söylediği sözlerdendir. Çünkü hem altın kordon takınmak hem de bundaki hüsn-i tezyin ve tefâhürü istihkâr etmekle tezyin ve tefâhürün daha derin, daha muzaaf (katlanmış) bir noktasına kadar ilerlenmiş olduğunun farkına varılmıyor demektir.[4]

     

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

     



    [1] Bu sözümüzün: “Dîn” Hazret-i Allah ile kul arasında bir emr-i vicdânidir. İnsanın ef’âl-i harekâtına karışmaz… Tarzında bazı elsine-i cedîdeden işitilen sözlere benzetilmesine katiyyen razı olmayız. Bizim maksudumuz: Dîn, insanların nazarî ve amelî bütün ahvâlini taht-ı nezâretinde bulundurduğu hâlde ameliyyâtın da kendine mahsus bir cihet-i itikâdiyesi bulunduğu ve bu cihetin derece-i ehemmiyetini anlatmaktır.

    [2] تعظيم لامر الله  و شفقة علي خلق الله تعالي

    [3] Buraya acizâne bir haşiye düşmek istiyorum, her ne kadar kötü bir işten Hazret-i Allah için sakınmak elzem olsa da insanların kınamasından, insanların gözündeki izzet ve makamdan düşmemek adına kaçınmak, gizlide de onu kendine yakıştırmadığı için kaçınmak dahî övgüye ve iltifata şayân bir iştir. Bu sadette İbn-i Receb-i Hanbelî Aleyhi’r-Rahmeti Câmi’u’l-Ulûmi ve’l-Hikem de; 

     

    “فمن اتقى الشبهات استبرأ لدينه وعرضه” (Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa Dîninde ve ırzında beraat eder, kınanmadan kurtulur) Hadîs-i Şerîfini şerh ederken, şöyle buyurmaktadır: “… Ve fakat eğer (şüphelilerden) insanların kınamasından kaçmak için sakınırsa, bu kaçınması da ırzı için bir beraat olur ve bu da güzeldir. Zîra Resul-u Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: “İnsanlardan utanmayan Hazret-i Allah’tan da utanmaz””. İbn-i Receb Hazretleri’nin iktibâs ettiğimiz teşrihinden de anlaşılacağı üzere sırf insanların kanaatindeki mevkiini korumak için kaçınsa dahi bu iş güzeldir. (Translitere Edenin Notu). (Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 6.Hadîs-i Şerif, Daru İbn-i Kesîr, Dımaşk-Beyrût, 2008, s.172)

    [4] Bu yazının iyice anlaşılması için ta’lîl ıstılahının açıklanması ve bir izâh getirilmesi elzemdir. İllet fukahâmızın tabiriyle, hükmün varlığa gelmesinde etkin olan ve kendisi hakkında hüküm verilen şeyde bulunan bir sıfattır. Misâlen; kedinin artığının temiz olmasının illeti; Hadîs-i Şerifte “طوافون عليكم” (Sizin etrafınızda çok dolanan, size benzeyen, ehlî bir canlıdır) buyurulmasındandır (Buluğu’l-Merâm). Demek ki kedinin zatında bulunan bu sıfattan dolayı kedinin artığı temiz, dolayısıyla bu sıfatın tam kedide olduğu şeklinde bulunan diğer canlılara da bu sıfat “artığın temizliği” hükmünü doğuracağı için onlar da aynı şekilde temizdirler. Buna ta’lîl diyoruz. İllet ile hikmet çok farklı şeylerdir, hikmeti, Matûridî ulemâsı “كل ما يودي الي عاقبة حميدة” (Güzel ve övgüye layık bir sonuca ulaştıran iştir” olarak tarif etmişlerdir (bknz: Mercânî Aleyhi’r-Rahme, Nesefî şerhi), namazın bir çok hikmeti vardır, sağlık da bunlardan birisidir, namaz kılmak işi sonuç olarak kişide sağlıklı olmak gibi güzel bir neticeyi de meydâna getirir ama bu namazın illeti değil hikmetidir, güzelliklerinden birisidir. İlleti ise bilinmemektedir, taabbudîdir (illetini bilmediğimiz hükümlere taabbudî diyoruz). Ta’lîlun bi’l-hikme (hikmetle illetlemek) bi’l-ittifak caiz görülmemiştir ta’lilun bi’l-mazınne ise caizdir. Daha ileri bir mütalaa için:

  • İslam’da Mesuliyet Esası Ve Kadere İnanma Keyfiyeti

    Müellif: Babanzâde Ahmed Naim

    Dergi: Hakka Doğru, Cilt 8, Sayı 200

    Tarih: 10 Ağustos 1950

    Müslümanların vaktiyle yalnız başlarına ve herhangi medeni milletin felsefesinden yardım görmeksizin büyük bir medeniyet kurmuş olduklarını söylemekten maksadımız, felsefenin bugünkü Avrupa medeniyetini kurmaktaki büyük hizmetlerini hor gördüğümüzü anlamak değildir. Demek istediğimiz şudur: Yayılması, ahlakın alçalmasına sebep olacak bir takım felsefi meslekleri bir tarafa bırakacak olursak “vazife” prensibini akıl üzerine kurarak “doğru, iyi ve güzel” gibi yüksek prensipleri kemal gayesi edinen sağlam nazariyeler bile umumun gönlüne hakim olmak bakımından dinin gösterdiği kudret ile rekabet edememektedir. Şu manaca ki, vahy-i ilahiye iman kaydından azade kalmak isteyenler arasında ahlak kaidesini sırf akıldan çıkararak “vazife” ve “vicdani mesuliyet”i kendilerine -ameli olarak- rehber edinenlerin sayısı henüz pek azdır. İslam dini ise, sağlam, en muhkem bir felsefenin ahlaki prensiplerinden birini de ihmal etmeksizin onun bütün gereklerini akıl, gabi, zengin, fakir, alim, cahil, ileri-geri, bütün beşer sınıfları arasında aynı kuvvet ve nüfuz ile yaymaya başlayalı on üç buçuk asır olduğu halde ahlaki vazifelerin İslamlar arasında din boyasına boyanmış olması, akli mahiyetini hiçbir vakit zedelememiş ve hiçbir vakit İslam arasında, akıl ile din korkulacak bir savaşa düşmemiştir.

    İslam’ın temeli, akli prensiplerdir:

             İslam dini; aklı, haiz olduğu yüksek mevkiden hiçbir vakit indirmemiştir. Peygamber Efendimiz “İnsanın dini, aklıdır, aklı olmayanın dini yoktur.[1] buyurur. Aklın, ilahi burhanlardan biri olduğu üzerinde bütün İslam ilim adamları arasında oy birliği vardır. Bundan dolayıdır ki bizim, akli prensiplerimizde aklın iyi karşılayamayacağı hiçbir şey yoktur. Bunu anlamak için, ahlaki meslekler içinde en sağlam ve İslam ruhuna en uygun bulduğumuz rasyonalistlerin prensiplerini ele alarak bunları bizim İslami prensiplerimizle karşılaştırmak istedik.

                Müslümanların kadere inanmaları ne mahiyettedir?

    Eski ve yeni felsefede ahlak için keşfedilen prensiplerin en önemlisi ihtiyar liberte’dir. Bu münasebetle Müslümanların kadere (préscience, prédestination) iman etmeleri hususunu bahis mevzuu etmekten kendimizi alamıyoruz.

    Müslümanlar, kadere inandıkları için muaheze olunuyorlar ve bu sebepten dolayı Müslümanlarda amalin bir ahlakı kıymeti bulunmadığına kail olanlar eksik değildir. Çünkü bunlara göre Müslümanlar, alınlarına ne yazılmışsa onu yaparlar; kendi ihtiyarları ile hareket etmezler. Mukadderata boyun eğerek yürürler ve mukadderat, ne buyurmuşsa onu yaparlar; başka bir şey yapmak ellerinden gelmez. Onun için yaptıkları işlerin hiçbir ahlaki değeri yok- tur.

    Fatalizm budur. Bunu da Cebrîlik diye tercüme edebiliriz. Mesele son derece mühimdir ve bir sürü haksız isnatlara sebep olmaktadır. Bu yüzden biz, bu meseleyi araştırmak ve incelemek lüzumunu hissediyoruz.

    Dinlerin biri de bu bahsin derinliklerine el uzatamamış olduğu halde Müslümanlar “takdir” ve “ihtiyar” meselesini ciddiyetle bahis mevzuu etmiştir. Allah’ın varlığını kabul eden ve etmeyen birçok felsefi meslekler, cebrîliği kendilerine prensip edinmiş oldukları halde sem’î ve akli delilleri bir araya getiren, din ile felsefeyi barıştan İslam mütekellimleri, cüz’i iradeyi ispat ederek davayı bugünkü rasyonalist ahlakçıların istedikleri gibi açıklamayı büyük bir vazife sayıyoruz.

                Mesuliyet esası:

    Her şeyden evvel şunu bilmek lazım ki, Müslümanların kadere olan inançları, amel ve niyetlerinin ahlaki değerini eksiltecek mahiyette değildir. Müslümanlar, hem kadere inanırlar, hayır ve şerrin hâliki Allah olduğuna kail olurlar; hem de Allah tarafından kendilerine gösterilen doğru yol ile bedbahtlığa ve sefalete giden eğri yoldan hangisini tutarlarsa bunu kendi arzu ve ihtiyarları ile yaptıklarına inanırlar. Biz tarafgirlikten korunan her akıl sahibi ferdin şöyle bir muhakeme yürüteceğini sanırız: Dünyada hiçbir din tasavvur olunamaz ki bir taraftan beşeri hareketlerin, lazım-ı gayri müfarıkı olan mesuliyet (responsabilite) vasfını insandan kaldırsın da diğer taraftan yine buyruklar ve yasaklar göstersin. İnsan, irade ve ihtiyar sahibi değilse buyruklar ve yasaklar neye yarar? İnsan, mesul değilse vücubun, hürmetin, ibahanın ne manası kalır? İnsan irade ve ihtiyardan mahrum ise, bir şeyi yapmaya müsaade etmenin, bir şeyi yasak etmeye uğraşmanın faydası ne olabilir? Onun fiilinde ne kıymet kalır ki o fiili güzel veya çirkin diye vasıflandıralım? Ve bu takdirde iyi işler işleyen kimse ile kötü işler işleyen kimse arasında ne fark kalır? Herhangi bir din, o dini kabul eden kimselerden mesuliyet fikrini kaldırsa, idam kararını kendi kendine vermiş olur. Halbuki İslam dini itikatlara, ibadetlere, muamelelere, ahlaka ait birçok buyrukları, birçok yasakları olan bir dindir. İslam dini birçok şeyleri helal, birçok şeyleri haram saymış, helal ile haram arasındaki bütün hududu tayin etmiş, alemin nizamını koruyan en önemli, en ince ve en yüksekten başlayarak yaşayışın nâzımı olan en hurda teferruata kadar her şeyi göz önünde tutmuş, şunu yap, bunu yapma demiş olan bir dindir. Bu din, beşerin ruhunu terbiyeyi en yüksek maksat saymış, ahlakı en yüksek gelişime vardırmak için her şeyi yapmış ve bu yüzden irade terbiyesini en belli başlı hedef tanımış olduğuna göre insanı, irade ve ihtiyardan mahrum sayarak kendi varlığını temelinden yıkar mı?

    Mesuliyeti kökleştiren temeller, insanın amelinden mesul olduğunu gösteren ayetler ve hadisler pek çoktur. Burada birkaçını örnek olarak sunacağız.

    Ayetler:

    “Her kim bir zerre miktarı hayır işlerse onu buluyor. Her kim bir zerre miktarı şer işlerse onu buluyor”[2]. (Zülzilet (Zilzâl) Suresi, Ayet 7-8).

    “Onlara de ki: her biriniz, kendi niyeti ile, istediği yola göre amel eder. Hanginizin tuttuğu yol hidayete daha yakın ise, onu da Rabbiniz daha iyi bilir”.[3] (Sure-i İsra, Ayet 84).

    “İnsan çalıştığı şeyden başkasını bulamaz”.[4] (Necm Suresi, Ayet 39).

    “Her kim ahiret ekimini isterse ona ziyadesiyle veririz. Her kim de dünya ekimini isterse ona ondan veririz”.[5] (Şûrâ Suresi, Ayet 19).

    “Sen onlara de ki: Hakkı bildirmek Allah’tan. İsteyen iman eder, isteyen kafir kalır.”[6]  (Kehf Suresi, Ayet 28).

    “İyi ve yararlı işler işleyen kendine, kötü ameller işleyenlerse kendi zararına çalışmış olur. Ondan sonra rabbinize döndürülürsünüz”[7]. (Câsiye Suresi 15).

    “Hak Teala yaptığından mesul olmaz. Halbuki onlar mesul olurlar”.[8] (Enbiya Suresi 23).

    “Bir millet kendinde olanı değiştirmedikçe Hak Teâla da onda olanı değiştirmez”.[9] (Ra’d Suresi 11).

    “Hak Teala bir kavme ihsan ettiği bir nimeti, o millet kendinde olanı değiştirmedikçe değiştirmez”.[10] (Enfal Suresi, Ayet 53).

    Bir de şu hadisleri nakledelim:

    “Her biriniz çobandır ve sürüsünden mesuldür.”[11]

    “Her kim kıyamet günü sıkı bir hesaba tutulursa azaba uğrar”[12] (Yahut bir rivayete göre helâk olur.)

    “Kıyamet gününde Adem oğlu beş şeyden sual olunmadıkça rabbinin huzurundan ayrılmaz. Ömründen sorulur ki onu ne ile geçirip tüketti? Gençliğinden sorulur ki onu ne ile yıprattı? Malından sorulur ki onu nerede kazandı ve nereye harcadı? Bir de öğrendiği şey ile ne türlü amel etti diye sorulur.”[13]

    Şu ayet-i kerime hakkında ayrıca dikkati çekeriz:

              “Kendilerine peygamber gönderdiğimiz kimseleri mesul edeceğimiz gibi gönderdiğimiz peygamberleri de mesul tutacağız.”[14] (Sure-i Âraf, Ayet 5).

    Görülüyor ki İslam dini mesuliyet kaidesini gayet sarih ifadelerle gayet açık bir surette kurmuş ve temelleştirmiştir.

    İslam dininin bu yolda anlatmak istediği şudur: “Size doğru yolu ve bahtiyarlık yolunu apaçık gösterdim. Gün gibi aşikar kıldım. Artık siz, istediğiniz yolu tutunuz. Doğru yolu tutarsanız faydası size, ondan ayrılırsanız zararı yine size aittir.” İşin en ciddi tarafı, bu mesuliyetten bir kimsenin kurtulamamasıdır. Çünkü naklettiğimiz ayetlerin en sonuncusundan anlaşıldığına göre yalnız fertler değil, peygamberler de mesul tutulacaklardır. Peygamber, vahyi ilahiye göre hareket ettiği ve kendisinden bildirilmesi istenen her şeyi bildirdiği halde, yine mesul tutulmaktan kurtulamamaktadır. Nitekim Peygamber Efendimiz veda haccında irad buyurduğu uzun hutbeye ara sıra fasıla vererek karşısındaki büyük cemaate “Söyleyin, bildirdim mi?” diye soruyor ve her defasında “Evet.” cevabını alınca barigâhı izzete dönerek “Şahit ol ya Rab!” diyorlardı. Mesuliyetin bundan daha açık delili bulunabilir mi?


    [1] دين المرء عقله ومن لا عقل له لا دين له

    [2] فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَراًّ يَرَهُ

    [3] قل كل يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِهٖؕ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَبٖيلا

    [4] وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى

    [5] مَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فٖي حَرْثِهٖۚ وَمَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهٖ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَصٖيبٍ

    [6] وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْ

    [7] مَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِهٖۚ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاؗ

    [8] لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ

    [9] اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْؕ

    [10] ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌۙ

    [11] كلكم راع وكلكم مسؤول عن رعيته     

    [12] من نوقش الحساب يوم القيامة عذب وفي رواية يهلك

    [13] لا تزول قدما ابن آدم يوم القيامة حتى يسأل عن خمس : عن عمره فيما أفناه ، وعن شبابه فيما أبلاه ، وعن ماله من أين اكتسبه ، وفيما أنفقه ، وماذا عمل فيما علم

    [14] فَلَنَسْـَٔلَنَّ الَّذٖينَ اُرْسِلَ اِلَيْهِمْ وَلَنَسْـَٔلَنَّ الْمُرْسَلٖين