Blog

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XV

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den: İrs ve Zekât II

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2, Sayı 51

    Tarih: 1 Mart 1326

     

     

    Gelelim ferîza-i zekatın öyle herkesin her kırkta bir maline müteallik olduğu zannolunmasın. Bunun birçok şerâiti vardır: Evvela bir Müslim kendinin ve iaşesiyle mükellef bulunduğu aile-yü akrabasının nafaka ve melbûsât ve süknâ ihtiyacını tesviye ettikten sonra fazla kalan malının (nâmî) tabir olunan kısmından, o da üzerinden bir sene mürur ettikten sonra i’tâ-yı zekata borçludur. Mesela bin lira kıymetinde irâdı bulunma bir zenginin bu irâdından istifade-yi seneviyesi 60 lira farz olunsa mezkur 60 lira bir sene nezdinde kaldıktan sonra bir buçuk lirasını fukaraya vermesi lazım gelir. Demek ki hâl-i atâlette bulunan emvâl-ü emlâk, ne kadar çok olsa yine mal-i zekat addolunmaz. Yalnız nükûd, kabiliyet-i fevka’l-adesi itibariyle her halde nâmî addolunur ki bunda da ashâb-ı nükûd tarîk-i ticarete sülük etmeleri hususunda bir cebr-i zımnî vardır. Zekat bahsi daha çok uzundur. İlm-i fıkıhta (Kitâbu’z-Zekât) ünvanı altında büyücek bir mebhas teşkil eden şeâir-i İslami’yi birkaç mesele ile bitiremeyiz. Şurasını da söyleyelim ki bu zekata güvenerek fukaranın terk-i mesâi eylemesini din-i İslam katiyen tecviz etmez. Tahsil-i ulum ile meşgul olan veya Fî Sebîlillah mücâhede eden bazı sünûf-i mümtâzeden (seçkin sınıflardan) maadasının kedd-i yemîniyle taîş etmesi lazım ve hiçbir ferdin bir mazeret-i mücbire, bir mecburiyet-i hakikiye olmadıkça, mukavemetsiz bir ihtiyâc-ı acile maruz bulunmadıkça tes’eül (dilencilik) etmesi gayr-i caizdir. 

    Artık evvelki bahsimizde, veraset bahsine rücu edelim: İngilizlerin bu husustaki tefrik-i uhuvvet kanununa dair biraz îrâd-ı kelam etmiştik. Evet: Buna tefrik-i uhuvvet (kardeşleri ayırmak) kanunu denilmelidir. Hem öyle bir tefrik ki esbâb-ı makule-yi tercihten birine müstenit de değildir: Meselâ en âkili yahut en müstakimi aranılmıyor. Evvel tevellüt edene bakılıyor ki birinci ikramiye çıkar gibi bir tertîb-i tesadüfiye tabi olan şu hali, şu meziyyeti elde etmek için en şâyân-ı takdir mesai-yi ehemmiyetten sakıttır. İşte Avrupanın müddeiyât-ı meârif perestânesine karşı bir darbe-i tenakuz: Şu halde evladın en büyüğü en sefihi tesadüf etmek ihtimaline binaen serveti inkisâma uğratmayan usûl-i verâset-i servetin tevhîd-i mecrâ ederek toptan ve kemâl-i sür’at ve sühuletle ziyâını mucip olabileceğine mukabil herkese birer hisse tevzî’ eyleyen veraset-i İslamiye sayesinde servetin velev bir şu’be-i inkiâmdan filizlenmesi, bir dest-i tedbirden tevessü’ etmesi mümkün olur. Elverir ki kardeşlerden bir tanesi müdîr-ü muktesit olsun halbuki bu ihtimal ile yani kardeşlerden ale’l-ıtlak birisinin âkıl ve müdebbir olmasıyla ale’t-ta’yîn birincisinin âkil olması arasında pek büyük bir fark vardır. Yani suret-i ûlâ ne kadar sehl-ü kesîrü’l-vukû’ ise sûret-i sâniyede o kadar nadirdir. Sonra servetin zikr olunan tarîk ile bir şu’be-i inkisâmdan canlanması yüzünden uhuvve-i sâireden istifade edebilirler. Çünkü veraset-i İslamiye kardeşlerin kimini memnun, kimini mahzun bırakarak onları birbirine gücendirmemiştir.

    İngiltere kanun-i verasetinin servetten hissemend olamayan kardeşleri mesaiye teşvik ve icbar ederek uhuvve-i mezkûre beynine bir çok sanâyi’ ve meârif ilkâ etmesi cihetiyle mucip fevaîd-ü muhassenât olacağı varid-i hâtır olmak ihtimali vardır. Lakin o halde bu kanunun en büyük kardeş hakkında adaveti nedir ki onun bütün ulum ve meâriften tecerrüdünü arzu ediyor? Hem de en büyük kardeş ki bütün servetin kendi yed-i idâresine teslim olunması cihetiyle uhuvve-yi sâireden ziyade şâyân-i i’tinâ olmak lazım gelir. Demek isteriz ki fikr-i sâbik eğer doğru ise servetten büyük küçük bütün kardeşleri mahrum bırakalım da hepsi çalışsın iktisâb-ı meârif etsin, hiçbirisi cahil (tembel) kalmasın, hele ekberi ile erşedi mutlaka başka başka olmasın, işte mükemmel bir nümûne-yi ifrât-ü tefrit olan İngiltere kanûn-i verâsetini tercih ve tahsîne şitâb edenler acaba bu noktaları düşünmüyorlar mı? Bu adamlar İngiltere kanunu kadar muhâkeme-yi fikriye kanununa vakıf olsalardı onlarla münazara pek kolay olurdu. O vakit müdafaamızı birkaç cümleye kadar tenzil ve ihtisar edebilirdik. Başka bir şeye hacet kalmamak üzere derdik ki: Bu kanunun tezyîd-i servete bâdi olacağını söylüyorsunuz ki böyle olduğu farz ve teslim edilse bile bu kanun-i servet midir, kanûn-i veraset midir? Çünkü her şeyde saadet aranmak kanunu daha akdem-i vâcibü’r-riâyedir. Şu halde sorarız ki bir babanın öz evladından kimi babasının daha yakın evladı ve kimi biraz uzakça evladı olmak suretiyle birbirinden farklı olabilir mi? Elbette olamaz. Öyle ise herkese hak ve hissesini vermeli ve ilerisine karışmamalıdır ama erbâb-ı istihkaktan bazıları eline geçen serveti hüsn-i idâre edemeyecekmiş, orasını kendi düşünsün. Biz onu istihkaktan mahrum etmemekle vazifemizi îfâ ettik fazla olarak bir adamın bir faide-i meşrû’a ve mu’teddün bihâ olmadıkça malını itlâf ve isrâf etmesini büyük bir günah addeden kavâid-i ahlâkiyemiz de gözünün önündedir.

     

    Hülâsa-yı kelam veraset-i İslamiye (و آت كل ذي حق حقه)(Ve âtî külle zî hakkin hakkehu)(her hak sahibine hakkını veriniz) esası üzerine müesses olduğu için bundan güzel bundan a’del bir tarîk-i veraset olamaz. Evet İslam’da kadınların hisse-yi irsîleri erkeğinkinden az olur ki onun de sebebi taddüd-i zevcât ve talâk kısımlarında mufassalan beyân-ü isbât edildiği üzere erkeklerin zaten rüchân-ı hilkate mazhar olmalarıdır. Bir de teşkil-i aile için bidâyeten ve nihâyeten icap eden mesârif alem-i İslam’da erkeklere ait olduğundan kadınlara o kadar kuvve-yi maliyenin lüzumu yoktur. Onlar kendi kendilerine yaşayıp bir erkeğin cenâh-ı refakati (merhamet kanatları) altında imrâr-ı hayat etmeleri için Şâri’-i Hakîmden bu da bir ihtâr zımnındadır. Sonra ilm-i Fıkhın kitâbu’d-diyâtından anlaşılacağı veçhile ricâle, aile mesârifinden başkaca mesârif-i maliye de tahmil olunmuştur. Herhalde zükûr ve inâs farkı büyük kardeş, ortanca kardeş farkına benzemeyeceği gibi noksan-ı kısmet de bi’l-külliye mahrumiyete benzemez. Bi’l-külliye mahrumiyet tabirimiz mübalağaya haml olunmasın, bütün kardeşlerin malı, içlerinden birinin re’y-i hôduna (kendi görüşüne) bırakılarak sairlerinin tâbî ve mahkum bir halde bulunmaları (اليأس احدي الراحتين)(1) fehvâsı üzerine hırmân-ı küllîden de fenadır. Ne hacet dünyanın elbette ekseriyetini teşkil eden ortanca ve küçük kardeşler bu usul-i verasetin sekâmetini ez dil-ü cân (gönülden ve kalpten) tasdik eder. Uhuvve-yi kebîre ise muvakka bir zaman için yalnız hîn-i verasette bu usulün lehinde bulunabilirler ise de, sonradan hîn-i irâsta tebdil-i fikr ederler, galiba bu bahsi fakire yazdırmaya sebep olan zât da hayatta olan zengin bir babanın büyük oğluydu.

                                                                                                                                                          Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

     

    Dipnotlar:

    (1): el-Ye’sü ihde’r-râhâteyn: الْيَأْس إِحْدَى الراحتين: مثل يضْرب بِهِ فِي الْعَرَب لمن يسْعَى ويرجى مرامه من رجل يقبل إيصاله إِلَيْهِ وَلَكِن لَا يُوصل فَتحصل لَهُ من ذَلِك صعوبة وملال. وَاعْلَم أَن الرَّاحَة راحتان: الأولى: الْوُصُول إِلَى الْمَطْلُوب. وَالثَّانيَِة: الخيبة واليأس مِنْهُ فَإِن صَاحب السَّعْي عِنْد الْيَأْس يجر رجْلي التَّرَدُّد وَالْمَشَقَّة فِي ذيل الرَّاحَة والاطمئنان

    Şu anlama gelen bir deyimdir: Bir kimse birisinden ihtiyacının ve arzusunun görülmesi üzerine bekleyişe girer, bekledikçe de bu arzusu gerçekleşmez, artık bir yerden sonra bu bekleyiş ve ümidinin gerçekleşmemesi ona bir üzüntü ve yorgunluk olmaya başlamaktadır. Literal tercümesi: Ümit kesmek iki rahattan birisidir. “Bilesin ki rahat iki kısımdır: Birincisi arzu edilene, talep edilene ulaşmaktır. İkinci rahat ise ondan ümit kesmektir, zira ulaşmaya çalışmasına rağmen ulaşamayan ümidini kestiğinde meşakkati ve artık tereddütü, şüpheyi takip eden bir rahat ve tatmine kavuşur”.

  • İslam’da Tevekkül

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, Cilt 3, Sayı 34

    Tarih: Ağustos 1956

    İslamiyet’te yanlış tefsire maruz kalmış bazı mefhumlar vardır. Bunlar kısmen dini felsefeye, kısmen hak ve tekvin akidesine taalluk eder. Bu mefhumlardan biri de tevekkül mefhumudur. Bazı kimseler Müslümanların gerileme sebeplerinden birinin de tevekkül akidesi olduğunu iddia ederler. Bunlar İslam dininin maksadına vakıf olmayan veya bi’l-iltizam zihinlerde şüphe ve tereddüt uyandırmaya çalışan İslamiyet’in muarızlarıdır, Bir defa merak edip de tevekküle ait ayet ve hadisleri tetkik etseler veya bilenlerden öğrenseler, böyle bir iddiada bulunmaktan belki çekineceklerdir.

    Tevekkülün, âtıl ve batıl oturup Allah’tan rızık ve işlerde muvaffakiyet beklemek demek olmadığı bir gûna, şüphe ve tereddüde mahal kalmayacak kadar aşikardır. Her hükmü insanların menfaat ve ihtiyaçlarına ve hilkat kanunlarına muvafık olan İslam dininde tevekkül mefhumunu iddia olunduğu gibi anlamaya aklen ve mantıken imkan yoktur. Çalışmaktan başka insan için dünya ve ahirette bir şey olmadığını, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıp yarın ölecekmiş gibi Allah’a ibadet etmeyi tavsiye ve talim eden bir dinde, tevekkülün atalete sebep olması düşünülemez. Bir hadis-i şerifte helal rızık talep etmek her Müslüman üzerine vaciptir. Diğer bir hadis-i şerif de helal rızık kesb etmek için, yorulup geceleyenler mazharı mağfiret olarak uyurlar. Buyrulmuştur ki atalet ve tenbelliği taharri ve saî demek olan talep arasında bir münasebet yoktur.

    Son asırlarda yer yer Müslümanlarda görülen ataletin menşeini tevekkül akidesinde değil, başka hususlarda aramak lazımdır. Bunların başında cehalet ve ahlaksızlık yer alır. Fakr-u zaruret gibi ruh ve irade üzerinde müessir ve tahribkâr haller de düşünülebilir ise de bunların menşei dahi cehalettir. Cehalet öyle bir hastalıktır ki, fıtrî istidatları felce uğratır, müptela olanları şuurdan, idrakten, fikir ve muhakemeden mahrum kılar. Neticeleri bu kadar vahim olan cehaletin akıbeti tabiatıyla zillet ve sefalettir. Nitekim bugün Asya ve Afrika’da yaşayan muhtelif dinlere mensup insanlar aynı haldedirler. Sebebi yine cehalettir. Tevekkül akidesine tan edenler, İslam dünyasının teâli devrindeki medeniyetinden ve tevekkülün bunların terakki ve itilâsına ne için mâni olmadığından bahsetmezler. Ya bu devirler hakkında malumat sahibi değildirler veya bilmezden gelirler. Aynı dünyanın mensupları olan Emeviler ve Abbasilerin, Endülüsler, Selçukîler ve Osmanlılar dinlerine şuurla yapıştıkları, İslamiyet’e mantıkla sarıldıkları devirlerde eriştikleri medeniyet seviyesi muasırlarının medeniyetinden çok üstündü. Dünya tarihi tetkik edilince bu cihet derhal anlaşılır. Tevekkülleri ilim, ve irfan, fen ve san’at sahalarında onların terakki ve itilâlarına mâni olmamıştır. Çünkü tevekkül, atalet demek değil, esbabına tevessülden sonra Allah’a dayanıp güvenmek demektir. Neticelerin sebepleriyle mevcudiyetleri değişmeyen sünnet-i ilahiye (adet-i ilâhiye) muktezasından ise de sebebi de ve bunun tabi olduğu şartları da halk eden Allah’tır. Yalnız kulun bu sebeplere tevessül etmesi ve kendisinde halk olunan kuvvetleri harekete getirmesi lazımdır. Cenab-ı Hak Kur’an’ı Keriminde habib-i zîşanına “Müşavere et, ondan sonra azm eylediğinde Allah’a tevekkül eyle” buyurmuştur. Azim, saî ve ihtimami tazammun eder. Bir insanın mücehhez olduğu kuvvetleri harekete getirmeyip de Allah’tan rızık ve muvaffakiyet beklemesi İslam dininin red ve takbih eylediği atâletin ta kendisidir.

    Şu hadis-i şerifle de tevekkülün ne demek olduğu apaçık anlatılmaktadır. Eshab-ı Kiramdan bir zat Resul-i Ekrem’e Allah’a tevekkül ederek devemi başı boş bıraktım demesi üzerine, hazret-i Resul-i Ekrem; “Evvela bağla ondan sonra tevekkül et” buyurmuş ve bununla ümmetine muhafaza ve tedbirlerde kusur edilmemesini tavsiye ve emreylemiştir. “Kuşlar sabahleyin yuvalarından aç kalkar ve akşam tok dönerler.” mealinde olan hadis-i şerifte de yaşamak ve muvaffak olmak için saî ve gayretin lüzumuna işaret vardır. Kuşların yuvalarından aç kalkıp akşam tok olarak dönmeleri, tehlikeler içinde kırları, bayırları bağ ve bahçeleri dolaşıp yorulmaları semeresidir. Yoksa onlar her gün etrafa koşup dolaşmasalar aç kalır ve nihayet helak olurlardı. Görülüyor ki, şuur ve idrakten mahrum olan hayvanlar bile saî ve gayretle maişetlerini temin edebilmektedirler.

    Son olarak kayd edelim ki, Hazret-i Nebi-i Zîşanın hayat safhaları göz önüne getirilirse tevekkülün ne demek olduğu hususunda başka delil aramaya ihtiyaç kalmaz. Gerek hususi işlerinde gerekse vazife-i risaleti îfâda mübarek hayatları baştan sonuna kadar saî, mücadele ve bin türlü meşakkatle geçmiştir. Tevekkülü atalet ve miskinlik manasına alan bir dinin mübeşşiri bu kadar faal ve gayyûr olamazdı.

     

    Hazırlayan : Süleyman Arif Aslan

     

  • Beyanülhakk’ın Mesleği

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak

    Tarih: 9 Ramazan 1326

    Şerʿ-i şerîfte emir bi’l-maʿrûf ve nehiy ani’l-münker nâmıyla bir kaziyye-i muʿtenâ bihâ bir vafize-i mukaddes vardır. Maruf ne demek olduğunu bilirsiniz. Bütün iyiliklere şâmil bir kelime! Münker de bilcümle fenalıkları muhît bir tabir!

    Bu emir bi’l-maʿrûf ve nehiy ani’l-münker vazifesinin büyük bir hissesi hele hisse-i ibtidâiyyesi ulemânın uhdesine müretteptir. Temmuz on birde makbara-i mâziviyete defnettiğimiz devr-i istibdad, münker devri idi. Bu münkeri nehiy ve refʿ için iktizâ eden mesâi-i ibtidâiyyede bulunmak yani kuvve-i icrâiyyeye rehberlik etmek vazifesi arz ettiğim vecihle ulemâya ait iken biz, vaktiyle vazifemizi maatteessüf edâ edemediğimiz halde bu vazife-i meşrûayı şanlı askerlerimizle İttihad ve Terakki Cemiyeti erkân-ı kirâmı îfâ etti. Binâenaleyh bizim bu erbâb-ı hamiyete karşı teşekkürâtımız mahcûbiyetle memzûcdur.

    Ancak devr-i sâbıkta tarik-i ilmiye ve talebe-i ulûm jurnalciler için en vâsiʿ bir meʾkel en müheyyâ bir vesîle halinde bulunmuş olduğu cihetle bu hainlerin, bizim kadar hiçbir sınıf ve meslek hakkında sedd-i râh-ı terakki olmadıkları hususu da ahvalimizi yakından bilenlerce müsellem bir hakikattir ki buna nazaran da İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin mesâi-i hamiyeti herkesten ziyade bizim hesabımıza meşkûr olduğu nisbetinde bizim de kendilerine karşı mazur olacağımız tabiidir. Bugün lillâhi’l-hamd terakki ve tekâmülümüz için hiçbir mâni kalmamıştır. Dün îfâ-yı vazâif-i hamiyette cemiyete pişrevlik edemediysek bugün peyrevlik vazifesini edâ ile telâfi-i mâ-fâte çalışacağız. Matmah-ı nazarımız, şeâir-i İslâmiyye ve âdab-ı milliyyeyi muhafaza ederek Anadolu’nun Rumeli’nin aʿmâkında, saf ve cevherli yörükleriyle kendilerine her teklif olunan şeyi, en büyük bir sermaye-i saadet olsa dahi meşruiyet kisvesi altında kabul edebilmek tıynet-i salâbet-küsterânesinde bulunan milyonlarca ehl-i İslam’ı terakkiyât-ı ahrârâneye teşvik etmek ve İslamiyetin senelerden beri âşık ve sâlî bulunduğu idarenin idâre-i meşrûta olduğunu yâr ve ağyâra anlatarak hükümet-i müstebiddenin cevr ve iʿtisâfı yüzünden kanun ve hükümet nâmları, kulaklarına en ağır bir bâr bela gibi gelen milleti, yeni hükümet-i âdile ile Kânun-ı Esâsîye ısındırmak olacaktır.

    Bazı bedhâhânın neşriyatı vecihle bizden meşrutiyet-i idareye karşı bir şîme-i işmizâza tesadüf edilmek şöyle dursun bu idarenin müessisleri bulunan erbâb-ı gayret ve hamiyete biz, kuvvetü’z-zahr olacağız. Din-i İslam’ı, hürriyet ve müsâvâta mâni zannetmek gibi batıl bir zehâba düşerek bu nimeti, bu bahşâyiş-i fıtratı bize çok görmek insafsızlığında bulunanlar tefrîk-i cins ve mezheb etmiş olurlar. لا فضل لعربي على عجمي ولا لأبيض على ‌أسود إلا بالتقى hadîs-i şerifi din-i İslam’ın düstûr-ı hikmet ve madeletidir.

    Hükümdârândan, âdât ve rusûm-ı cahiliyyeyi herc u merc ederek fukarâ-yı reâyâ tarzında yamalı elbise giyinmek, beytülmâlden aldığı bir mumu hesap ile yakmak, yolculuk aleminde  hizmetçisiyle bi’l-münâvebe hayvana binmek ve şehre girerken nevbet-i rukûb, hâdime gelmiş olmak hasebiyle kendinin, müstakbiline karşı râcil kaldığına ehemmiyet vermemek, tebaasından gayrimüslim bir müddeî ile huzur-ı hâkime çıkmak İslam’da vaki olan şuûn-ı meâlîdendir. İslam كلكم راع وكلكم مسؤول عن رعيته kânunuyla istibdâdı esasından imhâ ederek baştan ayağa kadar her ferd-i âferîdeyi mesul tutmuş ve لا طاعة لمخلوق في معصية الخالق kânunuyla da herkese hürriyet-i tâmme bahşeylemiştir.

    İşte İslam’ın, mine’l-kadîm mal-ı meşrûu bulunan hürriyetin eydi-i iğtisâbtan kurtularak aslına rucûu sayesindedir ki bizde, cemiyet-i ilmiyyenin nâşir-i efkârı olmak üzere şu risale-i üsbûiyyeyi neşre imkan bulabildik.

    Risalemizin mesleği ve maksad-ı tesîsi, müslim ve gayrimüslim bilcümle efrâd-ı Osmâniyye arasında hüsn-i âmîzişin takrir ve idamesine çalışmak; ve her ferd için, hazîz-i mezellet ve meskenette oturup kalmayarak dünyevi ve uhrevi vesail-i terakkiyâtımızı ihzara bezl-i makdûr eylemek; ve aramızda daima hak ve madelet ve şefkat ve müsavatı gözetmek din-i âlîmizin muktezayâtından olduğunu tefhim etmektir.

    Risalemiz en başta “mehâfetüllah” olmak üzere iffet ve istikamet, hamiyet, hemcinsine muâvenet, suret-i meşrûada hürriyet, ciddiyât ile ülfet, zulm ve istibdada nefret, ulûm ve fünûna muhabbet gibi hissiyat-ı fâzıleyi taʿmîme medar olacak neşriyatıyla millet-i necîbe-i Osmâniyyenin seviyye-i fikriyyelerini yükseltmeye çalışacak ve bilhassa, din-i İslam’ın mâni-i terakki olması gibi zunûn ve tekavvülânın butlânını bi-havlihi teâlâ ispat edecektir.

    Risalemiz, din-i İslam aleyhinde vukûu melhuz olan itirâzâta edille-i muknia ile cevap verecek ve herhangi bir mesele-i diniyye veya ilmiyye hakkında hatırlara hutur edebilen şükûk ve şubehâtı refʿ ve izale ile din-i İslam’ın, bütün insanların menâfiʿ-i hakîkiyyelerinin bir fezlekesi mesabesinde bulunan saadet-i dareyne mûsil olduğunu enzârda tecelli ettirmeye gayret edecek ve ahkam-ı şerʿiyye ve âdâb-ı milliyyeye mugayir gördüğü hâlât ve neşriyâtı tenkit ederek emir bi’l-maʿrûf ve nehiy ani’l-münker vazifesini ifadan geri kalmayacaktır.

    Fi’l-vâki ulemamızın bu vazifeyi devr-i istibdadda ihmal etmiş olduklarını ileri sürerek geçmişi muâheze perdesi altında onları halen ve istikbalen dahi bu vazifeden menetmek isteyenler var ise de bu misilli itirâzâta: batıl, makîsun-aleyh olmamak yahut o devirde ulema herkes ile birebir ve hatta daha ziyade mazur bulunmak tarzında verilecek cevaplardan mâ-adâ en ziyade şâyân-ı dikkat bir ciheti vardır ki devr-i sâbıkta muhâlif-i şerʿ ahval eksik olmuyorsa da o devirde o gibi fenalıklar gazete satırlarına geçmediği için birtakım vukûât-ı âdiyye ve şahsiyye derecesinde kalarak âdâb-ı umûmiyye-i İslamiyye üzerinde icrâ-yı tesir edemezdi.

    Bugün ise -bütün iyi şeylerin suistimali ile fenâ olabilmesi kabilinden olarak- serbesti-i matbuata ufacık bir suistimal karışmak yüzünden sâha-i intişara vazʿı muhtemel bulunan münkerâtın, mevzubahis olması ve adeta kabul-i umûmiyyeye arz edilmesi kuvvetinde bir tesiri hâiz olacağı cihetle nazar-ı ehemmiyetten dûr tutulmamak lüzumu erbâb-ı basiret nezdinde müsellemâttandır.

    Fatih Dersiâmlarından Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Süleyman Arif Aslan

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_1/1324_1_SABRIM.pdf

     

     

     

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XIV

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den: İrs ve Zekât

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2 Sayı 50

    Tarih: 22 Şubat 1325

     

    İngiltere’de kanûn-i verâset, bütün emvâl ekber evlâdın yed-i tasarruf ve idaresine kalmak suretiyle olarak bu yüzden servetin inkisâma uğramaması İngilizlerin maruf olan servetleriyle sebep olduğundan ve İslam’da kanun-i verasetin bu faydayı temin edemediğinden bahsedenler bulunuyor.

    Evvela, İngilizlerin bu sayede zengin oldukları menzûrun fîhtir (tartışılır bir meseledir). Eğer bu servet, ekberiyeti haiz evladın servetleri manasına ise teslim olunabilir. Evlad-ı saire ise tâli’in zengin anadan, babadan doğmak mazhariyetine bir de zengin ananın ve babanın büyük evladı olmak üzere doğmak kaydının seyyie-yi inzimâmına uğramaları yüzünden hasıl olan ye’is ve iğbirâr (üzüntü ve gücenme) ile en ziyade büyük kardeşlerine ait bulunan bir serveti tevsîa’ya (büyütmeye) çalışabilmeleri pek müsteb’ittir (uzak ihtimaldir). Hisâb-ı vüstâ ve tabîi ile iki kardeşi birbirine düşüren bu kanuna karşı küçük kardeşler büyük bir fevkaladelik, hilaf-ı me’mûl bir metânet ibraz ederek bundan müteessir oluyorlar ise bu defa servetin kanûn-ı mezkûrdan ziyade ihve-i mahrûmede görülen fevkaladeliğe atfetmek münasip olur. Nitekim, bu ittihad-ı efkara, bu fikr-i teavüne malik olan kardeşler toplu bir sermaye ile birlikte ticaret etmek üzere bi’t-terâzî (rızalaşarak) mallarını taksim etmek istemezlerse bunların, Şerîat-ı İslamiye’de dahi istedikleri kadar idameyi şirket edebilmeleri için hiçbir mani yoktur. Kanûn-i mezkûre şu halin, şu ticaret-i müşterekenin mecburi olması, taht-ı temine alınması ise temin-i istifadeden olarak müraccah addolunmuştur. Çünkü kardeşler müttefik oldukları takdirde bi’l-ihtiyar dahi ticaret-i müşterekede bulunabilirler hilafı takdirinde ise bunları ittifaka mecbur eylemek ihtilafı teşdîd etmekten başka bir şeye yaramaz. 

    Bu kanunun tevsî’-i servete (servetin büyümesine) hadim olacağı farz ve teslim edilse bile bu kadar insanları hukukundan men ederek cem’-ü iddihâr edilen serveti ne yapayım? Mesela bütün insanlar hükümetler tarafından kuvvet-i lâ yemût (ölmez, yok olmaz bir kuvvet) haline yakın bir maişetle iktifaya mecbur edilerek, sefâhet derecesine varmayan bir takım mesârif-i müreffeheden memnû’ tutularak bu suretle arttırılan paralarına sahipleri hesabına iddihâr ve irbâh olunmak (kar getirtmek ve el koymak) veyahut mirasları büyük kardeşlerin eydiyeyi tahakkümüne bırakılmayarak daha tasarrufkârâne olmak üzere hükümetler tarafından idare edilmek dahi ittisâ’-ı serveti mucip olur. Kezalik hiçbir kimseye zerre kadar merhamet etmeyerek, açlığından ölürken görülen bir zavallıya bir dilim ekmek vermeyerek, on paranın üstüne on düğüm örerek servet sahibi olmak da mümkündür. Fakat ne çare ki bunlardan birinci vev ikinci usûl-i servetin muhtevi olduğu şiddete kanun-i hürriyet ve sonuncusunun delalet ettiği hast-ü denâite (aşağılık ve hastalığa) kanûn-i hamiyyet müsait olmaz. Demek isteriz ki insanlar için her ne suretle olursa olsun ale’l-ıtlak cem’-i servet muktezâyı akl-ü hikmet değildir.

     

    Nitekim, ilm-i servet ahkamına istinaden alem-i İslam’daki ferîza-yı zekata itiraz ederek “Bir Adam alnının teriyle kazandığı malının yüzde iki buçuğunu muhtacîne vermeye niçin mecbur olsun, karşılıksız olarak vukû bulan şu sarfiyât kavaid-i ilm-i servete mugayırdır” denilir de bulunduğu halde biz bu itirazı müstakil bir makale ile cevap vermeye tenezzül olunmayacak kadar eğersiz bulduk. Hakikaten insan bu gibi ahkam-ı mukaddese-i İslamiye’yi intikâda kalkışmak için iki manasıyla hiss-i insâftan tecerrüt etmelidir. Acaba düşünülmüyor mu ki insanların yalnız ilm-i servet kavanîni ile amil olmaları mümkün olamayıp ma’delet, fazilet, izzet-i nefs ve muavenet-i hemcinsî gibi kavanîn-i insâniyeti de büsbütün unutmamaları velhasıl yalnız bir kanuna değil bütün kavânîn-i medenîyenin halîtasını (karışımını) yaparak, nükât-ı i’tilâfını (ülfet edip birleştikleri noktaları) bularak düstûru’l-amel (prensip) ittihaz etmeleri lazımdır. Hele bir (biz?) Müslümanlar ve Osmanlılar, Dînimizin teşvikiyâtından başka ecdâd-ü eslâfımızdan vâris olduğumuz hubb-i meâlî (yücelik sevgisi), tebcîl-i mekârim hissiyatıyla da muhtacîne muavenetin tenâkus-i serveti mucip olması kanununa karşı mütehekkimâne: (sanki bilinmedik bir hakikat-i keşf keşfolunmuş) deyiveriyoruz. Vaktiyle ecille-i dinimizden iki zat-ı Şerif (1) teklif ve tekellüften (sorumlu tutmak ve sorumluluk almak) ari olarak mahza fikr-i istirşâd ile görüşürken:

    -Taişiniz ne yoldadır (hayat geçiminiz nasıldır)?

    İstifsârına karşı:

    -Bulursak yeriz, bulmazsak sabrederiz.

    Cevabını alan zatın:

    -Bizim memleketin (Horasan) kilâbı da (köpekleri de) böyledir. Biz, bulmazsak şükrederiz. Bulursak îsâr-ü ibzâl ederiz.

    Demesi de deminki kanûn-i servete uymuyor değil mi? Bir de muhtacîne muavenet noksan serveti mucip olduğu fikrini teslim etmesek ne lazım gelir, çünkü vermekle malın eksilmesi gibi hasbe’z-zâhir (görünüş itibariyle) malum olan bir şeyin hakâik-i ilmiye sırasında tadâd olunacak kadar değeri yoktur, bunu herkes bilir. Marifet, kûtah-bînânın (kısa, dar görüşlülerin) kendi kendilerine akıl erdiremeyecekleri bir hakikati meydana koymaktır. İşte bütün sathî nazarân ile beraber hükm-i mezkûru kabul eden kaide-i servete rağmen bizim kanun-i hikmet beyanımız [يَمْحَقُ اللَّهُ الرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ](Hazret-i Mevlâ, faizi mahveder, öte yandan sadakaları da bereketlendirir) (Bakara Sûre-i Şerîfesi, 276. Âyet-i Kerîme) buyuruyor.

    El verir ki biz bu hale, sadâkâtın izdiyâd-ı emvâli mucip olacağına zimân-ı İlâhî (İlâhî bir tazmînât vaadi) ile de itimat ederiz. Ve bu bapta ciddi bir kuvve-i imaniyenin asârı görüleceğine şüphe etmeyiz. Fakat bunun cihet-i maddiyesi de şayan-ı dikkattir. Çünkü bir memlekette servet-i hakikiye o memleketin servet-i umumiyesi olmak lazım gelir. Aç ve çıplak ahalinin gayr-i memnû’ nazarları altında beş on zenginin payidar olması, hele mesûd ve müsterih yaşaması pek müşkil olur. Bir kere muavenet görmeyen fukaranın gözleri ağniyayı memleketin emvâlinde olmak yüzünden çok mehâzîr tevellüt eder. Saniyen, fakr-ü ihtiyaçtan nâşi birçok emrâz-ı sâriyenin baş gösterebilmesi cihetiyle memleket bir takım mesârif ihtiyarına mecbur olur ki bu tesîrattan ağniya dahi mâlen ve bedenen azâde kalamazlar. Zaten çaresine bakılmayan fakr-ü ihtiyacın kendisi de sârî bir hastalıktır.

    Salisen, fakr-ü zaruret tenâküs-i nüfus, vâridât-ı devletin mahdûdiyetini ulûm ve fünûnun tammüm edememesini icap ederek bu suretle hasıl olan za’f-i umuminin isticlâb edeceği tesîrât-ı hâricîyede bi’t-tab’ umumi olur. Erbâb-ı dikkat bu gibi nükât (incelikler) ve dekâiki her gün işitilerek manası düşünülmemeye alışılan (الصدقة ترد البلاء وتزيد العمر) (2) (Sadaka belayı def eder ömrü de uzatır) Hadisinden istihrâc edebilirler.      

                                                                [Ma ba’di var]

                                                                                                                                                      Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

     

     

    Dipnotlar:
    [1]: İbrahim bin Edhem ile Şakîk-i Belhî Kuddisehu Esrârahuma

    [2]: Hadîs-i Şerîfi bu lafızlarla bulamadık ve fakat şu hâliyle rivâyet var. “وصدقةُ السرِّ تطفئُ غضبَ الربِّ وصلةُ الرحمِ تزيدُ في العمرِ” “Gizli verilen sadaka, Rabb’in gadabını söndürür, ve sıla-yı rahm de ömrü uzatır”. (Ebû Ümâmeti’l-Bâhilî, Şerhu Selâsiyâti’l-Müsned, 2/248, Taberânî:8014, Hasen bir rivayet)

  • Ahlâkın Esâsı ve Medeniyyetin İstinadgâhı Dindir

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasûhî Bilmen

    Dergi: İslam’ın Nuru Cilt 1, Sayı 10

    Tarih: Cemaziyülevvel 1371 (1 Şubat 1952)

     

    Din: Allah Teâlâ Hazertleri tarafından vaz’ olunmuş bir kanûn-ı mübîndir ki, insanları gâyey-i hilkatten haberdar eder. İnsanlara hidayet ve saadet yollarını gösterir, insanları, erbâb-ı ukûlu (akıl sahiplerini) kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla bizatihi hayır olan umura (işlere) sevk eder. Bu kanûn-i mübini enbiyâyı ızâm hazarâtı Cânib-i İlâhîden bitarîki’l vahy (vahy yoluyla) telâkkî (alarak) ederek nâsa (insanlara) tebliğ buyurmuşlardır. Binaenaleyh dinin vâzı-ı hakikisi Cenâb-ı Hak olup menşe-i aslisi vahy ve nübüvvettir.

    Son asırlarda bazı hükemânın (din-i tabii diyânet-i tabiiye) namı ile vaz’ etmek istedikleri bir takım umdelere ve câhiliyyet devrelerinden kalma bir kısım bâtıl mezheplere mutlak surette din namı verilemez. Bunlar, hiç bir veçhile din mâhiyyet-i ulviyyesini haiz olmazlar. (Din- tabii) denilen şey nihayet bir meslek-i felsefiden ibaret olabilir. Akvâm-ı câhilenin sâlik oldukları mezhepler de Edyân-ı bâtıla (batıl dinler sapık dinler) namı ile yâd olunur. Ervâha,(ruhlara) bazı mevaddi ibtidâiyyeye, bir kısım nebâtat ve hayvânâta kevâkibe, (yıldızlara) insanlara, esnâma(putlara) taabbüd eden akvâmın zâhib bulundukları yollar bu cümledendir.

    Din hakkında müteaddid tarifler vardır [1]. Biz yukarıdaki tarif ile iktifa ediyoruz. Ancak bu tarifin bazı fıkralarını biraz tavzih edeceğiz. Şöyle ki:

    1-    Din: (Taraf-ı ilâhiden vaz’ olunmuş bir kanûn-ı mübindir). Binaenaleyh insanlar tarafından vaz’ olunan kavânîn (kanunlar) ve nizâmat ve sâir ilmi, sinâî müessesât, din mahiyyetini haiz olamaz.

    2-    Din (İnsanları gâye-i hilkatden haberdâr eder.) Malum olduğu üzere insanlar, beyhûde yere yaratılmamışlardır. Hilkat-i beşeriyyede bir hikmet-i ilâhiyye mütecellidir. İnsanların yaratılışı pek ulvi bir gâyeye müteveccihdir. Nitekim, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

    Ayet-i celîlesi bu gayeyi nâtıkdır. İşte din insanları bu gayey-i hilkatten haberdar eder, insanlara mebde’ ve mead hakkında pek mükemmel malumat verir. İnsanlara dini, dünyevi vazifelerini talim eder. 

     

    3-    Din: (İnsanlara hidâyet ve saadet yollarını gösterir.)

    Bu fıkra mühim bir hakikattir. Şöyle ki: Din bir mürşid-i hakikattir. İnsanlara tarik-i necâtı, şehrâh-ı saadeti gösterir, insanların bir sahay-ı i’tilâya vasıl olmalarına delalet eder. Yoksa insanları ellerinden tutup da hemen hidayet ve saadete isal etmez. Belki insanlar, din-i ilâhinin ahkâm-ı kudsiyyesine riayet, gösterdiği tariki takibe gayret etmelidirler ki, bilfiil saadet ve hidayete vasıl olabilsinler.

    4-    Din: (İnsanları, erbâb-ı ukûlu,kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla bizatihi hayr olan umûra sevk eder.)

    Bu fıkradan münfehim (anlaşılıyor) oluyor ki, insanların din-i ilâhî sevkiyle halen ve malen hayra salah ve necâta nail olabilmeleri için, bu dini kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla kabul etmeleri lazımdır. Yoksa vukû bulacak cebir ve ikraha veya gizli bir maksada mebni, dini, zahiren kabul edip de kalben münkir olanlar (münafık) nam-ı şenîini (kötü, bayağı) alacaklarından, bu gibi eşhâs, sâika-i din ile hayra, felah ve salaha mazhar olamazlar.

    5-    (Dinin vâzı-ı hakikisi Cenâb-ı Hak olup menşe-i aslisi vahy ve nübüvvettir).

    İnsanlar bizzat vâzı-ı din olamazlar. Hatta peygamberân-i ızâm hazarâtı, yalnız ahkâm-ı diniyyeyi tebliğe me’murdurlar, hiç biri hakikaten vâzı-ı din değildir. Kendilerine vâzı-ı din, şâri-i mübîn denilmesi mecâzdır. İnsanların vaz’ edecekleri din veya vücuda getirecekleri felsefe, beşeriyyetin hidayeti, saadet-i uhreviyyesini (ahiret saadetini) te’min edemeyeceği gibi, saadet-i dünyeviyyesini temine, ferdi, içtimai hayatını hüsn-i tanzime de kafi olamaz. Şöyle ki:

    1-    İnsanlar, Allah Teâlâ Hazretleri tarafından bitariki’l vahy tesis buyurulan bir dini mübîne nail olmadıkça, bilinmesi lazım olan bir çok hakâyika muttali olamazlar [2]. Hele Rizâ-i Bârîye mutabık olacak ibadat ve taatin nelerden ibaret olduğunu asla keşfedemezler, Rızay-ı İlâhîyyeye mazhariyyet şerefi, temin edilmedikçe beşeriyyet için hidayet ve saadete vüsul kabil olamaz.

    2-     Mevzuat-ı beşeriyyeden olan her şey, bir nice nâtemâm cihetleri hâvidir. Nâtemâm  (eksik) şeyler ise, dinden beklenilen mesâlih-i âliyyeyi temine kifayet edemez.   

    3-     Mevzuat-ı beşeriyyeden olan bir din veya bir felsefe, hiçbir zaman hata, ve butlandan (değiştirilmiş) hâli, tab’ı beşerde (beşer tabiatında) meknuz (gizli) olan tehakküm ve istibdâdın tecelli-i âsârından vareste olamaz. Bu mahiyyette olan bir şey ise, umum beşeriyyeti salaha nail, gaye-i kemale isal edemez.

    4-    İnsanlar vâz-ı din olabilseler efkâr-ı beşeriyyedeki tehalüfe (ayrılığa) binaen müteaddid, muhtelif edyân (dinler) meydana gelir. Bu muhtelif edyân ise, beşeriyyeti bir daire-i vahdete celbedecek hasaili câmî, umum beşeriyyetin saadetini temin edecek kabiliyyetini haiz olamaz.

    5-    İnsanların vaz’ edecekleri din, hiç bir vakit beşeriyyetin amâk-ı ruhuna (ruhun derinliklerine) nüfuz edemez. Efrad-ı beşeriyyenin böyle bir dine itaat ve inkiyâdı ansamimi’l kalp (seve seve) olamaz. Gayey-i emellerine münafi (aykırı) bir hâletin tehaddüsü (zuhuru, oluşu) böyle bir dine karşı isyan etmelerine kifayet eder.

    İnsanlar, ancak Allah’u Zülcelâl Hazretlerinin evâmir ve nevâhisine inkıyad etmeye vicdanen muvafakat ederler. kendileri gibi hüviyyet-i beşeriyyeyi haiz bulunan eşhasın din namına ihtira edecekleri şeyleri, kanûn-i ilâhî mesabesinde telakki ederek ona taat için kendilerinde bir mecburiyyet-i vicdaniyye hissetmezler. Bu itaat temin edilmedikçe de, hiç bir vakit saadet-i umumiyye tecelli edemez.

    Binaenaleyh, bir takım edyâın asırlardan beri bir çok mütefekkirîn tarafından hüsn-i kabule mazhar oluşu, ve bunların ahkamına her asırda mehmâ imkan itaat oluna gelmesi, bu edyânın esas itibari ile birer din-i ilâhiye râci’ olduğuna şehadet eder. Zaten hiçbir millet yoktur ki, kendilerine vaktiyle bir peygamber gönderilmiş olmasın. Nitekim:

    وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا فٖيهَا نَذٖيرٌ

    Ayet-i Celilesi bunu nâtıkdır [3].

    Ancak mürûr-i â’sar (asırlar) ile birçok milletler din-i ilâhiyyeleri tahribata uğratarak, cadde-i hakikatten çıkmışlardır. Fakat bununla beraber yine aralarında din-i ilâhinin bir kısım âsâr-ı âliyesi baki kalmıştır. Yoksa esasen bir din-i ilâhiye müstenid olmayıp da mevzuat-ı beşeriyyeden olduğu malum bulunan edyânın payidar olabilmesi, muhtelif sunûf-ı beşeriyyenin (beşer sınıflarının) kulûbunu teshîr edebilmesi ilmen, tab’an kabil değildir.

     

    Vâkia bir takım edyân-ı batıla vardır ki, bunların menşei zunun (zanlar, tahminler) ve hurâfattır. Böyle olmakla beraber, bu batıl dinlere bir çok insan kütleleri mu’tekid bulunmaktadır. Şu kadar var ki, bu gâfil insanlardan her biri, din namına kabul ettiği tariki, bir din-i ilahi olmak üzere telâkki etmiş, bu batıl tariklerin mevzuat-ı beşeriyyeden olduğuna kâil bulunmamıştır. Mahaza, bu batıl dinler, edyân-ı ilâhiyyenin haiz olduğu meâlinden mahrum oldugundan, beşeriyyet-i mutefekkireyi kendi dairesine celb edememiştir.

     

     

    DİN-İ TEVHİD 

    Beşeriyyetin ilk dini, din-i tevhid ve tenzihtir. Çünkü Ebü’l beşer (insanların babası) olan Hazret-i Adem aleyhisselam, mazhar olduğu vahy ve talim-i Rabbani sayesinde din-i tevhide nail olmuş ve haiz olduğu nübuvvete binaen bu din-i mübini kendi evlâd-u ahfadına da teblig eylemiştir. Binaaenaleyh insanların o tarihten itibaren akide-i tevhide malik olarak, bir Hakk-ı Zülcelale ibadet etmişlerdir. Ancak bir müddet sonra ebnây-ı Adem (insan oğulları) arasında cehalet âsârı yüz göstermiş, gide gide bir takım batıl akideler türemiştir.

    كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً

    Ayet-i Celilesi gösteriyor ki, insanlar bidâyeten ümmet-i vâhide olup, her biri fitrat-ı selimeye, hüsn-i itikada malik idi, bilâhare ihtilafata düşerek bir kısmı imanını muhâraza etmiş, bir kısmı da küfür ve isyân vâdisine düşmüştür. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, ehl-i imanı sevap ile tebşir, ehl-i küfür ve isyanı azâb ile inzar için, vakit vakit peygamberler göndermiş, nâs arasında zuhur eden ihtilâfâtı hâl ve fasl için de onlara, kitaplarını inzâl buyurmuş, bu suretle de tevhid üzerine mübteni, esasen müttehid olan edyân-ı ilâhiyye vücûde gelmişdir.

     

    Dipnotlar:

    [1] Din: lugâtde âdet, siyret, hüküm, ceza, taat, rey ve siyaset gibi manalara gelir.

    [2] Akil: Mevcûdiyet-i ilahiyyeyi, bazı esasat-ı diniyyeyi idrak edebilirse de sair ahkam-ı diniyyeyi, hakâik-i âliyyeyi idrak edemez.

    [3] Amerika ahali-i kadimesi, bu kıt’aya, Asyadan muhaceret etmiş olduğundan vaktiyle onlara da peygamber gönderilmiş olduğu şüphesizdir.

  • Mantık-Nahiv İlişkisi III: İnşâî Cümleler Haber Olabilir Mi?

    Müellif: Abdurrahman Beşikci  

    Tarih: 12 Rebiülahir 1446 (15 Ekim 2024)  

    Yayım Yeri: İKAN Blog

                                                                  وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا

    Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O Rab ki insana hayırlı meşguliyetler verdi. Salât ü selâm da Allah Teâlâ’nın emir ve nehiylerini bizlere haber eden Risâletpenâh Efendimiz’e -sallallahu aleyhi vesellem- olsun.

    Zikri geçen ayet-i kerîme çeşitli veçhelerle ulemanın gündemine gelmiştir. Bunlardan belki de en önemlisi hırsızlık yapan kimsenin hükmünü kendisine uğraş edinen fakîhin meşguliyetidir. Fakîh, hayatı tanzim gayesiyle ilgili ayeti alır ve birçok açıdan inceler. Bu incelemenin kemal vecihle tamam bulması ise farklı ilimlerden mukaddimeler istemektedir. Fakîh, hüküm istinbat edebilmek için evvel emirde ayeti en doğru bir biçimde anlamlandırmalıdır. Bu noktada ise alet ilimleri devreye girer. Bu yazı mezkûr alet ilimlerinden nahvin iştigal konusunu bir diğer alet ilmi olan mantık ilmi temelinde inceleyecektir. Bu noktadaki hareket noktamız ise bâlâdaki ayet-i celîle olacaktır.

    Mezkûr ayet-i kerîme nahiv kitaplarının iştigal başlığında ulemanın sıklıkla gündem ettiği, belki de bir vecih bulmaya çalıştığı ayetlerden birisidir. Bu noktadaki bir diğer ayet-i kerîme ise Nûr Suresi’nin 2. ayetidir. İlgili nahiv konusuna göre şayet bir isim bir âmile tekaddüm eder ve âmil de bir zamirde amel etmesi sebebiyle tekaddüm eden isimde amel edemiyorsa, ki zamirde amel etmeseydi o isimde amel edecekti, iştigal söz konusudur. Bu ayet özelinde “السارق” ve “السارقة” kelimeleri “اقطعوا” âmiline tekaddüm etmiştir. Bu âmil, mamûlünün mamûlü olan müsennâ zamir olmasa idi mezkûr isimlerde amel edebilecekti. 

    Zorunlu haller dışında, iştigâl meselesi olduğunda iki ihtimal söz konusudur: (i) Mezkûr isim mansup okunur ve bu nasb amelini gerçekleştirecek bir amil takdir edilir. (ii) Mezkûr isim merfu’ okunur ve sonrasında gelen cümle mezkûr ismin haberi olur. (i) ihtimalinde ise takdir edilen âmil cümlede mezkûr olan âmilce tefsir olunduğundan dolayı ikinci cümlenin mahallen irabı söz konusu değildir. Nitekim tefsiriye cümlelerin iraptan mahalli yoktur. Ulemadan kimileri bu kabilden olan cümlelerin tefsiriye cümle olup olmadığında ihtilaf etmişse de konumuz olmaması hasebiyle değinmeye gerek duymuyoruz.

    Zorunlu haller dışında iştigal meselesinde iki ihtimalin olduğunu söylemiştik. Ne var ki bu iki ihtimal her zaman için denk ihtimaller değildir. Kimi durumlarda (i) seçeneği baskın iken kimi durumlarda ise (ii) seçeneği baskındır. Söz gelimi daha çok fiillerde kullanılan bir edatın bulunması halinde (i) seçeneği ön plana çıkarken daha çok isimlerde kullanılan bir edatın bulunması halinde ise (ii) seçeneği ön plana çıkmaktadır.

    (i) seçeneğinin ön plana çıktığı bir diğer durum ise iştigale konu edilen âmilin haberî değil, inşâî bir cümle olduğu durumdur. Buna göre âmile tekaddüm eden isim(ler)in mübteda olarak görülmemesi evladır. Nitekim bu isimlerin mübteda olmaları halinde haber, inşâî bir cümle olacaktır. Mezkûr ayet-i celîle de bu duruma örnek teşkil edebileceği düşünülen ayetler arasındadır. Nitekim ilgili ayetteki âmil inşâî bir cümledir. Eğer ayetin irap veçhi (ii) olacak olursa “Hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadın” mübtedasından “Onların ellerini kesiniz!” inşâî cümlesi ile haber vermemiz gerekecektir. Halbuki inşâî cümleler herhangi bir haber değeri taşımazlar. Doğru ya da yanlış olmaya kabil olmayan tam mürekkep yapılardır. Zira mantıkta da geçtiği üzere doğru ve yanlış olmaya kabil olan ancak önermedir. Nitekim önermeler vakıaya dair bir iddia taşır; vakıadan haber verirler. Öte yandan inşâî cümleler ise vakıadan haber vermezler ve mutabakat gösterebilecekleri herhangi bir gerçeklikleri de yoktur. 

    İbn Hişâm Katru’n-Nedâ’da böylesi bir durumda mübtedadan, talebî bir cümle ile haber vermenin lazım geleceğini söyler. Bu ise kıyasın hilafınadır. Zira böylesi bir cümle doğruluk ve yanlışlığa kâbil değildir. Kıyasa aykırı olmak imkânsız demek değildir. Nitekim müellif iştigaldeki âmilin talebî cümle olduğu durumda nasb etmenin daha râcih olduğunu belirtir, herhangi bir zorunluluk iddia etmez. Öte yandan bir diğer gruba göre ise haberin talebî bir cümle olmasının imkânsızdır. Dolayısıyla bu konuda iki grubun olduğu söylenebilir: i) Mübtedadan talebî cümle ile haber verilebileceğini söyleyenler (Sîbeveyh gibi), ii) Mübtedadan talebî cümle ile haber verilemeyeceğini söyleyenler (İbn Serrâc ve İbn Anberî gibi). Dolayısıyla ilgili ayet özelinde iki durum söz konusudur. (i) görüşünü savunanlara göre talebî cümle ile haberde bulunmak mümkün olsa da mercuhtur. Peki belagatta zirveyi temsil eden Kur’an nasıl olur da mercuh bir veçhe sahip olabilir? Buradan hareketle bu görüşü kabul edenler ilgili ayet-i kerimeyi iştigale konu etmeyecek şekilde ele alma eğilimindedirler. (ii) görüşünü savunanlara göre de mezkûr ayet-i kerîme iştigale konu olmamalıdır. Nitekim haberin talebî cümle olamıyor oluşu ayet-i kerimede geçen isimlerin talebî bir cümle ile haber almasına manidir. Bu durumda ya mezkûr isimler mansup olmalıdır -ki kıraat böyle varit olmamıştır- ya da isimler ve sonrasında gelen inşâî cümle ayrı cümleler olarak kurgulanmalıdır.

     

    İnşâî Cümleler Haber Olabilir Mi?

    Her ne kadar iki grup da mezkûr ayet-i celîleyi iştigale konu etmeseler de temeldeki yaklaşımları farklıdır. Bu noktada mantık-nahiv ilişkisini görebileceğimiz bir mesele olarak inşâî cümlelerin haber olup olamayacağını mantıktan hareketle ele alacağız. Nahiv, Arap dilinde ortaya çıkan isnadı inceler. Ancak isnad her ne kadar Arap dilinde ortaya çıksa da mantığın çizdiği suretin dışına çıkamayacaktır. Nahivdeki her bir cümle isnad barındırır. İsnadın ise iki tarafı vardır: Müsnedun ileyh ve müsned. Mübteda ve haber isim cümlelerinde bulunan müsnedun ileyh ve müsnede verilen hususi isimdir. 

    İsim cümlesinin temel ögelerinden olan mübteda muhakkak surette isim olmalıdır. Nitekim bu isim cümlesi olmanın ilk şartıdır. İsimler ise kendilerinden haber verilmesi sahih olan kelimelerdir. Dolayısıyla mübtedanın cümle olması mümkün değildir. Bu noktada cümle olamamaktan kasıt müfrede indirgenemeyecek surette olmamaktır. Örnek vermek gerekirse “علي طالب” (Ali öğrencidir.) cümlesindeki “علي” mübtedadır. Buna mukabil “علي طالب جملة” (“Ali öğrencidir” cümledir.) cümlesindeki mübteda “علي طالب” ifadesidir. Nitekim ilk “علي طالب”un aksine ikincisinde hüküm göz önünde bulundurulmaz. Yani her ne kadar cümle olarak aşina olduğumuz bir formda dursa da cümle olma vasfını ilgili cümlenin cüzü olduğu esnada yitirmiş, müfret hükmünü almıştır. 

    İsim cümlesinin ikinci ögesi olan “haber”, mübtedadan haber vermesi sebebiyle haber olarak isimlendirilmektedir. Nahiv kitaplarında, haberde asıl olanın “öğrenci” gibi müfret olması olduğu ifade edilir. Öte yandan haber, cümle olarak da gelebilmektedir. “زيد قائم أبوه”, “زيد قام أبوه”, “زيد في البيت” örneklerinde de olduğu üzere. Haber, cümle olduğunda üç ihtimal vardır: i) İsim cümlesidir, ii) Fiil cümlesidir, iii) Şibhi cümledir. Haberin cümle olduğu durumlarda aşina olunan haberin “haberî cümle” olmasıdır. İlgili bablardaki örnekler de hep bu kabildendir. 

    Sorumuza dönecek olursak, inşâî cümlelerin haber olması mümkün müdür? İnşâî cümlelerin haber olamayacağını söyleyenler bu cümlelerin doğru ya da yanlışa kabil olmayışından hareketle bu iddialarını öne sürerler. Nitekim haberin “bir haber veriyor” olması gerekmektedir. İnşâî cümleler ise herhangi bir haber vermezler. Dolayısıyla inşâî cümlelerin haber konumunda olmamaları gerekmektedir. Bu mezhebe göre cümle şeklindeki haber daima haberî cümlelerden meydana gelmelidir.

    Kanaatimizce bu yaklaşım cümle haberin haber olduğu esnada cümle olma vasfını koruyacağı vehminden kaynaklanmaktadır. Haberde asıl olanın müfretlik olduğunu söyleyenler bunu bilfiil müfretlik üzerinden açıklarlar. Bunun yanı sıra haberin cümle olabileceğini de açıkça söylerler. Ancak bu durumda şunun da göz ardı edilmemesi elzemdir: Haber, haber olduğu esnada müfretleşmek zorundadır. Yani haber konumuna gelen öge orada cümle olarak duramaz. Her ne kadar mezkûr haberler zahir haliyle cümle olduğu izlenimi uyandırsa da bilkuvve müfret olmalıdırlar. Nitekim “A B’dir” şeklindeki bir ifade “A vasfının bilfiil sadık geldiği fertlere B vasfı da sadık gelmektedir” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla haber konumundaki B vasıflaşmak, bir diğer değişle müfretleşmek zorundadır. A ve B’nin telaffuz itibariyle birer cümleyi anımsatması ise pek de önemli değildir. Böylesi bir yaklaşım lafızlara takılıp kalmak anlamına gelecektir.

    Buraya kadarki anlatıdan da ortaya çıktığı üzere cümle şeklindeki haberler bilkuvve müfret olmalıdır. Bunlara cümle haber denilmesinin ve bu başlık altında incelenmesinin sebebi ise bilfiil müfret haberden farklı hükümlere sahip olmasıdır (Cümle haberden mübtedaya dönen bir râbıtanın olması, bilfiil müfret ile mübteda arasındaki uyumların cümle haberdeki rabıta ile mübteda arasında aranması vb.).  Ancak nihayetinde her ikisi de müfret olarak cümlede yer alır ve müfret olarak hamledilir. 

    İnşâî cümlelerin doğruluk ve yanlışlığa muhtemel olmaması sebebiyle haber olamadığı şeklindeki gerekçelendirme bu durumda soru işaretleri barındırmaktadır. Nitekim haberde asıl olanın bilfiil müfretlik olduğunu ifade etmiştik. Bilfiil müfretler ise tasavvurlardır ve tasavvurlar doğruluk ve yanlışlıkla nitelenmezler. Dolayısıyla haberin doğruluk ve yanlışlıkla nitelenmemesi haberde asıl olan halin dâim surette taşıdığı bir hükümdür. Bir diğer husus ise cümle haberlerin haber oldukları vakit mürekkep bir surette kalmıyor, müfretleşiyor olmalarıdır. Dolayısıyla müfretleşen haberî cümle de doğruluk ve yanlışlık bildirmeyecektir. Bu durumda ise inşâî cümlelerin doğruluk ve yanlışlık ifade etmemelerinden ötürü haber olamadıklarını söylemek diğer haber türlerini gözettiğimizde tutarlı olmayacaktır.

    İnşâî cümleleri haber yapmak istemeyenlerin -mezkûr itiraz çerçevesinde- sığınabileceği son liman inşâî ve haberî cümlelerin müfretleşmeden evvelki durumları olabilir. Ancak bu da fayda sağlamayacaktır. Nitekim ne inşâî cümle ne de haberî cümle tam mürekkep bir halde iken haber değildirler. Cümlede müfret olarak bulunan bu yapılar cümleye dahil olmadan evvelki halleri itibariyle farklılaşsalar da cümleye o halleriyle dahil olmamaktadırlar. Dolayısıyla cümle oldukları hal bu noktada itiraza mesnet olamayacaktır.

    Konu özelinde tekrardan ayet-i kerimeye rücu etmemiz gerekirse, İbn Hişâm ilgili ayette neden nasbın tercih edilmediği hususunda biri Sîbeveyh diğeri Müberrid’e ait olmak üzere iki görüş zikreder. Her iki yaklaşıma göre de ilgili ayet iştigal konusu kapsamına girmemektedir. Bu noktada Sibeveyh’in tevcih sebebinin inşâî cümlelerin haber olamayacağını düşünmesi olmadığını ifade etmek gerekir. Aksine Sîbeveyh bunu mümkün görmüş ancak mezkûr ayetin buna örnek olmadığını düşünmüştür. (Müberrid’in görüşüne herhangi bir kaynakta tesadüf etmedim.) Peki talebî cümlelerin haber olabileceğini kabul etmesine rağmen Sîbeveyh neden bu nokta-i nazarla ayet-i açıklamamış ve çeşitli takdirlerle iki cümleyi birbirinden ayırmıştır? Bunun sebebi -Allahu alem- ilgili ayetin iştigale konu edilmesi halinde nasb okunmasının evla olacak olmasıdır. Belağatta zirveyi temsil eden bir kitapta, Kur’an’da, evla olanın değil de mercuh görüşün tercih edildiğini söylemek her ne kadar nahven mümkün olsa da haddizatında problemli bir yaklaşım olacaktır. İşte bu sebepten ötürü Sâhibu’l-Kitâb Sîbeveyh ilgili ayeti iştigale konu etmeyecek şekilde tevil eder.  Öte yandan kimi ‘Îrâbu’l-Kur’ân müelliflerinin de mezkûr ayet-i kerimeyi mübteda-haber ilişkisi içerisinde değerlendirmesi de ciddi anlamda bir noksan olarak kabul edilebilir.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XIII

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden Sa’y-ü Servet

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2 Sayı 48

    Tarih: 8 Şubat 1325

     

    Bazılarımızda eskiden kalma ve son zamanlarda umumiyetle din-i İslam’a isnat olunan bazı yanlış fikirler vardır. Fani dünya için çalışmak ne lazım, ahiretim mamur olsun da üç günlük Dünya’yı nasıl olsa geçiririm. Cenâb-ı Hak rızkımı tekeffül etmiştir. Hazret-i Allah’ın kefâletine emniyet-i tâm değil mi ki tahsîl-i maişet uğrunda bu kadar yorgunluğa lüzum göreyim. Bundan Hazret-i Allah’a tevekkülsüzlük çıkar, derler. Ve bu sözleri bir nev’î sûfilik, dindarlık olmak üzere sarfederler. Halbuki bu gibi fikirler dine, İslamiyet’e leke sürdürüyor, bir din ki mensûbînin tenbellikle, ilişkisizlikle fakr-ü sefâlet içinde kalmasını ve bunun neticesi olarak sair milletlerin kuvvet ve satvetleri altında ezilmesini mucip olursa o din nasıl doğru ve makul bir din olabilir, dedirtir. Muazzez ve mukaddes bildiğimiz dinimiz bizi düşmanlarımızın ayakları altına atıyormuş, dünya’da yaşamaya bedel sürünmemizi istiyormuş, hiç böyle şey olur mu? Bunlar dine iftiradır. Peygamberimiz Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz bir Hadîs-i Şerîf’de: “Sizin hayırlılarınız ne dünyası için ahiretini, ne de ahireti için dünyasını terk ve ihmal edenler değildir [1] belki sizin hayırlılarınız dünyası ile ahireti beynini cem’ edenlerinizdir.” Buyurmuşlardır. İntiharın hasbe’d-diyâne ne kadar mezmûm bir şey olduğu malumdur. İntihara katiyyen razı olmayan bir din fakr-ü sefâlete razı olmaz. Çünkü, bâ-husus asr-ı hâzırda fakr-ü sefâlet dahi tedricen intihar demektir.

    Diğer bir Hadîs-i Şerîf’de “Kâde’l-Fakru en yekûne küfran” (fakirlik neredeyse küfür olacaktı) buyurulmuştur. Yani fukaralık küfre yakın bir şeydir. İşte bu Hadîs-i Şerîfin dahi sırrı i’câzîdir. Zamanımıza tatbikan ne kadar zahir ve aşikardır. Çünkü zamanımızda ferden ve cem’an ahkam-ı dîniye’yi muhafaza ve icra etmek fakr-ü zaruretle beraber pek müşkildir, o derece metânet, zaaf-ı ahlak devirlerinde her baba yiğidin karı değildir. Mal-i Dünya ile ahiretin de kazanılacağını müsbit delâilden olmak üzere ecdadımızdan bize yadigar kalan bu kadar hayrât ve müberrât hep servet sayesinde değil midir? Ve fakr-ü vifâka ile beraber meşhudumuz olan bunca müessesât-ı hayriyeyi vücuda getirmek kabil midir? Onun için bir Hadîs-i Şerîf’de (Ni’me’l-mâlu’s-sâlihi li’r-raculi’s-sâlih) buyurulmuştur. Yani “iyi adam için iyi mal ne güzel ve ne kadar lüzumlu bir şeydir”.

    Hele bu bâbta: 

    “Dareballahu meselen abden memlûken la yagdiru ala şeyin ve men razegnahu minna rizgan hasenan fehüve yenfigu minhu sirran ve cehran hel yestevûne’lhamdulillahi bel ekseruhum la ya’lemûn”

     Ayet-i Kerîmesi pek büyük, pek belîğ bir ders-i ibret teşkil etmektedir. Öyle ya: Kendi kendine elinden bir şey gelmeyen ve ötekinin berikinin ihsân ve imtinânı altında geçinen (abd-i memlûk) (köleler)le, Rezzâk-ı Âlemin hazâne-i fıtratından istihsâl-i servet ederek bunu nevine sırran ve cehran, her türlü muavenetten geri durmayan yed-i ulyâ ashabı, beşeriyetin bir sınıf-ı zelili bulunan deminki bendegân, inayetle şu ahrâr-ı ümmet ve erbâb-ı hamiyet hiç müsavi olabilirler mi? Yine bir Hadîs-i Şerîf’de; (Li-en ted’ahum ağniyâe hayrun min en ted’ahüm ‘âleten yütekeffifûn) buyuruluyor ki vereseyi zengin olarak bırakmaklığın, fakir, aleme avuç açmaya mecbur bir halde bırakmaklıktan elbette hayırlıdır demektir. İslâm’da bu gibi asâr ve ehâdis la tuhsâ (sayılamaz) bir haldedir.

    Mâl-ı dünya ile ahiretin de kazanılabileceğini söylemiştik. Hatta diyebilirim ki âkıl ve mudakkik olan insanlar, kazandıkları servet-i Dünya’yı hayrâta, menâfi’-i millete sarf ederek ahireti de elde etmek şöyle dursun hayrâta sarf etmeye bile kalmaksızın, menâfi’-i umûmiyeye hizmet iktidarını haiz olmak niyetiyle henüz istihsâl-i servet ederken ahireti servetle beraber kazanmaya muvaffak olurlar. Çünkü (İnneme’l-a’malu bi’n-niyât) kavl-i şerîfi müslümanlığın en büyük düsturlarından olduğu cihetle servetin esnâ-yı iktisâbında mevcut olan hüsn-i niyetleri ile me’cûr olmaları iktiza ederek kazanılan her bir akçe ile birlikte bir de sevap kazanılmış demektir.

    Yukarıdan beri arz eylediğim hakâikle beraber teslim olunacak bir cihet vardır ki o da İslamiyet’de mâl-i dünya’nın helâline hesap ve haramına azâp terettüp edeceği ve dünya, mü’minin zindanı olduğu ve yine dünya’nın nezd-i Hüdâ’da sivrisinek kanadı kadar bir değeri olmadığı ve bunun için ne kadar çalışılsa yine rızk-ı maksûmdan ziyade olamayacağı ve fukaralığın ind-i İlâhi’de kadri pek âli bulunduğu tarzında bir çok asârın mevcut olmasıdır. İşte insanları atalet ve sefalete sevk eden sabıkü’z-zikr zünûn ve ebâtîl ashabı işbu asârı bi-gayri hakkın kendilerine senet ittihaz etmek suretiyle sü-i istimâl ettikleri gibi basiretsiz ve bazı erbab-ı kalemimiz zünûn-i mezkûre ashabını takbih ve tezyif edeyim derken İslamiyette bunlara, velev menşe’-i galat olacak hiçbir şey yokmuş gibi idare-yi lisan ederek asâr-i mezkûrenin vücuduna karşı müferrit bir eser-i tegâfül göstermektedirler. Halbuki bu eserler mezâmîn-i eş’ârdan kelimât-ı kibara, oradan da Ehâdis ve Ayâta doğru yükselmekte olduğundan nazar-ı bahs-i tevcihe alınmadan geçiştirilmesi caiz olmayacak derecede mühimdir. Evet İslamiyette insanları dünya için sa’y-ü amelden men’ etmek büyük bir dalâl ve vebâl olmakla beraber beri tarafta, işbu sa’y-ü amel manilerinin sözlerini müeyyit gibi görünen bunca asâra da cevap vermek iktiza eder. Âlem-i matbuatta bir vakit parlayıp sönen bir muharrir zî-ikdâmımız:

    Fânîst Cihân der-û vefânîst

    Cihan fânidir, yok olacaktır onun içerisinde vefâ da hiç yoktur.

    Mısrâ’-ı ma’rufuna ne kadar saçma! Diyordu. Lakin haydi bu saçma olsun mealen buna muvafık olan bu kadar Âyât ve Ehâdîse ne diyecek? Öyle ise İslamiyet dairesinde taharri-yi hakikat fikrinde bulunan bir adamı, öyle saçmadır deyip geçivermek kandırmaz. Bu bapta etraflıca ta’mîk-i tahkîkât etmek lazımdır. İşte İslamiyette mâni’-i mesâ’-i gibi görünen o eserlerin hep bir nüktesi, birer mevkii vardır: servetin, helaline karşı hesap ve haramına karşı azap vardır demek, insanları tahsîl-i servetten değil tahsîl-i servet esnasında haksızlıktan, istikametsizlikten men’ içindir ki bu da lazım değil midir? Bugün ahalimizde, geceyi gündüze katıp ve haram helal demeyip iktisâb-ı servet için çalışmak emrini verebilir miyiz? İslamiyet iktisâb-ı servet esnasındaki mezâlik-i akdâmı (ayak kaymalarını) nazar-ı dikkatten dûr tutmamakla servet-i umûmiyemize bir darbe mi vurmuştur? Bilakis… devr-i sâbıktaki servetperest paşalarımız malum, şimdi bu meslek-i mesâi’-yi bir az daha tamîm ediniz, bakınız: Servet-i umûmiyemiz bu sa’y-ü verzeşten müstefid mi oluyor? Yoksa şimdikinden de bedter bir hal mi geliyor?

     

    Dünya müminin zindanı olduğu ve fukaralığın nezd-i Hüdâ’da kadri bâlâter bulunduğu meselelerine gelince bu gibi beyânâtın ma-sîka lehi yine sa’y-ü amelden tenfîr olmayıp dünya’da mesâi’yi ne kadar ziyadeleşse yine fukarasız memleket bulunmak kabil olmaması ve belki sa’y-ü amel derece-yi kusvâya vasıl olan memâlikte bir kısım halkın daha elîm bir fakr içinde kalmaları zaruriyat ve meşhûdâttan olması ve hatta o gibi memâlikte seyyâle servet-ü saadet bütün azimetiyle, bütün kuvvetiyle mahdut mecralara mansap olarak ekseriyeti teşkil eden nüfus-i sairenin, ağniyânın hisse-i sefâletlerine de varis olmak derecelerinde düçâr-i ta’b (yorgunluk) ve ızdırap olmaları cihetiyle beyânât-ı mezkûrenin, her halde dünya yüzünden eksilmek şöyle dursun belki mevcudiyetleri günden güne kesret ve ehemmiyet kesbeden fukrâyı me’yusiyetten kurtararak kendilerine başka bir suretle şevk ve ümit vermek ve belki bu sayede mahfuz kalacak kuvve-i ma’nevileriyle dünyaca olan mesailerine de yeniden bir hayat-ı ciddiyet ve celâdet getirmek üzere sarf ve îrâd edilen hikemiyât-ı âliyeden olduğu enzâr-ı uli’l-ebsâre hafi değildir.

    Sonra, fukaralığın kadri yüksek olduğunu natık olan sözlerin hakikati itibariyle hususi muhatapları da vardır ki onlar fukara ile beraber vezâif-i insâniye ve kemâlât-ı beşeriyeyi cem’a muvaffak olan ve fakîr oldukları halde ağniyanın gözüne kestiremediği asâr-ı hamiyyeti ibrâz eden müstesna-yı hilkat erlerdir. Fakat bu itibar ile cümel-i mezkûre düstûr-i umumi halinde bulunamaz.

     

    Dünyanın ve dünyalığın nezd-i Hüdâ’da sivrisineğin kanadı kadar değeri olmadığını ifade eden beyânâta gelince, bundaki nükte-yi hikmet ve hakikat pek âlidir. Malum olduğu veçhile sâha-yı alemde insanlık şan ve haysiyetini muhafaza eden milletler için istihkâr-ı hayat hasletine ihtiyaç vardır. Nitekim Japon Devleti’nin, dünya’ya şan veren muzafferiyet-i harbiyesindeki esbâb-ı mühimmenin en birincisi, Japon milletinin ahâl-i ruhiyesinde görülen istihkâr-ı hayât hasîsesi teşkil eylediği erbâb-ı vukuf nazarında kabul edilmiş idi. İnsanlığın teâlisi için istihkâr-ı hayata ihtiyaç bulununca bu hususta istihkâr-ı servet ihtiyacı daha evvel müsem olmak lazım gelir. İnsaniyet ancak sahibi nazarında müstahker olan servetelerden istifade edebilir. Yoksa:

    Derhemehu minhu hiyne tes’elehü

    Mekânu rûhi’l-cibâli min cesedihi

    Medlûlü kabilinden olarak servet ve samanı ma’şuka vicdanı olan zenginlerden beşeriyete hiçbir hayır dokunmak ihtimali yoktur. 

     el-Hâsıl, İslamiyette mevcut olup bazı ezhân-ı kasıranın, hikmetini takdir edemediği beyânatın hülasa-yı müeddâsına nazaran servet iktisâbına çalışmalı fakat, servet gaye-i maksat ittihaz edilmemelidir. İşte bu niyetle çalışmaya dünya için çalışmak bile denmez.

                                                                                                                                                         Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

     

    Dipnotlar:

    [1]: (Ve en leyse li’l-insâni illa ma sa’a) Âyet-i Kerîmesini yalnız Dünya için çalışmak mevkiinde okurlar, işte bu Hadîs-i Şerîf ve Âyetin ma ba’dindeki (Ve enne sa’yehu sevfe yura)(gayretinin karşılığını yakında görecek) kavl-i kerîmine tatbikan mutâd olan suret-i irâd ve istişhâdı tashih etmelidir. 

  • Osmanlılarda Yetişen Büyük Türk Alimleri: Sinan Paşa

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, Cilt1, 2.Sayı

    Tarih: Ağustos 1956

     

     

    Bundan evvel İslam’ın 4. sayısında intişar eden yazıda genç nesle büyük Türk alimlerini tanıtmayı vadetmiş ve İstanbul’umuzun ilk kadısı kıymetli alim Hıdır Bey’i tanıtmaya çalışmıştım. Bu yazıda Hıdır Bey’in nesli necibi Sinan Paşa’yı tanıtmak istiyorum.

     

    Şu ciheti sarahaten söyleyeyim ki, maksadım yalnız eslâfin hal tercemelerini yazmak değil, cemiyetimizin o zamanki ilim ve irfan seviyesini belirtmek, yeni ve müstakbel nesilleri daha fazla çalışmaya teşvik etmektir. Bir cemiyette müstesna olarak bir iki şahıs yetişip yükselebilir. Bu, o cemiyetin medeniyet ve irfan seviyesini göstermez. Fakat bu gibilerin sayısı yüzleri aştı mı hal değişir. İşte alimlerimizden bahsettiğimiz devirler böyle idi. En ufak bir kasabada dahi ilim ve irfan hareketi vardı. İznik, Bursa, Aydın. Manisa, Kayseri, Aksaray, Konya, Sivas başta gelmek üzere diğer şehir ve kasabalar birer ilim merkezi halinde idi. Bazılarının zannettikleri gibi bu faaliyet ulûmu şer’iyye ve nakliyeye münhasır değildi. Zamanına göre diğer ilim, fen ve sanat sahalarında da hal aynı idi. Bugün iftiharla temaşa ettiğimiz muhteşem camiler, medrese ve imarethanelerle sanatın inceliklerini taşıyan türbe ve sebiller, su bent ve kemerleri, köprüler her türlü müdafaa vasıtalarıyla mücehhez muazzam ordu ve donanmalar ve diğer medenî abideler ve eserler bu hakikatin en bariz delilleridir. İlim, fen ve sanattan mahrum bir muhitin bu kıymetleri meydana getirmesine imkan yoktur. Bilmünasebe söyleyelim ki bir cemiyetin medeniyet ve irfan hayatı, muhitin temayüllerine göre müspet veya menfi bir halde mütebeddildir. Muhiti, idare edenlerle aile ocakları ve irfan müesseseleri vücuda getirir. Gaye birliği, iyi ahlak, ilim aşkı ve sa’y-ü gayret gibi meziyet ve vasıflar taşıyan muhit o cemiyeti mutlaka refah ve saadete götürür. İşte kendilerinden bahsettiğimiz alimler böyle bir muhit içinde yetişmişlerdir. Bu mefahiri kaydettikten sonra Paşa’nın neşet ve şahsiyetini izaha devam edelim.

    Sinan Paşa, 6 Recep 844 yılında Bursa’da dünyaya gelmiştir. Adı Sinanü’d-din Yusuf’tur. Mümtaz alimlerden Sinanü’d-din Yusuf adında beş altı zat daha vardır ki bunlar yekdiğerinden lakapları ve babalarının adları ile ayrılırlar. Sinan Paşa hilkatin lutfuna mazhar olan bir zekaya sahipti. Kudreti fatıramın kendisine ihsan eylediği bu zeka ve kabiliyetle 15 ile 20 yaş arasında tahsili mutad olan ilimleri öğrenmişti. Ulema arasında büyük kıymet ve mevkii olduğu gibi Osmanlı Padişahları arasında ilmi tebcil ve teşvik ile temayüz eden Fatih Sultan Mehmet’in nazar-ı dikkat ve takdirini çekmişti. Babası Hıdır Beyin vefatından, yani Hicri 863 tarihinden sonra Padişah onu Edirne’de bir medrese ile darü’l-hadis’e müderris tayin ve müteakiben kendisine muallim intihap etti. Bu münasebetle Paşa, halk arasında “Hoca Paşa” unvanı mefharetiyle anılmaya başlandı. Sinan Paşa, zamanının reisü’l uleması mevkiinde sayılırdı. 

    20 yaşından evvel bir gencin muhitin ve padişahın nazar-ı takdirini çekecek bir varlık sahibi olması insana biraz mübalağalı gelir. Fakat sa’yin ne olduğunu ve vaktin insana neler vereceğini bilenler için hiçte istibâd edilecek bir şey değildir. Sinan Paşa ve emsali muntazam ve feyizli bir tedris altında geceli gündüzlü durmadan çalışıyor ve beyhude ölen vakitlerin geri gelmeyeceğini biliyorlardı. (1)

    Fatih, Sinan Paşa’yı, onun akl-u tedbirini o derece takdir etmişti ki az bir müddet içinde müşavir-i hassı olmak mertebesine kadar yükselmişti. Bu esnada padişah, Paşa’yı, meşhur alim Ali Kuşçu’dan riyaziye ve heyetteki malumatını genişletmeğe teşvik etti. Bu arzu üzerine Sinan Paşa, şakirdi irfanı Molla Lütfi vasıtasıyla bu sahadaki malamatını arttırdı. Molla Lütfi, Ali Kuşçu’nun riyaziye ve heyet takrirlerini zapt eder ve bunları hocası Sinan Paşa’ya getirip meseleler üzerinde müdaveleyi fikrederlerdi. Böylece paşa malumatını ikmal edince padişahin emriyle, Gazizade Rumi’nin “Çağmini”ye yazdığı şerhe, haşiye ve izahlar ilave etti ve gösterdiği muvaffakiyet üzerine Hicri 875 yılında Vezaret rütbesiyle taltif olundu. Paşanın izah ve mütalaasındaki incelik Ali Kuşcu’nun da hayretini mucip olmuştu.

    “Çağmini”, Mahmut bin Mehmet Çağmini Harzemi’nin heyete dair yazdığı “Mülâhhas” adlı meşhur eserdir. Buna müteaddit şerhler ve haşiyeler yazılmıştır. Katip Çelebi merhum “M” harfinde bunları kaydeder.

    Sinan Paşa, Ali Kuşçu’ya niçin bizzat gitmeyip de talebesinden Molla Lütfi’yi tavsif etti? Ya meşguliyeti müsait değildi veya çok takdir ettiği Molla Lütfi’nin zeka ve düşünüşlerinden istifade etmek istemişti. Hiç şüphe yoktur ki ilim mevzuunda kibr-ü âzâmet hatıra gelmez.

    Sinan Paşa, felsefeye meraklı idi. Düşünüp incelemeden hiçbir hususta hüküm ve karar vermezdi. Bu sebeple bazı muasırları, hatta muhterem babası Hıdır Beyin onu vehim ve şek ile töhmetlendirdikleri riayet olunur. Belki onlarca öyledir. Fakat Paşa, kendisine itminan gelmeyen meselelerde hakikate nüfuz etmek için incelemeye lüzum görürdü. Bir gün babası Hıdır Bey ile yemek yerken bahse girişirler. Sinan Paşa, adetini bozmayarak tereddüt ve şek mesleğini istilzam eder. Hıdır Bey, hiddetlenerek “Sinan, sen o derece vehim ve şüphe içindesin ki ortada duran sahanın bakır oluşunda bile kendini tereddütten kurtaramıyorsun!” der. Sinan da, “Evet, öyledir; ne olduğunu anlamak için tahlil etmek icap eder” diye mukabelede bulunur.

    Sinan Paşa reybî bir zat değildi. Hakaik-i eşyanın halis bir mü’min ve muhibbi, mutasavvıf bir alimdi. Aşağıda bahsedeceğimiz “Tazarruname”si ilim, akide ve imanının şeffaf bir aynasıdır. Tasavvufa olan muhabbeti sevkiyle intisap eylediği Şeyh İbnii Vela’yı sık sık ziyaret eder ve bazen Şeyh Vefa camiinde halka vaiz ve nasihatlerde bulunurdu.

    Bir gün Fatih, hususî kütüphanesi için kendisinden bir kütüphane memuru sormuştu. Paşa, Molla Lütfi’yi tavsiye etti ve bu münasebetle Molla Lütfi’nin ilim ve meziyetlerinden bahis ile Padişaha onu medh eyledi. Padişah bu tavsiye üzerine Molla Lütfi’yi Kütüphane memurluğuna tayin etti. Kütüphane’de nadir ve şayanı istifade on iki bin cilt kitap bulunduğu rivayet olunmaktadır. Sultan Fatih, devlet işlerinde vakit buldukça kütüphaneye gelir, mütalâa ve tetebbu ile meşgul olurdu. Bu arada Molla Lütfi ile latifeleşmeyi ihmal etmezdi. Bazı latifeleşmeleri meşhurdur.

    Hükümdarlara karin olanlar aslanlara karin olanlar gibi kendilerini tehlikelere arz etmis olurlar. Bakarsınız ki bir hükümdar, etrafında bulunanlardan birinin en büyük kabahatini müsamaha ile karşılar, fakat bunlardan birinin ufak bir kusur ve hareketini şiddetle cezalandırır. Ömrü boyunca bu akıbetten masun kalmak bir talih meselesidir. Sinan Paşa’ya böyle bir talih yar olmadı. Bir hadise yüzünden Hicri 881 yılında padişah onu vezaretten azil ve hapsetti. Sinan Paşa’nın ulema arasında büyük bir mevkii olduğunu yukarıda yazmıştık. Paşamın uğradığı musibetten müteessir olan ulemanın ileri gelenleri Divan’da toplanarak bu kıymetli alimin serbest bırakılmasını, aksi halde kitaplarını yakıp memleketi terk edeceklerini padişaha bildirdiler. Bu galeyan üzerine Sultan Fatih, Paşayı serbest bıraktı. Fakat ulemanın galeyanı sükunet bulunca Paşayı Sivrihisar Kadılığı ile Sivrihisar Medresesi Müderrisliğine tayin etti.

    Acaba Padişahın gazabına sebep olan hadise ne idi? Bu malum değildir. Ve tarihler de yazmamaktadırlar. Yalnız ulemanın itiraz ve galeyanından ve Taşköprüzade’nin beyanından hapsi istilzam edecek bir hadise olmadığı anlaşılmaktadır. Bu zat Şakâyik’te şöyle der: “881 senesinde Padişah hazretlerinin Sinan Paşa ile mâbeyinlerinde azil icap eden bir kıssayı vahiye-i vahiye vaki olmağın vezaretten azledip hapseyledi” ve müteakip fikrada hapisten çıkarıldıktan sonra “Sivri- hisar’ın kadılığı ve medresesini verip riyaseti hükmü hükümet ve kaza ve siyadeti dersi itade ve ifazayi ol camii fünunu mütenevvia ve mecma-i ulûmu müteferriaya tevcih eyledi…” der.

    Her ne ise, Sinan Paşa, Sivrihisar’da mahzun ve mükedder olarak vazifelerini ifa ederken Sultan Fatih’in irtihali vuku buldu. Yerine geçen oğlu Sultan Bayazıt Sinan Paşayı yevmî 100 akça maaşla Edirne’de darül’-hadîs’e müderris tayin etti. Paşanın en kuvvetli ve olgun zamanı idi. Burada Şerh-i mevakıf’ın madde ve cevher bahsine haşiyeler yazdı ve Seyyidi Şerif merhumun mütalaalalarına karsı itirazlar ve işkaller irad etti. Bundan başka Paşanın, Menakıb-ı Evlivaya ait bir eseri olduğu gibi Fıkıhtan Hidaye’nin taharet bahsine dair mühim bir risalesi ve münacaatı havi “Tazarruname” adlı manzum ve mensur bir eseri vardır. Edebi kıymet ve din felsefesi bakımından “Tazarru- name” si pek ziyade şöhret bulmuş ve âmmenin takdirine mazhar olmuştur. Bazı parçalarını buraya naklediyoruz:

    Hitabiyat’ından:

    “Alimsin ki ilmine gayet yok, kadirsin ki kudretine nihavet yok, kadimsin ukul-i mütekaddimin ve müteahhirin daire-i kıdemine kadem basamaz. Hâkimsin, hükema-i evvelin ve ahirin hikmetin marifetinden dem uramaz.”

    Münacatından:

    Cihan padişaha hudalık senin 

    Ezel tâ ebed padişahlık senin

    Sen oldun hudavendi balâyü pest 

    Vücudünle oldu ne varsa hest 

    Verir vahdetinden haber kâinat 

    Revandır nesiminle abu hayat 

    Hitabat-ı sofiyanesinden:

    “İlâhi, ben yokken ne olacağımı, beni yaratmadan ne edeceğimi bilirdin. Benim ne kulpe yɑpışacağımı başıma yazmış, ne yola gideceğimi ezelde çizmiştin. Eğer ezelde kulluğa kabul ettinse fazıl senindir. Nimet bana. Eğer reddeyledinse adil senindir, hasret bana.”

    Görülüyor ki o zamanın tahrir ve nazım tarzına nazaran ifade sade ve rengîndir. Lâhızlardaki ahenk ve mazmunundaki azamet, Paşanın kudret derecesini göstermektedir. “Tazarruname”, uluhiyet, ubudiyet, sıfat-ı ilâhiye, aşk-ı ilahi, tazarru niyaz, tasavvuf gibi muhtelif mevzulara ait olmak üzere manzum ve mensur elli altmış sahifeyi mütecaviz bir eserdir. Kısmen Ebu’z-ziya matbaası mecmualarından birinde neşre olunmuştur. Tamamı yazma olarak kitapçılarda bulunabilir. Sinan Pasa Edirne’de feyzini neşrederken 891 senesi Seferinin 24. günü akşam üzeri vefat etmiştir.

    Merhum; alim, muttaki, salih fukara perver bir zat idi. Dünya malına asla kıymet vermezdi. Vefatında evinde cenazesini yıkamak için su ısıtacak odun bulunmadığı rivayet olunmaktadır. Allah gariki rahmet buyursun.

     

     

    (1) Tahsil çağında zevk ve eğlence yerlerinde, sinema ve tiyatrolarda geçen vakitlerle buralarda istikametini kaybeden zekalara acımamak elden gelmiyor.

  • İfâdecik 

    Müellif: Mehmed Hakkı

    Dergi: Volkan

    Tarih: 28 Safer 1327

    İnsan tabʿan medenîdir. Lakin her mahallin, her milletin, her cinsin, her zamânın hal ve tabʿına göre kavâid-i medeniyyede ihtilâf vukû bulduğundan yanlış fikirler, hatâlı sözler! Önümüze bir set çekmek.

    Medeniyet: Bir şehirde ikâmet etmek ve maîşeti için cehd eylemek manâsına şâmil değildir.

    Medeniyet, ahlâk-ı hamîde ile mesûdâne hayat sürmektir.

    Ahlâk-ı hasenenin en mükemmel rehberi de şerîat-ı mutahhara-i Muhammediyye olduğundan suʿâl-i hâl [sic.] dahî o şerʿ-i akdese tevessül ile selâmet-i efkâra, huzûr-ı kalbe, mekârim-i ahlâka mâlik edilmiş olur. “أدبني ربي فأحسن تأديبي” hükm-i celîlince terbiye-i ilâhîyye ile mümtâz ve ser-firâz olan Nebiyy-i zîşân aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm Efendimiz hazretlerinin tanzîm ve ıslâh ve itmâm ve ikmâl buyurdukları mehâsinden bulunduğundan fezâil-i ahlâkı orada aramak zarûrîdir.

    Ulüvv-i himmet, âlâm ve ekdâra mukâvemet, hilm, sükûn, tevâzu, şehâmet, hasenât ve hayrâta bezl-i mâ hasale; ahlâk-ı fâzıla-i İslâmiyye erkânındandır.

    İrtikâb-ı kabâyihten hayâ ve hicâp, hevâ ve hevese mutâvaattan içtinâp, şehevâtî tesvîlâta karşı ihtiyâr-ı sükûnet, namuskarâne iktisâp, esbâb-ı maîşet, iktisâdî tasarrufa riâyet, istihsâl-i makâsıt ve metâlibte müteenniyâne gayret, rıfk ve mülâyemet, kesb-i fezâile muhabbet, şerîat-ı Muhammediyyenin tayîn ettiği kavâid-i sâlimedendir.

    Kerem ve sehâ, hüsn-i tasavvur-ı icra, sadâkat, muhâfaza-i meveddet, akrâna muhabbet, muâmelâtta adl ve hakkâniyete dikkat, büyüklere itâat, âcizlere merhamet, küçüklere şefkat, fukarâlara ihsân ve inâyât, âfetzedelere tesliyet, ahlâk-i İslâmiyye muktezayâtındandır. Zillet ve sefâhetten, ten-perverî ve betâetten, fikdân-ı sabırdan insanı zapt eden şerâit-i diyânet-i İslâmiyyedir.

    Kizb ve dürûğ, garaz ve nefsâniyet, ülfet-i erâzil, imtinâ-ı fezâil, irtikâp, ihânetlik, cebr-i menfaat, hiss-i intikâm, icrâ-yı adâvet. Bunların icrâsının insana menʿini taht-ı memnûiyete alan şerîat-i İslâmiyyedir.

    İşte insan-ı medenî; bu türlü fezâil-i celîl ile tezyîn-i zât ve sıfât edendir.

    Mizâh ve melâhî ile itlâftan bizi -İslâmları- şerîat-ı Muhammediyye katiyen menediyor.

    İnsânlar muktezâ-yı hilkati olan medeniyet ve fazîletin bir kısmını iktisâp etmeyi arzu eder. Hakîkî insan olmak isteyen tevessülüne mürâcaat etmek kendisinde de kalben bir muhabbet hâsıl etmekle olur.

    Ulemâ; ahlâk-ı haseneye “tıbb-ı rûhânî” demişlerdir. Zîrâ hüsn-i ahlâktaki her kânun, her usûl, her kâide, her emir, her tenbîh, her tavsiye ahkâm-ı şerîat ile müspet ve müşeyyeddir.

    Şahsı ıslâh eden, âileleri mesût ve muntazam kılan, insanı her vartadan kurtaran, herkesi birbirine emîn ettiren, bir kavmi vâyedâr-ı medeniyet eyleyen ahlâk-ı hasene yani “şerîat”tır.

    Üsküdar Mutasarrıfiyet-i Aliyyesi Tahrîrât Kalemi Ketebesinden Mehmed Hakkı

     

    Hazırlayan: Fatih Başar

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D04179/1325_79/1325_79_HAKKIM.pdf

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XII

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden Talak III

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2 Sayı 28

    Tarih: 30 Mart 1325

     

    [Ma ba’d]

     

    Şurasını da unutmayalım ki salâhiyet-i talak yed-i meşiyetine tevdî’ olunan zevç bu hakka bedava olarak mahzâ rüçhân-ı fıtratla nail olmamıştır. Din-i İslam’da, elini sıcak sudan soğuk suya sokmaya, hatta kendisine bir bardak su vermeye, bir fincan kahve pişirmeye, hatta çocuğunu emzirmeye, babasının hanesinden gelirken bir habbe getirmeye, mecbur olmayan(1) zevcesini taht-ı nikahında bulunduğu müddette infak ve iaşeye borçlu olduğu gibi ba’de’t-talâk bir vakit beslemek ve mehir namıyla bir meblağ da vermekle mükelleftir ki bu suretle kadının zevç-i âhara gidinceye kadar [ki bu da diğer erkekler için müteaddid zevceleri olmak ve hasbe’l-îcâb eskisini bırakıp yenisini almak imkanıyla pek gecikmez] epeyce müddet maişeti taht-ı temine alınmak ihtiyacâtına karşılık tedarik olunmuştur. Demek isterim ki İslam kadınlarının bir takım hevailiklerden, serbestliklerden içtinaba mahkum olmalarına mukabil haneleri dahilinde bunlar kadar düşüncesiz gailesiz, esbâb-ı maişet ve istirahatleri hibe edilmiş kadınlar olamaz. Bunlar hakkında son derece ibzâl-i lütuf ve şefkat iltizâm-ı adalet edilmesi için lisân-ı Şer’ ile vesâyâ-yı ekîde vardır. Hatta bu kadar mesârif ve vezâif arasında taaddüd-i zevcât meselesinden istifade etmek her zevcin karı değildir. (2) Sonra, bazı a’zâr ve esbâb-ı meşrû’aya mebni zevci tarafından tatlîk olunmak üzere kadının mahkemeye müracaatı da mesmer olur.

     

    Nisvânın ba’de’t-talâk mühlet-i iddetlerini teşkil eden zamanın inkizâsı ve bazılarının hamil iddiaları hakkında onların serâir-i hususiyesini tecessüsten vikayeten bir muamele-i ihtirâmiye olmak üzere kendi kavl-i mücerretleri mesmû’ olmak yüzünden erkeklere tahmil olunan mesârif müddetini uzattıkça uzatmak imkanının eydiye-yi nisvâna verilmesi sebebiyle mahâkime düşen karı koca davalarında kadınlarımızın nail olduğu imtiyazdan şikayet ettiklerine çok kere tesadüf bulunan bazı avam-ı müslimin ile nisvân-ı islamı mağdur gören müste’nisîn yekdiğerleriyle görüşsünler de her iki taraf tadîl-i fikir eylesinler. 

     

    Yukarıda tadat ettiğimiz üç suret-i talâktan üçüncüsüne gelince zevç ve zevcenin bidayeten kendi reyleriyle husule gelen rabıta-yı nikahı inde’l-îcâb kat’-ü izaleden aciz kalmaları ve ömür süren şu refâkat-i mecbûriyenin azâb-ı cangüdâzıyla kabri cennet ve mevti câna minnet bilmeleri, yahut nimet-i fırâka nail olabilmek ümidiyle kim bilir kaç defa mahkemelerde yalan, gerçek birbirine karşı isnâdât namûsşeknâne(?) bulunarak, bir ailenin esrâr-ı vâcibetü’l-istitârını ortaya saçarak, bahusus kadında el içine çıkacak hal ve belki ümid-i istikbal bırakmaya meydan verilmesi akıl erir şeylerden değildir. Din-i İslam’da ise zevç berâ-yı iftirâk zevcesinin kabâih ve fezâihini hiçbir kimse nezdinde ispat ve teşhire mecbur olmadığı için o gibi serâir-i ahval ikisinin arasında kalır. Hatta hâl-i gadabında îkâ’-yı talâkın Şeriât-ı İslamiye’de mekruh addedilmesi ve (اَلطَّـلَاقُ مَرَّتَانِࣕ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْرٖيحٌ بِاِحْسَانٍؕ)(et-talâku merretâni fe-imsâkun bi ma’rûfin ev tesrîhun bi-ihsânin)(Bakara Sûre-i Şerîfesi 229. Ayet-i Kerime)(Boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir.) nazm-ı celîlilinde müfessirinin beyan buyurdukları veçhile ba’de’l-iftirâk kadının kadh-ü mezemmetinde (yerilmesi ve sövülmesi) bulunmak menhî olması yine serâir-i mezkûrenin mahfuz kalmasın ayardım edecek hikemiyât-ı âliyedendir.

     

    Sonra, vahdet-i zevce usulünün, bilhassa erkeklerle kendisini alacak bekar zevç bulmayan veyahut müteehhil bir erkeğe meyl-i hususisi bulunan kadınları fuhşa sevk edebileceği gibi yekdiğerini sevmeyen veya bilâhare istiskâl eden zevceyn arasında husûl-i talakın o kadar müteassir (zor) olması fuhş için bir sâik-i diğerdir. Din-i Mübîn-i İslam’da bulunan imkan-ı teaddüd ve teceddüt ise insanların daire-i meşrû’a dahilinde tesviyeyi ihtiyaç edebilmelerini temin eylediği cihetle fevâhiş ve münkerâta karşı bir zımân-ı tahaffüz bir fesehatgâh-ı istiğnadır (bir korunma zemini ve ihtiyaç duymama sığınağıdır). 

     

    Bu makamda unutulmaması vacip olan şeylerden biri de mezkur teaddüt ile teceddüdün feyz-i tenâsüle (nesillerin akıp çoğalmasına) hizmet-i azîmeleri vardır. Bir iki sene mukaddem Fransız gazeteleri, Fransa’da hissolunan, tenâküs-i nüfus (nüfus azalması) hakkındaki şikâyâtı tekrar ettikten sonra kesret-i tenâsülün, başlıca usûl-i izdivaç ve iftirâkı kolaylaştırmaya mütevakkıf olduğunu yazıyorlardı ki işte bundan daha sarih bir itiraf-ı hakikat olamaz. Talak bahsi münasebetiyle iddet hakkındaki ahkam-ı şer’iyyemizin mütezammın olduğu hikem-i akliyeden de bir nebze bahsedeceğiz iddetten maksut istibra’-i rahm (rahmin temizlenmesi) olduğu halde hurre ile cariyenin iddetleri yekdiğerine müsavi olmamasının sebep ve hikmeti neden ibaret olduğuna dair idare-i hanemize varit olan sualin cevabı da buradan anlaşılacaktır.

     

    Evvela şunu arzedelim ki iddetten maksut yalnız istibrâ’-i rahm olmayıp belki istibrâ’i-rahm, iddete gözetilen mekâsıddan biridir. Onun içindir ki zevci irtihal eden zevce, gayr-i muti’e (birliktelik yaşanmamış) olsa dahi dört ay on günlük bir müddet iddetle mahkumdur. Kezalik eğer iddetten maksut mücerret istibrâ’-i rahm olsaydı bunun için hayzayı vahide kifayet eder ve iddet muhtelif nev’ilere inkisam etmezdi. Şu halde iddetin istibrâ’-i rahmden maada bir takım esbabı daha vardır ki onlar da râbıtayı nikaha bir ehemmiyet-i mahsusa vermek ve zevç-i mutallik için talâk-ı ric’ilerde nedâmet ve avdet imkanını bulmaya vüsatlice bir meydan bırakmak üzere müddet-i ric’ati temdit eylemek ve iddeti teşkil eden zaman zarfında zevceye, tahammül ve tezeyyünden tevakki (süslenmekten kaçınması) eylemesi manasına olan ve lisan-ı fıkıhta “ihdâd” namı ile yâd edilen bir nev’i mecburiyet ve mahkumiyetle zevcin elem-i fikdânını ihsâs etmek bu suretle nisvânı erkeklerine dört el ile sarılmak ve talâk vukû’nu icâp eden esbab-ı münâferetten ihtiraza sevk eylemek ve zevcin nikahından çıktıktan sonra yine bir müddet daha zevcenin nafaka ve süknâsını (barınma giderlerini) taht-ı temine almak gibi şeylerden ibarettir. İşte ribkayı sâbıkanın harîmi ve nev’an mâ (bir çeşit) biraz daha idame yadından ibaret olan iddete bir takım hukuk gözetilmektedir.

     

    Onlardan birisi Hakkullahtır ki ricâl ile nisvânın münasebetini istibâhaya vasıta olan bir akd-i şer’înin şanına ihtiramen bir anda tamamıyla inhilâl edemeyerek bazı asârının bir müddet payidâr olması ile hasıl olur. ikincisi zevç-i evvelin hakkıdır ki o da şayet talaka nedâmet ederse ricat için genişçe bir zaman bulabilmesi ve zevcesinin bir vakit daha taht-i nikahındaymış gibi serbest kalmaktan mahrum edilerek bu suretle talakın acısını hissetmesi vasıtasıyla muaevedetten sonra talakın tekerrürüne ve belki iddetteki şu ahval-i müz’iceyi (can sıkıcı halleri) düşünerek hiç talâk vukû’ bulmadan vukû’na meydan vermemek çaresine bakması lazım gelecek surette kendisine irtibat ve inkiyâdı emrinin teyidi ile hasıldır. 

    Üçüncüsü zevcenin hakkıdır ki o da o müddette nafaka ve süknâya istihkak ile beraber zevcinden memnun olduğu surette esbab-ı muavedetine tevessül için zaman bulabilmesinden ve saadet-i zâilenin rücû’u ümidinin imtidâdından ibarettir.

    Dördüncüsü zevç-i evvelin zevç-i sâniyinin ve sübut-i nisebinde yanlışlık olmaması matlûb olan veledin üçünün birden hakkı olmak üzere istibrâ’-i rahm keyfiyetidir. Cariyede nikahtan başka bir vasıta-ı istibâhâ mevcut olduğundan onun nikâhının şanına ait olan hakk-ı ihtirâm, hurrenin nikahı derecesine olamayacağı gibi cariyenin hurreye nisbetle noksan şerefi kendisinde zevcine karşı nüşûz (baş kaldırı) ve istiğnâ (ihtiyaç duymamak hali) tasavvuruna kısmen mani olacağı cihetle hal-i iddete uzunca bir müddet zevcin elem-i fikdânını kendisine hissettirmek vasıtasıyla hal-i nikahta zevciyle hoş geçinmemesi ihtimaline karşı bir nev’i tehdit vaz’ına o derecede lüzum yoktur. Sonra zevç-i müfâriki tarafından nafaka ve süknâya istihkâkı biraz erken münkatı’ olan cariyenin vazife-yi infaka ve iskânı efendisine intikal edeceğinden hakkının bu cihetinde görülen noksânı için esbab-ı telafi müheyyâ (hazırlanmış) bir halde bulunur. Halbuki hurrenin malı ve bakacak kimsesi bulunmamak ihtimaline mebni ihtiyaten infak ve iaşesi bi’n-nisbe daha uzun bir müddetle zevç-i mutallikine tahmil edilmiştir. el-Hasıl iddete gözetilen hukuk-i erba-i mezkûreden üç evvelkiler cariyenin iddetinde nakıs olduğundan hurrenin iddetine nisbetle bunun müddeti tansif edilmiş oluyor (yarıya indirilmiş oluyor).

     

    Yine iddete muteber olan hukûk iktizasınca iddet-i talâk üç hayız ve âyise için (menopozdaki hanım için) üç hayız müddetine muadil olmak üzere üç ay iken iddetü’l-vefât dört ay on güne iblâğ edilmiştir. Bunun sebebi ise zevcinden ölüm ile ayrılan zevce için vazife-yi “ihdâdın” daha ziyade bir ehemmiyet kesbetmesi ve zevcin öleceğine yakın bir zamandaki hal-i zaafıyla vukû’ bulan ilkâhın eseri biraz geç zahir olması ihtimali gibi mesâlihten ibarettir. Dört ay on gün ise kırk gün nutfe kırk gün alaka kırk gün mudğa halinde bulunan ve bu minval üzere dört ayda üç devre terakkî geçiren cenine devre-yi râbiasında nefh-i rûh (ruh üflenmesi) edileceğinden on gün de hayât-ü hareket müddeti olarak takdîr edilmiştir ki eğer hamil (doğurma) varsa bu müddette mutlaka belli olması lazım gelecektir.

     

    Zifaftan evvel zevci vefat eden zevcede hamil ihtimali olmadığı halde onun de aynı iddete tabi olması ise mevt ile nihayet bulan ve nihayet bulmakla takarrür eden akd-i nikaha ait mücerret bir râsime-i hürmet kabilinden olduğu gibi işbu harîm-i nikahta zevcin hakk-ı ihdâdı ve zevcenin hakk-ı nafakası gibi hukuk-i mütekâbiliyeye riayetle asâr-ı nikah ihya edilmiştir. Kable’z-zifâf zevcin mevtiyle nihayet bulan nikaha tamamlanmış nazarıyla bakıldığı şununla da sabittir ki zevce bu surette de tam mehir alır. Halbuki kable’z-zifâf talâk ile müfârakat olsaydı nısf-i mehir alacaktı. Hatime-i makâl olarak şunu da arzedelim ki din-i İslam’da talâk, ricâle bahşolunmuş bir salâhiyet olmakla beraber râbıtayı nikahın Kur’ân-ı Kerîm’de (ميثاق غليظ) tabir buyurulduğuna dair lazım gelen telmihât-ı ekîde-i derîğ buyurulmamıştır. Birinci talak vuku bulduktan sonra iddeti teşkil eden müddette zevç ve zevce için içinden çıkmış oldukları saadet-i ailenin kadrini takdir ve teemmül ve esbab-ı muâvedete tevessül için imkan bulmalarıyla fırkatten sonra kıymeti bir kat daha artan vaslın evvelki muaşeret ve âmizeşlerine yeni bir kuvvet ilave edileceği gibi şu müsaadeyi intibâhâverin (uyarıcı müsaadenin) ikinci talak ile bir defa daha tekerrüründen sonra üçüncüsünün îkâ’ına da cesaret olunursa ni’met-i nikahın bu sefer büsbütün elden çıkmış olacağı ve şayet birinci ve ikinci def’a temkîn ve basireti muhafaza edemeyen zevcin aklı başına gelerek layık olduğu küreyveyi nedâmete (pişmanlık kuyusu, küresi) düşmesi üçüncü talakın ma ba’dine kadar geçirirse bir defa kendisine bir mehl-i rücû’ olmayarak sırf bir muameleyi zâcire olmak üzere yine bir iddet müddeti beklemek ve ba’de’l-inkizâ zevce diğer bir zevcin taht-ı nikahına geçmek ve bu nikah, kadını ilk zevcine iade için bir tedbir-i muhallil bir alet-i muvazaa bir vasıtayı intikal olmayarak adeta belli başlı bir nikah-ı maksud halinde bulunmak üzere tahlil fikrine karşı zevç ile zevç-i sâniyeden ibaret bulunan muhallil ve muhallelün lehe lisân-ı şârî’ ile lanet edilmek ve bu suretle adeta zevç-i evvelin vaktiyle tezevvücü tarzında bir maksat-ı muaşeretle tezevvüç eden zevç-i sâniden hilâf-ı maksat bir tesadüfe menût olan ve yine derecât-ı meşrû’asına tabi bulunan müfârakat vukû’undan sonra da lazım gelen iddet müddetini geçirmeye mecbur olduktan sonra nihayet evvelce yabancı eli sürülmemiş olan zevcesini bu sefer başka bir erkeğe birleşmiş olmak sıfatını iktisâb eylediği halde daire-i mahremiyetine kabul ve istiâde (dönüşünü kabul) edebilmek gibi müşkilât-ı hissiyât berendâzâne zevcin hakk-ı talâktaki salâhiyet ve istiklâline karşı vaz’ edilerek bu salâhdiyeti sü-i isti’mâl mümkün olduğu kadar mahal bırakılmamıştır. Zevc eğer zevcesiyle hakikaten geçinmek niyetinde ise talaktan sonra maruz kalacağı bu kadar ahvâl-i müşkileyi gözünün önüne getirerek nikâh gibi bir emr-i mukaddesle artık kolay kolay oynayamaz. Yok, zevcesiyle geçinmeyi katiyen imkan haricinde görüyorsa böyle adamı mutlaka geçinmek mecburiyetinde bulundurmak kendinin menfaati şöyle dursun kadının menfaatine bile muvafık olmaz.

     

                                                                                                                                                          Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

     

    Dipnotlar:
    (1): Söylediğimiz şeyler muktezîyat-ı hakikiye-i şer’îyeden ibaret olup bunun haricinde zevce tarafından sevk-i nezâket-i insâniyetle bi’r-rızâ vaki olan hidemât yahut âdâta müstenit bazı ilcâat makâm-ı itirazda kabul olunamaz.

    (2): Lakin bî lüzum bir takım itiyâdât ve tekellüfât-ı medeniyeye teban veyahut saika-yı ülfet ve sefâhetle bir zevceyi idare ve iaşeden aciz gösteren birçok kimselerin Şer’î ve iktisâdi bir maişetle müreffehen üç zevceyi idare edebileceği de nazar-ı dikkatten dûr tutulmamalıdır.