Kategori: Yazarlarımız

  • En Sevgili’ye : Dua II

    Müellif : Yusuf Esad Özgüner

    Tarih: 3 Cemaziyelevvel 1446 (25 Haziran 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

     

    En Sevgili’ye : Dua II

    Hamd, Resulünü alemlere rahmet olarak gönderen ve ona salât-u selam getirmeyi rahmetine vesile kılan Allah Teala’ya; Salât ve selam, kendisine salât ve selam getirenlere misliyle mukabelede bulunun Muhammed Mustafa’ya olsun.

    Muhammed… yerde ve gökte çokça övülen… Abdulmuttalip yeni doğan yetim torununa bu ismi verirken şüphesiz bir mucizeye tanık olduğunu hissediyordu. Torununa verdiği bu adın asırlar sonra dahi anılacağını, dünyanın dört bir tarafındaki insanların O’na salât ve selam getireceğini ise bilmiyordu. Allah Teala, kitab-ı kerîminde kendisinin ve sema ehlinin Efendimiz’e (sav) sürekli salât ettiğini haber vererek bize bu işin ehemmiyetini ve güzelliğini hissettiriyor; ardından da -tam “biz de bu nimete sahip olsak” derken- bize de O’na salât ve selam getirmeyi emrediyor. Şevkle beklediğimiz bu emrin zevkine biz de vasıl oluyoruz. Muhammed isminin mucizesinin şahitleri arasına giriyoruz. Allāhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammed.

    Salât u selam, biz müslümanlar için, dua ibadetinin en ayrıcalıklı ve önemli şekli. Bütün ümmet-i Muhammed’in ortak duası. Şu dünyada sahip olduğumuz bütün nimetlerin ve ihsanların vesilesi olan iki cihan serveri, Efendimiz Muhammed Mustafa’ya (sav) karşı olan şükranlarımızın bir göstergesi. Bir kimsenin sevgi ve muhabbete layık olması için üç özellikten birisine sahip olması gerektiği söylenir: kemâl, cemâl ve  nevâl(ihsan etme, verme). Kitabullah’ın şahitliği ve parlak sireti ile yaratılmışlar arasında en mükemmel olanın Efendimiz (sav) olduğu su götürmez bir gerçektir. Ashab-ı kiramdan bize ulaşan rivayetlerle sabittir ki mahlukatın en güzeli de O’dur. Başta iman nimeti olmak üzere O’nun himmetiyle elde ettiklerimiz ise sayıya ve hesaba gelir gibi değil. Allāhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammed.

    Bu hakikatlere rağmen bazen farklı sevgileri Allah ve Resulünün sevgilerinin önüne geçirebiliyoruz. İlk yazımızda da bahsettiğimiz, duanın insanın kişiliğini gösterme ve onu değiştirme potansiyeli burada da karşımıza çıkıyor. Sevgi her ne kadar infialî bir duygu olsa da geliştirdiğimiz kişiliğimiz seveceğimiz şeylerin belirlenmesinde etkili bir rol oynar. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[1]hadis-i şerifinden de anlaşılacağı üzere hesap gününde sevdiğimiz şeylerden de hesaba çekileceğiz. Haliyle “gönül ferman dinlemiyor” kabilinden mazeretler pek geçerli sayılmaz. Salât u selam burada müslümanların imdadına yetişiyor. Getirilen salavat-ı şerifeler sayesinde Allah Rasulü’nü (sav) sürekli hatırlıyor ve onunla olan ünsiyetimizi arttırıyoruz. Allāhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammed.

    Duanın kişiye kim olduğunu hatırlatan diğer fonksiyonu da salât u selamda kendini gösteriyor. Kendisine numune-i imtisal olarak gönderilen kişiyi zikretmek, insana yürümesi gereken yolu hatırlatıyor. O Nebî-yi zî-şânın ümmeti olduğunu bilmek ve hatırlamak; onun bu ümmete olan sevgisini ve düşkünlüğünü, İslam uğruna katlandığı musibetleri yad etmek insanın içini her türlü cihad için büyük bir şevkle dolduruyor. Peygamberi (sav) hatırlamak, onun ümmetini de hatırlatıyor insana. Asırlara ve kıtalara yayılmış bu büyük ümmetin bir parçası olduğunu hissetmek; dilini, örfünü, geçmişini bilmediği müslümanlarla insanı birleştiren bağın kendisine salât edilen zat olduğunu bilmek de şüphesiz kişiye kim olduğunu bildiriyor. O ise milyarlarca insanın hepsini biliyor, getirilen salât ve selamlara mukâbele ediyor ve bizleri “kardeşlerim” diye yad ediyor. Allāhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammed.

    Her dua gibi salât ve selam da kulun rabbinden istekte bulunmasıdır. Allah Teala’dan Habib-i kerîmine rahmet etmesini, ona vesileyi vermesini, onu makam-ı mahmuda ulaştırmasını niyaz ederiz. Ezandan sonra, duaların makbul olduğu bu pek kıymetli anda kendimiz için değil, peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav) için dua ederiz. O’nun hakkını ödeyemeceğimizi bilsek de bir vefa borcu olarak salât ve selamı dilimize pelesenk etmeye uğraşırız. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir zatı çokça anmakla hem dünyada hem de ahirette rahmet ve berekete nail olanlar da yine biz oluruz. Sultan-ı Enbiya Efendimiz (sav) buyurur ki: Kim bana günde yüz kere salât ü selâm getirirse Allah onun yetmişi âhireti için otuzu da dünyası için olmak üzere yüz çeşit hacetini karşılar. [2]Allāhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammed.

    Übeyy bin Ka‘b (ra) anlatıyor. “Bir gün Rasulullah’a (sav) şöyle dedim “Ey Allah’ın Rasulü, ben sana çokça salât getiriyorum. Duamın kaçta kaçını sana ayırayım?” dedi ki “Ne kadar istersen.” Dörtte biri olur mu, diye sorunca “Nasıl istersen ama arttırmak senin için daha hayırlıdır” dedi. Duamın yarısını veya üçte ikisini sana ayırayım deyince de “Nasıl istersen ama arttırmak senin için daha hayırlıdır” buyurdu. Ben de “Duamın hepsini sana ayıracağım” dedim. “O zaman kaygıların giderilir ve günahların affolunur” buyurdu.[3] Allāhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammed.

    Salât u selam getirene Allah Teala ve melekleri de salât eder, Rasul-i kibriya(sav) ona mukâbelede bulunur. Günahların affı, Allah katındaki derecelerin yükselmesi, amellerin temizlenmesi, dünya ve ahiret işlerinin kolaylaşması, korkulandan emin olmak, umulana nail olmak salât ve selamladır. Peygamberimizin (sav) kişiye hüsn-i şehadeti salât u selam vesilesiyledir. Allāhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammed.

    Şefaat, salât u selam getiren kişi için hak olur. Allah Teala’nın rızası, rahmeti ve gazabından eman onunladır. O fakirler için sadaka yerine geçer. Malın bereketi, meclislerin nuru ve ziyneti odur. Salât ve selamla fakirlik, geçim darlığı zail olur, kişinin yüz – veya daha fazla- haceti giderilir, düşmana karşı galip gelinir, kalp nifaktan temizlenir ve kendisine salât u selam gönderilenin sevgisiyle dolar. Allāhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammed.

    Salât ve selam getirenin kalbi Rasulullah’ın (sav) muhabbetiyle dolduğu gibi kendisi de Rasul-i Ekrem’in muhabbetine ve iltifatına mazhar olur. “Şüphesiz kıyamet gününde bana en yakın olan kimse bana en çok salât u selam getirenlerdir.”[4] buyuran O (sav) değil mi?

      

    إذا أنت أكثرت الصلاة على الذي                   صلى عليه الله في الأيات

    وجعلتها وردا عليك محتما                           لاحت عليك دلائل الخيرات

     

    اللهم إني أسالك، يآ الله، يا رحمن، يا رحيم، يا جار المستجيرين، يآ أمان الخآئفين، يا عماد من لا عماد له، يا سند من لا سند له، يا ذخر من لا ذخر له، يا حرز الضعفآء، يا كنز الفقرآء، يا عظيم الرجآء، يا منقذ الهلكي، يا منجي الغرقي، يا محسن، يا مجمل، يا منعم، يا مفضل، يا عزيز، يا  جبار، يا منير، أنت ألذي سجد لك سواد الليل وضوء النهار وشعاع الشمس ونور القمر وحفيف الشجر ودوي المآء، يا الله، أنت الله، لا شريك لك، أسألك أن تصلي علي سيدنا محمد عبدك ورسولك وعلي آل سيدنا محمد.[5] 



    [1] Buhârî, “Edeb”, 96.

    [2] İbn Kayyim el-Cevziyye, Cilâʾü’l-efhâm, 431; Celâlüddîn es-Süyûtî, Cemʿu’l-cevâmiʿ, IX, 474. Ayrıca bk. Şemsüddîn es-Sehâvî, el-Ḳavlü’l-bedîʿ, 271-272, 317.

    [3] Tirmizî, “Kıyamet”, 23.

    [4] Tirmizî, “Salât”, 21.

    [5] Abdullah Sirâcuddîn  el-Hüseyni, Es-salâtu ‘ala Nebî, s.136

  • Mantık-Nahiv İlişkisi III: İnşâî Cümleler Haber Olabilir Mi?

    Müellif: Abdurrahman Beşikci  

    Tarih: 12 Rebiülahir 1446 (15 Ekim 2024)  

    Yayım Yeri: İKAN Blog

                                                                  وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا

    Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O Rab ki insana hayırlı meşguliyetler verdi. Salât ü selâm da Allah Teâlâ’nın emir ve nehiylerini bizlere haber eden Risâletpenâh Efendimiz’e -sallallahu aleyhi vesellem- olsun.

    Zikri geçen ayet-i kerîme çeşitli veçhelerle ulemanın gündemine gelmiştir. Bunlardan belki de en önemlisi hırsızlık yapan kimsenin hükmünü kendisine uğraş edinen fakîhin meşguliyetidir. Fakîh, hayatı tanzim gayesiyle ilgili ayeti alır ve birçok açıdan inceler. Bu incelemenin kemal vecihle tamam bulması ise farklı ilimlerden mukaddimeler istemektedir. Fakîh, hüküm istinbat edebilmek için evvel emirde ayeti en doğru bir biçimde anlamlandırmalıdır. Bu noktada ise alet ilimleri devreye girer. Bu yazı mezkûr alet ilimlerinden nahvin iştigal konusunu bir diğer alet ilmi olan mantık ilmi temelinde inceleyecektir. Bu noktadaki hareket noktamız ise bâlâdaki ayet-i celîle olacaktır.

    Mezkûr ayet-i kerîme nahiv kitaplarının iştigal başlığında ulemanın sıklıkla gündem ettiği, belki de bir vecih bulmaya çalıştığı ayetlerden birisidir. Bu noktadaki bir diğer ayet-i kerîme ise Nûr Suresi’nin 2. ayetidir. İlgili nahiv konusuna göre şayet bir isim bir âmile tekaddüm eder ve âmil de bir zamirde amel etmesi sebebiyle tekaddüm eden isimde amel edemiyorsa, ki zamirde amel etmeseydi o isimde amel edecekti, iştigal söz konusudur. Bu ayet özelinde “السارق” ve “السارقة” kelimeleri “اقطعوا” âmiline tekaddüm etmiştir. Bu âmil, mamûlünün mamûlü olan müsennâ zamir olmasa idi mezkûr isimlerde amel edebilecekti. 

    Zorunlu haller dışında, iştigâl meselesi olduğunda iki ihtimal söz konusudur: (i) Mezkûr isim mansup okunur ve bu nasb amelini gerçekleştirecek bir amil takdir edilir. (ii) Mezkûr isim merfu’ okunur ve sonrasında gelen cümle mezkûr ismin haberi olur. (i) ihtimalinde ise takdir edilen âmil cümlede mezkûr olan âmilce tefsir olunduğundan dolayı ikinci cümlenin mahallen irabı söz konusu değildir. Nitekim tefsiriye cümlelerin iraptan mahalli yoktur. Ulemadan kimileri bu kabilden olan cümlelerin tefsiriye cümle olup olmadığında ihtilaf etmişse de konumuz olmaması hasebiyle değinmeye gerek duymuyoruz.

    Zorunlu haller dışında iştigal meselesinde iki ihtimalin olduğunu söylemiştik. Ne var ki bu iki ihtimal her zaman için denk ihtimaller değildir. Kimi durumlarda (i) seçeneği baskın iken kimi durumlarda ise (ii) seçeneği baskındır. Söz gelimi daha çok fiillerde kullanılan bir edatın bulunması halinde (i) seçeneği ön plana çıkarken daha çok isimlerde kullanılan bir edatın bulunması halinde ise (ii) seçeneği ön plana çıkmaktadır.

    (i) seçeneğinin ön plana çıktığı bir diğer durum ise iştigale konu edilen âmilin haberî değil, inşâî bir cümle olduğu durumdur. Buna göre âmile tekaddüm eden isim(ler)in mübteda olarak görülmemesi evladır. Nitekim bu isimlerin mübteda olmaları halinde haber, inşâî bir cümle olacaktır. Mezkûr ayet-i celîle de bu duruma örnek teşkil edebileceği düşünülen ayetler arasındadır. Nitekim ilgili ayetteki âmil inşâî bir cümledir. Eğer ayetin irap veçhi (ii) olacak olursa “Hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadın” mübtedasından “Onların ellerini kesiniz!” inşâî cümlesi ile haber vermemiz gerekecektir. Halbuki inşâî cümleler herhangi bir haber değeri taşımazlar. Doğru ya da yanlış olmaya kabil olmayan tam mürekkep yapılardır. Zira mantıkta da geçtiği üzere doğru ve yanlış olmaya kabil olan ancak önermedir. Nitekim önermeler vakıaya dair bir iddia taşır; vakıadan haber verirler. Öte yandan inşâî cümleler ise vakıadan haber vermezler ve mutabakat gösterebilecekleri herhangi bir gerçeklikleri de yoktur. 

    İbn Hişâm Katru’n-Nedâ’da böylesi bir durumda mübtedadan, talebî bir cümle ile haber vermenin lazım geleceğini söyler. Bu ise kıyasın hilafınadır. Zira böylesi bir cümle doğruluk ve yanlışlığa kâbil değildir. Kıyasa aykırı olmak imkânsız demek değildir. Nitekim müellif iştigaldeki âmilin talebî cümle olduğu durumda nasb etmenin daha râcih olduğunu belirtir, herhangi bir zorunluluk iddia etmez. Öte yandan bir diğer gruba göre ise haberin talebî bir cümle olmasının imkânsızdır. Dolayısıyla bu konuda iki grubun olduğu söylenebilir: i) Mübtedadan talebî cümle ile haber verilebileceğini söyleyenler (Sîbeveyh gibi), ii) Mübtedadan talebî cümle ile haber verilemeyeceğini söyleyenler (İbn Serrâc ve İbn Anberî gibi). Dolayısıyla ilgili ayet özelinde iki durum söz konusudur. (i) görüşünü savunanlara göre talebî cümle ile haberde bulunmak mümkün olsa da mercuhtur. Peki belagatta zirveyi temsil eden Kur’an nasıl olur da mercuh bir veçhe sahip olabilir? Buradan hareketle bu görüşü kabul edenler ilgili ayet-i kerimeyi iştigale konu etmeyecek şekilde ele alma eğilimindedirler. (ii) görüşünü savunanlara göre de mezkûr ayet-i kerîme iştigale konu olmamalıdır. Nitekim haberin talebî cümle olamıyor oluşu ayet-i kerimede geçen isimlerin talebî bir cümle ile haber almasına manidir. Bu durumda ya mezkûr isimler mansup olmalıdır -ki kıraat böyle varit olmamıştır- ya da isimler ve sonrasında gelen inşâî cümle ayrı cümleler olarak kurgulanmalıdır.

     

    İnşâî Cümleler Haber Olabilir Mi?

    Her ne kadar iki grup da mezkûr ayet-i celîleyi iştigale konu etmeseler de temeldeki yaklaşımları farklıdır. Bu noktada mantık-nahiv ilişkisini görebileceğimiz bir mesele olarak inşâî cümlelerin haber olup olamayacağını mantıktan hareketle ele alacağız. Nahiv, Arap dilinde ortaya çıkan isnadı inceler. Ancak isnad her ne kadar Arap dilinde ortaya çıksa da mantığın çizdiği suretin dışına çıkamayacaktır. Nahivdeki her bir cümle isnad barındırır. İsnadın ise iki tarafı vardır: Müsnedun ileyh ve müsned. Mübteda ve haber isim cümlelerinde bulunan müsnedun ileyh ve müsnede verilen hususi isimdir. 

    İsim cümlesinin temel ögelerinden olan mübteda muhakkak surette isim olmalıdır. Nitekim bu isim cümlesi olmanın ilk şartıdır. İsimler ise kendilerinden haber verilmesi sahih olan kelimelerdir. Dolayısıyla mübtedanın cümle olması mümkün değildir. Bu noktada cümle olamamaktan kasıt müfrede indirgenemeyecek surette olmamaktır. Örnek vermek gerekirse “علي طالب” (Ali öğrencidir.) cümlesindeki “علي” mübtedadır. Buna mukabil “علي طالب جملة” (“Ali öğrencidir” cümledir.) cümlesindeki mübteda “علي طالب” ifadesidir. Nitekim ilk “علي طالب”un aksine ikincisinde hüküm göz önünde bulundurulmaz. Yani her ne kadar cümle olarak aşina olduğumuz bir formda dursa da cümle olma vasfını ilgili cümlenin cüzü olduğu esnada yitirmiş, müfret hükmünü almıştır. 

    İsim cümlesinin ikinci ögesi olan “haber”, mübtedadan haber vermesi sebebiyle haber olarak isimlendirilmektedir. Nahiv kitaplarında, haberde asıl olanın “öğrenci” gibi müfret olması olduğu ifade edilir. Öte yandan haber, cümle olarak da gelebilmektedir. “زيد قائم أبوه”, “زيد قام أبوه”, “زيد في البيت” örneklerinde de olduğu üzere. Haber, cümle olduğunda üç ihtimal vardır: i) İsim cümlesidir, ii) Fiil cümlesidir, iii) Şibhi cümledir. Haberin cümle olduğu durumlarda aşina olunan haberin “haberî cümle” olmasıdır. İlgili bablardaki örnekler de hep bu kabildendir. 

    Sorumuza dönecek olursak, inşâî cümlelerin haber olması mümkün müdür? İnşâî cümlelerin haber olamayacağını söyleyenler bu cümlelerin doğru ya da yanlışa kabil olmayışından hareketle bu iddialarını öne sürerler. Nitekim haberin “bir haber veriyor” olması gerekmektedir. İnşâî cümleler ise herhangi bir haber vermezler. Dolayısıyla inşâî cümlelerin haber konumunda olmamaları gerekmektedir. Bu mezhebe göre cümle şeklindeki haber daima haberî cümlelerden meydana gelmelidir.

    Kanaatimizce bu yaklaşım cümle haberin haber olduğu esnada cümle olma vasfını koruyacağı vehminden kaynaklanmaktadır. Haberde asıl olanın müfretlik olduğunu söyleyenler bunu bilfiil müfretlik üzerinden açıklarlar. Bunun yanı sıra haberin cümle olabileceğini de açıkça söylerler. Ancak bu durumda şunun da göz ardı edilmemesi elzemdir: Haber, haber olduğu esnada müfretleşmek zorundadır. Yani haber konumuna gelen öge orada cümle olarak duramaz. Her ne kadar mezkûr haberler zahir haliyle cümle olduğu izlenimi uyandırsa da bilkuvve müfret olmalıdırlar. Nitekim “A B’dir” şeklindeki bir ifade “A vasfının bilfiil sadık geldiği fertlere B vasfı da sadık gelmektedir” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla haber konumundaki B vasıflaşmak, bir diğer değişle müfretleşmek zorundadır. A ve B’nin telaffuz itibariyle birer cümleyi anımsatması ise pek de önemli değildir. Böylesi bir yaklaşım lafızlara takılıp kalmak anlamına gelecektir.

    Buraya kadarki anlatıdan da ortaya çıktığı üzere cümle şeklindeki haberler bilkuvve müfret olmalıdır. Bunlara cümle haber denilmesinin ve bu başlık altında incelenmesinin sebebi ise bilfiil müfret haberden farklı hükümlere sahip olmasıdır (Cümle haberden mübtedaya dönen bir râbıtanın olması, bilfiil müfret ile mübteda arasındaki uyumların cümle haberdeki rabıta ile mübteda arasında aranması vb.).  Ancak nihayetinde her ikisi de müfret olarak cümlede yer alır ve müfret olarak hamledilir. 

    İnşâî cümlelerin doğruluk ve yanlışlığa muhtemel olmaması sebebiyle haber olamadığı şeklindeki gerekçelendirme bu durumda soru işaretleri barındırmaktadır. Nitekim haberde asıl olanın bilfiil müfretlik olduğunu ifade etmiştik. Bilfiil müfretler ise tasavvurlardır ve tasavvurlar doğruluk ve yanlışlıkla nitelenmezler. Dolayısıyla haberin doğruluk ve yanlışlıkla nitelenmemesi haberde asıl olan halin dâim surette taşıdığı bir hükümdür. Bir diğer husus ise cümle haberlerin haber oldukları vakit mürekkep bir surette kalmıyor, müfretleşiyor olmalarıdır. Dolayısıyla müfretleşen haberî cümle de doğruluk ve yanlışlık bildirmeyecektir. Bu durumda ise inşâî cümlelerin doğruluk ve yanlışlık ifade etmemelerinden ötürü haber olamadıklarını söylemek diğer haber türlerini gözettiğimizde tutarlı olmayacaktır.

    İnşâî cümleleri haber yapmak istemeyenlerin -mezkûr itiraz çerçevesinde- sığınabileceği son liman inşâî ve haberî cümlelerin müfretleşmeden evvelki durumları olabilir. Ancak bu da fayda sağlamayacaktır. Nitekim ne inşâî cümle ne de haberî cümle tam mürekkep bir halde iken haber değildirler. Cümlede müfret olarak bulunan bu yapılar cümleye dahil olmadan evvelki halleri itibariyle farklılaşsalar da cümleye o halleriyle dahil olmamaktadırlar. Dolayısıyla cümle oldukları hal bu noktada itiraza mesnet olamayacaktır.

    Konu özelinde tekrardan ayet-i kerimeye rücu etmemiz gerekirse, İbn Hişâm ilgili ayette neden nasbın tercih edilmediği hususunda biri Sîbeveyh diğeri Müberrid’e ait olmak üzere iki görüş zikreder. Her iki yaklaşıma göre de ilgili ayet iştigal konusu kapsamına girmemektedir. Bu noktada Sibeveyh’in tevcih sebebinin inşâî cümlelerin haber olamayacağını düşünmesi olmadığını ifade etmek gerekir. Aksine Sîbeveyh bunu mümkün görmüş ancak mezkûr ayetin buna örnek olmadığını düşünmüştür. (Müberrid’in görüşüne herhangi bir kaynakta tesadüf etmedim.) Peki talebî cümlelerin haber olabileceğini kabul etmesine rağmen Sîbeveyh neden bu nokta-i nazarla ayet-i açıklamamış ve çeşitli takdirlerle iki cümleyi birbirinden ayırmıştır? Bunun sebebi -Allahu alem- ilgili ayetin iştigale konu edilmesi halinde nasb okunmasının evla olacak olmasıdır. Belağatta zirveyi temsil eden bir kitapta, Kur’an’da, evla olanın değil de mercuh görüşün tercih edildiğini söylemek her ne kadar nahven mümkün olsa da haddizatında problemli bir yaklaşım olacaktır. İşte bu sebepten ötürü Sâhibu’l-Kitâb Sîbeveyh ilgili ayeti iştigale konu etmeyecek şekilde tevil eder.  Öte yandan kimi ‘Îrâbu’l-Kur’ân müelliflerinin de mezkûr ayet-i kerimeyi mübteda-haber ilişkisi içerisinde değerlendirmesi de ciddi anlamda bir noksan olarak kabul edilebilir.

  • İslam’ın Ortaçağ’ı Olup Olmadığını Neden Bauer Tartışamaz?

    بسم الله الرحمن الرحيم

    Bizleri Habîb-i Kibriyâ’nın ümmeti kılan Zât-ı Pâk Teâlâ’ya hamd olsun. En güzel salat ve selam Nûr’unu varislerine taksîm eden Peygamberlerin İmâm’ına, Mübarek Âl ve Ashâbı’na ve onlara Tâbî olanlara olsun. Cenâb-ı Hak onlara layık eylesin, şefaatlerine nail eylesin. Şimdi, bu eser Bauer’in söz konusu kitabının özeti, değerlendirmesi ve eleştirisi içeren üç başlıklı bir risâledir. Tevfik Hak Teâlâ’dandır.

    Bauer son zamanların önemli sosyal bilimcilerinden biri. Türkçeye de kazandırılan bazı eserleriyle entelektüel çevrenin özellikle de ilahiyat kesiminin gündemine girdi. Ancak bu gündeme girme Bauer’in düşüncelerinin ve iddialarının bir bütün olarak değerlendirilip süzgece tabi tutulmasından ziyade, ne yazık ki genellikle alıntılarla atıf yapma ve abartma şeklinde kendini gösterdi. Bu yazıda ise Bauer’in Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu? eserinin genel özeti, değerlendirmesi ve eleştirisine yer verilecektir. Bauer, tespit ettiğim kadarıyla, kitabının her bir bölümünde bir soruyu merkeze alarak bölümünü yazmakta ve bölüm içinde ulaştığı sonuçlara göre bir sonraki bölümde yeni bir soru sorarak araştırmalar dizisini takip etmektedir. Bu yazının genel özet kısmında da her bölümde Bauer’in zihnini meşgul eden sorulara yer verilerek genel anlatısının bir özeti, eleştiri ve yorum içerilmeksizin sunulacaktır.

    Genel Özet

    Ortaçağ terimi, dönemlendirme amacıyla ortaya çıkan ve Avrupa tarihini açıklama gücü yüksek bir kavramdır. Her dönemlendirme çabası gibi bu kavramın ortaya çıkış amacında da tarihsel araştırmayı kolaylaştırma, öğrenimi ve aktarımı rahatlatma gibi pratik kaygılar yer alır. Ancak bu kavramın akademideki kullanımı daha sonraları, belli bir coğrafyadaki belli bir zaman kesitini ifade eden “süreçsel” ve “Avrupa’ya has” kimliğinden arındırılmışçasına başka coğrafyaları ve medeniyetleri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Bauer ilk bölümde “Ortaçağ” kavramının İslam dünyası söz konusu olduğunda nasıl ve neden kullanıldığına işaret ederek İslam dünyası hakkındaki araştırmalarda “Ortaçağ” kavramını kullanmanın neden problemli olduğunu göstermeye çalışır. Söz konusu problemli kullanımın altı farklı boyutu olduğunu belirtir:

    1.  Muğlaklık: Bauer, Avrupa tarihi ele alınırken Antik Çağ’ın bitimi ve Ortaçağ’ın başlangıcı için gösterilen tarihin, İslam dünyası için kabul edilemeyeceğinden başlayarak şayet “İslam’ın Ortaçağ’ı” varsa bunun ne zaman başladığını sorgular. Ardından bu durumun coğrafi olarak da sınırlarının çizilemeyeceğinden bahsederek sorusunu genişletir. Roma ile ilişkisi olan ve olmayan farklı coğrafyaların, İslam hakimiyetine girmesi üzerinden tek bir kavramla açıklanamayacağını belirtir. Antik dönemin bitişi tüm bu coğrafyalarda tek bir şekilde ve aynı yolla olmamış olabilir. Tabi tüm bu coğrafyalar için Antik Çağ’ın bittiğinden bahsedilebilirse…

    2.  Yanlış çıkarımlar: Bauer bu kavramın dikkatsiz kullanımı nedeniyle araştırmacıların hatalı yorumlar yaptığını belirtir. Bir başka deyişle, Bauer bu kavramsal ön kabulün, İslam dünyasına taalluk eden araştırmalardaki ham verileri değerlendirme ve yorumlamada belirleyici olduğuna işaret ederek yapılan çıkarımların yanlışlığına ve/ya eksik olma ihtimallerine dikkat çeker.

    3. Gizli değersizleştirme: Bauer İslam dünyası için Batı dünyasında kullanılan Ortaçağ kavramının çoğunlukla Antik ile Modern dönemler arasındaki zamansal kesiti değil, zaman ötesi bir anlamda geri kalmışlığı temsil için kullanıldığına işaret eder.

    4.  Egzotikleştirme: Aslında bu husus gizli değersizleştirmenin bir devamıdır. Batı’da İslam dünyası için kullanılan Ortaçağ kavramı aslında uygar Avrupa’nın “öteki”si olan ilkel medeniyet dışı formu temsil eder.

    5. Emperyalist çağrışımlar: Bauer bu kavramın Avrupa’ya has kimliğinden arındırılmışçasına kullanılmasının bir tür emperyalist hareket olduğunu düşünür. Bir başka deyişle, Avrupa tarihini açıklama gücü olan bir kavramın İslam dünyasına taşımanın aslında bir kavram sömürgeciliği olduğunun altını çizer.

    6.  Nesnel temelden yoksunluk: Tüm bu tartışmaların yanı sıra bu kavramı Avrupa tarihindeki rolünden alarak İslam dünyasına taşımanın hiçbir temelinin olmadığını söyler. Bu tür temelsiz bir dönemlendirmenin zannedildiği gibi tarihsel araştırmada pratiklik sağlamadığı gibi yeterli araştırma yapılırsa bu kavramın olumsuz çağrışımlardan kurtulunabileceği şeklindeki beklentinin naiflik olduğunu belirtir.

    Tüm bunların bir sonucu olarak Bauer, bu kavramı İslam dünyası için kullanmanın çağların gerçek sınırlarını görmeyi engellediğini belirtir.

    İkinci bölümde ise Bauer yeni bir soruya cevap arar. Her yeni dönem bir tür kopuş ve milad söylemini içerir. Şayet İslam’ın bir Ortaçağ’ı varsa onun da bir kopuş ve milad içermesi gerektiğini düşünen Bauer, İslam tarihinin ne denli Antik dönemden bir kopuş olarak değerlendirilebileceğini sorgular. Tarihsel araştırmalarda dikkate alınabilecek yirmi altı başlık belirleyerek Avrupa’nın bu konularda bir tür kopuş yaşadığını, ancak İslam dünyasında bu yirmi altı nokta göz önünde bulundurulduğunda herhangi bir kopuş olmadığını ifade eder. Bauer’in tespitlerine göre İslam dünyası bu yirmi altı noktada milad söylemi içermek şöyle dursun bariz bir şekilde Antik çağın devamını temsil eder. Bauer’in tespit ettiği yirmi altı husus şu şekildedir: analfabetizm, hamamlar, fırsatlar, kiremit, ilk günah öğretisi, bayramlar, cam, homoerotizm, bireycilik, Yahudiler, bakır sikkeler, aşk şiiri, tıp, doğa bilimleri, ordal, kağıt, kaynaklar, din, cinsellik, hayvanlar ve bitkiler, şehir hayatı, ulaşım yolları, nükteler, yabancı düşmanlığı, Hyssopus officinalis ve rakamlar/sayılar. Bauer bu yirmi altı hususu açıklarken kısaca Antik dönemdeki durumu ifade edip Avrupa Ortaçağ’ında nasıl ortadan kalktığını ve İslam dünyasında nasıl dönüşerek korunduğunu anlatır. Tüm bunların neticesinde İslam dünyası için bir milad ve kopuştan bahsedilemeyeceğini ifade eder.

    Bauer kitabın üçüncü bölümünde ikinci bölümdeki tespitlerini bir adım daha ileriye götürmek ister. Bunun için yeni bir soru sorar: “Madem İslam söz konusu olduğunda Antik dönemden bir kopuştan bahsedilemiyor, bu durumda İslam için bir tarihlendirme ve dönemlendirme yapılabilir mi?” Bauer bu soruya olumlu cevap vererek İslam sonrası dönemin aslında bir “Geç Antik Çağ” olarak anılması gerektiğini iddia eder. Ona göre yirmi altı hususta Antik dönemin kısmen değişen ve dönüşen bir devamı olan İslam için, kopuş ve milad söyleminden bahsedilemeyeceğinden “Geç Antik Çağ” kavramı o dönemi anlatmak için en uygun terim. Bauer bu durumu açıklarken -ilginç bir şekilde- herhangi bir gerekçe göstermeksizin Antik dönem söz konusu olduğunda Akdeniz’den Orta Asya’ya kadar olan bölgeyi yekpare bir unsur olarak değerlendirmek gerektiği fikrini ortaya atar:

    Ne de olsa Antik Çağ’da, Akdeniz’den Orta Asya’ya kadarki bölge, karşıt gelişmelere rağmen aynı anda farklı çağlarda bulunamayacak kadar çok iç içe geçmiştir. (s. 111)

    Bu iddiasının üzerine Bauer İslam söz konusu olduğunda yeni bir dönemin başlangıcından bahsetmenin mümkün olmadığını ve bunun bir tür Geç Antik Dönem olduğunu ileri sürer.

    Kitabın bir sonraki bölümünde ise Bauer bu “Geç Antik Çağ” iddiasını İslam medeniyetinde icrâ edilen ilimlerin hepsini kuşatacak şekilde genişletmeye çalışır. Buna göre Bauer, Kâtib Çelebî’nin Keşfu’z-zünûn’u ve Şevkânî’nin Edebü’t-taleb ve müntehe’l-ereb eserlerini merkeze alır. Bu iki eser üzerinden tüm ilimlerin tarihsel kaynaklarını ve bu tarihsel kaynaklar ışığında ilimler geliştikten sonra son tekâmül evresine hangi alim ile ulaştığını tespit etmeye çalışır. Netice itibariyle bu bölümde Bauer, aslında İslam dünyasında cârî olan ilimlerin tamamının bir şekilde Antik kökenleri olduğunu göstermeyi amaçlar. Buna göre dil ilimlerinin teorik yönü sonraki yüzyıllarda gelişme gösterse de tüm bu tartışmaların malzemeleri ve kökenleri İslam öncesi Arap toplumundan gelmektedir. Benzer şekilde felsefe ve doğa bilimleri de İslam öncesi toplumlardan tercüme edilerek elde edilmiştir. Kelâm, usûl ve fıkıh gibi ilimler de teorik çerçeveleri geliştikçe felsefi ilimlerden esinlendikleri için, kitapta Antik felsefe mirasının bir ürünü olarak gösterilmeye çalışılır. Hatta Bauer bu durumu daha ileri götürerek bizzat Kurân’ın bile Antik döneme ait bir metin olduğu iddia eder:

    Kuran, teolojik bir “yeni başlangıç” değil, aksine Angelika Neuwirth’in kitabında yön verici bu başlıkla gösterdiği gibi “Geç Antik Çağ metni”dir. (s. 128)

    Bu sayede Bauer üçüncü bölümde ortaya attığı İslam’ın aslında bir Geç Antik Çağ olduğu fikrini, dördüncü bölümde İslam dünyasında icrâ ettirilen tüm ilimleri -hatta İslam’ın kutsal kitabı olan Kurân-ı Kerîm’i bile içerecek şekilde- genişletir. Kitabın en kısa kısmı olan son başlığında ise “İslam tarihi bir bütün olarak nasıl dönemlere ayrılabilir?” sorusunu sorup hızlıca cevap verir. Buna göre İslam dünyası söz konusu olduğunda 11. yüzyılın ortalarına kadar “Geç Antik Dönem”, 11-15. yüzyıllar arasındaki döneme “Erken veya İlk Modern Çağ”, 18. yüzyılın sonlarına doğru “Geç veya İkinci Modern Çağ” ve sonrasının da “Modernizm” olarak adlandırılması gerektiğini ifade eder. Bauer’in kendisi de bu dönemlendirme teklifini, ciddiye almamızı gerektirecek bir argüman formu içinde vermediği için kitabın özetini burada bitirip değerlendirme kısmına geçmek istiyorum.

    Değerlendirme

    Bauer’in masaya yatırdığı sorun çok önemli. Gerçekten Batı akademisinde yer edinmiş bazı kavramlar diğer toplumlar üzerinden sömürgeci bir hakimiyet kurmayı amaçlıyor. Ortaçağ kavramının da “kullanımı itibariyle” bu emperyal amaçları tahkim etmek gayesiyle üretilip tedavüle sokulduğunda şüphe yok. Bu haliyle ciddi bir meseleyi ele alan Bauer’in birinci bölümde yaptığı i) muğlaklık, ii) hatalı çıkarımlara öncülük, iii) değersizleştirme, iv) egzotikleştirme, v) kavram sömürgeciliği, vi) nesnel temelden yoksunluk ve sonuç olarak vii) çağların gerçek sınırlarını görmeyi engelleme şeklindeki eleştirilerinin hepsinin doğru olduğu ve yerinde bir konuya temas ettiğini düşünüyorum. Ancak Bauer’in bu ajandasının Batı akademisinde yer etmiş emperyalist refleksi ortadan kaldırmayı hedeflediği konusunda ciddi şüphelerim var. Bana kalırsa Bauer klasik oryantalizmi güncel sosyal bilimlerin imkânlarıyla yeniden hortlatmaya çalışıyor. Bu sayede emperyalist yaklaşımı, Batı “öteki”si olan toplumların sıkça eleştirdiği bir boyuttan yepyeni bir boyuta taşımayı hedefliyor. Özet bölümünde yorum yapmaksızın kitabın çerçevesini olduğu gibi yansıtmaya çalıştım. Şimdi ise buradaki iddiamı açıklamak için önce eseri değerlendirmem, ardından da eleştirmem gerekiyor.

    Bauer tespit ettiği konu ve bu konunun problemli yönlerini altı noktada özetlemesi bakımından son derece önemli bir işe imza atıyor. Ancak hatalı “İslam’ın Ortaçağ’ı” kavramına karşı teklif ettiği dönemlendirme çağrısı ise eleştirdiği kavramdan daha kötü bir durumda. İlk bakışta bu yorumum oldukça acımasız gelebilir, ancak bunu Bauer’in bizzat kendi kavramları üzerinden test edebiliriz. Hatırlanacağı üzere Bauer üçüncü bölümde çoğunlukla sosyal, siyasi ve ekonomik benzerlikler (!) üzerinden Akdeniz’den Orta Asya’ya kadar tüm İslam beldelerinin aslında bir Geç Antik Çağ’ı temsil ettiğini iddia etmişti. Dördüncü bölümde ise bu benzerliğin sadece sosyo-politik ve sosyo-ekonomik boyutlarla sınırlı olmadığını, İslam dünyasında cârî olan ilimlerin tamamının da aslında doğrudan veya dolaylı bir şekilde Antik Dünya’nın devamı olduğunu ifade etmişti. Bauer hem üçüncü bölümde hem de dördüncü bölümdeki iddialarını ikinci bölümdeki yirmi altı hususa, doğrudan veya dolaylı olarak, dayandırıyor. Ben de bu yirmi altı husus üzerinden yapılan bir benzeştirmenin -ironik bir şekilde- Bauer’in İslam’ın Ortaçağ’ı kavramını eleştirdiği üzere- i) muğlaklık, ii) hatalı çıkarımlara öncülük, iii) değersizleştirme, iv) egzotikleştirme, v) kavram sömürgeciliği, vi) nesnel temelden yoksunluk ve sonuç olarak vii) çağların gerçek sınırlarını görmeyi engelleme gibi sorunlara yol açtığını düşünüyorum. İsterseniz birlikte hepsine tek tek bakalım:

    i-        Muğlaklık: Bauer kiremit, cam, hamam kültürü, şehir hayatı, ulaşım yolları ve benzeri özelliklerden hareketle aslında Akdeniz’den Orta Asya’nın derinliklerine kadar yekpare bir yapı olduğunu ve hepsinin de Antik Çağ’ın devamı olduğunu iddia ediyordu. Ancak Bauer’in söz konusu yirmi altı hususta Antik dönemle benzerlik içerdiğini iddia ettiği hususların çoğu -veya tamamı- için tüm İslam beldelerini değil, daha sınırlı bir şekilde Levant bölgesini, diğer bir ifadesiyle Bilâd-ı Şâm dediğimiz coğrafyayı referans gösteriyor. Bauer, Suriye sınırları içindeki bir hamam kültürünü kullanarak, nasıl ve neden Tanrı Dağları’nın eteklerine yerleşmiş kimselerin tarihsel tecrübesini dönemlendirdiğine dair bir açıklama yapmıyor. Daha net bir şekilde söylemek gerekirse, Bauer Suriye ve çevresinde Roma kültürü kalıntılarından hareketle tespit ettiği benzerlikleri nasıl oluyor da Kafkaslar, İran, Maveraünnehir, Orta Asya kuzey stepleri ve Afrika’nın çeşitli bölgelerindeki İslam diyarları için genişletebiliyor. Bu soruları devam ettirdiğimizde aslında Ortaçağ kavramındaki muğlaklığın daha net bir şekilde “Geç Antik Dönem” için de söz konusu olduğu görülecektir.

    ii-          Hatalı çıkarımlar: Araştırmacıların bulunduğu konum (sahip oldukları kavramsal arka plan) çoğu zaman onların ham verileri yorumlama ve belli bir bağlama oturtmalarında yönlendirici ve belirleyici oluyor. Bilim sosyolojisinden aşina olduğumuz bu durum, aslında araştırmacıların hatalı ve/ya alakasız kavramsal arka plan ile ham verileri bağlamından kopuk bir şekilde yorumlayabileceklerini gösteriyor. Aynı şeyi Bauer’in kitabında da görüyoruz. Kitabın 130 ve 131. sayfalarında Bauer üç defa Kelâm, Tefsîr ve Hadîs alimlerinin bu ilimlerde ortaya koydukları bilgi birikimi için “kutsal yazı” ifadesini kullanıyor. Bu ilimlere aşina olan herkesin yakından bildiği üzere Müslümanlar, Kelâm ilmindeki teorik tartışmalara veya Tefsîr ilmindeki yoruma dayalı ifadelere kutsiyet atfetmez. Benzer şekilde de Hadîs ilmi bizatihi kutsal bir ilim değil. O ilmin kriterleri sonucunda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü olduğu netlik kazanan ifadeler, Müslümanlar için bir bilgi kaynağı teşkil eder. Ancak bu da doğrudan kutsiyet atfetme değil. Nitekim usûl kitaplarındaki “hakîkî şârî‘ (dinin hükümlerini tayin eden) yalnızca Allah mıdır, yoksa Rasulullah da tayin edebilir mi?” başlığındaki tartışmalar Bauer’in vehmettiği anlamda doğrudan bir kutsiyet atfedilmediğini açıkça ortaya çıkarıyor. Özetle Hadîs, Tefsîr ve Kelâm ilimlerindeki bilgi birikimi İslam dininin “kutsal yazsısı” şeklinde yorumlamak tamamıyla hatalı bir çıkarımın ürünü olarak karşımıza çıkıyor.

    Bauer’in bu hatalı çıkarımının ardında aslında eleştirdiği duruma düşmesi yatıyor. Çünkü Bauer İslam dinini, Hıristiyanlığın doğal bir devamı olarak görüyor:

    Tek Tanrı, tek inanç, tek dünya imparatorluğu, Tanrı’nın temsilcisi olarak tek halife, bu, Hristiyan emperyal tek tanrıcılığının Müslümanlıktaki devamıydı. (s. 140)

    Bauer İslam dinini Hıristiyanlığın devamı olarak gördüğü için İslam dünyasında ortaya çıkan ilimlerin çerçevesini de Hıristiyan zihin dünyasıyla yorumlamış. Bilindiği üzere Hıristiyanlıktaki Kutsal Kitap yalnızca Tanrı’nın (!) sözlerini değil, aynı zamanda Havarilerin mektupları, yorumları ve bazı sözlerini de içeriyor. Dolasıyla Tanrı sözünün yorumu olan mektuplar ve sözler de Kutsal metnin bir parçası. İslam’ın Hıritiyanlığın devamı olduğu vehminden hareketle Bauer, Allah’ın kelâmı olan Kurân’ın yorumlanmasını da bir tür “kutsal yazı” olarak addediyor.

    Bauer’in buradaki açıklamaları farklı bir açıdan daha derin bir çelişki de barındırıyor. Şöyle ki Bauer Avrupa tarihi için Antik dönemin bitişi ve Ortaçağ’ın başlangıcı için Batı Roma’nın sona erdiği 476 tarihini başlangıç olarak gösteriyor (s. 12). Bilindiği üzere bu tarihte Roma’nın Hıristiyanlığı resmi statüde kabul etmesinin üzerinden yüz elli yılı aşkın bir zaman geçmiş. Şayet İslam dini Bauer’in iddia ettiği gibi Hıristiyanlığın bir devamı ise İslam ile 476 öncesindeki Hıristiyanlık arasında bir bağ kurması veya aradaki zamanın bir boşluk olduğunu ifade etmesi gerekiyor. Çünkü kitabının ikinci bölümünde ısrarla üstünde durduğu üzere söz konusu yirmi altı hususta Hıristiyanlık Antik dönemden bir kopuşu temsil ederken İslam bir devamlılığı temsil ediyor. Şayet Antik dönem Avrupa tarihi için 476 yılında bitiyor ise bu durumda yirmi altı husustaki kopuşun Hıristiyanlığın kabulünden Batı Roma’nın yıkılışına kadarki süreçte büyük oranda tamamlanmış olması beklenir. Hakeza şayet bu kopuş tamamlandı ise İslam’ın ortaya çıktığı 7. yüzyılın başına kadar artarak devam etmesi de gerekiyor. Nitekim tarihsel seyir de bunu gösteriyor. Şimdi, (farz edelim ki İslam Hıristiyanlığın devamı olsun) bu durumda nasıl oluyor da kopuş ve yeni dönem ürünü olan Hıristiyanlığın devamı olan (!) İslam, aynı zamanda kopuş öncesi Antik Çağ’ın da bir devamı oluyor? Aslında Bauer kendisine yönlendirilebilecek bu tarz bir eleştiriyi önceden sezmiş olacak ki bir şekilde cevap vermeye çalışıyor:

    Batı’da büyük göç zamanı yaşanan gelişmelere ciddi ölçüde benzese de yalnızca bir minyatür Orta Çağ ortaya çıktı. Kriz, bölgesel olarak sınırlıydı ve iki yüzyıldan az sürdü. Kültürel geleneklerde bir kırılma gerçekleşmedi. (s.141)

    Bauer burada bir yandan İslam’ı kopuş, diğer yandan da süreklilik okuma isteğinin doğurduğu çelişkiye cevap veriyor gibi görünse de hala ciddi tutarsızlıkların olduğundan bahsetmek gerekir. Öncelikle bu kopuş noktalarının bölgesel bir sınırlılıkta göründüğü iddiasını neye dayandırdığına dair Bauer hiçbir açıklama yapmıyor. Benzer şekilde söz konusu kopuşun iki yüz yıldan az bir süre içinde gerçekleştiği yönündeki iddiasını da neye dayandırdığını açıklamıyor. Bauer’in bu pasajdaki açıklamalarının doğru olduğunu kabul etsek bile (!) hala kitabındaki tutarsızlıkların devam ettiğinden bahsetmek gerekiyor. Şayet İslam’daki “minyatür kopuş” bölgesel olarak gerçekleşmiş ve iki asır kadar sürmüşse bu durumdaki “minyatür kopuş”un 7. yüzyılın başı ile 9. yüzyılın başı arasında olup bitmiş olması beklenir. Benzer şekilde “minyatür kopuş”un gerçekleştiği coğrafya da İslam’ın hem Antik birikimle hem de Hıristiyanlık ile doğrudan temas kurduğu bir yerde olmalıdır ki bir kopuş söz konusu olabilsin. Bu şartları sağlayan tek coğrafi yer Levant bölgesidir. Ne var ki, Bauer’in kitabının ikinci bölümünde İslam’ın Antik Çağ’ı devam ettirdiğini ileri sürdüğü yirmi altı hususun çoğunluğuna ait örnekler Levant bölgesinden ve burada mevzu bahis olan tarihsel aralığa aittir. Kitabın ikinci bölümünde kesin bir devamlılık ifade ettiğini ileri sürdüğü hususlar hakkında dördüncü bölümün sonunda bir tür kopuş da içerdiğini iddia etmektedir. Bauer’in sözde “minyatür kopuş” iddiası kabul edildiği durumda bile -en azından İslam’ın 7-9 yüzyıllar için ve Levant bölgesinde- hem bir sürekliliğin hem de bir kopuşun olduğunu iddia etmesi gerekmektedir.

    Eleştirimi daha net bir şekilde yinelemem gerekirse, İslam Hıristiyanlığın devamı olduğu için bir kopuşu temsil etmesi gerekirken neden kopuş öncesi Antik Çağ’ın geç bir evresi olarak okunmak isteniyor? Yok eğer İslam, Antik dönemin devamı ise ve bir kopuş temsil etmiyorsa neden aynı zamanda kopuşun temsilcisi Hıristiyanlığın da bir devamı olarak okunmak isteniyor? Bauer’in İslam’ı hem kopuş hem de süreklilik olarak okuma isteği aslında onun temelsiz teklifinin nasıl da yanlış çıkarımlara öncülük edeceğinin ilk elden güzel bir örneği.

    iii-      Değersizleştirme: İslam dünyasını aslında Antik Çağ’ın geç bir temsilcisi olarak okuma isteği onu bir bütün olarak değersizleştirme arzusunun bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Çünkü Bauer bu iddiasıyla temelde İslam dünyasının haddizatında bir değerinin olmadığını da ifade etmiş oluyor. Bauer’e göre İslam dünyası kendine ait bir çerçevesi olmadığı için kendinde bir okumayı ve değerlendirmeyi de hak etmiyor(!). Dolayısıyla İslam dünyasına Antik Çağ’ı temsil ettiği kadar değer biçildiği için bir değersizleştirme operasyonuna maruz kalıyor.

    iv-      Egzotikleştirme: Değersizleştirme operasyonunun bir uzantısı olarak İslam dünyası egzotik bir karikatür haline geliyor. Çünkü Bauer, Avrupa’nın “öteki”si olan İslam dünyasını bir tür tabula rasa olarak görüp Antik dönemin kalıntılarının bu boş levhaya çok kısmi bir değişiklik ile olduğu gibi nakşedildiğini iddia ediyor. Bauer’in kitabının ikinci bölümünde işaret ettiği yirmi altı husustaki benzerlikleri bu şekilde okuma isteği de aslında İslam’ın nasıl bir tabula rasa (!) olduğunu Bauerci bir bakış açısıyla betimleyen cinsten.

    v-    Kavram sömürgeciliği: Değersizleştirme ve egzotikleştirme operasyonunun bir devamı olarak oryantalist çalışmalardan aşina olduğumuz emperyalist söylemi başka bir kavram üzerinden devam ettiriyor. Nitekim Bauer’in kitabının son sayfasının son paragrafında hızlıca ve hiçbir argüman sunmadan teklif ettiği “Geç Antik Çağ”, “Erken Modern Çağ”, “Geç Modern Çağ” ve “Modernizm” dönemlendirmesinin de açıkça gösterdiği üzere İslam dünyasının kendi iç dinamiklerinin ve dönüşümlerinin hiçbir önemi yok. Bauer için İslam dünyası açısından önemli olan Çağdaş Batı toplumunun ulaştığı seviyeye kırık dökük de olsa öykünme tecrübesinden başka bir şey değil. Bu da onun entelektüel ataları olan klasik oryantalistler ile olan mantalite benzerliğini bize göstermesi açısından oldukça güzel bir örnek.

    vi-      Nesnel temelden yoksunluk: Bundan önceki beş hususta söylediklerim aslında “Geç Antik Çağ” kavramsallaştırmasının nesnel bir temelden yoksun olduğunu zaten gösteriyor. Ancak bu durumu daha da somutlaştırmak için bazı noktalara temas etmek istiyorum. Hatırlanacağı üzere Bauer’in tüm iddialarının temelinde ikinci bölümdeki yirmi altı husus yer alıyordu. Ben burada başka bir soru sormak istiyorum. Şayet gerçekten İslam bu yirmi altı noktada tamamen bir süreklilik içeriyorsa, ki birazdan bu iddiayı da ayrıca ele alacağım, bu yirmi altı hususun karşısında aslında İslam’ın kopuş ifade ettiği başka bir yirmi altı veya yüz yirmi altı husus konulamaz mı? Örneğin Bauer hamam kültürü yerine günde en az beş defa abdest alma kültürü, bakır sikkeler yerine faizli ticaretin yasaklanması, ilk günah öğretisi yerine tevhid akidesi, yabancı düşmanlığı yerine cihad anlayışı, homoerotizm yerine evlilik akdinin şartlarıyla neticeleri ve ulaşım yolları yerine İslam’ın seferilik anlayışıyla paralel değişen şehircilik tasavvuru gibi konuları merkeze alsaydı gene de bir Antik dönem sürekliliğinden bahsedebilir miydi? Ciddi her araştırmacı bu sorulara olumsuz cevap verecektir.

     

    Bununla paralel olarak Bauer’in bahsettiği yirmi altı noktada da İslam’ın Antik Çağ’ı devam ettirdiği iddiasını da dillendirmek gerçek anlamda mümkün değil. Çünkü Bauer bu noktalarda genelde hususi bazı örnekler bularak bunu Akdeniz’den Hindikuş’a genelleştirmede bir beis görmüyor. Halbuki bu şekilde geniş bir coğrafya ve tarih yelpazesi hakkında konuşmak ve toplumsal çıkarımlar yapmak için çok daha fazla veri gerekiyor. Homoerotizm meselesini ele alalım mesela. Bu olgunun geçmişte hiç yaşanmadığını iddia etmek nasıl yanlışsa Bauer’in birkaç şiirdeki anlatıdan yola çıkarak bunun sanki tüm İslam toplumunda yaygın olduğu ve tüm Müslümanların da bu durumu normalleştirdiği şeklindeki çıkarımı da yanlış. Çünkü biz tam tersi örneklerle İslam dünyasında homoerotizmin aşağılama amacıyla kullanıldığını ve bunun karşısında hukuki yaptırımların da olduğunu biliyoruz. Bauer’in dediği gibi bu olgu yaygın olsaydı yüzyıllar boyunca bu hukuki durum bir yerde kırılma veya değişme göstermeliydi. Ancak böyle bir hukuki değişimi göremiyoruz.

     

    Benzer şekilde Bauer’in Şâm diyarındaki bir hamamdan hareketle sanki hamam kültürü tüm İslam beldelerinde aynıymışçasına hikayeleştirmesi tamamen temelsiz. Suriye civarındaki bir hamamdan hareketle aynı dönemin Taşkent’inde de aynı veya benzer bir hamam kültürü olduğunu Bauer nasıl söyleyebilir ki?

     

    Bauer’in söz konusu yirmi altı noktadaki bazı benzerliklerinin temelinde ise bu dar anlamıyla kendisinin geliştirdiği “Müphemlik” kavramı yatıyor. Bauer bu kavram etrafında müstakil bir kitap yazdı, ancak onun değerlendirmesi ve eleştirisi müstakil bir yazının konusu olmalı. Öte yandan Bauer Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu? kitabında da “Müphemlik” kavramından yararlanarak bazı açıklamalar geliştiriyor. Şimdi bu yazıda “Müphemlik” kavramının sadece bu kitaptaki yansımasını eleştirmeyi hedefliyorum. Bir bütün olarak eleştirisi ise Cenâb-ı Hak nasîb ederse başka bir yazının konusu olacak.

     

    Bauer “Müphemlik” kavramına işaret ederek aslında İslam’ın hayatın birçok alanında belirlenim yapmadığını ve/ya birbiriyle çelişen birden fazla farklı belirlenimler yaptığını iddia ediyor. İslam’ın bu tavrı sayesinde de Antik Çağ pratiklerinin değişmeden İslam dünyası içinde devam edebildiğini ileri sürüyor. Maalesef Bauer’in bu iddiası İslam düşüncesi hakkında içine düştüğü büyük bir bilgi eksikliğinin katlanarak devam etmesinden ibaret. İslam düşüncesinin meta tutarlılığını sorgulamak ne bu yazının ne de Bauer’in kitab/lar/ının konusu olmadığı için o hususa girmeden İslam’daki sözde “Müphemliğin” aslında neden belirlenimsizlik olmadığını, aksine burada da epistemik bir belirlenimin olduğunu göstermek istiyorum.

     

    Bauer’in “Müphemlik” olarak isimlendirdiği bazı pratikler İslam düşüncesinde ictihad alanı olarak görülen sınırlara tekabül ediyor. Şöyle ki, İslam düşüncesinde fıkh, zannî olan yargıların belirli bir sistematik içerisinde tutarlı ve bütünlüklü bir şekilde ortaya konulmasıyla ortaya çıkar. Disiplin, doğası gereği, yakîn olmayan ve farklı yönleri ve vecihleri bulunan yargıları sistematize etmeye çalışır. Yakîn olan yargıların tartışıldığı disiplinler ise kendi sınırları içerisinde araştırmalarını tamamladıktan sonra fıkha genel ilkelerini vererek fıkhın araştırma sahasını tayin eder. Zannî yargıların nasslarla irtibat kurma yolu ise usûl çerçevesinde sistematik çıkarım yapmasında yatar. Bu yol dışında, birileri nassları okuyup bir yorum geliştirebilir ancak bunu bir metodoloji ve usûl içerisinde yapmamışsa bunun fıkh ilmine ait bir önerme olduğundan bahsedilemez. Bu nedenle fıkh alanındaki önermelerin doğruluk uzayları, yakîn önermeleri olan başka bir disiplinden farklılık arz eder. Aslında Bauer’in burada “Müphemlik” olarak gördüğü durumun ben tam tersine bir belirlenim olduğunu iddia ediyorum. Hatta iddiamı bir adım daha ileriye götürerek son altmış yılda akademide sosyal bilimlerdeki ve doğa-matematik bilimlerdeki doğruluk uzaylarının ne olduğu ve bilimlerin yapısı hakkındaki içine düşülen kısır döngüye de son verecek bir teorik çerçeveye sahip olduğunu iddia ediyorum.

     

    Şöyle ki akademide bilimlerin iddialarının doğruluğunu tayin için onlarca farklı doğruluk kuramı ortaya atıldı. Bunların hemen hepsi birbirlerine eleştiri içerisinde doğdu. İlk itirazlar ise Semantik geleneğin geliştirdiği haliyle, Antik Yunan’dan beri gelen correspondence (upuygunluk) teorisinin eleştirisi şeklinde kendini gösterdi. Her düşünür tıpkı filin bir yerini tutup onu tanımlamaya çalışan kör kişilerin hikayesindeki gibi bazı önermeler için geçerli olabilecek bazı doğruluk kuramları teklifinde bulundu. Ancak her seferinde bunların karşısında başka bir düşünür veya düşünür grubu söz konusu doğruluk kuramının kendi disiplinlerindeki tartışmalar için yetersiz olduğundan şikâyet ederek yeni bir doğruluk kuramı teklif etti. Ne var ki yeni teklifler de eleştirdikleri teklif gibi sadece bazı önermeleri anlamlı kılabilecek bir çerçeve çiziyordu. Bugün bu tartışmalar o kadar anlamsız bir noktaya geldi ki birbirinden bağımsız onlarca doğruluk kuramı var. Bunun da ötesinde bilimsel bilginin üretimhanelerinden çıkan önermelerin doğruluğunu test etmek şöyle dursun bu doğruluk kuramlarını test etmek ve sınayabilmek (çünkü sınanamayan şeyin bilimselliğinden söz edilemez) için bile meta bir doğruluk kuramına ihtiyaç duyuyoruz.

     

    Akademinin bu kısır döngüsünün sebebi aslında tüm mümkün önermelerin doğruluğu için tek katmanlı ve stabil bir doğruluk uzayı aramasından kaynaklanıyor. Öte yandan İslam düşüncesinde ise disiplinlerle paralel olarak disiplinlerdeki önermelerin epistemik değeri de katmanlara ayrılmış. Bunun neticesinde söz konusu önermelerin doğruluk uzayları da katmanlı bir yapıya bürünüyor. Yakîniyyâtın doğruluk uzayı ile zannîyâtın doğruluk uzayı aynı değil. Zanniyyât da usûl içerisinde hesabı verilebilir ve tutarlı bir çerçeve çizdiği müddetçe aynı konuda farklı yargıların verileceğini önden kabul ederek bir araştırma yürütüyor. Tüm bu açıklamaların detayları ve barındırdıkları imkân bu yazının değil, şu an üstünde çalıştığım tezimin konusu. Ancak burada çok özet olarak işaret ettiğim İslam düşüncesindeki bu çerçevenin kesinlikle Bauer’in iddia ettiği gibi “Müphemlik” olarak okunamayacağını, tam tersine epistemik ve ontik çok katmanlılığın getirdiği çeşitlilik ve imkân olarak değerlendirilmesi gerektiğini beyan ediyorum. Ayrıca bu çeşitliliğin; tutarlı teorisi olan, önermeleri ve önermelerin doğruluk uzayı belli olup hesabı verilebilir bir düşünce olduğunun altını çizmek istiyorum.

     

    Bauer’i, İslam düşüncesini “Müphemlik” olarak değerlendirmeye iten bir diğer husus ise fıkhtaki “mübah” kapsamına giriyor. Bilindiği üzere fıkh, İslam’ın mükellef olarak görüp muhatap aldığı bireylerin eylemlerini farz, haram, sünnet, mekrûh benzeri hükümlerle belirleyen disiplindir. Bu hükümler, bazı detay teoriler nedeniyle, sayıca mezhepten mezhebe farklılık arz edebilir. Yukarıda da belirttiğim üzere İslam düşüncesi bu farklılık bir usûl çerçevesinde geliştirildiği müddetçe buna imkân veren bir teorik çerçeveye sahip. Mezhepler arası ufak farklılıklar olsa bile iki noktada hepsinin ortak çerçevesi var: 1- mükelleflerin fiillerinin hükümleri değilleme yollu ortaya konan negatif kavramlar değildir, aksine olumlama içeren kavramlardır. Alimlerin ıstılahlarıyla söylemem gerekirse, ef‘âl-i mükellefînin ahkâmı selbî değil, bilakis sübûtî mefhûmlardır. 2- mükelleflerin eylemlerinden birisi de “mübah” hükmüdür.

     

    Bauer fıkhın “mübah” kategorisini değilleme yollu bir çeşit “dinin belirlemediği, müdahil olmadığını alan” şeklinde ön kabul olarak varsaydığı için bu negatif anlamın İslam söz konusu olduğunda bir tür “Müphemlik” alanı açtığını iddia ederek Antik Çağ’ın bu belirlenmemiş “Müphem” alan üzerinden kendine bir devamlılık sahası bulduğunu iddia ediyor. Halbuki “mübah” kavramı belirlenimsizlik alanı değildir. Diğer fıkhî hükümlerle çatışmadığı sürece yapılıp yapılmama noktasında özgürlüğün verildiği belirlenmiş bir alandır. Şimdi bunu hamamlar örneği üzerinden somutlaştıralım.

     

    İslam dini Bauer’in iddia ettiği gibi hamamlar konusunda muhataplarına “ben bu alana karışmıyorum, ne yaparsanız yapın” şeklinde karikatürize edilebilecek bir yaklaşım sergilemiyor. Tam tersine İslam dini hamamlar konusunda “setr-i avrete dikkat ederseniz, suyun tâhir olduğundan eminseniz ve necasetten kendinizi sakındırabiliyorsanız hamamları kullanıp kullanmama noktasında serbestsiniz, özgürsünüz” şeklinde bir belirleme yapıyor. Dinin “mübah” alanını “Müphemlik olarak yorumlamak hem yukarıda işaret ettiğim epistemik katmanlılığı hem de mükelleflerin fiillerine dair dinin çok hükümlü yaklaşımını anlamamaktan geliyor. Aslında Bauer’in bu düşüncelerinin tamamının temelinde İslam’ı Hıristiyanlığın devamı olarak okuma isteği geliyor. Hıristiyanlıkta dinin belirleme sahası yasaklama ve buyurmadan ibaret olduğu için fıkhın “mübah”, “müstehab”, “mekrûh” ve “sünnet” gibi katmanlarını anlamada başarısız oluyor. Bu başarısız değerlendirmesi ise “Müphemlik” terimi etrafında kavramsallaştırılıyor (Burada kavram ve terim ayrımı yapıyorum. Terim bir ıstılahın lafzî sûreti iken kavram o lafzın bilinçte karşılık geldiği mefhûmunu ifade ediyor).

    Tüm bu eleştirilerim birlikte değerlendirildiğinde aslında Bauer’in eleştirdiği Ortaçağ kavramının karşısında teklif ettiği yeni dönemlendirmenin eskisinden çok daha kötü olduğu ortaya çıkıyor. Halbuki Bauer bize nötr bir kavram üretmeyi vadediyordu:

    …Geç Antik Çağ’ın dönüşümünden bahsetmeyi tercih ettiler. Ancak diğerleri, onları, yaşamın birçok alanında görülen gerilemeyi maskelemekle suçladılar. Ancak dönüşüm terimi, öncelikle sürece dayalıdır ve nötrdür. Çöküş, tıpkı bir gelişme gibi aynı zamanda dönüşümdür de. (s. 111)

    Ne yazık ki Bauer’in İslam Ortaçağ’ı için ileri sürdüğü i) muğlaklık, ii) hatalı çıkarımlara öncülük, iii) değersizleştirme, iv) egzotikleştirme, v) kavram sömürgeciliği, vi) nesnel temelden yoksunluk ve sonuç olarak vii) çağların gerçek sınırlarını görmeyi engelleme şeklindeki eleştirilerin tamamının aynıyla teklif ettiği “Geç Antik Çağ” dönemlendirmesine de yöneltilebileceğini gösterdiğime göre Bauer’in teklifinin hiç de iddia ettiği gibi “nötr” olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Tam tersine Bauer, sorduğu sorular ve araştırdığı alanlar bakımından son derece önemli noktalara temas etse de kullandığı yöntemlerin eksikliğinden dolayı yorumlarının sorduğu sorulara nazaran çok kırılgan kaldığını düşünüyorum. Bauer’in yorumlarına istinaden ortaya attığı dönemlendirme teklifinin ise yorumlarından bile daha cılız bir noktada durduğunu düşünüyorum. Çünkü teklif edilen dönemlerin benzer farklı kriterler ile biraz ileriye veya geriye götürülmesinin yahut yukarıda altı maddede özetlediğim şekilde bir kopuş şeklinde okunarak tamamen değiştirilmesinin önünde hiçbir engel bulunmuyor. Bauer’in çalışmalarında tüm bu sorularımızın cevabını bulmak ise mümkün görünmüyor. Peki nasıl oluyor da Bauer gibi önemli bir sosyal bilimci bu kadar basit hatalar yapabiliyor? Bu sorunun cevabını eleştiri başlığında vermeye çalışalım.

    Eleştiri

    Bauer gibi ciddi bir sosyal bilimcinin son derece güzel bir noktadan bu denli cesurca sorularla yola çıkarak bu kadar sığ sularda boğulması gerçekten düşündürücü. Çünkü “İslam’ın Ortaçağ’ı” gibi bir kavramın ne tür yanlış anlamalara ve hatalı çıkarımlara sebep olduğunu fark eden bir araştırmacının tamamen benzer hatalı çıkarımlara yol açacak bir teklif ile konuya yaklaşımını anlamlandırmak çok da mümkün görünmüyor. Bauer’in söz konusu iddiaları yeterince eleştirilmezse çok büyük ihtimalle orta vadeli bir süre içerisinde “Geç Antik Çağ’da İslam’ın x anlayışı” şeklinde son derece çarpık bağlamlarla değerlendirilen onlarca tez ve makaleye maruz kalacağız. Ortaçağ kavramından farklı olarak “Geç Antik Çağ” kavramının yol açacağı bilgi kirliliği öncekinden çok daha ileri seviyede olacak. Çünkü maalesef çok az akademisyen teorik düşünme kabiliyetine sahip, geri kalanlar ise genelde rivayetçi bir anlayışla eklektik tezler ve makaleler ortaya çıkarıyorlar. Bu durumu göz önünde bulundurduğumuzda “Geç Antik Çağ’da İslam’ın x anlayışı” şeklindeki araştırmaların gündemimizi işgal etmesinin ardından yetersiz araştırmacıların “Ortaçağcılar” ile “Geç Antik Çağcıların” yorumlarını eklektik olarak rivayet ettiği daha kötü bir akademik evreye girme tehlikesi ile karşı karşıyayız. Hatalı çıkarımlara neden olan “Ortaçağ” kavramını çok dakik bir şekilde eleştiren Bauer, teklif ettiği yeni kavram ile aslında başta kendisi olmak üzere birçok başka araştırmacının da hatalı kavramsal arka plandan kaynaklı yanlış çıkarımlara ulaşmasının önünü açıyor. Peki tüm bunları ben bile görebiliyorken nasıl oluyor da Bauer gibi bir araştırmacı göz göre göre böyle bir hataya düşüyor ve ona kapı aralıyor? Aslında Bauer bu soruya da cevap veriyor:

    Fikir yürütürken hem İran hem de Arap Antik Çağı dikkate alınırsa, ancak o zaman, İslam’ın gökten zembille inmediğini ve 7. yüzyılda, evveliyatı olmadan ortaya çıkmadığını savunan bir tarih görüşü mümkün olur. (s. 113)

    Bauer aslında burada tüm gayesini açıkça ifade ediyor: İslam’ın bir bütün olarak tarihsel evveliyatı olduğu fikrini pekiştirerek Gök’ten inen bir vahiy olmadığının ispatı. Yukarıda Bauer’in klasik oryantalizmi sosyal bilimlerin yeni imkânlarıyla yeniden hortlattığı iddiamı dile getirmiştim. Aslında Bauer’in bu paragrafı benim iddiamı iddia olmaktan çıkarıp Bauer’in itirafına dönüştüren nitelikte. Şöyle ki: klasik oryantalizmin çok farklı motivasyonları ve hedefleri olduğunda şüphe yok. Ancak hepsinin müşterek olduğu ve hiç değişmeyen bir ortak paydaları var: İslam’ın hak din olmadığının ispatı arzusu.

    Müslüman olmayan bir araştırmacının Rasulullah söz konusu olduğunda iki görüşü olabilir, üçüncü bir ihtimal yok: i- (haşa) bilinçli ve programlı bir yalancı ve sahtekâr olduğu, ii- (gene haşa) şizofren olduğu. Müslüman olmayan biri Rasulullah’ı bu iki ihtimalden hangisiyle suçlarsa suçlasın açıklaması gereken bir gerçeklik var: “Rasulullah’a tâbî olan yüzbinler henüz bir asır bile geçmeden tüm dünyanın dengelerini değiştirerek Orta Asya’nın derinliklerinden Avrupa’nın içlerine kadar yeni bir dünya düzeni ortaya çıkardılar. Bu çok yönlü dalganın yayılmasını mümkün kılan etmenler nelerdi?”

    Tüm şarkiyatçıların şu veya bu şekilde açıklık getirmeye çalıştıkları ortak paydanın bu olduğunu söyleyebilirim. Bu konuya verilebilecek en kolay ve kestirme yol, İslam’ın aslında orijinal bir yönünün olmadığını ve öncesindeki bazı şeylerin bir tekrarı ve/ya dönüşümü olduğunu iddia etmektir. İlk oryantalistler ironik bir şekilde Rasulullah’ın getirdiği bu yeni dini aslında Hıristiyanlığın içinden türeyen bir heretik mezhep olarak yorumlamak istediler. Bu söylemle birlikte İslam’a mal olan her şey aslında Hıristiyanlığın bir heretik düşüncesi şeklinde konumlandırıldı. Ancak çok geçmeden, gene oryantalistler içinden çıkan yeni bir dalga bu iddiayı yanlışladı. Çünkü İslam’ın, Hıristiyanlığın içinden çıktığını iddia edecek hiçbir teolojik zemin bulunamıyordu. Bunun ardından oryantalist zümreler İslam’ın aslında bir Hıristiyan mezhebi olarak okumayacağını, ancak Hıristiyanlık da dahil başka Antik birikimlerden de istifade edilen bir eklektik din olduğunu ileri sürdü. Bu kesimin temel dayanağı Rasulullah’ın çok erken yaşlarda karşılaştığı rahip Bahîrâ gibi olayları abartmak olmuştu. Bu sayede oryantalizm gene İslam’ın bir tarihsel kökeni olduğunu tayin ederek İslam’ın hak din olmadığını ispat (!) etmişlerdi. Ancak çok geçmeden rahip Bahîrâ olayının da tarihsel olarak İslam’ın doğuşunu açıklamada yeterli veri sağlamadığı, başka oryantalist zümreler tarafından tespit edildi. Bunun neticesinde yeni oryantalist zümreler İslam’ın ilk zamanlarını oldukça ilkel bir surette resmederek yeni bir tarih anlatısı inşa ettiler. Bundan sonraki dönemlerde Roma ile temasların artmasıyla beraber medeniyet belirtilerinin ortaya çıktığını ifade ederek İslam’ın aslında doğduğu günden çok farklı bir noktaya evrildiğini ve başarılarının arkasında da söz konusu Antik tevarüsün bulunduğunu ileri sürdüler. Bu iddianın temelinde ise Ebu Hanife gibi birkaç önemli ismin Roma hukukunu olduğu gibi alımladığı düşüncesi yer alıyordu. Ancak çok geçmeden bu iddianın da tarihsel verilerle uyuşmadığı fark edildi.

    İlerleyen dönemde tüm dünyayı ve akademiyi etkisi altına alan post-modern tavır ile oryantalizmin İslam’ın tarihsel kökenini tayin etme arzusunun bir süre için kısmen sekteye uğradığını söyleyebilirim. Kısmen diyorum çünkü önceki oryantalistler kadar genelleyici olmasa bile yakın zamana kadar tüm İslam felsefesinin doğuşunu ve gelişimini Halife Memûn’un bir rüyasına bağlayan bunakça teorilerin nasıl da gündemimize sokulduğuna hep beraber şahit olduk. Böyle örnekler varlığını devam ettirse de oryantalizm tarihinin bu yönüyle ciddi bir ivme kaybına uğradığı da aşikâr. Öte yandan Bauer’in yeni okumaları ve iddiaları ile yeniden bir ivme kazanacak gibi görünüyor.

    Sosyal bilimlerde kolektif bilinç ve toplumsal hafıza gibi teoriler gittikçe yaygınlaşıyor. Bazı araştırmacılar, bunun tespit edilmesinin zorluğundan ve istismara açık olmasından hareketle bilimsel bir yönünün olmadığı ve bir tür mitolojiye benzediğini ileri sürüyor. Öte yandan bu katı tavrın çok bariz örüntüleri göz ardı ettiği ve tıpkı bireylerin psikolojisi gibi bireyleri aşan toplumun da psikolojisi olduğunu iddia edenler de var. Bu toplumsal psikoloji, toplumun bireylerini aşan hafızası tarafından korunarak yaşamın olağan akışı içerisinde nesilden nesile aktarılıyor. Her aktarım aslında kısmi bir ekleme ve çıkarma içerse de kökten bir kopuş ve ayrılık içermediği sürece bir toplumsal süreklilikten bahsetmek mümkün hale geliyor. İşte Bauer sosyal bilimlerdeki yeni tartışmalardan yararlanarak klasik oryantalizmi hortlatmaya çalışıyor derken kastettiğim tam olarak da bu.

    Bauer selefi olan oryantalistlerin yaptığı gibi İslam’ın tarihsel kökenini bir kişi üzerinden anlatma işinin ikna edici olmadığının ve verilerin de böyle bir tartışma yürütmek için yeterli olmadığının gayet farkında. Bu nedenle spekülasyon imkânı daha fazla olan ve hesap verilebilirliği de yalnızca yüksek teorik bir sorgulamayla mümkün olan yeni bir iddia ortaya atıyor: “İslam aslında hiçbir yönüyle yeni bir olgu değildi. Tüm yönleriyle toplumsal hafızaya mal olmuş Antik kültür, aslında ufak dönüşümlerle 11. yüzyılın ortalarına kadar nesiller boyu aktarılmaya devam etti.” Bu iddia sayesinde aslında İslam’ın tarihsel kökeninin Antik kültür olduğu yeterli tarihsel veriye ihtiyaç duyulmaksızın ileri sürülmüş oluyor.

    Bauer “İslam’ın Ortaçağı” kavramını amansızca eleştirirken, eleştirdiği şeylerin aynısını hata olarak tekrar etmesinin arkasında yatan neden bu: İslam’ın hak din olmadığını ispat arzusu. Bu istek o denli Bauer’in benliğini ele geçirmiş ki eleştirdiği duruma düştüğünü görmezden gelmek zorunda kalmış. Benzer şekilde yukarıda detaylarıyla açıkladığım üzere Bauer, bariz bir çelişkiye düşme pahasına İslam’ı hem Antik kültürün devamı hem de Antik kültürden kopuşu ifade eden Hıristiyanlığın devam olarak görmek istiyor. Bu sayede aslında dolaylı yoldan da olsa selefi olan ilk oryantalistlerin “İslam’ın heretik bir Hıristiyan mezhebi olduğu” iddiasını da yeni bir formda tahkim etmek istiyor. Tüm bu çelişkili ve temelsiz iddiaların bir İngiliz şarkiyatçıdan değil de Alman bir oryantalistten gelmesi de sanırım kaderin bir cilvesi.

    Mukaddimede vadettiğimiz tahkîkât bu kadardı. Söyleyeceklerimizi burada bitirebiliriz. Şayet yazdıklarım isabetli ise şüphesiz ki Feyz’in kaynağının ihsânındandır, hamdederiz. Rabbimizden müminler için müfid olmasını, bizim için de cennette azık olmasını niyaz ederiz. Yanlışsa hepsi nefsimdedir, tövbe eder affına sığınırız. ve âhiru da‘vânâ eni’l-hamdu lillâhi rabbi’l-‘âlemîn…

     

    İkaz: Bu yazının her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İKAN Akli İlimler Merkezi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.

     

  • Medrese İtikadları Dergisinin Kelamî Muhtevası II

    Müellif : Muhammed Salih Yıldız

    Tarih: 10 Muharrem 1445 (16 Temmuz 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

    3.  DERGİNİN KELAMÎ MUHTEVASININ DEĞERLENDİRİLMESİ

    3.1 İlmihal Yazıları

    İlmihal denilince akla gelen ilk kategori fıkıhtır. Çünkü Ömer Nasuhi Bilmen’e göre ilmihal “Mukaddes İslam dinine mensup her Müslümanın dini vazifelerini yerine getirmek üzere İslam dini hakkında kâfi derecede bilgi sahibi olmasını gerektiren en birinci vazifedir.”[1] İnsanların günlük hayatta sıkça karşılaştığı ve mutlaka bilmesi gereken meselelerin büyük bir kısmının fıkıh kategorisinin altında olduğu ve inanç meselelerine kapsam ve ihtiyaç anlamında galebe çaldığı söylenmelidir. Bu sebeple İlmihal denilince genelde akla füru fıkha dair meseleler gelir.

    Ahmed Şîrânî dergide ele aldığı İlmihal başlıklı 14 yazılık serisinde ise zannedilenin aksine farklı bir yol izlemiştir. Yazı başlığına ilmihal ismini koymuş fakat yazı serisinde izleyeceği metodunu ve meramını hemen ilk satırlarda belli ederek başlamıştır: “Buradaki sözlerimle Allah’ı bildireceğim.”[2]

    Kişi, yaratıcısını kâmil manada bilemediği takdirde o kişinin amele karşı yaklaşımı sağlıklı olmayacaktır. İman zemini sıkı atılmazsa ameldeki eksiklikler tespit edilemeyecek, sorunlar çözülmeyecektir. Bu ihtiyacı fark eden Ahmed Şîrânî İlmihal başlıklı bir seriye başlamış, bu seride füru fıkha dair meselelere eğilmektense imanın, islamın ne olduğu, iman-amel ilişkisi gibi itikada dair meseleleri mevzubahis etmiştir.

    Ahmed Şîrânî’nin İlmihal yazılarında ortaya koyduğu üslubun yeni olduğunu, dönemin şikayetlerinden biri olan öğrencilerin Arapça menşeli ibareleri okumakta ve anlamakta zorlanmasına da geçici bir çözüm gibi olduğunu, olabildiğince sade bir dil ve ortaya koyduğu basit anlatım ile geniş kitlelere seslendiğini ilave etmek gerekir. Böylelikle aslında İlmihal yazılarında tutturulan o üslubun Yeni İlm-i Kelam döneminin sade ve kitlelere ulaşmayı hedefleyen karakteristiğini yansıttığı da söylenebilir.

    3.2 Mezheb-i Mâddiyyunu Red ve İptal 

    Dergi boyunca tercüme olarak yayınlanan ve toplamda dokuz yazı halinde çıkan bir yazı serisi vardır. Cemâleddin Efgânî’ye ait olan bu yazı serisi Hâfız Hüseyin tarafından Mezheb-i Mâddiyyunu Red ve İptal başlığı ile çevrilmiş ve dergide artarda neşredilmiştir.[3] İctihad dergisinin yazarlarının pozitivizmi yüceltmesi, pozitivizm propagandalarının Türkiye sathında akis bulmasının tabii bir neticesi olarak Medreseliler de bu meseleye ehemmiyet vermişlerdir. Yazıların içerisinde pozitivizmin ve natüralizmin eksiklikleri, insana verdiği zararlar, tarih boyunca geçerli bir açıklama biçimi olmamış olması hususları üzerinden sıkı bir pozitivizm eleştirisi bizleri karşılamaktadır. Daha önce ifade edildiği üzere dergi, ilk sayılarında İstanbul’dan Çin’e tüm ilim erbabını meydana davet ederek, katkı sağlamasını isteyerek yola çıkmıştı. Burada Cemâleddin Efgânî’den yapılan bu tercümenin beynelmilel vizyonu gerçekleştirmede bir adım atmak olarak değerlendirilebileceği belirtilebilir.

    Bununla beraber şu da ifade edilmelidir ki, Cemâleddin Efgânî modernist fikirleriyle kamuoyuna mâl olmuş bir isimdir. Bir medrese dergisi olarak nitelendireceğimiz, Fatih dersiâmlarının ve medrese müderrislerinin içerisinde yazdığı bu dergide Cemâleddin Efgânî’nin yazılarının bir seri halinde tercüme edilmesi açıklanmaya muhtaç bir durumdur. Her ne kadar bu tercümelerin yayınlanma kararı müellif kadrosunun ortak kararı mı yoksa başyazar Ahmed Şîrânî’nin inisayitifi olup olmadığı bilinemese de daha sonraları müellif kadrosunun bu yazıların yayınlanmasına ses çıkarmamış olması medreseliler arasındaki ortak bir kanaate yahut duygu birliğine işaret ettiği söylenebilir. Tasvip edilmese de, ideal görülmese de dönemdeki artan ihtiyaç ve aciliyet psikolojisi, Cemâleddin Efgânî’nin yazılarının bu medreseli dergisinde yayınlanabilmesine olanak sağlamıştır. Bu olguyu en iyi İsmail Kara’nın seyl-i huruşân kavramı ile açıklığa kavuşturabiliriz.[4] Dönemdeki meselelerin sıkışmışlığı ve aciliyeti karşısında problemleri dört başı mamur ele almak yerine ehliyetten ödün vererek pansuman tedavisi ile yaraları geçiştirmek olarak açıklayabileceğimiz bu kavram dönemin psikolojisini ifade etmektedir. Nitekim Medrese İtikadları dergisi bir medreseli dergisi olmasına rağmen dönemin psikolojisinden hâlî kalamamış, yer yer eklektik bir tarz tutturmak mecburiyetinde kalmıştır.

    3.3 Diğer Kelamî Makaleler

    Medrese İtikadları dergisinde yukarıda zikredilen tercüme ve düzenli yayınlanan İlmihal dışında müstakil kelama dair makaleler de vardır. Bunlardan ilki Harb-i İtikâdîde Çevirme Hareketi başlıklı makaledir. İctihad dergisinden Kılıçzâde Hakkı Bey’e cevap olarak yazılan bu makalenin tehditkâr ve hesap sorucu bir tavrı vardır. Makalenin içerisinde Kılıçzâde Hakkı Bey’in ortaya attığı fikirlerin sadece Müslümanlığa değil Hristiyanlığa da bir red olduğu ifade edilmiştir. Buna ilaveten zikredilen düşüncelerin Tanrı’ya harp açmak manasına geldiğini ifade ettikten sonra böyle bir harp açmanın Kılıçzâde Hakkı Bey’e ahirette büyük mesuliyetler getireceği söylenmiştir.

    Yeni İlm-i Kelam dönemi ile ilişkilendirebileceğimiz bir diğer makale ise Hissiyât-ı Diniyye adlı makaledir. Özellikle Batı’da August Comte ile başlayan ilerlemeci tarih anlayışının bir eleştirisi olarak düşünülebilecek bu makalede insanlık ne kadar ilerlerse ilerlesin insanlardaki din hissiyatının bâkî kalacağı ve asla insandan ayrılmayacağı fikri savunulmuştur. Dünya tarihindeki farklı siyasi hareketler ve toplumların hareket ediş biçimleri ise bu fikre delil olarak öne sürülmüştür.

    Kelama müteallık bir diğer makale ise Tathîr-i İՙtikâd adlı makaledir. Bu makalede itikadın amelden önce geldiği, onu inşa ettiği, amelin artmasının yolunun sağlam bir itikad zemininden geçtiği ifade edilmiştir. İmam Gazalî’den örneklikler verilen bu makalede en başta itikad alanındaki pürüzleri gidermenin ilk ve öncelikli adım olacağı müellif tarafından ifade edilmiştir.

    Son olarak Kelam’la ilişkili bir başka makale Îzâhü’l-Mesâil başlıklı makaledir. İtikada dair dergiye gelen sorular üzerinden şekillenen bu makalede okuyucuların sorularına cevap verilmeye çalışılmıştır. Evliyanın vefat ettikten sonra ruhlarının kendilerine geri iade edilip insanlar üzerinde manevi tasarruflarda bulunup bulunmayacağına dair soruya asıl tasarruf sahibinin Allah Teâla olduğu ifade edilip isti’ane ile ilgili bahislerin mevzû hadislere râci olduğu ifade edilmiştir. Bunun dışında zikir esnasında manzume okumak ile ilgili bahse bidat yaftası vurulmuş, böyle bir tasarrufta bulunulmaması gerektiği ifade edilmiştir. Bu makaledeki tasavvuf pratiklerine mesafeli durma ve bidatlerle ilgili peşin hükümlü olma üzerinden makalenin müellifinin dönemin arınmacı Selefî ruhundan etkilendiği kanaatine varılabilir. Nitekim yukarıda gelen soru üç yüz yıl önce sorulsaydı aynı tarzda bir cevap verilmeyeceği, Ehl-i Sünnet itikadına göre evliyanın istianesi caizdir denilip bu hususta bir problem görülmeyeceği pek bir muhtemeldir. Bu cevabın ortaya çıkmasında dönemde hakim bir kanaat haline gelen siyasi başarısızlıkların sebebinin tortulaşmış dinî gelenekler ve hurafeler olma düşüncesinin sonucu olduğu söylenilebilir. Bu noktadan hareketle İslam aleminin farklı yerlerinde doğan doğan arınmacı fikirlerin Medrese İtikadları dergisinin müelliflerine kadar sirayet etmiş olduğu söylenebilir.

    SONUÇ  

                Medrese İtikadları dergisi II.Meşrutiyet sonrası ortaya çıkmış sadece kısa bir süre yayın yapma imkanı bulabilmiş yazar kadrosu medreselilerden oluşan kurumsal bir dergidir. Yayına devam ettiği süre boyunca kamuoyunda önemli derecede etki uyandırmış olan bu dergi dönemin Batıcı kanadını temsil eden İctihad dergisinde dine ve medreselere yapılan hücumlara cevap vermek, medreselilerin fikriyatını ve hissiyatını halka ulaştırmak için çıkartılmaya başlanmıştır. Kapağında bulunan klişe yazıda belirtildiği üzere müteaddid konulara değinen ve çok kapsamlı olan bu derginin içerisinde yer alan kelamla alakalı makaleler dikkat çekicidir. Her ne kadar her yazının içerisinde dağınık yerlerde itikada değinilmiş olsa da müstakil olarak itikada müteallık denilebilecek makale sayısı derginin toplam makale sayısı olan 105 sayıdan sadece 26’dır. Bu makalelerin haricinde klasik Kelam meseleleri ile irtibatta olmayıp Yeni İlm-i Kelam dönemi meseleleriyle alakalı olan 22 yazı mevcuttur. Böylelikle derginin yaklaşık yarısının Kelam konularına ayrıldığı ortaya çıkmıştır. Kelam alanında tercümelerin de yayınlandığı dergide Cemâleddin Efgânî’nin materyalizm eleştirileri artarda 9 yazı olarak neşredilmiştir. Bir medreseli dergisi olmasına ve Cemâleddin Efgânî’nin döneminde ve sonrasında tartışmalara konu olmasına rağmen onun makalelerini dergide neşretmeleri son dönem medreselerinde  mezhep taassubunun çok üst seviyede olmadığı, daha eklektik ve istifade merkezli bir tavır benimsediği sonucuna götürebilir. Bunun dışında on dört yazı ile Kelama dair makalelerin çoğunluğunu oluşturan İlmihal yazılarında tutulan basit ve açık üslubun dönemin ihtiyaçlarından kaynaklı olduğunu ve bu ihtiyaçlara da medreseliler tarafından cevap verilmeye çalışıldığını göstermektedir. Derginin kelamî muhtevasına dair ilginç sayılabilecek bir başka sonuç ise Kelam’a dair sorulan sorulara dergi tarafından verilen cevapların seyl-i huruşân olarak ifade ettiğimiz dönemin ruhunun etkisiyle daha arınmacı bir üsluba sahip olduğu ve bu sebeple selefîliğe yer yer yakın bir ton ifade ettiğidir.

     Medreselilerden Muhammed Salih Yıldız


    *Bu çalışma Doç.Dr Rıdvan Özdinç hocanın Yeni İlm-i Kelam dersi kapsamında hazırlanmıştır.

    İkaz: Bu yazının her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İKAN Akli İlimler Merkezi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.

    KAYNAKÇA

    Adam, Muharrem. Medrese İtikadları Dergisinin Transkripti ve Değerlendirmesi. Bingöl:Bingöl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022.

    Bilmen, Ömer Nasuhi. Büyük İslam İlmihali. İstanbul: Yasin Yayıncılık, 1.Basım, 2021.

    Fevzi, Ömer. “Felsefe-i Sükût”, Medrese İtikadları, 12.Sayı (5 Ramazan 1331/ 26 Temmuz 1329), 98-101.

    Gündüz, Mustafa. “Ahmed Şirani ve Medreseleri Hem Eleştiren Hem de Savunan Dergisi: ‘Medrese İ’tikatları’, (İndeks ve Yazı Özetleri)”. Folklor/Edebiyat = Folklore/Literature XII/46 (2006), 97-130.

    Hüseyin, Hafız. “İslam’ı Yanlış Telakki Etmeyelim”, Medrese İtikadları, 2.Sayı (19 Cemaziyelahir 1331/13 Mayıs 1329), 11-12.

    Medrese. “İctihad-ı Refîkimize İkinci Sözlerim”, Medrese İtikadları, 2.Sayı (19 Cemaziyelahir 1331/13 Mayıs 1329), 14-15.

    ________. “İhtar ve Tevbih”, Medrese İtikadları, 16.Sayı, (10 Şevval 1331/30 Ağustos 1329), 125-126.

    ________.  “Evkaf Nâzırı Hayri Bey Efendi’ye Teşekkürâtımız”, Medrese İtikadları, 8.Sayı, (7 Şaban 1331/28 Haziran 1329), 59-60.

    Medrese İtikadları, 5.Sayı (11 Recep 1331/ 3 Haziran 1329).

    Medrese İtikadları, 6.Sayı (18 Recep 1331/ 10 Haziran 1329).

    Medrese İtikadları, 8.Sayı (7 Şaban 1331/ 28 Haziran 1329).

    Nasuhi, Ömer. “Fariza-i Savm”, Medrese İtikadları, 14.Sayı, (19 Ramazan 1331/9 Ağustos 1329), 109-110.   

    Özdinç, Rıdvan. Son Dönem Osmanlı Düşüncesinde İrade Hürriyeti (1908-1918). İstanbul: Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2010.

    Şîrânî, Ahmed. “İctihad-ı Refîkimize İkinci Sözlerim”, Medrese İtikadları, 2.Sayı (19 Cemaziyelahir 1331/13 Mayıs 1329), 14-15.

    ______________,  “İlmihal”, Medrese İtikadları, 12.Sayı (19 Cemaziyelahir 1331/13 Mayıs 1329), 15-16.

    ______________, “Kadın Sesi Hakkında İzahat”, Medrese İtikadları, 7.Sayı, (25 Recep 1331/17 Haziran 1329), 55-56.

    Şefik, Elmalılı Mustafa. “Lütf-i İlahi”, Medrese İtikadları, 10.Sayı (21 Şaban 1331/12 Temmuz 1329), 14-15.

    Tansü, Yunus Emre. “Osmanlı İmparatorluğu’nda Batıcı Düşünce Çerçevesinde Dr. Abdullah Cevdet Ve İctihad Dergisi”. Tarih ve Gelecek Dergisi 4/1 (17 Nisan 2018), 113-142. https://doi.org/10.21551/jhf.414316

    Turan, Özgür. “Osmanlı Basın Hayatının Seyri Ve II.Meşrutiyet Yıllarında Süreli Yayınları”. The Journal of Academic Social Science 131/131 (27 Ağustos 2022), 299-312.

    Zeki, Mehmed.  “Tecâvüzât-ı Âhire Münasebetiyle”, Medrese İtikadları, 4.Sayı (4 Recep 1331/ 27 Mayıs 1329), 14-15.


    [1] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, (İstanbul: Yasin Yayıncılık, 2021), 5.

    [2] Ahmed Şîrânî, “İlmihal”, Medrese İtikadları, 2.Sayı (19 Cemaziyelahir 1331/13 Mayıs 1329), 15-16.

    [3] Cemaleddin Efgani, 1897 yılında vefat eden Islah düşüncesinin önde gelenlerinden modernist bir ilim adamı.

    [4] Rıdvan Özdinç, Son Dönem Osmanlı Düşüncesinde İrade Hürriyeti (1908-1918) (İstanbul: Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2010), 28-42.

  • Neo-Darwinizm ve Tanrı İnancının Kökenleri: Bir Deney Tasarımı

    Müellif : M.Yakup Altuğ 

    Tarih: 26 Zilhicce 1445 (2 Temmuz 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

                   Özellikle teistik evrimciliğin öncülük ettiği bir söylem olarak; Neo-Darwinist evrimin canlıların türleşmesine yönelik yalnızca doğal-bilimsel bir mekanizma önerdiği ve metafiziksel (naturalist-materyalist) bir bagaj taşımadığı anlayışını daha yakından irdelemek için tasarlanmış bir zihinsel deney düzeneği:

    (Bu deney, pratik olarak uygulanmış değildir, yalnızca düşünce deneyi düzeyindedir. Düzenekte bahsedilen bilgilerin olgusal karşılığı yoktur, tamamen varsayımsaldır.)

     

    Popülasyondan rastgele seçilen 10 insanda 3 temel entelektüel yetenek araştırıldı:

     

    1- Şempanzelerle evrimsel açıdan nispeten daha ortak olduğu düşünülen bir entelektüel yetenek olarak alet kullanma

    2- Şempanzelerle evrimsel açıdan daha az ortak olduğu düşünülen bir entelektüel yetenek olarak müzikal enstruman çalma

    3- Tanrı inancı

     

    10 insanın beynine yönelik bu 3 yeteneğin sergilendiği esnada, ve ayrıca normalizasyon amaçlı istirahat düzeyinde, insanların beyinlerine yönelik fonkisyonel MR görüntüleme yapıldı.

     

    Bu 3 entelektüel faaliyet esnasında beyinde aktive olan alanlara dair 10 insanda istatistiksel bir analiz sonucunda bu faaliyetlerin ilişkili olabileceği beyin bölgeleri tespit edildi.

     

    Ardından bu 3 faaliyet esnasında beyinde aktive olan alanlardan alınan doku örnekleri 10 şempanzenin beyinlerindeki aynı veya benzer konumlardan alınan doku örnekleriyle hem moleküler (genetik), hem histolojik hem de morfolojik (anatomik) olarak karşılaştırıldı.

     

    1- Şempanzelerle evrimsel açıdan daha ortak olduğu düşünülen “alet kullanma” yeteneğinin beyinde temsil edildiği alanlardan alınan örneklerin karşılaştırmasında, hem moleküler, hem histolojik, hem de morfolojik açıdan insan ve şempanze beyin dokuları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir benzerlik görüldü.

     

    2- Şempanzelerle evrimsel açıdan daha az ortak olduğu düşünülen “müzikal enstruman çalma” yeteneğinin beyinde temsil edildiği alanlardan alınan örneklerin karşılaştırmasında, hem moleküler, hem histolojik, hem de morfolojik açıdan insan ve şempanze beyin dokuları arasında istatistiksel açıdan anlamlı benzerlikler yeterince görülmedi.

     

    3- Tanrı inancı ile ilişkili olabilecek beyin bölgelerinde yapılan araştırmalarda insan beyni ile şempanze beyni arasındaki benzerlik, “alet kullanma” yeteneğine yakın şekilde istatistiksel olarak anlamlı görüldü.”

     

    Bu deney düzeneğinden çıkarılacak sonuç nedir:

     

    a- Deney, tanrı inancının daha primitif haliyle şempanzelerle ortak atamızdan miras aldığımız nörolojik-davranışsal bir adaptasyon olduğunu kanıtlar/işaret eder.

     

    b- Deney, tanrı inancının evrimsel kökenlerine dair mutlak bir kanıt olarak sunulamaz. Çıplak istatistiksel veriler istenilen yönde yorumlanabilir.

     

    c- Deney, tanrı inancının evrimsel kökenlerine işaret ediyor olabilir, fakat tanrının hariçte gerçekten var olup olmadığı ile ilgili bir veri sunmadığı için tanrının varlığına dair bir fikir vermez.

    ***

    Bilindiği gibi Charles Darwin “İnsanın Türeyişi” kitabında insana has zannedilen nice yetenek ve işlevin aslında daha ilkel canlılarda da çeşitli düzeylerde mevcut olduğunu ve doğal seçilim yoluyla insana miras kaldığını çok sayıda örnek vererek savunmaya çalışır. Bunların arasında akıl, sanat, ahlak vs. sayılabileceği gibi, tanrı inancı da vardır. Kitabında “tanrı inancı” adında bir başlık açarak bunun benzeri sayılabilecek davranışların diğer bazı hayvanlarda da mevcut olduğunu, rüyalardan alınan ilhamlarla önce tinsel ruhlar düşüncesinin oluştuğunu ve bunun zaman içinde çok tanrılı dinlere, çok tanrılı dinlerin ise tek tanrılı dine evrildiğini ve tanrı düşüncesinin bu suretle ortaya çıktığını iddia eder.

    Yukarıdaki deneyi, Darwin’in bu iddiasını daha yakından inceleyebilmek amacıyla tasarladım. Bu deneyden çıkarılacak sonuçlarda, aslında kişilerin bilim felsefesine yaklaşımları da şüphesiz yönlendirici olacak. Daha önce farklı konumlarda belirttiğim gibi benim bu konudaki yorum ve görüşlerim, Darwinistik evrimin kendi başına bir teori olup, teorinin kendi içindeki deneysel verilerini irdelemekten kat’ı nazar ederek, taşıdığı metafiziksel bagajlar nedeniyle teizm/tek tanrı inancı ile bağdaşmasının mümkün olmadığı yönünde. Çünkü Darwinistik evrim teorisinde tanrı inancı doğanın ürettiği bir adaptasyondur. Tanrı inancı insana ait değil, insandan daha ilkel canlılarda da benzer şekilde var olan, ve doğa karşısında tanrı inancı bir köpek için neyi ne kadar ifade ediyorsa insan için de aynı şeyi o kadar ifade eden bir varsayımdır.

    Teizmde ise tanrı inancının kaynağı, bizzat tanrının peygamberleri veya başka vasıtalar ile insanlara kendini tanıtmasıdır. Teistik evrim, evrimsel sürecin tamamiyle insan denen varlığın oluşması ve ilahi teklife muhatap kılınması amacıyla gerçekleştiğini ve her aşamasında tanrı tarafından bizzat idare edilerek manipüle edildiğini savunur veya savunmak zorundadır. Fakat bildiğimiz üzere Darwinistik evrim kördür, tamamen doğaldır, doğa dışı unsur barındırmaz, herhangi bir amaç taşımaz, herhangi bir tasarım veya akılsal bir kuvvet içermez. İçerirse, Darwinistik evrim olmaktan çıkar, teistik evrim, yani bir çeşit yaratılış senaryosu olur.

    Bu durumda yeteri kadar veri elde edildiği takdirde Neo-Darwinistik evrimin tanrı inancının doğal nedenlerle belirmiş/meydana gelmiş bir adaptasyon olduğunun deneysel verilerle de desteklendiğini savunması son derece olası değil midir?

     C şıkkında bahsettiğimiz üzere, “insanın sahip olduğu tanrı inancının doğal nedenlerle meydana gelmiş bir adaptasyon olması, tanrının hariçte gerçekten var olup olmaması ile ilgili bir durum değildir, dolayısıyla tanrı yine de var olabilir” şeklinde bir savunu verilebilir. Fakat bu durumda Neo-Darwinistik evrim düşüncesine göre bu savununun kendisi de doğal nedenlerle ortaya çıkmış bir adaptasyon sayılacağından, tanrının hariçte var olup olmadığına dair bilginin epistemik değerine yönelik bir kanaate varılamaz, denebilir.

     

     

     

  • Taklit Kabul Etmeyen İbadet : Dua I

    Müellif : Yusuf Esad Özgüner

    Tarih: 19 Zilhicce 1445 (25 Haziran 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

    Hamd Kitâb-ı ‘azîzinde “Bana dua edin icabet edeyim.” buyuran Allah Teala’ya, salat ve selam ümmetine dua etmeyi öğreten, alemlere rahmet olarak gönderilen Rasul-i zî-şânına olsun.

    Dünya hayatı bizi sürekli yeni hedefler koymaya, elimizde olanlardan başka şeyler istemeye zorluyor. Kendimize idoller belirliyor; varılacak yeni bir menzil, aşılacak yeni bir merhale her zaman buluyoruz. Bu isteklerimiz her ne kadar bizim dışımızda bulunsalar da aynı zamanda kişiliğimizin ayrılmaz birer parçasıdırlar. Bu sıkı ilişki sebebiyledir ki dualarımız -yukarda zikredilen ve zikredilmeyen her türlü istek için- bizim kişiliğimiz hakkında en kesin kanıtları bize sunan bir ibadettir.

    Hem kendimizin hem de etrafımızdaki insanların nasıl birisi olduğunu anlamanın en kolay ve kesin yolu edilen duaları tahlil etmekten geçiyor. Dua ile dua eden kişi arasındaki sıkı ve mahrem ilişki sebebiyle, hem halihazırdaki şahsiyetin hem de ilerde elde edilmek istenen şahsiyetin  en parlak ve aşikar tezahürü kendisini dualarda gösteriyor. Neyi, ne kadar istediğimiz kim olduğumuzu gösteren en açık bir gösterge oluyor.

    Dua, insanın nefsini ortaya çıkarma ve ona kendisini tanıma fırsatı sunma işlevinin yanında kişiyi bir kul olarak inşa etme kabiliyetini de haizdir. Bir kulun kulluğunu yerine getirebilmesi için sahip olması gereken iki duygu vardır: tezellül ve ubudiyet. İstiğna ve kibir hisleriyle çevrelenmiş, dikkatini sürekli harici şeylere çeken uyarıcılara maruz kalan insanın rabbi karşısında kendi küçüklüğünü hissetmesinin, onun rabliğini kendi kulluğunu tasdik etmesinin belki de tek yolu duâdır. Kendi güçsüzlüğünü itiraf etmek, hayırları celbedecek şerleri defedecek tek kudret sahibinin Allah Teala olduğunu ikrar etmek ancak el açıp gözyaşlarıyla dua ederek mümkündür. (الدعاء هو العبادة/ الدعاء مخ العبادة ) gibi hadisler de dua ve ubudiyet arasındaki bu ilişkinin en açık delilleridir.

    İnsanı kul olarak yetiştirdiği, dünyaya bakışını değiştirdiği ve onu, kendisini doğru yerde görebilme makamına eriştirdiği için hakkıyla ve adabına riayet edilerek edilen bir dua şahsiyet inşa edici bir özelliği de haizdir.

    Dünya hayatı her devirde insanı sürükleyen, gaflete düşüren, bildiği hakikatleri ve verdiği sözleri ona unutturan bir yerdi. İçinde bulunduğumuz zaman ise dünyanın sadece ahireti değil dünyalık işleri dahi insana unutturduğu bir zaman. Dikkat ettiğimiz şeylerin gerçekliğimize dönüştüğü hakikatini göz önünde bulundurursak oradan oraya savrulan dikkatimizin bizi nasıl akıp giden bir selin üzerindeki çer çöp seviyesine indirdiğini daha net anlarız. Bu savruluşumuzun bize unutturduğu şeyler var. Unuttuklarımıza zaten zorunlu olarak dikkat kesileceğimiz bir zaman gelecek. ((الناس نيام إذا ماتوا انتبهوا [1] O halde (موتوا قبل ان تموتوا) hadisine de imtisalen akıp giden zamanın ve bizi ordan oraya sürükleyen çağın havasından sıyrılmak bir kul için zorunludur. Bunun da en kestirme ve kesin yolu -yukardan zikredilenlerden de anlaşılacağı üzere- duâdır.

    Devamlı surette bir şeyler başarmak ve elinde olmayanları elde etmek için çabaladığımız günlük yaşantımıza bir ara vermek, bu arada da ne elimizde olanların bizim olduğunu ne de elimizde olmayanlara kendi çabamızla ulaşabileceğimizi fark ve itiraf etmek üzerimize düşen intibahı elde etmek için tek çıkar yoldur.

    Sadece kulluk bilincini diri tutmak için değil günlük hayattaki her işimizde gafletten kurtulmak için de dua eşsiz bir ilaçtır. Efendimiz’in (sav) bize öğrettiği dualar hem dünya ve ahiret saadetini elde etmemizde hem de gaflet anlarında kendimizi toplamamızda bize yol gösterici olmakta. Eve, camiye, helaya girerken, buralardan çıkarken, hasta olunca, şifa bulunca, yemekten önce ve sonra, gece yatmadan, sabah kalkar kalkmaz, abdestte her uzvu yıkarken, yağmur yağarken, tutulmalar esnasında, yolculukta, bineğe binince… her anımızda bizi hayırlara ulaştıracak, kendimize getirecek duaları bize öğreten bir peygamberin ümmeti olmak ne büyük saadet, ne ulaşılmaz bir devlet. Bu dualar sayesinde gündelik yaşamın seline kapılıp gittiğimiz bir anda kendimize geliyor; dualarımızı duyanı, duaları bize öğreteni ve dua eden kendimizi hatırlıyoruz.  

    Nebevi dualar aynı zamanda bize yol gösteren izlerdir de. Efendimiz’in (sav) Allah Teala’dan istememizi öğütlediği her şey aslında sahip olmak için çalışmamız gereken hasletlerdir. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu O’nun dualarından öğreniriz. Dünya ve ahiret dengesini nasıl kuracağımıza yine O’nun neyi, ne kadar istediğine bakarak karar veririz. Bu dinin delillerinden, peygamberinin mucizelerinden birisi de -şüphe yok ki- Efendimiz’in (sav) ümmetine öğrettiği dualardır.

    Birçok dinî vecîbenin mukallitlik veya alışkanlık üzere yapıldığı günümüzde dua kişiye özgü bir ibadet olması, taklidi ve alışkanlığı kaldırmaması yüzünden hayatımızdan yavaş yavaş çekiliyor. Tasannudan azade bir iş yapmanın çok zor olduğu bir dönemde şaşırılmaması gereken bir durum. Allah Teala samim-i kalp ile dua edebilmeyi, onun azametini her zerremizde hissedebilmeyi, her anımızda müntebih olabilmeyi, gafletten kurtulmayı bizlere nasib ve müyesser eylesin. Bizleri Rasul-i keriminin sünnetine sarılanlardan, O’nun ümmeti olarak can verenlerden, O’nun zümresinde haşrolunanlardan, liva-yı hamdin altında toplananlardan, havz-ı kevser’den içenlerden kılsın.

    Medreselilerden Yusuf Esad* 


    [1] Bu hadis-i şerifte (استيقظوا) uyanmak fiili yerine (انتبهوا) dikkat etmek fiilinin kullanılması da şayan-ı dikkattir. 

     *İKAN Medresesi 2.Sınıf Talebesi

  • Medrese İtikadları Dergisinin Kelamî Muhtevası I

    Müellif : Muhammed Salih Yıldız

    Tarih: 5 Zilhicce 1445 (11 Haziran 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

               Hamd, varlığı ve bekâsı zorunlu; yokluğu ve fenâsı imkânsız olanadır. Salât, dünyalıklara karşı müstağni tavrı ile dalâleti ortadan kaldıran Muhammed (a.s) ve âlinedir.

    GİRİŞ

               İslam dünyasının ve bahusus Osmanlı coğrafyasının 18.yüzyıldan itibaren Batı ile artan münasebetleri entelektüel sahada İstanbul merkezli bir dinamizme sebep olmuştur. Bu entelektüel dinamizm, II.Meşrutiyet döneminde önceki yıllara nazaran daha özgürlükçü bir basın politikasının izlenmesiyle beraber ivmelenme fırsatı bulmuştur.[1] Son dönem Osmanlı düşüncesini oluşturan bu hareketlilik kendisini dönemin kitap, dergi ve gazete telifatı üzerinden göstermiştir.

    Özellikle II. Meşrutiyet dönemi ile ivmelenen bu dinamizmin izleri matbuat hayatı üzerinden takip edilebilir. Bu dönemde II.Meşrutiyet’in de etkisiyle yayım hayatına başlamış birçok dergiden bahsedilebilir. Bu dergilerden Sebîlürreşad, Türk Yurdu, İslam Mecmuası, İctihad gibi dergiler entelektüeller için cazibe merkezi olmuş, fikir adamlarını bir arada tutmuştur. Döneme ilişkin kamuoyu tartışmaları bu dergiler ve bu dergilerde yazan alimler, mütefekkirler ve entelektüeller üzerinden seyr etmiştir.

    Dönemin münbit atmosferinde ortaya çıkan dergilerden bazıları uzun ömürlü olurken bazıları kısa sürede kapanmak zorunda kalmışlardır. Bir derginin kısa sürede kapanmak zorunda kalmasının çeşitli sebepleri olabilir. Bazı dergiler maddi yetersizlik sebebi ile yayım hayatlarını sonlandırırken bazı dergiler siyasi baskı sebebiyle bazıları da fikrî anlaşmazlıklardan dolayı kapanmıştır.

    Dönemin hareketli matbuat hayatında arz-ı endam eden bir diğer dergi ise Medrese İtikadları dergisidir. Çıkış sebebi, önemli isimler barındıran müellif kadrosu, bir geleneği temsil etmesi sebebiyle önem arz eden bu medrese dergisi kısa süreli ömrüne rağmen kamuoyundaki tartışmalara aktif olarak katkı sağlamıştır. Dönemin Batıcı entelektüellerinin yer aldığı İctihad dergisinde yazan yazarları doğrudan muhatap alan dergi kısa ömrüne rağmen dönemin entelektüel hayatında dikkate değer bir yankı oluşturmayı başarabilmiştir.

    Bu çalışmamızda Osmanlı toplumunun temel sac ayaklarından biri olan ulema sınıfının  ve medrese geleneğinin ortaya koymuş olduğu ürünlerden biri olan Medrese İtikadları dergisi ele alınacaktır. Transkripsiyonu ve kısa değerlendirmesi daha önce bir yüksek lisans tezinde yapılmış olan bu dergi daha detaylı incelemelere ve tahlillere muhtaçtır. İşte bu çalışmada derginin ortaya çıktığı bağlam daha net tasvir edilmeye çalışılacak, eserin içerisindeki kelamî muhteva daha farklı şekilde analiz edilmeye çalışılacaktır.

    1.     MEDRESE İTİKADLARI DERGİSİ

    1.1 Derginin Biçimsel Yapısı

    Ahmed Şîrânî’nin kuruculuğunda 19 Mayıs 1913 tarihinde ilk sayısını yayınlayan dergi toplam 18 sayı yayın yapmıştır.[2] Tirajı hakkında tam bir malumat yoktur. Dergiye Karesi’den, Isparta’dan, Düzce’den, Mekrî’den gelen teşekkür ve tebriklerden derginin sadece İstanbul’da değil, Anadolu’nun dört bir köşesinde ilgiyle takip edildiği anlaşılmaktadır.[3] Dergi medrese ıslahı için görevlendirilen encümene hakaret içeren yazılar sebebiyle 26 Eylül 1923’te son sayısını yayınlamıştır. 40 ayrı yazarın imzasının bulunduğu dergide toplam 105 yazı yayınlanmıştır.[4] Dergide yazıların büyük çoğunluğu derginin başyazarı olan Ahmed Şirânî’ye aittir. “Medrese” ve “Hoca” imzalı yazıların da kendisine ait olduğu düşünülen Ahmed Şirânî derginin toplam yazılarının yarısına yaklaşacak şekilde 41 yazı yayınlamıştır. Dergide yazan diğer önemli isimlere Ömer Nasuhi Bilmen, Tâhirülmevlevî ve Hafız Hüseyin örnek verilebilir. Bununla beraber Cemaleddin Efgânî’nin yazıları tercüme edilerek bir seri halinde dergide yayınlanmıştır.[5]

    Derginin kapağında yer alan “Mebâhis-i ilmiyye ve mesail-i diniyyeyi hâvi levha-i efkardır.” cümlesi derginin geniş kapsamlı olduğunu okuyucuya ihsas ettiren bir işarettir. Nitekim derginin muhtevası kapaktaki bu cümle ile paralel bir seyirde ilerleyecektir.

    1.2 Derginin Arka Planı  

    Medrese İtikadları bir medrese dergisi olarak nitelendirilebilir. Çünkü derginin yazı kadrosu medrese talebelerinden, medrese hocalarından ve dersiâmlardan müteşekkildir. Derginin yazar kadrosunun galip çoğunluğu taşra değil, İstanbul merkezlidir. Medrese müntesiplerinin çoğunun Medresetü’l-Kudat ve Ayasofya Medreseleri gibi dönemin prestijli medreselerinde okuyor yahut okutuyor olması derginin kamuoyunda bir ağırlığı olmasına katkı sağladığı söylenebilir.

     Dergiyi bir medrese dergisi olarak nitelendirmemizin arkasında dergi yazarlarının yazılarında medreseli olmayı bir iftihar sebebi olarak sık sık zikretmeleri de yatmaktadır. Yazıların sonunda yer alan mahlas kısımlarında sık sık kullanılan “Medreselilerden …” ibaresi bu duruma örnek gösterilebilir.[6] Makalelerin içerisinde özellikle İctihad dergisinin yazarlarına cevap verirken parantez içinde “Malum ya medreseliyiz.” cümlelerinin eklenmiş olması müelliflerin dergiyi ve medreseli olmayı ne kadar içselleştirdiklerinin bir ispatı sayılabilir.[7] Dergi yazarlarının yazdıkları makalelerin içerisinde “Biz medreseliler” diye devam eden bir üsluba sahip olması da bu derginin rahatlıkla bir medrese dergisi olarak nitelendirilebileceğinin başka bir delilidir.[8]

    1.3 Derginin Çıkış Amacı

          Medrese İtikadları dergisinin yayım hayatına başlama sebebi derginin ilk yazısında Sebeb-i Teşebbüs ve Gâye-i Neşr başlıklı bir makalede detaylıca açıklanmıştır. Bu makalede belirtilen sebep ilim erbabının fikirlerini ifade edecek, hissiyatını dökecek bir yayın aracının olmaması ve medreselerin kapanması için kamuoyu yapanların şiddetli hücumlarına cevap verme isteği olarak ifade edilmiştir. Bu şiddetli saldırıların kaynağı dönemin meşhur dergilerinden olan ve Batıcı kanadı temsil eden İctihad dergisi ve yazarlarıdır.[9] Nitekim derginin çıkarılan sayıları boyunca İctihad dergisindeki yazılara ve yazarlara hususi cevaplar verildiği,  İctihad dergisinin şikayet edildiği ve hatta İctihad dergisine dava açıldığı görülecektir.

    “Ez cümle gazetemizin intişarı bu cümledendir. Eğer onların o hücûm-i şütumları, tahkir ve tezyifleri olmasaydı böyle bir gazete neşretmek hatıramıza bile gelemeyecekti.”[10]

    “Gazetemizin intişârına sebeb olduklarından dolayı kendilerine cidden minnetdâr kaldığım İctihâd muharrirlerinin..”[11]

     

    Bunun dışında derginin çıkış sebebinin açıklandığı ilk yazıda İstanbul’dan Çin’e tüm İslam mütefekkirlerinden Müslümanların sorunlarına ve bu sorunların çözüm yollarına dair fikir  belirtilmesinin istenmesi dergi sahibinin sınır çizgilerini aşan beynelmilel bir vizyona sahip olduğunun göstergesidir.  

    1.4 Derginin Muhtevası

                Derginin kapağında yer alan ifade de belirtildiği üzere derginin kapsamı dinî ve ilmî tüm meseleleri içermektedir. Bu sebeple dergide güncel siyasi gelişmelere dair bir yoruma rastlanabilirken aynı zamanda Kelam ilmine dair klasik bir meselenin de hususî olarak ele alındığı görülebilmektedir.[12] Bu çeşitli muhtevanın içerisinde dikkat çeken hususlar vardır. Bunlardan birincisi medreselerin ıslahına ve tecdidine dair birçok tartışmanın ve teklifin bulunmasıdır. Bunun dışında Yeni İlm-i Kelam meselelerinin kapsamına giren Batı menşeli sosyal konular da dergide ele alınmaktadır. Bu sosyal konulara kadın meselesi ve tesettür meselesi hakkında yazılmış yazılar örnek olarak verilebilir.[13] Ayrıca oruç ibadetiyle ilgili, kadın sesinin hükmü ile ilgili füru fıkıh meselelerine hasr edilmiş yazılar da yayınlanmıştır.[14] Bunlarla beraber dergide ilmiye sınıfına ait güncel kitap neşriyatı takip edilmiş, neşriyat hayatına başlayan dergiler, müellifler tebrik edilmiş, dersiâmlardan kitap çıkaran, makale yayınlayan önemli âlimlerin kitaplarına tenbih edilip okunması tavsiye edilmiştir.[15]

                Bütün bunların yanında derginin siyasi boyutunun da zikredilmesi gerekir. Evkaf Nâzırı Hayri Bey Efendi’ye başlıklı yazılar, bakanlık vazifesini yürütenlere verdikleri kararlar üzerinden teşekkürler bu derginin de bir parçası olmuştur. Bu olguya bir başka örnek ise dergide Mahmud Şevket Paşa’nın suikastını gerçekleştirenlere kınama mesajı yayınlanmasıdır.[16]

    2.     DERGİ İÇERİSİNDE KELAM İÇERİKLİ MAKALELER

    Derginin içerisinde çeşitli konuların ele alındığı ifade edilmişti. Ele alınan konuların hangisinin kelamî olup hangisinin olmadığını tefrik etmenin netameli bir iş olduğu ifade edilmelidir. Çünkü müellifin yazıda ele aldığı konu itikada dair olmasa dahî konunun itikadı ilgilendiren tarafları olduğu takdirde konunun itikadi boyutlarına girdiği bir gerçektir. Örnek vermek gerekirse Fatih dersiâmlarından Hafız Hüseyin’in İslam’ı Yanlış Telakki Etmeyelim başlıklı makalesi her ne kadar kamuoyunda İslam’ın toplum hayatındaki yerine dair bir tartışma etrafında kaleme alınmış olsa da makalenin içinde Kelam’a doğrudan müteallik olan “filhakika îmân ve İslâm tasdik-i kalbî ile ikrâr-ı lisaniden ibârettir” gibi cümlelere rastlanabilir.[17]

    Her ne kadar kelamî muhtevası ağır basan makaleleri tespit etmek zor olsa da biz yine bu çalışmamızda kelam içerikli makaleleri tespit etmeye çalıştık. Tespitlerimize göre hususi olarak kelam meselelerini ele alan makale sayısı dergide yayınlanmış olan toplam 105 sayı içerisinden 26’dır. Bunun içerisinde İlmihal başlığı altında itikadi meseleleri kitlelere basit şekilde anlatma üslubu ile yayınlanan 14 yazı, Cemâleddin Efgânî’nin Mezheb-i Maddiyunu Red ve İptal başlığı altında tercüme edilen 9 adet yazısı de vardır. Onun dışında yer alan 3 makale şunlardır: Harb-i İ’tikadide Çevirme Hareketi, Tathîr-i İՙtikâd, Îzâhü’l-Mesâil

    Bunun dışında klasik Kelam konuları ile doğrudan müteallık olmayıp Yeni İlm-i Kelam dönemi meseleleriyle alakalı olan 22 yazı mevcuttur. Bu yazılarda daha çok İslam’ın mân’i-i terakki bir din olmadığı, İslam’ın vazife bilincine ve sa’y-ü amele pek ehemmiyet verdiği geri kalmış olmanın sebebinin dinimiz değil miskinliğimiz olduğu vurgulanmış, Batı’da tedavülde olan tartışmaların da etkisiyle dinin bir hiss-i fıtrî olduğuna dikkat çekilmiştir. Bahsedilen 22 yazının tablo halinde listesi aşağıda verilmiştir. İçeriklerine bakmadan sadece yazı başlıklarından bile bu yazılardaki tartışmaların Yeni İlm-i Kelam dönemi tartışmaları olduğu anlaşılabilir.

    Lozan Mülakatı

    Nisvân-ı İslâmiye’de Tesettür

    İslâmiyet’te Sa’y ve Amel

    İslâmiyet’i Yanlı Telakki Etmeyelim

    Vazifesizlik Yüzünden

    Kusur İslamiyet’te Değil Müslümanlarda ve Hükümet-i Münsifededir

    Ebed Müddetlik Yalnız Ahlak-ı Dini İledir

    Îsa-yı Fikir Feyz-i İlmdir (2)

    Çare-i Felahımız

    Kütüb-i Tedrisiyemiz

    Terbiye-i Ahlâkiye

    Medrese İtikadları

    Telif-i Âsâr

    İbn-i Müreym – İbn-i Mülcem

    Akvâmü’s-Siyer Muharriri Yusuf Suâd Efendi Hazretlerine

    Îsa-yı Fikir Feyz-i İlmdir

    Din

    İctihâd fi’t-Tefrika

    İs’âf-ı Matlub

    Din-i İslam’da Ahlak

    İlzâm-ı Hısım

    Hissiyât-ı Diniyye

     
    Mâba’di var.


    Medreselilerden Muhammed Salih Yıldız


    [1] Özgür TURAN.”Osmanlı Basın Hayatının Seyri Ve II.Meşrutiyet Yıllarında Süreli Yayınları”,The Journal of Academic Social Science (2022), 301.

    [2] Ahmed Şîrânî (v. 1942), medreseden mezun olduktan sonra Medresetü’l-Kudat’a girmeye hak kazanmıştır. Dersiâm olduktan sonra Meşîhat müessesi altında farklı görevler yapan Ahmed Şîrânî’nin keskin eleştirileriden dolayı çalkantılı bir memuriyet hayatı vardır. Meşîhat makamını eleştirdiği Mersiye-i Medâris ismindeki ağır hicviyesinden dolayı tutuklanmıştır. Meşîhat makamında bir süre Ceride-i İlmiye müdürü olup görev yaptıktan sonra istifa etmiştir. İstifası sonrası Medrese İtikadları dergisini yayınlamaya başlamıştır.

    [3] Medrese İtikadları, 6.Sayı (18 Recep 1331/ 10 Haziran 1329), 50-51., Medrese İtikadları, 8.Sayı (7 Şaban 1331/ 28 Haziran 1329).

    [4] Mustafa Gündüz, “Ahmed Şirani ve Medreseleri Hem Eleştiren Hem de Savunan Dergisi: ‘Medrese İ’tikatları’, (İndeks ve Yazı Özetleri)”, Folklor/Edebiyat = Folklore/Literature XII/46 (2006), 97-100.

    [5] Mustafa Gündüz, “Ahmed Şirani ve Medreseleri Hem Eleştiren Hem de Savunan Dergisi: ‘Medrese İ’tikatları’, (İndeks ve Yazı Özetleri)”, Folklor/Edebiyat = Folklore/Literature XII/46 (2006), 101.

    [6] Elmalılı Mustafa Şefik, “Lütf-i İlahi”, Medrese İtikadları, 10.Sayı (21 Şaban 1331/12 Temmuz 1329), 14-15.

    [7] Ahmed Şîrânî, “İctihad-ı Refîkimize İkinci Sözlerim”, Medrese İtikadları, 2.Sayı (19 Cemaziyelahir 1331/13 Mayıs 1329), 14-15.

    [8] Mehmed Zeki, “Tecâvüzât-ı Âhire Münasebetiyle”, Medrese İtikadları, 4.Sayı (4 Recep 1331/ 27 Mayıs 1329), 14-15., Medrese, “İctihad-ı Refîkimize İkinci Sözlerim”, Medrese İtikadları, 2.Sayı  (19 Cemaziyelahir 1331/13 Mayıs 1329), 14-15.

    [9] Yunus Emre Tansü, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Batıcı Düşünce Çerçevesinde Dr. Abdullah Cevdet Ve İctihad Dergisi”, Tarih ve Gelecek Dergisi 4/1 (17 Nisan 2018), 117-118.

    [10] Medrese, “İhtar ve Tevbih”, Medrese İtikadları, 16.Sayı (10 Şevval 1331/30 Ağustos 1329), 125-126.

    [11] Ömer Fevzi, “Felsefe-i Sükût”, Medrese İtikadları, 12.Sayı (5 Ramazan 1331/ 26 Temmuz 1329), 98-101.

    [12] Medrese, “Evkaf Nâzırı Hayri Bey Efendi’ye Teşekkürâtımız”, Medrese İtikadları, 8.Sayı (7 Şaban 1331/28 Haziran 1329), 59-60.

    [13] Ahmed Şîrânî, “Kadın Sesi Hakkında İzahat”, Medrese İtikadları, 7.Sayı (25 Recep 1331/17 Haziran 1329), 55-56.

    [14] Ömer Nasuhi, “Fariza-i Savm”, Medrese İtikadları, 14.Sayı (19 Ramazan 1331/9 Ağustos 1329), 109-110.

    [15] Medrese İtikadları, 8.Sayı (7 Şaban 1331/ 28 Haziran 1329), 67.

    [16] Medrese İtikadları, 5.Sayı (11 Recep 1331/ 3 Haziran 1329), 43.

    [17] Hafız Hüseyin, “İslam’ı Yanlış Telakki Etmeyelim”, Medrese İtikadları, 2.Sayı (19 Cemaziyelahir 1331/13 Mayıs 1329), 11-12.

  • Mantık-Tefsir İlişkisi II: Enfâl Suresi 23. Ayetin Tefsiri I

    Müellif: Abdurrahman Beşikci

    Tarih: 20 Zilkade 1445 (28 Mayıs 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

    Giriş

    Hamd gizli-aşikâr her şeyi bilen Allah Teâlâ (c.c)’ya, salât ü selâm kendisinde hayır bulunan-bulunmayan her mükellefe teklifi işittiren Rasulullah (s.a.v)’a olsun. Allan Teâlâ’nın kelamını anlamak için yoğun bir düşünme süreci yürütmek kaçınılmazdır. Mahluk olan insanların sözlerini anlamak ve anlamlandırmak için dahi çokça düşünmek gerekirken her şeyi bilen ve bizleri bu imtihan yurdu olan dünyaya gönderen Allah Teâlâ’nın kelamı söz konusu olduğunda daha fazla düşünmenin gerekeceği oldukça aşikardır. Bu düşüncenin hatadan korunması hususunda insanı muhafaza edecek olan alet ise mantıktır. Bu yazıda mantığın tefsir ilmine etkisini Enfâl suresi 23. ayet özelinde inceleyeceğim. Bu ayet hakkında birçok alim kalem oynatmış olup bunları farklı yazılarda bir seri şeklinde sunmaya gayret göstereceğim. Bu mecalde kalem oynatan ulemadan inceleyeceğim ilk isim ise İbn Hişâm’dır. Başlamadan evvel ayet-i kerimeyi verecek ve sorunu ortaya koyacağım.

    Enfâl 23. Ayetin Tefsiri

    الصغرى: ولو علم الله فيهم خيرا لأسمعهم

    الكبرى: ولو أسمعهم لتولوا

    النتيجة: ولو علم الله فيهم خيرا لتولوا

    Küçük Öncül (i): Eğer Allah Teâlâ onlarda bir hayır bilse idi elbette onları işittirirdi.

    Büyük Öncül (ii): Ve eğer işittirecek olsaydı elbette onlar yine dönerlerdi.

    Netice (iii): Eğer Allah Teala onlarda bir hayır bilseydi onlar yine dönerlerdi.

    Bu kıyasın neticesi ise imkansızdır. Nitekim Allah Teâlâ bu kimselerde hayır bilseydi onların yüz çevirmemeleri gerekirdi. Halbuki bu kimseler yüz çevirmiştir. O halde Allah Teâlâ’nın onlarda hayır bilmemiş olması gerekmektedir. Hayır bildiği halde bu kimselerin yüz çevirecek olması ise netice olarak lazım gelmektedir. Bu durumda Allah Teâlâ’nın bilgisi -hâşâ- cehalet olmuştur ki bu da imkânsızdır.

    İbn Hişâm, talebelerin mezkûr ayetin nasıl anlaşılacağına dair kendisine soru yönelttiğini belirtir. Bu soruya göre ayet-i kerimede -yukarıda geçtiği üzere- zahiri itibariyle neticesi imkânsız bir kıyas söz konusudur. İbn Hişâm bu problemin çözümünde üç farklı cevap olduğunu söyler. Bunlardan iki tanesi ilgili ayetlerin aslında bir kıyas oluşturmadığıdır. Üçüncü çözüm ise kıyasın varlığını kabul edip imkânsız bir neticeyi gerekli kılmayacak şekilde tevil edilmesine dairdir. Şimdi bu çözümleri tek tek ele alacağım.

    1)    Kıyasın varlığını inkar için sunulan delillerin ilki olan bu delilde İbn Hişâm iki önermede tekrar eden bir orta terimin bulunmadığını söylemektedir. Buna göre ayetin henüz başındaki “لأسمعهم” faydalı bir işittirme anlamına gelmektedir. Ayetin ilerleyen kısımlarındaki “ولو أسمعهم” ise faydasız bir işittirmedir. “İşittirme” kelimelerine İbn Hişâm’ın dediği anlamın verilmesi halinde gerçekten de tekrar eden bir orta terimden bahsetmek söz konusu değildir. Zira her ne kadar aynı telaffuz tekrar etse de kıyasın lafızlar değil anlamlar ile kuruluyor olması sebebiyle orta terimin anlamca tekrar etmemiş olması mezkûr iki önermenin bir kıyas formunda bir araya getirilemeyeceği söylenmiş olur. Bu vecih ayet-i kerimeye dair yazacak olduğumuz müstakbel yazılarda daha detaylı olarak ele alınacaktır.

    2)    İbn Hişâm’ın sunmuş olduğu ikinci delil de orta terimin tekrar etmediğine yöneliktir. Buna göre ayet-i kerimenin ilk kısmında geçen ve küçük öncül olduğu iddia edilen ifadedeki işittirme “Allah Teâlâ’nın onlarda bir hayır bulunmadığını bilmesi” takdirinde gerçekleşmektedir. Ancak gözüken o ki bu şartlı önermelerde taraflar arasında kurulan tahakkuk itibariyle nispetin olası mümkün durumlarından birisidir. Yani söz konusu takdir “لأسمعهم” ifadesinin bir cüzü olarak düşünülmediği müddetçe orta terimin tekrar etmesine bir engel teşkil etmemektedir. Öte yandan mezkûr takdir ancak şartlı önermenin taraflarından birisinin parçası haline getirilirse cevap geçerli olacaktır.

    3)    Üçüncü vecih ise ilk ikisinin aksine kıyasın varlığını kabul edip neticeyi gerektirdiğini kabul ettikten sonra yapılagelen bir açıklamadan ibarettir. Buna göre küçük ve büyük terimlerde cihet tayin edilmek suretiyle ayetteki zikredilen problem giderilmeye çalışılmıştır. Buna göre her iki önerme de mutlaka-i vaktiye cihetiyle düşünülmek suretiyle ele alınacak olurlarsa ayet bir imkansızlığı gerekli kılmayacaktır. Buna göre öncüller ve netice -takdirleriyle birlikte- şu şekilde düşünülmektedir:

    ولو علم الله فيهم خيرا وقتا ما لأسمعهم

    ولو أسمعهم لتولوا بعد ذك الوقت

    ولو علم الله فيهم خيرا وقتا ما لتولوا بعد ذلك الوقت

    Buna göre Allah Teâlâ’nın onlara dair hayır bilgisi belirli bir vakit için iken onların yüz çevirmeleri ise kendilerinde hayır bilinen vakitten sonraki bir vakitte gerçekleşmiştir. Dolayısıyla burada bir imkânsızlık da yoktur. Zira Allah Teâlâ’nın bu kimselerde bir vakitte -imanları sebebiyle- hayır bilmesi ancak bu imanlarından sonraki bir vakitte küfre düşmeleri -ki Allah Teâlâ onların bu vakitteki hayırsızlıklarını da ezelde bilmektedir- herhangi bir imkânsızlık barındırmamaktadır.

    Buraya kadarki anlatıdan da anlaşılacağı üzere İbn Hişâm mezkûr ayetin imkânsız neticeyi gerekli bir kıyas olduğu anlayışına yine mantık ilmi çerçevesinde üretilmiş üç farklı yanıtla cevap vermektedir. Önümüzdeki yazılarda bu ayet-i kerîme etrafında ulemanın yapmış olduğu tahlilleri zikretmeye ve ulemanın tefsir ilminde mantık ilmini açık kullanımlarına dair örnekleri arttırmaya devam edeceğim.

  • Mantık-Nahiv İlişkisi II: Bir Mesele Olarak “Ben buyum!” Diyebilmek

    Müellif : Abdurrahman Beşikci

    Tarih: 13 Zilkade 1445 (21 Mayıs 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

     

    Hamd O’na (c.c), sâlat ü selam O’na (s.a.v). Kâinatta her ne varsa akıl süzgecinden geçtikten sonra anlamlı hale gelir. Bir şeylere anlamsızlık anlamını vermek dahi ancak akıl ile mümkündür. Akıl, akideye zemin teşkil edip dünya-ahiret hayatlarımızı etkiler ve yine akıl ile aldığımız kararlar sonsuz hayatımızın nereye sevk olunacağında belirleyicidir. Ahiretimiz gibi ebedi saadetimiz dahi akıl ile kendisine yol bulurken hiç şüphesiz diğer pek çok şey de akıldan nasibini alır ki dil de bunlardan birisidir. Hele söz konusu vahiy dili olan Arapça söz konusu olduğunda durumun çok daha net olduğunu söyleyebiliriz. Müslüman alimler Arapça’yı tahlil ederken öylesine rasyonel bir zemin kullanmıştır ki dilde mantık ile uyumsuz olduğu söylenebilecek en ufak bir malzeme mümkün değildir. Arapça’nın diğer dillere nazaran hususiyeti mantığın kendisini çok yoğun bir şekilde göstermesidir. Öyle ki Arap dilinin en temel iki ilmi olan sarf ve nahiv mantığın içerisindeki tasavvur tasdik bahislerine benzetmek mümkündür. Buradaki benzerlik veçhi ise şudur: Sarf da tıpkı tasavvurât bahsi gibi müfretlerin suretlerini inceler. Ancak mantık anlamların suretlerini incelerken sarf kelimenin suretini kendisine konu edinir. Öte yandan nahiv de tıpkı tasdîkât bahsi gibi tam nispeti kendisine konu edinmektedir. Nahiv tam nispette yer alan dilsel ögelerin iraplarını incelerken mantık bizzat bu nispetin hükümlerini ve sonrasında da kıyası inceler. Bu yazı mantık-nahiv ilişkisini konu edinmektedir.

    Sosyal medyada tesadüf ettiğim bir pasajda el-Kitâb sahibi Sîbeveyh’in bir görüşüne yer verilir:

    “Bil ki Sibeveyh -Allah ona rahmet eylesin- zamir başlığında ism-i işâret ile mütekellim ve muhatap zamirden haber verilmeyeceğini, aksinin (mütekellim ve muhatap zamirden ism-i işaret ile haber vermek) de mümkün olmadığını söylemiştir. Nasıl ki “Ben buyum” denilemez; “Bu sensin”, “Bu benim” de denilemeyecektir. Çünkü bunlar sonralarında faydayı tamamlayıcı herhangi bir unsur gelmediği müddetçe lağıv olur ve herhangi bir fayda ihtiva etmez.”

    Sîbeveyh’in bu iddiasını daha iyi anlamak için birkaç mantık bilgisine ihtiyaç duyulmaktadır. Bunlardan ilki küllî-cüz’î tanımlarıdır. Küllîlik, tasavvurunun bizatihi kendisinin o kavramın çoklara yüklemlenmesine mâni olmaması iken cüz’îlik ise mâni olmasıdır. Küllîye örnek olarak insan, canlı, kitap, defter zikredilebilir. Cüz’îye örnek olarak ise Ahmet, Mehmet, ben, sen, şu, bu gibi kelimeler örnek gösterilebilir. Nitekim insan, canlı, kitap ve defter çoklara yüklem olabilirken Ahmet, Mehmet, ben, sen, şu ve bu kelimeleri çoklara yüklem olamamaktadır.

    “A B’dir” şeklinde bir önermenin kurulması için kimi aşamalar gereklidir. A ve B tasavvurlarından bir tasdikin meydana gelmesi, aralarında belirli bir tür nispetin kurulduğu anlamına gelmektedir. Bu aşamada birkaç nispetten bahsetmek mümkündür. İlk nispette mutlak olarak A ve B’nin arasında bir bağ kurulmaktadır. İkinci nispette ise tasavvurlardan birisi mevzu diğeri ise mahmul olarak konumlandırılır. Ancak gerek ilk nispette gerek bu ikinci nispette gerek kurulacak olan üçüncü nispet ve hükümde olmazsa olmaz bir şart vardır: ikilik. Buna göre nispeti iki şeyi birbirine bağlayan düz bir çubuk olarak düşünebiliriz. Nasıl ki düz bir çubuk ancak iki farklı şeyi birbirine bağlayabilir nispet de aynı şekilde ancak birbirinden farklı iki şeye ilişir. Şayet A ve B cüzî olursa aşağıda da zikredileceği üzere ancak olumsuz olarak doğru bir önerme kurulabilir. Yoksa her “ikisinin” de aynı cüz’i olduğu bir durumda nasıl olur da nispet kurulabilir? Nasıl tek bir şeyi aynı nispetin iki tarafına yerleştirebiliriz?

    Bir cüz’înin bir şeye yüklem olması ancak zahir itibariyledir. Öte yandan böyle bir yüklemleme mümkün değildir. Çünkü cüz’înin herhangi bir şeye yüklem olması mümkün değildir. Aksine cüz’iler kendisine bir şeylerin yüklemlendiği kavramlardır. Cüz’îler arasında dört nispetten sadece tebâyün olabilir. Çünkü cüz’îler sadece tek bir şeye yüklemlenebilmektedir. Hal böyle iken iki farklı cüz’î ancak ve ancak birbirlerinin sadık gelmediği bir şeye sadık gelebilirler. Bu da her birisinin bir diğerinin sadık geldiği şeye sadık gelmediği anlamına gelir ki bu da tebâyün demektir. Bu durumda cüz’îler doğru bir önermede ancak birbirlerinden değillenebilirler ve bundan dolayı da birbirlerine yüklem olmaları mümkün değildir. Öte yandan cüz’îler küllîleri yüklem olarak kabul edebilirler. Nitekim küllî ve cüz’î arasındaki nispetlerden birisi de umum husus mutlaktır ki bu da pek ala küllînin cüz’îye yüklemlenebileceği anlamına gelmektedir.

    Daha evvel de geçtiği üzere önermede bir nispet kurulabilmesi ancak nispetin taraflarının farklılaşmasıyla mümkündür. Bu durumda bir cüz’înin bir diğer cüz’îye olumlu nispeti doğru bir önermede mümkün değildir. Zira “iki cüz’î” arasında üç ihtimal söz konusudur: i) Olumlu bir önerme kurulur. “Ahmet, Mehmet’tir” örneğinde de olduğu üzere. Bu durumda önerme yanlıştır. 2) Olumsuz bir önerme kurulur. “Ahmet, Mehmet değildir” örneğinde olduğu üzere.  Bu durumda önerme doğrudur. 3) Aynı cüz’îyi önermenin iki tarafına yerleştirmeye çalışırız ve bu durumda önerme kurulamaz. Zira önermenin kurulması için gerekli olan nispetin taraflarının farklılaşması bu ihtimalde söz konusu değildir. “Bu, Ahmet’tir” gibi ifadelerde ise tevile gidilir. Mezkûr cümlenin şöyle bir anlamı olmalıdır: “Bu kendisine Ahmet diye seslenilendir”. “Kendisine Ahmet diye seslenilmek” ise külli bir kavram olup çoklara, dolayısıyla da mevzu makamındaki “Bu” ya yüklem olabilmektedir.

    Sîbeveyh de tam olarak bu noktadan hareketle ism-i işareti mevzu yapıp muhatap ve mütekellim zamirler ile bu mevzudan haber verilemeyeceğini vurgular. Keza aksi de mümkün değildir. Çünkü gerek ism-i işaretler gerek muhatap ve mütekellim zamirler cüz’îler için vaz edilmiş lafızlardır. Dolayısıyla “Ben buyum” dediğimizde -eğer yüklemi “kendisine ‘buyum’ diye seslenilen/işaret edilen kimseyim” şeklinde külli bir mefhumla tevil etmezsek- önerme kurmamış oluruz. Nitekim gerek mevzu gerek mahmul cüz’îdir ve her iki cüz’înin de referansları aynıdır. Bu durumda ise önermenin taraflarında bir farklılaşma meydana gelmez. Bundan dolayı da herhangi bir haber verme söz konusu değildir. Zira önerme dahi kurulamamıştır.

    Bu noktada şöyle bir soru pek âlâ sorulabilir: Sivebeyh, ism-i işarete muhatap ve mütekellim zamirlerin yüklemlenemeyeceğini söylemektedir. Peki gâib (“o”) zamir söz konusu olduğunda durum farklı mı olacaktır? Nitekim gâib zamir de zamirdir ve aynı şey onun için de geçerli olmalıdır. Halbuki Sîbeveyh gâib zamiri hükme dahil etmemektedir. Bu durumda gâib zamir yüklem olabilir gözükmektedir. Peki Sîbeveyh’in bu yaklaşımının sebebi nedir?

    Bunun yanıtı gâib zamirin vaz’ının farklı olmasında gizlidir. Şöyle ki muhatap (sen, siz) ve mütekellim (ben, biz) zamirler surette mutlak olarak cüz’iler için vaz olunmuş zamirlerdir. Halbuki söz konusu gâib zamirler ise cüz’îler için kullanılabileceği gibi külliler için de kullanılabilmektedir. Gâib zamirin mercii şayet bir cüz’î olursa gâib zamir de cüz’i olacaktır. Bu durumda ism-i işarete yüklemlenmesi mümkün olmayacaktır. Ancak mercii bir cüzî olmaz ise bu konuda ihtilaf vardır. Nitekim gâib zamir diğer ikisinin aksine nekraya da dönüyor olabilir. Görünen o ki Sîbeveyh bu noktada ulemanın bir kısmının aksine gâib zamirin külli olacağını düşünmektedir. Bu ise onun ism-i işarete yüklemlenebileceği anlamına gelmektedir.

  • Sûretin Muhafızları: Ce-Be Mi, Cîm-Bâ Mi?

    Müellif : Abdurrahman Beşikci

    Tarih: 28 Şevval 1445 (7 Mayıs 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

    Giriş

    Hamd el-Musavvir olan Allah (c.c)’a, salât ü selâm en güzel surette halk olunan Fahr-ı Kâinât Efendimiz (s.a.v)’edir. Bir suret ilmi olarak mantığın inşası Müslüman mantıkçıların ehemmiyet gösterdiği meselelerin başında gelmektedir. Pek çok noktada mantığın maddeden ayrışmasına dikkat gösteren mantıkçılar bu hassasiyeti henüz mantığın konusunu konuştukları esnada göstermeye başlatmış ve ilmin son meselesine kadar muhafaza etmişlerdir. Bu yüksek hedef doğrultusunda mantığın madde ile ilgilendiğini düşündürtebilecek küçük-büyük her nokta olabildiğince dakik bir biçimde incelenmiştir. Çeşitli vesile ve gayelerle mantık dışı konulara temas edildiğinde ise bu durum ya müellif ya şârih ya muhaşşî tarafından belirtilmiş yahut tenkit edilmiştir. Bu yazı Kutbuddin Râzî’nin Şemsiye Şerhi’ne yazılan Desûkî ve Siyelkûtî haşiyelerinde yer alan bir meseleye odaklanacaktır. Suret ilmi olan ve muayyen herhangi bir madde ile ilgilenmeyen mantık ilmine dair kaleme alınan eserlerde “كل ا ب” ifadesinin nasıl telaffuz edileceği tartışılmıştır. İlgili pasajlar mantıkçıların hassasiyetinin ne düzeyde olduğunu göstermek adına oldukça mühimdir.

    Mesele

    Kutbuddin Râzî Şemsiye Şerhi’nde şöyle demektedir: “Kavmin tahkîku’l-mahsûrât konusundaki adeti mevzu yerine ‘ج’, mahmul yerine ise ‘ب’ denilmesi şeklindedir. Öyle ki onlar ‘كل ج ب’ dediklerinde ‘Her mevzu’ mahmuldür’ demiş olurlar. Bunu ise iki faydayı gözeterek yapmışlardır. Bunlardan ilki ihtisardır. Nitekim ‘كل ج ب’ sözümüz ‘Her insan canlıdır’ sözünden daha kısadır. Bu gayet açıktır. İkincisi ise [kuralların sadece örneklerde] inhisar ettiği vehmini engellemektir. Söz gelimi, külliye önerme için ‘Her insan canlıdır’ örneğini vermiş olsalar ve önermenin ilgili hükümlerini icra edecek olsalar bu durumda kişi söz konusu hükümlerin bu madde özelinde geçerli olup diğer mucebe-i külliye önermelerde geçerli olmayacağını vehmedebilir. Onlar ise bundan kaçınarak evvela önermenin mefhumunu tasavvur ettiler sonra da onu maddeden soyutladılar ve [nispetin] taraflarını da ‘ج’ ve ‘ب’ olarak tabir ettiler. Bununla da ilgili hükümlerin bütün cüz’ilerde geçerli olup bazı örneklere mahsus olmadığını vurgulamış oldular.”

    Kutbuddin Râzî’nin mezkûr sözlerinden de anlaşılacağı üzere mantıkçılar maddeden kaçınmak ve suretin ahkamı üzerine konuşmaya çaba göstermelerinin yanı sıra muhatabın yanlış anlayabileceği endişesiyle örneklerde dahi son derece teyakkuzda olmuşlardır. Kutbuddin Râzî’nin şerhine haşiye yazan Siyelkûtî ve Desûkî ise tam da bu noktada ilgili hassasiyeti çok daha ileri bir boyuta taşımışlardır. Mezkûr tartışmaya geçmeden önce Desûkî mevzu ve mahmul gerine geçen bu sembollerle kastın mevzu ve mahmuldeki muayyen mefhumları tabir etmek olmadığını da vurgular. Söz gelimi “Ali” yerine “ج”, “ayaktadır” yerine de “ب” denilmek suretiyle belirli içeriklere atıf verecek şekilde bir sembolleştirme kastedilmemiştir. Siyelkûtî ve Desûkî ayrıca bu iki harfin seçilmesi ve “ا”in seçilmemesini de açıklar. Buna göre “ا” sakin olduğunda telaffuzu mümkün değilken harekeli olduğunda ise yazıda farklı bir surete sahip değildir. Dolayısıyla ilk harf olarak “ب”yi, ikinci olarak da yazıda ondan farklılaşan ilk harf olan “ج”yi getirmişlerdir. “ت” ve “ث”nin “ج”den daha evvel geldiği ve “ب” den farklılaştıkları şeklindeki itiraz ise makbul değildir. Nitekim bilgisayarın bulunmadığı dönemlerde nokta koymaksızın yazmak gayet yaygındı. Keza ilgili harflerin oldukça yakın oluşu da bir karmaşaya sebebiyet verebilirdi. Muhaşşiler son olarak da alfabedeki tertibin bozulup “ج”nin “ب”den önce zikredilmesini ise muhataba bu harflerin asıl anlamlarından çıkartıldığını ve sadece mevzu-mahmul mefhumlarına delalet etmek üzere kullanılmasına bağlarlar.

    Siyelkûtî ve Desûkî tam da bu noktada “ج” ve “ب”nin telaffuzlarının nasıl olacağı hususunu tartışmaya açarlar. Basit bir ses çıkartıp sadece “ce” ve “be” mi denilmeli, yoksa mürekkep olacak şekilde “cîm” ve “bâ” mi denilmeli? Gerek Siyelkûtî gerek Desûkî telaffuzun da tıpkı yazıda olduğu üzere basit olması gerektiğini vurgular. Çünkü Kutbuddin Râzî’nin bahsettiği ihtisar ancak bu şekilde hasıl olabilir. Öte yandan “cîm (جيم)” ve “bâ (باء)” şeklindeki telaffuzda her iki öge de diğer sülâsî isimlerle ortak olacak şekilde -birer isimmişçesine- telaffuza sahip olacaklardır. Basit okuyuşun bir diğer gerekçesi ise eğer telaffuzda alfabe harflerinin isimleri tercih edilecek olursa bu durumda söz konusu harflerin kastedildiği de anlaşılabilecektir ki bu ise maksada tam olarak aykırıdır. Nitekim bu durumda önerme mahsusa önerme gibi olacaktır. Halbuki Kutbuddin Râzî mantıkçıların “كل ج ب” tayininde, mantık kurallarının bütün cüziyatta geçerli olduğunu gösterme gayesi olduğunu açıkça ifade etmekteydi. Öte yandan basit telaffuzda ise ilgili seslerin birer anlamlarının olmamasından hareketle böyle bir problem yaşanmayacaktır. Siyelkûtî bu noktada basit telaffuzun yanlış olduğunu söyleyenlerin bulunduğunu ancak bu söylemlerinde hatalı olduklarını da ifade eder.

    Bütün bu anlatılanlardan da ortaya çıktığı üzere Müslüman mantıkçılar mantığın bir suret ilmi olarak kalması için çok büyük çaba sarf etmiş ve bu uğurda örnekleri dahi yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermeyecek şekilde tercih etmeye gayret göstermişlerdir. Örnekten kurtulmak için dildeki en basit yapılar olan harfleri mevzu ve mahmule dair birer sembol olarak kullanan mantıkçılar bunların telaffuzları hususunda da aynı hassasiyeti göstermiş ve mantığın bir suret ilmi olduğunu bu en basit noktada dahi gösterme gayretinde olmuşlardır. Böylesine basit ve kimileri için anlamsız sayılabilecek bir noktada dahi suret ilmi vurgusunu muhafaza eden mantıkçıların ilmin asli meselelerindeki tavrı ise buradan da anlaşılabileceği üzere oldukça sağlam olmalıdır.