Kategori: Müellifler

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – IV

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad

    Tarih : Cemaziyelahir 1377 (Ocak 1957)

     

    Muhterem münekkid yazı sahibi diyor ki: «Ruhun daha evvel mevcud olduğuna delil olarak “âlem-i ervah” tâbirinin mevcudiyeti gösterilmek isteniyorsa doğru değildir. Biz müslümanlarca insanların ruhları ölümden sonra bedenden ayrılarak mevcudiyetini muhafaza eder. İşte âlem-i ervah ölümden sonra bedenden ayrılarak ebedileşen ruhların âlemidir. Şu halde ruh, ebedidir, fakat ezeli değildir.»

     


    Biz de deriz ki:

     

    Ruhların daha evvel mevcut olduğu cumhur-i müslimînce müsellemdir. Biz bunu yukarıda ki nakillerle izah etmiş bulunuyoruz. Bunu ispat için “âlem-i ervâh” tabirini delil olarak izah etmeğe lüzum yoktur. «Âlem-i ervâh» tabiri ruhların mutlaka var olduğunu gösterir. Nitekim âlem-i tabiat, âlem-i nefis denildiği gibi, âlem-i ervah da denir, mamafih çok kere «âlem-i ervah» denilince bununla ruhların cesetlerden evvel bulunduğu âlem kast edilir. İnsanların öldükten sonra ruhlarının kıyamete kadar içinde bulunacağı âleme de «âlem-i berzah» denir. Fakat insanların vefatından sonra ruhları yaşayacağı için “âlem-i ervah” yine var demektir.

     

    Ruhu’l-Beyan tefsirinde denildiği gibi ruhların beş hâleti vardır. Birinci hâlet, ademdir. «Hel etâ ale’l insâni…» nazm-ı kur’ânîsi bunu bildirmektedir. İkinci hâlet, âlemi ervahtaki vücuttur: «Halâktül ervaha kablel ecsad.» hadis-i kudsîsi bunu göstermektedir. Üçüncü hâlet, ruhların cesetlere te’allukudur. “ve nefahtü min rûhî» nazm-ı şerifi bunu natıktır. Dördüncü hâlet, ruhların cesetlerden müfarakatıdır. «Küllü nefsin zâikatü’l-mevt.» âyeti celilesi bunu beyan buyurmaktadır. Beşinci hâlet de ruhların tekrar cesetlere iadesidir. «Senü’idühâ sîretehe’l-ûlâ» âyeti kerimesi bunu haber vermektedir.

     

    Hülasâ-i kelim, ruhların birere cismi lâtif veya bir cevheri mücerred olduğunu bir nice ulema-i din eserlerinde kaydetmişlerdir. Biz bunların bir kısmını yukarda göstermiş bulunuyoruz. Hattâ Şeyhulislâm İbn-i Kemâl merhum dahi “Resâili İbn-i Kemal” unvanlı eserinin dokuzuncu risalesinde, ruhun bir cism-i lâtif olduğunu Ehl-i sünnet mezhebi üzere tasrih etmiştir. Ruhların cesetlerden mukaddem yaratılmış olması ise ruhların ezeliyetin(i) istikad* etmez. Ruhların ezeliyetine kâil olan bir müslüman yoktur, ruhların ebediyyeti de kudretullah ile kaimdir, mamafih ruhların künhünü, evsafını her veçhile bilmek efrad-ı ümmet için nasib olmadığından bu husus ilm-i ilâhiye havale olunur. Nitekim biz de yedinci cevabımızda şöyle demiş bulunuyoruz: «Şu kadar var ki ruhların mahiyetini, tam hakikatini layıkîle bilip tayin etmek beşeriyet için kâbil değildir. Biz bu hususu ilm-i ilâhiye havale ediyoruz.»

    Bilmem artık itiraza mahal var mıdır? Her ne ise insanlar hata ve kusurdan hâlî olamaz. Biz her hususta Hak Teâlâ hazretlerine iltica eder, lisanımızı ve kalemimizi garez ve ivaza değil, mahza rıza-yı ilâhîsini celbe hadim kılmasını atebe-i uluhiyetten niyaz eyleriz, ve minhü’t-tevfik.


    *istikad= Yakma, ateşi tutuşturma.

     
    Hazırlayan : Muhammed Salih Yıldız
    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/5458/9739

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – III

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad

    Tarih : Cemaziyelevvel 1376 (Aralık 1956)

    Yazı sahibi diyor ki: 

    “Ruha cevher-i mücerred tabiri daha tehlikelidir. Çünkü mütekellimîn hazarâtı mücerredâtı kabul etmezler. Şerh-i Mevâkıf’ta sarihtir. Cevher ancak bir hayyizle mevcut olur. Bu itibarla tecerrüd ile hayyize muhtaç cevher arasında mübâyenet vardır. Ruh hem cevher hem de mücerret olsun bu olamaz.” 


    Biz de deriz ki: 

    Bu mütalaa da tamamen doğru değildir. Ruha cevher-i mücerred diyen birçok İslam ulemâ ve fudalâsı vardır. Cevherden murat inkisâmı kâbil olmayan ayindir ki ona “cüz-i lâ-yetecezzâ” denir. Cevherlerin bir kısmı mütehayyizdir, bir kısmı da mütehayyiz değildir. Nitekim Tefsir-i Kebîr’de deniliyor ki: ‘‘Şüphe yok ki insan yani ruh bir cevherdir. Bu ya bir cevher-i mütehayyizdir veya bir cevher-i gayr-i mütehayyizdir. Ruh hakkında cevher-i mütehayyiz olmak batıl olunca ikincisi yani cevher-i gayr-i mütehayyiz olması te’ayyün etmiş olur.’’ 

    Yine Tefsir-i Kebîr’de deniliyor ki ruha dair suâlde bulunanlara Cenab-ı Hak Kurân-ı Mübîn’de cevap vermiştir. Ruh bu cisimlere muğayirdir belki o bir cevher-i basit-i mücerrettir. Kendi kendine hâdis olamaz. Ancak bir muhdisin icadıyla vücuda gelmiştir ki o muhdis de Allah Teâlâ’dan başka değildir. Onun ‘‘Kün’’ emriyle bu mükevvenat vücud bulmuştur. 

    Demek ki bir şeyin cevher olması mücerred olmasına mâni’ değildir. Aralarında mübâyenet yoktur. İşte hem en yüksek bir din âlimi hem de pek kudretli bir hakîm olan Fahr-i Râzî iş bu cevher-i mücerredi kabul etmiş bulunuyor. 

    Buhâri-i Şerîf şârihlerinden Zebîdî merhum da diyor ki “Nefs-i insanî hakkında birçok akvâl vardır. Bu kavillerden hakka mukârin olan muhakkiklerin kâil oldukları vech ile nefsin mücerredâttan ve yahut mütekellîmlerin cumhûrunun dedikleri gibi bedenlere sâri, cism-i latîf olmasıdır. İmam Mâturîdî, İmam Gazâlî, İmam Fahrettin Râzî, Râgıb el-Isfahânî gibi muhakkikler ise mücerredâtın vücuduna kâil olmuşlardır. Ruhun bir cism-i nurânî ve ulvî ve cisme sâri olduğunu da İbn-i Kayyim (ruh) nam kitabında yüz beş kadar aklî ve naklî delil ile ispat etmiştir. 

    Câmiü’l-Ezher Şeyhlerinden Muhammed Mahluf da «el-Metalibül Kudsiyye fî Ahkami’r-Rûhi ve Âsarihi’l-Kevniyye» adındaki eserinde diyor ki; «Ruh bir cevher-i ruhanidir, bedenden hariçtir veya bedene sâridir, bizzat sair cisimlere muhaliftir. Ruhun manasında ulemanın ihtilâfı vardır. Feylesoflara ve Müslümanların âlimlerinden İmam Gazâlî’ye, Ragıb el-Isfahânî’ye ve sofiyyeden bir cemaate göre ruh; cisim ve araz değildir, belki bir cevher-i mücerrettir, bi-nefsihi kâimdir, beden-i insanîye bir nevi’ te’alluku vardır. Beden ruhun te’allukuna sâlih bulundukça bu te’alluk bedenden kesilmez. 

    Şerh-i Mevâkıf’ta ise ruhun, nefs-i nâtıkanın tecerrüdüne kâil olanlar da, bunu inkar edenler de gösterilmiştir. Ruhun cumhûr-u mütekellimîne göre bir heykel-i mahsustan ibaret olduğu da kaydedilmiştir. 

    Bunların hiçbiri kuvvetli bir delil ile sabit olmasa bile bunlardan birine kâil olmak, dinen bir mahzuru istilzam etmez. Bu gibi hususlar zaruriyyât-ı diniyyeden değildir. Mademki ruh da bir mahluktur, bu ålemden maduddur. Artık ya cisimdir, ya cevherdir denilmesi dine münâfî bir hareket değildir. İnsanlar da Cenab-ı Hakk’ın verdiği bir ilim, bir akıl ve iz’an sayesinde ruha dair bazı bilgilere sahip olabilirler. 

    Nitekim “Ruhu’l-Beyan” tefsirinde deniliyor ki: (Kulirruhu min emri Rabbi) nazm-i şerîfi, ruhu tarif etmektedir. Bunun manası “Ruh, Âlem-i emirdendir, Âlem-i halk ve fenadan değildir” demektir. Âlem-i emir’den murat ise bir maddeden, bir asıldan münbas olmaksızın mücerred “Kün” emriyle yaratılmış olan şeylerdir. 

    Bu nazm-ı şerîf, istibham için, yani ruhun mahiyetini müphemiyette bırakmak için değildir. Nitekim bir cemaat, bunu istibhama hamletmiş, Cenab-ı Hak ruhu, halkına müphem kılmıştır, bunu bilmek yalnız zât-ı uluhiyete mahsustur demişlerdir. Hatta Hazreti Peygamber dahi ruhun mahiyetini bilmez diye söylenmişlerdir. Halbuki Rasulullah’ın yüksek mansıbı, ruhu bilmeyecek bir halde bulunmaktan müteâlîdir. Rasul-ü Ekrem Ruhu’l-Ervahtır. İlk yaratılan, Ruh-u Nebevîdir. Bu birtakım deliller ile sabittir. Artık nasıl olur da o Nebi-yi zîşân, ruhun mahiyetine vâkıf bulunmaz? 

    Şunu da bilmelidir ki: Ruh, Kudret-i İlahiyenin ilk te’alluk ettiği bir cevher-i nuraniye ve latîfe-i rabbaniyyedir ki âlem-i emirdendir. Âlem-i emir ise melekût âlemidir ki bir madde ile mukayyet olmaksızın müstekıllen yaratılmıştır (Ruhulbeyan). Maamafih bu âyet-i kerime- deki Ruhtan murat, Kur’an-ı Kerimdir veya Ruhul-Emin denilen Cibrildir veya diğer bir mu- azzam melektir, denildiği de vardır (Tefsir-i kebîr). 

     Yazı sahibi diyor ki: 

    ‘’Mücerredâta kâil olan üstad Nasûhi, ukûl-i aşereye de kâil midir?’’ 

    Biz de deriz ki: 

    Bir mes’eleyi ya o veya bu diye terdid ile nakleden, bir tarafı takviye için deliller irad etmeyen bir kimseye “şu hususa kâil”dir diye hükmedilemez. Mücerredâta kâil olan birçok ulemâ-i islâmiyye mevcuttur. Onların bir kısmını yukarıda göstermiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allah’ın yarattığı şeyler arasında mücerredât da bulunabilir. Hatta ilm-i kelâm mütehassisleri diyorlar ki: Hayyize muhtaç olmamak bir sıfat-i selbiyyedir. Bu sıfatta müsavat ise mümâseleti icap etmez. Binaenaleyh bazı mahlukatın bir mekânda mütehayyiz olmaması, o mahlukatın Cenab-ı Hakk’a mümaseletini hâşâ iktiza etmez. Cenab-ı Hak; Hâliktir, Kadîmdir. Bütün âlem ise mahluktur, hâdistir, öyle ise ruh da mücerredâttan olup bir mekânda mütehayyiz olmadığı takdirde de Hak Teala’ya hâşâ mümasil olmuş olamaz. Öyle selbî bir vasıftaki müsâvât, mümaseleti işrap edemez. 

    Ukûl-i aşereye gelince bunu sormak zâittir. Ben ukûl-i aşereye değil, bir âlem-i aklın varlığına kâilim. Cenab-ı Hak, insanları akıl nimetine nail kılmıştır. Ne mutlu o kimseye ki aklını güzelce isti’mâle muvaffak olur.

    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/5456/9737

  • Ahkâm ve Hakâik-i Dîniyyenin Cümlesini Marifette Aklın Adem-i Kifâyeti

    Müellif: İskilipli Mehmed Atıf

    Dergi: Mahfil

    Tarih: Muharrem 1342

    Evvelki makâlede beyân olunduğu üzere akıl, hücec-i ilâhiyyeden bir hüccet ise de Rasûl-i ekrem ve enbiyâ-yı izâm hazerâtının mesâlih-i dünyeviyye ve umûr-ı uhreviyyeye dâir min-tarafillâh getirmiş oldukları ahkâm ve hakâik-i dîniyyenin cümlesini marifette gayr-ı kâfîdir. Çünkü ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden bir kısmının delâil-i akliyye ile ne ispâtı, ne de nefyi mümteniʿ olmakla beraber beyânât ve irşâdât-ı şerʿ olmaksızın mücerret teʿakkul ve tefekkür ile idrâk olunamaz.

    Meselâ haşr, neşr, sevâp, ikâb, cennet, cehennem ve bunların tafsîl-i ahvâli ile ibâdâtın keyfiyeti şerâit-i cevâzı, evkâtı, rekʿâtının adedi, zekâtın, hudûdun, keffârâtın mekâdîri, cinâyâtın urûşu* bu kısımdandır.

    Çünkü ahkâm ve hakâik-i mezkûre sâha-i his ve akıl hâricinde olduğu cihetle akıl ve his ile bunları marifet mümkün olmayıp ancak muʿcizât ile müeyyed olan haber-i sâdıkla malûm ve sâbit olur. Binâenaleyh ahkâm ve hakâik-i mezkûre yalnız nakil ve şerʿ ile sâbit olup akıl ancak imkânını idrâk eder. Onun için bu nevʿ ahkâmda şerʿ-i şerîf asıl ve esâstır.

    Ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden diğer bir kısmı mücerret teʿakkul ve nazar-ı sahîh ile idrâk olunur ki bu da iki kısım olup bir kısmında akıl, katʿiyyet ve yakîn ifade eder. Meselâ: Âlemin hudûsu, Sâniʿ Teâla’nın vücûd, kudret, ilim ve irâdesi ve şerʿ-i şerîf  vurûd etmeksizin vücûdu akıl ile yakînen sâbit olan sâir hakâik hep bu kısımdandır. Çünkü şerʿ, yani kitap ile sünnet, kelâm-ı nefsî-yi ilâhîye mütevakkıftır. Rütbeten kelâm-ı nefsîden mukaddem olan hakâik sâbit olmadıkça şerʿ sâbit olmaz. Binâenaleyh hakâik-i mezkûre bi-hasebi’z-zât şerʿe değil akla müstenid ve onunla sâbittir. Onun için bu nevʿ ahkâmda akıl asıldır.

    Şu kadar ki şerʿ-i şerîf vurûd eyledikten sonra hakâik-i mezkûrenin hakkıyetini beyânla aklı teyîd ve tevsîk eder, vahye müstenid edille-i semʿiyyeden meʾhûz ve onunla müeyyed olduğu için hakâik-i mezkûre şerʿan da muteber ve mutemed olur.

    İkinci kısım: Teemmül ve tefekkür ile idrâk olunabilmek imkânı bulunmakla beraber vücûdu nazar-ı akıl ile yakînen sâbit olmaz.

    Ruʾyetullâh ve halk-ı aʿrâz ve efʿâlde Hâlık Teâla’nın infirâdı gibi mesâil ile şerʿiyyât kabîlinden olan ekser ahkâm, yani rütbe-i kelâm-ı nefsî-yi ilâhîyi ispâttan müteahhir olan ekser ahkâm ve hakâik-i dîniyye bu kısımdandır. Çünkü yakîniyyât-ı akliyye cümlesinden olmadığı için mesâil-i mezkûrenin subûtu şerʿ-i şerîfin vurûduna mütevakkıftır. Binâenaleyh enbiyâ-yı izâm hazerâtının getirmiş oldukları ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden bazıları akıl ile müstakillen idrâk olunursa da cümlesini marifette aklın gayr-ı kâfî olduğu tezâhür etmiş olur.

    Esâsen akl-ı beşer hadd-i zâtında zayıf, âciz ve şevâib-i vehim ile medhaldâr olduğundan şübühât-ı kesîreye marûz bulunduğu ve ale’t-tafsîl cüzʾiyyât-ı mesâlihi marifetten kâsır ve ekseri- nâsa nazaran külliyât-ı mesâlihi idrâkten âciz olduğu için her husûsca şâyân-ı itimâd olamaz. Onun içindir ki Hâlık Teâla hazretleri enbiyâ-yı kirâmı irsâl ile umûr-ı dîniyye ve dünyeviyyelerinde nâsın muhtaç oldukları ahkâm ve hakâiki teblîğ ve talîm ederek hakka irşâd buyurmuşlardır. İlâve olmak üzere şunu da beyân edelim ki: Akıl sırât-ı müstakîme hidâyette gayr-ı kâfîdir. Çünkü akıl, hitâbât-ı şâriʿi, mesâlih-i dîn ve dünyâyı marifet için âlet olduğundan tevfîk-i samedânîye mazhar olmadıkça husûl-i marifet ve hidâyette kifâyet etmez. Zîrâ âlet hadd-i zâtında âciz olduğundan fâilin muâveneti olmadıkça matlûb olan fiili vücûda getirmez, binâenaleyh mükellefîne ahkâm-ı şerʿiyyeyi îcâb, ibâdı sırât-ı müstakîme hidâyet eyleyen akıl değil, ancak akıl vâsıtasıyla Allâh Teâla hazretleridir. Onun için erbâb-ı akıl ve zekâdan inâyet-i ilâhiyye ve tevfîkât-ı samedâniyyeden mahrûm olanlar mücerret akılları ve zekâlarıyla tarîk-i hakkı, sebîl-i reşâdı bulamayıp dalâl ve hüsrânda kalarak mahv ve helâk olmuş ve oluyorlar.


    *erş-urûş = diyet

    Hazırlayan: Fatih Başar

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00597/1342_39/1342_39_ATIFIM.pdf

  • Akıl ve Nakil

    Müellif: İskilipli Mehmed Atıf

    Dergi: Mahfil

    Tarih: Zilkade 1341

    Akıl: Sâir hayvanattan insanın mâ-bihi’l-imtiyâzı olan garîzeye ıtlâk olunduğu gibi o garîze sebebiyle hâsıl olan ulûm ve meârife de ıtlâk olunur.

    Nakil: Muʿcizât ile müeyyed olan Rasûlullâh’ın haberidir ki ona şerʿ denir.

    Beşerin vâsıta-i ilim ve irfânı havâs, akıl ve nukûl-i sahîhadır. Onun için ispât-ı metâlibde havâs ile edille-i akliyye ve nakliyyeye mürâcaat olunur.

    Delîl: Lügatte mürşid ve mâ-bihi’l-irşâd manasına olup ıstılahta, kendisinde nazar-ı sahîh icrâsıyla sûret-i sâlimânede teemmül ve tefekkür ile matlûb-i haberîye ilm veya zan husûlüne îsâl eden şeydir.

    Delîl, ihtiva eylediği mukaddimâtın meʾhazı itibarıyla aklî ve naklî kısımlara inkısâm eder.

    Aklın hükmüyle matlûba îsâl eden delîle aklî denir. Binânın bânîye, âlemin sâniʿe delâleti gibi. Naklin hükmüyle matlûba delâlet eyleyen delîle de naklî denir. Mesela: Emr-i ilâhîyi terk eden âsîdir. Çünkü Kurʾân-ı Kerîm’de “اَفَعَصَيْتَ أَمْرِي” buyrulmuştur. Her âsî müstehikk-i ikâbtır. Zîrâ “وَمَنْ يَعْصِ اللهَ وَرَسُولَهُ إلخ” buyrulmuştur. Nusûs-i mezkûre muktezâsınca delîl-i mezkûr emr-i ilâhîyi terk eden kimsenin müstehikk-i ikâb olduğunu intâc eder.

    Delîl-i aklî ve naklîden bazıları ilm-i katʿî, bazıları da zan ifade eder.

    Kelâmiyyûna göre delîl, yakîniyâta münhasır olup zanniyâta ıtlâk olunmaz. Usûliyyûn ile mantıkiyyûn ikisine de delîl ıtlâk ediyorlar.

    Ehl-i hakka göre akıl (şerʿ gibi) hücec-i ilâhiyyedendir. Şerʿ vurûd etmeksizin ukûl ile vukûf-ı mümkün olup da şerʿin mevkûfun-aleyhi olan metâlibde akıl ile istidlâl vâcip olur.

    Aklın hücec-i ilâhiyyeden olduğuna delâil-i kesîra ile istidlâl olunur.

    1-) “إِنِّي أَرَاكَ وَقَوْمَكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ” nazm-ı celîli ile İbrahim aleyhisselâmdan ihbâr buyurulduğu üzere müşârun-ileyh hazretleri babasıyla kavmine hitâben “Dalâlette olduğunuz bana vahyolundu demeyip de asnâmı âlihe ittihâz etmekte sizi dalâlde görüyorum.” buyurmuş olması aklın mürşid ve hüccet olduğuna vâzıh bir delîldir.

    2-) İbrahim aleyhisselâmın “nücûm ile Hâlik Teâlâ’nın vücûduna istidlâl ederek bu vâsıta ile Rabbisine marifet hâsıl etmiş olduğu” ihbâr buyurulduktan sonra “وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَى قَوْمِهِ” nazm-ı mübîni ile tarz-ı mezkûr üzere vukû bulan istidlâl-i aklînin min-tarafillâh İbrahim aleyhisselâma bahşolunmuş bir hüccet olduğu beyân olunmaktadır.

    3-) Ehl-i küfrün cümlesini “dîn-i hak, dîn-i İslâm”a davet etmek şerʿan vâciptir. Halbuki bunlardan dehriyye, muʿattıla ve mâddiyyûn “kıdem-i âlem, taʿtîl-i sâniʿ” itikâdında bulundukları için delâil-i nakliyye ile onlara münâzara ve müdâfaada bulunmak makul olmaz. Zîrâ peygamberleri irsâl, kitapları inzâl eden Sâniʿ-i kâinâtın vücûdunu inkâr eyledikleri için resûl ile, tenzîl ile istidlâl ve ikâme-i hüccet hiçbir fâide intâc edemeyeceğinden bunlara karşı nakil ile değil, ancak akıl ile ikâme-i hüccet etmek lâzım ve vâcip olur.

    Binâenaleyh delâil-i mezkûre ile aklın hücec-i ilâhiyyeden bir hüccet olduğu sâbit olur. Onun için ehl-i hakk âlemin hudûsu, Sâniʿ Teâla’nın vücûd ve vahdâniyeti gibi mesâili ispatta ve muʿattıla, dehriyye, mâddiyyûnu ilzâmda delâil-i akliyyeye temessük ve istinâd etmişlerdir.

    Kavmine hücec-i akliyye ile pek çok ikâme-i hüccet eylediği için İbrahim aleyhisselâma “Ebu’l-hüccet” nâmı verilmiştir.

    “قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ” “Resûlleri onlara, yani ümmetlerine dediler ki semavât ve arzın hâliki olan Allah’ta şekk olabilir mi?” nazm-ı celîli ile beyân buyurulduğu üzere sâir rusül-i kirâm hazerâtı da ümmetlerine karşı ispât-ı sâniʿde delâil-i akliyyeye mürâcaat etmişlerdir. Mesâil-i mezkûreyi ispâtta aklın müstakillen hüccet olduğu sâbit olunca hücec-i şerʿiyye ile amel vâcip olduğu gibi nazar-ı akıl ile idrâk olunup da şerʿin mevkûfun-aleyhi olan mesâilde akıl ile de amel vâcip olur. Onun için efâhim-i müctehidîn-i kirâmdan İmâm-ı Azam hazretleri “Nefsini semâvât ve arz ve sâir mahlûkâtı gördüğü için hiçbir kimse hâlikine cehilde mazûr olamaz” ve “Allâh Teâla peygamber göndermemiş olsaydı halka mücerret akıllarıyla marifetullâh vâcip olurdu” buyurmuşlardır. Şu halde maʿrifet-i hâlikte cehil özür olmadığı gibi usûl-i itikâdiyyede mücerret aklın kifâyeti hasebiyle bu husûsa dâir içtihâtta hatâ da şerʿan özür sayılmaz. Onun için usûl-i mezkûrede hatânın küfür veya dalâlet olduğunda ulemâ ittifâk etmişlerdir.

    Mâ-baʿdi var.

     

    Hazırlayan: Abdurrahman Beşikçi

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00597/1341_37/1341_37_ATIFIM.pdf

  • Kadir Gecesi – Hikmet Gonceleri

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: İslâm

    Tarih: Haziran 1961

      

    اِلْتَمِسُوا لَيْلَةَ الْقَدْرِ لَيْلَةَ سَبْعٍ وَعِشْرِينَ

     

    Kadir Gecesi’ni, Ramazan-ı Şerîf’in yirmi yedinci gecesinde arayınız.

     

    İzah: Mübarek Kadir Gecesi, en kuvvetli bulunan rivayetlere göre Ramazan-ı Şerîf’in yirmi yedinci gecesine müsadiftir. Bunun kat’î surette bildirilmesi, bu gecenin füyûzâtına nâiliyet için Ramazan-ı Şerîf’in her gecesinde müteyakkız bulunmak, bunları elden geldiği kadar ibadet ve taatle geçirmek hikmetine mübtenidir.

     

    Kadir gecesi, pek kutsi bir zamandır. Çünkü bu gecede Kur’an-ı Azîmuşşân taraf-ı ilâhîden sema-yı dünyaya indirilmiştir. Veya bu geceden itibaren Resulü Ekrem’e âyet âyet, sûre sûre indirilerek yirmi üç senede hitama ermiştir. Kadir gecesinde birçok melekler yer yüzüne inerler, bu gecenin füyûzâtından müstefîd olurlar, Müslümanlara selâm verirler, onları tebrik ederler, Müslümanların hallerine, ibadetlerine muttali olurlar.

     

    Binaenaleyh Leyle-i Kadir’in şerefi pek büyüktür. Bu mübarek gecede yapılacak ibadetlerin sevabı pek çoktur. Artık bu geceye nâiliyet büyük bir nimettir. Bu ulvi geceyi gafletle, ma’siyyetle geçirmekten son derece sakınmalıdır.

     

    Rivayet olunuyor ki: Kadir gecesinde bütün müminler hakkında mağfiret-i ilâhiyye tecelli eder, yalnız şu dört sınıf halk bu geceden müstefit olmazlar: 


    Birinci sınıf, içkiye müptelâ olanlardır. Malûm olduğu üzere İslam dini müskiratın zararlarını, bildirerek Müslümanları bin üç yüz şu kadar seneden beri bu kötü alışkanlıktan menetmekte bulunmuştur. Cemiyetimizin felah ve salahı bundan kaçınmakla kaimdir.

     

    Ne kadar teessüfe şayandır ki, mukaddes dinimiz, mahza bizim felah ve necatımız için bizleri şiddetle müskirattan menedip dururken Müslümanlar arasında halâ işrete müptelâ olanlar bulunuyor. Bu yüzden nice servetler, sıhhatler heder oluyor, nice aileler mağdur, perişan bir halde kalıyor. Din-i İslam’da her sarhoşluk veren şey hamrdır, şaraptır. Binaenaleyh bunların hepsi de haramdır. Artık bu muzır itiyadı bir gün evvel terk etmelidir.

     

    İkinci sınıf: Anaya, babaya asi olanlardır. Malumdur ki, ebeveynin hakları pek büyüktür. Hayatımıza vesile olan onlardır. Bizleri en zayıf, en ziyade yardıma muhtaç zamanımızda besleyen, koruyan onlardır. Artık nasıl olurda şimdi biz onlara haksız yere muhalefet eder, onların hatırlarını kıracak tarzda hareket ederiz. Hayfa ki zamanımızda umumî ahlâk bozulmuş, aile hayatı intizamını kaybetmiş; analarının, babalarının haklarına riayet edenler azalmıştır. Bir zatın dediği gibi :

     

    Duhterân raheme bâ ceng-ü cedel bâ mâder

    Püserânzâ heme bedhâh-ı peder mî bînem

     

    Evet. Zamanımızda bütün kızlar valideleriyle cengü cidal edip duruyorlar. Erkek çocukları da umumen babaları hakkında bedhah bir halde gördüm.

     

    İşte böyle bir hal pek fenadır, ahlâka muhaliftir. Muaşeret usulüne aykırıdır. İslam terbiyesine münafidir, Binaenaleyh böyle bir hareketten son derece sakınmalıdır.

     

    Üçüncü sınıf Kat-ı rahim edenlerdir. Yani; akrabanın hukukuna riayet etmeyen, onları arayıp sormayan kimselerdir. İnsanlar cemiyet halinde yaşarlar, aralarında teavün ve tenâsur cereyan eder. Bir içtimaî heyetin en evvel teşekkül eden kısmı ise aileden, akrabadan ibarettir. Bunların aralarında muhabbet ve müveddet bulunmazsa, bunların aralarında müzaheret ve muavenet asârı görülmezse artık birbirine bigâne olan sair efrat arasında bu gibi insanî, ahlâkî vazifelerden nasıl eser görülebilir? Ne yazık ki zamanımızda birçok kimseler bu karabet hukukuna lâyık-ı veçhile riayet etmiyorlar kariplerinin meserretlerine, kederlerine ortak olmuyorlar, birbirlerini arayıp sormuyorlar, yalnız kendi şahsî menfaatlerine, kendi zevk ve safalarına bakıyorlar. Bütün bu haller, İslamiyet’in telkin ettiği yüksek duygulardan mahrumiyetin neticesidir.

     

    Dördüncü sınıf: Din kardeşleriyle üç günden ziyade dargın olup görüşmeyenlerdir. Malûm olduğu üzere Müslümanların arasında zevali gayr-ı kabil bir din kardeşliği vardır. Bütün Müslümanlar birbirini sevmek ve birbirleri ile güzel görüşmek ile memurdurlar. İnsan, beşeriyet hissi ile din kardeşinden bir fena muameleye maruz kalabilir. Fakat bu hâl onun kalbinde buğz ve düşmanlık hissi bırakmamalıdır. Bu yüzden aradaki muhabbet ve müveddet kesilmemelidir. Böyle bir hâl vukuunda af ve ihsan ile mukabelede bulunmalıdır. Asıl insaniyet bu şekilde tecelli eder. Asıl İslam terbiyesi bu suretle tezahür eyler. İslam cemiyetinin birliği, saadeti, büyük bir kuvvet ve sükûna nâiliyeti ancak bu suretle temin olunabilir.

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – II

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad 

    Tarih : Cemaziyelevvel 1376 (Aralık 1956)

    Yazı sahibi diyor ki:

    “Cevapta her insanın ruhu bedenden evvel yaratılmıştır” deniliyor. Bu nazariye ruhun kadîm olduğuna kâil olan Eflatun’un mezhebidir. İslam akidesi ise Allah’tan başka kadîm tanımaz. Ruhun bedenden evvel yaratılışı ile kadim olması arasındaki münasebeti arz edeyim:

    “Ruh bedenden evvel mevcut olunca mücerret olur. Zaman ise, gayr-ı karri’z-zât bir kemm-i muttasıl olup bütün cüzleri yani, ânât-ı müsavidir. Cüzler müsâvî olunca bir saniye evvel mevcut olmakla bir milyon sene evvel mevcut olmak arasında fark olmaz. Çünkü müsâvî bir cüzün âhar müsâvî cüz üzerine tercih sebebi yoktur. Bu sebepledir ki hukemâ mücerredâtın kıdemine kâildirler. 

    Buna karşı cevapta:  Müreccih fail-i muhtâr olan Cenâb-ı Hakk’tır denilecek olursa kabul ederim. Fakat Kur’an’da buna dair ne bir sarahat, ne de bir işaret yoktur. Resulü Ekrem (sav) Efendimizin “Âdem halk olmadan ben vardım” şeklindeki kelamı sahih ise (Çünkü Buhârî ve Müslim’de yoktur) ilm-i ilâhide mevcûdiyetiyle tevil olunur. 

     


     

    Biz de deriz ki:

    Evvela: Zaman hakkındaki bu ifade ilm-i kelâm bakımından doğru değildir. Zamanın öyle bir kemm-i muttasıl olduğuna bir kısım feylosoflar kâil olmuşlardır. Mütekellimlere göre ise zaman bir emr-i itibaridir. Kendisi bir malum mütereddittir ki onunla meçhul müphem diğer bir müteceddit taayyun eder. Bir şahsın güneş doğduğu zamanda geldiğini tayin gibi. 

    Sâniyen: Bizim bu husustaki cevabımız sarihtir. Buna karşı öyle bir mütalaaya pek ihtiyaç olmasa gerektir. Mademki ‘’Her insanın ruhu bedeninden evvel yaratılmıştır.’’ demiş bulunuyoruz, o halde ruhların hâdis olup kadîm bulunmadığını tasrih etmiş oluyoruz. Bir şey hem yaratılsın hem de kadîm olsun, o olamaz. Yaratılan şey, yok iken var edilen şey demektir. Yok iken bilahare var edilen bir şey ise kadîm olur mu?  

    Hukemâdan bir kısmı mücerredâtın kadîm olduğuna kâil olabilir. Fakat biz Müslümanlar Allah Teâlâ’dan başka kadîm bulunmadığını yakînen biliriz. Ruhlarımızın sonradan yaratılmış olduğunu itiraf ediyoruz. Cenâb-ı Allah kadîm olmamak üzere mücerredât denilen şeyleri yaratmaya kadir değil midir? Amenna kadirdir, o halde ruhların mücerredâttan olduğuna kail olmakta dinen bir mahsur yoktur. Nitekim pek büyük mütefekkir İslam alimlerinden bir nice zâtların buna kail olduklarını yukarıda yazmış bulunuyoruz.  

    Sâlisen: Ruhların cesetlerden bir müddet evvel yaratılmış olduğu sabit olmasa bile bunun imkân-ı vukuunu inkar asla kâbil olamaz. Madem ki ruhlar cesetlerden sonra da duracaktır, birer müstakil varlığa maliktir, o halde cesetlerden bir müddet evvel yaratılmış olmaları neden mümkün olmasın? Bundan dolayı kadîm olmaları neden lazım gelsin. Hz. Âdem bizden binlerce sene evvel yaratılmıştır. Şimdi ona Cenâb-ı Hakk gibi kadim mi? diyeceğiz. Melekler ise Hz. Adem’den de evvel yaratılmışlardır. Onlarda birer nev-i ruhi alidir, ruh-i kutsîdir. Şimdi onları da bu mukaddem yaratıldıklarından dolayı zât-ı bârî gibi haşa kadîm mi tanıyacağız?

    Râbian: Ruhların cesetlerden evvel yaratıldığına dair Kur’an-ı Mübîn’de bir sarahat, bir işaret bulunmadığı takdirde bunu katiyen inkar lazım gelmez. Bir nice hakikatler de vardır ki ehâdis-i şerîfe ile ve sair şer’i deliller ile sabit bulunmuştur. 

    Mamafih Kur’an ı Kerim’de ruhların daha evvel yaratılmış olduğuna bazı işaretler vardır. Bunları müfessirler göstermektedirler. Allah Teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselamın cesedini yarattıktan sonra ona ruh nefh buyurduğunu bildiriyor. Demek ki ruh başka ceset de başkadır, nefh-i ruh ise ruhun cesede taallukunu gösterir. Ve ruhun cesetten evvel mevcut olduğuna da işareti haiz bulunur. Yoksa ceset ile beraber yaratılmış olduğunu göstermez.  

    ‘’E lestü bi-rabbiküm‘’ emri de bazı müfessirlerin tercihlerine göre yine vaktiyle ruhlara ait bulunmuştur. Hatta Fahr-ı Râzî diyor ki bu ayetle üçüncü bir kavil daha vardır ki o da ervâh-ı beşeriyenin bedenlerden evvel mevcut olmasıdır. Çünkü Hakk Teâlâ’nın vücudunu, rububiyetini ikrar etmeleri, onların ferasetleri, hakikatleri levazımındadır. (Tefsir-i Kebir) 

    Filhakika ruhlar bedenlerden evvel mevcut olmasa idiler böyle bir ikrarda nasıl bulunabilirlerdi? Vakıa bunu temsîlât kabilinden sayanlar vardır. Fakat bunlar aynı zamanda bunun bir hakikat olabilmesini de mu’terif bulunmaktadırlar. Zaten bir şey Kudretullaha nazaran kâbil ve sarahaten mezkûr olunca onu temsil kabilinden saymak zaittir. 

    Hâmisen: Bir kısım ehâdis-i şerîfede ruhların cesetlerden mukaddem olduğunu haber vermektedir. Bunlar haddizatında mütevatir olmasalar da müteaddit oldukları için birbirini teyit etmektedir. Ve kendilerini tasdik etmek dinen, ilmen bir mahzuru muhtevi bulunmamaktadır. Ezcümle bir hadis-i şerîfte “Allah Teâlâ’nın ruhları cesetlerden iki bin yıl evvel yaratmış olduğu” beyan buyurulmuştur. 

    Diğer bir hadis-i şerîfte de “Ruhların birer toplanmış zümreler” olduğu bildirilmiştir. Bu hadis-i şerîfi İmam Buhârî ile İmam Müslim, Hazreti Aişe validemizden bi’l-vâsıta nakletmiş ve bununla ruhların bedenlerden mukaddem yaratılmış olduğuna istidlal olunmuştur. 

    Diğer bir hadis-i nebevide de “Ben Peygamberlerin hilkaten evveliyim” buyurulmuştur. Bu da Peygamber Efendimizin mübarek ruhunun diğer ruhlardan evvel yaratılmış olduğunu göstermektedir. Çünkü cism-i saadetlerinin diğer bütün peygamberlerden sonra yaratılmış olduğu malumdur. 

    “Bu hadis sahih ise ilm-i ilâhîde mevcudiyeti ile tevil olunur” denilmesi ise büyük bir zühul eseridir veya maksadı ifade etmeyecek bir tarzda yazılmış bulunmaktadır. Çünkü ilm-i ilahide tekaddüm, teehhür mutasavver değildir. Cenabı Hakk’ın ilminde evvela Hazreti Muhammed, sonra da sair peygamberler mi husule gelmiştir? Haşa, biz buna kail olamayız. İlm-i ilâhî ezelidir. Allah Teala bütün mükevvenatı bu ezeli ilmiyle bilmiştir ve bilmektedir. Artık bir şeye ait olan ilmi diğer bir şeye ait olan ilminden mukaddem veya muahhar olamaz. Buna kâil olmak, Cenabı Hakk’a cehalet isnadı kabilindendir. Demek ki bir zamanda bilmediği bir şeyi muahhar bir zamanda bilmiş haşa Şân-ı ilâhîyi böyle bir isnattan tenzih ederiz. 

    Şunu da ilave edelim ki -lehu’l-hamd- müteaddit, makbul hadis kitaplarımız vardır. Sahih-i Buhârî ile Sahih-i Müslim de bunlardandır. Artık bir hadis-i şerif Buhârî ile Müslim’de bulunamazsa kıymetini kaybetmiş olmaz. Diğer muteber hadis kitaplarında bulunmuş ve diğer hadisler ile teeyyüt etmiş olabilir. Binaenaleyh bir hadisi şerif hakkında “Çünkü Buhari ve Müslim’de yoktur.” diyerek onu şüpheli göstermek doğru olamaz. Zaten böyle bir iki hadis kitabı bütün ehâdis-i şerîfeyi câmî bulunamaz. 

    Sâdisen: Şunu da arz edelim ki, ruhların cesetlerden mukaddem yaratılmış olduğuna hemen hemen bütün ulema-yı din kâildirler. el-Metâlibü’l-Kudsiyye’de deniliyor ki, ruhların cesetlerden evvel yaratılıp yaratılmadığında ihtilaf vardır. Cumhur-u mütekellimîne göre ruhlar cesetlerden evvel yaratılmıştır. Buna Muhammed b. Nasr el-Mervezî, Ebu Muhammed b. Hazm ve ulemadan daha birçok zatlar kâildirler. Hatta İbn-i Hazm bu hususta “icma” mevcut olduğunu da hikaye etmiştir. 

    Link: https://katalog.idp.org.tr/pdf/5457/9738

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – I

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen 

    Dergi : Sebilürreşad

    Tarih : Cemaziyelevvel 1376 (Aralık 1956)

    Ruh Hakkında Bir Mübahese – I 

    İslam ilimlerine dâir bir çok kıymetli eserler vücuda getiren, bilhassa Fıkıh hakkında muazzam bir kamus telif eden İstanbul müftüsü efâdıl-ı ulemadan Ömer Nasuhi Efendi hazretleri, bir Amerikan alimi tarafından sorulan dini suallara verdiği ilmi cevapların ruha dair yedinci fıkrası hakkında muhterem okuyucularımızdan Uşak’ta Avukat Hami Sunay tarafından 231’inci nüshamızda bazı mütalaat beyan edilmişti. Muhterem üstad, bu yazıya fıkra fıkra cevap vermişlerdir. Cevap uzun olduğu için bir kaç nüsha devam edecektir. Bu vesileyle Ruh hakkında bir çok faideli malumat verilmiş bulunmaktadır ki kârîlerimizin bunları büyük bir ehemmiyet ve alâka ile takip edecekleri tabiidir.


    Sebilürreşadın 231 sayısındaki ruha dair bir yazıya cevaptır : 

    1

    Yazı sahibi diyor ki : 

      “Sebilürreşadın 228.sayısının ikinci sahifesinde yedinci sualin cevabında : “Ruh bir cism-i latiftir veya bir cevher-i mücerreddir. Her insanın ruhu kendi bedeninden evvel yaratılmıştır” deniliyor. Bu cevap zahiren hoş görünür. Fakat ilm-i kelâm noktasından çok tehlikelidir.”

     

    Biz de deriz ki : 

    Bu cevapta hiçbir tehlike yoktur. Bizim bu suretle cevap vermemiz, kendi kuruntumuz kendi indî mülahazamız eseri değildir. Biz bu cevabı tamamen ilm-i kelâmda tasrih ve tercih edilmiş olan beyanata, ilmi delillere dayanarak yazmış, nakletmiş bulunuyoruz. Nitekim aşağıdaki yazılarımızla bunu ispat edeceğiz. 

     

    2

    Yazı sahibi diyor ki : 

      “Ruh Kur’anda Allah’ın emrinden ibarettir, buyrulduktan sonra bir din âlimi bunu tayinle “cism-i latiftir” diye ihtimal ile de olsa tayin doğru olmaz. Bu sebepledir ki, İmam-ı Âzam Efendimiz “Bilmem” cevabını vermiştir.”

     

     Biz de deriz ki : 

    Kur’an-ı Mübinde: “Ruh Rabbimin emrindedir.” buyurulmuştur. Bunun manası “Ruh Allah’ın emrinden ibarettir” demek değildir. Çünki Emr-i ilâhî başka, o emir ile vücuda gelen şey de başkadır. Ruh, bir mahluktur Allah Teâla’nın emri ise zat-i uluhiyetiyle kaim olduğundan böyle mahlukiyetle muttasıf olamaz. Tefsirlerde buna dair bir çok izahat vardır. Ezcümle deniliyor ki : Bu emirden murat, fiil-i ilâhîdir. Yani : Ruh, Allah teâlanın fiiliyle, yaratmasıyla vücuda gelmiştir. 

    Fahr-i Razi Hazretleri Tefsir-i Kebirinde diyor ki “Emir lafzı bazen fiil manasına gelir. -Kulirruhu min emri rabbî- demek “min fiil-i Rabbî” demektir.” Bu cevap delalet ediyor ki : Müşrikler, Hazret-i Peygambere Ruh kadim midir, hâdis midir? diye sormuşlar, ona cevaben: “Hayır. Ruh hâdistir, ancak Allah Teâla’nın fiiliyle, tekvin ve icadıyla husule gelmiştir” diye cevap verilmiştir.

    Velhasıl: Mademki ruh bir mahluktur, o halde ruh, emr-i ilâhî ile vücuda gelmiş bir hâdisten ibarettir. Bu halde ruh Hâşâ Allah’tan bir cüz değildir. Hâşâ Allah Teâla gibi kadim değildir. Belki Allah’ımızın kudretiyle vücuda gelmiş olan âlemlerden bir cüzdür. 

    Ezcümle Akaid-i Nesefiyye haşiyesinde deniliyor ki : “Allah Teâla’dan başka olan mütecanis mevcudattan her birine Âlem deniliyor. Âlem-i tabiat, âlem-i nefis, âlem-i akil gibi.”

    Binaenaleyh ruhlar da bir âlem demek olduğundan ya cisimdirler ya cevherdirler veya arazdırlar. Ruhun bizzat kaim bir varlığa mali olduğu sabit bulunduğundan ona araz denilemez. O halde ruh, ya cisimdir veya cevherdir. Bu ikiden hâlî olamaz. Fakat bunlardan birini kat’î surette tayin etmek bizim için mümkün değildir. Şu kadar var ki, ruh âlemden bir cüz olduğundan eşyadan madud, bu cihetle mümkün mertebe insanlarca da malum bulunmuş olur. Nitekim ilm-i kelâmda : “Eşyanın hakikatleri sabit, onlara vukuf ise mütehakkiktir.” denilmiştir. Maahâzâ ruhun künhüne, mahiyetine bihakkın vukuf beşeriyet için kâbil değildir, bunu yalnız Cenab-ı Hak bilir” denildiği de malumdur. Fakat bundan maksat, ruhun tamamen künhünü, hakikatini, bütün hasayisini bilmenin zat-ı uluhiyyete mahsus olduğunu beyandır. Yoksa ruhun hiçbir vech ile bilinemeyeceğini beyan değildir. Nitekim bir çok tefsirlerde, ilm-i kelâma ait kitaplarda ruha dair bir hayli malumat vardır. Bu eserlerde ruhların birer cism-i latif veya birer cevher-i mücerret olduğunda kâil olan bir çok zevatın isimleri mukayyet bulunmaktadır. 

    Ezcümle Tefsir-i Kebir’de şöyle yazılıdır “Denilmiştir ki ruhlar nuranî, semavî, latifetü’l-cevher, güneşin ziyası tabiatını haiz ecsamdan ibarettir. Ruh, tehallülü, tebeddülü, teferruku kabul etmez. Bu söz, kavî ve şerif bir mezheptir. Bunda teemmül vaciptir. Çünki bu, ahvali hayat hakkında kütüb-i ilâhiyyede vârid beyanata şiddetle mutabıktır.” Diğer bir kısım zevata göre de ruh, ecsam cinsinden olmayan bir cevherdir. Belki o bir kudsî cevher-i mücerrettir. Bil ki, bir çok ârif, mükaşefe ve müşahede ehli olan zatlar bu kavil üzerine ısrar etmiş, bu mezhebe cezmen kâil olmuşlardır. (Tefsir-i Kebir)

    İmam-ı Âzam hazretlerinin “Bilmiyorum.” dediği kat’iyyen sabit değildir. Fakat sabit olsa da o zatın bilmiyorum demesi, ruha cisim veya cevher ıtlak edilmesinin memnuiyyetine delalet etmez. Bu ifadesi ruhun künhüne, bütün evsafına müttali’ olmadığını bir itiraftan ibaret olabilir. Nitekim birçok müctehidler, bahusus İmam Malik hazretleri kendilerine sorulan bir kısım meseleler hakkında “Lâ Edrî.” buyurmuşlardır. Bu söz, o meselelerin haddi zatinde kabil-i idrak olmadığını göstermez. Öyle olsaydı “Lâ Yüdrâ = Bilinmez” demek lazım gelirdi. Velhasıl, eğer ruhun bilinmesi asla kabil olmasa idi bir çok Eâzım-ı Ümmet ruh hakkında bir çok beyanatta bulunmazlardı, ruhiyat, ilm-u nef nâmiyle bir ilim tedvin edilmiş olmazdı. 

    İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen

     

  • İnsanları Selâmete Ulaştıran Hristiyanlık Değil, Ancak Müslümanlıktır

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad

    Sayı: 168

    Tarih: Mart 1954

     

    İnsanları Selâmete Ulaştıran Hristiyanlık Değil, Ancak Müslümanlıktır

    Nasraniyetin esası:

    Nasraniyet, esasen tevhîd-i ilâhî üzerine müesses hakikî bir din iken bilâhare pek ziyade muharref ve tevhîd akidesine muhalif bir şekle girmiştir. Hakikî Nasraniyet’i tebliğe memur olan İsa Aleyhisselâmdır. Hazreti İsa’ya verilmiş olan kitab-ı ilâhî de İncîl-i şeriftir. Hazreti İsa’dan pek az sonra bu din-i tevhîd aslından çıkarılmış, akla ve hikmete muhalif bir şekle sokulmuş; Hinduların, kadim Mısırlıların dinlerindeki teslis akidesini hâvî muharref bir din haline getirilmiştir. İncil-i şerifin asıl nüshaları ise kaybolmuş, sonradan İncil namıyla muharrirleri meçhul yüzlerce kitap vücuda getirilmiştir.

    Hazret-i İsa hakkındaki iki zıt, batıl akide:

    İsa Aleyhisselâm hakkında gerek Musevilerin, gerek İsevilerin itikatları birbirlerine muhalif, hepsi de gayr-ı sahih bulunmaktadır. Filhakika, Hazreti İsa’nın tarz-ı hilkatini kabul etmeyen Yahudiler, kudret-i ilahiyeyi inkar ederek, bu yüzden hüsrana düştükleri gibi bu mübarek peygamberin bu tarz-ı hilkatini ‘izam eden Hristiyanlar da bu yüzden daha büyük bir dalâlet içinde kalmışlardır.

    Evet, Hristiyanlar, bir muhadderenin meşimesinde perverişyâb olan, bütün beşeri ihtiyaçlar ve şartlar içinde yaşamış bulunan Hazreti İsa’nın uluhiyetine kâil oluyorlar, bu suretle hâdis ve haddi zatında aciz bir insanı ulûhiyet mertebesine yükseltmekten, daha doğrusu zât-ı ulûhiyeti arş-ı azametinden -hâşâ- hazîz-i beşeriyete tenzil etmekten sıkılmıyorlar. Bunlar: “İsa, Allah’ın oğludur. Allah ile hemcinstir. Allah’ın kendisinden ibarettir” diyorlar. “Bir vakit var idi ki Allah’ın oğlu yok idi.” Diyenleri ve “Allah ile oğlunun hemcisim olmadığını” iddia edenleri tekfir ediyorlar, Ruhulkudüs’e de bir ulûhiyet hissesi ayırıyorlar. Bu vecihle bir müselles ulûhiyet teşkil etmiş oluyorlar. Acaba aklını güzelce istimal eden, ulûhiyetin manasını biraz düşünen bir kimse için böyle akıl ve mantığa muhalif, tenâkuzu müstelzim bir dine sâlih olmak ihtimali var mıdır?

    Vaktiyle İskenderiye Piskoposu Aryos, Hazreti İsa ile Ruhulkudüs’ün ulûhiyette Allah Teâlâ ile hemrütbe olmadıklarını iddia ettiği içi rüesâ-yı ruhâniye tarafından tekfir olunmuştu. Aradan asırlar geçmiş, Garplıların fikirlerinde büyük bir tebeddülât vücuda gelmiş olduğu halde birçok Hristiyanlar henüz bu batıl zihniyetten kurtulamamışlardır. Hatta vaktiyle bir rahip iken muahharan kiliseye karşı isyan etmiş olan meşhur Ernest Renan, olanca şairane maharetini sarf ederek bir hürmet duygusuyla Hazreti İsa’nın hayatını pek belîğane bir tarzda tasvire çalışmış; şu kadar var ki, bu mübarek peygambere bir ulûhiyet payesi vermemiş, onu kâmil insan olarak göstermişti. Bu hal, Hristiyan muhitinde büyük heyecanlar uyandırmış, bütün Fransa’da mâtem alâmeti olarak kilise çanları çalınmış, Renan’ın aleyhinde söylenmedik söz kalmamıştır. Bu haller de gösteriyor ki cemiyetler arasında maddî terakkilerle manevî, dinî terakkiler daima mütenasip bir surette bulunmuyor.

    Hristiyanların şu “ekânîm-i selâse” akidesine biraz dikkat edelim. Bunlar diyorlar ki: “Allah, İsa, Ruhulkudüs’ten ibaret olmak üzere üç Allah vardır. Bunların her biri müstakillen ulûhiyeti hâizdir. Bununla beraber bunlar yine üç Allah değil, bir Allah’tır.” Şimdi biz bu sözlerdeki tenâkuzu şöyle bir tarafa bırakalım. Madem ki Allah ile İsa ve Ruhulkudüs başka başka değil, bir Allah’tan ibaretmiş; ve madem ki İsa salp edilerek terk-i hayat etmiş ve bir müddet ölü bir halde kalmış; demek ki bu müddet içinde kainat Allahsız kalıvermiş. Demek ki bu müddet zarfında bütün mükevvenât, kayyûmiyet sıfatını hâiz, hayy-i lâyemût olan bir zîkudret haliktan mahrum bulunmuş. Demek ki Allah Teâlâ’ya -hâşâ- muvakkaten fenâ ve helâk ârız olmuş. Doğrusu âlem tarihinde birer fetret-i nübüvvet devresi vücuda gelmişse de bir fetret-i ulûhiyet devresi vücuda gelmiş değildir ve gelemez. Böyle bir iddiada bulunmak için insan, iz’andan, imandan büsbütün mahrum olmalıdır.

    Biraz da şu sözlere dikkat edelim: “Hazreti Mesîh’in lâhutiyeti mi salb olundu, nâsuhiyeti mi? Yoksa her ikisi de mi?”, “Hazreti İsa biri ilahi, diğeri de insani olmak üzere iki tabiat, iki meşiyeti mi hâizdir? Yoksa bir tabiat ve bir meşiyeti mi hâizdir? Yahut iki tabiat ile bir meşiyete mi sahiptir?”. İşte Hristiyan kiliseleri arasında muhtelif mezheplerin daimî mücadelelerin vücuduna sebebiyet veren birer mesele de bunlar. Ne garip birer muamma! Şimdi bunların içinden çıkabilirlerse çıksınlar!

    Bir de Hristiyanların şu garip itikatlarına bir bakınız. Bunlar diyorlar ki: “Hazreti Adem, memnu olan ağaçtan yemekle günahkar olmuş ve bu günah onun bütün evlat ve ahfadına sirayet etmişti. Allah Teâlâ beşeriyeti bu günahtan kurtarmak için bir çare bulmuş ki, o da kendi yegâne oğlunun dünyaya gönderilmesidir. İbnullah olan İsa Mesih işte bunun için dünyaya geldi, onun sayesinde insanlar ataları Adem’den mevrûs günahtan kurtulabildi.” Şimdi bunlara bir kere sormalı: Acaba Allah Teâlâ kendi kullarını doğrudan doğruya affedemez miydi ki -hâşâ- oğlunun dünyaya gelmesine lüzum görülsün? Acaba bir kimsenin günahından dolayı başkalarının mücrim sayılması hiçbir yerde mâdelete muvafık görülmüş müdür? O halde Hazreti Adem’in günahından dolayı evlat ve ahfadının da asırlarca günahkâr sayılması adalet kaidesine münâfî olmaz mı? Ma’haza kendilerinin affolunmaları için yeryüzüne tenezzül etmiş olan -hâşâ- İbnullah’ı insanlar tutup öldürüyorlar, onun kutsiyetine tecavüz ediyorlar, bu cinayet ise Hazreti Adem’e isnat olunan masiyetten elbette bin kat büyüktür. Artık bundan dolayı bütün insanların günahkâr olmaları neden lazım gelmiyor? Bundan dolayı bütün beşeriyetin gazâb-ı ilahiye uğraması neden icap etmiyor da bilakis böyle bir fazîha, beşeriyetin affına bir vesile teşkil ediyor?

    Yine bu Hristiyanlar diyorlar ki: “İbnullah olan Mesih, bir zebh-i azîmdir, insanların halâsı için hayatını feda etmişti. Binaenaleyh artık başka bir kurbana hacet kalmamıştır.” Bu da pek garip bir itikat değil mi? Bütün milletlerin itikadınca insanlar Allah rızası için kurban boğazlarlar. Hristiyanlarca ise Allah insanlar için kendisini kurban etmiş oluyor. Taallâhü an zâlike uluvven kebiren. Acaba zât-ı ulûhiyetin azametini düşünen her insanı titretecek olan bu gibi akidelerden dolayı sahipleri vicdanlarında bir teessür duymuyorlar mı?

    Ey muhterem okuyucum! Ulûhiyetin kudsî şanına münâfî olan şu yanlış akideleri gösteren bu sahifeler şüphe yok ki seni sıkmış, senin nezih duygularınla müzeyyen olan ruhunu rencide etmiştir. Öyle ise zât-ı ehadiyeti şân-ı ulûhiyetine lâyık bir vecihle tavsif ve tebcil eden şu âyât-ı celileyi oku. Oku da ruhun bihakkın münşerih olsun: Allahu lâ ilahe illâ hüve’l-hayyu’l-kayyûm. Lâ te’huzuhû sinetün ve-lâ nevm. Lehû mâfissemâvâti ve-mâ fi’l-arz. Kul huvallahu ehad. Allahussamed. Lem yelid. Ve-lem yûled. Ve lem yekun lehû küfüven ehad.

    Müslümanların Hazreti İsa hakkındaki itikadı:

    Kur’an-ı Kerîm İsa Aleyhisselam’ı yüksek bir peygamber, bir hârika-i kudret olmak üzere Müslümanlara tanıtmıştır. Binaenaleyh Hazreti İsa hakkında en doğru, şanına en layık, kabule en ziyade şayan olan itikada malik olan, Müslümanlardır. Evet, Müslümanlar, Hazreti İsa’nın bir hârika-i hilkat olarak dünyaya geldiğini itiraf ederler, onun yüksek bir peygamber olduğuna mutekit bulunurlar. Onu da nezih validesini de şanlarına layık bir vecihle tavsif ve tezkiye ederek hakka tercüman olurlar. Fakat ulûhiyetin ulviyet ve kudsiyetini, şerik ve nazirden münezzeh olduğunu da pek güzel müdrik olup, insanlara ulûhiyet isnadından Allah’a sığınırlar. Vahdaniyeti-i ilâhiye akidesini ihlâl edecek yanlış düşüncelerden kaçınırlar.

    Artık şüphe yok ki Müslümanların şu pek kudsi itikatlarına muhalif olan, bir nice garip akideleri ihtiva eden Nasraniyet-i hazıra, her vecihle vazıh, akıl ve hikmete muvafık, vahdaniyet-i ilahiye esasına müstenit olan İslamiyet karşısında ilmen, muhakemeten isbât-ı vücut edemez. Artık muhakkaktır ki Nasraniyet gibi muharref, esrarengiz ahkâmı muhtevi, hakiki münevverlerin havsala-yı idrakine nüfuzdan mahrum olan bir din, İslamiyet gibi parlak, sâfî, makul esasları ihtiva eden hakiki bir dinin muvacehesinde pek sönük kalarak hayal meyal bir halde gözden kaybolmaya namzettir.

    Bu, bir hakikattir ki, bunu yalnız biz değil, birçok Garplılar da itirafa mecbur oluyorlar. Ezcümle İtalyalı müellif Kaetani şark Kiliselerine mensup Hristiyanların dini nokta-yı nazardan felaket içinde yaşadıklarını tasvir ettikten sonra diyor ki: “Artık yeni dinin cazibelerine mukavemet eyleyemiyordu. Öyle bir din ki, her bir darbede o miskinâne şek ve tereddütleri süpürüp atıyordu ve sade, vâzıh bulunan ve muhtelefunfîh olmayan akaidiyle beraber fevâid-i maddiye-yi azîme arz eyliyordu. İşte şark böyle İsa’yı bırakıp Arabistan’dan gelen Rasul’ün ağuşuna kendisini attı.” (İntişâr-ı İslam Tarihi)

    Evet, bu doğrudur. Şu kadar var ki, Şark Müslümanlığı kabul etmekle Hazreti İsa’yı bilkülliye bırakmış olmuyordu. Belki onu şanına layık bir surette tebcil ediyor, onun ulûhiyetine değil, nübüvvetine kâil oluyor, bütün peygamberlerin müştereken tebliğ etmiş oldukları tevhîd-i ilahî akidesine nail olarak muharref bir dinin müphem, esrarâlût talimatından kurtulmuş bulunuyordu. Binaenaleyh İslamiyeti kabul etmek, herhangi muharref bir dine mensup olanlar için asla güç gelmemektedir. Çünkü bu sayede hem hakiki, umumî bir dine kavuşmuş oluyorlar, hem de eski dinin hakiki, ilâhî esaslarını sahih bir surette öğrenip tasdik etmiş bulunuyorlar. Diğer milletler ise bu tasdikten mahrum bir halde yaşıyorlar. Cenâb-ı Hakk’ın bir ksıım peygamberlerini, kitaplarını inkar edip duruyorlar.

    İngilizlerin meşhur müelliflerinden Jon de Venport, “Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerîm” ünvanlı eserinde diyor ki: “Putperestliği imha ederek vahdaniyet-i ilâhiyeyi talim etmek, risalet-i ilâhiye ile yapılabilecek bir iş olduğu herkesçe malumdur. Hazreti Muhammed ise Arabistan’da Tevhîd-i Bârî akidesini o kadar sağlam bir surette tesis etmiş ve oradan putperestliği o kadar müessir bir şekilde ilga etmiştir ki bir daha putperestlik herhangi şekilde oradan zuhur etmemiştir. Halbuki akvâm-ı Hristiyaniye arasında putperestlik yeniden zuhur edince diğerlerine faik olan Hristiyanlara, putları kabul etmeyen Hristiyanları dinsiz telakki edecek derecede ileri gitmişlerdi.” Evet, yine bu eserde deniliyor ki: “Bizans İmparatoriçesi Erne, oğlu Kostantin’in gözlerini çıkarttıktan sonra tahtına çıkmış ve 787’de İznik konferansını toplattırarak putlara ve heykellere ibadeti ihya eylemiştir.”

    İşte Hâtemu’l-Enbiya Efendimiz, Hristiyanlığı bu halde bulmuş, Hristiyanlara hakiki dini teklif ve telkin buyurmuş, Hazreti İsa’nın hakiki simasını, ulvî nübüvvetini, sahih, ilahi bir itikatla tebarüz ettirmiştir.

    Hazırlayan : Abdurrahman Beşikci

  • Hiss-i Diyanet Fıtrîdir

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: Mahfil

    Tarih: Cemaziyelevvel 1343

    Malum olduğu üzere insanlar için hiss-i diyanet fıtrîdir. Fıtrat-ı selîmesini hüsn-i muhafazaya muvaffak olan bir insanın hiss-i diyanetten mahrumiyeti tasavvur olunamaz. İnsanlar ancak bu hiss-i ulvî sayesinde hidayete erer, ebedî bir saadete nail olur. 

    Hiss-i diyanetle dimağı tenevvür eden bir zat diyor ki:

    Ben hiss-i diyanetin fıtrî olduğunu kendi nefsimde pek güzel müşahede ediyorum, ben şuûn-ı hayatiyyemi nazara alarak düşünüyorum ki ben kendi irade ve ihtiyarım olmaksızın bu vüsʿat-âbâd âleme geldim; müşfik bir validenin kenar-ı şefkatinde, vazifeşinas bir pederin zıll-i himayesinde perveriş-yab oldum, bütün günlerim esbab-ı zevk ve safa içinde geçmektedir; aşiyane-i istirahatim olan mahal, küre-i arzın pek latif, her tarafa nâzır bir parçası üzerinde bulunuyor, bu cihetle kainatın en ruh-perver menâzırı gözlerimin önünde parlayıp duruyor, bâhusus mâî renk semanın her tarafı pişgâh-ı temaşamı olanca nuraniyetiyle tezyin ediyor, her sabah temaşasıyla garip bir istiğraka daldığım güneşin kemal-i ihtişam ile tulûʿu ruhumda bir nice rakik ihtisasatın tecellisine hizmet ediyor, gecelerin letafetine gelince bunlarda gönlüme daha başka bir feyz ile neşve-yab eyliyor, fikrimde bir nice ilhâmâtın inkişafına sebebiyet veriyor; parlak kamerin kendine has letafeti; seyyarelerin, sabitelerin o ruh-fezâ ilmaâtı vicdanımı nurlar içinde bırakıyor.

    Semanın ve semadaki o kadar şâşâ-dar ecrâmın o ulvi menâzırını başka bir gözlükle tenzire çalışarak nazar-ı ibtihacımı celb eden saha-yı zeminin âgûş-ı tarâvetine almış olduğu bedâyi-i hilkate gelince en hassas şairlerin bile tasvirinden aciz kalacakları derecede latif ve ahenk-perverdir. Her gün odamın pencerelerini açıp da tatlı tatlı temaşasına dalmakta bulunduğum vâsiʿ ovanın her tarafı zümrüdîn ağaçlar ile, en dil-nişîn ekinler ile, rengarenk çiçekler ile bezenmiş bulunuyor. 

    Hüsn-i tâliʿime bakınız ki ben bu mecmua-i tabiatın bu kadar âlî, ruh-perver parçalarını kemal-i istiğrak ile doya doya temaşa edecek bir mevkiine nâil bulunmakla beraber hem nevim olan efrattan birçoğuna nasip olmayan büyük bir servete, yoksun bir mevki-i ictimaîye de malikim. 

    Bu muhteşem, safa-âbâd âlemde refika-i hayatım olan bir bedia-i iffet ise yed-i kudretin bir eser-i îcâzkârânesi denilecek kadar bir mükemmeliyet-i hilkate maliktir, nezahet-i tabiiyle, ulviyet-i ahlakiyle bir meleke-i kemalat ıtlakına layıktır. 

    Semere-i hayatım olan sevimli çocuklarımı da dil-hahım üzere yetiştirmeye muvakkaf oluyorum.

    Demek ki artık dünyada benden daha mesud bir kimse pek az tasavvur olunabilir.

    Vâkıâ zahir-i hale nazaran bu, böyledir. Hayfa ki ben kendimi hakiki bir saadete ermiş göremiyorum, bu kadar nimetlere destres olduğum halde ruhum bir türlü teheyyücattan kurtulamıyor, muzdarip kalbim bir vecihle sükunet-yab olmuyor. Çünkü ben öyle bir nimet istiyorum ki hiçbir vakit elimden çıkmasın, ben öyle bir alemde yaşamak istiyorum ki ahenk-i saadetimi hiçbir elim hadise ihlal etmesin. Halbuki içinde yaşadığım bu âlem-i nâsût, o kadar mükemmeliyetle beraber ihtiyacat-ı ruhiyemi tatmin edecek derecede haiz-i kemalat bulunmuyor, zira renk-i dil-firîbine meftun olduğum semayı vakit vakit pek muzlim bulutlar ihâta ediyor, zaman oluyor ki örneğin fecr levhalarından, o dil-nişîn tulûʿ manzaralarından eser kalmıyor, o bir adet ecrâm-ı semaviyyenin parıltısı görülmüyor, yer yüzeyine gelince: Bu da üzerindeki bedayi-i fıtratı her zaman muhafaza edemiyor, baharın feyz-kudumuyla elde edebildiği âsâr-ı gûnâgûn-hilkati hazan gelir gelmez elden çıkarıyor, pek kasvet-engiz bir manzara teşkil etmeden azade kalamıyor. 

    Ve esefâ ki felaket bununla kalmıyor, benim enîse-i ruhum olan zevat da birer birer zevale yüz tutuyor. Öyle hazin bir tarzda âfil oluyor ki artık kendileriyle bu mâtem-hâne-i fânide bir daha mülakat etmek mümkün olamayacak. 

    Kemal-i yas ile şahidi olduğum bu feci hadiseler bir gün benim de karîn-i zeval olacağımı, birden bire sönüp gideceğimi beliğ bir lisan ile bana ifhâm edip duruyor. 

    Artık şu bekadan mahrum, fenaya mahkum olan âlem, bu kadar tâkat-fersâ şuûn-ı hayatiyyeye karşı için için ağlayan garip ruhumu nasıl bihakkın neşe-yab edebilir? Şu müteheyyiç ruhumun kudsî ebediyete müteveccih olan arzularını nasıl tatmine kafi olabilir?

    Fakat emin olunuz ki, ben kendimi şu fani âlemde bihakkın mesut görmemekle beraber vicdanen münşerihim, hem de son derece münşerihim. Çünkü benim ruhum, ebedi bir hayatın, rehin-i üfûl olmayan bir cihan-nur-ı enverin mevcudiyetine kanidir. Benim vicdanımı lebriz-i feyz eden bu nezih kanaat ise hiss-i diyanetten başka değildir, bu nezih kanaat, şu mümkinatı kudret-i ezeliyyesiyle ibdâʿ eden bir vacibu’l-vücudun eser-i ilhamıdır. Bir vacibu’l-vücud ki onun her kevne iştibahtan münezzeh olan mevcudiyeti, onun azamet ve kudreti tasdik edildikçe bu mümkinatın vücudunu izah kâbil olmaz. O vacibu’l-vücud hazretleridir ki vücud ile ademe nispeti mütesavi bulunan bu silsile-i mümkinatın vücudunu ademine tercih etmiş, bu mecmua-i hâdisatın zi-şuur bir cüzü olan insanlara hiss-i diyanetle meftur olarak saha-i şuhûda getirip kendi varlığını onlara ilham etmiştir. 

    Artık fıtrat-ı selimesini muhafazaya muvaffak olan insanların ruhlarını bu ilham-ı rabbânînin tecelli-yi ezelîsinden tecrid etmek imkanı mutasavvar değildir. Bu babda vuku bulacak her türlü mülhidâne mesai akamete mahkumdur.

      فِطْرَةَ اللهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللهِ 

    İşte beşeriyete tesliyet-bahş olan, beşeriyetin inşirah-ı vicdanını bihakkın temin eden, beşeriyet için her türlü mezâhim-i hayatiyyeyi teshil ederek saadet-i hakikiyye kapılarını açan bu fıtrat-ı selîmedir. 

    Elgıbta! Fıtrat-ı selîmesini hüsn-i muhafazaya muvaffak olarak ilhâmât-ı diniyyeden müstefîz olanlara. 

    Yazıklar olsun! Fıtrat-ı selîmesini tebdile çalışarak vadi-yi küfür ve ilhâda düşenlere.

     

    Hazırlayan: Muhammed Salih Yıldız

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D00597/1343_55/1343_55_NASUHIO.pdf

  • Müslümanlık Beşeriyetin Tekamülünü İstihdaf Eder

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 28 Receb 1340

    Beşer münteha-yı kemale irtikâya müstaid olarak yaratılmıştır. Esasen mahlukât-ı sâire üzerine olan şeref ve rüçhaniyeti de bundandır. Onun bu fıtratta olmasıdır ki daima kendisini bir kemal peşinde koşturuyor. Yine bunun içindir ki vahdet-i içtimaiyyeyi ihlal eden her şey onun nazarında kıymetten sakıt, kendisini ilcâât-ı fıtriyyesi ile mütenakız bulunduran her bir müessese de her türlü takdirden mahrumdur. O ki müessesat, er geç yıkılır gider. Onu gayesine îsâl edecek müsseselerdir ki daima yaşamak hakkını haizdir. 

    Biz evvel ve ahir şunu iddia ediyoruz ki beşeriyeti fıtraten müstaid olduğu tekamüle îsâl edecek desâtîr ancak Müslümanlıktır ve beşerin terakkiyat-ı ilmiye sahasında atmakta olduğu her hatve, edyân-ı saireden tebaüd ve fakat bizim fıtrî olan dinimize bir takarrüptür. Çünkü bilcümle ahkam-ı İslamiyyenin hedefi, tekamül-i ferdî ve bilhassa tekamül-i içtimaî ve siyasî sayesinde ale’l-ıtlak beşeriyeti evvelen ve bizzat bu alemde, sâniyen dâr-ı ukbâda mesûdiyete îsâl ve nâil-i kemal etmektir. Bunun içindir ki ahkam-ı İslamiyye yalnız umur-i taabbüdiyyeden ibaret olmayıp bununla beraber heyet-i içtimaiyyenin münasebât-ı vicdaniyye ve ahlakiyyesini, umur-i hukukiyye ve inzibat-ı içtimaîsini, daha sonra münasebât-ı hariciyyesini ayrı ayrı tertib ü tanzim etmiştir. Binaenaleyh İslam’ın bütün ahkamı mütekamil bir mevcudiyete imâd ittihaz olunmuştur.

    Umur-i taabbüdiyyeden olan ibadât-ı İslamiyyede bile beşeriyetin tekamülü esası mündemiçtir. Bütün ibadât-ı İslamiyye Hâlık’a taabbüd ve inkıyad, mahlukata şefkat ve muvâsât gibi ahlakiyyat ve maneviyatı muhtevidir. Biz bu makalemizde yalnız ibadât-ı İslamiyyeden olan zekatı tetkik edeceğiz.

    Müslümanlıkta malumdur ki zekat katî bir farzdır. Müslümanlığın beş temelinden biridir. Şimdi bunun ne derece mühim bir esas olduğunu ve er geç beşeriyetin tavʿan ve kerhen bu esası kabul edeceklerini biraz izah etmek isterim. Evet, zekatın farz kılınmasında âlem-i insaniyet ve bekâ-yı medeniyet noktasından ne büyük bir hikmet, ne âlî bir maslahat, ne vâsiʿ bir merhamet vardır. Bu cihet hakikaten beşerin takdirden acz göstereceği kadar mühimdir. 

    Evvela şurasını anlamak lazımdır ki Cenab-ı Hakk yeryüzünde her şeyi insanların istifadeleri için halk buyurmuş ve bütün kuvâ-yı tabîiyyeyi kendilerine müsahhar kılmış olduğu cihetle bütün insanlar, başkasına zarar vermemek şartıyla kendileri için mübah olan şeyleri ihraz edebilirler. 

    Zemin ü asuman her insan için sâha-i fesîha-i erzâk-ı mukadderedir. Aynı zamanda başkalarının eyâdi-i tasarrufuna geçmiş olan mevâddan usul ü kavaid-i meşrûa dairesinde istifade etmeye de hakları vardır. Din-i mübîn-i İslam’a göre amel her ferdin sermayesi yahut medar-ı saadeti olduğundan “Müslümanlık herkese çalışmakla emreder; insan için kendi saʿyinden başka dayanacak, istinad edecek bir şey olmadığını katî bir ifade ile anlatır. En hayırlı Müslüman; dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyip her ikisini cem eden ve kendi sebebiyle geçinip cemiyete bâr olmayandır.” diyor. En adi bir sanatla bile olsa maişetini tedarik için çalışmak erbâb-ı himmete mahsus meziyetlerin eşref ve âlâsı olduğunu bildirir. Saʿy ü amel ile maişetini tedarik etmeyerek başkasına bâr olmaktan şiddetle nehyeder. Saʿyi ibadet olmak üzere gösterir.

    Bununla beraber ilmi her şeyi muhît olan Vâcib Teala hazretleri insanları suret kuvvetince, akıl ve zekaca müsavi yaratmamıştır. Böyle olmak da muktezâ-yı hikmet-i ilahiyyesidir. Bunun neticesi olarak saʿy  ü amel, servet ü sâman hususunda efrad-ı beşer beyninde tefavüt-i küllî olacağı da gayet tabiîdir. Şu halde terakkiyat-ı beşeriyye ne kadar ileri gitse vesâit-i maişet ne kadar çoğalsa insanların yine bir seviyede olamayacakları şüphe götürmez bir hakikattir. Zaten kâffesi hâl-i tesavîde bulmak lazım gelse idi aralarında içtimâ ve teâvun hasıl olmak mümkün olur muydu? 

    Aynı zamanda beşeriyet içinde ihtiyarlığın son haddine vâsıl olarak saʿy ü amelden kalmış, derd ü eleme mübtela olmuş her türlü esbaba tevessül etmesine rağmen fakr u zaruretten yakayı kurtaramamış veyahut arızî bir sebeple birdenbire fakir düşmüş birçok kimselerin bulunacağı da şüphesiz bir hakikat değil midir? Halbuki, servet hususunda heyet-i içtimaiyyenin efradı arasında pek büyük farklar ve dereceler olması heyet-i içtimaiyyenin hukuk ve iktidar hususundaki müsâvâtını daima tehlikeye ilkâ eder. Mal ve mülkü olanlara nâfi olduğu halde yoksullara, elinde avucunda bir şeyi olmayanlara bir fayda ve menfaat temin edemeyecek olan desâtîr ve kavânîn ise teâkub-i ezmân ile müsavâtsızlıkların tesîrât-ı mütevâliyesini tezyîd etmekten başka bir şeye yaramaz. Zenginleri kuvvet ü servetinde, fakirleri nikbet ü sefalette ibkâ eyler.

    Böyle olunca kendilerindeki zaaf ü acz dolayısıyla çalışarak ihtiyacı def edemeyecek olan alîllere ve bîkeslere âfât-ı semaviyye ve araziyyeden birinin tesiriyle ticareti ve serveti mahvolarak birdenbire fakir düşen, borç altında kalan veyahut hürriyeti için didinen zavallılara muavenette bulunmak bir vecibe-i insaniyye olmaz mı?

    İşte bu hikmete mebnidir ki din-i İslam bir taraftan saʿy ü amel ile emrediyor, nefsinde saʿy ü amel kudreti bulan her ferd şu hayat-ı faniyede ahara itimad etmeyip yalnız nefsine itimad etmek lazım geleceği fikrini bir esas olmak üzere telkin ediyor; hayırlı bir Müslüman insanlar üzerine yük olmayandır diyor. Diğer taraftan beyne’l-beşer fıtrî ve tabiî olan müsâvatsızlıkların tesirâtını izale etmek ve servetin beyne’l-ağniya tedavülüne inhisar ettirilmesine mani olmak, iddihâr-ı servetin önüne geçmek ve bu suretle saadet-i umumiyyeyi temin için zekatı farz kılıyor. Sahib-i servet ve nisap olanların malından erbab-ı ihtiyaç ve menâfi-i âmme için muayyen bir hak ayırıyor. Ve her sahib-i servet ve nisabı malının muayyen bir miktarını, erbab-ı ihtiyaca vermeyi katiyyen mecbur tutuyor.

    Şu halde zekatın hikmet-i içtimaiyyesi, aheng-i içtimaiyyenin halelden vikayesi, memleketin tedbiri ve cemiyetin saadetidir. Çünkü zekatta hem aceze-i müminînin hayatını ve hem de Müslümanların intizam-ı halini temin etmek gibi gayet ulvî bir maslahat vardır.

    Evet, şu tafsilat ve izahat bize gösteriyor ki zekatta cemiyet-i beşeriyetin düşkünlerine muavenet, ihtiyacı olan def-i ihtiyacına çalışmak gibi pek mühim ve insani düşünceler vardır ki neticesi herhalde tedbir-i memlekete, nizam-ı cemiyete, bekâ-yı medeniyete ait mühim bir maslahattır. Zekatın farz olmasıyla servet-i ağniyâda fukaranın muayyen bir hakkı olduğu bildiriliyor. Ve o hak fukarayı ağniyâya raptediyor. Servet ü sâman hususundaki tefavüt sebebiyle beyne’l-beşer husulü tabiî olan kıskançlık, buğz ve adavet, kat-ı rahim [?] izale olunuyor. Zira ashab-ı recâ ve ümit daima [?] ve korkaktır. Bir şey ümit ettikleri kimselerin karşısında pek hürmetkar bir vaziyet alırlar. Onları gücendirmekten korkarlar. Bu suretle her iki tabaka zekat sayesinde yekdiğeriyle ittisal peyda eder ve biri birine ısınırlar. Binaenaleyh “zekatın hikmet-i içtimaiyyesi saadet-i cemiyet ve tedbir-i memlekettir.”

    Farz edelim ki fukaranın ağniyâdan emelleri kesilsin, ümitleri geriye çevrilsin, ihtiyaç da olanca kuvvet ü şiddetiyle fukara üzerine hücum göstersin, ağniyâ da zekat gibi, sadaka gibi kuyûddan hiçbiriyle mukayyet olmadıklarından o zavallılara muavenette bulunmadıktan başka fazla olarak karşılarında istedikleri gibi zevk ü sefâhete koyulsunlar!

    Acaba neticesi ne olur? Ne olacak! Fukarayla ağniyâ beyninde bir buğz u hased, bir münâfese-i maişet başlar. Bidayette ufak gözüken bir münâfese gitgide şiraze-i medeniyeti her tarafta dağıtacak bir halde herc ü merce bâis olur. İki tabaka arası açıldıkça açılır. İşte bu belanın, bu tufan-ı musibetin önünü Şeriat-ı İslamiyye’nin ağniyâ üzerine farz kılmış olduğu zekat ve sadakât alabilir ve almıştır. Bu itibarla zekat ağniyâyı fukaraya, tabaka-i ulyâyı tabaka-i süflâya rapteden bir köprüdür. Bu köprü her iki tarafı yekdiğere vasl edeceği cihetle bu sayede ümmetin cism-i ehad gibi bir top halinde bekasını temin eder.

    Şu halde Müslümanlığın farz kıldığı zekat ferdî ve içtimaî pek büyük hayr u fazilete hizmet etmiş oluyor. Bir kere zekat yukarıda izah olunduğu üzere vicdanlardan, gönüllerden bahîllik ve hıssîslik kir ve paslarını giderir. Sâniyen herhangi bir sebepten dolayı bakar: muhtac-ı muavenet kalan bîçarelerin zenginlere karşı duyacakları kıskanmayı, buğz u adaveti giderir. Zenginlerden muavenet gördükçe ona karşı hürmet ü muhabbet beslemeye mecbur olur. Şüphe yoktur ki bunlardan biri tehzîb-i nefse, diğeri de tedbir-i memlekete ait iki mühim maslahattır.

    Biz katiyetle iddia edebiliriz ki heyet-i içtimaiyyedeki hoşnutsuzlukları, bedbahtlığı izale ve cemiyetin şüûnunu ıslah için İslam’ın mecburi bir muavenet olmak üzere erbâb-ı servete farz kıldığı zekat kadar esasî bir kanun, bir karar olamazdı. Muhtelif tabakât arasında tabiatın icabatı olarak husule gelen veya gelecek olan gerginliği ve bu gerginlikten mütevellit fenalıkları izale etmek için İslam’ın farz kılmış olduğu zekat pek kuvvetli bir vasıtadır. Sunûf-i beşeri yekdiğerine vasledecek en sağlam bir köprüdür. Tarih-i beşeriyete imʿân-ı nazar olur ve cemiyetin üzerine çökmüş olan mesâvî ibretle düşünülürse görülür ki bütün ihtilal ve fesadın esası, bâisi, heyet-i içtimaiyyedeki rezailin menba-ı yeganesi hiss-i teâvün ve uhuvvetin mefkûdiyetidir. Başkalarının açlığından müteessir olmamak, kendi saadeti için diğerlerini hayvanlar gibi kullanmaktır. “Ben tok olduktan sonra başkalarının açlığından bana ne? Sen çalış zahmet çek, ben istirahat edeyim.” gibi bayağı fikirlerdir ki beşeriyeti müthiş bir surette sarsmış, onun intizam ü ahengini alt üst etmiş, alemde itimad ü emniyet, gayrın hakkına ihtiram gibi kudsî şeyleri bırakmamıştır. Çünkü heyet-i içtimaiyyedeki intizamın, ahengin muhtel olmaması, tabakât-ı nâsın cesed-i vahid gibi birbiriyle kaynaşmasına; havâssı avâma, ağniyâyı fukaraya raptedecek bir esasın mevcut olmasına vâbestedir. Halbuki hodkâmlıktan başka bir şeyi ifade etmeyen bu düşünceler sunûf-i beşeriyyenin arasını o kadar açtı ki biri diğerine ruhtan ârî, kendi keyfi için istediği gibi kullanmaya salih bir cism-i camid; diğeri de öbürüne insaniyet düşmanı bir zalim-i müstebid nazarıyla bakıyor. Bunun en canlı şahidi yok yere medeni alem namını alan memleketlerdir. Bu yüzden tehaddüs etmiş olan yüz kızartıcı rezâil, her gün yeniden yeniye zuhur etmekte ihtilâlât söylediklerimin ne kadar doğru olduklarını ispat eder.

    Evet bugün hepimize malum bir hakikattir ki yukarıda söylemiş olduğum iki fikrin (yalnız kendi nefsini düşünmek ve kendi istirahati için başkalarını hayvan gibi çalıştırmak) teammüm etmesi neticesi olarak Avrupa heyet-i içtimaiyyesi müthiş bir buhran içinde yüzüyor. İhtiyaç yüzünden o âlemde irtikâb olunmadık rezalet, hetk olunmadık bir namus kalmıyor. Bu yüzden o âlemde hakiki medeniyet ve insaniyet için pek tehlikeli ne kadar fırka ve cemiyetler zuhur etmiş ve bu buhran-ı içtimaînin esbab izalesi için muhtelif nazariyeler meydan almıştır. Mesela bir cemiyetten bazılarına göre Avrupa heyet-i içtimayyesindeki bedbahtlığın menşei “amelenin netice-i mesaisi olarak husule gelmiş ve gelmekte olan servet-i umumiyyeye ağniya denilen birtakım efradın müstakillen malik olmaları” imiş.

    İşte bu nazariyeyi kabul etmiş olan cemiyetler bu bedbahtlığın izalesiyle umumun bahtiyar olması için birtakım usuller meydana koymuşlardır ki bunların hiçbirisi doğru değildir. Çünkü bu usullere göre hemen hemen halkın umumu zengin ve zenginlerin umumu amele olmak lazım gelecektir. Bu ise turuk-i maişetin halkın kabiliyyât-ı fikriyye ve ameliyye ve sınâiyyesiyle mütevafık bulunduğunu inkar demek olduğundan gayrı tabiî bir haldir. İstiklal-i amel ile mesai nispetinde semeresinden istifade etmek cihetine halel getirilince semere-i ilim ve saʿyde alim ile cahilin, çalışkan ile tembelin mütesaviyen istifade etmeleri, bundan da ilm ile cehlin, cehd ile keselin müsavatı lazım gelir. Halbuki hiçbir zaman ilim ile cehl müsavi olmaz.

    Turuk-i maişetin beşerin kabiliyyât-ı fikriyye ve ameliyyesiyle mütevafık olması tabiî kanun olunca herkesin semeresinin, kabiliyyât-ı fikriyyesi nispetinde olması pek tabiî olmaz mı?

    Müslümanlık umumî ve tabiî bir din olduğu cihetle merâtib-i halk beyninde pek tabiî olan tefâzul ve tefâvütü esas-ı içtima olmak üzere kabul ve takrîr etmiş. Efrad-ı cemiyete tarh ve tevzî edilen vezâif beynlerindeki tefavüt-i maddi ve manevi derecesinde olmak lazım geldiğini bildirmiştir. Bu esas-ı metîn üzerine müesses olan Müslümanlık şu tefavüte mürâat etmekle beraber sunûf-i aceze ile bedbaht kalan tabakât-ı sâfilenin nikbetini ve ağniyânın bi’l-istiklal malik olacakları servetten fukaranın mahrumiyetini nazar-ı itibara alarak bu bedbahtlığın izalesi için pek makul bir tarîk göstermiştir ki o da zekatın farz ve faizin haram olmasıdır. Evet Müslümanlık ağniyanın bir asla istinaden gerek servetten, gerek emvâl ü emtiadan ve gerek îrâd ve akârdan ellerinde bulunan şeye müstakillen ve bilâ iştirak malikiyet hakkını tasdik etmiş ve fakat semereden, yani kazancından sahib-i servete bir hak ayırdıktan sonra bir kısmını cemiyete tahsis eylemiştir ki bu kısım yukarıda görüldüğü üzere mekâdîr-i muayyene suretinde ya efrad-ı cemiyetten birtakıma tevzî ve temlîk olunacak, yahut menfaat-i umumiyye-i nâsa bir cihetle sarf ve tahsis kılınacaktır. Acezeyi ve düşkünleri gözetip iaşe etmek de esasen menfaat-ı umumiyye kısmına dahildir. Bunları gözetip iâşe etmekte masâlih ve menâfi-i âmme vardır. Şimdi İslam’ın vaz eylediği bu esasa, gösterdiği bu makul tarîke göre her sahib-i servet, münferiden sermayesi, yahut medar-ı saadeti olan istiklal-i amel ve semere-i mesaisinden saʿyi nispetinde istifade hususlarını ihlal etmeksizin servetinden yüzde iki buçuğunu –halkın aşağı tabakasından ihtiyaç bedbahtlığını kaldırmak için- her sene erbab-ı ihtiyaca ve menfaat-i umumiyyeye tevzîe katiyyen mecburdur; bir ibadet-i maliyye olarak üzerine farz-ı ayndır. Dinin beş direğinden biridir. Mecburi olan şu muavenet vazifesini tamamıyla yapmayan Müslüman, tam bir Müslüman sayılamaz. Onun dini noksandır. Binaenaleyh Müslümanlık zekatı farz kılmakla “başkalarının açlığından bana ne?” fikr-i sakîmini “riba ve faizi” haram kılmakla da ikinci fikri -sen çalış, yalnız ben istirahat edeyim fikrini- kökünden yıkıp atmıştır. Müslümanlıkta muavenet farz, riba ve faiz ise haramdır.

    Hazırlayan: Harun Güvenç

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1338_19/1338_19_495/1338_19_495_HAMDIAA.pdf