Kategori: Müellifler

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar VII

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden : Suret – 2

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 22

    Tarih: 16 Şubat 1324

    Zî-rûha mahsus olan suver ve temâsili yapmak ve evlerde bulundurmak hakkında envâ’ı ve evzâ’ına göre şer’ân terettüp eden ahkâmı bundan evvel edille-i naklîyyesiyle beyân ve izâh etmiştik.

    Bundan sonra ise dîn-i İslâm’da temâsile karşı bir nev’î mübâlât-ı taharrüzkârâne mevcut olduğu hâlde şu takayyüdün akl-ü hikmet nazarında takdîr olunabilecek bir lüzuma müstenit olmaması gibi bazı efkâr-ı muhdese üzerine idâre-i kelâm edeceğiz:

    Temâsil hakkındaki takayyüdât-ı şer’iyyemizin bî-lüzûm olduğu re’yinde bulunanlar var demiş oluyoruz… Evet bu meselede mu’terizînin müdde’iyyâtı “faiz ve sigorta meselelerinde olduğu veçhile ihtiyâc-ı beşerî derecesine çıkamayıp “Bunun ne mahzuru olabilir? Ne zararı var?” şeklinde olmak lazım gelir. Yoksa suver ve temâsili ittihaz edenler kat’iyyen bunun için bir fâide-i sahîha beyan edemezler.

    Meselâ ellilik bir adamın on yaşındayken alınmış olan bir fotoğrafını ara sıra mevzû’ bulunduğu mevk’î-i ihtimamdan çıkararak ziyâret etmesi çocukçasına bir hıffet, garip bir iştigal, yahut yirmi beş yaşındaki şahsını karşısına alarak beş dakika hayât-ı cevânîsi (delikanlılık zamanları) ile yaşaması iâde-i şebâb (gençliğin geri gelmesi) kadar bir hayal değil midir? Bu menâzır-ı mazîyyeden fâniliğini istidlâl etmesi ise bir kâmilik bir nâkıstan istirşâda kalkışması kadar bir tenezzüldür… Çünkü bir dîde-i itibârın her an in’itâfında fâniyet-i aleme dair müsâdif olacak delîle arz-ı ihtiyâc eylemesi cidden şayân-ı ta’accüb olur.

    Sonra… Bir adamın ma ba’de’l-hayât ibkâ-i resm eylemesi elbette ibkâ-i ism etmek gibi mefahirden ma’dûd bir şey olamaz. Kezâlik bir insan için eslâfından birinin veya uzakta bulunan bir sevdiğinin fotoğrafını saklamakta sahiplerine ait hiçbir hürmet ve saklayan hakkında da tahassürden (özlem acısı) başka bir menfaat mutasavver değildir. Onun için “Ben ihtiramen falan zâtın fotoğrafını muhafaza ediyorum” denildiği zaman dikkat olunursa vazife-i ihtirâm fotoğrafın muhafazasıyla değil bu cümle-i kelâmiye ile ifâ edilmiş olur. “Ve’l-emvâtü ve ahyâ’dan her kim hakkında bir hiss-i hürmet-i müvâlât besleniyorsa o hissin hukûk-u vezâifine kavlen veya fiilen riayet olunmayarak sittîn sene bir fotoğraf karşısında perestiş edilse o fotoğrafın bundan bir şey anlamak ihtimâli yoktur.

    Fotoğrafın fevâid-i mühimmesinden olmak üzere dermeyân edilebilecek bir suret daha var: Hükûmetlerin enzâr-ı taharrisinden (araştırma, soruşturma) ihtifâ eden bir takım canilerin derdest olunması hususunda ele geçen fotoğraflarından istifâde ediliyor. Evet. Lâkin bu fâide-i mezkûr fotoğrafların ele geçmesi gibi tesâdüfün lütfuna kalmış olan bir şeye mütevakkıf olduktan başka halka fotoğraflarını aldırmak tavsiyesi esnasında gösterilecek fâide fotoğraf sahiplerinin kendilerine ait olmak lazım geleceği için fotoğrafın fâidesi hakkında zikrolunan delîl ile müdde’a arasındaki irtibât-ı garâbet peydâ etmiş olur. Evet! Hükûmetler bazı erbâb-ı cerâimin sebîlini tahliye ederken ahvâl-i sabıkalarının tekerrürü ihtimaline mebni fotoğraflarını aldıktan sonra tahliye etmek lüzum ve zaruretini hissederlerse burası (الضرورات تبيح المحذورات) (ez-zarurâtu tubîhu’l-mahzûrât)(zâruretler haram olan şeyleri  mübah kılar) hükmüne binâ edilebilir. Gelelim… İhtilaf için vesâik-i tarihiyye yerine geçmek üzere öteye beriye rekzolunan heykeller hiçbir vakitte muherrerât-ı tarîhiyyeden muğni olacak tefâsîli ihtiva edemez. Bu hususta ancak bir takım vekâ-yi kahramanlarının şahıslarını tanıtmak fâidesi kalır ki bu maksadın tahrîr-i eşkâl (biçimi, şekli yazıyla, sözle anlatmak) ile hâsıl olan miktarından ziyadesine hiç hacet olmadığı gibi bu usûl-i teşhîsin tahrîr-i eşkâl usulü kadar taammüme kabiliyeti de yoktur.

    Mezkûr heykeller beyne’l-enâm hidemât bergüzîdesi sebkeden (insanlar arasında geçmiş hizmetleri sözedilen) zevât-ı mümtâzenin tezkîri nâmına vesile olacak surette haklarında ebedî birer nişâne-i ihtirâm olmak ve ihtilâf için de mücessem ve muhteşem bir takım numûne-i teşvik halinde bulunmak mülahazaları doğru değildir… Hatta dîn-i İslâm bunları tasvîr nokta-i nazarından başka faidesiz israf ve beyhude maraf olmaları cihetiyle de men’ eder. Çünkü heykellerin yerine o gibi zevât-ı âliyenin nâmına mensup bir takım hayrât-ü hasenât-ı câriye yapılsa bu yüzden dünyada ki insanlar müstefîd olacağı gibi sevabından da zevât-ı müşârun ileyhim istifade etmekle gerek tezkîr-i nâm ve gerek edâ-yı hak-ı ihtirâm maksatları daha ciddi, daha iktisâdi, bir surette hasıl olur. Sonra ölülerden dirilerden kimseye zerre kadar nef’î olmayan bu ruhsuz eşbâhın, bu cemâdât-ı mühmelenin uyûn-i im’âna (insaf sahibi gözlere) karşı hakîki bir mana-yı teşvik tezammün edemeyeceği şüphesizdir. Evet… İnsanların mizacında bu gibi şeylere daha ziyade kapılmak, meclûb olmak hâssası vardır. Ama yine bu kapılmak tabiri iğfâl olunmak, aldanmak manalarını gösterir ki dîn-i İslâm ise insanları sathî nazarlığa alıştırmamak ve iğfâl edilemez bir hale getirmek vazifesini deruhte etmiştir. “İnsanın ebnâ-yı cinsi arasında mertebesi o kadar yükseliyor ki öldükten sonra nâmına heykel dikiliyor… İşte bu büyük mükâfâta nail olmak için ben de çalışayım çabalayayım” denilecek… Denilecek ama bu mükâfattan ne çıkar? Kim istifade eder? Eğer maksat bekâ-yı nâm ise arzettiğimiz gibi bir takım suver-i nafi’a ile istihsâli daha münasip olmaz mı? Sonra İslâmiyette bekâ-yı nam meselesi de mekâsıd-ı sahîha ve meşruadan değildir. Âlem-i İslam’da (garazımız mesâi) denildiği zaman bu meyânda siyyet-ü şühret arzusundan teberri edilirler. Meselâ tahsîl-i nâm için cihâd eden mücâhide “fî sebilillah” vazife-i İslâmiyetini ifâ etmiş olmaz (denir)… Sadedimiz mütehammil olsaydı bütün bunların esbâb-ü nükâtını (incelik ve sebeplerini) de arzederdik.

    Bir de bedihiyyât-ı müsellemeden olmak lazım geleceği üzere kulûb-ı ihtilâfda eâzım-i eslâfın mevkîleri heykellerinin azamet ve ihtişamı nisbetinde olmayıp hizmetlerinin, muvaffakiyetlerinin derecesine göredir… Meselâ Cenâb-ı Fârukun (Radıyallahu Teâlâ Anh) nâmına bir heykel rekzedilmemiş olması bugün cihân-ı medeniyyete karşı şân-ı icrâatına zerre kadar bir nakîsa îrâs edebilir mi? Sonra… Hissiyât-ı İslâmiye, daha yukarıya doğru bi’l-farz Fahr-i Âlem Sallalahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri için bir heykel bir suret ittihazını bir hürmet değil bilakis son derece hilâf-ı edep bir cür’et addeder. Netekim Cenâb-ı Îsâ Salavatullahi Ala Nebiyyina ve Aleyhi Hazretlerinin rastgelen der-ü divâra (tavana, duvara) nakşolunan resimlerinin evzâ’-ı mebzuliyetine karşı bizim aklımızca teessüf etmek kabil olmaz. Enbiyâ-yı zî-şân hazerâtının resimlerinden sonra nöbet, bütün eşkâl-ü süverden münezzeh ve müberrâ bulunan Vâcib Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine mi gelir? Ne hacet!? Hristiyanlık âleminde bu nöbet çoktan gelmişdir bile. Nizâ’ı-âlem ve Dîn müellifi muallim Draper Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan (الرحمن علي العرش استوي)(er-Rahmânu Ale’l-arşi’stevâ)(Rahmân arşa istiva etti, Taha Sûre-i Şerîfesi 5. Âyet-i Kerîme), (يد الله فوق ايديهم)(Yedullahi fevka eydihim)(Hazret-i Allah’ın eli onların elinin üzerindedir, Fetih Sûre-i Şerîfesi 10. Âyet-i Kerîme), (و يبقي وجه ربك)(Ve yebgâ Vechü Rabbike)(Bâkî olan Rabbi’nin veçhidir, Rahmân Sûre-i Şerîfesi 27. Âyet-i Kerîme) gibi bazı ayât-ı müteşâbihiyyeye mebni Müslümanlara Vâcib Teâlâ hakkında haşa bir fikr-i tecsîm isnat etmiştir. Halbuki acaba muallim mümâ ileyh (ima edilen) hiçbir yerde Müslümanlık nâmına, hatta ezmine-i ahîrede Avrupadan sirâyet eden ülfet-i tesâvir saikasıyla olsun haşa Cenâb-ı Hakka ait bir suret görmüşler veya işitmişler mi? Âyât-ı Celîle-i müşâr ileyhâya gelince onlardaki nükât-ı i’câzı henüz muallim cenâbları takdîr edemezler. Bu gibi âyât-ı şerîfe hakkında meânisine ıttıla’, beşerin idrâki fevkinde olmak[1] ve murâd-ı İlâhî her neden ibaret ise öylece aynen ve bilâ te’vîl itikat eylemek veyahut kavâid-i belâgât-ı Arabiyye ve akâid-i mukarrere-i İslâmiye dairesinde te’vîl olunmak gibi iki mezhep vardır. Sonra Vâcib Teâlâ hakkında bu gibi tabirât kendi Zât-ı Ulûhiyyeti tarafından varid olan kelimâta münhasır kalmak lazım gelerek bunlara kıyasen hiçbir kimse tarafından hiçbir te’vile itimaden emsâline cesâret olunamayacaktır.

    Fotoğraf meselesinde benim kendime mahsus bir hissim de vardır. Bunda insanların izzet-i nefsine, vakârına münâfi bir hâl, gizli bir manâ-yı ibtizâl anlıyorum, meselâ, kendim fotorafımı aldırmak faraziyesine karşı tab’ımda bir hiss-i tehâşi (çekinme hissi) buluyorum, fotoğraf benim bir temâsilim olduğuna nazaran bunu, yar-ü ağyârın ellerine tevdî’ eylemekten tab’ım (huyum, tabiatım) beni ihtiraza sevkediyor; benim lâübali olamayacağım insanlarla temâsilimin laübali olmasına bir türlü gönlüm razı olmuyor; bi’l-farz fotoğrafımı, eline geçiren bir adam, beni sevmeyenlerden olduğu cihetle tahkir ederse diyorum… Ama bundan ne hâsıl olur? Fotoğrafın böyle şeylerden mütessir olması mutasavver değildir denilemez. Çünkü aksi surette fotoğraf hakkında edilecek tazîmin sahibine ait olduğu farz ediliyor ya! Daha doğrusu ben, temâsilimin rast gelen bir lübb-i ihtirâm ve meveddete temâs etmesi suretiyle dahi, bir takım, tayî edemeyeceğim insanlarla teklifsiz, lâübâli bir hâlde bulunmaktan tevahhüş ederim.

    el-Hâsıl insânın zılli ancak kendisine tabi’ olmak lazım geleceğinden benim zillimin, temâsilimin kim bilir kimlerin temâyülâtına tabi’ olarak ne gibi muamelâta hedef olacağını tayîn edemeyeceğim bir hâlde bulunmasını tecviz edemiyorum. Ve benden infikâk ve intizâ’ eden temâsilimin hürriyeti meslûb olmasını benim hukûk-u hürriyetimin ihlâl edilmesine benzetiyorum. İşte bu hissiyât iledir ki muhterem bir adamın suretini yapmak muhill-i hürmet ve o zâtın kendiliğinden böyle bir şeye muvafakati bir eser-i hiffet oluyor. Meselâ bazı dükkanların camekânlarında bir çok eâzım-ü küberânın fotoğraflarını talîk edilmiş görüyorsunuz, işte bunlar para ile satın alınmış bir takım insan modelleridir ki kendi kendilerinin hukûk-ı hürriyetlerine maliklerinin, mutsarrıflarının koyduğu yerde, istediği vaziyette durmaya mahkum bulunurlar. Tıpkı tesir-i sekr ile veyahut bir hastalıkla farkında olmadığı bir yerde kalmış insanlar gibi ki hiçbir vakitte bu insanlar, kendilerine geldikten sonra geçirdikleri haletten sıkılacakları derecede şayân-ı nefret veyahut muhtaç-ı merhamet olmaktan hâli kalamazlar.

    [Ma ba’di var]

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_22/1324_22_SABRIM.pdf



    [1] İlm-i usul-i fıkhın müşteâbih bahsında bu mansûsa dair tedkîkât-ı mükemmele vardır.

  • İslam Fıkhının Müstakil Bir Müessese-i Hukukiyye Olduğu

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi

    Dergi: İslam’ın Nuru 5.Sayı

    Tarih: 1 Eylül 1951

     

    İSLAM FIKHININ MÜSTAKİL BİR MÜESSESE-İ HUKUKİYYE OLDUĞU

     

    Din-i İslam, hâtemü’l-edyândır.[1] Şeriat-ı İslamiyye de hâtimetü’ş-şerâyîdir.[2] Bu dinin ibadetlere, muamelelere, ukûbetlere müteallık olan hükümleri evvela kitâbullâha,[3] sonra sünen-i nebeviyyeye,[4] sonra da icmâ ile kıyasa müstenittir. Kıyas ise bir içtihad eseridir. Bu dört esasa râci olmak üzere istihsan,[5] istishab,[6] örf ve adet, maslahat-ı mutebere, sedd-i zerîa gibi bir kısım tâlî deliler de vardır. İslam hukukunun kaynakları, istinatgâhları işte bu esaslardan, bu delillerden ibarettir. Bütün müctehidîn-i kirâm bu menbâlardan istifade ederek mesail-i hukukiyeyi tespit etmişlerdir. Hatta bu meselelerin şerî delillere ne derecelere kadar müstenid olup olmadığı, aralarında büyük bir tedkik mevzuu teşkil etmiştir. Bu esaslara müstenid olmayan bir hüküm, şeriât-ı İslamiyye namına tespit edilmiş olamaz. Bu husustaki ufak bir müsamaha, bir zühûl bile o müdekkik zevatın nazarlarından kaçmamıştır. Mukayeseli hukuk ilmi demek olan «Hilâfiyyat» ilminde bunlara işaret olunmuştur.

     

    Binaenaleyh İslam hukukunun başka menbâlardan istifade etmiş olmasına imkan yoktur. İslam hukuku, başlı başına müstakil bir müessese-i ilmiyyedir. Başka kaynaklara muhtaç olmayıp pek geniş, pek hakîmâne ahkamdan müteşekkil ve her zaman için tatbik kabiliyetini haiz bulunmaktadır.

    Malumdur ki; din-i İslam’ın zuhuru sıralarında cihan bir fetret devresi geçiriyordu. İslamiyetin mehd-i tecellisi olan Cezîretü’l-Arab ise büyük bir cehalet ve bedeviyyet içinde kalmıştı. Aralarında büyük alimlerden, medeni milletlerin kânunlarından, yüksek içtimai varlıktan eser yoktu. Ancak birdenbire bir harika olarak parlayan İslamiyet sayesinde Cezîretü’l-Arab’da, âfâkı alemin birçok parçalar da, bir benzeri görülmemiş tarzda nurlar içinde kaldı. İslamiyetin en birinci istinatgâhı olan Kitâb-ı Mübîn ile ikinci mübarek istinatgâhı olan Sünen-i Nebeviyye, beşeriyete şahsi, ailevi, içtimai hükümlerin en yükseklerini telkin etti. Hukuk sahasında bir adalet ve müsavat temin edip herkesin haklarını, ehliyet ve salâhiyetinin derecelerini tayin eyledi. Artık bu sayede yeni, müstakil, adalet ve hikmet üzerine müstenid bir hukuk müessesesi vücuda gelmiş oldu.

     

    Bi’set-i nebeviyye[7] sıralarında Cezîretü’l-Arab’da enbiyâ-i sâlife hazarâtının şerîatlerinden kalmış bazı ahkam, mevcudiyetini kısmen muhafaza etmiş bulunuyordu. Bir de cemiyet arasında öteden beri cari olan bir kısım adetler, örfler mevcut idi. Bütün insan cemiyetlerince kabul edilip bir milletin hususiyâtından sayılmayan alışveriş gibi, nikah ile aile tesisi gibi, bir bedel mukabilinde insanları vesaireyi istihdam gibi muameleler de cereyan etmekte idi. İslam şeriati ise, şerâyi-i sâlifeye ait olan bir kısım hükümleri, yine bir vahy-i ilâhîye müstenid olarak şerîat-ı İslamiyyenin ahkamından olmak üzere aynen veya cüz’i bir tebeddül ile kabul etmiştir. Hikmet ve maslahata muvafık olan bir kısım adetlere, örflere de dokunmamıştır. Medeni hayatın iktizasından olup muayyen bir millete, bir kavme ait bulunmayan bir takım muamelat ahkamını da tashih, adalet ve hikmete uygun bir tarzda tanzim eylemiştir. Bunlardan başkaca da nice, binlerce yeni hükümler vaz’ ve tesis ederek İslam hukukunu tekâmül mertebesine yükseltmiştir. Bütün bu hükümler; muayyen şerî delillere müstenid olduğundan bunlarda hiçbir kimsenin indî düşünceleri, şahsi menfaat endişeleri, îmâl-i nüfuzları,[8] tahakküm şâibeleri[9] asla bulunmamıştır.

     

    Artık bu bakımdan da İslam hukukunun başka milletlerin mevzu hukukundan istifade etmiş olduğu iddia edilemez.

     

    İslâm hukukunun büyüklüğünü, istiklâlini, hukuk ilmi ile iştigal eden bir kısım müsteşrikler de, vesair gayri müslimler de bir lisanı takdir ile itiraf etmekte bulunmuşlardır. Ezcümle «Curci Zeydan», Medeniyet-i İslamiyye tarihinde diyor ki: «İslamiyet, devlet şekline girdiği zaman ümerâ-yı müslimîn ve sair rüesâ-yi hükûmet, akvâl-i şahsiye ve muamelat-ı medeniyede reâyâ arasında tekevvün eden ihtilâfatı fasl ve intizamı memleketi temin için kânunlar vaz’ına mecbur olarak Kur’ân-ı Kerim’e ve ahâdîs-i şerîfeye mürâcaat eylemişler ve bunlardan istihraç ettikleri ahkamdan mürekkep bir kânun ile memleketi tanzim ve reâya[10] üzerindeki hakimiyetlerini tahkim eylemişlerdir.

     

    Yunanlılar kısa bir müddetten maadâ sair zamanlarda büyük bir devlet teşkil edemediklerinden kavânin[11] ve nizâmât[12] devliyye[13] ve idâriyye ve adliye vaz’ına pek az ehemmiyet vererek faaliyeti fikriyyeleri ve karîhaları[14] felsefeye ve teferruata masruf olmuş idi.

     

    İslamlar ise ahkam-ı kanûniyelerini Kur’an-ı Kerim ile ahâdis-i şerîfeden iktibas etmişlerdir. İslamların, zuhûr-i İslamiyetten itibaren gerek Kur’an-ı Kerim’i, gerek ahâdîs-i şerîfeyi hıfz ve teallüme ne kadar ehemmiyet verdiklerini evvelce göstermiş idik. Binaenaleyh o zamandan sonra iki, üç asır mürur etmeden kavânîn ve nizâmât-ı İslamiyye, mertebe-i tekemmüle baliğ olarak ilmi fıkıh vücude gelmiştir.

    Fıkıh, dünyanın en âli kanûniyyesini câmîdir. İslamlar, nasıl bir süratle tesis ve neşri diyanet ettiler ise bunda da öyle bir sürate muvaffak olmuşlardı.» (Cilt 3, Sahife 130)

    1937 senesinde «Lahey» de ikinci defa olarak toplanan bir hukuk konferansına vaki olan davete mebni, Mısır Câmiü’l-Ezher Heyet-i İlmiyyesi namına iki İslam alimi de iştirak etmiş idi.

    Ezher mümessilleri, bu konferansta iki esaslı mevzu hakkında mütalaada bulunmuştur. Bu mevzulardan biri: «Şeriat-ı İslamiyye, İslam hukuku nazarında medeni ve cinaî mesuliyetler» diğeri de İslam hukuku ile Roma kânunları arasında bir alaka olup olmaması ve İslam hukukunun Roma kânunlarından müteessir olduğuna dair bazı müsteşriklerin zuumlarını[15] red meselesi» idi.

    Ezher mümessillerinin mütalaaları, İslâm hukukunun yüksekliği ve içtimai hayatı en mükemmel bir surette mütekeffil bulunması hususunda konferanstaki Avrupalı âzanın takdirlerini celp etmiş, bunun neticesinde konferansın bütün âzası, rey birliği ile aşağıdaki maddeleri karar altına almışlardır:

    1-    Şeriat-ı İslamiyye, İslam hukuku umumî hukukun -mukayeseli hukukun- kaynaklarından biridir.

    2-    İslam hukuku canlıdır, tekamüle sâlihtir.

    3-    İslam hukuku bizatihi kaimdir, başkalarından alınmış değildir.

    4-    Birinci mevzu -yani İslam hukukundaki mesuliyet bahsi- konferansın siciline Arapça ile tescil edilecektir. Bu kendisine müracaat edilmek için hazırlanan mecmua-ı ilmiyyede de nazara alınacaktır.

    5-    Arapça, konferansta istimal edilecek ve müstakbel devrelerde de buna devam edilmesi tavsiye olunacaktır.[16]

     

    Konferans âzası, konferans heyetine ilerideki devrelerden de hukuk-i İslamiyye mesailinin kemâli itina ile nazara alınmasını ve ilerideki mesaisine iştirak etmeleri için İslam aleminden mümkün olduğu kadar ziyade âzanın davet edilmesini de tavsiye eylemiştir.[17]

    Velhasıl İslam hukukunun bu müstakil, yüksek mahiyeti, onu güzelce tetkik eden zatlar tarafından her zaman itiraf edilmektedir.

    Ancak şunu da ilave edelim ki; İslam hukuku, kudsî ve istisnâî bir mahiyeti haizdir; bunun başka hukuk müesseselerinden istifade etmiş olması düşünülemez. Fakat Avrupa hukuku, ale’l itlak İslam fıkhından ve bilhassa Endülüs’te ve Afrika’da ziyade intişarı ciheti ile Mâliki fıkhından pek çok müstefit olmuştur.

    Son asırların en fâzıl Mâliki fukahasından Menyevî Şeyh Mahlûf tarafından yazılmış olan bir kitapta garbın mezhebi Mâlikî’den neler ahzetmiş olduğu gösterilmiştir.

    Bu kitap (Dârü’l-Kütübü’l-Mısriyye) de Fünûn-i Mütenevvia kısmında (1085) rakamı altında mahfuzdur.[18]



    [1] Dinlerin sonuncusudur.

    [2] Şeriatlerin sonuncusudur.

    [3] Kur’an-ı Kerim.

    [4] Peygamber efendimizin sünnetlerine.

    [5] Fıkıh delillerinden biri. Güzel addetmek, beğenmek.

    [6] Fıkıh delillerinden biri. Yanına almak, beraber bulundurmak.

    [7] Peygamber efendimizin gelişi.

    [8] Nüfuz kullanmaları.

    [9] Şüpheler.

    [10] Riâyet.

    [11] Kânunlar.

    [12] Nizamlar.

    [13] Devletler.

    [14] Zihinleri.

    15 Yanlış düşüncelerini.

    [16] Et-teşrîu’l İslamî, s.533.

    [17] Mısır’da münteşir “el-İslam” Mecmuası, Adet 32, Sahife 14, Sene 1941.

    [18] Min-İberi’t-Tarih, s.28.  

  • Felsefe-i Hâzıra – Kant 3

    Müellif: Baha Tevfik

    Dergi: Felsefe Mecmûası

    Tarih: 1326

    Münderecât: Felsefenin şekl-i ahîri – On sekizinci asırda Alman felsefesi – Kant – Kant’ın usûlü – Akl-ı mücerred hakkında tetkîkât ve imkân-ı ilim – Fikrete âit melekelerin tetkîk ve tahlîli – İlm-i mâ fevka’t-tabîʿa mümkün müdür? – Ruh ve kâinât ve Allah hakkında Kant’ın mütâlaâtı – Akl-ı amelî ve ahlâk – Sanat.

     

    Akl-ı Mücerred Hakkında Tetkîkât ve İmkân-ı İlim Bahsinden

    (Mâ baʿd)

    Şimdi bütün bildiklerimize tatbîk etmekte olduğumuz bu kânunlar hakîkaten tekmîl-i mevcûdâtın kânunu mudurlar? Kant, bunun böyle olduğunu hiçbir şeyin temin edemeyeceğini söylüyor. Filvâki bizim tecrübe edebildiğimiz hâdisâtta büyük bir cebriyet ve muayyeniyet icrâ-yı hüküm eder. Şu kadar ki bizim tecrübemiz bütün hakâyıkı ihtivâ edebilir mi? Şu halde ilmin tekmîl-i âleme tatbîk ettiği kânunların esâsı nedir? İşte bu kânunlar ancak idrâk-i beşerin eşyâya şerâit tatbîkinden ibârettir. Hassâsiyetimiz; mevâddı idrâk ve irâe için zaman ve mekan çerçevelerine muhtâç olduğu gibi idrâkimiz dahî teâkub, sebât, tekâbül gibi şerâite muhtâçtır. Çünkü bu şartlarla eşyâyı bir sıraya vazeder.

    Bu şartlar dahî bize kendi teşekkülâtımızdan gelirler ve biz eşyânın zaman ve mekan şerâiti âletine girdiğini nasıl fark edemezsek bu yeni şerâitle nasıl imtizâç ettiğini de hissedemeyiz. Bununla beraber, gerek o fark etmeyişimiz gerekse bu hissedemeyişimiz onları inkâra sebep olamaz.

    Hülâsa; Kant’a göre kavânîn-i ilmiyye tamâmiyle şahsî (subjektif) bir kıymeti hâizdir. Yani o kavânîn bizim idrâkimizin şartlarıdır; tıpkı gözlerimizin ruʾyet ettiğimiz eşyânın şartı olması gibi. Daha doğru bir tabir ile ancak gözümüzün önüne gelen şeyleri görebildiğimiz gibi yalnız idrâkimizin sahasına düşen eşyâyı tanıyabiliriz. Demek oluyor ki her şeyi görmemizin imkânı olmadığı gibi her şeyi tanımamızın da imkânı yoktur.

    İki ibtidâî melekemize âit olan bu tenkîdâttan da şu netîce çıkıyor: İlm-i müspet ancak tecrübe hudûdu dâhilinde hassâsiyet ve idrâkin eşkâl-i tecrübiyyesi (apriori) dâhilinde mümkündür.

     

    Mâ Fevka’t-Tabîiyyât Mümkün Müdür?

    Hassâsiyet ve idrâk henüz bir vahdet-i kâmile içinde vukûfa tebeddül etmemiştir. Akıl “raison” tesmiye olunan âlî bir ameliyye sâyesinde tefekkür; silsile-i eşyâyı tamâmiyle ihâta etmek ve hâdisât zincirinin ilk halkasına vâsıl olmak ister. Bunun için hâdiseden hâdiseye ulûmun gösterdiği sıra ve usûl veçhile geçmek ve kânundan kânuna, şarttan şarta yükselerek artık hiçbir şarta tâbi olmayan son bir had bulmak lâzımdır. Evveliyâta dâir olan bu taharriyât artık bir ilm-i müspet değil metafizik yani mâ fevka’t-tabîiyyâttır.

    Meselâ bizde geçen bütün hâdisâtın ilk üssü ve birinci şartı ruhtur. Bizden hâriçte yani muhîtimizde geçen hâdisâtın şart-ı evveli, sâha-i tecrübiyyenin tekmîl-i mevâdd ve anâsırı yani kâinâttır ve nihâyet-i ruh ve kâinâtın bidâyeti ve şart-ı umûmi-i mevcûdât Allah’tır. İşte üç evvel ki bu şartsız hadler ve mutlak üslerdir; bunlar mâ fevka’t-tabîiyyâta zemîn teşkîl ederler.

    Fakat acabâ bu üç unsur; nazarî bir bilginin esâsı olabilir mi? Yani mâ fevka’t-tabîiyyât dahî bir ilim olarak kabul edilebilir mi? İşte “Mâ fevka’t-tabîiyyât mümkün müdür?” suâlinin cevâbı bunu halledecek ve akl-ı mücerredin tetkîki bize arzu ettiğimiz netîceyi temin eyleyecektir.

    Kant’tan evvel gelip geçen feylesoflar, ancak bazı nazariyyât-ı akliyyeye istinâd ederek mâ fevka’t-tabîiyyât isminde bir ilim vücûda getirdiklerini iddiâ ediyorlar ve bununla müftehir oluyorlardı. Bu husûsta bazı tecârib-i maneviyyeyi hatta irâde hâdisâtını tetkîke bile lüzûm gören yoktu. Halbuki Kant bu “niçinsiz itikâd” usûlüne bir hayâl nazarıyla baktı. Ve dedi ki: “Biz yalnız aklımızla yani mücerred bir sûrette düşünerek ne ruhun mevcut olup olmadığını, ne kâinâtın kendi kendine kifâyet ve adem-i kifâyetini (yani bir hâlıka muhtâç olup olmadığını), ne de Allah’ın varlığını yâhut yokluğunu anlayamayız!”

    Bu husûsta evvelâ tecrübe ve kavâid-i müterâkime-i mantıkiyye sâyesinde tıpkı bir fizik, yâhut bir hendese ilmi teşkîl eder gibi bir de mâ fevka’t-tabîiyyât teşkîl etmeye çalışalım. Kant diyor ki: “Bu eskiden beri tecrübe edilmiş bir şeydir ki birbirine zıt mesleklerden, hiçbir karâr ve netîce zuhûrunu intâc edemeyen hayâlî nazariyelerden başka bir şey temin etmez.”

    Eski ontoloji[1]nin ilk meselesi bizde basît ve hüviyeti kendine mahsûs ruh nâmında bir maddenin, düşünen bir fâil-i husûsînin mevcûdiyet veya adem-i mevcûdiyetidir. Kant bu husûsta şöyle beyân mütâlaa ediyor:

    “Görülüyor ki ilk evvel biz böyle bir madde hakkında doğrudan doğruya hiçbir tecrübeye mâlik değiliz. Daha başka tabirle bu madde bizzat tefekkür olduğundan tefekkürle onu idrâk mümkün olamıyor. Şu hâlde eski ontolojinin kurduğu meselede hallolunmak için bir imkansızlık mevcut bulunuyor.”

    Bu ontoloji ulemâsı farz ederler ki ruh, istinâd etmek için kendisinden gayrı bir maddeye muhtaçtır. Şu halde tefekkürden ayrı ve sıklet-i hâssasını hâiz diğer bir maddeye dahî vücut vermek lâzım geliyor. Bu ise doğru bir şey değildir. Eğer bunu kabûl edecek olursak şöyle bir mugâlataya düşmekten kendimizi alamayız:

    “Tefekkür, kendi kendini tek ve basit olarak düşünür. Şu halde onun istinâd etmekte olduğu diğer bir madde varsa o da tabîatıyla tek ve basit olacaktır.”

    Böyle bir düşüncenin asla doğru olmayacağı, tek ve basit olan bir şeyin mutlakâ yine tek ve basit olan diğer bir şeye istinâd edeceği itikâdının bir hayâlden ibâret olduğu âşikârdır.

    Yine eski ontolojinin ikinci meselesi, kâinâtın vahdet ve külliyet halindeki tabîat-ı esâsiyye ve mutlakasına dâirdir. Kant’a göre bu meseleden de birtakım zıt hükümler çıkıyor ki onları müdâfaa etmek için yine birçok husûsî nazariyeler kurmak lâzım. Bunlar Kant’a nazaran hep birer tenâkuzdur (antinomie). Bunlar zarûriyyât-ı tefekkürü zarûriyyât-ı eşyâ ile karıştırmaktan neşet eder. Ve âdetâ birer heyûlâ gibi insanın karşısında tecessüm eder.

    Kant birçok tetkîkâttan sonra dört muhtelif ve mühim tenâkuz bulabilmiştir ki bunlardan ikisi efkâr-ı riyâziyyede, diğer ikisi de efkâr-ı mekanikiyyede birleşmişlerdir. İlk tenâkuzlar: Kâinât zaman ve mekan cihetiyle mahdûd mudur değil midir? Bir cihetten mahdûddur, diğer cihetten mahdûd değildir. Kâinât aksâm-ı basîtasına ayrılabilir mi, yoksa nâmütenâhîye kadar aksâm-ı mürekkebesinde devâm eder mi! Bu suâle de hem evet, hem hayır denilebilir. Bu iki tenâkuzu halletmek için hem evet hem hayır cihetlerini, ikisini birden defetmelidir. Çünkü hangisine istinâden bir şey iddiâ olunsa o iddiânın sıhhatine emniyet câiz olmaz. İkinci tenâkuzlar: (1) Bir hürriyet-i maneviyye mi vardır, yoksa bir cebriyet-i mâddiyye mi icrâ-yı hüküm eder? (2) Bir mevcûd-ı mutlak mı vardır? Yoksa mevcûdât-ı müştereke mi vardır? Bu husûsta da suâllerdeki tarafeyni birleştirmek ve barıştırmak iktizâ eder. Çünkü bunlar ayrı ayrı nokta-i nazarlardır ki hepsinin de hakîkatle birer nokta-i temâsı vardır.

     

    (Mâ baʿdi var)

     

    Hazırlayan: Sümame Balcı

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D02324/1326_3/1326_3_33-36.pdf



    [1] Ontoloji hâl-i hâzırda tamâmiyle metafizik yani mâ fevka’t-tabîiyyât demektir. Halbuki kurûn-ı ûlâ feylesofları bu iki tabiri yekdiğerinden tefrîk ederlerdi. Onlara göre ontoloji vücûd-ı mutlaktan ve vücûd-ı mutlakın tarzlarından bahsederdi. Metafizik ise bu tarzlardan biri olan “sebep” üssüyle iştigâl ederdi.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar VI

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden : Suret

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 19

    Tarih: 26 Kanun-ı sani 1324

    Suret

    Avrupalılarla münasebet ve ihtilatımızı sıkılaştırmağa başladığımız zamanlardan beri onlardan iktibas edebildiğimiz birkaç hasenata bedel taklit ettiğimiz yüzlerce seyyiattan biri de zî-ruh suretleri hakkındaki lâübâlîliğimizdir. Hatta bu lâübâlîlik tabiri şu hasbihalimizin, her hususta Avrupalılara ittibâı yegâne çare-i felâh ve necat bilen ifratperverân ile değil de bu bâbta oldukça itidalden ayrılmamak isteyenlerle vukuu farz edildiğine göre kâfi addolunabilir. Eğer hasbihalimiz – bu sefer daha doğrusu şikâyetimiz – birinci sınıfa ait olsa mübâlâtsızlık yerine i’tinâ ve perestiş tabirlerini kullanmamız lâzım gelirdi. Bir âdemin zî-ruh suretlerini i’mâl ve tersim etmesine veyahut nezdinde bulundurmasına karşı şeriat-i İslâmiye’nin nazar-ı hoşnudî ile bakmadığı malûmdur. Bu bahs hakkında, evvelce arz ettiğimiz mecburiyetle ibtidâ bazı edille-i nakliye îrâd edeceğiz. Ondan sonra ta’lîlât-ı akliyesine geçeceğiz

                Kâle Resûlullâhi sallallâhu aleyhi ve sellem: (İnne eşedde’n-nâsi azâben yevme’l-kıyâmeti men katele nebiyyen ev katelehu nebiyyunev katele ehade vâlideyhi ve’l-musavvirûne ve âlimun lem yentefi’ bi-ilmihi) (ان اشد الناس عذابا يوم القيامة من قتل نبيا او قتله نبي او قتل احد والديه و المصورون و عالم لم ينتفع بعلمه)[1] Meâli: Âhirette en şiddetli azaba kesb-i liyâkat edenler bir peygamber-i zî-şânın kâtili veya maktûlü yahut ebeveyninden birinin kâtili olanlarla zî-ruh sureti yapanlar bir de ilminden istifade edilmeyen âlimlerdir. [Tebsıra: Bir âlimin, ilminden istifade edilmemek emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini îfâ etmemesi veyahut malûmâtı neşr ve ta’lîm eylemekten istinkâf ile ketm-i ilm etmesi suretiyle olur.] Binâenaleyh hadisin bu noktası mücadele-i hakk-ü ma’delet ve ta’mîm-i ilm-ü ma’rifet kaziyelerinin ehemmiyeti hakkında Muhammedâne bir takdir-i aliyyü’l-âlî’yi muhtevidir. İşte böyle, her bir cümlesi, bir cild kitabın hikmet ve belâgatinden fazlasını câmi bulunan ehâdîs-i şerîfeyi bilenler Doktor Abdullah Cevdet habîsinin büyük alkışlarla tercüme ettiği Tarih-i İslâmiyet müellifi Doktor Dozy’nin, Peygamberimizi uzun boylu makale îrâd ve inşâdı iktidarından mahrumiyetle itham eylemesine karşı “İnnehâ lâ ta’mel-ebsâru ve lâkin ta’mel-kulûbulletî fis-sudûr” nazm-ı celîli o kuvvetle rakkı böyle müelliflerin, mütercimliğin âsârını mütâlaa ederken müessirlerinin çehre-i müstahzırlarına tükürmek ihtiyacı hissederler.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Men savvera sûreten fe-innallâhe muazzibuhu hattâ yenfuha fîhâr-rûha ve leyse bi-nâfihin fîhâ ebeden” meâli: Bir âdem bir suret, bir zî-rûh sureti tasvir ederse o surete can verinceye kadar taraf-ı İlâhîden muazzeb olur. Lâkin bir insanın, yaptığı surete can vermesi ile’l-ebed kabil olamayacağından azabı da ebedî olmak lâzım gelir. [Tenbih: Bu gibi mevâzide ebediyetin tûl-i müddetten kinâye olduğu kavâid-i mukarrere-i şer’iyye iktizasından olmak üzere erbâbının malûmudur.]

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Yahrucu unukun mine’n-nâri yevme’l-kıyâmeti lehâ aynâni tubsirâni ve uzunâni tesmeâni ve lisânun yentıku yekûlu innî vukkiltu bi-selâsetin bi-kulli cebbârin anîdin ve kulli men deâ maallâhi ilâhen âhara ve bi’l-musavvirîn”( يخرج عنق من النار يوم القيامة لها عينان تبصران، وأذنان تسمعان، ولسان ينطق، يقول: إني وكلت بثلاثة: بكل جبار عنيد، وبكل من دعا مع الله إلها آخر، وبالمصورين)[2] (Meâli: Yevm-i kıyamette cehennemden müthiş bir boyun uzar. Bu boynun, bu kafanın her tarafa nazar-endâz-ı savlet olan iki gözüyle gayet hassas iki kulağı ve ra’d-ı kelimâtı zühre-i sâmiîni çâk eyleyecek bir de lisanı vardır. İşte bu lisanıyla der ki: Ben üç sınıf-ı nâsa memurum: Ne kadar cebbâre-i mütemerridîn var ise… İkincisi Cenâb-ı Hakk’a ne kadar işrâk edenler var ise… Bir de suret yapanlar…

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kullu musavvirin fi’n-nâri yuc’alu bi-kulli sûretin savvarahâ nefsen fe-yuazzibuhu fî cehennem” (كلُّ مُصورٍ في النارِ، يُجعلُ له بكلِّ صورةٍ صوَّرها نفسٌ يُعذَّبُ بها في جهنمَ)[3] Manası: Bütün suret yapanların yeri cehennemdir. Orada musavvirin her yaptığı suret başına bir şahıs yaratılarak kendisine işkence ederler.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “İnne eşedde’n-nâsi azâben yevme’l-kıyâmeti ellezîne yudâhûne bi-halki’llâh” (إن أشدَّ الناسِ عذابًا يومَ القيامةِ الذين يُضاهون اللهَ في خلقِه)[4]

    Kâle’llâhu Teâlâ: “Ve men azlemu mimmen zehebe yahluku ke-halkî el-hadîs)( ومَن أظْلَمُ مِمَّنْ ذَهَبَ يَخْلُقُ كَخَلْقِي، فَلْيَخْلُقُوا ذَرَّةً أوْ لِيَخْلُقُوا حَبَّةً أوْ شَعِيرَةً)[5] Yevm-i kıyâmette eşedd-i azâba dûçâr olacak olanlar Allah’ın sıfat-ı hâlikiyetini taklîd edenlerdir.

    Böyleleri hakkında Cenâb-ı Hak buyurur ki: “Benim yaradışım gibi yaratmaya kalkışanlar kadar zâlim, hadnâşinâs kimseler yoktur.” [Tavzîh: Ressamlardan hiçbir ferd Cenâb-ı Hakk’ın sıfat-ı hâlikiyetini taklîd maksadıyla icrâ-yı san’at etmez. Binâenaleyh bu hadîs-i şerîfin onlara şümûl ve taalluku yoktur, denilemez. Çünkü sûret yapanlardan hiçbir ferdin Vâcib Teâlâ hazretleriyle yaratmak müsâbakasına çıkması ihtimâli olmadığı peygamber-i zî-şâna da ma’lûmdur. Ancak bu hareketi ne niyetle olursa olsun yaratmak gibi telakkî edilecek ve o derecede küstahlık sayılacak demek isteniliyor.]

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem (İnne ashâbe hâzihi’s-suveri yu’azzebûne yevme’l-kıyâmeti ve yukâlu lehum ahyû mâ halaktum)( إن أصحاب هذه الصور يعذبون يوم القيامة، ويقال لهم: أحيوا ما خلقتم)[6] Manası: Şu suver ve temâsîlin ashâbı, musavvirleri yevm-i kıyâmette azâb çekerler ve kendilerine, “Mahlûkâtınıza can veriniz bakalım” denilir.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem (Lâ tedhulu’l-melâiketu beyten fîhi kelbun ev sûretun)[7] Manası: Melekler [tahrîr-i a’mâle me’mûr olanlardan başka] içerisinde kelb veya sûret bulunan odaya girmezler.

    Sûret bahsine dâir olan âsâr şu yazdıklarımdan ibâret değildir. Daha pek çoktur. Sonra bu bahiste fi’l-i tasvîr ile sûreti evde bulundurmak arasında fark vardır. Ehâdîs-i şerîfeden de anlaşıldığı vechile birincisi memnûiyetçe ikinciden şiddetlidir. Hattâ bunu kebâirden adddenler de olmuştur. İkincisi ise kerâhet-i tahrîmiyye ile mekrûhdur.

    Bir de sûretin mücessemi ile mersûmu müsâvî olarak birçoklarının zannettiği gibi memnûiyet, mücesseme münhasır değildir.

    Suretin namaz üzerinde de bir tesiri vardır. Musallinin karşısında, yahut sağında, yahut solunda yahut semt-i re’sinde bulunan suretler namazına kerahet-i tahrimiye îras eder. Arkada ve ya perde [secde mevziine gelmemek şartıyla] bulunanlarda cihat-ı erbaa-i memnuada oldukları halde üzerleri bir şey ile mestur bulunan suretlerin namaza zararı olmaz.

    Şurasını da söyleyelim ki meskûkât üzerinde bulunan yahut tefâsîl-i a’zâsı seçilemeyecek derecede küçük olan suretlerle azasından bazısı nâkıs, ama sureti hakikat farz edilince o noksan ile yaşaması kabil olmayacak derecede nâkıs olan suretler afvolur. Şu mesağın namaza, musallîye ait olan ciheti kütüb-i fıkhiyenin salât bahsinde mezkûr olduğu gibi hâric-i salâta ait olan ciheti de Tarikat-ı Muhammediye şerhi Berîka’da musarrahtır. Bu tafsile nazaran belden yukarı alınan fotoğrafların câiz olması lâzım geliyor, çünkü belinden aşağısı kesilen insanın yaşaması kabil değildir. Bu itibar ile, zaten bu derecede nâkısü’l-a’zâ olan suretler zî-ruh sureti tabirine bihakkın mâsadak olamayacağı cihetle esas bahsinden dahi hariç kalabilirler. Ancak “Men hâme havle’l-himâ yûşiku en yeka’a fîhi”[1] ( كالراعي يرعى حول الحمى يوشك أن يرتع فيه)(yasaklı yerin etrafında dolanan, düşmek tehlikesi bulunan yerin etrafında bulunan pek yakında oraya muhakkak düşecektir) fehvası üzere arz ettiğimiz suretlerle tahdid olunan cevazlar, müsaadeler birçok suistimal ihtimaline maruz bulunduğundan son derecede şayan-ı dikkattir.

    Yarım fotoğrafla başlanan iş biraz sonra bütünleşir. Bu, sanat-ı nefise şekil ve namıyla başlayan ressamlığın, fotoğrafçılığın çarşıda pazarda çıplak kadın resimleri teşhirine vasıta olmak gibi bir dereke-i şenaate tenezzül edeceği hatıra gelir miydi? Onun için şu yarım fotoğraf meselesindeki mesağ-ı şer’îyi bendeniz de inceden inceye büyük bir havf ve ihtirâz ile vaz’-ı enzâr idebiliyorum. Daha doğrusu zamân-ı hâzırımızın ahvâl-i rûhiyesi te’emmül iden erbâb-ı basîret nice bugün şu mesânidden bi’l-istifâde yârın fotoğraflarını teşhîre cesâret idemezler. Çünki şimdiye kadar bu yolda fotoğraflarını aldıranların cevâz-ı şer’îye tevfîkan indirmiş olmaları fikrinde bulunacak kadar ibzâl ve isrâf idilecek bir hüsn-i zanna mâlik olmadığımı mea’t-te’essüf i’tirâf iderim. Bendenizin zann u tahmînimce bu işler yeni bir görenek kuyûd-ı şer’iyye ile takayyüd husûsunda tedrîcen ilerleyen bir mübâlâtsızlık cereyânı içinde vukû’ bulmakta olduğundan bu gibi ef’âlin, şer’in hudûd-ı tecvîzi dâhilinde kalan envâ’ı dahi şübhe-âlûd bir nazar altında kalmaktan kurtulamayacakdır. Bir de mesela bugün az çok muktedâ-yı şer’î  addolunan zevâttan biri yarın fotoğrafı nazar-ı nâsa teşhîr itse zamânın ‘arz itdiğim ahvâl-i rûhiyyesi ve ma’lûmât-ı şer’iyyece müzmin ve müstevlî bir fakr içinde bulunması hasebiyle bunun yâr mı ağyâr mı ve sâir evsâf-ı husûsiyyesi nazar-ı dikkate alınmayarak der-hâl ıtlâkî bir numûne-i imtisâl, bir vesîle-i sû’-i isti’mâl olur. Ammâ farz idelim ki mes’ele-i şer’iyyesi de berâber öğretilmiş, hem bugün gazetelerle i’lân idilmiş olsun. Fakat mes’eleyi öğrenmek hevesinde bulunan bin kişi olursa fotoğrafı bilâ-tedkîk ıtlâkî üzere kabûl iden yüz bin kişi çıkar.

     

    (Maba’di var)

    Mustafa Sabri

     

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_19/1324_19_SABRIM.pdf

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız



    [1] (ان اشد الناس عذابا يوم القيامة من قتل نبيا او قتله نبي او قتل احد والديه و المصورون و عالم لم ينتفع بعلمه). Birkaç rivayette gelenlerin cem’ edilmiş hali olup. Sahîh-i Müslim, 2109, Sahîh-i Buhari:5950, Vadi’î, Sahîhü’l-Müsned:825, Şuayb el-Arnavûd, Tahrîcü Müşkili’l-Asâr:6 mehazlarına müracaat olunabilir. Cem’ olunmuş haliyle, ihtisar edilmiş halleri dahil, hepsi sahîh bazıları için hasen olduğunda ihtilaf olunmuştur.

    [2] Lafız İmam-ı Ahmed Hazretleri’nin Müsnedinde, Ebu Hureyre Radıyallahu Teâlâ Anh Hazretleri’nden rivâyet olunan hadîs-i şerîfe aittir. Müsned-i Ahmed:8430, Tirmizî, Sünen:2574, Beyhakî, Şuabu’l-Îmân:6317. Hükmü: Sahîh.

    [3] İmam-ı Müslim, Sahîh-i Müslim:2110, İmam-ı Buhârî, Sahîh-i Buhârî:2225, Sahih bir Hadîs-i Şerif. Abdullah İbn-i Abbas Hazretleri’nden Radıyallahu Teâlâ Anh rivayet olunuyor.

    [4] Hadîs-i Şerîfin sebeb-i vürudu, Hazret-i Aişe Annemiz Radıyallahu Teâlâ Anha Hazretleri’nin hücresine, Resul-u Ekrem Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Hazretleri bir seferden döndüklerinde, Hazret-i Aişe validemizin evi üzerinde resim bulunan bir perdeyle örtüyle setrettiğini görünce celâllenmişler o perdeyi yırtmış ve şöyle buyurmuşlar; “Yâ Aişe (Radıyallahu Teâlâ Anhâ), kıyamet günü en çetin azaba uğrayacak kimseler, yaratmak hususunda Hazret-i Allah’a benzemeye çalışanlardır” “… Biz de bu söz üzerine o perdeden kalanları bir veya birkaç yastık haline getirdik” bu rivâyetin sonunda gelen zâid olan râvî’nin, Annemizin “yastık haline getirdik” ibaresini, fukhâhamız; sünnet-i ikrâriye kabilinden addedip ayak altında veya yastık altında üzerine basılınca, baş konulunca suret gözükmez hale gelen ve tazim değil tahkir edilecek mevkilerde kullanılan bir şekilde, yahut ters-yüz edilerek görüntüsü engellenen bir şekilde kullanılabileceğine istidlâl etmişlerdir. Hadîs-i Şerîf kıssası ile berâber, sahihtir, Sahîh-i Buhârî: 5954, Sahîh-i Müslim: 2107. Lafız sahîhâyna ait.

    [5] Hadîs-i Kudsîdir. Buhârî-yi Şerîf’te (7559) ve Müslim-i Şerîf’te (2111) aynı lafızlarla rivayet edilmiştir. Sahihtir. Ravisi Ebu Hureyre Hazretleridir Radıyallahu Teâlâ Anh.

    [6] Çok daha uzun bir Hadîs-i Şerîfin bir kısmının hükümle alakalı ihtisâren rivayetidir. Hadîs-i Şerîfin aslı ve lafzı Buhârî-yi Şerîf’te 2105 rakamlı rivayette mevcuttur. Hadîs-i Şerîfin aslı: أنَّهَا اشْتَرَتْ نُمْرُقَةً فِيهَا تَصَاوِيرُ، فَلَمَّا رَآهَا رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ قَامَ علَى البَابِ، فَلَمْ يَدْخُلْهُ، فَعَرَفْتُ في وجْهِهِ الكَرَاهيةَ، فَقُلتُ: يا رَسولَ اللَّهِ، أتُوبُ إلى اللَّهِ وإلَى رَسولِهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ، مَاذَا أذْنَبْتُ؟ فَقالَ رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ: ما بَالُ هذِه النُّمْرُقَةِ؟ قُلتُ: اشْتَرَيْتُهَا لكَ لِتَقْعُدَ عَلَيْهَا وتَوَسَّدَهَا، فَقالَ رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ: إنَّ أصْحَابَ هذِه الصُّوَرِ يَومَ القِيَامَةِ يُعَذَّبُونَ، فيُقَالُ لهمْ: أحْيُوا ما خَلَقْتُمْ، وقالَ: إنَّ البَيْتَ الَّذي فيه الصُّوَرُ لا تَدْخُلُهُ المَلَائِكَةُ

    Meşhûr suret bulunan eve melâike girmezler rivayeti de yien bu rivayettir. Ravisi yine Hazret-i Aişe Annemiz Radıyallahu Teâlâ Anha Hazretleridir.

    [7] Yukarıda geçtiği üzere aynı mana ve sadette zikredilen bir Hadîs-i Şerif yukarıdakidir. “Kelb” lafzının ilavesiyle, rivâyetin lafzı Sünen-i Tirmizi’ye ait 2804 rakamlı Hadîs-i Şerîf. Sahîhtir. Ravisi Ebu Talhati’l-Ensâri Zeyd bin Sehl Hazretleridir Radıyallahu Teâlâ Anh.

  • İslam’da Demokrasi I-II-III

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi

    Dergi: İslam – Türk Ansiklopedisi Mecmuası, Cilt II, No: 71,72,73

    Tarih: 1947

    İslam’da Demokrasi – I

    Müslümanlık nazarında insanlar müsavidirler, hepsi de aynı mahiyettedirler, hepsi de esasen aynı hürriyeti, aynı hukuku haizdirler. Muhtelif ırklara, mesleklere ayrılmaları aralarındaki müsavatı ihlal etmez.

    Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor ki: «Ey nâs! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık (hepiniz bir aile evladısınız). Birbirinizi tanımaklığınız için sizi şubelere, kabilelere ayrılmış kıldık (yoksa birbirinize karşı tefahürde bulunmak için değil). Şüphe yok ki sizin Allah nezdinde en keriminiz, en ziyade müttakî olanınızdır. Allah Teâlâ şüphe yok ki alîmdir, habîrdir.»         

    Bir hadîs-i şerifte de şöyle denilmektedir: «Müslümanlar tarak dişi gibidirler. Kanları, malları, ırz ve namusları mütesâvidir. Onlar başkalarına karşı bir el gibi yekvücuṭturlar.» Bu hadîs-i şerif Müslümanlar arasındaki vahdeti, tesânüdü de tecelli ettirmektedir.   

    İslam hukukunda, siyasetinde müsavata riayet bir vecibedir. Hiçbir kimsenin mevkii, hakkında icap eden cezanın sukutuna sebep olamaz. Herkes hakim huzurunda aynı vaziyette bulunur. Müsavat ihlâl edilemez.

    Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: «Sizden evvelki kavimleri helâk eden hal şudur ki onların arasında mevki sahiplerinden biri bir hırsızlık yapınca bırakırlardı; zayıf, mevkisiz biri yaptı mı hakkında sirkat cezasını tatbik ederlerdi.»

    Hazreti Ali hilâfeti zamanında, kendi tarafından tayin olunan Kadı Şürayh huzurunda bir zırh meselesinden dolayı bir Yahudi ile murafaada bulunmuştu. Her ikisi mahkemede aynı vaziyette bulunuyordu. Hadiseye bir zat ile beraber Hazreti Ali’nin oğlu da muttali idi. Fakat bir şahit kâfi gelmediğinden, babası lehine oğulun şahadeti de muteber olmadığından kadı bunların şahadetlerini kabul etmeyerek Yahudi’nin lehine karar verdi. Kadı muhakeme esnasında Hazreti Ali’ye: «Ya Ebe’l Hasan, Ey Hasan’ın babası!» diye hitap etmişti. Böyle künye ile hitap ise hasma karşı diğer taraf hakkında tazimi, binaenaleyh müsavatsızlığı iş’ar ettiğinden Hazreti Ali’nin canı sıkılmış, Yahudi’ye olduğu gibi kendisine de yalnız adıyla hitap edilmesini istemişti.

    Bir devlet reisinde tecelli eden bu adalet ve müsavat, bu hakka inkıyâd hasleti, hasmının hakikati itiraf etmesine ve şerefi İslâm’a nailiyetine vesile olmuştu.

    İslam’da Demokrasi – II

    İslam’da idare milli hâkimiyet esasına müstenittir. – Devlet reisi intihapla olur. – Millete ait umumî hizmetler birer emanettir – Ehliyet ve adalet esastır – Veliyyülemir, halka karşı hüsnū zanda bulunmakla, halkın ahlâk ve âdabını korumakla mükelleftir – Ahaliye ait vazifeler: Masiyet ile emir olunmadıkça evliyayı umûra itaat – Hakkı söylemek – Halk ile hükümet arasında karşılıklı sevgi – Her cemiyetin hükümeti kendi istidadıyla mütenasiptir.

     

     Müslümanlıkta millî velâyet ve hâkimiyet esasına müstenit bir riyaseti âmme makamı vardır. Bu makam bazı ulema tarafından «Din ve dünya işlerinde umumî başkanlık» diye tarif edilmiştir. Bu makamı haiz olan zatlarda bir takım evsaf aranmaktadır. Ezcümle âdil, âkil, baliğ, erkek ve hür olmaları bil ittifak şarttır. Aksi takdirde kendilerinden beklenen âmme maslahatları temin edilmiş olamaz.

    İslâmiyette bir zatın devlet riyasetini ibrâz edebilmesi için başlıca iki şart vardır: 1) Kendisi o makama intihap edilerek âmme hakkında riyaset ve velâyeti kabul edilmelidir. 2) O zat, halk üzerinde hükmünü infaz edebilecek bir halde bulunmalıdır.

    İslâm’da millete ait umumî hizmetler birer emanettir. Bu emanetleri ehline vermek ve adaletle hükmeylemek bir vecibedir. Müslümanlıkta millet işini üzerine alanların hayırhah olmaları, ahali hakkında muzır olan şeylerden çekinmeleri, mesela başkalarına karşı rakip kesilerek ticaret hevesine düşmemeleri lâzımdır. Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: «Hıyanetin en hainanesi, bir idare amirinin halk arasında ticaret etmesidir. Böyle bir hareket, onun itibarını azaltır, hakkında halkın düşmanlığını celbeder. Çünkü o, bu hareketi ile nüfuzunu suiistimal ederek halkın ticaret hayatındaki inkişafını sekteye uğratmış olur.»

     

    Müslümanlıkta veliyyülemir  olan zat, ahali hakkında şefkatli olacak, halkın kusurlarını araştırmadan, bir takım casuslar ve jurnalcilerle halka eza vermeden çekinecektir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Bir veliyyülemir, nâsın kusurlarını araştırmaya kalkışırsa onları ifsad eder. Yani onların ahlâkını bozar, kendisine karşı olan teveccühlerini ve bağlılıklarını sarsar. Müslümanlıkta millet işini üzerine alanların başlıca vazifeleri, halk hakkında güzel niyetler beslemek, onların ahlâkını, âdabını sıyanete çalışmaktır. Milletin menfaatine çalışan, riyaset, ve velâyet evsafını haiz olan bir veliyyülemre ahalinin itaat etmeleri bir vecibedir.”

    Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Masiyet ile emir olunmadıkça – hoşa gitsin, gitmesin -veliyyülemrin emrini dinleyip itaatte bulunmak lâzımdır.”

    Müslümanlıkta veliyyülmere tabasbus değil, hakkı söylemek bir vazifedir. Bir hadîs-i şerif şu mealdedir: “Allah indinde savaşın en sevgilisi, zalim bir veliyyülemre karşı söylenen hak bir sözdür. Bir millet böyle yaparsa, başında daima adaletli kimseleri bulmuş olur.”

    Evliya-yı umur ile ahali arasında karşılıklı sevginin, hayırhahlığın tecellisi, İslâm siyasetinde bir umdedir. Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: “Sizin işlerinizi üzerlerine alanların hayırlısı o zatlardır ki, siz onları seversiniz; onlar da sizi severler. Siz onlara iyilik, dua edersiniz; onlar da size iyilik, dua ederler. Başınızda bulunanların şerirleri de o kimselerdir ki, siz onlara buğz edersiniz; onlar da size buğz ederler. Siz onlara lânet edersiniz, onlar da size lânet ederler. Artık öyle bir cemiyetten ne beklenir?”

    İslâm’ın siyasî düsturlarına göre, her cemiyet kendi istidadıyla mütenasip bir hükûmete nail olur. Adeti ilâhiye böyledir. Halk kendi ahlâkını, gidişini ıslaha çalışmadıkça iyi bir idareye nail olamaz, fena ellere düşmekten kurtulamaz.

    Müslümanlıkta veliyyülemir, halkın vekili mesabesindedir. Halk üzerindeki velâyetini yine halktan almıştır. Bu sebepledir ki, kendisinin ölmesiyle, yahut bertaraf edilmesiyle tayin etmiş olduğu hâkim ve sair memurlar azledilmiş olmazlar. İşte bütün bu meseleler, bu hükümler, Müslümanlıkta halk hâkimiyetinin mevcudiyetinden ileri gelmiş bulunmaktadır.

    İslam’da Demokrasi – III

    İslâm’da mesuliyet esastır – Çoban koyunlar içindir, koyunlar çoban için değil – Kudretsiz veliyyülemir bertaraf edilir – Milli hâkimiyet – Herkes mesuliyet esasını korumakla mükelleftir – Doğruyu ihtar bir vazifedir – Hazreti Ömer’in mesuliyete verdiği ehemmiyet – Yabancı veliyyülemir  olamaz – birlik – Meşveret – Meşveretten zarar gören millet yoktur – Veliyyülemre itaat.

     

    Mesuliyet:

    İslâm’da mesuliyet bir esastır. Ademi mesuliyet, ancak Allah’a mahsustur. Hayat ve akıl sahibi olan bütün mahlûkat kendi ef’al ve harekâtından mesuldür. Bundan halk da veliyyülemir de müstesna olamaz. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: «Hepiniz çobansınız, hepiniz elinizin altında bulunanları sıyanetle memur, onlardan mesulsünüz. İmdi veliyyülemir de çobandır, o da tebaasından mesuldür.»

    Şarkın büyük şair ve mütefekkiri Şeyh Sadi’nin dediği vecih ile, çoban koyunlar içindir; yoksa koyunlar çoban için değildir. Evliyayı umurun varlığı da nâsın hayatını, hukukunu sıyanet içindir; yoksa kendilerinin sultasını yaşatmak için değildir.

    Hükümetten gaye, ahalinin yaşamasını selâmetini, refahını temindir. Binaenaleyh hükümet adamları bu husustaki vazifelerinden mesuldürler.

    İslâm’da veliyyülemir, hükümdar, hükümet ve devlet reisi denilen zat, uhdesine düşen vazifeleri ifaya muktedir olmaz ise azledilir, hal’ edilir. Bu, bir mesuliyet neticesidir, millî hâkimiyetin bir tezahürüdür. Âmme riyasetinden maksat, âmme işlerinin, menfaatlerinin intizamıdır, i’tilâsıdır. Binaenaleyh buna münafi hareketlerde bulunan, âmme maslahatlarını, âmme menfaatlerini ihlal edip duran bir veliyyülemir, mevkiinden geri alınır, hal’ edilir.

     

    Emir bil ma’ruf nehiy ani’l münker:

    Müslümanlıkta herkese mesuliyetini münasip bir vecih ile ihtar etmek bir vecibedir. Bu ihtara «Emir bi’l maruf, nehiy anil’ münker» denir. Bu vazife bir hayırhahlık eseridir, fesada sebep olmamak şartı ile yapılmak lazım gelir. Bu vazife, cemiyet efradının birbiri ile ilgili bulunmasının bir nişanesidir. Ammenin selâmeti bununla kaimdir.

    Hazreti Ömer hilâfeti esnasında büyük bir cemaate karşı hutbe irat ederken: «Ey cemaat! Şayet benim doğru yoldan ayrıldığımı görürseniz ne yaparsınız?» diye sormuş. Cemaatten biri kalkıp: «Doğru yoldan ayrıldığını görürsek kılıçlarımızla seni doğru yola getiririz.» demiş. Bunun üzerine Hazreti Ömer: «Allaha şükür olsun, bu ümmet arasında böyle hakka hizmet edecek kimseler yaratmıştır.» diye memnuniyetini göstermiştir.

     

    İtaat:

    Müslümanlar, kendilerinden olan ve mesuliyetini müdrik bulunan bir veliyyülemre itaatle mükelleftirler. Çünkü İslam cemiyetinin selâmeti, yükselmesi ancak bu sayede husule gelir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: «Ey Mü’minler! Allah’a itaat ediniz, Peygamberine ve sizden veliyyülemir olanlara itaat ediniz!» diye buyurulmuştur.

    Müslümanların itaatle mükellef oldukları veliyyülemir kendilerinden olmak lâzım geldiğine göre, Müslümanların kendi milli hâkimiyetlerini, istiklâllerini muhafaza etmeleri, yabancı milletlerin hâkimiyet ve esaretleri altına düşmemek için olanca kuvvetleri ile çalışmaları icab etmektedir. Peygamberimizin buyurduğu vecih ile Müslümanlık her şeyden üstündür; ondan üstün bir şey yoktur. Bu düstura göre Müslümanların daima âli, daima hâkim bulunmaları; hiçbir vakit mağlubiyete, mahkûmiyete razı olmamaları lâzımdır.

     

    Birlik:

    Müslümanlar kendi varlıklarını, kendi hakimiyetlerini güzelce muhafaza için Hakka sarılıp yekvücud olmakla mükelleftirler. Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: «Ey Müslümanlar! Hepiniz birlikte Allah’ın dinine sarılınız, dağınık, dargın bir halde yaşamayınız; ihtilâfa, şikâka düşmeyiniz.»

    Müslümanlar bu düstura riayet ettikçe büyük bir varlık teşkil etmişler, cihana hâkim olmuşlardır. Tefrikaya düştükçe esaret ve zillete uğramışlardır.

     

    Meşveret:

    Müslümanlıkta meşveret, fikir müdavelesi, ferdî ve içtimaî bir umdedir. İstibdâd, kendi başına hareket ise pek mezmumdur. Cenab-ı Hak, Hazreti Peygambere ashabı ile müşaverede bulunmakla emir buyurmuştur. Hazreti Peygamberin böyle müşavere ile memur olması, ümmetine meşveretin ehemmiyetini göstermek, ashabın kalplerini hoş etmek, düşüncelerinin, tedbirlerinin inkişafına yardımda bulunmak gibi hikmetlere müstenittir. Hazreti Peygamber müşavereye büyük ehemmiyet verirlerdi. Hususî işlerinde bile müşaverede bulunurlardı. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurmuşlardır: «Hiçbir millet meşveretten zarar görüp helâk olmuş değildir.»

    Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulduğu vecih ile «Müslümanların işleri, aralarında meşveretledir» bütün işlerini istişare ile hallederler. Kendisi ile istişare edilen zat, emin, mütefekkir, hayırhah olmalıdır. Kanaatine muhalif mütâlâda bulunup reyinden istifade etmek isteyen kimseyi aldatan, hain bir şahıs demektir. Peygamberimiz böyle buyurmuştur.

    İslâm’da meşveret için muhtelif reylerin tecellisi, Hakk’ın zuhuruna yardım edeceği cihetle memduhtur. Fakat nifaka düşmeleri, birbirine karşı hasmane vaziyet almaları asla caiz değildir.

  • Felsefe-i Hâzıra – Kant 2

    Müellif: Baha Tevfik

    Dergi: Felsefe Mecmûası

    Tarih: 1326

    Münderecât: Felsefenin şekl-i ahîri – On sekizinci asırda Alman felsefesi – Kant – Kant’ın usûlü – Akl-ı mücerred hakkında tetkîkât ve imkân-ı ilim – Fikrete âit melekelerin tetkîk ve tahlîli – İlm-i mâ fevka’t-tabîʿa mümkün müdür? – Rûh ve kâinât ve Allâh hakkında Kant’ın mütâlaâtı – Akl-ı amelî ve ahlâk – Sanat.

     

    Akl-ı Mücerred Hakkında Tetkîkât ve İmkân-ı İlm Bahsinden

    (Mâ baʿd)

     

    İşte bunun gibi Kant da o zamana kadar “Akıl, eşya etrafında döner.” nazariyesini bozarak yerine “Eşya, akıl etrafında döner.” kaidesini vazetti. Filhakîka akıl, eşyayı olduğu gibi idrâk edemiyor; bilakis eşya aklın kavânînine tâbi olarak sâha-i vukûfumuza dâhil oluyordu.

    Şu halde bütün bildiklerimiz bize tâbidir, şahsîdir, şahsımızdan müstakil hiçbir şey tanıyamayız. Daha açık bir tabir ile eşya bizce olduğu gibi değil düşündüğümüz gibidir. Kant’ın felsefesinde vukûfun bu şekline “apriori” denir ki tecrübe ile elde edilmesi imkânsız olan fikir demektir… (Buradaki apriori tabirini mantıktaki “innî” manâsına olan apriori ile karıştırmamalıdır.)

    Artık hülâsa-i mesele kendini gösteriyor: Nasıl düşünüyoruz? Düşünme melekemizin havâss-ı asliyyesi nedir? Aklımız mâhiyet-i eşyaya ne zammediyor? Kendi havâssı hakkındaki tetkîkâtımıza da bu zamm vâki olacak mı?

    Kant diyor ki: Biz ibtidâ-yı emirde, ancak müteaddid, karışık ve gayr-i merbût hislere mâlikiz. Birtakım renkler, lezzetler, râyihalar bu kabîldendir. İşte vukûfun dağınık ve ham unsurlarını bu hisler teşkîl eder, daha doğrusu bilgilerimizin hariçten gelen maddesi bunlardır. Eğer bütün hislerimiz böyle bir dağınıklık ve intizâmsızlık içinde kalmış olsaydı hayatımız ancak bir rüya olacak ve biz düşünmekten âciz kalacaktık. Şu halde düşünmek demek bu müteaddid, karışık ve gayr-i merbût hisler arasında bir intizâm tesîs eylemek, onları bir sıraya koymak, daha doğrusu onlara bir şekil vermek demektir. Bu ise aralarında bir râbıta-i müştereke, bir vahdet husûle getirmekle olur. İşte tefekkür budur.

    Bu îzâhtan anlaşılıyor ki bizim hislerimiz gayr-i müteaddî, tefekkürümüz ise müteaddîdir. Hisler; hâriçten gelen intibâlardan ibâret olduğu halde tefekkür o intibââtı yekdiğerine raptederek bir “terkip” husûle getirir. Hâsılı tefekkür demek tevhit ve terkip etmek demektir.

    Kant’a göre vukûfumuzun anâsırını terkip eden üç melekemiz vardır: Birincisi hassâsiyyet, ikincisi idrâk, üçüncüsü muhâkeme.

    Hassâsiyyet-i hâriciyye; evvela eşyayı mekan dâhilinde tevhit eder. Bir cismi ve mesela Güneş’i hissetmek, Güneş’in mesâfe ve mekan dâhilinde icrâ etmiş olduğu tesîrleri hissetmek ve onun hariçteki şeklini zihnimize tıpkı bir tabloya resmeder gibi resmetmektir. Bunda ise haricî bir tevhit vardır. Eğer Güneş’e ait tesîrleri birleştirerek öylece zihnimize nakletmemiş olsak vâzıh hiçbir şey idrâk edemeyiz. İntibââtımız müphem, mağşûş ve dalgalı olur, onu tutamayız, ondan bir şey anlayamayız. Şu halde hâricî hassâsiyyetin ve tevhîd-i hâricî ameliyyesinin çerçevesi mesafe ve şarktaki tabir-i kadîmiyle “mekan”dır.

    Bundan sonra hassâsiyyet-i dâhiliyyenin vazîfesi geliyor. Hariçten gelen intibâât bu dâhilî hassâsiyyetin, bu hissî ve samîmî kuvvetin[1] tesîriyle mahzûziyet ve keder silsilelerine ayrılıyor ve bunlar cinsi cinsine birleşerek bir sıraya giriyorlar, bu sıra ise zamandır.[2]

    Binaenaleyh zaman ve mekan hassâsiyyetimizin şerâitidir. Onlarsız hiçbir şeyi ne his, ne de idrâk edebiliriz. Bunlar tıpkı bir tablonun zeminini teşkîl eden muşammaʿa benzerler. Vâkıan resim muşammaʿ değildir, fakat muşammaʿsız da resmi vücûda getirmek ve görmek mümkün olamaz. İşte burada muşammaʿ resimden olmadığı halde resmin nasıl gayr-i mufârık bir şartı ise zaman ve mekan da hassâsiyyetten olmadıkları halde hassâsiyyetin gayr-i mufârık birer şartıdırlar. Kant daha iyi bir tabir olmak üzere “Zaman ve mekan hislerin kalıbıdır. Hisler o vasıta ile kalıplanarak ve birer şekil kesbederek sâha-i idrâkimize dâhil olurlar.” demiştir. Filhakîka zaman ve mekan hissiyyâtın birer kalıbıdır.

    Şunu da unutmayalım ki bu kalıplar bize hâriçten gelmezler. Bilakis bunları biz, kendimizden, kendi dâhilimizden çıkararak eşya-yı hâriciyyeye tatbîk ederiz. Ve bunlar “aposteriori” değil “apriori”dir, yani tecrübe ile elde edilmeleri imkânsızdır. Hissiyye mesleki zaman ve mekanı tecrübe netîcesi olmak üzere kabûl ederse de Kant bu fikre muârızdır. O der ki: “Eğer zaman ve mekan hassâsiyyetimizin şerâitinden olmayıp da böyle tecâribe âit birer netîce olsaydı yine tecrübe sâyesinde bunlardan sıyrılabilirdik. Hâlbuki bu husûsta sarf olunan bilcümle gayretler fâidesiz ve beyhûde olmuşlardır.” Zaman ve mekanın mevcûdiyeti bir “zarûret”tir.

    Şu kadar ki bu zaruret zaman ve mekan için değil bizim içindir. Esasen zaman ve mekan yoktur. Lâkin biz var addetmeye mecbûruz. Zarûret işte buradadır. Ve bu bizim teşekkülâtımızda, teşekkülât-ı maneviyyemizde mündemiçtir. Teşekkülât-ı maneviyyemiz başka şekilde olsaydı şüphesiz eşyayı da zaman ve mekan kalıbıyla kalıplanmış değil belki diğer bir kalıpla kalıplanmış olarak görecektik. Şu halde zaman ve mekan şahsî (subjektif) dir, gayr-i şahsî (objektif) değildir.

    Hülâsâ âlem-i mahsûs Kant’ın nazarında bir âlem-i zâhirîdir, zaman ve mekan bazı hakâyık-ı mestûrenin ancak birer timsâli olabilir. Bu hakâyıkı muhâkeme etmek eşyanın göründüğü gibi anlaşıldığını tasdîk ile netîcelenir. İşte efkâr-ı mütezâddenin menşei budur. Çünkü herkesin görüşü başka bir şekildedir.

    Ulûm-ı müspetenin ilk üssünü teşkîl eden hiss melekemiz hakkında Kant’ın tenkîdâtı buradan başlar. Ulûm-ı müspetede yalnız anâsır değil, kavânîn de vardır. Binaenaleyh hassâsiyyetimiz bir hâdiseyi, meselâ ateşi zaman ve mekan timsâlleri arasında gösterivermekle ilim ikmâl edilmiş olmaz. Hassâsiyyetten sonra idrâk ve onu müteâkip  muhâkeme vardır.

    İdrâk, hâdisâtı tevhit için onların aralarında birtakım gayr-i mütehavvil münâsebetler tesîs eder. Bunlar kânunlardır. Meselâ ateşe temas ile yanma yekdiğerine gayr-i mütehavvil bir râbıta ile raptedilmiştir. İşte idrâkin vazîfesi budur. Bu husûsta eşyayı üç esâsî kânuna raptetmek lâzımdır. Leibniz’in kavânîn-i umûmiyye tesmiye ettiği bu kânunlar da ber-vech-i âtîdir:

    1- Her hâdisenin kendinden evvelki hâdiseden gelen bir sebebi, bir sebeb-i hüdûsu vardır.

    2- Hâdisât mütekâbilen âhenkdârdır, yani mütenâsiptir.

    3- Her hâdisede aynı miktârda madde veyâhut kuvvet mevcuttur.

    Bu üç kânunu bütün hâdisâta tatbîk ederek biz âlem-i mahsûsu ve eczâsını husûle getirebiliriz. Bu öyle bir “küll”dür ki bütün eczâ; zarûrî bir sûrette ona merbûttur. Bundan sonra hâdisâtın yekdiğeri dolayısıyla muayyeniyeti, yani birinin diğerine sebep olması umûmi olan “cebriyet”i tesîs eder. Zaten ulûm-ı müsbete; cebriyet esâsı üzerine müessestir. Atâlet hâssası, sebep ve netîcenin teâkub ve tevâlîsi, kâinâtın bütün aksâmı arasındaki nispet ve âhenk… İşte “müsbetiyye” meslekinin esasları!..

     

    (Mâ baʿdi var)

     

    Hazırlayan: Sümame Balcı

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D02324/1326_2/1326_2_20-23.pdf



    [1] Psikoloji isimli matbû kitâbımızın hassâsiyyet, his ve idrâk bahisleri bu husûsta malûmât-ı lâzımiyyeyi muhtevîdir.

    [2] Bu husûsta yani zaman ve mekan bahsinde felâsife-i mütekaddime arasındaki mübâhasâta dâir yakında mektep dersleri meyânında neşredilecek, metafizik (mâ fevka’t-tabîʿa) isimli kitâbımızda tafsîlât-ı mükemmele mevcuttur. Oradan bazı satırları lüzûmuna mebnî alıyoruz:

                “Zaman ve mekan bahsi Leibniz ile Clark arasında bir mübâhese-i şedîdeye meydân vermiştir. Leibniz iddiâ ediyor ki zaman ve mekan kendi kendilerine hiçbir şey değildir. Yani binefsihî bir mevcûdiyetleri yoktur. Bunların biri yani mekan; eşya-yı mâddiyyenin mevcûdiyetlerinin tertîbidir. Diğeri yani zaman, vakâyiʿin teâkubünün tertîbidir. Bilakis Clark ve onunla beraber Newton zaman ve mekanı sıfât-ı ilâhiyyeden addediyorlardı. Fakat Allâh’ın zaman ve mekan olduğu manâsına değil, belki Allâh Newton’un fikrince dâimâ devâm etmekle ebediyeti, her yerde hâzır olmakla vüsʿat-i enhâyı teşkîl ediyordu. Şu sûretle zaman ve mekana ilâhî birer menşe tayîn edilmiş oldu.”

    Kant’ın mütâlaâtı Leibniz’ce pek yakîn fakat hakîkat ve nefsü’l-emrde ondan daha yakîndira

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar V

    Yazı Başlığı : Din-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil’den Taaddüd-i Zevcât

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 11

    Tarih: 1 Kanun-ı evvel 1324

    Taaddüd-i zevcât, kitap ve sünnet, icma-i ümmet ile meşrû’dur. Ancak bu taaddüd-i meşrû’ dörde kadar olmakla mukayyet ve beyne’z-zevcât adl-ü müsâvâta riayetle meşruttur. “Matlubunuza muvafık olan kadınlardan ikişer, üçer dörder evlenin. Ve şayet lâzıma-i ma’delete riayet edebileceğinizi aklınız kesmezse bir tanesiyle iktifa edin”. Hülasâ-i meâlinde (فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً) nazm-ı celili söylediğimiz hudût ve şürûtu hâvidir. Bir hadîs-i şerifte de; ( مَنْ كانتْ له امرأتان يميل مع إحداهما جاء يومَ القيامةِ وشِقُّه مائلٌ)[1] vârid olmuştur. “Bir adamın iki haremi olup de birine diğerinden ziyade meyl-ü muhabbet izhâr ederse yevm-i kıyâmette- el-cezâu min cinsi’l-amel (الجزاء من جنس العمل)(cezâ suçun kendi cinsinden verilir) fehvâsı üzere -vücûdunun bir tarafı mâil (eğik), çarpık olarak haşrolunur.” demektir.

    Zamanımızda beyne’l-İslâm taaddüd-i zevcâtı bir musibet-i mezhebiyye gibi telakki eden bazı ukûl-i zaîfe ashâbı, kulaklarına uzaktan uzağa vasıl olan bu şart-ı adâleti arzularına muvafık bir sermâye-yi münâkaşa addederek kadınlar arasında -seyyânen-[2] tabir ettikleri veçhile- taksîm-i meveddet tevzî’-i adâlet kabil olamayacağından İslâm’da böyle bir emr-i muhâl üzerine tealluk olunan taadüdd-i zevcâtın da muhâl olması lâzım gelir ve bi’n-netîce din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât yoktur, mevkufun aleyhine (bağlandığı şarta) teb’an yokluğa mahkumdur derler, veyahut demek isterler.

    Taaddüd-i zevcâta kâil olmayan Avrupa medeniyeti nazarında güyâ din-i İslâmı tebri’e (temize çıkarma) nikâbı altında terviç edilmek istenilen bu fikrin biraz muhakemeyle ne kadar azîm bir gaflet eseri olduğu tebeyyün eder. Düşünülmez mi ki Kur’ân-ı Kerîm’de; “adâlete riayet şartıyla taht-ı nikahınızda ezvâc-ı adîde bulundurabilirsiniz.” buyurulduğu halde şart-ı mezkûr muhâlattan bir şey olursa bu beyân, Kur’ân’ın ve Sâhib-i Ecell-ü A’lasının şân-ı hakîmânesiyle nasıl mütenasip olur. Kendi kendini nakzeden, balığın kavağa çıkmasını andırır bir şeye talik olunan bu tebliğât ile teşrî’-i ahkâm kâbil midir?

    Din-i İslâmı alemin gözüne hoş göstermek zeamıyla (iddiasıyla) Müslümanların kitabına manasızlık, mantıksızlık isnâdı kadar mantıksız, manâsız, kendi kendini nâkız bir şey olamaz. Ale’l-husus beyân-ı ilâhî bir şart ile bir meşrutu havi bir cümle şeklinde bile değil de ayrı ayrı iki cümle halindedir. Hatta bunlardan taaddüdü nâtık olan cümle mukaddem ve şart-ı adâlete bidâyeten makrûn olmayarak ıtlâkî bir tarzda ve bilakis vahdeti âmir olan cümle ise adâlete riayet edilememek şartıyla mukayyed ve ma fevka’t-tabîa bir halet şeklindedir. Taaddüd-i zevcât, adâletle meşrut iken doğrudan doğruya bu şarta makrûn olmamak ve vahdet suretinde hiçbir şart muntazır değil iken adem-i adâlete meşrut gösterilmek ve ancak bu vasıtayla taaddüde adâlet şart olduğu anlaşılmak gibi üslûb-i Kur’ân’ı mukteziyâtı bulunan nükât-ı bedî’iyyeye atf-ı nazar-ı dikkat edenler fikr-i sâbıkın butlanını pek güzel takdir ederler.

    Ve beyne’z-zevcât icrâ-yı müsâvât kabil olup olmamak mes’elesi ulemâ-i İslâmın enzâr-ı muvazzafe-i tedkîkinden (vazifelendirildikleri incelemeler nazarından) hariç mi kalmıştır? Ki bunlar, kendi kendilerine belki yüzünden okuyamadıkları Kur’ândan istinbât-ı meâniye kalkışıyorlar. İşte Hakîm-i Mutlak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin elbette lağv[3] ve beyhude olmayarak beyan buyurduğu şartta, meşrutta mümkünattan olmak üzere matlûb olan adalet, muhabbet-i kalbiye gibi gayr-i ihtiyâri olan umûr-i bâtıniye hususunda değil de ikisine aynı derecede güler yüz göstermek, birine ne alırsa ötekine de almak, birinin nezdinde ne kadar kalırsa diğerinin yanında o kadar kalmak gibi muemelât-ı zahireye de müsâvâta riayetten ibaret olmak üzere tefsîr edilmiştir.

    Bir Hadîs-i Şerîfte: (كان رسول الله يقسم و يقول هذا قسمي فيما املك و انت اعلم بما لا املك) varid olmuştur. Yani Fahr-i Alem Efendimiz Hazretleri ezvâcı arasında müsâvâta ve taksim-i adâlete riayet ederler ve: “Yâ Rabb işte benim kudretim yettiği kadar lâzıma-i müsâvâtı gözetmeye çalışıyorum, muhabbet-i kalbiye gibi kudretim haricinde bulunan hâlât ise sana malumdur” buyururlardı.[4] Ne hacet? Taaddüd-i zevcâtı şart-ı ma’delete makrûn olarak teşrî’ buyuran Zât-ı Ecell-ü A’lâ Hazretleri dahi (وَلَنْ تَسْتَطٖيعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَمٖيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِؕ) (Nisâ/129) nazm-ı celili ile beyne’z-zevcât her hususta muâmele-i mütesâviye kabil olmayacağını ve külliyen birine meyledip diğerini dul gibi bırakmak derecelerindeki haksızlıklardan tevakki ile mümkün olduğu kadar adl-ü müsâvâta riayet edildikten sonra daha ilerisinde ezvâcın mazur addolunacaklarını beyân buyurmuştur.

    Demek ki din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât ile şart-ı adaleti âdeten müteârız ve mütesâkıt göstererek bu şart-ı adâlet sâyesinde, taaddüd-i zevcâtın ahkâm-ı Şer’iyyemiz meyânından kaydını terkine kıyam edenler ve Avrupa terbiyesini taklit eden bir şirzime-i kalîle-i nsivân (küçücük bir kadın topluluğu) tarafından, milyonları dolduran sâir nisvân-ı müslimînin vekâlet-i umûmiyelerini haizmişler gibi bir sıfat-ı fuzûliyâne ile ara sıra dermeyân edilen müddeiyâta, nisvânımızın hukûk-u Şer’iyyesi nazarıyla bakanlar, Allahın, Peygamberin, ulemâ-yı şer’in beyânât-ı sarîhasına karşı ne kadar gâfilâne ve câhilâne bir fikr-i hatırnâk beslemekte olduklarını idrak edemediler.

    Taaddüd-i zevcât gibi sarâhat-ı Kur’âniye’ye müstenit bir hükm-i Şer’îye suret-i umûmiyede itiraz etmek veya böyle bir itiraza hak vermek Müslümanlık aleminde bulunmakla kâbil-i te’lif olamayıp Allaha ve Resûlüne itiraz kuvvetinde bulunur ve  (اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْاَذَلّ۪ينَ) (Mücâdele / 20) nazm-ı celili îcâbınca bu mesellü hâlâta cür’et edenler şâyân-ı tezlîl olur. Bu gibiler, din-i İslâmın beyânât-ı vazıha ve mukarrerât-ı kat’iyyesine ve müntesibinin bütün ahkâm-ı Diniyelerinden hoşnutluklarına karşı birer müstebid birer mütecavizdirler. Evet iki evli olan zevcinin, kendi hakkındaki adaletsizliğinden şikayet eden bir kadının bu şikayete yerden göğe kadar hakkı vardır. Böyle bir hakkı herkesten evvel şeriat ve ulemâsı müdafaa eder, böyle bir zevci herkesten ziyade şeriat ve ulemâsı muaheze eder.[5] İşte bu kadının taaddüd-i zevcâta müteallik hukûk-i meşrû’ası böyle olabilir. Yoksa zevcinden müsâvî muamele gören yahut zevcinin yegâne zevcesi olan veyahut zâtü’z-zevc bile olmayan kadınlar, daha garibi olmak üzere kocaya varması ve kocasının üzerine olunması mutasavver olmayan erkekler taaddüd-i zevcât gibi bir hükm-i şer’îyi tenkide kat’an salâhiyetdâr değillerdir. Bu hak, yalnız taaddüd-i zevcâtta vazifesine riayet etmeyen zevcin zevce-i mağduresine ait bir hakk-ı şahsîdir. Bununla beraber hakk-ı mezkur bu zevç ve zevce hakkında bile asıl taaddüd-i zevcâta değil de vasfına, zevcin adaletsizliğine taalluk eder. Asıl taaddüd ise kat’an lisân-ı intikâd ve iştikâdan masûndur.

    Şurasını söyleyelim ki taaddüd-i zevcâtta adalete riayet ciheti öyle zannolunduğu veçhile Din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât meselesini ismi var cismi yok bir hale getirecek kadar değil ise de hayli güç bir iştir. Bunu itiraf ederiz. İşte bu hal taaddüd-i zevcâtın taraf-ı mahzurunu teşkil eylediği halde buna mukabil kesret-i tenâsül gibi bir takım menâfi’-i uzmâ(sı) vardır ki mahzûr-i mezkûrdan daha vâsi’ bir mikyâs ittirad ile taaddüd-i zevcât üzerine terettüp eder. Çünkü mesela taaddüd olunanlardan yüzde yetmişinin vazife-i adâlete riayet edemeyeceği pek de temin edilemediği halde seksenin ikinci hareminden zürriyet yetiştirebileceği hemen temin edilebilir. Demek ki taaddüd-i zevcâtta menfaat ihtimali mazarrat ihtimalinden daha galip, daha muttarittir.

    Sonra zevcât-ı müteaddide sahibi bir erkeğin vazife-i ma’delete riayette biraz kusur etmesi üzerine kadının görmüş olacağı zulüm, tecavüz edilmiş olan hak, kocaları ekserî leyâlini Beyoğlu alemlerinde geçiren kadınların görmekte olduğu zulümlerden ve bu yolda pâmâl olunan haklardan büyük değildir. Erkekler tarafından kadınların hukukuna bu suretle vâki’ olan tecavüzleri, değil mücerret üzerlerine evlenmek, belki evlendikten sonra vazife-i adâlette biraz da kusur etmek suretiyle vâki’ olan tecâvüzâta nisbetle hafif addeden kadınlar başka manâ ila şâyân-ı merhamet bir halde bulunduklarını bilsinler!  Bir evli olup, sefâhet vadilerinde gezen erkeklerin, iki evli olup da âdilâne hareket edemeyenlerden az olacağını iddia eden erkekler de kadınlarla beraber kendilerini aldatmasınlar. Seyyemâ bilâd-ı medenîyyede:

    Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ve derahşân!

    Nisvân nazarında, erkeklerinin, bir daha evlenmeleriyle nisbeten Beyoğlu alemlerinde bulunmalarına karşı medâr-ı teselli olacak bir şey varsa erkeklerinin bu alemlere iştirakinden tamamıyla haberdâr olmamaları ve ekserisinin erkekleri hakkında o gibi ahvâle ihtimal vermemeleri sayesinde müsterihü’l-kalp kalmalarından ibaret olup halbuki erkeklerinin harekât-ı muhtemele-i sefîhânelerine karşı muhâfaza ettikleri hissiyât-ı müsâmahâkârâneyi ikinci teehhüleri hakkında dahi imsak etmeyerek onların bu haline karşı da aynı derecede lakayt bulunsalar nazar-ı endişelerinden ile’l-ebed bu ahvâlin mestur kalmasında da bir mâni’ yoktur. Bir kadın zevcinin uzakça bir mahalleden evlenmesi ihtimalini fikrinde o kadar büyültmezse o mahalleden, kendisine havâdis yetiştirmek vazife-i fahriyyesini de o kadar haheşle(…) deruhte edenler bulunmaz. Nasıl ki dün gece vakti falan apartmanda geçirdiğine dair malumat verenler bulunmuyor!

    Evet, ikinci izdivâcın semerât-ı tenâsülü meydân aldıktan sonra artık meselenin gizli kalmakta devamı müşkil olacağı vârid-i hâtr olabilirse de sefâhet ile izdivâc arasında gösterilecek olan şu fark, sefâhetin asâr-ı muzırrasının meydâna çıkmamasına veyahut sefâhetin ikâmet-i tesirâtına mukabil izdivâcın asâr-ı nâfiasının sonunda gizli kalamamasından başka bir şey değildir. el-Hâsıl, kadınlar erkeklerinin gayr-i meşrû olan seyâhat-i leyliyelerinden haberdâr olmadıkları gibi isterlerse ikinci teehhülerine de muttali olmayabilirler. Zaten kadınlar, erkeklere karşı bu kadar bir fedakârlığa kat’iyyen medyûndurlar. Çünkü onların, erkeklere nisbetle azâde kaldıkları vezâiften birisi cihattır. Bu gün, en müterakki sayılan kadınlar bile mükellefiyet-i askeriye altına girmemişlerdir. Demek ki muhârebeler yalnız nüfus-i zükûr ile teğaddi (besleniyor, insan gücü temin ediliyor) ediyor, icâbı halinde bir memleket, erkeklerinin canlarından fidye-i necât veriyor. Bu büyük fedakârlığa mukâbil kadınlardan da, nüfus-i beşer üzerinde harbin açtığı şu ceriha-ı noksânı kapatacak olan bir vâsıta-i mühimmenin tatbikine karşı îkâ-i müşkîlat etmeyecek kadar bir fedâkarlık bekleniyor. Erkekler meydân-ı harpten dönmedikleri halde mea’t-teessüf kadınlar, harp karşılığı olan şu vazifelerini ihmâl ediyorlar, nefislerine karşı bu kadar bir mücâhede-i meşrûaya girişemiyorlar.

    İlân-ı hürriyetten sonra sâha-i matbuatta yükselen en haksız avâze-i iştikâ olmak üzere müslüman kadınlarının müdâfa-i hukûku nâmına din-i İslâmın onlara ait ve vaz’ eylediği bazı ahkâmı ve bi’l-hâssa taaddüd-i zevcât hakkında revâ görülen ta’rîzâtı gösterebiliriz. Bu meselede erkekler taleb-i hukûk dâiyesinde bulunacakları yerde davâya kadınlar kıyam ediyor. Müdâfa-i hukûk mevkiini onlar gaspetmeye çalışıyor. Fakat insaf buyurulsun. Taaddüd-i zevcât hakk-ı meşrû’undan istifâde etmemiş bulunan erkeklerin adediyle kocası üstüne evlenmiş olan kadınların adedini mukayese edelim. Kadınlar ile bu yolda bir hesap görürsek acaba hangi taraf haklı çıkar?.. Kadınların, erkekler üzerinde devr-i istibdâttan kalma hakları varmış, şimdi hürriyetten bi’l-istifâde o hakları dava edeceklermiş! Fayda değil!

    Sorsalar mağduriyetini gaddar kendini gösterir hakikatinin insanlar arasında tecellisi eksik değildir. Devr-i istibdâtta bilakis kadınlarda (ricâl) üzerinde bir müstebid, birer mütehakkimdiler. O devirde onlar da adeta birer dâhiliye nâzırı kesilmişlerdi. O devirde milletin urûk-i hayâtı (hayat damarları) massederek (emilerek) alınan paralar en ziyade onların nermîn parmakları arasından bilâd-ı ecnebîyeye doğru akar giderdi. Sade İstanbul tarafında yalnız Hacı Polo(…)[6] mağazasındaki dadüstâd (alışveriş) cereyânını gören bir çeşm-i ibret bir saat zarfında kim bilir kaç günlük ‘irk-i cebîn (alın teri) ile kazanılan yahut ne kadar cevher-i iffet satılarak ele geçirilen maden paraların hangi ellerle ve ne gibi bir harâret-i ihtirâsât ile eritildiğini, Anadolu’da yüzlerce insanı açık, çıplak bırakmak suretiyle toplanan mebâliğin, İstanbul’daki bu davacı hanımlardan -mübalağaya hamlolunmasın- birkaç tanesinin elbisesi üzerindeki dantel gibi kurdele gibi zevâid-i tezyînâtı mesârifine ancak kifâyet edebildiğini müşahede ederdi.

    Devr-i istibdâtta pek çok adamların, ellerine geçirebildikleri paralara cihet-i istihkâklarını insanca, Müslümanca tetkike lüzum hissedememeleri hususunda kendileri için başlıca medâr-ı ma’zeret ve belki bahane-i mecburiyet olmak üzere:

    Bir nefsime kalsam Şâh-u Sultâna kul olmam

    Mugalata-i kâzibesi altında kadınların, bir marz-ı müstevellî (bulaşıcı hastalık) halinde evden eve, komşudan komşuya sirâyet eden bu gibi isrâfâtından göz açamamalarını göstermek mümkün olabildiğine nazaran devr-i sâbık-ı istibdâtın devam edeildiği kadar etmesinde ricâl-ü me’murîn-i devletle beraber nisvân-ı müteallikası dahi cidden zî medhal ve belki bu itibarla müstebid ale’l-müstebid ıtlâkına ehil v e mahal addolunabilirler. Fi’l-hakîka devr-i sâbıkta nisvân, ilm-ü ma’rifetten mahrum bırakılmışlardı ve fakat devr-i mezk’ur ekâbiri (burası silinmiş) nüfuz ve tahakkümlerine hiç mani olmuyordu. Artık sadede rücu’ edelim:

    Taaddüd-i zevcâtın kabulüyle insanlar, kendi ensâli (nesilleri) arasında ebedî bir hiss-i adâvet ilka etmiş olacakları tarzından ahyânen (nadiren) işitilen itiraza gelince bu fikir, tarz-ı muğfel icmâlinden çıkarak, taht-ı nikâhına ikinci bir zevce almış olan adam birinci zevcesinden kazandığı silsile-i tenâsülü teşkil eden efrâd arasına adâvet sokmuş olur şeklini almadıkça itiraz nâmını ihraz edemez. Çünkü efrâd-ı aile arasına adâvet sokmak efrâd-ı mevcûde-i aile arasındaki hüsn-i imtizâcı bozmak demektir. Halbuki ikinci izdivaçtan evvel mevcut bulunan efrâd-ı aile bundan sonra da müttefiktirler. Öyle ise bu muamele hakkında efrâd-ı aile beynine ilka-i adavetten ziyade evvelki efrâd-ı aileye bir şube-i diğer ilave etmek tabiri doğru olabilir ki bu şube-i cedîde ile evvelki şube-i nesliye beyninde hadis olacak mazarrat-ı ihtisâm ise menfaat-i inzimama nisbetle ehemmiyetten sakıttır. Çünkü bir adamın bir şube-i neslîyesi bulunmaktan ise iki şube-i neslîyesi bulunmak bi’t-tab’ müreccahtır.

    Gelelim: Bir adamın ilk haremi bir çocuktan sonra irtihal eder ve kendisinin hal ve şânı teehhüle müsait bulunursa silsile-i ensâli arasına tefrika sokmuş olacak diye ikinci teehhülden, hatta hiçbir millette men’ edilebilir mi? Bu gibi mehâzîr-i vâhiyeye karşı medeniyyet-i İslâmiye’nin, ve belki bütün medeniyetlerin güveneceği şey vezâif-i ahlakiyedir. Bu türlü i’zâr-ı mevhûme ile tahdîd-i ensâle cevaz verilmek, bir kardeşe, ana baba bir ikinci kardeşin bile ilavesinden tevakkiyi mucîb olmak derecelerinde ifrâtât-ı bâtileye yol açar.

    Taaddüd-i zevcâtın meşruiyet ve makuliyetine dair bundan fazla edille irâdını, Beyânu’l-Hakkın gelecek haftaki nüshasında yazmak istediğim bir manzumeye terk ederek yalnız bu mesele için kestirme bir tarîk-i felsefe olmak üzere şunu söyleyelim ki külliyetten pek farkı olmayan bir ekseriyle fahşâda erkekler tâlip ve kadınlar matlup sıfatını muhafaza etmekte olduklarına nazaran kadınlara nisbetle erkeklere bir fazla iştihânın vücudu müsellem olmak lazım geldiği gibi taaddüd-i zevcâtın, erkeklerdeki bu fazla iştihâyı tadil edeceği düşünülür ve din-i İslâm’da fuhşun, cezâsı idam olmak derecelerinde bir cinâyet-i azîme olduğu da beraber nazar-ı itibara alınırsa taaddüd-i zevcâtın akl-ü hikmet ve kavâid-i mutahhara-i İslâmiyetle ne kadar mütevafık ve müterâfık olduğu sabit olur. Zaten yekdiğerine, büyük bir intizâm ve mükemmelliyetle murtebit bulunan ahkâm-ı İslâmiye’den hangisini olursa olsun yalnız başına, diğerlerinden gaflet ederek düşünmek caiz değildir.

    Şurasını da söylemeden sözümüze hatime vermeyelim ki taaddüd-i zevcâtın, İslâm’da, ifası mutlaka lazım bir vazife-i diniye olduğunu iddia etmediğimiz ve şimdiye kadar buna riayet etmemiş bulunan erkeklerimizi vazifelerine davet etmek istediğimiz anlaşılmasın. Din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât fi’len vâcib değil caizdir. İcrâ edilse de olur edilmese de olur. Hatta (من رق لامتي رق الله له)[7] hadîs-i şerifine mebni haremini gücendirmemek üzere bir tane ile iktifaya karar veren adamın me’cûr olacağını da fukâhamız yazıyor. Taaddüd-i zevcât, Din-i İslâm’da mütehattemü’l-icrâ (son bulmuş bir uygulama) bir vazife olmayıp şefkaten terki bile evlâ olan bir müsaade-i mahzadan ibaret bulunduğu halde buna itiraz edenlere karşı neden bu kadar münâkaşât-ı müahezekârânede bulunuyorsak? denilirse taaddüd fi’len caiz ve gayr-i vâcib olmakla beraber cevâzını kalben kabul ve tasdik etmek yine vâcibtir. İşte mutarizler bu ikinci vücûba karşı gelmiş oldukları cihetle onlar ile bizim aramızda ve hatta onlarla nüsûs-ı şer’iyye arasındaki mesâfe açık bulunuyor. Daha doğrusu biz taaddüd-i zevcâtı, müstenid bulunduğu edille-i şer’iye ve akliyesiyle terviç etmek istiyoruz. Faaliyâta gelince biz bunun (…) tarafını da kabul ederiz. Ancak şurasını katiyyen istemeyiz ki buna gayr-ı meşrû veyahut gayr-i makul nazarıyla bakılsın. Bunun hakikaten büyük bir felsefe-i şer’îye ve aklîye’ye müstenid olduğu anlaşılmalı, anlaşılmalı da akıl ve hikmete muvafık olmakla beraber mizâca muvafık gelmiyorsa terk edilivermeli. Fazla olarak şurası da anlaşılmalı ki bugün biz meşrutiyetin hâl-i ibtidâiyesinde bulunduğumuz cihetle bu nev’î idârenin, asırlarca her kademe-i tekâmülüne uğrayarak nihâyet şu hal-i i’tilâya vasıl olmuş bulunan bir Devletin, ilk kademede bu günkü hâl-i kemâlini taklidimiz kabil olmadığı ve adem-i taklîdimiz o Devletin hâl-i hâzırını beğenmediğimize delâlet etmediği gibi tatbikatına hal ve mevkiimiz müsait görmediğimiz bazı ahkâm-ı şer’iyye’de de kendi noksân kabiliyetimize kâni’ olmalıyız. Din-i İslâmın, ahkâmındaki hakâik-i âliye tamamen ve bi-hakkın anlaşılmak için insanlık daha pek çok teâliye muhtaçtır.

    İşte (Din-i İslâm’da hedef-i münâkaşa olan mesâil) ünvanı altında yazmak istediğim makâlatta maksadım, matmah-ı nazarım bundan ibarettir. Bu düsturu, karîn-i kirâmın unutmamalarını recâ ederim.

    Mustafa Sabrî

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız



    [1]مَنْ كانتْ له امرأتان فمال إلى إحداهما جاء يومَ القيامةِ وشِقُّه مائلٌ – eHazret-i Ebu Hureyre Radıyallahu Teâlâ Anh rivâyet ediyor. Yukarıda geçen haliyle lafız Ebû Dâvud’a ait (2133), Tirmizî (1141), Nesâî (3942), İbn-i Mâce (1969) ve İmam Ahmed (7936)’da rivayet edilmektedir. Kaynağı İbn-i Hacer Merhûm’un hocası İbnu’l-Mulakkin’in Tuhfetu’l-Muhtâcıdır (2/389). Hadîsin sahih mi hasen mi olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Mânâsı; “kimin iki hanımı olurda birine meyleder (diğerini ihmal ederse) kıyâmet günü vücudu eğri bir şekilde (mahşer meydanına) gelir.

    [2] Ekser-i erbâb-ı tahrîrin (gazete ve basım yayın erbabının) ahirindeki nûna fetha ve tenvin vererek istimal ettikleri bununla müsavi manasına olan (سيّ)’nin tesniyesidir binaenaleyh gerek nûnunda fetha ve tenvin ve kerek ma fevka’l-isneyn istimali galattır.

    [3] Kur’ân-ı Kerîm’de lağv ifâde bulunamayacağı konusunda müfessirlerin ve nahivcilerin icmâ’ı vardır. Netekim Zemahşerî, nahvin bir konusu olan zarf-ı lağv olarak isimlendirilen bir nahiv kuralını Kur’ân-ı Kerîm’de lağv bulunmayacağına binaen zarf-ı hâs olarak isimlendirilmesi kanaatine sahip olmuştur. (Bknz: İzharû’l-Esrâr li’l-Birgivî, Zarf-ı Müstegarr der kenâr).

    [4] اللهم هذا قَسْمي فيما أملِكُ ، فلا تلُمْني فيما تملِكُ ولا أملِكُ – يعني القلبَ), Hazret-i Aişe Annemiz Radıyallahu Anha rivâyet ediyor. Bu lafızlarla Ebû Davud’a (2134) aittir, çok küçük lafız değişiklikleriyle beraber, Tirmizî (1140), Nesâî (3943), İbn-i Mâce (1971) ve hocaları İmam Ahmed (25154) rivayet etmişlerdir. Mânâsı: Resul-ı Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz -hanımları arasındaki taksimi yaptıktan sonra şöyle buyurdular-, “Ey Allah’ım gücümün, kudretimin malik olduğu taksim budur, beni malik kılmadığın ve malik olmadığım ile -yani kalbimin meyli ile- levmettirme”. Sabri Efendi Merhum’un rivayet ettiğinde ise; “sen gücümün neye, ne kadar malik olduğunu daha iyi bilirsin”. Mâ elfâz-ı umûmdan olmakla böyle mana verilmiştir.

    [5] Kütüb-i fıkhiyede iki hareminden birine gadreden zevç  hakkında tazîr cezası vaz’ edilerek kadınların taaddüd-i zevcât mes’elesinde hukûku taht-ı te’mîne alınmıştır. Şimdiye kadar bu hükmün kanûn-ı cezaya dercolunmaması şayân-ı te’ssüftür.

    [6] Eminönü’nün eski bir kumaşçılar hanı.

    [7] Kim Ümmetime yufka yüreklilik gösterirse, Hazret-i Allah da ona merhametlilik ve incelik gösterir manâsınadır. Hadîs-i Şerîf kitaplarında tespit edemedik fakat Haskefî Merhûm’un Dürru’l-Muhtâr’ında rivâyet edilmiş (3/53).

     

  • Şairler Hakkında

    Müellif: Hasan Basri Çantay

    Dergi: İslam – Sayı 4

    Tarih: Temmuz 1956

     

    وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَؕ ﴿٢٢٤﴾ اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ فٖي كُلِّ وَادٍ يَهٖيمُونَۙ ﴿٢٢٥﴾ وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ ﴿٢٢٦﴾ اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَثٖيراً وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواؕ وَسَيَعْلَمُ الَّذٖينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ ﴿٢٢٧﴾

     

    Şairler (e gelince), onlara da sapıklar uyar. Onların her vadide hakikaten iftiraya (mübâlağaya) düşegeldiklerini ve hakikaten dâima yapmayacakları şeyleri söyler (insanlar) olduklarını görmedin mi? Ancak iman edip de iyi iyi amel (ve hareket) de bulunanlar, Allah’ı çok zikredenler, bir de zulme uğratıldıklarından sonra öçlerini alanlar böyle değildir. O zulmedenler yakında hangi inkılâp ile sarsılacaklarını bileceklerdir.

     

    Bu dört ayet, Kur’an-ı Hakim’in 29. sûresi olan “eş-Şuara” sûresinin 224, 225, 226, 227. âyetleridir. Üst tarafındaki 221, 222, 223. âyetlerin meâlleri de şöyledir:

    “(Ey müşrikler), şeytanların kimlerin üzerine indiğini size haber vereyim mi ben? Onlar her günahkar yalancının tepesine iner. Onlardır ki (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.”

     

    Görülüyor ki üstte geçen bu ayetlerin devamı olan 224. âyette mezkûr “eş-Şuara – Şairler”den maksat şeytânî ve nefsanî temayüllerinin esiri bulunan müşrikler, yabancı günahkârlardır. “eş-Şuara” daki harf-i tarifin ifade ettiği “ahd” manâsı da buna delildir.

     

    O vasıfları taşıyan Cenâb-ı Hak şairleri yukardaki meâlde de işaret ettiğimiz vech ile te’kiden şu vasıflarla da ta’rif buyuruyor:

     

    1) Onlara sapıklar uyar (onlar sapıkların metbuudur).

    2) Onlar iftirâcıdır.[1]  

    3) Onlar mübâlağacıdır.

     

    “Hâzin” tefsirine göre onlar maksatsız, gayesiz, yüzükoyun giden adamlardır. “İbn-i Abbas” tefsirine nazaran boş ve faidesiz her vadide serserî dolaşan insanlardır. “Medarik” tefsirince şerefleri, izzet-i nefsleri hetkeden, soya sopa söğen, medhe ayık olmayanları övenlerdir.

     

    “Beyzavî” kavlince onlar hakikatten ziyade hayallere tapanlar, nesebe, şerefe dil uzatanlar, batıla böbürlenenler, medhe lâyık olmayanlara dalkavukluk edenlerdir.

     

    4) Onlar daima yapmayacakları şeyleri söyleyenlerdir.

     

    (“Medarik” sahibi şu meşhur fıkrayı anlatır: Şair “Ferezdak” bir şiirinde birçok kızlarla güreşerek onları yere çarptığını ve kilitlerini çözdüğünü söylemişti. “Süleyman bin Abdülmelik” bunu haber alınca şairi huzuruna çağırdı. “Bu beyt senin mi?” dedi, o “Evet” cevabını verdi. Bunun üzerine Süleyman bunu bir itiraf sayarak şair hakkında “Hadd-i şer’i” (yani şer’i ceza) tatbik edilmesini emretti. Şair dedi ki: “Ben masumluğuma Kur’an’dan delil getireceğim” ve derhal “(Şairlerin) hakikaten daima yapmayacakları şeyleri söyler (insanlar)” olduğu mealinde, yukarıda geçen, âyeti okuyarak cezadan kurtuldu).

     

    Şu izahlardan anlaşılıyor ki Kur’an-ı Kerim’in beğenmediği, mutlak şiir ve şair değil, kötü ve ahlâksız karakter taşıyan şiir ve şairdir. “Görmedin mi?” meâlindeki “Elemtere” lâfz-ı şerifi de bunu isbat eden karinedir. Çünkü zaman-ı saadette doğan hakikat ve medeniyet güneşini, yani İslâmiyetin feyizli nurunu görmek istemeyen yarasa şairler o güneşin ve o yeni insanlık nurunun aleyhinde hicivler söylüyorlar, ahlaki irti(kabın) her nevini mübah görüyorlardı. İşte İslâmın zemmettiği şey budur, ahlaksız sanattır.

     

    Bugün de ağızlarda gevelenen şu kühne sözlere bakınız:

    – San’at, san’at içindir.

    – San’at bağlanamaz!

    -San’atta ahlâklılık, ahlaksızlık aranmaz! San’atta her şey mübahtır!…

     

    Bugün medenî memleketlerde vs. nezîh edip, muharrir ve şairler arasında alnına iflas damgası vurulmuş olan yâvelerin vatanda kökleşmesi yalnız İslâm bakımından değil, yurtseverlik, milliyet, fazilet ve insanlık itibariyle de en büyük felakettir.

     

    Her şey ve her hürriyet gibi san’at da mutlak değildir. Siz “ben san’at yapıyorum” diye mensub olduğunuz milletin aleyhinde ve düşmanlar lehinde bir eser neşredebilir misiniz? Ederseniz cemiyet ve kanun sizi mazur tanır mı? İşte “Türk Ceza Kanunu” meydandadır.

     

    Bağsızlığını iddia ettikleri san’atı yalnız ahlâksızlığa bağlamak, fuhşa, namussuzluğa olanca hızı vermek, şunun bunun şerefiyle, izzet-i nefsiyle oynamak bir tenâkuz değil midir? Eğer san’at bu ise – ki haşa bu değildir – yedi kat yerin dibine batsın. Bu mahiyette san’atsız cemiyet yaşar ama ahlâksız cemiyet yaşayamaz.

     

    Efendiler, kendimize gelelim, bu masum ve kahraman millete acıyalım, kötü maksatlardan sıçrayan bu kokmuş nesnelerden daimâ tiksinelim.[2]

     

    Yukardaki ayetlerden sonra gelen “Ancak iman edipte iyi iyi amel (ve hareket)lerde bulunanlar, Allah’ı çok zikredenler ve bir de zulme uğratıldıklarından sonra öçlerini alanlar böyle değil” meâlindeki istisna, Kur’an’ın hangi şiir ve şairleri sevdiğini tasrih ediyor. İnanışı ile hareketi birbirine uyan, Allah’ını unutmayan samimi ve karakter sahibi şairlerden millet ve memlekete ancak faide gelir. Şair daima cemiyetten alan değil, daha çok verendir. Bir şeyin gayesi aynı şey olamaz. Bugün medenî âlemde şu düstur hâkimdir: “San’at cemiyet içindir”. İnanıyla hareketi bir olmayan, Allah’sız geçinen insanlar bozgunculardır. Cenab-ı Hak zulme uğrayan ma’sumların, şiirle de meşru’ müdafaalarını hem kabul, hem sena ediyor.

     

    Bu vasıfları haiz olanlar asr-ı saadette başlıca şunlardı: Abdullah bin Revâha, Hassan bin Sâbit, Kâ’b bin Zübeyr, Ka’b bin Mâlik… (radıyallahu anhüm). Bunlardan sonra gelen İslâm şairleri de daimâ o fazilet örneklerinin isrine ittiba etmişlerdir.[3]

     

    “İmam Buharî” nin “İbn-i Amr” ve “Ebu Ya’la” nın “Hazret-i Aişe” radıyallahu anhümadan tahrîc ettikleri bir hadîs-i şerif meali: “Şiir de söz cümlesindendir. İyisi iyi bir söz gibi güzel, kötüsü de kötü bir söz gibi çirkindir.” İmam Malik, Ahmed b. Hanbel, Buharî, Ebu Dâvud, Tirmizî’nin Abdullah bin Ömer radıyallahu anhumadan rivayet ettikleri bir hadîs meali: “Bazı beyanlar vardır ki muhakkak (insanı) büyüler (yani müthiş tesir yapar.)”

    İmam Ahmed’le Ebu Dâvud’un İbn-i Abbas radyallahu anhümadan tahric ettikleri diğer bir hadiste buna şu meâl de ilave edilmiştir: “Bazı şiir de vardır ki muhakkak hikmetlerin ta kendisidir.”

     

    İbn-i Mâce’nin Ebu Hüreyre radyallahu anhden rivayetine göre Resûl-i mükerrem sallallahu aleyhi ve sellemin huzurunda kafirlerden Ümeyye bin Salt’ın 100 beyti inşad edilmişti. Her beytin kıraatinde hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem meålen “Devam et, Ümeyye bin Salt nerdeyse müslüman olayazmış” buyurmuştur.

     

    İmam Buhari’nin “Hicret-i seniyye ve Medine’nin fezaili” babında da zikr ve rivayet ettiği vech ile Resûl-i muhterem sallallahü aleyhi ve sellem cahiliye şairlerinden ve “El-Muallakatü’s-Seb’”, sahiplerinden Tarrafe’nin “Günler senin bilmediğin şeyleri sana açıklayacak, azığını vermediğin adam(lar) sana haberler getirecektir” meâlindeki beytini misal olarak okur, ashab-ı kiramdan bazıları da beğendikleri güzel şiirleri – sahipleri müslüman dahi olmasa – münasebet düştükçe îrâd ve inşad ederlerdi.

     

    Sevgili Peygamberimiz (sav) şair “Hasan bin Sabit” radıyallahu anhe meâlen: “Müşrikleri (şiirlerle) hicvet, şüphe yok ki Cebrâil de seninle beraberdir.” buyurduğunu “Buharî, Ahmet bin Hanbel, Ebu Davud, Nesaî, Bera” radıyallahu anhden tahrîc etmişlerdir.

    Linkhttps://katalog.idp.org.tr/pdf/4867/8966


    [1] Müfredat-ı Râğıb

    [2] Bu mevzu “Ülkü Edebiyatı” adlı eserimizde mufassal olarak incelenmiştir.

    [3] Bu babta ileride inşallah misaller vereceğiz.

  • Felsefe-i Hâzıra – Kant

    Müellif: Baha Tevfik

    Dergi: Felsefe Mecmûası

    Tarih: 1326

    Münderecât: Felsefenin şekl-i ahîri – On sekizinci asırda Alman felsefesi – Kant – Kant’ın usûlü – Akl-ı mücerred hakkında tetkîkât ve imkân-ı ilim – Fikrete âit melekelerin tetkîk ve tahlîli – İlm-i mâ fevka’t-tabîʿa mümkün müdür? – Rûh ve kâinât ve Allâh hakkında Kant’ın mütâlaâtı – Akl-ı amelî ve ahlâk – Sanat

     


    Kurûn-ı ûlânın muhtelif şuʿbât-ı felsefiyyesinden ve bilhâssa Yunan felsefe-i câmiasından süzülüp gelen hakîkî ve mâddî esâslar; kurûn-ı vustânın her şeyi cehl ve akâmet pûşîdeleriyle örtmeye çalışan sakîm nazariyelerinden kurtulduktan sonra, yavaş yavaş yeniden kendini göstermeye başlamıştı. Tıpkı edebiyâtta olduğu gibi felsefede de bazı eski nazariyât taraftarları bilmeyerek yeniliğe hizmet etmişler, hatta eski ile yeni arasında güzergâh olmuşlardır. Romantik edebiyâtı ile realist edebiyâtı arasında nasıl bir Victor Hugo görürsek, maneviyye felsefesiyle mâddiyye felsefesi arasında da bir Dekart, bir Bacon, bir Spinoza, bir Leibniz görebiliriz. Bunlar mâddî olmadıkları halde gerek düşüncelerinin azamet-i vüsʿati ile, gerek vazetmiş oldukları usûllerin hakîkat ve ciddiyetiyle felsefe-i hâzıraya pek büyük hizmetler etmişlerdir.

    İşte on sekizinci asırda kemâl-i şaşaa ile Almanya’da tulûʿ ederek bütün cihân-ı mütefekkireyi istîlâ eden hakîkî felsefe bu esâslara istinâd etmişti.

    O zamâna kadar itikâdiyye (dogmatizm) ve reybiyye (septisizm) nâmlarıyla ikiye ayrılabilen usûlât-ı felsefiyye mevcut idi. Felsefenin amelî ve tecrübî kısmında ve meselâ rûhiyyât şubesinde pek büyük terakkiyyât husûle geldiği halde kısm-ı nazarîsi bu gayr-i kâfî iki usûl yüzünden asla ciddî bir inkişâfa mazhar olamıyor ve dâimâ akîm kalıyordu.

    1714 senesinde Prusya’da Königsberg kasabasında tevellüd eden Kant, üstâdı Hume’nin âsârını kemâl-i dikkatle okuduğu zamân, ilm-i mâ fevka’t-tabîʿa hakkında bu iki usûl ile hiçbir şey, hiçbir tetkîk yapılamayacağına kâni oldu.

    O zamana kadar gelip geçen birçok filozoflar dâimâ mücâdele ve münâkaşalarla uğraşmışlar, fakat bu mücâdelât ve münâkaşâttan hiçbir netîce çıkaramamışlardı. Kant, bu kabîl mücâdelâtı insanın kendi gölgesiyle kavga etmesine benzetiyor, ve biri ne kadar hücûm ederse diğerinin de aynı süratle kaçtığını söyleyerek netîcenin boşluğunu göstermek istiyordu. İtikâdiyye mesleki taraftârlarının körü körüne yaptıkları bu mücâdelâta karşı reybîler büsbütün inkâr tarafına sapıyorlar, mâ fevka’t-tabîʿa bir ilmin mevcut olamayacağını anlatıyorlardı. Bütün bu münâkaşâttan yalnız bir netîce çıktı ki o da ile’l-ebed meselenin netîcesiz kalacağı hakîkati idi.

    İtikâdiyye mezhebi bizim aklımıza lâ yetenâhî bir kuvvet ve kudret bahşediyor, reybiyye mezhebi ise böyle bir kuvveti asla tanımadığını söylüyordu. Şu halde bu iki müddeî arasını bulmak için aklımızın muayyen bir hudûdunu çizmek ve onun ne dereceye kadar kuvvetli ve ne dereceye kadar âciz olduğunu göstermek lâzımdır.

    İşte Kant’ın, akl-ı mücerred hakkında tetkîkât ve tahlîlât dediği şey bundan ibârettir. Meselâ tecrübe tarîkiyle şekil ve mesâfe fikirlerine mâlik olmasak tıpkı eskilerin yaptığı gibi arzın hudûdu vardır veyâhut yoktur diye bir mücâdele kapısı açabiliriz. Hâlbuki bu kabîl muayyen fikirlerimiz mevcut olunca mesele birdenbire şeklini değiştirir ve hür olunmak imkânı gösterir. Bundan anlaşılıyor ki “akl-ı mücerred” kendi başına her şeyi halledebilmek iktidârını hâiz değildir. Bu husûsta onun maddesini, teşekkülâtını, her şeyini ayrı ayrı tetkîk etmek ve derece-i kudretini inceden inceye anlamak lâzımdır.

    Akıl ile bir şeye hüküm etmezden evvel aklın ne olduğunu tetkîk etmeli, yani ölçülecek şeyden evvel ölçecek âletin derece-i sıhhat ve isâbetini anlamalıdır.

    Kant diyor ki: Akıl iki muhtelif tecrübeye girişebilir. Bazen birtakım faraziyeler ve nazariyeler husûle getirir, bazen de amelî ve tecrübî netîceler elde eder. Birincide biz ancak bir temâşâger, ikincide ise aynı zamânda bir aktör vazîfesini îfâ ederiz. Şu halde aklın kıymeti, nazarî ve amelî inkişâfâtına göre iki muhtelif şekil arz eder. Nazarî inkişâfı kendinden ayrı ve müstakil eşyâ hakkındaki faraziyât, amelî inkişâfı da bizzat içine girerek ve kendi eser-i saʿyi olarak elde ettiği tecâribtir.

    Bundan anlaşılıyor ki Kant’ın felsefesinde iki mühim bâb vardır. Birisi: akl-ı mücerred hakkında tetkîkât ve imkân-ı ilm, diğeri: akl-ı amelî ve ahlâk…

     

    Akl-ı Mücerred Hakkında Tetkîkât ve İmkân-ı İlm

    Akl-ı mücerred hakkında tetkîkâta girişmek için Kant evvel emirde şu meseleyi mevzûbahis eder: Biz ne bilebiliriz? Hudûd-ı tecârible mahdûd bir ilm-i müsbetin vücûdu mümkün müdür? Hudûd-ı tecâribi geçmek ve o hudûdun hâricine taalluk etmek isteyen bir ilm-i mâ fevka’t-tabîʿa olabilir mi? Bu suâllere cevâp verebilmek için evvelâ kendi havâss-ı maneviyyemizi, melekât-ı akliyyemizi tetkîk eylemek iktizâ ediyor.

    Melekât-ı akliyyemiz hakkında tetkîkât icrâ edebilmek de şu veçhile olur: Eşyânın “olduğu gibi” hali ile “göründüğü gibi” hali arasında bir fark var mıdır? Varsa bu fark nedir? Kant bu iki hal arasında dâimâ bir fark bulunduğunu söylüyor. Ve eşyânın olduğu gibi haline yani hâl-i asliyyesine “nomen”, hâl-i mahsûsuna da “fenomen” ıtlâk ediyor. Felsefe-i şarkiyyede nomene mukâbil, az çok bir fark ile “mâhiyet” kelimesi ve felsefe-i dîniyyede “hakîkat-i eşyâ” tabîri var. Fenomene mukâbil de, yine biraz fark ile “misil” ve “şekil” ıstılâhları kullanılır.

    Hâsılı biz hakîkat-i eşyâyı değil, ancak o eşyânın hâl-i zâhirîsini idrâk edebiliriz. Meselâ ziyâyı değil, ziyânın ancak gözlerimizdeki tezâhürünü görmek bizim için mümkün olabilir. Bu tezâhür ise şüphesiz mâhiyet-i asliyye-i eşyâdan ayrıdır. Tıpkı bazı göz hastalarının bütün eşyâyı sarı veya kırmızı gördükleri ve renkli bir camdan bakan kimsenin o rengi bütün eşyâda mevcut imiş gibi görmesi kabîlinden biz de gözlerimizin teşekkülâtından gelen bazı hâlâtı eşyâya merbût zannederiz, yani bütün mahsûsâtımızda kendimizden birçok ilâveler bulunur; dâire-i vukûfumuz mâhiyetlerle değil, misillerle mâlâmâldir.

    Şu mütâlaâttan Kant’ın istihrâc ettiği netîce-i felsefiyyeye gelince o da âlem-i ilm ve vukûfta katî bir sûrette tebdîl-i usûl etmenin lüzûmudur. Kozmografya âleminde Kopernik ne yaptı ise âlem-i ilimde Kant da onu yaptı. Kopernik “Güneş arz etrâfında döner” nazariyesini netâyiç ve tafsîlâtını bozmadan değiştirdi ve tamâmıyla aksine bir nazariye vazederek “Arz Güneş etrâfında döner” dedi.

     

    (Mâ baʿdi var)

     

    Hazırlayan: Sümame Balcı

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D02324/1326_1/1326_1_6-8.pdf

    İkaz: Bu yazının her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İKAN Akli İlimler Merkezi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.

     

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar IV

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 8

    Tarih: 10 Teşrînisânî 1324

    (Altıncı nüshadan ma ba’d) 

    Buraya kadar serd ve irâdına lüzum gördüğümüz mukaddimât artık hitâm bulmuştur. Bundan sonra maksûd-i mev’uda şüru’ ediyoruz.

    Evvel emirde mevzubahsimiz olacak mesâil [ki serlevhamızı teşkil eden unvan altında yazdığımız makalenin birincisinde tadâd edilmişti] hakkında matmah-ı nazarımız yalnız talîlât-ı akliye ciheti olacaktı. Yani mesâil-i mezkûreye ait olan ahkâm-ı şeriyyemizin münhasıran akıl ve hikmetle tevafuku cihetini teşrik ve izâh edilerek bu meselelerin müstenid bulunduğu edille-i şeriyye ve nakliyeden bahsedilemeyecekti. Çünkü mesâil-i mezkûreye karşı efkâr-ı hâzıra, bir kısmı (doğrudan doğruya müslümanla) bunları İslâm gibi akıl ve hikmeti istitbâ’ eden bir dîn-i Âlînin ahkâm-ı fâzılasından olmak üzere kabul ve takdîs eylemek ve diğer kısmı ise müslümanlıkta mevcut olan bu gibi ahkâmın kavânîn-i ictimâiye-yi beşeriyye ile itilâfı söz götürür bir halde olduğuna kail veyahut kısman mâil bulunmak üzere ancak ikiye ayrılabileceğini zannediyorduk.

    Binaenaleyh bu mesailik vesâik-i şeriyyesinden bahse hiç hacet messetmez. Çünkü bu cihet malumdur, müsellemdir diyorduk. Halbuki şimdi bu cihet hakkında velev icmâlen beyân-ı malûmata mecburiyet, bir mecburiyet-i elîme hissediyoruz. Çünkü bugün anlamaya başlıyoruz ki mesâil-i mezkûre esâs-ı dîn-i İslâmda mevcut olmadığı halde bunlar ulemanın mevzuâtından olarak ortaya atılmış ve o suretle müslümanların düş ve kabulüne tahmil edilmiş olmak fikrini gizli gizli taşıyan üçüncü bir kısım halk da mevcuttur. Biz böyle bir fikri iki nokta-ı nazardan şâyân-ı hayret ve nefret buluyoruz.

    Birincisi: Bunların dîn-i İslâm hakkında vicdânlarına karşı hiçbir fikr-i samîmâne taşımadıkları hâlde o türlü bir fikir perverde ediyor görünerek [ان الله لا يقبض العلم انتزاعا ينتزعه من العباد ولكن يقبض العلم بقبض العلماء][1] sırr-ı celili üzere ulema-yı dîni çürütmek suretiyle dîni baltalamak istediklerini bu yüzden bir dest-i adâvetin dîn-i İslâma doğru bir maharet-i hâinâne ile uzandığını hissetmiş oluyoruz.

    İkincisi: Ahîran keşfettiğimiz fikr-i mezkûr şayet berâhenet üzerine değil de safvet ve samimiyet üzerine mübteni ise bu sefer de ulema-yı İslâm hakkında revâ görülen şu itimatsızlığa menşe’ olabilmek için vücudu iktiza eden gaflet ve cehaletin ağlanacak kadar amik ve muzlim olması lazım geleceğini teemmül ediyoruz. Her şeyden haber vermek, herhangi bir hak ve hakikatin zuhuruna zamandan, mekandan her türlü bu’d ve mesafenin haylûletini hükümsüz bırakmak isteyen böyle bir zamanda ulema-yı İslâmiyenin meslekleri, mertebe-i mevsûkiyetleri hakkında bir fikr-i sahîh istihsâl edecek kadar malumattan mahrum adamlar, hem de alim geçinen adamlar bulunsun, çok şey…

    O ulema-yı İslâmiye ki ahkâm-ı dîniyyeyi zabt ve itkân hususunda ibrâz ettikleri hizmet ve mesâi-i hayretbahşâyî cihân medeniyetinin istatistik defterleri, tab’ makineleri, gramofon plakları ibraz edemedi. Onlar, müslümanların kitabı olan Kur’ân-ı Kerîmin harfine, noktasına, harekesine, Peygamberimiz Efendimizin şîve-i telaffuzuna, hangi meddi kaç elif miktarı çektiğine varıncaya kadar hafızalarında taşıyıp getirdiler. Ve’l-hâleti hâzihi elimizde bulunan mushaflar huffâzın mahfûziyetiyle tashih olunur. Bu şeref henüz Dünya’nın hiçbir kitabına nasip olmamıştır.

    Ulema-yı İslâm Kitâbullah’tan sonra Peygamberlerinin bütün akvâl ve ef’âl-i celîlesini de zabıt hususunda muhayyeru’l-ukûl bir itina gösterdiler. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v) nasıl uyudu, nasıl aldı, nasıl sattı, ne yedi, ne içti, ne giyindi, ne söyledi, velhasıl müddet-i ömründe ne yaptı ise hemen cümlesini, defterlerine değil de yine hafızalarına kayd-ü nakşettikten sonra herkes gördüğünü, işittiğini şerâit-i mahsusa-i rivâyeti haiz bulunan zevât-i mevsûkaya harfiyen söyleyip anlatarak hatta (جاء) yerinde (اتي) manaca birbirinden farklı olmayan iki kelime arasında bile bir nevi tereddüdü var ise onu de saklayıp söyleyerek ve o adam da tahammül-i hadîse ehlieyeti olanlardan mülâki olduğu zevâta tevdî’-i keyfiyet eyleyerek ve helümme cerra (Var kıyas eyle…) bizim ile ahkâm-ı Şeriyemizin mebni’-i feyzânı olan Nebî-yi Zîşânımız arasında öyle alelade tarih sahifeleri gibi kağıttan değil de ilim ile, takva ile, hamiyet ile, madelet ile, iffetle, ahrârâne, fedâkârâne, bir himmet-i vecdiyyetle müzeyyen olan dimağlardan müteşekkil bir silsile-i tevassut tesis ettiler. Bir satr-ı zihayat oldu. Mesela kütüb-i ehâdisten herhangi bir tanesini elinize alsanız (حدثنا فلان عن فلان عن فلان الي آخره) (haddesenâ fülanun an fülanin an fülanin ilâ ahiri) tarzında tesadüf edeceğiniz tedkîkâta nazaran kendinizi şühûduyla, müzekkîleriyle (şahitlerin durumunu incleyen mahkeme görevlisi) bir mahkeme-i fevkalade zannedersiniz.

    Ulema-yı İslâm bir hadîs-i şerîfi ahz-ü telakki için bir aylık yola gittiler ve bütün bu cümle-i ehâdisin ahvâlini, ulema ve ahlaken derece-i mevsûkiyetlerini tetkik etmek üzere müstakil bir fen, ve belki iki fen vaz’ ve tedvin ettiler. Çünkü evvelâ usûl-i hadîs namını erdiğimiz ilimde görülen taksimat-ı ehâdis hemen yegane rüvâtı itibariyle husûle gelmiş olduğu gibi ilm-i ahvâli’r-rüvât namıyla bundan başka başlıca bir ilim daha vardır ki bu ilimler ilmü’l-hadîs değil de, adeta ilmü’l-muhaddisîn addolunmaya şayandır. Fakat vekâyi’-i alemin bir sicilli mesabesinde bulunan ilm-i tarihin mevsûkiyetini teminen yani başında mevzû’ ve müdevven bir ilmü’l-müverrihîn var mıdır?

    Tarihi rastgelen bir adam yazıyor ve tesadüf beğendiriyor. Bu müverrihin, hayatı müşevveş, tercüme-i hâlı bulanık olmak eserinin makbûliyetine mâni olmuyor. Yalnız yazdığı şeylerin muhâkemât-ı tarîhiyyesine bakılıyor. Kendisi nasıl adam olursa olsun, halbuki râvî-yi hadîs böyle midir ya? Onun ahvâli tamamen mazbut olacak, hayatı her türlü şaibelerden musaffâ bulunacak. Misalda münâkaşa olmamak kaidesine istinaden küçük mikyâsta bir numune arz edeyim: Sabık “Mîzân” (gazetesi) sahibi Murat Bey (Dağıstanlı Mizancı Murat) mukaddem bir tarih-i umûmî yazmış ve bu kitabı az çok rağbet ve itibar kazanmış olduğu halde ahîran Murat Beyin kendi tarih-i hayâtı bir çok tenkîdâta dûçâr olmuştur. Halbuki aynı tenkîdâta maruz olan bir adamın alem-i ilm-i İslâmda tek bir hadîs rivayetine salâhiyeti olmadığı nazar-ı dikkat ve ibrete alınmak lazımdır. Bir de tarihin vekâyîden muktebes olması nihayet derecede sağlamlığını mucip olacak gibi görünüyorsa da tarih sahifelerine geçmek liyâkatini haiz olan vekâyi’-i mühimmeden ekserisi müverrihin gözü önünde cereyan etmemiş ve belki bir haylisi mahiyeti iktizasıyla perde-i kitmân arkasında îkâ’ edilmiş şeyler olduğundan süver-i mütehâlife ve belki mütenâkizada zabtedildiği gibi her müverrihin zât ve muhît itibariyle bin türlü te’sîrât-ı hariciyeye ittibâdan kendini alamadığı görülmekte olması tehâlüf-i mezkûru içinden çıkılmayacak bir hâl-i işkâle iysâl eylemiştir. Bu karışıklık içinde bazen kuyûd-i resmiyeden [o da mevcut ise] istimdâd edildiği vaki ise de resmiyâtın da bir nevî tesir-i hârici-yi siyâsi halinde bulunmadığını kim temin edebilir?

    Zaman ve mekan cihetiyle gözümüzün önünde addolunacak derecede bize yakın olan bir takım vekâyi’-i dahiliyemiz vardır ki suret-i vukû’u hakkında, teşa’üb (dallanıp budaklanmak) eden rivâyâtın sahih ve sakîmi halen nazarımızda cezmen tayîn edememiştir.  Bir memleket hakkında kendi vesâik-i tarihiyesi bu merkezde olunca memalik-i mütekâbilenin yekdiğeri hakkındaki tarihlerini kıyas ile anlamalıdır. Bununla beraber zabt-ı hakâik hususunda tarihin meslek-i acz-i nümûdunu şundan anlamalı ki bazen bir memlekete ait bir vak’anın girdbân-ı ihtilaf (ihtilaf girdapları) arasında hakikatine ıttıla’ için, güya bî-taraflık rüçhanıyla, vakaya uzaktan bakan memalik-i ecnebiye tarihleriyle istidlâl olunur. İşte tarihin vukuattan muktebes olması, vukuatın suret-i telâkkisine göre hakikati ne derecelere kadar ilâm veya ibhâm eylediğini düşünmek muktezâ-yı basirettir. Dîn-i İslâm ile ulema-yı a’lâmına bakınız ki bu gibi telekkiyât-ı muhtelifeden korktukları için ehâdîs-i şerîfede naklun bi’l-ma’nâ caiz olup olmamasını büyük bir mes’ele halinde mevkî’-i bahs ve tezekküre vaz’ etmişler ve adem-i cevâza kâil olanların nükât-ı istidlâlinden (delil getirme noktalarından) birini de: (نضر الله امرأ سمع منا شيأ فبلغه كما سمعه فرب مبلغ ًاوعي من سامع) (Nazzarallahu imra’en semi’a minnâ şey’en febelleğahu kema semi’ahu fe-rubbe mubellağin ev’â min sâmi’)[2] hadîs-i şerîfini teşkil eylemişlerdir.

    Fi’l-hakîka, vekâyi yalan söylemediği için ondan iktibas edilen meânînin doğru olması lazım gelir. Fakat vekâyi aynı zamanda ne kadar olsa dilsizlikle de muttasıf olduğu cihetle yalanı söylememekle beraber doğruyu da pek fasih bir surette tekellüm edemez. Fakat bakınız! Ehâdîs-i Şerîfe rüvâtının, hem de sade öyle namus ve hamiyet sevkiyle değil[3] mahzâ Allah korkusuyla yalan söylemeyecek adamlardan intâcı hakkındaki şerâit-i müşkilpesendâne sayesinde yalan ihtimali bertaraf edilmiş ve bu suretle ehâdisin mehazları, yalan söylememekte vükuât kadar metîn ve ciddi ve fakat doğruyu harfiyen söylemek hususunda da vukuâtın giriftar olduğu kayd-ı ebkemiyetten (dilsizlik engelinden/sınırından) tamamen ve kemâlen azade bir halde bulunmuştur. Bir kere İslâm’da bu mehaz-ı mahsus-u mü’temenden ziyade güft-ü gûy-i tarîhiyeye (tarih dedikodularına) kapılmak seyyiesiyledir ki şî’iyyet gibi bir tefrika-i uzmâ husule gelmiştir.

    Vukuâtın hakâiki layık oldukları lisân-ı fesâhetle anlatamadığını tavzih maksadıyla hem de hadd-i zatında şayan-ı izâh bir mes’ele olmak cihetiyle şuracıkta bir misal zikredeyim: Fahreddin er-Râzî sûre-i Kâf tefsirinde mucizât-ı âliye-yi Nebevîye’den olan inşikâk-ı kamer meselesi hâdiseyi müşâhede eden ashâb-ı kiramdan mütselsilsen rüvât-ı sıdk-i semât vasıtasıyla menkul olduğundan bizce meczûm ve müteyakkin ise de şühûd-i umûmî olmak lazım gelen bu hâdiseyi dünyanın aktâr-ı sairesinde (farklı taraflarında) bulunan insanlar niçin tarihlerine kaydetmediler? tarzında bir sual irâd ettikten sonra buna, gayet basit olarak şu cevâbı vermiştir:

    Hâdiseyi, esbâb-ı muiddesinden haberdar olmayarak uzaktan bi’t-tesâdüf müşahede eden bunu bir hüsûf-i cüz’îye (kısmî ay tutulmasına) hamleder. Binaenaleyh şayan-ı ehemmiyet görmez.

    Şimdi gelelim: Ulema-yı dîn, hümât-ı Şer’-i mübîn Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerinin bütün akvâl ve ef’âlini -beyan ettiğimiz veçhile- zabtetmekle de kalmayıp bu itibarlarını ashâb-ı kirâm hakkında dahi tamim ederek onların ahvalini de birer nümûne-i imtisâl ve istidlâl olmak üzere zabt ve tetkike çalıştılar. Bir asrın hıtta’-i İslâmiyesine düşen insanların hemen bütün ahâd ve efrâdına varıncaya kadar yalnız isimlerini değil sahifeler dolusu tercüme-i hallerini yazdılar. Mücelledât-ı cesimeyi havi olan “Üsdü’l-Ğâbe fi Ma’rifeti’s-Sahâbe”[4] ve “el-İsâbe fi Temyîzi’s-Sahâbe”[5] ve “el-İstî’âb fi Ma’rifeti’l-Ashâb”lar[6] hangi himmetle vücuda geldi? Bütün bu himmetler, bu gayretler niçindi? Dolayısıyla ahkâm-ı İslâmiye’yi muhâfaza için değil mi? Tarihin mehd-i tekâmülü addolunan Avrupa ve bi’l-hâssa Almanya tarihlerinden bir tane gösterilebilir mi? Bir asrın bir kavmini, bütün efradıyla tanıttırsın.

    İşte mahza ahkâm-ı İslâmiye’yi, tagayyürden, içerisinde yabancı mevzuat ve bide’iyât karışmaktan muhafaza maksadıyla ulema-yı a’lâmın her müşkili iktihâm ederek, en uzak vesâil-i ihtimama kadar tevessül ederek sarfettikleri o himmet-i bülendâne o hizmet-i Hüdâpesendâneden sonra bu dînde zayiat vücuduna ihtimal vermek veyahut ulemasına itimatsızlık göstermek pek ayıp, pek günah olur. Ulemanın hıfz-ı Ahkâm-ı Dîniye hususunda ibraz ettikleri o büyük himmetlerinden, o âlî hizmetlerinden haberdar olacak kadar dahi maarif-i İslâmiye ile münasebet peydâ edemeyenlerin yine o ulemaya karşı bir vaz’-ı istihfâf almaları cehlin dereke-i mükaabesine (en dip topuk çukuruna) bir nümûnue olmak lazım geleceği gibi -yukarıda arz ettiğim veçhile bir desîse-i ihânetkârâneye (hain ruhlu bir karışıklık temin etmeye) müstenit değilse- tıpkı kirebve-i helâke (helâke giden çıkmaz yola) düşen bir adamın, kendisine uzanılan dest-i telhîsa (kurtarıcı ele) yapışmak hususunda tereddüt göstermesini andırır.

    Şurasını söylemeden sözümüze hitam vermeyelim ki menâkıb-ı âliyelerinden bir nebze-i icmâliyesi makâlemizi doldurmaya kifâyet ederek mukaddime-i kelâmımızda şürû’una özendiğimiz maksuda yer bırakmamış olan ulema ile muradımız -silsile-i beyânâtımızın suret-i intibâkından dahi anlaşılacağı üzere- (خيرُ القرونِ قرْني, ثمَّ الَّذين يلونَهم, ثمَّ الَّذين يلونَهم) (Hayru’l-Kurûni karnî, sümmellezîne yelûnehüm, sümme’llezîne yelûnehüm)[7] hadîs-i şerîfine masadak olan sadr-ı İslâmla tabîin ve tebe’i- tabiîn devirlerinde yetişen muhaddisîn ve müçtehidin-i kirâm hazerâtından başlayarak bu eser-i kemâli takip eden eslâf-ı güzînden ibaret olup yakin zamanlarda bu habl-i metîn (sıkı ve sağlam ip) mesâiyi göstererek dîn-i İslâm hakkında bilmemezlik ile itâle edilen elsine (uzatılan diller) met’aına cesaret verdiren ulema, muhît-i mebâhetimizden hariçtir. Sonra hele biz, kendimizi, öyle mahfel-i ihtifâlin nısf-i ne’âlinde bile yer aramak küstahlığından tebrie ederiz.

    Mustafa Sabrî

    HazırlayanBayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

    İkaz: Bu yazının her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İKAN Akli İlimler Merkezi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.


    [1] حدثنا هارون بن إسحاق الهمداني حدثنا عبدة بن سليمان عن هشام بن عروة عن أبيه عن عبد الله بن عمرو بن العاص قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم إن الله لا يقبض العلم انتزاعا ينتزعه من الناس ولكن يقبض العلم بقبض العلماء حتى إذا لم يترك عالما أتخذ الناس رؤوسا جهالا فسئلوا فأفتوا بغير علم فضلوا وأضلوا

    Abdullah b. Amr b. As (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah ilmi insanların kafalarından söküp çıkaracak kaldıracak değildir. Fakat ilmi, ilim adamlarını ortadan kaldırmak suretiyle kaldıracaktır. Sonuda hiç âlim kalmayacak ve insanlar cahil bilgisiz kimseleri kendilerine önder lider ve kurtarıcı seçecekler ve onlara dini ve ilmi meseleler soracaklar onlar da cahilce fetva vererek hem kendileri sapıtmış hem de başkalarını saptırmış olacaklardır.”

    [2] (نَضَّرَ اللهُ امرأً سمِعَ منَّا شيئًا فبلَّغَهُ كما سمِعَهُ ، فرُبَّ مُبَلَّغٍ أوْعَى من سامِعٍ) (Tirmizî, Sünen, 2657, Hasen-Sahih, Abdullah ibn-i Mes’ûd Radıyallahu Anh’ten mervî). “Hazret-i Allah benden bir şey işitip onu işittiği gibi (aslıyla ve hakkıyla) başkasına ulaştıranın (rivayet edene) yüzünü ağartsın, nurlandırsın, nîce kendisine (rivayet) ulaşanlar vardır ki (benden) duyandan onu daha derinlemesine idrak eder. 

    [3] Müellif dipnotu : Zaten bence her hususta (Hazret-i) Allah korkusuyla müeyyed olmayan namus ve hamiyet tamamen şayân-ı itimad değildir.

    [4] İbnü’l-Esîr kardeşlerden İzeddin İbnü’l-Esîr’in Ashâb’ın tercüme-i hâline dair telife ettiği “ormanın aslanları” manasında olan detaylı bir eser. Fazlası için: https://islamansiklopedisi.org.tr/usdul-gabe

    [5] Büyük Muhaddis İbn-i Haceri’l-Askalânî’nin Ashâb’ın tercüme-i hâline dair telif ettiği kapsamlı bir eser. https://islamansiklopedisi.org.tr/el-isabe

    [6] Endülüs’ün büyük Maliki fakihi ve muhaddisi İbn-i Abdilberri’n-Nemerî’nin Ashâb’ın tercüme-i haline dair telif ettiği geniş bir eser. https://islamansiklopedisi.org.tr/el-istiab

    [7] (خيرُ القرونِ قرْني, ثمَّ الَّذين يلونَهم, ثمَّ الَّذين يلونَهم, ثمَّ يأتي قومٌ يشهدونَ ولا يُستشهدونَ, وينذُرونَ ولا يوفونَ, ويظهرُ فيهم السِّمَنُ), İbn-i Receb-i Hanbelî, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 2/477, Sahîh, benzer lafızlarla; Sahih-i Buhâri, 6695, Sahîh. Ravi: Imran İbni’l-Husayn. Manâsı: En hayırlı (tarih) devri, benim (içinde bulunup yaşadığım) devirdir. Sonra onu takip edenler sonra da onu takip edenlerdir.