Kategori: Müellifler

  • Beyanülhakk’ın Mesleği

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak

    Tarih: 9 Ramazan 1326

    Şerʿ-i şerîfte emir bi’l-maʿrûf ve nehiy ani’l-münker nâmıyla bir kaziyye-i muʿtenâ bihâ bir vafize-i mukaddes vardır. Maruf ne demek olduğunu bilirsiniz. Bütün iyiliklere şâmil bir kelime! Münker de bilcümle fenalıkları muhît bir tabir!

    Bu emir bi’l-maʿrûf ve nehiy ani’l-münker vazifesinin büyük bir hissesi hele hisse-i ibtidâiyyesi ulemânın uhdesine müretteptir. Temmuz on birde makbara-i mâziviyete defnettiğimiz devr-i istibdad, münker devri idi. Bu münkeri nehiy ve refʿ için iktizâ eden mesâi-i ibtidâiyyede bulunmak yani kuvve-i icrâiyyeye rehberlik etmek vazifesi arz ettiğim vecihle ulemâya ait iken biz, vaktiyle vazifemizi maatteessüf edâ edemediğimiz halde bu vazife-i meşrûayı şanlı askerlerimizle İttihad ve Terakki Cemiyeti erkân-ı kirâmı îfâ etti. Binâenaleyh bizim bu erbâb-ı hamiyete karşı teşekkürâtımız mahcûbiyetle memzûcdur.

    Ancak devr-i sâbıkta tarik-i ilmiye ve talebe-i ulûm jurnalciler için en vâsiʿ bir meʾkel en müheyyâ bir vesîle halinde bulunmuş olduğu cihetle bu hainlerin, bizim kadar hiçbir sınıf ve meslek hakkında sedd-i râh-ı terakki olmadıkları hususu da ahvalimizi yakından bilenlerce müsellem bir hakikattir ki buna nazaran da İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin mesâi-i hamiyeti herkesten ziyade bizim hesabımıza meşkûr olduğu nisbetinde bizim de kendilerine karşı mazur olacağımız tabiidir. Bugün lillâhi’l-hamd terakki ve tekâmülümüz için hiçbir mâni kalmamıştır. Dün îfâ-yı vazâif-i hamiyette cemiyete pişrevlik edemediysek bugün peyrevlik vazifesini edâ ile telâfi-i mâ-fâte çalışacağız. Matmah-ı nazarımız, şeâir-i İslâmiyye ve âdab-ı milliyyeyi muhafaza ederek Anadolu’nun Rumeli’nin aʿmâkında, saf ve cevherli yörükleriyle kendilerine her teklif olunan şeyi, en büyük bir sermaye-i saadet olsa dahi meşruiyet kisvesi altında kabul edebilmek tıynet-i salâbet-küsterânesinde bulunan milyonlarca ehl-i İslam’ı terakkiyât-ı ahrârâneye teşvik etmek ve İslamiyetin senelerden beri âşık ve sâlî bulunduğu idarenin idâre-i meşrûta olduğunu yâr ve ağyâra anlatarak hükümet-i müstebiddenin cevr ve iʿtisâfı yüzünden kanun ve hükümet nâmları, kulaklarına en ağır bir bâr bela gibi gelen milleti, yeni hükümet-i âdile ile Kânun-ı Esâsîye ısındırmak olacaktır.

    Bazı bedhâhânın neşriyatı vecihle bizden meşrutiyet-i idareye karşı bir şîme-i işmizâza tesadüf edilmek şöyle dursun bu idarenin müessisleri bulunan erbâb-ı gayret ve hamiyete biz, kuvvetü’z-zahr olacağız. Din-i İslam’ı, hürriyet ve müsâvâta mâni zannetmek gibi batıl bir zehâba düşerek bu nimeti, bu bahşâyiş-i fıtratı bize çok görmek insafsızlığında bulunanlar tefrîk-i cins ve mezheb etmiş olurlar. لا فضل لعربي على عجمي ولا لأبيض على ‌أسود إلا بالتقى hadîs-i şerifi din-i İslam’ın düstûr-ı hikmet ve madeletidir.

    Hükümdârândan, âdât ve rusûm-ı cahiliyyeyi herc u merc ederek fukarâ-yı reâyâ tarzında yamalı elbise giyinmek, beytülmâlden aldığı bir mumu hesap ile yakmak, yolculuk aleminde  hizmetçisiyle bi’l-münâvebe hayvana binmek ve şehre girerken nevbet-i rukûb, hâdime gelmiş olmak hasebiyle kendinin, müstakbiline karşı râcil kaldığına ehemmiyet vermemek, tebaasından gayrimüslim bir müddeî ile huzur-ı hâkime çıkmak İslam’da vaki olan şuûn-ı meâlîdendir. İslam كلكم راع وكلكم مسؤول عن رعيته kânunuyla istibdâdı esasından imhâ ederek baştan ayağa kadar her ferd-i âferîdeyi mesul tutmuş ve لا طاعة لمخلوق في معصية الخالق kânunuyla da herkese hürriyet-i tâmme bahşeylemiştir.

    İşte İslam’ın, mine’l-kadîm mal-ı meşrûu bulunan hürriyetin eydi-i iğtisâbtan kurtularak aslına rucûu sayesindedir ki bizde, cemiyet-i ilmiyyenin nâşir-i efkârı olmak üzere şu risale-i üsbûiyyeyi neşre imkan bulabildik.

    Risalemizin mesleği ve maksad-ı tesîsi, müslim ve gayrimüslim bilcümle efrâd-ı Osmâniyye arasında hüsn-i âmîzişin takrir ve idamesine çalışmak; ve her ferd için, hazîz-i mezellet ve meskenette oturup kalmayarak dünyevi ve uhrevi vesail-i terakkiyâtımızı ihzara bezl-i makdûr eylemek; ve aramızda daima hak ve madelet ve şefkat ve müsavatı gözetmek din-i âlîmizin muktezayâtından olduğunu tefhim etmektir.

    Risalemiz en başta “mehâfetüllah” olmak üzere iffet ve istikamet, hamiyet, hemcinsine muâvenet, suret-i meşrûada hürriyet, ciddiyât ile ülfet, zulm ve istibdada nefret, ulûm ve fünûna muhabbet gibi hissiyat-ı fâzıleyi taʿmîme medar olacak neşriyatıyla millet-i necîbe-i Osmâniyyenin seviyye-i fikriyyelerini yükseltmeye çalışacak ve bilhassa, din-i İslam’ın mâni-i terakki olması gibi zunûn ve tekavvülânın butlânını bi-havlihi teâlâ ispat edecektir.

    Risalemiz, din-i İslam aleyhinde vukûu melhuz olan itirâzâta edille-i muknia ile cevap verecek ve herhangi bir mesele-i diniyye veya ilmiyye hakkında hatırlara hutur edebilen şükûk ve şubehâtı refʿ ve izale ile din-i İslam’ın, bütün insanların menâfiʿ-i hakîkiyyelerinin bir fezlekesi mesabesinde bulunan saadet-i dareyne mûsil olduğunu enzârda tecelli ettirmeye gayret edecek ve ahkam-ı şerʿiyye ve âdâb-ı milliyyeye mugayir gördüğü hâlât ve neşriyâtı tenkit ederek emir bi’l-maʿrûf ve nehiy ani’l-münker vazifesini ifadan geri kalmayacaktır.

    Fi’l-vâki ulemamızın bu vazifeyi devr-i istibdadda ihmal etmiş olduklarını ileri sürerek geçmişi muâheze perdesi altında onları halen ve istikbalen dahi bu vazifeden menetmek isteyenler var ise de bu misilli itirâzâta: batıl, makîsun-aleyh olmamak yahut o devirde ulema herkes ile birebir ve hatta daha ziyade mazur bulunmak tarzında verilecek cevaplardan mâ-adâ en ziyade şâyân-ı dikkat bir ciheti vardır ki devr-i sâbıkta muhâlif-i şerʿ ahval eksik olmuyorsa da o devirde o gibi fenalıklar gazete satırlarına geçmediği için birtakım vukûât-ı âdiyye ve şahsiyye derecesinde kalarak âdâb-ı umûmiyye-i İslamiyye üzerinde icrâ-yı tesir edemezdi.

    Bugün ise -bütün iyi şeylerin suistimali ile fenâ olabilmesi kabilinden olarak- serbesti-i matbuata ufacık bir suistimal karışmak yüzünden sâha-i intişara vazʿı muhtemel bulunan münkerâtın, mevzubahis olması ve adeta kabul-i umûmiyyeye arz edilmesi kuvvetinde bir tesiri hâiz olacağı cihetle nazar-ı ehemmiyetten dûr tutulmamak lüzumu erbâb-ı basiret nezdinde müsellemâttandır.

    Fatih Dersiâmlarından Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Süleyman Arif Aslan

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_1/1324_1_SABRIM.pdf

     

     

     

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XIV

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den: İrs ve Zekât

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2 Sayı 50

    Tarih: 22 Şubat 1325

     

    İngiltere’de kanûn-i verâset, bütün emvâl ekber evlâdın yed-i tasarruf ve idaresine kalmak suretiyle olarak bu yüzden servetin inkisâma uğramaması İngilizlerin maruf olan servetleriyle sebep olduğundan ve İslam’da kanun-i verasetin bu faydayı temin edemediğinden bahsedenler bulunuyor.

    Evvela, İngilizlerin bu sayede zengin oldukları menzûrun fîhtir (tartışılır bir meseledir). Eğer bu servet, ekberiyeti haiz evladın servetleri manasına ise teslim olunabilir. Evlad-ı saire ise tâli’in zengin anadan, babadan doğmak mazhariyetine bir de zengin ananın ve babanın büyük evladı olmak üzere doğmak kaydının seyyie-yi inzimâmına uğramaları yüzünden hasıl olan ye’is ve iğbirâr (üzüntü ve gücenme) ile en ziyade büyük kardeşlerine ait bulunan bir serveti tevsîa’ya (büyütmeye) çalışabilmeleri pek müsteb’ittir (uzak ihtimaldir). Hisâb-ı vüstâ ve tabîi ile iki kardeşi birbirine düşüren bu kanuna karşı küçük kardeşler büyük bir fevkaladelik, hilaf-ı me’mûl bir metânet ibraz ederek bundan müteessir oluyorlar ise bu defa servetin kanûn-ı mezkûrdan ziyade ihve-i mahrûmede görülen fevkaladeliğe atfetmek münasip olur. Nitekim, bu ittihad-ı efkara, bu fikr-i teavüne malik olan kardeşler toplu bir sermaye ile birlikte ticaret etmek üzere bi’t-terâzî (rızalaşarak) mallarını taksim etmek istemezlerse bunların, Şerîat-ı İslamiye’de dahi istedikleri kadar idameyi şirket edebilmeleri için hiçbir mani yoktur. Kanûn-i mezkûre şu halin, şu ticaret-i müşterekenin mecburi olması, taht-ı temine alınması ise temin-i istifadeden olarak müraccah addolunmuştur. Çünkü kardeşler müttefik oldukları takdirde bi’l-ihtiyar dahi ticaret-i müşterekede bulunabilirler hilafı takdirinde ise bunları ittifaka mecbur eylemek ihtilafı teşdîd etmekten başka bir şeye yaramaz. 

    Bu kanunun tevsî’-i servete (servetin büyümesine) hadim olacağı farz ve teslim edilse bile bu kadar insanları hukukundan men ederek cem’-ü iddihâr edilen serveti ne yapayım? Mesela bütün insanlar hükümetler tarafından kuvvet-i lâ yemût (ölmez, yok olmaz bir kuvvet) haline yakın bir maişetle iktifaya mecbur edilerek, sefâhet derecesine varmayan bir takım mesârif-i müreffeheden memnû’ tutularak bu suretle arttırılan paralarına sahipleri hesabına iddihâr ve irbâh olunmak (kar getirtmek ve el koymak) veyahut mirasları büyük kardeşlerin eydiyeyi tahakkümüne bırakılmayarak daha tasarrufkârâne olmak üzere hükümetler tarafından idare edilmek dahi ittisâ’-ı serveti mucip olur. Kezalik hiçbir kimseye zerre kadar merhamet etmeyerek, açlığından ölürken görülen bir zavallıya bir dilim ekmek vermeyerek, on paranın üstüne on düğüm örerek servet sahibi olmak da mümkündür. Fakat ne çare ki bunlardan birinci vev ikinci usûl-i servetin muhtevi olduğu şiddete kanun-i hürriyet ve sonuncusunun delalet ettiği hast-ü denâite (aşağılık ve hastalığa) kanûn-i hamiyyet müsait olmaz. Demek isteriz ki insanlar için her ne suretle olursa olsun ale’l-ıtlak cem’-i servet muktezâyı akl-ü hikmet değildir.

     

    Nitekim, ilm-i servet ahkamına istinaden alem-i İslam’daki ferîza-yı zekata itiraz ederek “Bir Adam alnının teriyle kazandığı malının yüzde iki buçuğunu muhtacîne vermeye niçin mecbur olsun, karşılıksız olarak vukû bulan şu sarfiyât kavaid-i ilm-i servete mugayırdır” denilir de bulunduğu halde biz bu itirazı müstakil bir makale ile cevap vermeye tenezzül olunmayacak kadar eğersiz bulduk. Hakikaten insan bu gibi ahkam-ı mukaddese-i İslamiye’yi intikâda kalkışmak için iki manasıyla hiss-i insâftan tecerrüt etmelidir. Acaba düşünülmüyor mu ki insanların yalnız ilm-i servet kavanîni ile amil olmaları mümkün olamayıp ma’delet, fazilet, izzet-i nefs ve muavenet-i hemcinsî gibi kavanîn-i insâniyeti de büsbütün unutmamaları velhasıl yalnız bir kanuna değil bütün kavânîn-i medenîyenin halîtasını (karışımını) yaparak, nükât-ı i’tilâfını (ülfet edip birleştikleri noktaları) bularak düstûru’l-amel (prensip) ittihaz etmeleri lazımdır. Hele bir (biz?) Müslümanlar ve Osmanlılar, Dînimizin teşvikiyâtından başka ecdâd-ü eslâfımızdan vâris olduğumuz hubb-i meâlî (yücelik sevgisi), tebcîl-i mekârim hissiyatıyla da muhtacîne muavenetin tenâkus-i serveti mucip olması kanununa karşı mütehekkimâne: (sanki bilinmedik bir hakikat-i keşf keşfolunmuş) deyiveriyoruz. Vaktiyle ecille-i dinimizden iki zat-ı Şerif (1) teklif ve tekellüften (sorumlu tutmak ve sorumluluk almak) ari olarak mahza fikr-i istirşâd ile görüşürken:

    -Taişiniz ne yoldadır (hayat geçiminiz nasıldır)?

    İstifsârına karşı:

    -Bulursak yeriz, bulmazsak sabrederiz.

    Cevabını alan zatın:

    -Bizim memleketin (Horasan) kilâbı da (köpekleri de) böyledir. Biz, bulmazsak şükrederiz. Bulursak îsâr-ü ibzâl ederiz.

    Demesi de deminki kanûn-i servete uymuyor değil mi? Bir de muhtacîne muavenet noksan serveti mucip olduğu fikrini teslim etmesek ne lazım gelir, çünkü vermekle malın eksilmesi gibi hasbe’z-zâhir (görünüş itibariyle) malum olan bir şeyin hakâik-i ilmiye sırasında tadâd olunacak kadar değeri yoktur, bunu herkes bilir. Marifet, kûtah-bînânın (kısa, dar görüşlülerin) kendi kendilerine akıl erdiremeyecekleri bir hakikati meydana koymaktır. İşte bütün sathî nazarân ile beraber hükm-i mezkûru kabul eden kaide-i servete rağmen bizim kanun-i hikmet beyanımız [يَمْحَقُ اللَّهُ الرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ](Hazret-i Mevlâ, faizi mahveder, öte yandan sadakaları da bereketlendirir) (Bakara Sûre-i Şerîfesi, 276. Âyet-i Kerîme) buyuruyor.

    El verir ki biz bu hale, sadâkâtın izdiyâd-ı emvâli mucip olacağına zimân-ı İlâhî (İlâhî bir tazmînât vaadi) ile de itimat ederiz. Ve bu bapta ciddi bir kuvve-i imaniyenin asârı görüleceğine şüphe etmeyiz. Fakat bunun cihet-i maddiyesi de şayan-ı dikkattir. Çünkü bir memlekette servet-i hakikiye o memleketin servet-i umumiyesi olmak lazım gelir. Aç ve çıplak ahalinin gayr-i memnû’ nazarları altında beş on zenginin payidar olması, hele mesûd ve müsterih yaşaması pek müşkil olur. Bir kere muavenet görmeyen fukaranın gözleri ağniyayı memleketin emvâlinde olmak yüzünden çok mehâzîr tevellüt eder. Saniyen, fakr-ü ihtiyaçtan nâşi birçok emrâz-ı sâriyenin baş gösterebilmesi cihetiyle memleket bir takım mesârif ihtiyarına mecbur olur ki bu tesîrattan ağniya dahi mâlen ve bedenen azâde kalamazlar. Zaten çaresine bakılmayan fakr-ü ihtiyacın kendisi de sârî bir hastalıktır.

    Salisen, fakr-ü zaruret tenâküs-i nüfus, vâridât-ı devletin mahdûdiyetini ulûm ve fünûnun tammüm edememesini icap ederek bu suretle hasıl olan za’f-i umuminin isticlâb edeceği tesîrât-ı hâricîyede bi’t-tab’ umumi olur. Erbâb-ı dikkat bu gibi nükât (incelikler) ve dekâiki her gün işitilerek manası düşünülmemeye alışılan (الصدقة ترد البلاء وتزيد العمر) (2) (Sadaka belayı def eder ömrü de uzatır) Hadisinden istihrâc edebilirler.      

                                                                [Ma ba’di var]

                                                                                                                                                      Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

     

     

    Dipnotlar:
    [1]: İbrahim bin Edhem ile Şakîk-i Belhî Kuddisehu Esrârahuma

    [2]: Hadîs-i Şerîfi bu lafızlarla bulamadık ve fakat şu hâliyle rivâyet var. “وصدقةُ السرِّ تطفئُ غضبَ الربِّ وصلةُ الرحمِ تزيدُ في العمرِ” “Gizli verilen sadaka, Rabb’in gadabını söndürür, ve sıla-yı rahm de ömrü uzatır”. (Ebû Ümâmeti’l-Bâhilî, Şerhu Selâsiyâti’l-Müsned, 2/248, Taberânî:8014, Hasen bir rivayet)

  • Ahlâkın Esâsı ve Medeniyyetin İstinadgâhı Dindir

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasûhî Bilmen

    Dergi: İslam’ın Nuru Cilt 1, Sayı 10

    Tarih: Cemaziyülevvel 1371 (1 Şubat 1952)

     

    Din: Allah Teâlâ Hazertleri tarafından vaz’ olunmuş bir kanûn-ı mübîndir ki, insanları gâyey-i hilkatten haberdar eder. İnsanlara hidayet ve saadet yollarını gösterir, insanları, erbâb-ı ukûlu (akıl sahiplerini) kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla bizatihi hayır olan umura (işlere) sevk eder. Bu kanûn-i mübini enbiyâyı ızâm hazarâtı Cânib-i İlâhîden bitarîki’l vahy (vahy yoluyla) telâkkî (alarak) ederek nâsa (insanlara) tebliğ buyurmuşlardır. Binaenaleyh dinin vâzı-ı hakikisi Cenâb-ı Hak olup menşe-i aslisi vahy ve nübüvvettir.

    Son asırlarda bazı hükemânın (din-i tabii diyânet-i tabiiye) namı ile vaz’ etmek istedikleri bir takım umdelere ve câhiliyyet devrelerinden kalma bir kısım bâtıl mezheplere mutlak surette din namı verilemez. Bunlar, hiç bir veçhile din mâhiyyet-i ulviyyesini haiz olmazlar. (Din- tabii) denilen şey nihayet bir meslek-i felsefiden ibaret olabilir. Akvâm-ı câhilenin sâlik oldukları mezhepler de Edyân-ı bâtıla (batıl dinler sapık dinler) namı ile yâd olunur. Ervâha,(ruhlara) bazı mevaddi ibtidâiyyeye, bir kısım nebâtat ve hayvânâta kevâkibe, (yıldızlara) insanlara, esnâma(putlara) taabbüd eden akvâmın zâhib bulundukları yollar bu cümledendir.

    Din hakkında müteaddid tarifler vardır [1]. Biz yukarıdaki tarif ile iktifa ediyoruz. Ancak bu tarifin bazı fıkralarını biraz tavzih edeceğiz. Şöyle ki:

    1-    Din: (Taraf-ı ilâhiden vaz’ olunmuş bir kanûn-ı mübindir). Binaenaleyh insanlar tarafından vaz’ olunan kavânîn (kanunlar) ve nizâmat ve sâir ilmi, sinâî müessesât, din mahiyyetini haiz olamaz.

    2-    Din (İnsanları gâye-i hilkatden haberdâr eder.) Malum olduğu üzere insanlar, beyhûde yere yaratılmamışlardır. Hilkat-i beşeriyyede bir hikmet-i ilâhiyye mütecellidir. İnsanların yaratılışı pek ulvi bir gâyeye müteveccihdir. Nitekim, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

    Ayet-i celîlesi bu gayeyi nâtıkdır. İşte din insanları bu gayey-i hilkatten haberdar eder, insanlara mebde’ ve mead hakkında pek mükemmel malumat verir. İnsanlara dini, dünyevi vazifelerini talim eder. 

     

    3-    Din: (İnsanlara hidâyet ve saadet yollarını gösterir.)

    Bu fıkra mühim bir hakikattir. Şöyle ki: Din bir mürşid-i hakikattir. İnsanlara tarik-i necâtı, şehrâh-ı saadeti gösterir, insanların bir sahay-ı i’tilâya vasıl olmalarına delalet eder. Yoksa insanları ellerinden tutup da hemen hidayet ve saadete isal etmez. Belki insanlar, din-i ilâhinin ahkâm-ı kudsiyyesine riayet, gösterdiği tariki takibe gayret etmelidirler ki, bilfiil saadet ve hidayete vasıl olabilsinler.

    4-    Din: (İnsanları, erbâb-ı ukûlu,kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla bizatihi hayr olan umûra sevk eder.)

    Bu fıkradan münfehim (anlaşılıyor) oluyor ki, insanların din-i ilâhî sevkiyle halen ve malen hayra salah ve necâta nail olabilmeleri için, bu dini kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla kabul etmeleri lazımdır. Yoksa vukû bulacak cebir ve ikraha veya gizli bir maksada mebni, dini, zahiren kabul edip de kalben münkir olanlar (münafık) nam-ı şenîini (kötü, bayağı) alacaklarından, bu gibi eşhâs, sâika-i din ile hayra, felah ve salaha mazhar olamazlar.

    5-    (Dinin vâzı-ı hakikisi Cenâb-ı Hak olup menşe-i aslisi vahy ve nübüvvettir).

    İnsanlar bizzat vâzı-ı din olamazlar. Hatta peygamberân-i ızâm hazarâtı, yalnız ahkâm-ı diniyyeyi tebliğe me’murdurlar, hiç biri hakikaten vâzı-ı din değildir. Kendilerine vâzı-ı din, şâri-i mübîn denilmesi mecâzdır. İnsanların vaz’ edecekleri din veya vücuda getirecekleri felsefe, beşeriyyetin hidayeti, saadet-i uhreviyyesini (ahiret saadetini) te’min edemeyeceği gibi, saadet-i dünyeviyyesini temine, ferdi, içtimai hayatını hüsn-i tanzime de kafi olamaz. Şöyle ki:

    1-    İnsanlar, Allah Teâlâ Hazretleri tarafından bitariki’l vahy tesis buyurulan bir dini mübîne nail olmadıkça, bilinmesi lazım olan bir çok hakâyika muttali olamazlar [2]. Hele Rizâ-i Bârîye mutabık olacak ibadat ve taatin nelerden ibaret olduğunu asla keşfedemezler, Rızay-ı İlâhîyyeye mazhariyyet şerefi, temin edilmedikçe beşeriyyet için hidayet ve saadete vüsul kabil olamaz.

    2-     Mevzuat-ı beşeriyyeden olan her şey, bir nice nâtemâm cihetleri hâvidir. Nâtemâm  (eksik) şeyler ise, dinden beklenilen mesâlih-i âliyyeyi temine kifayet edemez.   

    3-     Mevzuat-ı beşeriyyeden olan bir din veya bir felsefe, hiçbir zaman hata, ve butlandan (değiştirilmiş) hâli, tab’ı beşerde (beşer tabiatında) meknuz (gizli) olan tehakküm ve istibdâdın tecelli-i âsârından vareste olamaz. Bu mahiyyette olan bir şey ise, umum beşeriyyeti salaha nail, gaye-i kemale isal edemez.

    4-    İnsanlar vâz-ı din olabilseler efkâr-ı beşeriyyedeki tehalüfe (ayrılığa) binaen müteaddid, muhtelif edyân (dinler) meydana gelir. Bu muhtelif edyân ise, beşeriyyeti bir daire-i vahdete celbedecek hasaili câmî, umum beşeriyyetin saadetini temin edecek kabiliyyetini haiz olamaz.

    5-    İnsanların vaz’ edecekleri din, hiç bir vakit beşeriyyetin amâk-ı ruhuna (ruhun derinliklerine) nüfuz edemez. Efrad-ı beşeriyyenin böyle bir dine itaat ve inkiyâdı ansamimi’l kalp (seve seve) olamaz. Gayey-i emellerine münafi (aykırı) bir hâletin tehaddüsü (zuhuru, oluşu) böyle bir dine karşı isyan etmelerine kifayet eder.

    İnsanlar, ancak Allah’u Zülcelâl Hazretlerinin evâmir ve nevâhisine inkıyad etmeye vicdanen muvafakat ederler. kendileri gibi hüviyyet-i beşeriyyeyi haiz bulunan eşhasın din namına ihtira edecekleri şeyleri, kanûn-i ilâhî mesabesinde telakki ederek ona taat için kendilerinde bir mecburiyyet-i vicdaniyye hissetmezler. Bu itaat temin edilmedikçe de, hiç bir vakit saadet-i umumiyye tecelli edemez.

    Binaenaleyh, bir takım edyâın asırlardan beri bir çok mütefekkirîn tarafından hüsn-i kabule mazhar oluşu, ve bunların ahkamına her asırda mehmâ imkan itaat oluna gelmesi, bu edyânın esas itibari ile birer din-i ilâhiye râci’ olduğuna şehadet eder. Zaten hiçbir millet yoktur ki, kendilerine vaktiyle bir peygamber gönderilmiş olmasın. Nitekim:

    وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا فٖيهَا نَذٖيرٌ

    Ayet-i Celilesi bunu nâtıkdır [3].

    Ancak mürûr-i â’sar (asırlar) ile birçok milletler din-i ilâhiyyeleri tahribata uğratarak, cadde-i hakikatten çıkmışlardır. Fakat bununla beraber yine aralarında din-i ilâhinin bir kısım âsâr-ı âliyesi baki kalmıştır. Yoksa esasen bir din-i ilâhiye müstenid olmayıp da mevzuat-ı beşeriyyeden olduğu malum bulunan edyânın payidar olabilmesi, muhtelif sunûf-ı beşeriyyenin (beşer sınıflarının) kulûbunu teshîr edebilmesi ilmen, tab’an kabil değildir.

     

    Vâkia bir takım edyân-ı batıla vardır ki, bunların menşei zunun (zanlar, tahminler) ve hurâfattır. Böyle olmakla beraber, bu batıl dinlere bir çok insan kütleleri mu’tekid bulunmaktadır. Şu kadar var ki, bu gâfil insanlardan her biri, din namına kabul ettiği tariki, bir din-i ilahi olmak üzere telâkki etmiş, bu batıl tariklerin mevzuat-ı beşeriyyeden olduğuna kâil bulunmamıştır. Mahaza, bu batıl dinler, edyân-ı ilâhiyyenin haiz olduğu meâlinden mahrum oldugundan, beşeriyyet-i mutefekkireyi kendi dairesine celb edememiştir.

     

     

    DİN-İ TEVHİD 

    Beşeriyyetin ilk dini, din-i tevhid ve tenzihtir. Çünkü Ebü’l beşer (insanların babası) olan Hazret-i Adem aleyhisselam, mazhar olduğu vahy ve talim-i Rabbani sayesinde din-i tevhide nail olmuş ve haiz olduğu nübuvvete binaen bu din-i mübini kendi evlâd-u ahfadına da teblig eylemiştir. Binaaenaleyh insanların o tarihten itibaren akide-i tevhide malik olarak, bir Hakk-ı Zülcelale ibadet etmişlerdir. Ancak bir müddet sonra ebnây-ı Adem (insan oğulları) arasında cehalet âsârı yüz göstermiş, gide gide bir takım batıl akideler türemiştir.

    كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً

    Ayet-i Celilesi gösteriyor ki, insanlar bidâyeten ümmet-i vâhide olup, her biri fitrat-ı selimeye, hüsn-i itikada malik idi, bilâhare ihtilafata düşerek bir kısmı imanını muhâraza etmiş, bir kısmı da küfür ve isyân vâdisine düşmüştür. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, ehl-i imanı sevap ile tebşir, ehl-i küfür ve isyanı azâb ile inzar için, vakit vakit peygamberler göndermiş, nâs arasında zuhur eden ihtilâfâtı hâl ve fasl için de onlara, kitaplarını inzâl buyurmuş, bu suretle de tevhid üzerine mübteni, esasen müttehid olan edyân-ı ilâhiyye vücûde gelmişdir.

     

    Dipnotlar:

    [1] Din: lugâtde âdet, siyret, hüküm, ceza, taat, rey ve siyaset gibi manalara gelir.

    [2] Akil: Mevcûdiyet-i ilahiyyeyi, bazı esasat-ı diniyyeyi idrak edebilirse de sair ahkam-ı diniyyeyi, hakâik-i âliyyeyi idrak edemez.

    [3] Amerika ahali-i kadimesi, bu kıt’aya, Asyadan muhaceret etmiş olduğundan vaktiyle onlara da peygamber gönderilmiş olduğu şüphesizdir.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XIII

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden Sa’y-ü Servet

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2 Sayı 48

    Tarih: 8 Şubat 1325

     

    Bazılarımızda eskiden kalma ve son zamanlarda umumiyetle din-i İslam’a isnat olunan bazı yanlış fikirler vardır. Fani dünya için çalışmak ne lazım, ahiretim mamur olsun da üç günlük Dünya’yı nasıl olsa geçiririm. Cenâb-ı Hak rızkımı tekeffül etmiştir. Hazret-i Allah’ın kefâletine emniyet-i tâm değil mi ki tahsîl-i maişet uğrunda bu kadar yorgunluğa lüzum göreyim. Bundan Hazret-i Allah’a tevekkülsüzlük çıkar, derler. Ve bu sözleri bir nev’î sûfilik, dindarlık olmak üzere sarfederler. Halbuki bu gibi fikirler dine, İslamiyet’e leke sürdürüyor, bir din ki mensûbînin tenbellikle, ilişkisizlikle fakr-ü sefâlet içinde kalmasını ve bunun neticesi olarak sair milletlerin kuvvet ve satvetleri altında ezilmesini mucip olursa o din nasıl doğru ve makul bir din olabilir, dedirtir. Muazzez ve mukaddes bildiğimiz dinimiz bizi düşmanlarımızın ayakları altına atıyormuş, dünya’da yaşamaya bedel sürünmemizi istiyormuş, hiç böyle şey olur mu? Bunlar dine iftiradır. Peygamberimiz Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz bir Hadîs-i Şerîf’de: “Sizin hayırlılarınız ne dünyası için ahiretini, ne de ahireti için dünyasını terk ve ihmal edenler değildir [1] belki sizin hayırlılarınız dünyası ile ahireti beynini cem’ edenlerinizdir.” Buyurmuşlardır. İntiharın hasbe’d-diyâne ne kadar mezmûm bir şey olduğu malumdur. İntihara katiyyen razı olmayan bir din fakr-ü sefâlete razı olmaz. Çünkü, bâ-husus asr-ı hâzırda fakr-ü sefâlet dahi tedricen intihar demektir.

    Diğer bir Hadîs-i Şerîf’de “Kâde’l-Fakru en yekûne küfran” (fakirlik neredeyse küfür olacaktı) buyurulmuştur. Yani fukaralık küfre yakın bir şeydir. İşte bu Hadîs-i Şerîfin dahi sırrı i’câzîdir. Zamanımıza tatbikan ne kadar zahir ve aşikardır. Çünkü zamanımızda ferden ve cem’an ahkam-ı dîniye’yi muhafaza ve icra etmek fakr-ü zaruretle beraber pek müşkildir, o derece metânet, zaaf-ı ahlak devirlerinde her baba yiğidin karı değildir. Mal-i Dünya ile ahiretin de kazanılacağını müsbit delâilden olmak üzere ecdadımızdan bize yadigar kalan bu kadar hayrât ve müberrât hep servet sayesinde değil midir? Ve fakr-ü vifâka ile beraber meşhudumuz olan bunca müessesât-ı hayriyeyi vücuda getirmek kabil midir? Onun için bir Hadîs-i Şerîf’de (Ni’me’l-mâlu’s-sâlihi li’r-raculi’s-sâlih) buyurulmuştur. Yani “iyi adam için iyi mal ne güzel ve ne kadar lüzumlu bir şeydir”.

    Hele bu bâbta: 

    “Dareballahu meselen abden memlûken la yagdiru ala şeyin ve men razegnahu minna rizgan hasenan fehüve yenfigu minhu sirran ve cehran hel yestevûne’lhamdulillahi bel ekseruhum la ya’lemûn”

     Ayet-i Kerîmesi pek büyük, pek belîğ bir ders-i ibret teşkil etmektedir. Öyle ya: Kendi kendine elinden bir şey gelmeyen ve ötekinin berikinin ihsân ve imtinânı altında geçinen (abd-i memlûk) (köleler)le, Rezzâk-ı Âlemin hazâne-i fıtratından istihsâl-i servet ederek bunu nevine sırran ve cehran, her türlü muavenetten geri durmayan yed-i ulyâ ashabı, beşeriyetin bir sınıf-ı zelili bulunan deminki bendegân, inayetle şu ahrâr-ı ümmet ve erbâb-ı hamiyet hiç müsavi olabilirler mi? Yine bir Hadîs-i Şerîf’de; (Li-en ted’ahum ağniyâe hayrun min en ted’ahüm ‘âleten yütekeffifûn) buyuruluyor ki vereseyi zengin olarak bırakmaklığın, fakir, aleme avuç açmaya mecbur bir halde bırakmaklıktan elbette hayırlıdır demektir. İslâm’da bu gibi asâr ve ehâdis la tuhsâ (sayılamaz) bir haldedir.

    Mâl-ı dünya ile ahiretin de kazanılabileceğini söylemiştik. Hatta diyebilirim ki âkıl ve mudakkik olan insanlar, kazandıkları servet-i Dünya’yı hayrâta, menâfi’-i millete sarf ederek ahireti de elde etmek şöyle dursun hayrâta sarf etmeye bile kalmaksızın, menâfi’-i umûmiyeye hizmet iktidarını haiz olmak niyetiyle henüz istihsâl-i servet ederken ahireti servetle beraber kazanmaya muvaffak olurlar. Çünkü (İnneme’l-a’malu bi’n-niyât) kavl-i şerîfi müslümanlığın en büyük düsturlarından olduğu cihetle servetin esnâ-yı iktisâbında mevcut olan hüsn-i niyetleri ile me’cûr olmaları iktiza ederek kazanılan her bir akçe ile birlikte bir de sevap kazanılmış demektir.

    Yukarıdan beri arz eylediğim hakâikle beraber teslim olunacak bir cihet vardır ki o da İslamiyet’de mâl-i dünya’nın helâline hesap ve haramına azâp terettüp edeceği ve dünya, mü’minin zindanı olduğu ve yine dünya’nın nezd-i Hüdâ’da sivrisinek kanadı kadar bir değeri olmadığı ve bunun için ne kadar çalışılsa yine rızk-ı maksûmdan ziyade olamayacağı ve fukaralığın ind-i İlâhi’de kadri pek âli bulunduğu tarzında bir çok asârın mevcut olmasıdır. İşte insanları atalet ve sefalete sevk eden sabıkü’z-zikr zünûn ve ebâtîl ashabı işbu asârı bi-gayri hakkın kendilerine senet ittihaz etmek suretiyle sü-i istimâl ettikleri gibi basiretsiz ve bazı erbab-ı kalemimiz zünûn-i mezkûre ashabını takbih ve tezyif edeyim derken İslamiyette bunlara, velev menşe’-i galat olacak hiçbir şey yokmuş gibi idare-yi lisan ederek asâr-i mezkûrenin vücuduna karşı müferrit bir eser-i tegâfül göstermektedirler. Halbuki bu eserler mezâmîn-i eş’ârdan kelimât-ı kibara, oradan da Ehâdis ve Ayâta doğru yükselmekte olduğundan nazar-ı bahs-i tevcihe alınmadan geçiştirilmesi caiz olmayacak derecede mühimdir. Evet İslamiyette insanları dünya için sa’y-ü amelden men’ etmek büyük bir dalâl ve vebâl olmakla beraber beri tarafta, işbu sa’y-ü amel manilerinin sözlerini müeyyit gibi görünen bunca asâra da cevap vermek iktiza eder. Âlem-i matbuatta bir vakit parlayıp sönen bir muharrir zî-ikdâmımız:

    Fânîst Cihân der-û vefânîst

    Cihan fânidir, yok olacaktır onun içerisinde vefâ da hiç yoktur.

    Mısrâ’-ı ma’rufuna ne kadar saçma! Diyordu. Lakin haydi bu saçma olsun mealen buna muvafık olan bu kadar Âyât ve Ehâdîse ne diyecek? Öyle ise İslamiyet dairesinde taharri-yi hakikat fikrinde bulunan bir adamı, öyle saçmadır deyip geçivermek kandırmaz. Bu bapta etraflıca ta’mîk-i tahkîkât etmek lazımdır. İşte İslamiyette mâni’-i mesâ’-i gibi görünen o eserlerin hep bir nüktesi, birer mevkii vardır: servetin, helaline karşı hesap ve haramına karşı azap vardır demek, insanları tahsîl-i servetten değil tahsîl-i servet esnasında haksızlıktan, istikametsizlikten men’ içindir ki bu da lazım değil midir? Bugün ahalimizde, geceyi gündüze katıp ve haram helal demeyip iktisâb-ı servet için çalışmak emrini verebilir miyiz? İslamiyet iktisâb-ı servet esnasındaki mezâlik-i akdâmı (ayak kaymalarını) nazar-ı dikkatten dûr tutmamakla servet-i umûmiyemize bir darbe mi vurmuştur? Bilakis… devr-i sâbıktaki servetperest paşalarımız malum, şimdi bu meslek-i mesâi’-yi bir az daha tamîm ediniz, bakınız: Servet-i umûmiyemiz bu sa’y-ü verzeşten müstefid mi oluyor? Yoksa şimdikinden de bedter bir hal mi geliyor?

     

    Dünya müminin zindanı olduğu ve fukaralığın nezd-i Hüdâ’da kadri bâlâter bulunduğu meselelerine gelince bu gibi beyânâtın ma-sîka lehi yine sa’y-ü amelden tenfîr olmayıp dünya’da mesâi’yi ne kadar ziyadeleşse yine fukarasız memleket bulunmak kabil olmaması ve belki sa’y-ü amel derece-yi kusvâya vasıl olan memâlikte bir kısım halkın daha elîm bir fakr içinde kalmaları zaruriyat ve meşhûdâttan olması ve hatta o gibi memâlikte seyyâle servet-ü saadet bütün azimetiyle, bütün kuvvetiyle mahdut mecralara mansap olarak ekseriyeti teşkil eden nüfus-i sairenin, ağniyânın hisse-i sefâletlerine de varis olmak derecelerinde düçâr-i ta’b (yorgunluk) ve ızdırap olmaları cihetiyle beyânât-ı mezkûrenin, her halde dünya yüzünden eksilmek şöyle dursun belki mevcudiyetleri günden güne kesret ve ehemmiyet kesbeden fukrâyı me’yusiyetten kurtararak kendilerine başka bir suretle şevk ve ümit vermek ve belki bu sayede mahfuz kalacak kuvve-i ma’nevileriyle dünyaca olan mesailerine de yeniden bir hayat-ı ciddiyet ve celâdet getirmek üzere sarf ve îrâd edilen hikemiyât-ı âliyeden olduğu enzâr-ı uli’l-ebsâre hafi değildir.

    Sonra, fukaralığın kadri yüksek olduğunu natık olan sözlerin hakikati itibariyle hususi muhatapları da vardır ki onlar fukara ile beraber vezâif-i insâniye ve kemâlât-ı beşeriyeyi cem’a muvaffak olan ve fakîr oldukları halde ağniyanın gözüne kestiremediği asâr-ı hamiyyeti ibrâz eden müstesna-yı hilkat erlerdir. Fakat bu itibar ile cümel-i mezkûre düstûr-i umumi halinde bulunamaz.

     

    Dünyanın ve dünyalığın nezd-i Hüdâ’da sivrisineğin kanadı kadar değeri olmadığını ifade eden beyânâta gelince, bundaki nükte-yi hikmet ve hakikat pek âlidir. Malum olduğu veçhile sâha-yı alemde insanlık şan ve haysiyetini muhafaza eden milletler için istihkâr-ı hayat hasletine ihtiyaç vardır. Nitekim Japon Devleti’nin, dünya’ya şan veren muzafferiyet-i harbiyesindeki esbâb-ı mühimmenin en birincisi, Japon milletinin ahâl-i ruhiyesinde görülen istihkâr-ı hayât hasîsesi teşkil eylediği erbâb-ı vukuf nazarında kabul edilmiş idi. İnsanlığın teâlisi için istihkâr-ı hayata ihtiyaç bulununca bu hususta istihkâr-ı servet ihtiyacı daha evvel müsem olmak lazım gelir. İnsaniyet ancak sahibi nazarında müstahker olan servetelerden istifade edebilir. Yoksa:

    Derhemehu minhu hiyne tes’elehü

    Mekânu rûhi’l-cibâli min cesedihi

    Medlûlü kabilinden olarak servet ve samanı ma’şuka vicdanı olan zenginlerden beşeriyete hiçbir hayır dokunmak ihtimali yoktur. 

     el-Hâsıl, İslamiyette mevcut olup bazı ezhân-ı kasıranın, hikmetini takdir edemediği beyânatın hülasa-yı müeddâsına nazaran servet iktisâbına çalışmalı fakat, servet gaye-i maksat ittihaz edilmemelidir. İşte bu niyetle çalışmaya dünya için çalışmak bile denmez.

                                                                                                                                                         Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

     

    Dipnotlar:

    [1]: (Ve en leyse li’l-insâni illa ma sa’a) Âyet-i Kerîmesini yalnız Dünya için çalışmak mevkiinde okurlar, işte bu Hadîs-i Şerîf ve Âyetin ma ba’dindeki (Ve enne sa’yehu sevfe yura)(gayretinin karşılığını yakında görecek) kavl-i kerîmine tatbikan mutâd olan suret-i irâd ve istişhâdı tashih etmelidir. 

  • Osmanlılarda Yetişen Büyük Türk Alimleri: Sinan Paşa

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, Cilt1, 2.Sayı

    Tarih: Ağustos 1956

     

     

    Bundan evvel İslam’ın 4. sayısında intişar eden yazıda genç nesle büyük Türk alimlerini tanıtmayı vadetmiş ve İstanbul’umuzun ilk kadısı kıymetli alim Hıdır Bey’i tanıtmaya çalışmıştım. Bu yazıda Hıdır Bey’in nesli necibi Sinan Paşa’yı tanıtmak istiyorum.

     

    Şu ciheti sarahaten söyleyeyim ki, maksadım yalnız eslâfin hal tercemelerini yazmak değil, cemiyetimizin o zamanki ilim ve irfan seviyesini belirtmek, yeni ve müstakbel nesilleri daha fazla çalışmaya teşvik etmektir. Bir cemiyette müstesna olarak bir iki şahıs yetişip yükselebilir. Bu, o cemiyetin medeniyet ve irfan seviyesini göstermez. Fakat bu gibilerin sayısı yüzleri aştı mı hal değişir. İşte alimlerimizden bahsettiğimiz devirler böyle idi. En ufak bir kasabada dahi ilim ve irfan hareketi vardı. İznik, Bursa, Aydın. Manisa, Kayseri, Aksaray, Konya, Sivas başta gelmek üzere diğer şehir ve kasabalar birer ilim merkezi halinde idi. Bazılarının zannettikleri gibi bu faaliyet ulûmu şer’iyye ve nakliyeye münhasır değildi. Zamanına göre diğer ilim, fen ve sanat sahalarında da hal aynı idi. Bugün iftiharla temaşa ettiğimiz muhteşem camiler, medrese ve imarethanelerle sanatın inceliklerini taşıyan türbe ve sebiller, su bent ve kemerleri, köprüler her türlü müdafaa vasıtalarıyla mücehhez muazzam ordu ve donanmalar ve diğer medenî abideler ve eserler bu hakikatin en bariz delilleridir. İlim, fen ve sanattan mahrum bir muhitin bu kıymetleri meydana getirmesine imkan yoktur. Bilmünasebe söyleyelim ki bir cemiyetin medeniyet ve irfan hayatı, muhitin temayüllerine göre müspet veya menfi bir halde mütebeddildir. Muhiti, idare edenlerle aile ocakları ve irfan müesseseleri vücuda getirir. Gaye birliği, iyi ahlak, ilim aşkı ve sa’y-ü gayret gibi meziyet ve vasıflar taşıyan muhit o cemiyeti mutlaka refah ve saadete götürür. İşte kendilerinden bahsettiğimiz alimler böyle bir muhit içinde yetişmişlerdir. Bu mefahiri kaydettikten sonra Paşa’nın neşet ve şahsiyetini izaha devam edelim.

    Sinan Paşa, 6 Recep 844 yılında Bursa’da dünyaya gelmiştir. Adı Sinanü’d-din Yusuf’tur. Mümtaz alimlerden Sinanü’d-din Yusuf adında beş altı zat daha vardır ki bunlar yekdiğerinden lakapları ve babalarının adları ile ayrılırlar. Sinan Paşa hilkatin lutfuna mazhar olan bir zekaya sahipti. Kudreti fatıramın kendisine ihsan eylediği bu zeka ve kabiliyetle 15 ile 20 yaş arasında tahsili mutad olan ilimleri öğrenmişti. Ulema arasında büyük kıymet ve mevkii olduğu gibi Osmanlı Padişahları arasında ilmi tebcil ve teşvik ile temayüz eden Fatih Sultan Mehmet’in nazar-ı dikkat ve takdirini çekmişti. Babası Hıdır Beyin vefatından, yani Hicri 863 tarihinden sonra Padişah onu Edirne’de bir medrese ile darü’l-hadis’e müderris tayin ve müteakiben kendisine muallim intihap etti. Bu münasebetle Paşa, halk arasında “Hoca Paşa” unvanı mefharetiyle anılmaya başlandı. Sinan Paşa, zamanının reisü’l uleması mevkiinde sayılırdı. 

    20 yaşından evvel bir gencin muhitin ve padişahın nazar-ı takdirini çekecek bir varlık sahibi olması insana biraz mübalağalı gelir. Fakat sa’yin ne olduğunu ve vaktin insana neler vereceğini bilenler için hiçte istibâd edilecek bir şey değildir. Sinan Paşa ve emsali muntazam ve feyizli bir tedris altında geceli gündüzlü durmadan çalışıyor ve beyhude ölen vakitlerin geri gelmeyeceğini biliyorlardı. (1)

    Fatih, Sinan Paşa’yı, onun akl-u tedbirini o derece takdir etmişti ki az bir müddet içinde müşavir-i hassı olmak mertebesine kadar yükselmişti. Bu esnada padişah, Paşa’yı, meşhur alim Ali Kuşçu’dan riyaziye ve heyetteki malumatını genişletmeğe teşvik etti. Bu arzu üzerine Sinan Paşa, şakirdi irfanı Molla Lütfi vasıtasıyla bu sahadaki malamatını arttırdı. Molla Lütfi, Ali Kuşçu’nun riyaziye ve heyet takrirlerini zapt eder ve bunları hocası Sinan Paşa’ya getirip meseleler üzerinde müdaveleyi fikrederlerdi. Böylece paşa malumatını ikmal edince padişahin emriyle, Gazizade Rumi’nin “Çağmini”ye yazdığı şerhe, haşiye ve izahlar ilave etti ve gösterdiği muvaffakiyet üzerine Hicri 875 yılında Vezaret rütbesiyle taltif olundu. Paşanın izah ve mütalaasındaki incelik Ali Kuşcu’nun da hayretini mucip olmuştu.

    “Çağmini”, Mahmut bin Mehmet Çağmini Harzemi’nin heyete dair yazdığı “Mülâhhas” adlı meşhur eserdir. Buna müteaddit şerhler ve haşiyeler yazılmıştır. Katip Çelebi merhum “M” harfinde bunları kaydeder.

    Sinan Paşa, Ali Kuşçu’ya niçin bizzat gitmeyip de talebesinden Molla Lütfi’yi tavsif etti? Ya meşguliyeti müsait değildi veya çok takdir ettiği Molla Lütfi’nin zeka ve düşünüşlerinden istifade etmek istemişti. Hiç şüphe yoktur ki ilim mevzuunda kibr-ü âzâmet hatıra gelmez.

    Sinan Paşa, felsefeye meraklı idi. Düşünüp incelemeden hiçbir hususta hüküm ve karar vermezdi. Bu sebeple bazı muasırları, hatta muhterem babası Hıdır Beyin onu vehim ve şek ile töhmetlendirdikleri riayet olunur. Belki onlarca öyledir. Fakat Paşa, kendisine itminan gelmeyen meselelerde hakikate nüfuz etmek için incelemeye lüzum görürdü. Bir gün babası Hıdır Bey ile yemek yerken bahse girişirler. Sinan Paşa, adetini bozmayarak tereddüt ve şek mesleğini istilzam eder. Hıdır Bey, hiddetlenerek “Sinan, sen o derece vehim ve şüphe içindesin ki ortada duran sahanın bakır oluşunda bile kendini tereddütten kurtaramıyorsun!” der. Sinan da, “Evet, öyledir; ne olduğunu anlamak için tahlil etmek icap eder” diye mukabelede bulunur.

    Sinan Paşa reybî bir zat değildi. Hakaik-i eşyanın halis bir mü’min ve muhibbi, mutasavvıf bir alimdi. Aşağıda bahsedeceğimiz “Tazarruname”si ilim, akide ve imanının şeffaf bir aynasıdır. Tasavvufa olan muhabbeti sevkiyle intisap eylediği Şeyh İbnii Vela’yı sık sık ziyaret eder ve bazen Şeyh Vefa camiinde halka vaiz ve nasihatlerde bulunurdu.

    Bir gün Fatih, hususî kütüphanesi için kendisinden bir kütüphane memuru sormuştu. Paşa, Molla Lütfi’yi tavsiye etti ve bu münasebetle Molla Lütfi’nin ilim ve meziyetlerinden bahis ile Padişaha onu medh eyledi. Padişah bu tavsiye üzerine Molla Lütfi’yi Kütüphane memurluğuna tayin etti. Kütüphane’de nadir ve şayanı istifade on iki bin cilt kitap bulunduğu rivayet olunmaktadır. Sultan Fatih, devlet işlerinde vakit buldukça kütüphaneye gelir, mütalâa ve tetebbu ile meşgul olurdu. Bu arada Molla Lütfi ile latifeleşmeyi ihmal etmezdi. Bazı latifeleşmeleri meşhurdur.

    Hükümdarlara karin olanlar aslanlara karin olanlar gibi kendilerini tehlikelere arz etmis olurlar. Bakarsınız ki bir hükümdar, etrafında bulunanlardan birinin en büyük kabahatini müsamaha ile karşılar, fakat bunlardan birinin ufak bir kusur ve hareketini şiddetle cezalandırır. Ömrü boyunca bu akıbetten masun kalmak bir talih meselesidir. Sinan Paşa’ya böyle bir talih yar olmadı. Bir hadise yüzünden Hicri 881 yılında padişah onu vezaretten azil ve hapsetti. Sinan Paşa’nın ulema arasında büyük bir mevkii olduğunu yukarıda yazmıştık. Paşamın uğradığı musibetten müteessir olan ulemanın ileri gelenleri Divan’da toplanarak bu kıymetli alimin serbest bırakılmasını, aksi halde kitaplarını yakıp memleketi terk edeceklerini padişaha bildirdiler. Bu galeyan üzerine Sultan Fatih, Paşayı serbest bıraktı. Fakat ulemanın galeyanı sükunet bulunca Paşayı Sivrihisar Kadılığı ile Sivrihisar Medresesi Müderrisliğine tayin etti.

    Acaba Padişahın gazabına sebep olan hadise ne idi? Bu malum değildir. Ve tarihler de yazmamaktadırlar. Yalnız ulemanın itiraz ve galeyanından ve Taşköprüzade’nin beyanından hapsi istilzam edecek bir hadise olmadığı anlaşılmaktadır. Bu zat Şakâyik’te şöyle der: “881 senesinde Padişah hazretlerinin Sinan Paşa ile mâbeyinlerinde azil icap eden bir kıssayı vahiye-i vahiye vaki olmağın vezaretten azledip hapseyledi” ve müteakip fikrada hapisten çıkarıldıktan sonra “Sivri- hisar’ın kadılığı ve medresesini verip riyaseti hükmü hükümet ve kaza ve siyadeti dersi itade ve ifazayi ol camii fünunu mütenevvia ve mecma-i ulûmu müteferriaya tevcih eyledi…” der.

    Her ne ise, Sinan Paşa, Sivrihisar’da mahzun ve mükedder olarak vazifelerini ifa ederken Sultan Fatih’in irtihali vuku buldu. Yerine geçen oğlu Sultan Bayazıt Sinan Paşayı yevmî 100 akça maaşla Edirne’de darül’-hadîs’e müderris tayin etti. Paşanın en kuvvetli ve olgun zamanı idi. Burada Şerh-i mevakıf’ın madde ve cevher bahsine haşiyeler yazdı ve Seyyidi Şerif merhumun mütalaalalarına karsı itirazlar ve işkaller irad etti. Bundan başka Paşanın, Menakıb-ı Evlivaya ait bir eseri olduğu gibi Fıkıhtan Hidaye’nin taharet bahsine dair mühim bir risalesi ve münacaatı havi “Tazarruname” adlı manzum ve mensur bir eseri vardır. Edebi kıymet ve din felsefesi bakımından “Tazarru- name” si pek ziyade şöhret bulmuş ve âmmenin takdirine mazhar olmuştur. Bazı parçalarını buraya naklediyoruz:

    Hitabiyat’ından:

    “Alimsin ki ilmine gayet yok, kadirsin ki kudretine nihavet yok, kadimsin ukul-i mütekaddimin ve müteahhirin daire-i kıdemine kadem basamaz. Hâkimsin, hükema-i evvelin ve ahirin hikmetin marifetinden dem uramaz.”

    Münacatından:

    Cihan padişaha hudalık senin 

    Ezel tâ ebed padişahlık senin

    Sen oldun hudavendi balâyü pest 

    Vücudünle oldu ne varsa hest 

    Verir vahdetinden haber kâinat 

    Revandır nesiminle abu hayat 

    Hitabat-ı sofiyanesinden:

    “İlâhi, ben yokken ne olacağımı, beni yaratmadan ne edeceğimi bilirdin. Benim ne kulpe yɑpışacağımı başıma yazmış, ne yola gideceğimi ezelde çizmiştin. Eğer ezelde kulluğa kabul ettinse fazıl senindir. Nimet bana. Eğer reddeyledinse adil senindir, hasret bana.”

    Görülüyor ki o zamanın tahrir ve nazım tarzına nazaran ifade sade ve rengîndir. Lâhızlardaki ahenk ve mazmunundaki azamet, Paşanın kudret derecesini göstermektedir. “Tazarruname”, uluhiyet, ubudiyet, sıfat-ı ilâhiye, aşk-ı ilahi, tazarru niyaz, tasavvuf gibi muhtelif mevzulara ait olmak üzere manzum ve mensur elli altmış sahifeyi mütecaviz bir eserdir. Kısmen Ebu’z-ziya matbaası mecmualarından birinde neşre olunmuştur. Tamamı yazma olarak kitapçılarda bulunabilir. Sinan Pasa Edirne’de feyzini neşrederken 891 senesi Seferinin 24. günü akşam üzeri vefat etmiştir.

    Merhum; alim, muttaki, salih fukara perver bir zat idi. Dünya malına asla kıymet vermezdi. Vefatında evinde cenazesini yıkamak için su ısıtacak odun bulunmadığı rivayet olunmaktadır. Allah gariki rahmet buyursun.

     

     

    (1) Tahsil çağında zevk ve eğlence yerlerinde, sinema ve tiyatrolarda geçen vakitlerle buralarda istikametini kaybeden zekalara acımamak elden gelmiyor.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XII

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden Talak III

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2 Sayı 28

    Tarih: 30 Mart 1325

     

    [Ma ba’d]

     

    Şurasını da unutmayalım ki salâhiyet-i talak yed-i meşiyetine tevdî’ olunan zevç bu hakka bedava olarak mahzâ rüçhân-ı fıtratla nail olmamıştır. Din-i İslam’da, elini sıcak sudan soğuk suya sokmaya, hatta kendisine bir bardak su vermeye, bir fincan kahve pişirmeye, hatta çocuğunu emzirmeye, babasının hanesinden gelirken bir habbe getirmeye, mecbur olmayan(1) zevcesini taht-ı nikahında bulunduğu müddette infak ve iaşeye borçlu olduğu gibi ba’de’t-talâk bir vakit beslemek ve mehir namıyla bir meblağ da vermekle mükelleftir ki bu suretle kadının zevç-i âhara gidinceye kadar [ki bu da diğer erkekler için müteaddid zevceleri olmak ve hasbe’l-îcâb eskisini bırakıp yenisini almak imkanıyla pek gecikmez] epeyce müddet maişeti taht-ı temine alınmak ihtiyacâtına karşılık tedarik olunmuştur. Demek isterim ki İslam kadınlarının bir takım hevailiklerden, serbestliklerden içtinaba mahkum olmalarına mukabil haneleri dahilinde bunlar kadar düşüncesiz gailesiz, esbâb-ı maişet ve istirahatleri hibe edilmiş kadınlar olamaz. Bunlar hakkında son derece ibzâl-i lütuf ve şefkat iltizâm-ı adalet edilmesi için lisân-ı Şer’ ile vesâyâ-yı ekîde vardır. Hatta bu kadar mesârif ve vezâif arasında taaddüd-i zevcât meselesinden istifade etmek her zevcin karı değildir. (2) Sonra, bazı a’zâr ve esbâb-ı meşrû’aya mebni zevci tarafından tatlîk olunmak üzere kadının mahkemeye müracaatı da mesmer olur.

     

    Nisvânın ba’de’t-talâk mühlet-i iddetlerini teşkil eden zamanın inkizâsı ve bazılarının hamil iddiaları hakkında onların serâir-i hususiyesini tecessüsten vikayeten bir muamele-i ihtirâmiye olmak üzere kendi kavl-i mücerretleri mesmû’ olmak yüzünden erkeklere tahmil olunan mesârif müddetini uzattıkça uzatmak imkanının eydiye-yi nisvâna verilmesi sebebiyle mahâkime düşen karı koca davalarında kadınlarımızın nail olduğu imtiyazdan şikayet ettiklerine çok kere tesadüf bulunan bazı avam-ı müslimin ile nisvân-ı islamı mağdur gören müste’nisîn yekdiğerleriyle görüşsünler de her iki taraf tadîl-i fikir eylesinler. 

     

    Yukarıda tadat ettiğimiz üç suret-i talâktan üçüncüsüne gelince zevç ve zevcenin bidayeten kendi reyleriyle husule gelen rabıta-yı nikahı inde’l-îcâb kat’-ü izaleden aciz kalmaları ve ömür süren şu refâkat-i mecbûriyenin azâb-ı cangüdâzıyla kabri cennet ve mevti câna minnet bilmeleri, yahut nimet-i fırâka nail olabilmek ümidiyle kim bilir kaç defa mahkemelerde yalan, gerçek birbirine karşı isnâdât namûsşeknâne(?) bulunarak, bir ailenin esrâr-ı vâcibetü’l-istitârını ortaya saçarak, bahusus kadında el içine çıkacak hal ve belki ümid-i istikbal bırakmaya meydan verilmesi akıl erir şeylerden değildir. Din-i İslam’da ise zevç berâ-yı iftirâk zevcesinin kabâih ve fezâihini hiçbir kimse nezdinde ispat ve teşhire mecbur olmadığı için o gibi serâir-i ahval ikisinin arasında kalır. Hatta hâl-i gadabında îkâ’-yı talâkın Şeriât-ı İslamiye’de mekruh addedilmesi ve (اَلطَّـلَاقُ مَرَّتَانِࣕ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْرٖيحٌ بِاِحْسَانٍؕ)(et-talâku merretâni fe-imsâkun bi ma’rûfin ev tesrîhun bi-ihsânin)(Bakara Sûre-i Şerîfesi 229. Ayet-i Kerime)(Boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir.) nazm-ı celîlilinde müfessirinin beyan buyurdukları veçhile ba’de’l-iftirâk kadının kadh-ü mezemmetinde (yerilmesi ve sövülmesi) bulunmak menhî olması yine serâir-i mezkûrenin mahfuz kalmasın ayardım edecek hikemiyât-ı âliyedendir.

     

    Sonra, vahdet-i zevce usulünün, bilhassa erkeklerle kendisini alacak bekar zevç bulmayan veyahut müteehhil bir erkeğe meyl-i hususisi bulunan kadınları fuhşa sevk edebileceği gibi yekdiğerini sevmeyen veya bilâhare istiskâl eden zevceyn arasında husûl-i talakın o kadar müteassir (zor) olması fuhş için bir sâik-i diğerdir. Din-i Mübîn-i İslam’da bulunan imkan-ı teaddüd ve teceddüt ise insanların daire-i meşrû’a dahilinde tesviyeyi ihtiyaç edebilmelerini temin eylediği cihetle fevâhiş ve münkerâta karşı bir zımân-ı tahaffüz bir fesehatgâh-ı istiğnadır (bir korunma zemini ve ihtiyaç duymama sığınağıdır). 

     

    Bu makamda unutulmaması vacip olan şeylerden biri de mezkur teaddüt ile teceddüdün feyz-i tenâsüle (nesillerin akıp çoğalmasına) hizmet-i azîmeleri vardır. Bir iki sene mukaddem Fransız gazeteleri, Fransa’da hissolunan, tenâküs-i nüfus (nüfus azalması) hakkındaki şikâyâtı tekrar ettikten sonra kesret-i tenâsülün, başlıca usûl-i izdivaç ve iftirâkı kolaylaştırmaya mütevakkıf olduğunu yazıyorlardı ki işte bundan daha sarih bir itiraf-ı hakikat olamaz. Talak bahsi münasebetiyle iddet hakkındaki ahkam-ı şer’iyyemizin mütezammın olduğu hikem-i akliyeden de bir nebze bahsedeceğiz iddetten maksut istibra’-i rahm (rahmin temizlenmesi) olduğu halde hurre ile cariyenin iddetleri yekdiğerine müsavi olmamasının sebep ve hikmeti neden ibaret olduğuna dair idare-i hanemize varit olan sualin cevabı da buradan anlaşılacaktır.

     

    Evvela şunu arzedelim ki iddetten maksut yalnız istibrâ’-i rahm olmayıp belki istibrâ’i-rahm, iddete gözetilen mekâsıddan biridir. Onun içindir ki zevci irtihal eden zevce, gayr-i muti’e (birliktelik yaşanmamış) olsa dahi dört ay on günlük bir müddet iddetle mahkumdur. Kezalik eğer iddetten maksut mücerret istibrâ’-i rahm olsaydı bunun için hayzayı vahide kifayet eder ve iddet muhtelif nev’ilere inkisam etmezdi. Şu halde iddetin istibrâ’-i rahmden maada bir takım esbabı daha vardır ki onlar da râbıtayı nikaha bir ehemmiyet-i mahsusa vermek ve zevç-i mutallik için talâk-ı ric’ilerde nedâmet ve avdet imkanını bulmaya vüsatlice bir meydan bırakmak üzere müddet-i ric’ati temdit eylemek ve iddeti teşkil eden zaman zarfında zevceye, tahammül ve tezeyyünden tevakki (süslenmekten kaçınması) eylemesi manasına olan ve lisan-ı fıkıhta “ihdâd” namı ile yâd edilen bir nev’i mecburiyet ve mahkumiyetle zevcin elem-i fikdânını ihsâs etmek bu suretle nisvânı erkeklerine dört el ile sarılmak ve talâk vukû’nu icâp eden esbab-ı münâferetten ihtiraza sevk eylemek ve zevcin nikahından çıktıktan sonra yine bir müddet daha zevcenin nafaka ve süknâsını (barınma giderlerini) taht-ı temine almak gibi şeylerden ibarettir. İşte ribkayı sâbıkanın harîmi ve nev’an mâ (bir çeşit) biraz daha idame yadından ibaret olan iddete bir takım hukuk gözetilmektedir.

     

    Onlardan birisi Hakkullahtır ki ricâl ile nisvânın münasebetini istibâhaya vasıta olan bir akd-i şer’înin şanına ihtiramen bir anda tamamıyla inhilâl edemeyerek bazı asârının bir müddet payidâr olması ile hasıl olur. ikincisi zevç-i evvelin hakkıdır ki o da şayet talaka nedâmet ederse ricat için genişçe bir zaman bulabilmesi ve zevcesinin bir vakit daha taht-i nikahındaymış gibi serbest kalmaktan mahrum edilerek bu suretle talakın acısını hissetmesi vasıtasıyla muaevedetten sonra talakın tekerrürüne ve belki iddetteki şu ahval-i müz’iceyi (can sıkıcı halleri) düşünerek hiç talâk vukû’ bulmadan vukû’na meydan vermemek çaresine bakması lazım gelecek surette kendisine irtibat ve inkiyâdı emrinin teyidi ile hasıldır. 

    Üçüncüsü zevcenin hakkıdır ki o da o müddette nafaka ve süknâya istihkak ile beraber zevcinden memnun olduğu surette esbab-ı muavedetine tevessül için zaman bulabilmesinden ve saadet-i zâilenin rücû’u ümidinin imtidâdından ibarettir.

    Dördüncüsü zevç-i evvelin zevç-i sâniyinin ve sübut-i nisebinde yanlışlık olmaması matlûb olan veledin üçünün birden hakkı olmak üzere istibrâ’-i rahm keyfiyetidir. Cariyede nikahtan başka bir vasıta-ı istibâhâ mevcut olduğundan onun nikâhının şanına ait olan hakk-ı ihtirâm, hurrenin nikahı derecesine olamayacağı gibi cariyenin hurreye nisbetle noksan şerefi kendisinde zevcine karşı nüşûz (baş kaldırı) ve istiğnâ (ihtiyaç duymamak hali) tasavvuruna kısmen mani olacağı cihetle hal-i iddete uzunca bir müddet zevcin elem-i fikdânını kendisine hissettirmek vasıtasıyla hal-i nikahta zevciyle hoş geçinmemesi ihtimaline karşı bir nev’i tehdit vaz’ına o derecede lüzum yoktur. Sonra zevç-i müfâriki tarafından nafaka ve süknâya istihkâkı biraz erken münkatı’ olan cariyenin vazife-yi infaka ve iskânı efendisine intikal edeceğinden hakkının bu cihetinde görülen noksânı için esbab-ı telafi müheyyâ (hazırlanmış) bir halde bulunur. Halbuki hurrenin malı ve bakacak kimsesi bulunmamak ihtimaline mebni ihtiyaten infak ve iaşesi bi’n-nisbe daha uzun bir müddetle zevç-i mutallikine tahmil edilmiştir. el-Hasıl iddete gözetilen hukuk-i erba-i mezkûreden üç evvelkiler cariyenin iddetinde nakıs olduğundan hurrenin iddetine nisbetle bunun müddeti tansif edilmiş oluyor (yarıya indirilmiş oluyor).

     

    Yine iddete muteber olan hukûk iktizasınca iddet-i talâk üç hayız ve âyise için (menopozdaki hanım için) üç hayız müddetine muadil olmak üzere üç ay iken iddetü’l-vefât dört ay on güne iblâğ edilmiştir. Bunun sebebi ise zevcinden ölüm ile ayrılan zevce için vazife-yi “ihdâdın” daha ziyade bir ehemmiyet kesbetmesi ve zevcin öleceğine yakın bir zamandaki hal-i zaafıyla vukû’ bulan ilkâhın eseri biraz geç zahir olması ihtimali gibi mesâlihten ibarettir. Dört ay on gün ise kırk gün nutfe kırk gün alaka kırk gün mudğa halinde bulunan ve bu minval üzere dört ayda üç devre terakkî geçiren cenine devre-yi râbiasında nefh-i rûh (ruh üflenmesi) edileceğinden on gün de hayât-ü hareket müddeti olarak takdîr edilmiştir ki eğer hamil (doğurma) varsa bu müddette mutlaka belli olması lazım gelecektir.

     

    Zifaftan evvel zevci vefat eden zevcede hamil ihtimali olmadığı halde onun de aynı iddete tabi olması ise mevt ile nihayet bulan ve nihayet bulmakla takarrür eden akd-i nikaha ait mücerret bir râsime-i hürmet kabilinden olduğu gibi işbu harîm-i nikahta zevcin hakk-ı ihdâdı ve zevcenin hakk-ı nafakası gibi hukuk-i mütekâbiliyeye riayetle asâr-ı nikah ihya edilmiştir. Kable’z-zifâf zevcin mevtiyle nihayet bulan nikaha tamamlanmış nazarıyla bakıldığı şununla da sabittir ki zevce bu surette de tam mehir alır. Halbuki kable’z-zifâf talâk ile müfârakat olsaydı nısf-i mehir alacaktı. Hatime-i makâl olarak şunu da arzedelim ki din-i İslam’da talâk, ricâle bahşolunmuş bir salâhiyet olmakla beraber râbıtayı nikahın Kur’ân-ı Kerîm’de (ميثاق غليظ) tabir buyurulduğuna dair lazım gelen telmihât-ı ekîde-i derîğ buyurulmamıştır. Birinci talak vuku bulduktan sonra iddeti teşkil eden müddette zevç ve zevce için içinden çıkmış oldukları saadet-i ailenin kadrini takdir ve teemmül ve esbab-ı muâvedete tevessül için imkan bulmalarıyla fırkatten sonra kıymeti bir kat daha artan vaslın evvelki muaşeret ve âmizeşlerine yeni bir kuvvet ilave edileceği gibi şu müsaadeyi intibâhâverin (uyarıcı müsaadenin) ikinci talak ile bir defa daha tekerrüründen sonra üçüncüsünün îkâ’ına da cesaret olunursa ni’met-i nikahın bu sefer büsbütün elden çıkmış olacağı ve şayet birinci ve ikinci def’a temkîn ve basireti muhafaza edemeyen zevcin aklı başına gelerek layık olduğu küreyveyi nedâmete (pişmanlık kuyusu, küresi) düşmesi üçüncü talakın ma ba’dine kadar geçirirse bir defa kendisine bir mehl-i rücû’ olmayarak sırf bir muameleyi zâcire olmak üzere yine bir iddet müddeti beklemek ve ba’de’l-inkizâ zevce diğer bir zevcin taht-ı nikahına geçmek ve bu nikah, kadını ilk zevcine iade için bir tedbir-i muhallil bir alet-i muvazaa bir vasıtayı intikal olmayarak adeta belli başlı bir nikah-ı maksud halinde bulunmak üzere tahlil fikrine karşı zevç ile zevç-i sâniyeden ibaret bulunan muhallil ve muhallelün lehe lisân-ı şârî’ ile lanet edilmek ve bu suretle adeta zevç-i evvelin vaktiyle tezevvücü tarzında bir maksat-ı muaşeretle tezevvüç eden zevç-i sâniden hilâf-ı maksat bir tesadüfe menût olan ve yine derecât-ı meşrû’asına tabi bulunan müfârakat vukû’undan sonra da lazım gelen iddet müddetini geçirmeye mecbur olduktan sonra nihayet evvelce yabancı eli sürülmemiş olan zevcesini bu sefer başka bir erkeğe birleşmiş olmak sıfatını iktisâb eylediği halde daire-i mahremiyetine kabul ve istiâde (dönüşünü kabul) edebilmek gibi müşkilât-ı hissiyât berendâzâne zevcin hakk-ı talâktaki salâhiyet ve istiklâline karşı vaz’ edilerek bu salâhdiyeti sü-i isti’mâl mümkün olduğu kadar mahal bırakılmamıştır. Zevc eğer zevcesiyle hakikaten geçinmek niyetinde ise talaktan sonra maruz kalacağı bu kadar ahvâl-i müşkileyi gözünün önüne getirerek nikâh gibi bir emr-i mukaddesle artık kolay kolay oynayamaz. Yok, zevcesiyle geçinmeyi katiyen imkan haricinde görüyorsa böyle adamı mutlaka geçinmek mecburiyetinde bulundurmak kendinin menfaati şöyle dursun kadının menfaatine bile muvafık olmaz.

     

                                                                                                                                                          Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

     

    Dipnotlar:
    (1): Söylediğimiz şeyler muktezîyat-ı hakikiye-i şer’îyeden ibaret olup bunun haricinde zevce tarafından sevk-i nezâket-i insâniyetle bi’r-rızâ vaki olan hidemât yahut âdâta müstenit bazı ilcâat makâm-ı itirazda kabul olunamaz.

    (2): Lakin bî lüzum bir takım itiyâdât ve tekellüfât-ı medeniyeye teban veyahut saika-yı ülfet ve sefâhetle bir zevceyi idare ve iaşeden aciz gösteren birçok kimselerin Şer’î ve iktisâdi bir maişetle müreffehen üç zevceyi idare edebileceği de nazar-ı dikkatten dûr tutulmamalıdır.

  • Osmanlılarda Yetişen Büyük Türk Alimleri: Hıdır Bey

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, 1.Cilt, 4.Sayı

    Tarih: Temmuz 1956

     

    Beş altı sene evvel bir iş zımnında Mısır’a kadar bir seyahat yapmıştım. Orada bulunduğum bir buçuk ay içinde bazı alim ve üniversite talebesiyle tanıştım. Mısırlı kardeşlerimizin bilhassa yaşlıların Türklere karşı sevgileri olmakla beraber kendilerinde hoş görülmeyecek bir taassup vardır. Türk alimleri Arap ve Acem ayırt etmeksizin kitaplarında her İslam alimini tanıdıkları ve onlara ilim mertebeleri nispetinde kıymet verdikleri halde; sabık Şeyhülislamlardan Mustafa Sabri ve Ders vekillerinden Zahid Kevseri merhumlar müteaddit eserleri ve münazaraları ile Türklerin yüksek ilim ve irfan kuvvetini kendilerine bir defa daha ispat etmiş olmalarına rağmen Mısır münevverleri Türk alimlerinden bahsetmezler. Hatta, Ebu’s-suud Efendi ve Birgivi ve Molla Gürani merhumlar müstesna diğerlerinin isimlerini dahi bilmezler. Yenileri Garp alimlerini ve medrese mensupları Arap ve Acem alimlerini tanırlar. Camia (Üniversite) müdavimlerinden bir kaçı ile aramızdan geçen bir muhaverede Molla Yegan, Molla Fenari, Hıdır Bey ve meşhur Hocazade gibi büyük Türk alim ve filozofları şöyle dursun tarihle iştigal ettikleri halde müverrih Ali, Hoca Sadettin, Naimâ ve Cevdet Paşa gibi meşhur Türk müverrihlerinin isimlerini işitmemiş olduklarını hayretle anladım. Fakat garbın en kıymetsiz tarihçilerini işitmişlerdir. Ansiklopedilerini bunların isim ve resimleriyle süslerler. Şüphe yoktur ki bunda lisan bilmenin büyük dahli vardır. Mısır münevverleri ekseriyetle İngilizce ve Fransızca bilirler. Türkçe bilen ya yoktur veya nadirdir.

    Ne yazık ki şimdi bizim genç nesil dahi Türk büyüklerini tanımazlar. İşte bu durum karşısında Osmanlılar devrinde yetişen Türk alimlerinin hal tercemelerini yazmayı faydalı buldum. Bu yazıda yeni nesle İstanbul’un İlk Kadısı Büyük alim Hıdır Bey Çelebiyi tanıtmaya çalışacağım.

    Hıdır Bey Çelebi Hicri Dokuzuncu asır iptidalarında Anadolu ufuklarında parlayan ilim yıldızlarından biridir. Hicri 810 tarihinde Sivrihisar’da dünyaya gelmiştir. Babası Sivrihisar Kadılığında bulunan Celalettin Bey Çelebidir. Merhuma Bey denilmesi Sipahi sınıfından büyük bir aileye mensup olmasındandır. Baba ve dedesi dahi Mir lafzı ile yad olurlardı. Çelebi lafz da tazim ve tevkir ifade etmek içindir. Çelebi o zamanlar efendi, efendim, efendimiz yerinde kullanılırdı. Araplar bu mevkide mevla, mevlâna kelimelerini kullanırlar. Anadolu alimlerinden birçoğu Çelebi diye şöhret bulmuşlardır. Ahi Çelebi Yusuf, Hasan Çelebi, Abdülkadir Çelebi ve Süleyman Çelebi gibi. (1) 

    Hıdır Beyin Nasrettin Hoca’nın ahfadından olduğu mevsuken rivayet olunmaktadır.

    Hıdır Bey, ilk ilimleri babası Celalettin Çelebi’den öğrendikten sonra Ecille-i ulemadan Molla Yegân lakabı ile meşhur Mehmet bin Ermağan bin Halil’in (2) dersine devam ederek akli ve nakli ilimleri ondan tahsil etmiş ve tahsilini bitirdikten sonra Sivrihisar’da Müderris olmuştur. Hıdır Bey yaradılışında meknuz olan fartı zeka ve dirayetle esrarı kainati tetkik ve taharriye koyulmuş, ulum-u-garibe yani Riyazi, Tabi, Hey’i gibi ilimlerde de asrının feridi olmuştur. Şekâyik-ı Numâniyye müellifi Taşköprüzade, Molla Fenari’den maada Hıdır Bey gibi eski ve yenilerde ulum-u nadireye vakıf bir kimse gelmediğini yazar.

    Hıdır Bey Çelebi, hocası Molla Yegan’in kızı ile evlenmiş ve Allah ona büyük alimler arasında hakim ve alim Sinan ve fakih ve Fadıl Yakup ve Ahmet Paşalar gibi üç oğlan ve salihat-ı nisvandan hayırsever Sultan Hatun ve Fahru’n-nisa adlarında iki kız evladı ihsan buyurmuştur. Sinan, Yakup ve Ahmet Paşalar tedris, kaza ve ifta makamlarında memleketin irfan ve adaletine meşkur hizmetler yapmışlardır. (3)

    Sultan Fatih’in bidayeti saltanatlarında Edirne’ye, bir rivayette Arap, diğer bir rivayete göre Acem ulemasından bir zat gelmiş ve mevcut ulema bununla münazaradan aciz kalmıştı. Bu halden çok müteeesir ve muzdarip olan Fatih’e, Hıdır Beyden bahsedilmiş ve derhal Hıdır Bey Sivrihisar’dan Padişahın sarayına davet olunmuştur. Hıdır Bey, davete icabetle Sipahi kıyafetinde Edirne’ye gelmiş ve Padişahın huzurunda şekli şemayiline istihfafla bakan o zat ile aralarında cereyan eden mübahasede onu tam ve kesin bir mağlubiyete uğratmıştır. Bu hal Padişah Hazretlerinin pek ziyade sevincini mucip olmuş ve hatta mübahase esnasında yerinden kalkmak ve oturmak suretiyle mübahasenin cereyan tarzından mütevellit heyecanını gizleyememiştir. İşte o günden itibaren Hıdır Beye karşı sevgi ve teveccühü artan Padişah kendisini Bursa’da Sultan Medresesine (Yeşil Medrese) müderris tayin etmiştir.

    Fatih merhum ilmi münazaralardan ve müşaareden hoşlanırdı. Zaman zaman mümtaz ilim ve irfan sahiplerini toplar, mühim ve müşki mevzular üzerinde münakaşa ettirir ve münakaşaya kendisi de iştirak ederdi. Bu esnada hükümdarlık sıfatından muvakkaten tecerrüd ederek ilmi bir heyetin bir uzvu gibi hareket eylerdi. İlmi kudreti görülenlere atiye ve iltifatlarda bulunurdu.

    Hiç şüphe yoktur ki Fatih devrinde az müddet içinde ilim seviyesinin yükselmesi bu terğip ve teşvikin eseriydi. Padişahın gayesi de bundan ibaretti. Taşköprüzade Şakayik’de Fatih devrindeki birinci sınıf ulemayı altmış küsur ve mezanna ve mutasavvufları yirmi olarak kaydeder. İtila devrinde bu adetler daima yükselmiştir. Fen, sanat ve tababet erbabı da aynı nispette artmakta idi.  Daha evvelki Padişahlar zamanlarında da hal böyle idi. İlim ve ümeraya son derece ehemmiyet verilmekte idi

    İstanbul’un fethinde Hıdır Bey İstanbul Kadılığına tayin olunmuştur. İşte İstanbul’un ilk kadısı bu büyük alimdir. İstanbul Kadılığında kemal-i adl ve hakkaniyetle vazifesini ifa etmiştir. Bu esnada Padişahın arzu ve işareti üzerine Kadı Siracüddin Mahmut Bin Ebubekir Ermevi’nin mantık ve hikmete dair telif eylediği Metaliü’l-Envar adlı eserini tevsi’ ve izah suretiyle Farsça’ya terceme eylemiştir. Metaliü’l-Envar ulema arasında o mevzuda yazılan kitapların en mühimi olarak takdirle karşılanmıştı. Bu kitap üzerine salahiyetli zevat tarafından şerhler ve haşiyeler yazılmıştır. Hıdır Beyin tercemesi Ayasofya kütüphanesinin fihristinin mantık kısmında 2488 numarada kayıtlıdır. Merhum burada Padişah bu eserin Farsçaya tercemesini niçin arzu ettiğini ve bu münasebetle Fatih’in ilim sahasındaki yüksek mevkii ve derecesini anlatır. Bu tercemenin bir kısmı 861 ve diğer kısmı 862 tarihlerinde ikmal edilmiştir. Tercemenin pek beliğ ve rengin bir üslupla yazılmış olduğunu söylemeye ihtiyaç yoktur. Çünkü merhum, Arapça ve Farsçayı da ana lisanı Türkçe gibi bütün incelikleriyle ve edebiyatı ile bilir ve her üç lisanda nazım ve şiirler ibda’ ederdi. Müstezat tarzında tanzim ettiği “Kaside-i Taiyye”sinden başka bir “Kaside-i Nûniyye”si vardır ki ulema ve üdeba arasında pek makbul ve muteberdir. Bu kasidede itikat ve kelam’a ait bütün meseleler meharetle ifade olunmuştur.

    Elhamdülillahi âli’l vasfi ve’ş-şani, Münezzeh li hükmi an âsâri butlani

    Beytiyle başlayan bu kaside 90 küsur beyitten müteşekkildir. Fakat 300 beyte ancak sığabilecek olan kelâm meseleleri tam bir maharetle bu 90 küsur beyitte ifade olunmuştur. Lafızlardaki ahenk ve letafet ve mazmunundaki şümül ve metanetle hala kıymet ve revnakını muhafaza etmektedir. Bu kasideye müteaddit şerhler yazılmıştır. En kıymetlisi Şakirdi Bülendi, Hayali merhumun ilk olarak yazdığı şerhtir. 

    Malumatının çokluğundan kinaye olarak ilim dağarcığı manasına “Cirabü’l-ilim” denilen Hıdır Bey diğer bazı alimler gibi ilminin genişliği nispetinde çok kitap yazmamış ise de Fatih’in muallimlerinden Hoca Hayrettin ve Molla İlyas ile Hoca Zade, Muslihu’d-din Kestelli ve Hayali gibi yüzlerce, kendileriyle iftihar edilecek, alimler yetiştirmiştir. Fazla eser vermesine iptidaları tedrisle ve son zamanlarında yorucu kaza ve Devlet işleriyle meşguliyeti mani olmuştur. İstanbul Kadılığı zamanı en olgun ve eser verecek çağı idi. Fakat bu vazifenin istilzam eylediği meşguliyetin çokluğu buna mani olmuştur.

    Çünkü, bilindiği üzere o tarihlerde birçok idari işlerle beraber Belediye ve Esnaf işleri kadılara mevdu vezâiften idi. Bunları hüsnü suretle ifa lazımdı. Devlet işlerinde asla müsamaha bilmeyen ateşin tabiatlı bir Padişah’ın gözü önünde yedi sene İstanbul Kadılığında kalması bu sahalarda da ne derecelerde dirayet ve kifayet sahibi olduğuna en açık bir delildir.

    Kıymetli Doktorumuz Saheyl Ünver’in tetkik ve tetebbularına göre Fatih Hazretleri o tarihlerde küçük bir köyden ibaret olan bugünkü Kadıköyü’nü kendisine arpalık olarak vermiş ve bu münasebetle bu köye Kadıköy denmiştir

    Hıdır Bey, İstanbul’da kaza vazifesini yaparken 863 Hicri tarihinde irtihal eylemiştir. Bazı eserlerde hicri 860 tarihinde vefat ettiği yolunda görülen rivayet kat’i olarak yanlıştır. Merkadi İstanbul’da Şeyh Vefa yakınında Necati merhumun medfun bulunduğu Tekkededir. (4)

    Hıdır Bey’in vefatından sonra İstanbul Kadılığına Fatih’in “zamanımızın Ebu Hanife’sidir” diye tebcil ettiği meşhur Molla Hüsrev tayin olunmuştur. Bu devirlerde adalete pek ziyade ehemmiyet verildiğinden merkez ve mülhakat kadılıklarına mümtaz alim ve fakih zatlar intihap olunurdu.

    Hıdır Bey, vakur, muttaki, hayırsever bir zat idi. Süheyl Ünver, tetkik ettiği arşiv kayıtlarında Hıdır Bey Medresesi namında bir medrese olduğunu, fakat mazinin tahripkâr eliyle yok olan eserler gibi meydanda olmadığı ve hatta nerede bulunduğunun tayini de mümkün olamadığı yazar.

    Bazı hüccetlerdeki imzalarından anlaşıldığına göre Kadı iken yazdığı hüccetlere çok defa imzasını Arapça manzum olarak koymuştur. Hüccetlerin tanzim tarihi yazı ile sonunda yazıldığından imza mahallinde tarih konmazdı. Bir hüccetteki imzası şöyledir:

    Sahhe mazmunuhu bikavli *** 

    Şehidü sümme kubilu bikabul

    Hıdır Bin Celâl emdahu 

    Kadiyen fi diyarı İstanbul

    Türkçesi:

    Bu hüccetin mazmunu adil kimselerin şayanı kabul olan şahadetleriyle sabit olmuştur. İstanbul diyarınn kadısı Hıdır bin Celâl onu iman ve tasdik etti.

    Hıdır Bey hakkında daha fazla tafsilat için kıymetli doktorumuz Süheyl Ünver’in “Hıdır Bey Çelebi” adlı eserine müracaat edilmelidir.

    Dipnotlar:

    (1) El-Fevaidü’l-Behiyye 240. 

    (2) Molla Yegan, Aydın vilayetinde bir zattan teallüm ettikten sonra Osmanlıların ilk Seyhülİslam: Şemsettin Fenari’den ikmali tahsil etmiştir. Akli ve nakli ilimlerdeki kudret ve kemaliyle az zaman içinde şöhret bulmuş ve Molla Fenari’den sonra ilmi riyaset mevkiine geçerek umumun üstadı olmak bahtiyarlığına nail olmuştur. Bursa’da tedris ile meşgul olan Molla Yegan, Hıdır Bey, oğlu Mehmet Şah ve Yusuf Bali gibi fudalanın sebebi feyzi olmuştur. Bir aralık Bursa Kadılığına tayin olunmuş ve adl-ü hakkaniyetle bu vazifeyi ifa eylemiştir. Halk nazarında pek yüksek mevkii olduğu gibi Sultan Murad’ın teveccüh ve ikramlarına nail olmuştur. Mufassal hal tercemesi Şakayık’da yazılıdır.

    (3) Sinan Paşa’nın ilim ve fazlını, yetiştirdiği zevatı, hayatında tesadüf ettiği ıztrapları ayrı bir yazıda izah edeceğiz.

    (4) Osmanlı müellifleri Bursalı Tahir Bey merhum sahibi Hıdır Beyin kabrinin yerin! şöyle tarif eder: “Hıdır Beyin kabri Vefa’dan Zeyrek’e giden caddenin sağ tarafındaki mescit haziresindedir.”

  • Şerʿ-i Şerîfin Her Emri Bâis-i Saâdet, Mûcib-i Rifʿat; Her Nehyi Muhâfaza-i İffet, Lâzıme-i Dikkattir

    Müellif: Hacı Necib

    Dergi: Volkan

    Tarih: 25 Safer 1327

    Hayrın en büyüğü îmân bi’l-lâh, ihsân ilâ halki’l-lâh, şerrin aʿzamı ise işrâk bi’l-lâh, isâet ilâ halki’l-lâh olduğuna kimse şüphe etmez. Bunun içindir ki seyyidü’l-âlemîn sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin “قال ا لله تعالى ثلاثة انا خصمهم الخ” hadîs-i şerîfinin meâl-i şiddet-i elîmi üç kimsenin yevm-i kıyâmette hasmı benim buyurulmasından ibârettir.

    Ey ashâb-ı ʿukûl, zât-ı Vâhîdü’l-Kahhâr’ın gazâbı bilinsin, “الله حليم و غضبه اليم” kelâmı düşünülsün ki üç kimseden birincisi ism-i pâk-ı celîlime iʿtâ-yı ahd edip de bâʿdehu nakza cüret eden eşhâs-ı leîme ve muhâlif-i evâmir-i katʿiyye-i ilâhiyye bulunanlardır. Halka ihsân yalnız para ile olmayıp dünyâda terakkiyât, âhirette terfi-i derecât olacak şeylere delâlet ve irşâd ile olur. Şu hâlde sefâhate zâhib, sanat ve ticâreti kendilerinden sâlib olanların îkâz ve esbâb-ı mamûriyeti talîm suretiyle tâlip bulundurmak ciheti aklen ve vükelâ? için bir vazîfe-i nazîfe olmalı. Müminler vazîfesinin cenâb-ı hakka ibâdet, hemcinsine muâvenet, meʿâsîden mübâʿadet olduğunu bilmeli ve şerʿan memnû, aklen makdûh olan şeylerden uzak kaçmalı. Ezcümle fotoğraf ve fonoğraf ve danslar ile iştigâl ifnâ-yı servet, izâʿa-i evkâttir ki ihtiyâr bir kimsenin gençlik zamânını görmesi teessüf bî-emân, tufûlet hâline bakması melʿabe-i sıbyân olduğuna fehm ve idrâk etmeli. Ölmüş veya gurbette kalmışların resimleri *** tahassür-i iştiyâk ile nihâyet dünyâda bâdî-i cennet, ahirette nefh-i rûh ile tacîz ve tâʿzîb olunarak marûz-ı şiddet olacağını anlamalı ki laʿibiyyât ve menâhînin hürmeti teʿayyüşâtın uğrayacağı halel ve dûçâr olacağı sekte tehlikelerini menetmiş olduğunu izʿân etmiş bulunsunlar çünkü zîrûhun resimleri katiyen mumnûdur.

    Hele ticâret ve tezeyyünât gibi husûsâtta zîrûh olanların tasvîri tecvîz edilemezse de hükûmetlerce bazı cânîler, müfsitlerin fotoğrafları “الضرورات تبيح ا لمحظورات” fehvâsına ithâl olunabilir.

    Bazı züppelerin “Resimde ne zarar var imiş?” demeleri, tahâreti terk ile tuvalet badanası ve ispirtolu lavantalarla kirlerini kapatmak ve râyiha-ı kerîhelerini örtmek sûretlerine nezâfet süsü vererek İslâmiyette olan tahâret-i kâmile makâmına ikâme etmeleri sersem ve budalalıklarını meydâna koymuş ve kendilerine karşı îrâd-ı kelâmdan “الجنون فنون…” sözü müstağnâ bırakmıştır. Binâenaleyh Esbâb-ı Saâdet nâm risâlemizin otuz dokuzuncu hadîs-i şerîfine mürâcaat edilirse sanâyi ve ticâret ashâbı enbiyâ ve asfiyâ olduğu görülür de ticâret ve sınâat erbâbını istihfâf edenler ile şerʿ-i şerîf onuru? kifâyetsiz görenler belki hayâ ederler. Elhâsıl sâdık-ı diyânet ve câhid-i istikâmet olmadıkça söylenilen sözler müşâbih-i cism-i cenîn ve mülâyim-i savt-ı tanîn *** olduğunu duyarlar ve medeniyet ve terakkiyâtı şerʿ-i mübînin gayrıda aramazlar. Et-tevfîk min Allâh ve’l-itimâd alâ Allâh

    Ed-dâʿî Beyazıt Câmi-i Şerîfi ders-i ʿâmlarından

     

    Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D04179/1325_76/1325_76_NECIBH.pdf

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XI

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden Talak II

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 2 Sayı 27

    Tarih: 23 Mart 1325

     

     

    Birkaç sene evvel “İkdam” gazetesi âlem-i İslam serlevhâsı altında terviç-i Dîn-i İslam maksadıyla bir makale neşretmiş, daha doğrusu İslamiyet’in, Avrupa’ca maruf bir mürevvici lisanından sadır olan bir nutku, kemâl-i takdîrât ile nakletmişti. Lakin makalenin yahut nutkun mündericatı bana pek garip gelmişti. Deniliyor ki: “Dîn-i İslâm’da kadınların erkeklerden dûn (aşağı) bir mertebede bulunmasına dair bir fikr-i bâtıl yoktur”. Halbuki Dîn-i İslâm’ın böyle hem yalan hem de yanlış medâyihten müstağni olduğunu ihtar etmek vecâibtendir. Hem yalan hem de yanlış tabirlerimiz mübalağaya hamlolunmasın, çünkü o cümlede yok denilen şey var ve batıl denilen şey haktır. Hem o derecede haktır ki yukarıda ispat ettiğimiz veçhile bunu Avrupalılar da velev zımnen fakat katiyen kabul etmişlerdir. Yani kadınların müktesâbât-ı ilmiyelerini tahdit etmişlerdir. Şimdi acaba ahkâm-ı İslâmiye’den olan bir hakikati hem de akl-ü hikmete muvafakati nezd-i uli’l-ebsâr (basiret sahibi kimselerin nezdinde) teslîm olumaya başlandığı bir zamanda tekzip etmekten maksat ne olabilir? Dîn-i İslâm’ı müdafaa vazifesine ehliyeti olmayan bazı insanların salâhiyetleri haricinde arasıra bunun gibi bazı hakâik-i İslâmiye’yi inkara kalkıştıkları görülüyor ki bu hal ehil ve erbâbının sükutundan ziyade muzır ve şayân-ı te’essüftür. Çünkü ahkâm-ı İslâmiye’yi tahrif taraf-ı muhâlifin reyine takrîb ve imâle suretiyle terviç eylemek manada Dîn-i İslâmı değil taraf-ı muhalifin re’yini terviç etmek olacağı cihetle bu hareket Müslümanlık için bir hizmet değil ihanet addolunmaya sezâdır. Binaenaleyh o yoldaki himmetkârân işte bu türlü cemîlelerle Avrupa erbâb-ı dikkatini, hükemâsını meclûb ve İslâm ulemâsını memnun olacak kadar sâdeden farzediliyorlarsa yanılıyorlar. Dîn-i İslâm’da kizb-ü tasannu’ (yapmacıklık) pek mezmûmdur. Binaenaleyh Avrupalıların bu mesele gibi değil de hakikaten gayr-i makul zannettikleri bir şeyi Ahkâm-ı İslâmiye ihtivâ etse yine bunu saklamak, inkar etmek İslâmiyet hakkında dâ’i-i şüphe olur (şüphelendirir).  Marifet, hakikati itiraf ve hakikati ispat etmektir bir de zaten Avrupalıların kavaid-i İslâmiyemiz hakkındaki ıttılaatı böyle gayr-i mevsûk menâbi’den gazetelerden, gazeteci kaleminden çıkma asârdan yahut da eşhastan muktebes olduğuna mebni ekseriyetle aslına mutabık değildir. Binaenaleyh onla için İslâmiyet’in takdîr-i uluvviyeti bu hususta ancak aynı aynına malûmât peydâ etmeleriyle kâbildir. Yani biz mahzâ bunların ahkâm-ı Dîniyemizi doğruca öğrenmelerini arzu ederiz. Çünkü bunun doğrusundan iyisi olamaz.

     

    Mâkâle-i mezkûrenin cümle-i garâibinden yahut garip cümlelerinden biri de şuydu: “İslâmiyette kadınlarda talâkı talep etmek hakkına maliktir”. Pekiyi. Şimdi bundan ne çıkar? Onu talep etmek hakkına maliktirler lakin her talep is’âf edilir (yerine getirilir) mi? İşte bu bir sözdür ki ne yanlıştır ne de doğrudur. Doğrusu bu bir tağlît ve teşvişten başka bir şey değildir. Eğer İslâm kadınları, erkeklerini tatlîk (boşama) edebilirler demekse bu hal Dîn-i İslâm’da bulunmadığı gibi bununla edyân-ı sâire ashâbına da yaranılmaz. Çünkü bu usûl-i talâk onlara da garip gelir. Yine derin düşünülürse bu fıkrada birinci fıkraya nazîre olarak erkeklerin hakk-ı talâka mâlikiyeti hakkındaki kanûn-i İslâmî namına bir tesettür-i mağlûbiyet-i kesterâne olacaktır. Halbuki o kanunun üssü’l-esâsı sübutu olan tefevvuk-i ricâl (erkeklerin üstünlüğü) bahsi avn-i hakla ber-veçh-i bâlâ ispat edildikten sonra artık böyle îhâmlı tesettürlere, teberrîlere ihtiyacımız yoktur. İşte İslâmiyette talâkı erkekler îkâ’ edebilirler. Çünkü ricâlin hakk-ı tefevvuku (üstünlük hakkı), hakk-ı âmiriyeti (yönetme hakkı) bununla itmâm edilir. Çünkü bir âmir taht-i idâresined bulunan bir kimsenin alakasını katedebilmek salahiyetine malik olmazsa aciz addolunur.

    Bir kadının istediği zaman nefsini tatlîka mezun olmak üzere akd-i izdivaç edebilmesi hakkında bir mesele-i fıkhîye vardır ki bu mesele “işte tamam, İslâmiyetteki usûl-i talâkı üzerine dermeyân edilen şikâyet bastırılmış oldu” tarzında şâdân bir nefs-i itmi’nân ile telakki olunmaktan ziyade muhtâc-ı tevcih-i mesâilden addolunmaya layıktır. Çünkü bu telakkî hakk-ı talâkı ricâle başhetmekteki mehâsin-i hükmîyeden henüz zâhil bulunmak gibi bir noksân-ı idrâk ilcâatındandır. Biz usûl-i talâkımız hakkında şikâyâtın inkıtaıyla kanaat edemeyiz. Takdîrât-ı azîme bekleriz, şikâyâtın bir çare-i tesviye bulunmak suretiyle bastırılmasına sevinmekte acele edenler vaktiyle o şikâyâta gûş-i kabul (kabul kulağı) uzatmakta da acele edenler, muhâkeme-yi akliyeye lüzum görmeyenlerdir. İşte bu çâre-i tesviye en ziyade bizim işimize yaramak lazım geldiği halde biz bununla müteselli olmaya kalkışmayız. Çünkü kadınların hakk-ı talâka malikiyetini akl-ü hikmet muktezî ise İslâmiyet gibi bu hakkı onlara doğrudan doğruya vermeyip ayrıca bir tarîk-i takrîbini bulmaya ihtiyaç gösteren bir Dîn muahezeden kurtulmamak lazım gelir.

     

    Salifü’z-zikr mesele-i fıkhîyenin tevcihi ise ber veçh-i âtîdir: “Zevcenin îkâ’ talâka malikiyetine zevcin kendisine bahşetmesiyle hasıl olduğundan mesele Dîn-i İslâmdaki tafzîl-i ricâl kanunu ile mütevâfıktır. Zira emr-i talâkın ba’de’n-nikâh zevceye tefviz edilmesi yine bu hakkın zevç tarafından bir nevi istimali demek olduğu gibi tefviz-i mezkûrun hiyn-i nikâhta icrâsı dahi bu kabilden hariç değildir. Ve haddi zatında erkekler için haiz oldukları salâhiyetten kadınlara dahi verebilmeleri ikinci bir salahiyet teşkil eder. Şimdi talâkın suret-i İslâmiyesini akl-ü hikmet ve tevâfuk-i maslahat nokta-i nazarından süver-i muhtemele-i sâire ile müvâzene edeceğiz. 

    Süver-i sâire şunlardır:

    1-    Talâkın kadın tarafından îkâ’ ve icrâsı

    2-    Kadın ile erkeğin bu hakta iştiraki

    3-    Bu hakka ikisinin de malik olmaması

    İşte evvela bu suretlerden birincisinin ne kadar garip ne kadar gayr-i makul olduğu zahirdir. Bu garabete yani buna dair bizde güldürücü hikayeler vardır. Meselâ zevç ile zevce sinîn-i vefîre (çok uzun seneler) yekdiğerinden memnuniyetle imrâr-ı hayât etmekte iken bir gün zevcin büyük bir telâş (telâşî) ve tereddütle güyâ fî mâ ba’d (bundan sonra) kadınların erkekleri boşayabileceklerine dair ifşâatta bulunması üzerine zevce tarafından “bunda telâş edecek ne var? Bu kadar vakitten beri bir yastığa baş konulmuş birlikte yaşamışız. Bu müddette hiçbir vakitte siz benden iftirâki arzu etmemişsiniz de ben size karşı nasıl böyle bir teşebbüste bulunabilirim?” Cevabıyla teminat ve tatminata çalıştıktan sonra arası çok geçmeden, daha ertesi günü hiçten bir sebeple “şimdi ağzımdan bir laf çıkar” tarzında tehdîdâta kıyam ederek en nihayet zevcin hülle yapılması ile intâc-ı latîfe eyleyen hikâye meşhurdur ki bu suret-i talâkın işte böylece garip görünmesi, gülünç neticeler vermesi bunun mukâbil-i tâmmı olmak üzere İslâmiyette mer’î olan usûl-i talâkın makuliyetini teyit etmektedir. 

    Gelelim emr-i talâkın zevç ile zevceden her ikisinin reyiyle husûle gelmesinden ibâret olan ikinci tarike: Tarafeynin muvafakatiyle inikat eden nikâhın ref’-ü izâlesi yine o suretle zevç ile zevce beyninde bi’t-terâdî (rızalaşma ile) kararlaştırılmak münasip olacağı ve re’y-i vâhidin kifâyetine nisbetle iki re’ye ihtiyaç hasıl olmak ve vukuat-ı talâkiyyeye taklîl edeceği mülahazasına nazaran bu suret şayân-ı tasvîb gibi görünüyorsa da bunda evvela zevcin hakk-ı hâkimiyeti ihlal olunmak mahzuru vardır. Ama nikahın bidâyet-i akdinde zevcin herhangi bir kadın üzerinde hakk-ı hâkimiyeti takarrür ve tayyün edinceye kadar ikinci bir reyin müşâreket ve inzimâmına ihtiyaç zarûrî olup ondan sonra artık malik olduğu hakk-ı hâkimiyetin muhafazasına bir mani bulunmadığı halde hakk-ı mezkûrun ihlâl ve izae edilmesi caiz olmaz. 

    Saniyen bu usule nazaran vukuat-ı talâkiyenin killet peydâ etmesi de ve hele evlâda zannolunduğu gibi doğru değildir. Çünkü bir kâmile nâkısı karıştırmak hiçbir vakitte kâmili hâl-i istiklâlinde bırakmak ve zimâmkârı tamamıyla ona tevdî’ ve ihâle eylemek kadar muvafık neticeler veremez. İşte burada da aklı, fikri, tecrübesi, mekânet ve mâlûmatı daha ziyade olmak lazım gelen ve talâkın ahde rüyet (riâyet?) ve kifâyetine tefviz olunması ile beraber nezd-i Hüdâda ebğazu’l-mübâhât (helallerin en sevilmeyeni) olduğu ve zevvâkîn ve zevvâkâtın sezâvâr-ı la’net oldukları beyânât-ı şer’iyye ile kendisince malum olan ve malumatına daha ziyade bir ciddiyet ve metânetle tevfîk-i hareket edebilen ricâle şu emr-i mühimmin bütün mesuliyeti tahmil olunduğu zaman vazifesini ne kadar büyük bir basiret ve mübâlât ile takdîr ve idâre edeceği me’mûl bulunmasına mukabil bu vazifenin, bu mesuliyetin bir kısmı kadına ait olduğu surette şu hal, vukû-i talâkı tas’îb (zorlaştırmak) şöyle dursun kadının evfâk bir saika-i asabiyetle ve fazla olarak hakk-ı talâka iştirakinin bahşedildiği hiss-i gurur ile hiç yoktan icâd edeceği hırçınlıkları müteakip talâktan hisse-i salâhiyetini îkâ’a kadar ilerlemesi zevcin de müvâzenesini bozar. Yaralanmış olan bu tarîk-i tehevvürün cereyânına onu da kaptırır. Zâten bütün mesuliyetin, uhdesinde bulunmaması kendisini az çok müsamahaya hazırlamıştır.

    Şu tafsilat esnasında talâkın uzun uzadıya iftirâk fiili husûlüne tevakkuf etmeyip bir çift sözden ibaret olduğunu unutmamalıdır ki bu da Şerîat-ı İslâmiye’nin insanlar hakkında ağızlarından çıkan kelimâta kıymet ve ehemmiyet vermesi ve söz denilen hasîse-i beşeriyenin bir mana-yı muteberi bir tesîri olmak iktizâ etmesi hikmetine müstenittir.

                                                                             [Ma ba’di var]

                                                                                                                                                         Mustafa Sabrî

     

    Hazırlayan: Bayezid Mete

    Editör: Süleyman Arif Aslan

  • İmam Ahmed İbn-i Hanbelin Müçtehidler Arasındaki Mevkii

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: İslam’ın Nuru 

    Tarih: 1 Ağustos 1951

     

                   Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri, bütün ehli sünnet arasında tebcil edilen dört muazzam, mübarek müctehidin dördüncüsü bulunmaktadır. Hâiz olduğu kemalat ve merârife karşı İmam Şâfiî gibi üstadları bile meclûbiyet gösterirlerdi. Hatta İmam Şâfiî demiştir ki: “Ben Bağdat’dan çıktım, orada Ahmed İbn-i Hanbel’den daha fazıl, daha alim, daha fakih bir halef bırakmadım.”

    “Kitâb-i tehzibi’l esmâ” da yazıldığı üzere yine İmam Şafiî demiştir ki: “Ben Ahmed ibn-i Hanbel ile Süleyman İbn-i Dâvudi Hâşimî’den daha akıllı kimse görmedim.” 

    Ebû Hâtim de demiştir ki: “Bir kişiyi gördün mü Ahmed ibn-i Hanbeli seviyor, bil ki o sahibi, sünnettir.”

    Bazı zevâtın kanaatine nazaran İmam Ahmed’in hadisi şerif sahasındaki vüs’ati ittilâ-i, kudreti ilmiyyesi, fıkıh sahasındaki vüs’at ve kudretinden daha ziyadedir. 

    İmam Ahmed’in ne büyük, ne kudretli bir müctehid olduğunu anlamak için (El-muğnî) gibi pek kıymetli kütüb-i hanabileye müracaat edilmesi kafidir.

    İmam Ahmed hazretlerinin menâkibine dair İmam Beyhakî, Ebû İsmâili’l Ensârî, Ebü’l Ferec İbnü’l cevâzî gibi yüksek alimler tarafından yazılmış bir hayli âsar vardır.

    İMAM AHMED İBN-İ HANBELİN HAYATI VE METANETİ AHLAKİYESİ:

    İmam Ahmed hazretleri, pek ziyade âbid, zâhid, yüksek bir seciyeye mâlik pek nezih bir hayâtı hâiz idi. Fakirâne yaşamayı bir nimet sayar, “İnsana az bir mal yetişir, çok mal yetişmez” derdi. Kendisine teveccüh eden servet ve riyaseti kabulden istinkâf ederdi. Halife Mütevekkil tarafından kendisine her gün pek mükellef bir sofra yemek gönderilirdi. Fakat o, bunu kabul etmez, bu yemeklerden yemezdi, vakit vakit yüz gösteren sıkıntılara, ibtilâlara karşı büyük bir metânetle mukavemet gösterir, takip ettiği zühd ve takva yolundan asla ayrılmazdı.

    Halife Me’mun zamanında kâdi’l kudât Ahmed İbn-i Düvad’ın yanlış bir ictihadı olan malum bir meseleden dolayı bu muhterem Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri de Mu’tasim halife tarafından haps edilmiş, darb edilmişti. Hapis müddeti yirmi sekiz ay devam edip (220) senesinde hapisten çıkarılmıştır. Hazret-i İmam, bu vesile ile de bütün hak ve hakikat taraftarlarının kıyamete kadar tebcîline layık bir diyanet ve şehâmet misali vücûde getirmiş oldu.

    İmam Ahmed’e halife Vâsik zamanında bir fenalık yapılmamış, Vâsik’ten sonra hilafete nail olan kardeşi Mütevekkil İbn-i Mu’tasım ise ikram etmiş, onunla meşveret etmedikçe kimseye bir vazife tevcih etmemekte bulunmuştu. Bu ikram ve hürmet, o büyük alimin vefatına kadar devam etmiştir.

    İmam Ahmed hazretleri (164) tarihinde doğmuş, (241) senesinde Bağdat’da vefat etmiştir. “Bâb-ı harb” denilen kabristanda medfundur, Rahmetullahi teâlâ aleyh.