Kategori: Ömer Nasuhi Bilmen

  • Tekâmül Nazariyesi Hakkındaki Sû-i Telakkî

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Yayım Yeri : Muvazzah İlm-i Kelam

    Tarih : Hicri 1342 (Miladi 1923)

    Bir Hâlik-i Hakîm’in vücud-i izzetini inkâra bahane arayan birtakım esâfil, tekâmül nazariyesinden istifadeye çalışarak bütün mahlukatın ve bilhassa uzvî mevcudatın yekdiğerinden neş’et ettiğini, tekâmül tarikiyle tedricen vücuda gelmiş olduğunu iddia ediyor ve bu suretle fail bi’l-ihtiyar olan bir Halik-i Hakîm ve Kadîr’in vücûd u akdesini inkâra mücâsir oluyorlar. Zehî tasavvuru bâtıl, hayali muhal!…

    Filvaki’ kâinatta bir tekâmül kânununun mevcudiyeti kabul edilebilir. Fakat muahezeye şayan olan cihet bu kânunun yanlış telakki olunması, yanlış tefsire uğratılmasıdır; Sânî’-i Hakîmi ispata delâlet eden böyle bir kânunun Sânî’-i inkâra delil ittihaz edilmesidir.

    Evet… Şüphe yok ki âlemde her şey tebeddül ve tahavvül ediyor; her şeyde gûnâgün tezahürat ve tecelliyât meşhut oluyor; birçok şeylerde birer lem’a-i taâlî tecellî ediyor; beşeriyetin bir kısmı vahşetten bedeviyyete, bedeviyyetten medeniyete intikal eyliyor; insanların malumatı, muhtereâtı mürur-ı zaman ile pek parlak terakkiyâta mazhar oluyor; bunlar birer tekâmül neticesidir. Fakat bu tekâmülün vücudu, bütün hayvanat ve nebatatın yekdiğerinden müteselsilen tevellüt etmiş olmasını neden icap etsin? Tekâmül nazariyesine istinaden mahlukatın nevileri arasında bir istihalenin mevcudiyetine nasıl hükmolunabilir? Hele böyle bir nazariyeye binaen hadisata muhtelif safahat-ı kevniyeyi bahşeden zî-hikmet bir Sâni’in vücudu nasıl inkâr olunabilir?

    Bu takdirde şu muazzam mükevvenat ve bilhassa beşeriyetin haiz olduğu maddî-manevi havâs ve kuvâ nasıl izah edilecek? Bunların bu bedî’ mevcudiyeti tesadüfe mi hamlolunacak? Yoksa mahiyeti henüz hafâgâh-ı meçhuliyette bulunan adîmü’ş-şuur maddeye mi?

    İşte bunun içindir ki, tekâmül nazariyesi —birtakım maddeperest eşhasın telakki ettikleri tarzı itibariyle— bugün sabık kıymetini kaybetmiş, bunun mücerret faraziyattan ibaret olduğu anlaşılmıştır.

    Şunu da söyleyelim ki: Nebatat ve hayvanatın ve hatta insanların tekâmül tarikiyle vücuda gelmiş olmaları aklen câizdir. Fâtır-ı Âlem Hazretleri dilediği mahlûkunu bir nev’i müstakil olarak yaratabileceği gibi bi-tarîki’t-tedrîc de vücuda getirebilir; bunda istibat olunacak bir cihet yok. Ancak bu bâbda bir delil-i kat’î bulunmadıkça nusûs-i şer’iyyemizin zahirine muhalif itikatta bulunamayız. Nebatat ve hayvanatın ve bilhassa nev’-i beşerin bir neşv ü tekâmül neticesi olmak üzere vücuda gelmiş olduğunu iddia edenlerin bu husustaki mütalaaları bütün faraziyat ve hayâlât üzerine müptedidir; bir tecrübî ve fennî kıymeti haiz değildir. Binâenaleyh bu gibi zayıf, muhayyel delillere itimaden nusûs-i şeriyyeyi tevile mesâğ yoktur.

    DARVİN MESLEĞİNE BİR NAZAR:

    İngiliz hukemâsından “Darvin” ile tâbileri diyorlar ki: Nebatat ve hayvanat, tekâmül tarikiyle birbirinden müteselsilen neşet etmiştir; bunların arasındaki müşabehet buna delâlet ediyor, insanlar dahi hayvanat arasında el-yevm mevcut bulunan kuyruksuz maymunlara ziyadesiyle benziyorlar; binâenaleyh bu maymunlardan neşet etmiş olmalıdırlar. Maahâzâ insan ile maymun arasında insana maymundan daha müşabih bir hayvan var ise de bu hayvan münkariz olmuştur.

    Darvin faraziyesini kabul edenlerin bu bâbdaki başlıca delilleri şunlardır:

    1- Mikropların bile re’sen cemâddan tevellüdü sabit olmuyor; artık şu derece mükemmeliyet-i nisbiyyeyi haiz olan insanın cemâddan tekevvün etmiş olmasına nasıl kail olabiliriz?

    2- Tabakâtü’l-arz ilmi gösteriyor ki, yeryüzünde evvelâ nebatatın, hayvanların ednaları vücuda gelmiş, sonra gide gide bunların müterakkileri zuhur etmiştir. Demek ki, hayvanatın aslı nakıs olup bunlar asırların müruru ile tahavvül ve terakki ederek şimdiki tekâmül mertebesine vâsıl olmuştur.

    3- Bazı hayvanatta birtakım nakıs uzuvlar, meselâ birtakım nâtamâm ayaklar görülüyor. Bunlar ya kadim bir nev’in lazımı uzuvlarının eserleridir ki, sonraları tağayyürât neticesinde bu uzuvlar zevale başlamıştır; yâhud bunlar muahharen görülen lüzum üzerine tekevvüne başlayan âzânın henüz hâl-i ibtidâîsidir. Binâenaleyh eğer her nev’i bi’l-istiklâl vücuda gelip de bir zâde-i tekâmül olmasaydı bu uzuvların zait, faydadan hâli olması lâzım gelirdi.

    4- İnsan ceninleri meşîme-i mâderde geçirdikleri edvârın bazılarında sair hayvanat gibi tüylü ve kuyruklu bulunuyorlar; maymun gibi, kelb gibi hayvanlardan fark olunmuyorlar.

    5- İnsan bir Sâni’-i Hakîmin sun’u olup müstakilen yaratılmış olsaydı âzâsı hakiki bir surette mükemmel bulunurdu. Kendisinde ne zait ne de noksan uzuv bulunmamak icap ederdi. Ve malik olduğu uzuvlara —bâhusûs ihtiyarlığı zamanında— zaaf arız olmazdı. Halbuki erkek insanda meme gibi zait bir uzuv vardır; hiçbir adamın arkasından gelen düşmanı görebilmesi için başının geri tarafında gözleri bulunmuyor; insan ihtiyar oldukça gözlerine, kulaklarına, dişlerine zaaf ve noksan arız oluyor.

    6- İnsanlar sair hayvanat ile birçok uzuvlarda, hayati hallerde müşterek bulunuyorlar. Artık insan kendisini nasıl müstakil bir mahlûk sayabilir?

    DARVİN MESLEKİNİ TENKÎD VE RED:

    Şimdi bu meslek hakkındaki mezkûr delilleri sırasıyla tetkik edelim:

    1- Mikropların bile re’sen cemadattan tevellüdünün el-yevm sabit olmaması edvâr-ı ibtidâiyyeden beri hiçbir zîhayâtın cemadattan tevellüt etmemiş olmasını ve böyle bir tevellüdün adem-i imkânını iktiza etmez. Ne hacet ilk zîhayât olan mahlûkun başka bir zîhayâttan tedricen vücuda gelmediği müsellemdir. Bu mahlûkun vücuda ve bekasına muktezi olan harekâtı sırf fıtratı muktezasınca yapmış olduğu ve kendisine irsî melekât kabilinden hiçbir şey intikal etmemiş bulunduğu tekâmül nazariyesince de bedihi addolunuyor; demek ki, bir zîhayâtın müstakilen vücuda gelmesi sade mümkün değil vâki’ imiş de. O halde insanın re’sen yaratılmış olmasına neden kail olmayalım?

    Evet… Maddeperest olanlar bir Hâlik-ı zî-kudretin vücudunu inkâr ettikleri için bir şeyin kânun-ı tekâmüle tâbi olmaksızın mükemmel bir halde vücuda gelmesini istib’âd ediyorlar. Fakat fikr-i ülûhiyete malik olanlarca bu istib’âda mahal yoktur. Âlem-i tabiatta hayatın hâl-i besâtetten terakkî etmiş olduğunu kabul edenler besâtet halinden evvel nasıl hâsıl olduğunu araştırmalıdırlar. Hayatın kadîm asırlardan birinde her nasılsa kendi kendine husûle geldiğine veya sâir seyyârelerden küre-i arza intikal eylediğine dair olan mütalaalar vehim ve hayâle müstenittir. Bunlar ezhâne kanaat bahş olamazlar. Hayatın re’sen cemâddan husûlü, bi-nefsihî tevellüt vukuu Pastör’ün meşhur tecrübesi üzerine bâtıl olunca zî-kudret bir Hâlik’in eser-i sun’u olduğu tezahür eder.

    Nebatat ve hayvanatın tenebbüt ve tevellüdünü hâkimane bir nazar ile müşahede edenler için bir zî-hayatın re’sen yaratılabilmesini inkâra imkân yoktur. Meşîme-i hâke tevdi’ olunan bir tohum dânesinden az bir müddet zarfında ne kadar latif yaprakların ne kadar rengin, dilküşâ çiçeklerin zuhuru; rahm-i mâdere atılan bir katre nutfeden insan denilen mehâsinperver bir mahlûkun tevellüdü bir bedîa-i tekâmül değil midir? Bu bâbdaki cari âdet-i ilahiye ile ülfet ettiğimizden dolayıdır ki, bunlardaki garabeti bihakkın takdir edemiyoruz; yoksa bu tarz-ı tenebbüt ve tevellüt ile re’sen tenebbüt ve tevellüt beyninde pek o kadar bir fark yoktur; tohumlar ile nutfelerin birer âdî sebep olmaktan başka nesi vardır?

    2- Diyebiliriz ki, kâinatta bir tekâmül ve tenâzu kânunu mevcududur; her şey tekâmüle çalışıyor; daima zayıflar kavilerle mübâreze-i hayatiyede bulunarak zevale yüz tutuyor. Fakat bu hal, nebatat ve hayvanatın yekdiğerinden bi-tarîki’l-iştikâk zuhurunu neden icap etsin? Câiz ki bidâyeten bütün nebatat ve hayvanatın ednâları yaratılmış, sonra da diğer nevi nebatat ve hayvanat, müterakki bir surette müstakilen sâha-i tabiata çıkarılmıştır. Evet… Câiz ki zayıf olan neviler yed-i kudretin ibdâ’ buyurduğu tenâzu ve tekâmül kânunu muktezasınca fenâya karîn olup yerlerine kavî, müterakki olan neviler doğrudan doğruya kâim olmuştur. İşte bu gibi ihtimâlât durup dururken artık birtakım sehîf faraziyata, nâtamâm tecârîbe binaen mahlukatın eşrefi olan insanların hayvanlardan münşaib olduğuna nasıl itikat edilebilir.

    “Nebatat ve hayvanatın zuhuru, devam-ı mevcudiyeti kânun-ı tekâmüle tâbi’dir.” deniliyor. Bu halde nebatat ve hayvanat silsilesini teşkil eden envâ’ı daima gayr-ı müterakkileri münkariz olup onların yerine müterakki olanları kâim olmak iktiza etmez mi? Bu silsilenin en müterakki olan envâ’ı (esnâfı) ise bittabi’ insana en karîb, en müşâbih olanları olmak lâzım gelir. Halbuki nev’-i beşerin kadîm ecdadı olduğu iddia olunan hayvanatın birçok gayr-ı müterakki envâ’ı el-yevm mevcut olduğu halde müterakki envâ’ı mükazız olmuştur. Nitekim insan ile maymun arasındaki halkayı teşkil edip insana daha müşabih bir nev’-i hayvanın münkariz olduğu, hattâ bunun iskeletlerinin bile pek nadir bulunduğu iddia olunuyor. İşte bu da gösteriyor ki, uzvî ve gayr-ı uzvî kâinattaki terakki ve tekâmül öyle zannedildiği gibi mutlaka biribirinden neş’et etmek tarikiyle değildir. Maahâzâ zamanımızda bazı hayvanat ve eşcâr müstahâseleri keşfediliyor ki, bunların aynı nev’e mensup olan bugünkü hayvanlardan, ağaçlardan pek müterakki bir halde bulunmuş oldukları anlaşılıyor

    Şunu da düşünmelidir ki, eğer nebatat ve hayvanat nev’ilerinin birbirinden müteselsilen tevellüt ve terakki etmesi hakkında lâyetteğayyer bir kânun mevcut ise neden zamanımızdaki nebatat ve hayvanat nev’ilerinde böyle bir tevellüt ve terakki görülmüyor? Niçin tarih-i beşerin mebâdîsinden bugünkü güne kadar hiçbir nebat ve hayvanın değişmesi, başka bir surete inkılâbı meşhut olmuyor?

    Nebatat ve hayvanattan birinin değişmesi, yüz binlerce sene zarfında tedricen vuku’ bulacağı iddia olunsa dahi bizim itirazımızın kıymetini tenkîs etmez. Çünkü bir kere bu iddia bir tecrübe ve müşâhedeye müstenit değildir. Saniyen bu iddia sahih olsaydı kadîm asırlardan beri tedricen değişmeye başlamış olan birtakım nebatat ve hayvanat bulunurdu da bunlardan hiç olmazsa bazılarının tekâmül derecesine nâiliyyeti âsâr-ı beşeriyyeden birine müsadif olurdu. Halbuki beşeriyet tarihi böyle bir hâdise kaydetmiyor.

    3- Bazı hayvanatta görülen nâtamâm a’zânın tağayyür-i envâ’a delâleti pek zayıftır. İhtimâl ki bu uzuvların büyük faydaları vardır da biz keşfedemiyoruz. Nitekim birçok şeylerin henüz gaye-i hilkatine muttali’ değiliz. Maahâzâ öyle bazı hayvanatta görülen bir kısım nakıs uzuvlara bakıp da bununla bütün hayvanatta bir neşv ü tekâmül usulü cari olduğuna kâil olmak doğru değildir. Zira bu hal bir istikrâ-i nâkıstır ki, umum hakkında medâr-ı hüküm olamaz. İhtimâl ki bir kısım mahlukat hakkında tekâmül kânununa tevfîkan bir istihâle cari olduğu halde diğer bir kısım hakkında cari değildir.

    4- Ceninin bazı devirlerinde tüylü ve kuyruklu görülmesi hayvanat ile insanın karâbet-i nesebiyyesini ispat edemez. Cenin kendisindeki noksan-ı hilkatten dolayı hayvanata benzeyebilir; fakat bu haldeki müşabehetin ne ehemmiyeti vardır? Bilhassa insan mahiyeti mücerret bedenî eşkâlden ibaret değildir ki, bu husustaki müşabehet; insanı hayvanat silsilesine idhâl etsin.

    5- İnsan haddi zatında pek mükemmel bir mahlûktur. İnsan bir kudret bedî’ası, bir letâfet nümûnesidir. İnsanda tecelli eden fikrî mevâhib, ilmî kemalat insanın ne kadar müstesna bir mahlûk olduğunu ispata kâfidir; böyle iken insanda bazı uzuvların zait veya nakıs görülmesi insanın şu fıtrî ulviyetini bilmem nasıl tenkîs eder? Teşrih ilmi şu kadar terakkiyâtıyla beraber hâlâ insanın a’zây-ı bedeniyesinin bihakkın tahlîl edilemediğini itirâf etmiyor mu? Artık hikmetini anlamadığımız bir uzvun vücut veya fikdânı dolayısıyla insanın hilkatindeki kemâlât ve mehâsini inkâra kıyâm ve bunu inkâr-i Sâni’a delil ittihaz etmek ne kadar istiğrâba şâyândır.

    Ne garip hâlet-i rûhiyyedir ki, insanlardaki akıl ve zekânın, binlerce fıtrî mehâsinin vücudu, akıl ve hikmetten mahrum olan tabiatın bir hakiki mucit olamayacağına burhan ittihâz edilmek lâzım gelirken henüz hikmeti keşfedilemeyen bir uzvun vücut veya adem-i vücudu, Sâni’-i Hakîm Hazretlerini inkâra delil ittihaz olunuyor!

    Ya insanın bedenine, kuvvetine ârız olan zaaf ve noksandan dolayı bi-tarîki’l-istihâle vücuda gelmiş olması ve bir Hâlik-i Hakîm’in eseri kudreti bulunmaması neden lâzım gelsin? İnsan bu cihan harâbezarında müebbet, avârızdan masûn olarak kalmak üzere yaratılmamıştır. İnsanların ârızalardan masûniyeti hilkatlerindeki hikmete münâfîdir.

    İnsanlar, daima tağayyürâta ma’rûz bulunan bir manzûme-i kevniyyenin cismen en zayıf bir cüz’ü oldukları halde kendilerinin tağayyürâttan masûn bulunmaları nasıl tasavvur olunabilir? Gaye-i hilkatten haberdar olanlar bütün âlemde cârî olan tağayyürâtın hikmetini pek güzel anlar, pek mükemmel izah edebilirler.

    6- İnsanlarla bazı hayvânât beynindeki zâhirî bir müşâbehetin vücûdu, bunların arasında bir ırkî karâbet bulunmasını asla ispat etmez. Zaten insanlar zîhayât olmak cihetiyle hayvânât ile ve cisim sahibi bulunmak itibariyle de cemadat ile hemcins addolunurlar; fakat bundan ne çıkar? Bu keyfiyet insanlarla hayvanat ve cemadatın bir aile efradından olup yekdiğerinden münşaib bulunmuş olmalarını mı iktiza eder? Hakikat-i insaniyeyi hayvanattan temyiz eden şey asıl akıl ve idraktir; vücudun eşkâl-i zahiresi ise ikinci derecede kalır. Velhâsıl teşrih ilmi ile ilmü’n-nefs dahi insanların hayvanattan neş’et ettikleri hakkındaki faraziyenin butlanını ispat ediyor.

    Şüphe yok ki insan ile hayvanat arasında bedenî teşekkülât itibariyle ne kadar müşabehet bulunursa bulunsun yine aralarında hem bedenen hem de zihin ve akıl cihetiyle pek azîm farklar meşhuttur. Bir kere insanlar beden itibariyle hayvanlardan pek çok farklıdırlar. En kaba vahşîlerin bile kavs-i hacîbileri en müterakki maymunlarınkinden pek az çıkıktır; çenelerinin uzunluğu da daha azdır, insana en ziyade yakın görülen bir maymun müstahâsesinin çenesi üzerinde yapılan tetkik neticesinde bu hayvanda nutkun müteazzir olduğu sabit olmuştur. Saniyen hayvanatta şuur, his, hayal gibi şeylerin mevcudiyeti onlarda bir nevi’ zihnin mevcudiyetine delâlet ederse de bu asla insanın zihni gibi kemâl-i haiz değildir. Hatta Dekart hayvanlarda zihnin mevcûdiyyetini bi’l-külliyye inkâr etmiştir.

    Maamâfîh insan akla mâliktir. Bu sayede kâinatın ulviyyât ve süfliyyâtını idrake, külliyat-ı umuru tefekküre kâdir olur. Hayatî arızalara, mukavemet çarelerini bulur; hem kendini bilir, hem de kendini muhît olan âlemi keşfeder. İlimleri tedvine muvaffak olur; diyanet ve medeniyet fikrine malik bulunur; hayvanlar ise bu gibi meâlîden ebediyen mahrumdur. Hayvanatın bütün ef’âlini ta’lîl ve beyân için “ilmü’n-nefsi infi’âlî” kâfidir; çünkü hayvanatın bütün ef’âl ve harekâtı, hâlât-ı şuûriyye-i infi’âliyye kabîlindendir. Halbuki insanların ef’âlini, tecrübe-i zâtiyeleriyle tezâhür eden ahvâli ta’lîl ve beyan için “ilmü’n-nefsi teemmülî”ye de ihtiyaç vardır. Zira insanların ef’âli ve harekâtının bir kısmı hâlât-ı infi’âliyyeden olduğu halde diğer bir kısmı teemmül-i hâlâttan ibarettir.[1]

    Netice-i makâl: İnsan ile hayvanat arasında suretten ve sîreten birçok farklar vardır ki bu hal, bunların başka başka nevilerden ibaret olup insanların bi’l-istiklâl yaratılmış olduğuna şehadet eder. Hilâfına itikat etmek için nev’-i beşerin mahlukat arasındaki yüksek mevkiinden gâfil, insanların müstaid oldukları maddî ve manevi kemâlâttan zâhil bulunmak icap eder.

    DARVİN FARAZİYESİNE TARAFTAR OLANLARIN HAKÎKATLERİ TAĞYÎRE CÜRETLERİ:

    Kadîm ezmineden beri birtakım muzır eşhâs zuhûr etmiş ve etmektedir ki, bunlar ilim ve hikmet kisvesine bürünerek beşeriyetin ulviyete meyyâl olan ruhunu öldürmek isterler; kendileri ulviyet-i ruhiyeden, meziyet-i insaniyeden mahrum oldukları için başkalarının da öyle olmasını arzu ederler. Bunlar kendi bâtıl fikirlerini âleme kabul ettirmek için her türlü esbaba tevessül eder, icabında sabit hakikatleri, fennî kânûnları tağyîre bile mücâsir olurlar. İşte Almanyalı muallim Ernest Hegel de bu cümledendir.

    Hegel, Darvin faraziyesine fennî müsellesattan imiş gibi bir kat’iyyet vermek istemiş; âlem-i uzviyetin teşekkülâtı hakkında öyle kat’î bir lisan ile mütalaada bulunmuştur ki, bu hal bütün fen erbabının hayret ve hiddetini mucip olmuştur. Bu muallime göre bütün âlem-i uzviyetin esası “Batibyus” denilen ibtidâî hüveynedir. Bilumum nebatat ve hayvanat bu ibtidâî hüveynenin tekâmülâtından neş’et etmiştir. Binâenaleyh insan dahî aynı hüveynenin en mütekâmil bir neticesidir. Darvin hiç olmazsa ilk hüceyre-i hayvâniyenin taraf-ı ilâhîden halk olunduğunu kabul ediyordu. Hegel ise bunu da kabul etmemiş, menşe-i hayâtı mihânikî bir surette binefsihî hâsıl olmak üzere izaha cüret etmiştir.

    Hegel, bu felsefî faraziyesine bir fennî hakikat rengini verdikten sonra insanlar hakkında bir “şecere-i ensâb” tertip ediyor. İnsanı cedd-i a’lâsı olan hüveyneye îsâl eden vâsıtaları tasnif eyliyor; birçok kuyruklu kuyruksuz maymunların vesâir muhtelif hayvanların isimlerini yazıyor, resimlerini teşhîr ediyor. İnsan ile ilk hayvani hüceyre arasında yirmi iki mertebe-i nesliye bulunduğunu söylüyor, fakat bu silsileyi teşkil eden hayvanattan bir kısmının tabiat eliyle ifsat ve imha edilmiş olduğunu da mu’terif bulunuyor. Maahâzâ bu silsileyi yine inkıtâa uğratmıyor; hiçbir eser bırakmayan bu hayvanları hayalen ibdâ’ ederek meydana çıkarıyor; bu suretle de silsile-i hayvaniye arada fâsıla bulunmaksızın ibtidâî hüveyneye müntehî oluyor.

    Hegel, insanın silsile-i nesebindeki vâsıtaları ikmal için hayalhânesinde îcâd ettiği hayvanlardan bahsediyor; bunların bulundukları edvâr-ı mâziyeyi pek mükemmel tasvîre çalışıyor, bir haldeki güya bu hayvanları görmüş; onlarla bir zamanda yaşamış!.. Bâhusûs insanın cedd-i esfeli addedip “antropoid” namını verdiği kuyruksuz, muhayyel maymunun i’tiyâdâtı ve tarz-ı maîşeti hakkında o derece kat’î ma’lûmât veriyor ki, sanki senelerce bu hayvan ile arkadaşlık etmiş!..

    Halbuki tabakatü’l-arz, mükevvenât-ı kadîme ilmi böyle bir hayvan kaydetmiyor. Acaba Hegel, bu hakâika nasıl muttali’ olmuş? Bu bâbdaki kat’î beyânâtını isbâta mecbur değil mi? Evet mecburdur. Fakat bu kabil mi?.. Asla!.. Bir kere bu hayvanattan birçoğunun bakâyâsı, müstahâseIeri edvâr-ı mâziye tabakâtında bile bulunmuyor; bunu kendisi de mu’terif. Haydi bulunmuş olsun, bununla bu hayvânâtın yekdiğerinden müteselsilen neş’et etmiş olduğu nasıl kestirilebilir?… Fakat Hegel gibi muktedir bir ilm-i hayvânât muallimi bundan âciz kalır mı hiç?… Mütehayyilesi var olsun!.. Bir kere kendi nazariyesini fennî tecrübelere müstenit gibi gösteriyor ya bu kâfî!.. Artık bir taraftan fennî hakikatleri tağyîre çalışıyor; diğer taraftan kuyruklu maymunlardan bir kısmının rüşeymini insana benzeyen kuyruksuz jibon maymunu rüşeymi diye kitabına dercediyor; diğer hayvan resimlerinin birçok taraflarını dahi kendi faraziyesine hizmet edecek surette tağyîr ve tebdile cür’et eyliyor. Fakat böyle yapıyor da cezasız mı kalıyor? Hayır… Her taraftan tâbîiyyûnun, erbâb-ı fünûnun muâhezât ve mühâcemâtına uğruyor; her taraftan yediği te’dîb sillesiyle cürmünü itirafa mecbur oluyor; bâtıl fikrini tervîc için fennî hakikatleri tağyir, birçok “rüşeym” resimlerini tebdil ve bu suretle yalancılığı, sahtekârlığı irtikâp ettiğini alenen ikrar eyliyor.

    Hegel, bu sahtekârlığı yüzünden kendi mevkiini kaybettiği gibi Darvin mesleğine de mühlik bir darbe vurmuştur.

    İşte görülüyor ya!.. Asrımızın feylesoflarından, ilm-i hayât ulemâsından sayılan, binlerce ilim ve irfân talibinin terbiye-i zihniyesine hizmet etmek iddiasında bulunan —elyevm müteveffâ— bir muallim; ilim ve fen namına ne fezâhatleri irtikâb ediyor!.. Sonra da kalkıyor da beşeriyetin ahlâkı, vicdâniyyâtı, efkâr-ı dinîyesin aleyhinde söz söylüyor.

    Bu gibi eşhas hakkında: “Eğer utanmazsan dilediğini yap!” demekten başka çare yoktur.



    [1] Bu iki hâlât beynindeki farkı güzelce anlamak için İlmü’n-nefse mürâcaat lâzımdır. Ancak şunu arzedelim ki: Biz elimize aldığımız bir kitabı kendimizdeki melekeye binâen hemen kıraat ediveririz. İşte bu, şuûrî ve infiâli hâlettir. Bununla beraber okuduğumuz şeylerin künhünü tefekkür ve bu hususta tahdîk-i zihin ederiz ki bu da bir teemmûlî hâlet demektir.

  • Hayır ve Şer

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: İslâmın Nuru

    Tarih: Aralık 1951

    Hayır ve Şer

    Cenâb-ı Hakk’ın bütün ef’âl-i ilâhiyesi birtakım hikemi ve mesâlihi mütezammındır. Masnûat-ı ilâhiye arasında abes yere yaratılmış bir şey mevcut değildir. Hayır ve şer suretinde tecelli eden her şey Hakk’ındır. Kâffesi Allahu Teâlâ’nın kaza ve kaderine tabi birer hikmet ve maslahatı hâvidir. Çünkü Cenâb-ı Hak, ilim ve hikmetle muttasıf, halikiyetinde müteferrittir.

    Allah Teâlâ Hazretleri bir Hâlik-i Alîm ve Hakîm olduğundan elbette O’nun bilcümle efâl-i ilahiyesi bir nice hikmetleri, maslahatları muhtevidir. Hikem ve mesâlih denilen şeyler nizam-ı aleme, menâfi-i halâika müteallik umûr demektir. Ef’âl-i ilahiyye ise şüphe yok ki bunlardan hâlî değildir. Şu kadar var ki bazı ef’âl-i ilahiyedeki hikem ve mesâlih bize karşı kemal ile münkeşif olmadığından biz bunları lâyık-ı vecihle idrak edemeyiz.

    Beşeriyet için hall-i müşkil şeylerden biri de hayır ve şer meselesidir. Bu mühim mesele öteden beri beşeriyetin zihnini işgal etmiştir. Kâinatta hayır (iyilik) mevcut olduğu gibi şer (kötülük) de mevcuttur. Hayır denilen şeylerin hâliki şüphe yok ki Feyyâz-ı Hakîm Hazretleridir. Ya şer denilen şeyleri halk eden kimdir? Acaba şerri halk etmek Erhamu’r-râhimîn olan Allahu Azimuşşan’a layık mıdır? İşte bu düşünce, muhtelif mezâhib-i diniyye ve mesâlik-i felsefiyenin vücuduna sebep olmuştur.

    Birçok kimseler Cenâb-ı Hakk’ı “Şerrin hâliki değildir” diye tenzihe çalışırken vâdi-i şirke düşmüş; birçok kimseler de bu yüzden ulûhiyeti inkâr edecek kadar bir hamâkate düçar olmuştur. Mâhâza ukûl-i selime erbâbı asla tereddüt etmez ki hayır ve şer suretinde tecelli eden her şey Hakk’tandır; her ikisini de halk eden Vâhid-i Hakîm Hazretleridir.  Eğer alemde zuhur eden bir kısım şerlerin, musibetlerin Hâliki Allah Teâlâ Hazretlerinden başkası olsa idi, Cenâb-ı Allah’ın hâlikiyeti mahdut ve bu fenalıklar kendi iradesinin hilafına vuku bulacağından Zât-ı Rubûbiyeti hâşâ acz ile muttasıf olmak îcâb ederdi. Halbuki Zât-ı Bârî bu gibi nâkisalardan münezzehtir. Mamâfîh şerrin Hakk’tan olması şerrin hak olmasını müstelzim değildir. Cenâb-ı Hakk’ın şerre rızası yoktur. Şerri iktisâb etmek meşru olamaz.

    Cenâb-ı Allah Hakîmdir. Allâmu’l-ğuyûbdur. Şerri bir nice hikmetlere müstenit olduğundan asla kabîh değildir. Fakat âkıbet-i umuru müdrik olmayan biz gafil insanlar için şer denilen şeyleri kesbetmek kabîh ve mesuliyeti müstelzimdir.

    Cenâb-ı Hak li-hikmetin şerri yaratmıştır. Fakat bundan tevekkî edebilmek için insanlara bir kâbiliyet-i fıtriye, bir hassa-i ruhiye de ihsan buyurmuştur. Bir insan hâiz olduğu bu kuvvet ve istidat sayesinde kendisini şerden menetmezse elbet de mesul olur.

    İçinde yaşadığımız bu alem-i beşeriyet, bir dâr-ı imtihandır. İnsan bu alemde iktisâb edeceği kemalat ve nekâise göre diğer bir alemde ya ebediyen saadete nail veya ebedi bir nikbete giriftâr olacaktır. Binaberin bu cihân-ı imtihanda şer namına hiçbir şeyin mevcut olmaması gâye-i hilkatle kâbil-i telif olamaz.

    Şu da kâbil-i inkâr değildir ki bize karşı şer suretinde tezahür eden şeyler alelumum alem-i uzviyete mahsus gibidir. Mesela: Alem-i beşeriyette birtakım muhâl intizâm-ı hâlâta tesadüf olunuyor. Zavallı beşeriyet. Birçok fecialara, kederlere maruz kalıyor. Birçok ihtiyâcât ile pençeleşiyor, daima mücadelât-ı hayâtiyede bulunuyor. Fakat alem-i gayr-i uzvîde şerrin mevcudiyetine kâil olmak pek o kadar doğru olmaz. Kâinat-ı gayr-ı uzviyede pek mükemmel bir ahenk ve intizam meşhut olmaktadır. Bu ahenk ve intizamı hiçbir şey ihlal etmemektedir.

    Bazı erbab-ı dalalet der ki: Alemde bir kısım muzır, faideden hâlî şeyler mevcut bulunmaktadır. Birçok feci hadiseler zuhura gelmektedir. Bunların hiçbirinde bir hikmet görünmüyor. Binaenaleyh alem-i kevn-i fesat -hâşâ- bir Hâlik-i Hakîm’in eser-i kudreti değildir. 

    Ne batıl itikat! Gafiller bilmiyorlar ki ukûl-i beşeriyet her şeyin, her hadisenin künhünü, hikmetini tamam ile idrak etmek kabiliyetinden mahrumdur. Kâinatta mütevelli olan milyonlarca hikem ve mesalihin bedâi’ ve mehâsinin vücudunu görmeyip de nekâisten addettikleri bazı şeylerin mevcudiyetini, inkâr-ı hâlika delil ittihaz etmeleri ne kadar acınacak bir haldir. 

    Bir zamanlar faideden hâli zannedilen birtakım mevâddın bilahare fünûnun terakkiyatı sayesinde pek büyük faideleri, hassaları hâiz bulunduğu keşfedilmemiş midir? Acaba gördüğümüz noksanların mâverasında bir gaye-i kemal yok mudur? Ne için bu ciheti mülahaza etmiyoruz? Bu cihan-ı beşeriyet kemali ancak şu gördüğümüz vecihle bir mecmua-i hayır ve şer olması halidir. 

    Bazı mevâdd-ı semmiyenin sair ecza-i tıbbiye ile imtizacından pek nafi’ muâlecât vücuda geldiği gibi şer suretinde görülen bazı şuûnun vücudu ile de diğer şuûnât ile bir kül teşkil ederek kim bilir ne kadar mesalih-i kevniyenin tecellisine hadim bulunmaktadır. Mamafih eşyanın mahiyeti ezdadın vücudu ile münkeşif olur. Birtakım emrâz ve ektârın vücududur ki bize sıhhat ve saadetin kıymetini anlatıyor. Bir kısım mesâlib ve mezâhimin vücududur ki beşeriyetin incilâ-i fikrine, i’tilâ-i şanına sebep oluyor. Birtakım şerlerin vücududur ki beşeriyet bunlardan masun olup hayra nail olmak için Hâlik-i Azimuşşan’a iltica ediyor, havf ile reca beyninde bulunuyor, bu suretle de rubûbiyet ve ubudiyet âsârı tezâhür etmiş oluyor. 

    Birçok şeyler de vardır ki biz bunların esrar ve ledünniyâtına infâz-ı nazar edemediğimiz cihetle bunları şer telakki ederiz. Halbuki bunların neticesinde bir nice hafi hikmetler, azim faideler tezahür ederek kemâlât-ı ilahiyeye delil olur.

    Hele hoşumuza gitmeyen, şer suretinde nümâyân olan birtakım şeylerin esbâb-ı evveliyesini neden düşünmüyoruz? Birçok hayati, içtimai, nakîseler vardır ki bunların vücuduna, insanların kendileri bilerek-bilmeyerek sebebiyet vermişlerdir. Artık biz kendi irade ve ihtiyarımızı sû-i isti’mal edip de kâinattaki kavânîn-i ilahiyeye muhalif hareket ederek kendi elimizle ihzâr ettiğimiz fenalıklardan dolayı azametgâh-ı ilahiyeye karşı nasıl zebandirazlık edebiliriz? 

    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/2069/3856

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – IV

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad

    Tarih : Cemaziyelahir 1377 (Ocak 1957)

     

    Muhterem münekkid yazı sahibi diyor ki: «Ruhun daha evvel mevcud olduğuna delil olarak “âlem-i ervah” tâbirinin mevcudiyeti gösterilmek isteniyorsa doğru değildir. Biz müslümanlarca insanların ruhları ölümden sonra bedenden ayrılarak mevcudiyetini muhafaza eder. İşte âlem-i ervah ölümden sonra bedenden ayrılarak ebedileşen ruhların âlemidir. Şu halde ruh, ebedidir, fakat ezeli değildir.»

     


    Biz de deriz ki:

     

    Ruhların daha evvel mevcut olduğu cumhur-i müslimînce müsellemdir. Biz bunu yukarıda ki nakillerle izah etmiş bulunuyoruz. Bunu ispat için “âlem-i ervâh” tabirini delil olarak izah etmeğe lüzum yoktur. «Âlem-i ervâh» tabiri ruhların mutlaka var olduğunu gösterir. Nitekim âlem-i tabiat, âlem-i nefis denildiği gibi, âlem-i ervah da denir, mamafih çok kere «âlem-i ervah» denilince bununla ruhların cesetlerden evvel bulunduğu âlem kast edilir. İnsanların öldükten sonra ruhlarının kıyamete kadar içinde bulunacağı âleme de «âlem-i berzah» denir. Fakat insanların vefatından sonra ruhları yaşayacağı için “âlem-i ervah” yine var demektir.

     

    Ruhu’l-Beyan tefsirinde denildiği gibi ruhların beş hâleti vardır. Birinci hâlet, ademdir. «Hel etâ ale’l insâni…» nazm-ı kur’ânîsi bunu bildirmektedir. İkinci hâlet, âlemi ervahtaki vücuttur: «Halâktül ervaha kablel ecsad.» hadis-i kudsîsi bunu göstermektedir. Üçüncü hâlet, ruhların cesetlere te’allukudur. “ve nefahtü min rûhî» nazm-ı şerifi bunu natıktır. Dördüncü hâlet, ruhların cesetlerden müfarakatıdır. «Küllü nefsin zâikatü’l-mevt.» âyeti celilesi bunu beyan buyurmaktadır. Beşinci hâlet de ruhların tekrar cesetlere iadesidir. «Senü’idühâ sîretehe’l-ûlâ» âyeti kerimesi bunu haber vermektedir.

     

    Hülasâ-i kelim, ruhların birere cismi lâtif veya bir cevheri mücerred olduğunu bir nice ulema-i din eserlerinde kaydetmişlerdir. Biz bunların bir kısmını yukarda göstermiş bulunuyoruz. Hattâ Şeyhulislâm İbn-i Kemâl merhum dahi “Resâili İbn-i Kemal” unvanlı eserinin dokuzuncu risalesinde, ruhun bir cism-i lâtif olduğunu Ehl-i sünnet mezhebi üzere tasrih etmiştir. Ruhların cesetlerden mukaddem yaratılmış olması ise ruhların ezeliyetin(i) istikad* etmez. Ruhların ezeliyetine kâil olan bir müslüman yoktur, ruhların ebediyyeti de kudretullah ile kaimdir, mamafih ruhların künhünü, evsafını her veçhile bilmek efrad-ı ümmet için nasib olmadığından bu husus ilm-i ilâhiye havale olunur. Nitekim biz de yedinci cevabımızda şöyle demiş bulunuyoruz: «Şu kadar var ki ruhların mahiyetini, tam hakikatini layıkîle bilip tayin etmek beşeriyet için kâbil değildir. Biz bu hususu ilm-i ilâhiye havale ediyoruz.»

    Bilmem artık itiraza mahal var mıdır? Her ne ise insanlar hata ve kusurdan hâlî olamaz. Biz her hususta Hak Teâlâ hazretlerine iltica eder, lisanımızı ve kalemimizi garez ve ivaza değil, mahza rıza-yı ilâhîsini celbe hadim kılmasını atebe-i uluhiyetten niyaz eyleriz, ve minhü’t-tevfik.


    *istikad= Yakma, ateşi tutuşturma.

     
    Hazırlayan : Muhammed Salih Yıldız
    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/5458/9739

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – III

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad

    Tarih : Cemaziyelevvel 1376 (Aralık 1956)

    Yazı sahibi diyor ki: 

    “Ruha cevher-i mücerred tabiri daha tehlikelidir. Çünkü mütekellimîn hazarâtı mücerredâtı kabul etmezler. Şerh-i Mevâkıf’ta sarihtir. Cevher ancak bir hayyizle mevcut olur. Bu itibarla tecerrüd ile hayyize muhtaç cevher arasında mübâyenet vardır. Ruh hem cevher hem de mücerret olsun bu olamaz.” 


    Biz de deriz ki: 

    Bu mütalaa da tamamen doğru değildir. Ruha cevher-i mücerred diyen birçok İslam ulemâ ve fudalâsı vardır. Cevherden murat inkisâmı kâbil olmayan ayindir ki ona “cüz-i lâ-yetecezzâ” denir. Cevherlerin bir kısmı mütehayyizdir, bir kısmı da mütehayyiz değildir. Nitekim Tefsir-i Kebîr’de deniliyor ki: ‘‘Şüphe yok ki insan yani ruh bir cevherdir. Bu ya bir cevher-i mütehayyizdir veya bir cevher-i gayr-i mütehayyizdir. Ruh hakkında cevher-i mütehayyiz olmak batıl olunca ikincisi yani cevher-i gayr-i mütehayyiz olması te’ayyün etmiş olur.’’ 

    Yine Tefsir-i Kebîr’de deniliyor ki ruha dair suâlde bulunanlara Cenab-ı Hak Kurân-ı Mübîn’de cevap vermiştir. Ruh bu cisimlere muğayirdir belki o bir cevher-i basit-i mücerrettir. Kendi kendine hâdis olamaz. Ancak bir muhdisin icadıyla vücuda gelmiştir ki o muhdis de Allah Teâlâ’dan başka değildir. Onun ‘‘Kün’’ emriyle bu mükevvenat vücud bulmuştur. 

    Demek ki bir şeyin cevher olması mücerred olmasına mâni’ değildir. Aralarında mübâyenet yoktur. İşte hem en yüksek bir din âlimi hem de pek kudretli bir hakîm olan Fahr-i Râzî iş bu cevher-i mücerredi kabul etmiş bulunuyor. 

    Buhâri-i Şerîf şârihlerinden Zebîdî merhum da diyor ki “Nefs-i insanî hakkında birçok akvâl vardır. Bu kavillerden hakka mukârin olan muhakkiklerin kâil oldukları vech ile nefsin mücerredâttan ve yahut mütekellîmlerin cumhûrunun dedikleri gibi bedenlere sâri, cism-i latîf olmasıdır. İmam Mâturîdî, İmam Gazâlî, İmam Fahrettin Râzî, Râgıb el-Isfahânî gibi muhakkikler ise mücerredâtın vücuduna kâil olmuşlardır. Ruhun bir cism-i nurânî ve ulvî ve cisme sâri olduğunu da İbn-i Kayyim (ruh) nam kitabında yüz beş kadar aklî ve naklî delil ile ispat etmiştir. 

    Câmiü’l-Ezher Şeyhlerinden Muhammed Mahluf da «el-Metalibül Kudsiyye fî Ahkami’r-Rûhi ve Âsarihi’l-Kevniyye» adındaki eserinde diyor ki; «Ruh bir cevher-i ruhanidir, bedenden hariçtir veya bedene sâridir, bizzat sair cisimlere muhaliftir. Ruhun manasında ulemanın ihtilâfı vardır. Feylesoflara ve Müslümanların âlimlerinden İmam Gazâlî’ye, Ragıb el-Isfahânî’ye ve sofiyyeden bir cemaate göre ruh; cisim ve araz değildir, belki bir cevher-i mücerrettir, bi-nefsihi kâimdir, beden-i insanîye bir nevi’ te’alluku vardır. Beden ruhun te’allukuna sâlih bulundukça bu te’alluk bedenden kesilmez. 

    Şerh-i Mevâkıf’ta ise ruhun, nefs-i nâtıkanın tecerrüdüne kâil olanlar da, bunu inkar edenler de gösterilmiştir. Ruhun cumhûr-u mütekellimîne göre bir heykel-i mahsustan ibaret olduğu da kaydedilmiştir. 

    Bunların hiçbiri kuvvetli bir delil ile sabit olmasa bile bunlardan birine kâil olmak, dinen bir mahzuru istilzam etmez. Bu gibi hususlar zaruriyyât-ı diniyyeden değildir. Mademki ruh da bir mahluktur, bu ålemden maduddur. Artık ya cisimdir, ya cevherdir denilmesi dine münâfî bir hareket değildir. İnsanlar da Cenab-ı Hakk’ın verdiği bir ilim, bir akıl ve iz’an sayesinde ruha dair bazı bilgilere sahip olabilirler. 

    Nitekim “Ruhu’l-Beyan” tefsirinde deniliyor ki: (Kulirruhu min emri Rabbi) nazm-i şerîfi, ruhu tarif etmektedir. Bunun manası “Ruh, Âlem-i emirdendir, Âlem-i halk ve fenadan değildir” demektir. Âlem-i emir’den murat ise bir maddeden, bir asıldan münbas olmaksızın mücerred “Kün” emriyle yaratılmış olan şeylerdir. 

    Bu nazm-ı şerîf, istibham için, yani ruhun mahiyetini müphemiyette bırakmak için değildir. Nitekim bir cemaat, bunu istibhama hamletmiş, Cenab-ı Hak ruhu, halkına müphem kılmıştır, bunu bilmek yalnız zât-ı uluhiyete mahsustur demişlerdir. Hatta Hazreti Peygamber dahi ruhun mahiyetini bilmez diye söylenmişlerdir. Halbuki Rasulullah’ın yüksek mansıbı, ruhu bilmeyecek bir halde bulunmaktan müteâlîdir. Rasul-ü Ekrem Ruhu’l-Ervahtır. İlk yaratılan, Ruh-u Nebevîdir. Bu birtakım deliller ile sabittir. Artık nasıl olur da o Nebi-yi zîşân, ruhun mahiyetine vâkıf bulunmaz? 

    Şunu da bilmelidir ki: Ruh, Kudret-i İlahiyenin ilk te’alluk ettiği bir cevher-i nuraniye ve latîfe-i rabbaniyyedir ki âlem-i emirdendir. Âlem-i emir ise melekût âlemidir ki bir madde ile mukayyet olmaksızın müstekıllen yaratılmıştır (Ruhulbeyan). Maamafih bu âyet-i kerime- deki Ruhtan murat, Kur’an-ı Kerimdir veya Ruhul-Emin denilen Cibrildir veya diğer bir mu- azzam melektir, denildiği de vardır (Tefsir-i kebîr). 

     Yazı sahibi diyor ki: 

    ‘’Mücerredâta kâil olan üstad Nasûhi, ukûl-i aşereye de kâil midir?’’ 

    Biz de deriz ki: 

    Bir mes’eleyi ya o veya bu diye terdid ile nakleden, bir tarafı takviye için deliller irad etmeyen bir kimseye “şu hususa kâil”dir diye hükmedilemez. Mücerredâta kâil olan birçok ulemâ-i islâmiyye mevcuttur. Onların bir kısmını yukarıda göstermiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allah’ın yarattığı şeyler arasında mücerredât da bulunabilir. Hatta ilm-i kelâm mütehassisleri diyorlar ki: Hayyize muhtaç olmamak bir sıfat-i selbiyyedir. Bu sıfatta müsavat ise mümâseleti icap etmez. Binaenaleyh bazı mahlukatın bir mekânda mütehayyiz olmaması, o mahlukatın Cenab-ı Hakk’a mümaseletini hâşâ iktiza etmez. Cenab-ı Hak; Hâliktir, Kadîmdir. Bütün âlem ise mahluktur, hâdistir, öyle ise ruh da mücerredâttan olup bir mekânda mütehayyiz olmadığı takdirde de Hak Teala’ya hâşâ mümasil olmuş olamaz. Öyle selbî bir vasıftaki müsâvât, mümaseleti işrap edemez. 

    Ukûl-i aşereye gelince bunu sormak zâittir. Ben ukûl-i aşereye değil, bir âlem-i aklın varlığına kâilim. Cenab-ı Hak, insanları akıl nimetine nail kılmıştır. Ne mutlu o kimseye ki aklını güzelce isti’mâle muvaffak olur.

    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/5456/9737

  • Kadir Gecesi – Hikmet Gonceleri

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: İslâm

    Tarih: Haziran 1961

      

    اِلْتَمِسُوا لَيْلَةَ الْقَدْرِ لَيْلَةَ سَبْعٍ وَعِشْرِينَ

     

    Kadir Gecesi’ni, Ramazan-ı Şerîf’in yirmi yedinci gecesinde arayınız.

     

    İzah: Mübarek Kadir Gecesi, en kuvvetli bulunan rivayetlere göre Ramazan-ı Şerîf’in yirmi yedinci gecesine müsadiftir. Bunun kat’î surette bildirilmesi, bu gecenin füyûzâtına nâiliyet için Ramazan-ı Şerîf’in her gecesinde müteyakkız bulunmak, bunları elden geldiği kadar ibadet ve taatle geçirmek hikmetine mübtenidir.

     

    Kadir gecesi, pek kutsi bir zamandır. Çünkü bu gecede Kur’an-ı Azîmuşşân taraf-ı ilâhîden sema-yı dünyaya indirilmiştir. Veya bu geceden itibaren Resulü Ekrem’e âyet âyet, sûre sûre indirilerek yirmi üç senede hitama ermiştir. Kadir gecesinde birçok melekler yer yüzüne inerler, bu gecenin füyûzâtından müstefîd olurlar, Müslümanlara selâm verirler, onları tebrik ederler, Müslümanların hallerine, ibadetlerine muttali olurlar.

     

    Binaenaleyh Leyle-i Kadir’in şerefi pek büyüktür. Bu mübarek gecede yapılacak ibadetlerin sevabı pek çoktur. Artık bu geceye nâiliyet büyük bir nimettir. Bu ulvi geceyi gafletle, ma’siyyetle geçirmekten son derece sakınmalıdır.

     

    Rivayet olunuyor ki: Kadir gecesinde bütün müminler hakkında mağfiret-i ilâhiyye tecelli eder, yalnız şu dört sınıf halk bu geceden müstefit olmazlar: 


    Birinci sınıf, içkiye müptelâ olanlardır. Malûm olduğu üzere İslam dini müskiratın zararlarını, bildirerek Müslümanları bin üç yüz şu kadar seneden beri bu kötü alışkanlıktan menetmekte bulunmuştur. Cemiyetimizin felah ve salahı bundan kaçınmakla kaimdir.

     

    Ne kadar teessüfe şayandır ki, mukaddes dinimiz, mahza bizim felah ve necatımız için bizleri şiddetle müskirattan menedip dururken Müslümanlar arasında halâ işrete müptelâ olanlar bulunuyor. Bu yüzden nice servetler, sıhhatler heder oluyor, nice aileler mağdur, perişan bir halde kalıyor. Din-i İslam’da her sarhoşluk veren şey hamrdır, şaraptır. Binaenaleyh bunların hepsi de haramdır. Artık bu muzır itiyadı bir gün evvel terk etmelidir.

     

    İkinci sınıf: Anaya, babaya asi olanlardır. Malumdur ki, ebeveynin hakları pek büyüktür. Hayatımıza vesile olan onlardır. Bizleri en zayıf, en ziyade yardıma muhtaç zamanımızda besleyen, koruyan onlardır. Artık nasıl olurda şimdi biz onlara haksız yere muhalefet eder, onların hatırlarını kıracak tarzda hareket ederiz. Hayfa ki zamanımızda umumî ahlâk bozulmuş, aile hayatı intizamını kaybetmiş; analarının, babalarının haklarına riayet edenler azalmıştır. Bir zatın dediği gibi :

     

    Duhterân raheme bâ ceng-ü cedel bâ mâder

    Püserânzâ heme bedhâh-ı peder mî bînem

     

    Evet. Zamanımızda bütün kızlar valideleriyle cengü cidal edip duruyorlar. Erkek çocukları da umumen babaları hakkında bedhah bir halde gördüm.

     

    İşte böyle bir hal pek fenadır, ahlâka muhaliftir. Muaşeret usulüne aykırıdır. İslam terbiyesine münafidir, Binaenaleyh böyle bir hareketten son derece sakınmalıdır.

     

    Üçüncü sınıf Kat-ı rahim edenlerdir. Yani; akrabanın hukukuna riayet etmeyen, onları arayıp sormayan kimselerdir. İnsanlar cemiyet halinde yaşarlar, aralarında teavün ve tenâsur cereyan eder. Bir içtimaî heyetin en evvel teşekkül eden kısmı ise aileden, akrabadan ibarettir. Bunların aralarında muhabbet ve müveddet bulunmazsa, bunların aralarında müzaheret ve muavenet asârı görülmezse artık birbirine bigâne olan sair efrat arasında bu gibi insanî, ahlâkî vazifelerden nasıl eser görülebilir? Ne yazık ki zamanımızda birçok kimseler bu karabet hukukuna lâyık-ı veçhile riayet etmiyorlar kariplerinin meserretlerine, kederlerine ortak olmuyorlar, birbirlerini arayıp sormuyorlar, yalnız kendi şahsî menfaatlerine, kendi zevk ve safalarına bakıyorlar. Bütün bu haller, İslamiyet’in telkin ettiği yüksek duygulardan mahrumiyetin neticesidir.

     

    Dördüncü sınıf: Din kardeşleriyle üç günden ziyade dargın olup görüşmeyenlerdir. Malûm olduğu üzere Müslümanların arasında zevali gayr-ı kabil bir din kardeşliği vardır. Bütün Müslümanlar birbirini sevmek ve birbirleri ile güzel görüşmek ile memurdurlar. İnsan, beşeriyet hissi ile din kardeşinden bir fena muameleye maruz kalabilir. Fakat bu hâl onun kalbinde buğz ve düşmanlık hissi bırakmamalıdır. Bu yüzden aradaki muhabbet ve müveddet kesilmemelidir. Böyle bir hâl vukuunda af ve ihsan ile mukabelede bulunmalıdır. Asıl insaniyet bu şekilde tecelli eder. Asıl İslam terbiyesi bu suretle tezahür eyler. İslam cemiyetinin birliği, saadeti, büyük bir kuvvet ve sükûna nâiliyeti ancak bu suretle temin olunabilir.

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – II

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad 

    Tarih : Cemaziyelevvel 1376 (Aralık 1956)

    Yazı sahibi diyor ki:

    “Cevapta her insanın ruhu bedenden evvel yaratılmıştır” deniliyor. Bu nazariye ruhun kadîm olduğuna kâil olan Eflatun’un mezhebidir. İslam akidesi ise Allah’tan başka kadîm tanımaz. Ruhun bedenden evvel yaratılışı ile kadim olması arasındaki münasebeti arz edeyim:

    “Ruh bedenden evvel mevcut olunca mücerret olur. Zaman ise, gayr-ı karri’z-zât bir kemm-i muttasıl olup bütün cüzleri yani, ânât-ı müsavidir. Cüzler müsâvî olunca bir saniye evvel mevcut olmakla bir milyon sene evvel mevcut olmak arasında fark olmaz. Çünkü müsâvî bir cüzün âhar müsâvî cüz üzerine tercih sebebi yoktur. Bu sebepledir ki hukemâ mücerredâtın kıdemine kâildirler. 

    Buna karşı cevapta:  Müreccih fail-i muhtâr olan Cenâb-ı Hakk’tır denilecek olursa kabul ederim. Fakat Kur’an’da buna dair ne bir sarahat, ne de bir işaret yoktur. Resulü Ekrem (sav) Efendimizin “Âdem halk olmadan ben vardım” şeklindeki kelamı sahih ise (Çünkü Buhârî ve Müslim’de yoktur) ilm-i ilâhide mevcûdiyetiyle tevil olunur. 

     


     

    Biz de deriz ki:

    Evvela: Zaman hakkındaki bu ifade ilm-i kelâm bakımından doğru değildir. Zamanın öyle bir kemm-i muttasıl olduğuna bir kısım feylosoflar kâil olmuşlardır. Mütekellimlere göre ise zaman bir emr-i itibaridir. Kendisi bir malum mütereddittir ki onunla meçhul müphem diğer bir müteceddit taayyun eder. Bir şahsın güneş doğduğu zamanda geldiğini tayin gibi. 

    Sâniyen: Bizim bu husustaki cevabımız sarihtir. Buna karşı öyle bir mütalaaya pek ihtiyaç olmasa gerektir. Mademki ‘’Her insanın ruhu bedeninden evvel yaratılmıştır.’’ demiş bulunuyoruz, o halde ruhların hâdis olup kadîm bulunmadığını tasrih etmiş oluyoruz. Bir şey hem yaratılsın hem de kadîm olsun, o olamaz. Yaratılan şey, yok iken var edilen şey demektir. Yok iken bilahare var edilen bir şey ise kadîm olur mu?  

    Hukemâdan bir kısmı mücerredâtın kadîm olduğuna kâil olabilir. Fakat biz Müslümanlar Allah Teâlâ’dan başka kadîm bulunmadığını yakînen biliriz. Ruhlarımızın sonradan yaratılmış olduğunu itiraf ediyoruz. Cenâb-ı Allah kadîm olmamak üzere mücerredât denilen şeyleri yaratmaya kadir değil midir? Amenna kadirdir, o halde ruhların mücerredâttan olduğuna kail olmakta dinen bir mahsur yoktur. Nitekim pek büyük mütefekkir İslam alimlerinden bir nice zâtların buna kail olduklarını yukarıda yazmış bulunuyoruz.  

    Sâlisen: Ruhların cesetlerden bir müddet evvel yaratılmış olduğu sabit olmasa bile bunun imkân-ı vukuunu inkar asla kâbil olamaz. Madem ki ruhlar cesetlerden sonra da duracaktır, birer müstakil varlığa maliktir, o halde cesetlerden bir müddet evvel yaratılmış olmaları neden mümkün olmasın? Bundan dolayı kadîm olmaları neden lazım gelsin. Hz. Âdem bizden binlerce sene evvel yaratılmıştır. Şimdi ona Cenâb-ı Hakk gibi kadim mi? diyeceğiz. Melekler ise Hz. Adem’den de evvel yaratılmışlardır. Onlarda birer nev-i ruhi alidir, ruh-i kutsîdir. Şimdi onları da bu mukaddem yaratıldıklarından dolayı zât-ı bârî gibi haşa kadîm mi tanıyacağız?

    Râbian: Ruhların cesetlerden evvel yaratıldığına dair Kur’an-ı Mübîn’de bir sarahat, bir işaret bulunmadığı takdirde bunu katiyen inkar lazım gelmez. Bir nice hakikatler de vardır ki ehâdis-i şerîfe ile ve sair şer’i deliller ile sabit bulunmuştur. 

    Mamafih Kur’an ı Kerim’de ruhların daha evvel yaratılmış olduğuna bazı işaretler vardır. Bunları müfessirler göstermektedirler. Allah Teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselamın cesedini yarattıktan sonra ona ruh nefh buyurduğunu bildiriyor. Demek ki ruh başka ceset de başkadır, nefh-i ruh ise ruhun cesede taallukunu gösterir. Ve ruhun cesetten evvel mevcut olduğuna da işareti haiz bulunur. Yoksa ceset ile beraber yaratılmış olduğunu göstermez.  

    ‘’E lestü bi-rabbiküm‘’ emri de bazı müfessirlerin tercihlerine göre yine vaktiyle ruhlara ait bulunmuştur. Hatta Fahr-ı Râzî diyor ki bu ayetle üçüncü bir kavil daha vardır ki o da ervâh-ı beşeriyenin bedenlerden evvel mevcut olmasıdır. Çünkü Hakk Teâlâ’nın vücudunu, rububiyetini ikrar etmeleri, onların ferasetleri, hakikatleri levazımındadır. (Tefsir-i Kebir) 

    Filhakika ruhlar bedenlerden evvel mevcut olmasa idiler böyle bir ikrarda nasıl bulunabilirlerdi? Vakıa bunu temsîlât kabilinden sayanlar vardır. Fakat bunlar aynı zamanda bunun bir hakikat olabilmesini de mu’terif bulunmaktadırlar. Zaten bir şey Kudretullaha nazaran kâbil ve sarahaten mezkûr olunca onu temsil kabilinden saymak zaittir. 

    Hâmisen: Bir kısım ehâdis-i şerîfede ruhların cesetlerden mukaddem olduğunu haber vermektedir. Bunlar haddizatında mütevatir olmasalar da müteaddit oldukları için birbirini teyit etmektedir. Ve kendilerini tasdik etmek dinen, ilmen bir mahzuru muhtevi bulunmamaktadır. Ezcümle bir hadis-i şerîfte “Allah Teâlâ’nın ruhları cesetlerden iki bin yıl evvel yaratmış olduğu” beyan buyurulmuştur. 

    Diğer bir hadis-i şerîfte de “Ruhların birer toplanmış zümreler” olduğu bildirilmiştir. Bu hadis-i şerîfi İmam Buhârî ile İmam Müslim, Hazreti Aişe validemizden bi’l-vâsıta nakletmiş ve bununla ruhların bedenlerden mukaddem yaratılmış olduğuna istidlal olunmuştur. 

    Diğer bir hadis-i nebevide de “Ben Peygamberlerin hilkaten evveliyim” buyurulmuştur. Bu da Peygamber Efendimizin mübarek ruhunun diğer ruhlardan evvel yaratılmış olduğunu göstermektedir. Çünkü cism-i saadetlerinin diğer bütün peygamberlerden sonra yaratılmış olduğu malumdur. 

    “Bu hadis sahih ise ilm-i ilâhîde mevcudiyeti ile tevil olunur” denilmesi ise büyük bir zühul eseridir veya maksadı ifade etmeyecek bir tarzda yazılmış bulunmaktadır. Çünkü ilm-i ilahide tekaddüm, teehhür mutasavver değildir. Cenabı Hakk’ın ilminde evvela Hazreti Muhammed, sonra da sair peygamberler mi husule gelmiştir? Haşa, biz buna kail olamayız. İlm-i ilâhî ezelidir. Allah Teala bütün mükevvenatı bu ezeli ilmiyle bilmiştir ve bilmektedir. Artık bir şeye ait olan ilmi diğer bir şeye ait olan ilminden mukaddem veya muahhar olamaz. Buna kâil olmak, Cenabı Hakk’a cehalet isnadı kabilindendir. Demek ki bir zamanda bilmediği bir şeyi muahhar bir zamanda bilmiş haşa Şân-ı ilâhîyi böyle bir isnattan tenzih ederiz. 

    Şunu da ilave edelim ki -lehu’l-hamd- müteaddit, makbul hadis kitaplarımız vardır. Sahih-i Buhârî ile Sahih-i Müslim de bunlardandır. Artık bir hadis-i şerif Buhârî ile Müslim’de bulunamazsa kıymetini kaybetmiş olmaz. Diğer muteber hadis kitaplarında bulunmuş ve diğer hadisler ile teeyyüt etmiş olabilir. Binaenaleyh bir hadisi şerif hakkında “Çünkü Buhari ve Müslim’de yoktur.” diyerek onu şüpheli göstermek doğru olamaz. Zaten böyle bir iki hadis kitabı bütün ehâdis-i şerîfeyi câmî bulunamaz. 

    Sâdisen: Şunu da arz edelim ki, ruhların cesetlerden mukaddem yaratılmış olduğuna hemen hemen bütün ulema-yı din kâildirler. el-Metâlibü’l-Kudsiyye’de deniliyor ki, ruhların cesetlerden evvel yaratılıp yaratılmadığında ihtilaf vardır. Cumhur-u mütekellimîne göre ruhlar cesetlerden evvel yaratılmıştır. Buna Muhammed b. Nasr el-Mervezî, Ebu Muhammed b. Hazm ve ulemadan daha birçok zatlar kâildirler. Hatta İbn-i Hazm bu hususta “icma” mevcut olduğunu da hikaye etmiştir. 

    Link: https://katalog.idp.org.tr/pdf/5457/9738

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – I

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen 

    Dergi : Sebilürreşad

    Tarih : Cemaziyelevvel 1376 (Aralık 1956)

    Ruh Hakkında Bir Mübahese – I 

    İslam ilimlerine dâir bir çok kıymetli eserler vücuda getiren, bilhassa Fıkıh hakkında muazzam bir kamus telif eden İstanbul müftüsü efâdıl-ı ulemadan Ömer Nasuhi Efendi hazretleri, bir Amerikan alimi tarafından sorulan dini suallara verdiği ilmi cevapların ruha dair yedinci fıkrası hakkında muhterem okuyucularımızdan Uşak’ta Avukat Hami Sunay tarafından 231’inci nüshamızda bazı mütalaat beyan edilmişti. Muhterem üstad, bu yazıya fıkra fıkra cevap vermişlerdir. Cevap uzun olduğu için bir kaç nüsha devam edecektir. Bu vesileyle Ruh hakkında bir çok faideli malumat verilmiş bulunmaktadır ki kârîlerimizin bunları büyük bir ehemmiyet ve alâka ile takip edecekleri tabiidir.


    Sebilürreşadın 231 sayısındaki ruha dair bir yazıya cevaptır : 

    1

    Yazı sahibi diyor ki : 

      “Sebilürreşadın 228.sayısının ikinci sahifesinde yedinci sualin cevabında : “Ruh bir cism-i latiftir veya bir cevher-i mücerreddir. Her insanın ruhu kendi bedeninden evvel yaratılmıştır” deniliyor. Bu cevap zahiren hoş görünür. Fakat ilm-i kelâm noktasından çok tehlikelidir.”

     

    Biz de deriz ki : 

    Bu cevapta hiçbir tehlike yoktur. Bizim bu suretle cevap vermemiz, kendi kuruntumuz kendi indî mülahazamız eseri değildir. Biz bu cevabı tamamen ilm-i kelâmda tasrih ve tercih edilmiş olan beyanata, ilmi delillere dayanarak yazmış, nakletmiş bulunuyoruz. Nitekim aşağıdaki yazılarımızla bunu ispat edeceğiz. 

     

    2

    Yazı sahibi diyor ki : 

      “Ruh Kur’anda Allah’ın emrinden ibarettir, buyrulduktan sonra bir din âlimi bunu tayinle “cism-i latiftir” diye ihtimal ile de olsa tayin doğru olmaz. Bu sebepledir ki, İmam-ı Âzam Efendimiz “Bilmem” cevabını vermiştir.”

     

     Biz de deriz ki : 

    Kur’an-ı Mübinde: “Ruh Rabbimin emrindedir.” buyurulmuştur. Bunun manası “Ruh Allah’ın emrinden ibarettir” demek değildir. Çünki Emr-i ilâhî başka, o emir ile vücuda gelen şey de başkadır. Ruh, bir mahluktur Allah Teâla’nın emri ise zat-i uluhiyetiyle kaim olduğundan böyle mahlukiyetle muttasıf olamaz. Tefsirlerde buna dair bir çok izahat vardır. Ezcümle deniliyor ki : Bu emirden murat, fiil-i ilâhîdir. Yani : Ruh, Allah teâlanın fiiliyle, yaratmasıyla vücuda gelmiştir. 

    Fahr-i Razi Hazretleri Tefsir-i Kebirinde diyor ki “Emir lafzı bazen fiil manasına gelir. -Kulirruhu min emri rabbî- demek “min fiil-i Rabbî” demektir.” Bu cevap delalet ediyor ki : Müşrikler, Hazret-i Peygambere Ruh kadim midir, hâdis midir? diye sormuşlar, ona cevaben: “Hayır. Ruh hâdistir, ancak Allah Teâla’nın fiiliyle, tekvin ve icadıyla husule gelmiştir” diye cevap verilmiştir.

    Velhasıl: Mademki ruh bir mahluktur, o halde ruh, emr-i ilâhî ile vücuda gelmiş bir hâdisten ibarettir. Bu halde ruh Hâşâ Allah’tan bir cüz değildir. Hâşâ Allah Teâla gibi kadim değildir. Belki Allah’ımızın kudretiyle vücuda gelmiş olan âlemlerden bir cüzdür. 

    Ezcümle Akaid-i Nesefiyye haşiyesinde deniliyor ki : “Allah Teâla’dan başka olan mütecanis mevcudattan her birine Âlem deniliyor. Âlem-i tabiat, âlem-i nefis, âlem-i akil gibi.”

    Binaenaleyh ruhlar da bir âlem demek olduğundan ya cisimdirler ya cevherdirler veya arazdırlar. Ruhun bizzat kaim bir varlığa mali olduğu sabit bulunduğundan ona araz denilemez. O halde ruh, ya cisimdir veya cevherdir. Bu ikiden hâlî olamaz. Fakat bunlardan birini kat’î surette tayin etmek bizim için mümkün değildir. Şu kadar var ki, ruh âlemden bir cüz olduğundan eşyadan madud, bu cihetle mümkün mertebe insanlarca da malum bulunmuş olur. Nitekim ilm-i kelâmda : “Eşyanın hakikatleri sabit, onlara vukuf ise mütehakkiktir.” denilmiştir. Maahâzâ ruhun künhüne, mahiyetine bihakkın vukuf beşeriyet için kâbil değildir, bunu yalnız Cenab-ı Hak bilir” denildiği de malumdur. Fakat bundan maksat, ruhun tamamen künhünü, hakikatini, bütün hasayisini bilmenin zat-ı uluhiyyete mahsus olduğunu beyandır. Yoksa ruhun hiçbir vech ile bilinemeyeceğini beyan değildir. Nitekim bir çok tefsirlerde, ilm-i kelâma ait kitaplarda ruha dair bir hayli malumat vardır. Bu eserlerde ruhların birer cism-i latif veya birer cevher-i mücerret olduğunda kâil olan bir çok zevatın isimleri mukayyet bulunmaktadır. 

    Ezcümle Tefsir-i Kebir’de şöyle yazılıdır “Denilmiştir ki ruhlar nuranî, semavî, latifetü’l-cevher, güneşin ziyası tabiatını haiz ecsamdan ibarettir. Ruh, tehallülü, tebeddülü, teferruku kabul etmez. Bu söz, kavî ve şerif bir mezheptir. Bunda teemmül vaciptir. Çünki bu, ahvali hayat hakkında kütüb-i ilâhiyyede vârid beyanata şiddetle mutabıktır.” Diğer bir kısım zevata göre de ruh, ecsam cinsinden olmayan bir cevherdir. Belki o bir kudsî cevher-i mücerrettir. Bil ki, bir çok ârif, mükaşefe ve müşahede ehli olan zatlar bu kavil üzerine ısrar etmiş, bu mezhebe cezmen kâil olmuşlardır. (Tefsir-i Kebir)

    İmam-ı Âzam hazretlerinin “Bilmiyorum.” dediği kat’iyyen sabit değildir. Fakat sabit olsa da o zatın bilmiyorum demesi, ruha cisim veya cevher ıtlak edilmesinin memnuiyyetine delalet etmez. Bu ifadesi ruhun künhüne, bütün evsafına müttali’ olmadığını bir itiraftan ibaret olabilir. Nitekim birçok müctehidler, bahusus İmam Malik hazretleri kendilerine sorulan bir kısım meseleler hakkında “Lâ Edrî.” buyurmuşlardır. Bu söz, o meselelerin haddi zatinde kabil-i idrak olmadığını göstermez. Öyle olsaydı “Lâ Yüdrâ = Bilinmez” demek lazım gelirdi. Velhasıl, eğer ruhun bilinmesi asla kabil olmasa idi bir çok Eâzım-ı Ümmet ruh hakkında bir çok beyanatta bulunmazlardı, ruhiyat, ilm-u nef nâmiyle bir ilim tedvin edilmiş olmazdı. 

    İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen

     

  • İnsanları Selâmete Ulaştıran Hristiyanlık Değil, Ancak Müslümanlıktır

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad

    Sayı: 168

    Tarih: Mart 1954

     

    İnsanları Selâmete Ulaştıran Hristiyanlık Değil, Ancak Müslümanlıktır

    Nasraniyetin esası:

    Nasraniyet, esasen tevhîd-i ilâhî üzerine müesses hakikî bir din iken bilâhare pek ziyade muharref ve tevhîd akidesine muhalif bir şekle girmiştir. Hakikî Nasraniyet’i tebliğe memur olan İsa Aleyhisselâmdır. Hazreti İsa’ya verilmiş olan kitab-ı ilâhî de İncîl-i şeriftir. Hazreti İsa’dan pek az sonra bu din-i tevhîd aslından çıkarılmış, akla ve hikmete muhalif bir şekle sokulmuş; Hinduların, kadim Mısırlıların dinlerindeki teslis akidesini hâvî muharref bir din haline getirilmiştir. İncil-i şerifin asıl nüshaları ise kaybolmuş, sonradan İncil namıyla muharrirleri meçhul yüzlerce kitap vücuda getirilmiştir.

    Hazret-i İsa hakkındaki iki zıt, batıl akide:

    İsa Aleyhisselâm hakkında gerek Musevilerin, gerek İsevilerin itikatları birbirlerine muhalif, hepsi de gayr-ı sahih bulunmaktadır. Filhakika, Hazreti İsa’nın tarz-ı hilkatini kabul etmeyen Yahudiler, kudret-i ilahiyeyi inkar ederek, bu yüzden hüsrana düştükleri gibi bu mübarek peygamberin bu tarz-ı hilkatini ‘izam eden Hristiyanlar da bu yüzden daha büyük bir dalâlet içinde kalmışlardır.

    Evet, Hristiyanlar, bir muhadderenin meşimesinde perverişyâb olan, bütün beşeri ihtiyaçlar ve şartlar içinde yaşamış bulunan Hazreti İsa’nın uluhiyetine kâil oluyorlar, bu suretle hâdis ve haddi zatında aciz bir insanı ulûhiyet mertebesine yükseltmekten, daha doğrusu zât-ı ulûhiyeti arş-ı azametinden -hâşâ- hazîz-i beşeriyete tenzil etmekten sıkılmıyorlar. Bunlar: “İsa, Allah’ın oğludur. Allah ile hemcinstir. Allah’ın kendisinden ibarettir” diyorlar. “Bir vakit var idi ki Allah’ın oğlu yok idi.” Diyenleri ve “Allah ile oğlunun hemcisim olmadığını” iddia edenleri tekfir ediyorlar, Ruhulkudüs’e de bir ulûhiyet hissesi ayırıyorlar. Bu vecihle bir müselles ulûhiyet teşkil etmiş oluyorlar. Acaba aklını güzelce istimal eden, ulûhiyetin manasını biraz düşünen bir kimse için böyle akıl ve mantığa muhalif, tenâkuzu müstelzim bir dine sâlih olmak ihtimali var mıdır?

    Vaktiyle İskenderiye Piskoposu Aryos, Hazreti İsa ile Ruhulkudüs’ün ulûhiyette Allah Teâlâ ile hemrütbe olmadıklarını iddia ettiği içi rüesâ-yı ruhâniye tarafından tekfir olunmuştu. Aradan asırlar geçmiş, Garplıların fikirlerinde büyük bir tebeddülât vücuda gelmiş olduğu halde birçok Hristiyanlar henüz bu batıl zihniyetten kurtulamamışlardır. Hatta vaktiyle bir rahip iken muahharan kiliseye karşı isyan etmiş olan meşhur Ernest Renan, olanca şairane maharetini sarf ederek bir hürmet duygusuyla Hazreti İsa’nın hayatını pek belîğane bir tarzda tasvire çalışmış; şu kadar var ki, bu mübarek peygambere bir ulûhiyet payesi vermemiş, onu kâmil insan olarak göstermişti. Bu hal, Hristiyan muhitinde büyük heyecanlar uyandırmış, bütün Fransa’da mâtem alâmeti olarak kilise çanları çalınmış, Renan’ın aleyhinde söylenmedik söz kalmamıştır. Bu haller de gösteriyor ki cemiyetler arasında maddî terakkilerle manevî, dinî terakkiler daima mütenasip bir surette bulunmuyor.

    Hristiyanların şu “ekânîm-i selâse” akidesine biraz dikkat edelim. Bunlar diyorlar ki: “Allah, İsa, Ruhulkudüs’ten ibaret olmak üzere üç Allah vardır. Bunların her biri müstakillen ulûhiyeti hâizdir. Bununla beraber bunlar yine üç Allah değil, bir Allah’tır.” Şimdi biz bu sözlerdeki tenâkuzu şöyle bir tarafa bırakalım. Madem ki Allah ile İsa ve Ruhulkudüs başka başka değil, bir Allah’tan ibaretmiş; ve madem ki İsa salp edilerek terk-i hayat etmiş ve bir müddet ölü bir halde kalmış; demek ki bu müddet içinde kainat Allahsız kalıvermiş. Demek ki bu müddet zarfında bütün mükevvenât, kayyûmiyet sıfatını hâiz, hayy-i lâyemût olan bir zîkudret haliktan mahrum bulunmuş. Demek ki Allah Teâlâ’ya -hâşâ- muvakkaten fenâ ve helâk ârız olmuş. Doğrusu âlem tarihinde birer fetret-i nübüvvet devresi vücuda gelmişse de bir fetret-i ulûhiyet devresi vücuda gelmiş değildir ve gelemez. Böyle bir iddiada bulunmak için insan, iz’andan, imandan büsbütün mahrum olmalıdır.

    Biraz da şu sözlere dikkat edelim: “Hazreti Mesîh’in lâhutiyeti mi salb olundu, nâsuhiyeti mi? Yoksa her ikisi de mi?”, “Hazreti İsa biri ilahi, diğeri de insani olmak üzere iki tabiat, iki meşiyeti mi hâizdir? Yoksa bir tabiat ve bir meşiyeti mi hâizdir? Yahut iki tabiat ile bir meşiyete mi sahiptir?”. İşte Hristiyan kiliseleri arasında muhtelif mezheplerin daimî mücadelelerin vücuduna sebebiyet veren birer mesele de bunlar. Ne garip birer muamma! Şimdi bunların içinden çıkabilirlerse çıksınlar!

    Bir de Hristiyanların şu garip itikatlarına bir bakınız. Bunlar diyorlar ki: “Hazreti Adem, memnu olan ağaçtan yemekle günahkar olmuş ve bu günah onun bütün evlat ve ahfadına sirayet etmişti. Allah Teâlâ beşeriyeti bu günahtan kurtarmak için bir çare bulmuş ki, o da kendi yegâne oğlunun dünyaya gönderilmesidir. İbnullah olan İsa Mesih işte bunun için dünyaya geldi, onun sayesinde insanlar ataları Adem’den mevrûs günahtan kurtulabildi.” Şimdi bunlara bir kere sormalı: Acaba Allah Teâlâ kendi kullarını doğrudan doğruya affedemez miydi ki -hâşâ- oğlunun dünyaya gelmesine lüzum görülsün? Acaba bir kimsenin günahından dolayı başkalarının mücrim sayılması hiçbir yerde mâdelete muvafık görülmüş müdür? O halde Hazreti Adem’in günahından dolayı evlat ve ahfadının da asırlarca günahkâr sayılması adalet kaidesine münâfî olmaz mı? Ma’haza kendilerinin affolunmaları için yeryüzüne tenezzül etmiş olan -hâşâ- İbnullah’ı insanlar tutup öldürüyorlar, onun kutsiyetine tecavüz ediyorlar, bu cinayet ise Hazreti Adem’e isnat olunan masiyetten elbette bin kat büyüktür. Artık bundan dolayı bütün insanların günahkâr olmaları neden lazım gelmiyor? Bundan dolayı bütün beşeriyetin gazâb-ı ilahiye uğraması neden icap etmiyor da bilakis böyle bir fazîha, beşeriyetin affına bir vesile teşkil ediyor?

    Yine bu Hristiyanlar diyorlar ki: “İbnullah olan Mesih, bir zebh-i azîmdir, insanların halâsı için hayatını feda etmişti. Binaenaleyh artık başka bir kurbana hacet kalmamıştır.” Bu da pek garip bir itikat değil mi? Bütün milletlerin itikadınca insanlar Allah rızası için kurban boğazlarlar. Hristiyanlarca ise Allah insanlar için kendisini kurban etmiş oluyor. Taallâhü an zâlike uluvven kebiren. Acaba zât-ı ulûhiyetin azametini düşünen her insanı titretecek olan bu gibi akidelerden dolayı sahipleri vicdanlarında bir teessür duymuyorlar mı?

    Ey muhterem okuyucum! Ulûhiyetin kudsî şanına münâfî olan şu yanlış akideleri gösteren bu sahifeler şüphe yok ki seni sıkmış, senin nezih duygularınla müzeyyen olan ruhunu rencide etmiştir. Öyle ise zât-ı ehadiyeti şân-ı ulûhiyetine lâyık bir vecihle tavsif ve tebcil eden şu âyât-ı celileyi oku. Oku da ruhun bihakkın münşerih olsun: Allahu lâ ilahe illâ hüve’l-hayyu’l-kayyûm. Lâ te’huzuhû sinetün ve-lâ nevm. Lehû mâfissemâvâti ve-mâ fi’l-arz. Kul huvallahu ehad. Allahussamed. Lem yelid. Ve-lem yûled. Ve lem yekun lehû küfüven ehad.

    Müslümanların Hazreti İsa hakkındaki itikadı:

    Kur’an-ı Kerîm İsa Aleyhisselam’ı yüksek bir peygamber, bir hârika-i kudret olmak üzere Müslümanlara tanıtmıştır. Binaenaleyh Hazreti İsa hakkında en doğru, şanına en layık, kabule en ziyade şayan olan itikada malik olan, Müslümanlardır. Evet, Müslümanlar, Hazreti İsa’nın bir hârika-i hilkat olarak dünyaya geldiğini itiraf ederler, onun yüksek bir peygamber olduğuna mutekit bulunurlar. Onu da nezih validesini de şanlarına layık bir vecihle tavsif ve tezkiye ederek hakka tercüman olurlar. Fakat ulûhiyetin ulviyet ve kudsiyetini, şerik ve nazirden münezzeh olduğunu da pek güzel müdrik olup, insanlara ulûhiyet isnadından Allah’a sığınırlar. Vahdaniyeti-i ilâhiye akidesini ihlâl edecek yanlış düşüncelerden kaçınırlar.

    Artık şüphe yok ki Müslümanların şu pek kudsi itikatlarına muhalif olan, bir nice garip akideleri ihtiva eden Nasraniyet-i hazıra, her vecihle vazıh, akıl ve hikmete muvafık, vahdaniyet-i ilahiye esasına müstenit olan İslamiyet karşısında ilmen, muhakemeten isbât-ı vücut edemez. Artık muhakkaktır ki Nasraniyet gibi muharref, esrarengiz ahkâmı muhtevi, hakiki münevverlerin havsala-yı idrakine nüfuzdan mahrum olan bir din, İslamiyet gibi parlak, sâfî, makul esasları ihtiva eden hakiki bir dinin muvacehesinde pek sönük kalarak hayal meyal bir halde gözden kaybolmaya namzettir.

    Bu, bir hakikattir ki, bunu yalnız biz değil, birçok Garplılar da itirafa mecbur oluyorlar. Ezcümle İtalyalı müellif Kaetani şark Kiliselerine mensup Hristiyanların dini nokta-yı nazardan felaket içinde yaşadıklarını tasvir ettikten sonra diyor ki: “Artık yeni dinin cazibelerine mukavemet eyleyemiyordu. Öyle bir din ki, her bir darbede o miskinâne şek ve tereddütleri süpürüp atıyordu ve sade, vâzıh bulunan ve muhtelefunfîh olmayan akaidiyle beraber fevâid-i maddiye-yi azîme arz eyliyordu. İşte şark böyle İsa’yı bırakıp Arabistan’dan gelen Rasul’ün ağuşuna kendisini attı.” (İntişâr-ı İslam Tarihi)

    Evet, bu doğrudur. Şu kadar var ki, Şark Müslümanlığı kabul etmekle Hazreti İsa’yı bilkülliye bırakmış olmuyordu. Belki onu şanına layık bir surette tebcil ediyor, onun ulûhiyetine değil, nübüvvetine kâil oluyor, bütün peygamberlerin müştereken tebliğ etmiş oldukları tevhîd-i ilahî akidesine nail olarak muharref bir dinin müphem, esrarâlût talimatından kurtulmuş bulunuyordu. Binaenaleyh İslamiyeti kabul etmek, herhangi muharref bir dine mensup olanlar için asla güç gelmemektedir. Çünkü bu sayede hem hakiki, umumî bir dine kavuşmuş oluyorlar, hem de eski dinin hakiki, ilâhî esaslarını sahih bir surette öğrenip tasdik etmiş bulunuyorlar. Diğer milletler ise bu tasdikten mahrum bir halde yaşıyorlar. Cenâb-ı Hakk’ın bir ksıım peygamberlerini, kitaplarını inkar edip duruyorlar.

    İngilizlerin meşhur müelliflerinden Jon de Venport, “Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerîm” ünvanlı eserinde diyor ki: “Putperestliği imha ederek vahdaniyet-i ilâhiyeyi talim etmek, risalet-i ilâhiye ile yapılabilecek bir iş olduğu herkesçe malumdur. Hazreti Muhammed ise Arabistan’da Tevhîd-i Bârî akidesini o kadar sağlam bir surette tesis etmiş ve oradan putperestliği o kadar müessir bir şekilde ilga etmiştir ki bir daha putperestlik herhangi şekilde oradan zuhur etmemiştir. Halbuki akvâm-ı Hristiyaniye arasında putperestlik yeniden zuhur edince diğerlerine faik olan Hristiyanlara, putları kabul etmeyen Hristiyanları dinsiz telakki edecek derecede ileri gitmişlerdi.” Evet, yine bu eserde deniliyor ki: “Bizans İmparatoriçesi Erne, oğlu Kostantin’in gözlerini çıkarttıktan sonra tahtına çıkmış ve 787’de İznik konferansını toplattırarak putlara ve heykellere ibadeti ihya eylemiştir.”

    İşte Hâtemu’l-Enbiya Efendimiz, Hristiyanlığı bu halde bulmuş, Hristiyanlara hakiki dini teklif ve telkin buyurmuş, Hazreti İsa’nın hakiki simasını, ulvî nübüvvetini, sahih, ilahi bir itikatla tebarüz ettirmiştir.

    Hazırlayan : Abdurrahman Beşikci

  • Hiss-i Diyanet Fıtrîdir

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: Mahfil

    Tarih: Cemaziyelevvel 1343

    Malum olduğu üzere insanlar için hiss-i diyanet fıtrîdir. Fıtrat-ı selîmesini hüsn-i muhafazaya muvaffak olan bir insanın hiss-i diyanetten mahrumiyeti tasavvur olunamaz. İnsanlar ancak bu hiss-i ulvî sayesinde hidayete erer, ebedî bir saadete nail olur. 

    Hiss-i diyanetle dimağı tenevvür eden bir zat diyor ki:

    Ben hiss-i diyanetin fıtrî olduğunu kendi nefsimde pek güzel müşahede ediyorum, ben şuûn-ı hayatiyyemi nazara alarak düşünüyorum ki ben kendi irade ve ihtiyarım olmaksızın bu vüsʿat-âbâd âleme geldim; müşfik bir validenin kenar-ı şefkatinde, vazifeşinas bir pederin zıll-i himayesinde perveriş-yab oldum, bütün günlerim esbab-ı zevk ve safa içinde geçmektedir; aşiyane-i istirahatim olan mahal, küre-i arzın pek latif, her tarafa nâzır bir parçası üzerinde bulunuyor, bu cihetle kainatın en ruh-perver menâzırı gözlerimin önünde parlayıp duruyor, bâhusus mâî renk semanın her tarafı pişgâh-ı temaşamı olanca nuraniyetiyle tezyin ediyor, her sabah temaşasıyla garip bir istiğraka daldığım güneşin kemal-i ihtişam ile tulûʿu ruhumda bir nice rakik ihtisasatın tecellisine hizmet ediyor, gecelerin letafetine gelince bunlarda gönlüme daha başka bir feyz ile neşve-yab eyliyor, fikrimde bir nice ilhâmâtın inkişafına sebebiyet veriyor; parlak kamerin kendine has letafeti; seyyarelerin, sabitelerin o ruh-fezâ ilmaâtı vicdanımı nurlar içinde bırakıyor.

    Semanın ve semadaki o kadar şâşâ-dar ecrâmın o ulvi menâzırını başka bir gözlükle tenzire çalışarak nazar-ı ibtihacımı celb eden saha-yı zeminin âgûş-ı tarâvetine almış olduğu bedâyi-i hilkate gelince en hassas şairlerin bile tasvirinden aciz kalacakları derecede latif ve ahenk-perverdir. Her gün odamın pencerelerini açıp da tatlı tatlı temaşasına dalmakta bulunduğum vâsiʿ ovanın her tarafı zümrüdîn ağaçlar ile, en dil-nişîn ekinler ile, rengarenk çiçekler ile bezenmiş bulunuyor. 

    Hüsn-i tâliʿime bakınız ki ben bu mecmua-i tabiatın bu kadar âlî, ruh-perver parçalarını kemal-i istiğrak ile doya doya temaşa edecek bir mevkiine nâil bulunmakla beraber hem nevim olan efrattan birçoğuna nasip olmayan büyük bir servete, yoksun bir mevki-i ictimaîye de malikim. 

    Bu muhteşem, safa-âbâd âlemde refika-i hayatım olan bir bedia-i iffet ise yed-i kudretin bir eser-i îcâzkârânesi denilecek kadar bir mükemmeliyet-i hilkate maliktir, nezahet-i tabiiyle, ulviyet-i ahlakiyle bir meleke-i kemalat ıtlakına layıktır. 

    Semere-i hayatım olan sevimli çocuklarımı da dil-hahım üzere yetiştirmeye muvakkaf oluyorum.

    Demek ki artık dünyada benden daha mesud bir kimse pek az tasavvur olunabilir.

    Vâkıâ zahir-i hale nazaran bu, böyledir. Hayfa ki ben kendimi hakiki bir saadete ermiş göremiyorum, bu kadar nimetlere destres olduğum halde ruhum bir türlü teheyyücattan kurtulamıyor, muzdarip kalbim bir vecihle sükunet-yab olmuyor. Çünkü ben öyle bir nimet istiyorum ki hiçbir vakit elimden çıkmasın, ben öyle bir alemde yaşamak istiyorum ki ahenk-i saadetimi hiçbir elim hadise ihlal etmesin. Halbuki içinde yaşadığım bu âlem-i nâsût, o kadar mükemmeliyetle beraber ihtiyacat-ı ruhiyemi tatmin edecek derecede haiz-i kemalat bulunmuyor, zira renk-i dil-firîbine meftun olduğum semayı vakit vakit pek muzlim bulutlar ihâta ediyor, zaman oluyor ki örneğin fecr levhalarından, o dil-nişîn tulûʿ manzaralarından eser kalmıyor, o bir adet ecrâm-ı semaviyyenin parıltısı görülmüyor, yer yüzeyine gelince: Bu da üzerindeki bedayi-i fıtratı her zaman muhafaza edemiyor, baharın feyz-kudumuyla elde edebildiği âsâr-ı gûnâgûn-hilkati hazan gelir gelmez elden çıkarıyor, pek kasvet-engiz bir manzara teşkil etmeden azade kalamıyor. 

    Ve esefâ ki felaket bununla kalmıyor, benim enîse-i ruhum olan zevat da birer birer zevale yüz tutuyor. Öyle hazin bir tarzda âfil oluyor ki artık kendileriyle bu mâtem-hâne-i fânide bir daha mülakat etmek mümkün olamayacak. 

    Kemal-i yas ile şahidi olduğum bu feci hadiseler bir gün benim de karîn-i zeval olacağımı, birden bire sönüp gideceğimi beliğ bir lisan ile bana ifhâm edip duruyor. 

    Artık şu bekadan mahrum, fenaya mahkum olan âlem, bu kadar tâkat-fersâ şuûn-ı hayatiyyeye karşı için için ağlayan garip ruhumu nasıl bihakkın neşe-yab edebilir? Şu müteheyyiç ruhumun kudsî ebediyete müteveccih olan arzularını nasıl tatmine kafi olabilir?

    Fakat emin olunuz ki, ben kendimi şu fani âlemde bihakkın mesut görmemekle beraber vicdanen münşerihim, hem de son derece münşerihim. Çünkü benim ruhum, ebedi bir hayatın, rehin-i üfûl olmayan bir cihan-nur-ı enverin mevcudiyetine kanidir. Benim vicdanımı lebriz-i feyz eden bu nezih kanaat ise hiss-i diyanetten başka değildir, bu nezih kanaat, şu mümkinatı kudret-i ezeliyyesiyle ibdâʿ eden bir vacibu’l-vücudun eser-i ilhamıdır. Bir vacibu’l-vücud ki onun her kevne iştibahtan münezzeh olan mevcudiyeti, onun azamet ve kudreti tasdik edildikçe bu mümkinatın vücudunu izah kâbil olmaz. O vacibu’l-vücud hazretleridir ki vücud ile ademe nispeti mütesavi bulunan bu silsile-i mümkinatın vücudunu ademine tercih etmiş, bu mecmua-i hâdisatın zi-şuur bir cüzü olan insanlara hiss-i diyanetle meftur olarak saha-i şuhûda getirip kendi varlığını onlara ilham etmiştir. 

    Artık fıtrat-ı selimesini muhafazaya muvaffak olan insanların ruhlarını bu ilham-ı rabbânînin tecelli-yi ezelîsinden tecrid etmek imkanı mutasavvar değildir. Bu babda vuku bulacak her türlü mülhidâne mesai akamete mahkumdur.

      فِطْرَةَ اللهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللهِ 

    İşte beşeriyete tesliyet-bahş olan, beşeriyetin inşirah-ı vicdanını bihakkın temin eden, beşeriyet için her türlü mezâhim-i hayatiyyeyi teshil ederek saadet-i hakikiyye kapılarını açan bu fıtrat-ı selîmedir. 

    Elgıbta! Fıtrat-ı selîmesini hüsn-i muhafazaya muvaffak olarak ilhâmât-ı diniyyeden müstefîz olanlara. 

    Yazıklar olsun! Fıtrat-ı selîmesini tebdile çalışarak vadi-yi küfür ve ilhâda düşenlere.

     

    Hazırlayan: Muhammed Salih Yıldız

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D00597/1343_55/1343_55_NASUHIO.pdf

  • Ömer Nasuhi Bilmen’in Leyle-i Regâib Şiiri

    Ömer Nasuhi’nin matbu ve gayr-i matbu şiirleriyle bir mukaddimeyi havi Kurâza-i Edebiyye “Manzum” isimli eserinde geçen şiirlerden bir tanesi de Leyle-i Regâib şiiridir. Bu şiir Beyânü’l-Hak dergisinin 9 Receb 1330 tarihli sayısından neşredilmiştir.

    Leyle-i Regâib

    Çehre-i dehre lem‘a-i kudret

    Olduı pîrâye-bahş-ı ulviyyet

    Eyledi hâkdânı gark-ı safâ

    Bir bahâr-ı latîf revnakseza[1]

    Ravza-i kâinât pür-envâr

    Eylemiştir ağaçlar istizhâr

    Müterennim tuyûr pür-ahenk

    Çarpıyorlar nigâha rengarenk

    Her taraf şimdi pek münevverdir

    Ma‘kes-i pertev-i[2] peyemberdir

    Bu şeb oldu[3] meşîme-i mâder[4]

    Matla‘-i tâb-nâk-i peygamber

    Şimdi her ahter-i ziya-efgen

    Daha parlak şumûs-ı hâverden

    Dense bu leyle rûz[5] lâikdir

    Leyle-i kadre bence fâikdir

    Ey Nebiyy-i latîf ü müstesnâ!

    Ey mücessem-i tecelli-i Mevlâ!

    Ettin afâkı nûr-i hakka[6] mahal

    Daha dünyaya[7] gelmeden evvel

    Şimdi sayende parlıyor iman

    Mihr-i kudsiyyet eyliyor lemeân

    Asuman u zemine rahmetsin

    Âfitâb-ı semâ-yı vahdetsin

    Etsin âfâk ravzanı[8] tezyîn

    Salavât-ı güzin-i kudsiyyîn

    ليلهٔ رغائب

    چهرهٔ دهره لمعهٔ قدرت

    اولدی پیرایه‌بخش علویت

    ایلدی خاکدانی غرق صفا

    بر بهار لطیف رونقسزا[9]

    روضهٔ کائنات، پر انوار

    ایلمشدر آغاجلر استزهار

    مترنم طیور پر آهنك

    چارپیورلر نکاهه رنکارنك

    هر طرف شیمدی پك منوردر

    معکس پرتو[10]  پیمبر‌در

    بو شب اولدی[11]  مشیمهٔ مادر[12]

    مطلع تابناك پیغمبر

    شیمدی هر اختر ضیا افکن

    داها پارلاق شموس خاوردن

    دینسه بو لیله روز[13]  لائقدر

    لیلهٔ قدره بنجه فائقدر

    ای نبیّ لطیف و مستثنی!

    ای مجسّم تجلّی مولی!

    ایتدك آفاقی نور حقه[14]  محل

    داها دنیایه[15]  کلمه‌دن اوّل

    شیمدی سایه‌ڭده پارلیور ایمان

    مهر قدسیت ایلیور لمعان

    آسمان و زمینه رحمتسین

    آفتاب سمای وحدتسین

    ایتسین آفاق روضه‌ڭی[16]  تزیین

    صلوات کزین قدسیین


    [1] Matbuda revnakfezâ.

    [2] Matbuda lem‘a-i.

    [3] Matbuda Oldu bu şeb.

    [4] Meşhur olan rivayete göre. Ö. N.

    [5] Matbuda subh.

    [6] Matbuda feyze.

    [7] Matbuda gülşen-i dehre

    [8] Ravza-i pâkin eylesin.

    [9] مطبوعدە رونقفزا.

    [10] مطبوعدە لمعۀ.

    [11] مطبوعدە اولدی بو شب.

    [12]  مشهور اولان روایته كوره (ع. ن.).

    [13] مطبوعدە صُبْح.

    [14] مطبوعدە فیضه.

    [15] مطبوعدە كلشن دهره.

    [16] مطبوعدە روضۀ پاكك ایلسین.