Kategori: Ömer Nasuhi Bilmen

  • Ahlâkın Esâsı ve Medeniyyetin İstinadgâhı Dindir

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasûhî Bilmen

    Dergi: İslam’ın Nuru Cilt 1, Sayı 10

    Tarih: Cemaziyülevvel 1371 (1 Şubat 1952)

     

    Din: Allah Teâlâ Hazertleri tarafından vaz’ olunmuş bir kanûn-ı mübîndir ki, insanları gâyey-i hilkatten haberdar eder. İnsanlara hidayet ve saadet yollarını gösterir, insanları, erbâb-ı ukûlu (akıl sahiplerini) kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla bizatihi hayır olan umura (işlere) sevk eder. Bu kanûn-i mübini enbiyâyı ızâm hazarâtı Cânib-i İlâhîden bitarîki’l vahy (vahy yoluyla) telâkkî (alarak) ederek nâsa (insanlara) tebliğ buyurmuşlardır. Binaenaleyh dinin vâzı-ı hakikisi Cenâb-ı Hak olup menşe-i aslisi vahy ve nübüvvettir.

    Son asırlarda bazı hükemânın (din-i tabii diyânet-i tabiiye) namı ile vaz’ etmek istedikleri bir takım umdelere ve câhiliyyet devrelerinden kalma bir kısım bâtıl mezheplere mutlak surette din namı verilemez. Bunlar, hiç bir veçhile din mâhiyyet-i ulviyyesini haiz olmazlar. (Din- tabii) denilen şey nihayet bir meslek-i felsefiden ibaret olabilir. Akvâm-ı câhilenin sâlik oldukları mezhepler de Edyân-ı bâtıla (batıl dinler sapık dinler) namı ile yâd olunur. Ervâha,(ruhlara) bazı mevaddi ibtidâiyyeye, bir kısım nebâtat ve hayvânâta kevâkibe, (yıldızlara) insanlara, esnâma(putlara) taabbüd eden akvâmın zâhib bulundukları yollar bu cümledendir.

    Din hakkında müteaddid tarifler vardır [1]. Biz yukarıdaki tarif ile iktifa ediyoruz. Ancak bu tarifin bazı fıkralarını biraz tavzih edeceğiz. Şöyle ki:

    1-    Din: (Taraf-ı ilâhiden vaz’ olunmuş bir kanûn-ı mübindir). Binaenaleyh insanlar tarafından vaz’ olunan kavânîn (kanunlar) ve nizâmat ve sâir ilmi, sinâî müessesât, din mahiyyetini haiz olamaz.

    2-    Din (İnsanları gâye-i hilkatden haberdâr eder.) Malum olduğu üzere insanlar, beyhûde yere yaratılmamışlardır. Hilkat-i beşeriyyede bir hikmet-i ilâhiyye mütecellidir. İnsanların yaratılışı pek ulvi bir gâyeye müteveccihdir. Nitekim, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

    Ayet-i celîlesi bu gayeyi nâtıkdır. İşte din insanları bu gayey-i hilkatten haberdar eder, insanlara mebde’ ve mead hakkında pek mükemmel malumat verir. İnsanlara dini, dünyevi vazifelerini talim eder. 

     

    3-    Din: (İnsanlara hidâyet ve saadet yollarını gösterir.)

    Bu fıkra mühim bir hakikattir. Şöyle ki: Din bir mürşid-i hakikattir. İnsanlara tarik-i necâtı, şehrâh-ı saadeti gösterir, insanların bir sahay-ı i’tilâya vasıl olmalarına delalet eder. Yoksa insanları ellerinden tutup da hemen hidayet ve saadete isal etmez. Belki insanlar, din-i ilâhinin ahkâm-ı kudsiyyesine riayet, gösterdiği tariki takibe gayret etmelidirler ki, bilfiil saadet ve hidayete vasıl olabilsinler.

    4-    Din: (İnsanları, erbâb-ı ukûlu,kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla bizatihi hayr olan umûra sevk eder.)

    Bu fıkradan münfehim (anlaşılıyor) oluyor ki, insanların din-i ilâhî sevkiyle halen ve malen hayra salah ve necâta nail olabilmeleri için, bu dini kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla kabul etmeleri lazımdır. Yoksa vukû bulacak cebir ve ikraha veya gizli bir maksada mebni, dini, zahiren kabul edip de kalben münkir olanlar (münafık) nam-ı şenîini (kötü, bayağı) alacaklarından, bu gibi eşhâs, sâika-i din ile hayra, felah ve salaha mazhar olamazlar.

    5-    (Dinin vâzı-ı hakikisi Cenâb-ı Hak olup menşe-i aslisi vahy ve nübüvvettir).

    İnsanlar bizzat vâzı-ı din olamazlar. Hatta peygamberân-i ızâm hazarâtı, yalnız ahkâm-ı diniyyeyi tebliğe me’murdurlar, hiç biri hakikaten vâzı-ı din değildir. Kendilerine vâzı-ı din, şâri-i mübîn denilmesi mecâzdır. İnsanların vaz’ edecekleri din veya vücuda getirecekleri felsefe, beşeriyyetin hidayeti, saadet-i uhreviyyesini (ahiret saadetini) te’min edemeyeceği gibi, saadet-i dünyeviyyesini temine, ferdi, içtimai hayatını hüsn-i tanzime de kafi olamaz. Şöyle ki:

    1-    İnsanlar, Allah Teâlâ Hazretleri tarafından bitariki’l vahy tesis buyurulan bir dini mübîne nail olmadıkça, bilinmesi lazım olan bir çok hakâyika muttali olamazlar [2]. Hele Rizâ-i Bârîye mutabık olacak ibadat ve taatin nelerden ibaret olduğunu asla keşfedemezler, Rızay-ı İlâhîyyeye mazhariyyet şerefi, temin edilmedikçe beşeriyyet için hidayet ve saadete vüsul kabil olamaz.

    2-     Mevzuat-ı beşeriyyeden olan her şey, bir nice nâtemâm cihetleri hâvidir. Nâtemâm  (eksik) şeyler ise, dinden beklenilen mesâlih-i âliyyeyi temine kifayet edemez.   

    3-     Mevzuat-ı beşeriyyeden olan bir din veya bir felsefe, hiçbir zaman hata, ve butlandan (değiştirilmiş) hâli, tab’ı beşerde (beşer tabiatında) meknuz (gizli) olan tehakküm ve istibdâdın tecelli-i âsârından vareste olamaz. Bu mahiyyette olan bir şey ise, umum beşeriyyeti salaha nail, gaye-i kemale isal edemez.

    4-    İnsanlar vâz-ı din olabilseler efkâr-ı beşeriyyedeki tehalüfe (ayrılığa) binaen müteaddid, muhtelif edyân (dinler) meydana gelir. Bu muhtelif edyân ise, beşeriyyeti bir daire-i vahdete celbedecek hasaili câmî, umum beşeriyyetin saadetini temin edecek kabiliyyetini haiz olamaz.

    5-    İnsanların vaz’ edecekleri din, hiç bir vakit beşeriyyetin amâk-ı ruhuna (ruhun derinliklerine) nüfuz edemez. Efrad-ı beşeriyyenin böyle bir dine itaat ve inkiyâdı ansamimi’l kalp (seve seve) olamaz. Gayey-i emellerine münafi (aykırı) bir hâletin tehaddüsü (zuhuru, oluşu) böyle bir dine karşı isyan etmelerine kifayet eder.

    İnsanlar, ancak Allah’u Zülcelâl Hazretlerinin evâmir ve nevâhisine inkıyad etmeye vicdanen muvafakat ederler. kendileri gibi hüviyyet-i beşeriyyeyi haiz bulunan eşhasın din namına ihtira edecekleri şeyleri, kanûn-i ilâhî mesabesinde telakki ederek ona taat için kendilerinde bir mecburiyyet-i vicdaniyye hissetmezler. Bu itaat temin edilmedikçe de, hiç bir vakit saadet-i umumiyye tecelli edemez.

    Binaenaleyh, bir takım edyâın asırlardan beri bir çok mütefekkirîn tarafından hüsn-i kabule mazhar oluşu, ve bunların ahkamına her asırda mehmâ imkan itaat oluna gelmesi, bu edyânın esas itibari ile birer din-i ilâhiye râci’ olduğuna şehadet eder. Zaten hiçbir millet yoktur ki, kendilerine vaktiyle bir peygamber gönderilmiş olmasın. Nitekim:

    وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا فٖيهَا نَذٖيرٌ

    Ayet-i Celilesi bunu nâtıkdır [3].

    Ancak mürûr-i â’sar (asırlar) ile birçok milletler din-i ilâhiyyeleri tahribata uğratarak, cadde-i hakikatten çıkmışlardır. Fakat bununla beraber yine aralarında din-i ilâhinin bir kısım âsâr-ı âliyesi baki kalmıştır. Yoksa esasen bir din-i ilâhiye müstenid olmayıp da mevzuat-ı beşeriyyeden olduğu malum bulunan edyânın payidar olabilmesi, muhtelif sunûf-ı beşeriyyenin (beşer sınıflarının) kulûbunu teshîr edebilmesi ilmen, tab’an kabil değildir.

     

    Vâkia bir takım edyân-ı batıla vardır ki, bunların menşei zunun (zanlar, tahminler) ve hurâfattır. Böyle olmakla beraber, bu batıl dinlere bir çok insan kütleleri mu’tekid bulunmaktadır. Şu kadar var ki, bu gâfil insanlardan her biri, din namına kabul ettiği tariki, bir din-i ilahi olmak üzere telâkki etmiş, bu batıl tariklerin mevzuat-ı beşeriyyeden olduğuna kâil bulunmamıştır. Mahaza, bu batıl dinler, edyân-ı ilâhiyyenin haiz olduğu meâlinden mahrum oldugundan, beşeriyyet-i mutefekkireyi kendi dairesine celb edememiştir.

     

     

    DİN-İ TEVHİD 

    Beşeriyyetin ilk dini, din-i tevhid ve tenzihtir. Çünkü Ebü’l beşer (insanların babası) olan Hazret-i Adem aleyhisselam, mazhar olduğu vahy ve talim-i Rabbani sayesinde din-i tevhide nail olmuş ve haiz olduğu nübuvvete binaen bu din-i mübini kendi evlâd-u ahfadına da teblig eylemiştir. Binaaenaleyh insanların o tarihten itibaren akide-i tevhide malik olarak, bir Hakk-ı Zülcelale ibadet etmişlerdir. Ancak bir müddet sonra ebnây-ı Adem (insan oğulları) arasında cehalet âsârı yüz göstermiş, gide gide bir takım batıl akideler türemiştir.

    كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً

    Ayet-i Celilesi gösteriyor ki, insanlar bidâyeten ümmet-i vâhide olup, her biri fitrat-ı selimeye, hüsn-i itikada malik idi, bilâhare ihtilafata düşerek bir kısmı imanını muhâraza etmiş, bir kısmı da küfür ve isyân vâdisine düşmüştür. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, ehl-i imanı sevap ile tebşir, ehl-i küfür ve isyanı azâb ile inzar için, vakit vakit peygamberler göndermiş, nâs arasında zuhur eden ihtilâfâtı hâl ve fasl için de onlara, kitaplarını inzâl buyurmuş, bu suretle de tevhid üzerine mübteni, esasen müttehid olan edyân-ı ilâhiyye vücûde gelmişdir.

     

    Dipnotlar:

    [1] Din: lugâtde âdet, siyret, hüküm, ceza, taat, rey ve siyaset gibi manalara gelir.

    [2] Akil: Mevcûdiyet-i ilahiyyeyi, bazı esasat-ı diniyyeyi idrak edebilirse de sair ahkam-ı diniyyeyi, hakâik-i âliyyeyi idrak edemez.

    [3] Amerika ahali-i kadimesi, bu kıt’aya, Asyadan muhaceret etmiş olduğundan vaktiyle onlara da peygamber gönderilmiş olduğu şüphesizdir.

  • İmam Ahmed İbn-i Hanbelin Müçtehidler Arasındaki Mevkii

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: İslam’ın Nuru 

    Tarih: 1 Ağustos 1951

     

                   Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri, bütün ehli sünnet arasında tebcil edilen dört muazzam, mübarek müctehidin dördüncüsü bulunmaktadır. Hâiz olduğu kemalat ve merârife karşı İmam Şâfiî gibi üstadları bile meclûbiyet gösterirlerdi. Hatta İmam Şâfiî demiştir ki: “Ben Bağdat’dan çıktım, orada Ahmed İbn-i Hanbel’den daha fazıl, daha alim, daha fakih bir halef bırakmadım.”

    “Kitâb-i tehzibi’l esmâ” da yazıldığı üzere yine İmam Şafiî demiştir ki: “Ben Ahmed ibn-i Hanbel ile Süleyman İbn-i Dâvudi Hâşimî’den daha akıllı kimse görmedim.” 

    Ebû Hâtim de demiştir ki: “Bir kişiyi gördün mü Ahmed ibn-i Hanbeli seviyor, bil ki o sahibi, sünnettir.”

    Bazı zevâtın kanaatine nazaran İmam Ahmed’in hadisi şerif sahasındaki vüs’ati ittilâ-i, kudreti ilmiyyesi, fıkıh sahasındaki vüs’at ve kudretinden daha ziyadedir. 

    İmam Ahmed’in ne büyük, ne kudretli bir müctehid olduğunu anlamak için (El-muğnî) gibi pek kıymetli kütüb-i hanabileye müracaat edilmesi kafidir.

    İmam Ahmed hazretlerinin menâkibine dair İmam Beyhakî, Ebû İsmâili’l Ensârî, Ebü’l Ferec İbnü’l cevâzî gibi yüksek alimler tarafından yazılmış bir hayli âsar vardır.

    İMAM AHMED İBN-İ HANBELİN HAYATI VE METANETİ AHLAKİYESİ:

    İmam Ahmed hazretleri, pek ziyade âbid, zâhid, yüksek bir seciyeye mâlik pek nezih bir hayâtı hâiz idi. Fakirâne yaşamayı bir nimet sayar, “İnsana az bir mal yetişir, çok mal yetişmez” derdi. Kendisine teveccüh eden servet ve riyaseti kabulden istinkâf ederdi. Halife Mütevekkil tarafından kendisine her gün pek mükellef bir sofra yemek gönderilirdi. Fakat o, bunu kabul etmez, bu yemeklerden yemezdi, vakit vakit yüz gösteren sıkıntılara, ibtilâlara karşı büyük bir metânetle mukavemet gösterir, takip ettiği zühd ve takva yolundan asla ayrılmazdı.

    Halife Me’mun zamanında kâdi’l kudât Ahmed İbn-i Düvad’ın yanlış bir ictihadı olan malum bir meseleden dolayı bu muhterem Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri de Mu’tasim halife tarafından haps edilmiş, darb edilmişti. Hapis müddeti yirmi sekiz ay devam edip (220) senesinde hapisten çıkarılmıştır. Hazret-i İmam, bu vesile ile de bütün hak ve hakikat taraftarlarının kıyamete kadar tebcîline layık bir diyanet ve şehâmet misali vücûde getirmiş oldu.

    İmam Ahmed’e halife Vâsik zamanında bir fenalık yapılmamış, Vâsik’ten sonra hilafete nail olan kardeşi Mütevekkil İbn-i Mu’tasım ise ikram etmiş, onunla meşveret etmedikçe kimseye bir vazife tevcih etmemekte bulunmuştu. Bu ikram ve hürmet, o büyük alimin vefatına kadar devam etmiştir.

    İmam Ahmed hazretleri (164) tarihinde doğmuş, (241) senesinde Bağdat’da vefat etmiştir. “Bâb-ı harb” denilen kabristanda medfundur, Rahmetullahi teâlâ aleyh.

     

     

  • Hikmet-i İslâmiyye

    Müellif: Ömer Nasûhî Bilmen

    Dergi: Beyânülhak

    Tarih: 19 Cemâziyelevvel 1330

    İslâmiyet; cemiyet-i beşeriyyenin her türlü tekemmülât-ı mâddiyye ve maneviyyesini mütekemmil olduğundan her nevʿ ulûm ve fünûnun tahsîlini emretmiş, beşeriyetin terakkiyât-ı fikriyyesini temin için elvâh-ı garrâ-yı kâinâtın mütâlaasını tavsiyeden geri durmamıştır. Ezcümle ilm-i hikmet vâsıtasıyla hakâyık-ı eşyâya ıttılâ müyesser olacağından Şâriʿ-i Mübîn hazretleri bir ilm-i celîl ile tezyîn-i zât edenlerin kadrini “وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ” nazm-ı şerîfiyle iʿlâ buyurmuştur.

    Risâlet-meâb Efendimiz dahî “الحكمة ضالة المؤمن فليطلبها ولو عند مشرك فإن وجدها  قيد هاشم اتبع ضالة أخرى” emr-i nebevîsiyle ümmetlerini tahsîl-i hikmete teşvikte bulunmuşlardır. Ebû Osmân Mağribî der ki: Hikmet bir nûr-ı ilâhîdir ki ilhâm ile vesvesenin beynini temyîz ve tefrîk eyler.

    Bir hakîm nazra-i hakîmânesini ecrâm-ı lâmia-i semâya atfeder. Mübdiʿ-i kâinâtın ne büyük olduğunu tefekkür eden gaşiyy-i mutlak hâline gelir. Gözlerini kemâl-i huzûʿ ile sâha-i zemîne ircâ eder. Kudret-i fâtıranın binlerce eser-i münevverini karşısında görür. Zümrüdîn çimenleri, dilnişîn çiçekleri müşâhede ederek bunların elvân-ı dilfirîbine, vaziyet-i dilpezîrine meftûn olur. Yaprakların üzerindeki berrak berrak jâlelerin parıltısını gördükçe meclûb-ı letâfet olarak ezvâk-ı rûhiyyeden mütehassıl bir hiss-i garîb ile ağlamaya başlar.

    Hakîm-i şehîr Fahr-ı Râzî “اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِى الْاَلْبَابِۚ‌” nazm-ı şerîfinin tefsîrinde “ويل لمن قرأها ولم يفكر فيها” hadîs-i şerîfi naklettikten sonra İmâm Alî’den rivâyeten der ki: Aleyhi ekmelü’t-tahiyyât Efendimiz geceleri kalktıkça baʿde’n-nüsûk çeşm-i lâhûtîsini semâya nasb ederek “اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ” nazm-ı ilâhîsini okurlar idi.

    Müfessir-i müşârunileyh diyor ki: Delâil-i tevhîd, delâil-i âfâk ve delâil-i enfüsten ibâret olmak üzere iki kısma münhasırdır. Lakin delâil-i âfâk daha acîb, daha azîmdir. Hatta “لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ” âyet-i celîlesi de bunu müeyyiddir. Nasıl bedîʿ ve azîm olmasın ki insân yalnız bir küçük bayrağın urûk-ı müteşaʿʿabe ve câzibe-i gazâiyyesine baktıkça hükm-i ilâhiyyeyi müşâhede eder, bir kudret-i bâliğanın eser-i sunʿ-ı latîfi olduğunu idrâke muvaffak olur.

    İşte kitâb-ı kâinâtı mutâlaa, âsâr-ı bedîa-i subhâniyyeyi tetebbu husûsunda en büyük rehber ilm-i hikmettir.

    Seyyid Şerîf “الحكمة علم يبحث فيه عن حقائق الأشياء على ما هي فى الوجود بقدر الطاقة البشرية” diye ilm-i hikmeti tarîf eylemiştir. Evet!.. İlm-i hikmet; kâinât-ı ulviyye ve süfliyyeden bahseder, insanı -kudret-i beşeriyye derecesinde- hakâyık-ı mevcûdeden haberdâr eyler. Hatta bütün mevcûdâtı yoktan var eden zât-ı Bârî’nin ulûhiyetinden bahsedecek kadar iʿtilâ gösterir. Bu halde hikmet; ilâhiyyât ile mevcûdât-ı sâireden bâhis bir ilimdir, denilebilir. Mevcûdât-ı sâireden maksat; riyâziyyât, tabîiyyât, rûh, ahlâk gibi şeylerden ibârettir.

    İlâhiyyât husûsunda hükemânın ehl-i şerîate nispetle pek aşağı bir mertebede kaldıkları âzâde-i beyândır. Ancak Farabi, İbn Sina, Fahreddin gibi hükemâ-yı İslâmiyye şerîat-i garrâ sâyesinde hikmeti üç bâlâ-yı terakkîye isʿâd ederek felsefe-i hakîkiyyeyi meydana koymuşlardır.

    İlâhiyyûnun reîsi Aristoteles’tir. Müşarunileyhin mektebine müntesip olanlar derlerdi ki: Cenâb-ı Allâh kadîm olduğu gibi ukûl, nüfûs, ecrâm-ı semâviyye, heyûlâ-yı anâsır dahî kadîmdir. Sübhânehû ve tekaddes hazretleri yalnız illet-i tesir itibârıyla cümlesinden mukaddem addolunur. Lâkin bunların bu gibi akvâl ve efkâr sahîfesi mütekellimûn hazarâtı tarafından edille-i muknia ile cerh olunarak “كان الله ولم يكن معه شيء” medlûlünce hakîkat-i mesele tenvîr ve tahlîl olunmuştur.

    Mutasavvıfîn: Husûsuyla İmâm Gazzâlî hazretleri der ki: Zât ve sıfât-ı ilâhiyyeden başka ezelî ve ebedî hiçbir şey yoktur. Eğer eşyâ kadîm ve ebedî olsa idi bütün kâinâtın kudret-i azîme-i sübhâniyye ile vücûd-pezi olduğu nasıl anlaşılabilirdi? Karşımızda parlayan şu mütelevvin  şükûfelere bakalım, yapraklarının hâiz olduğu elvân-ı münevvere ne kadar latîf bir tarzda göze çarpıyor. Adeta bu renkler tabîî bir şey olup ziyâ-yı şems vâsıtasıyla vücûda geldiği anlaşılabilir. İşte bu bir misâl, anlaşılır ki Sâniʿ-i Kerîm’in irâde ve meşiyyeti eşyâ-yı mevcûdenin fenâsına taalluk ettiği kevn dahî bütün mükevvenâtın sıfat-ı hudûs ile muttasıf olup helâke maruz bulundukları tezâhür eyleyecektir.

    Hâsılı hikmetin ilâhiyyâta âit kısmını bihakkın taʿmîk ve tetkîk beşeriyet için mümkün değildir. Ulûm ve fünûn ne kadar teâlî ederse etsin, efkâr-ı beşeriyye ne derece tenevvür eylerse eylesin yine insanların hakîkat-i ilâhiyyeyi idrâkten âciz kalacakları zarûrîdir. Binâenaleyh:

    ترك التفكر تسليم لخالقنا 

    فلا تفكر فإن الفكر معلول

    ان لم تفكر تكن نفسا مطهرة 

    جليس الحق عن الفكر معزول

    Beyitleriyle ilân-ı acz ederek hikmetin ilâhiyyâta âit kısmından bahsetmeyeceğim. Ancak bir mukaddime olmak üzere şunu arz edeyim ki mevcûdât iki kısma ayrılır: Kısm-ı evvel mevcûdât-ı maneviyyedir, bunlar maʿkûlâttan olmakla âsârının delâletiyle idrâk olunur, bu da iki nevidir. Nevʿ-i evvel mevcûd-ı kadîm gayr-i maklûktur, zât-ı ehadiyyet gibi. Nevʿ-i sânî mevcûd-ı hâdis maklûktur, rûh gibi. Kısm-ı sânî, mevcûdât-ı mâddiyyedir ki havâss-ı zâhire ile bilinir.

    İşte bu muhtasar makâlede mevcûdât-ı maneviyyeden bahsedilemeyeceği gibi mevcûdât-ı mâddiyyeden de bi’t-tafsîl bahsetmek imkân hâricinde olduğundan yalnız azamet-i ilâhiyyeyi gösterir bazı mevâdd-i ilmiyyeye dâir malûmât vermek isterim.

    Şöyle ki: Sâniʿ-i Hakîm hazretleri muktezâ-yı hikmet-i sübhâniyyesiyle pîşgâh-ı temâşâmızı nurlar içinde bırakan ecrâm-ı felekiyyeyi pek bedîʿ bir sûrette halk ve îcâd buyurmuştur. Bir kere gözlerimizi âsumâna refʿ ederek Hallâk-ı cihânın ibdâʿ buyurduğu avâlime dikkat eyler isek milyarlarca ecrâm-ı muzîe ve mustazîenin bir fezâ-yı gayr-ı mütenâhîde deverân etmekte, her birinin kendine hâs, muntazam bir âhenk ile neşr-i lemeʿât etmekte olduğunu müşâhede eyleriz.

    Bakınız!.. Erbâb-ı heyet ne diyor: Şu fezâ-yı bî-pâyânda gördüğümüz her kevkeb o kadar serî deverâna mâliktir ki bu sürate nispetle bir top mermisi sükûnet hâlini irâe eder, bu sürat saniyede on bin tâ yüz bin metre kadar bir hareketten ibârettir. Dikkat edilince yıldızın başlıca iki kısma ayrılmış olduğunu görürüz. Bunlardan bir takımı seyyârelerdir ki Güneş’ten ziyâ alırlar, diğer takımı ise sâbiteler olup kendi mihverlerinde deverân etmekte her biri bir âfitâb-ı münîr addolunmaktadır. Bunlar Küre-i Arz’a pek baʿîd bir mesâfede bulunduklarından Güneş gibi arz-ı çehre-i envâr edemiyorlar.

    Güneş nedir? Bir âlem-i nûr-ı enver-letâfettir. Güneş merkez-i âlemdir. Güneş kürevî bir cism-i muzîeden ibârettir. Hikmet-i tabîiyye der ki: Güneş’in neşreylediği ziyâ ile hayvânât, meâdin, nebâtât nemâ bulur, iktisâb-ı levn ve tarâvet eyler. “Güneş’in ziyâsı ne renktedir?” suâline beyazdır yahut zerrîndir diye cevap vermek kâfî mi? Elbette değildir. Çünkü Şems-i âlem-tâbın ziyâsı yalnız beyaza, yalnız sarıya münhasır olmayıp elvân-ı sebʿadan mürekkep bulunmaktadır. Şöyle ki: Ziyâ-yı Şems müselles bir camdan muzlim bir hücreye aksettirilince hâiz olduğu elvân-ı asliyyeye “tayfü’ş-Şems” denilir. Uzunca bir hayal teşkîl eder. İşbu hayalden şu renkler göze çarpar: mâî, menekşe, çivit, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı.

    İşte ziyâ-yı Şems’i vücûda getiren şu elvân-ı muhtelifenin şöyle birbirinden ayrılmasına sebep bu renklerin başka başka mizâçta bulunmasındandır. Demek bu renkler yekdiğeriyle imtizâç etmiş birtakım menâbi–i münevvere olup müselles cam parçasının istimâliyle birbirinden ayrılır.

    Şems: Seyyâre-i arzdan bir milyon iki yüz bin kere belki daha ziyâde büyük olduğu bugün heyet-i hendese ulemâsı tarafından beyân olunmaktadır. Bu cesâmetle beraber küremize mesâfesi uzak öyle yıldızlar vardır ki Güneş onlara nispetle bir cüz-i lâyetecezzeʾ mesâbesinde kalır. Mamâfîh fezânın vüsatine nazaran bu büyük büyük âlemler birer zerre bile addolunamazlar.

    Mütekaddimîn hükemâ mükemmel ve muntazam âlât-ı rasadiyyeye mâlik olmadıklarından ecrâm-ı felekiyyenin bu kadar cesîm, bu kadar mütenevvi olduğuna vâkıf değildiler. Hükemâ-yı İslâmiyye ise Kurân-ı Azîmü’ş-şân sâyesinde bu bâbda  pek büyük malûmâta destres olmuşlardır. Mülk-i ilâhînin ne kadar vâsiʿ, ne kadar azamet-perver olduğunu Hazret-i Mevlânâ bakınız ne kadar güzel teşrîh ediyor:

    اخترانند از وراى اختران

    كاختراق و نحس نبود اندر آن

    سايران آسمانهاى دگر

    غير اين هفت آسمان مشهر

    راسخان در تاب انوار خدا

    نى بهم بپوسته نى از هم جدا

    Ecrâm-ı semâviyye içinde en ziyâde gözümüze çarpanlardan biri de Kamer’dir. Kamer, ne latîf-i cihân-nûrâniyettir! Tabîat-ı şâirâneyi okşayan mehtap geceleri letâfetçe, halâvetçe gündüzlere fâik değil midir? Öyle ise Kamer’den dahî biraz bahsedelim: Kamer küre-i Arz’dan kırk dokuz defa küçük bir küre olup bizzât nûrânî değildir. Sâir seyyâreler gibi Güneş’ten iktibâs-ı nûr eder. Kamer’in etrâf-ı Arz’da hareket-i intikâliyyesiyle kesbeylemekte olduğu hilâl, nısf dâire, tâm dâire şekillerine safahât-ı Kamer denilir. Kevâkib arasında küremize en yakın Kamer olduğundan Güneş gibi cesâmetli görünür. Yoksa Hurşid-i münîre nispetle bir nokta bile addolunamaz.

    Biraz da nazarımızı kendi seyyâremize atfetmeyelim mi? Kendi meʾvâ-yı latîfânemiz olan küre-i Arz nedir? Bu küre-i dilnişîni tezyîn eden bu kadar bedâyi-i tabîat, bu kadar âsâr-ı ulviyet kimin îcâdıdır? İhtiyâcât-ı beşeriyyemizi izâle eden bu kadar mahsûlât-ı mütenevvia, bu kadar avâtıf-ı celîle kimin ihsânıdır? Bunları düşünmeyelim mi? Bütün bu mevcûdâtın hâlıkı bulunan sübhânehu ve teâlâ Hazretlerini takdîs ile başımızı secde-i ubûdiyyete vazetmek lâzım değil midir?

    Arz nedir mi dediniz? İşte arzedeyim: Arz ekser hükemâya göre sâir seyyârât gibi hareket-i dâimesiyle fezâda sâbih, devvâr bir küredir. Mamâfîh kürevî olmakla beraber iki tarafı biraz basıkçadır. Fakat biz sâkin olduğumuz bu kürenin kısm-ı bakîsinden uzak bulunduğumuzdan eşyâ bize sâbit görünüyor ki bu da galat-ı hiss-i basardan neşet etmektedir. Zaten birçok yerde galat-ı his vâki olarak eşyâyı olduğu gibi göremeyiz. Ezcümle su içinde bulunan müstakîm çubuk, bir hatt-ı münkesir şeklini alır: Yukarıdan aşağı düşen bir katre, bir hatt-ı müstakîm irâe eder. Güneş ufukta bulundukça büyük görünür. Vapurda bulunan bir adam sefîneyi sâbit, etrâfı müteharrik görür. İşte bunlar bütün galat-ı histen zuhûr ediyor.

    Arzın kürevî olduğu kudret-i bâhire-i ilâhiyyeye daha ziyâde delâlet ettiğinden inkâra lüzûm yoktur. Zâten birçok ulemâ-yı İslâmiyye dahî arzın hareket ve küreviyyetine kâildirler.

    Coğrafya-yı hükemâ, teşekkülât-ı Arz’dan bahsederek der ki: Yeryüzünde bulunan tilâl ve cibâl portakalın üzerindeki çıkıntıya girintiye müşâbih olduğundan küreliğine halel vermez. Arzın kürevî olduğu müteaddid delâil ile ispât olunabilir. Ezcümle: Küsûf ve hüsûf  alâimi, sabahleyin şuʿâʿ-ı Şems’in ilk evvel zirve-i cibâli  tenvîr eylemesi; deniz kenarında duruldukta uzaktan gelmekte olan bir sefînenin gösterdiği menâzır-ı muhtelifesi, bütün ırmakların, çayların denize mansıb olması, ecsâmı teşkîl eden zerrâtın küreviyyu’ş-şekil bulunması küreviyyet-i Arz’a birer delildir.

    Mefâtîhü’l-Gayb “وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ۠” âyet-i kerîmesinin tefsîrinde diyor ki: Bazı kimseler bu nazm-ı şerîf ile Arz’ın kürevî olmadığına istidlâl etmiş iseler de bu istidlâl zayıftır. Çünkü son derece cesîm olan bir kürenin her kıtası musattah imiş gibi görünür. Mantıku’t-Tayr’ın:

    آسمانرا  بر زبر دستى بداشت 

    خاك را در غایت پستی بداشت

    آن يكى را جنبش مادام داد

    و آندكر را دائما آرام داد

    Beyitlerinde Arz’a sükûnet isnât bulunduğu dahî Arz’ın bâdi-i nazarda gayr-i müteharrik görülmesi itibârıyla olmalıdır. Velhâsıl hayât-ı uzviyye ve gayr-i uzviyyeden herhangisine ihâle-i nazar edilecek olsa kudret-i ilâhiyyenin olanca azametle mütecellî olduğu görülür. Ancak bizim gibi hakîkat-i şahsiyyesini henüz idrâk edemeyen âcizler için utbe-i ulûhiyyete cebîn-sâ-yı tazarru olarak:

     سبحان من تحير في صنعه العقول 

    سبحان من بقدرته يعجز الفحول

    demekten başka çare yoktur.


    Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00524/1328_157/1328_157_BILMENON.pdf

  • İmam-ı Azamın Müctehidler Arasındaki Mevkii

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi  Bilmen

    Dergi: İslam’ın Nuru, 1. Sayı

    Tarih: Nisan 1951 / Recep 1370

    İmam Ebu Hanife Hazretleri, bütün Ehl-i Sünnet tarafından tebcil edilen dört büyük müctehidin birincisidir. Gerek kıdem itibarı ile, gerek mezhebindeki vüs’at ve azamet itibari ile ve gerek kendi fıtratındaki ulviyet ve celâdet ciheti ile bu birinciliği bihakkın ihraz etmiş, “İmam-ı Azam” denilince yalnız kendisi hatırlara gelmekte bulunmuştur.

    Vakıa İslamiyetin ilk feyyaz asırlarında tâbiîn-i kiram vesaire arasından birçok büyük müctehidler zuhur etmişti. Fakat bu zatların usûl-i ictihâdiyesi ve ictihad ettikleri mesail, layıkıyla zabt edilememiş, kendilerine tabi olanlar da az bir zaman içinde münkariz olduklarından onların mezhepleri devam edememiş, yalnız kendilerinin mübarek isimleri Tabakâtü’l-Müctehidîn’i tezyîn etmekte bulunmuştur. İctihad etmiş oldukları bazı meseleler de bu dört müctehidin tabiîleri tarafından yazılan kitaplar da münderiç bulunmaktadır.

    İmam-ı Azam, ictihad sahasında emsalsiz bir tarik vücuda getirmiş, ictihadını pek mükemmel, muhalled esaslar üzerine kurmuş, daha hayatta iken kendi ictihadına tabiî yüzlerce yüksek alimler yetiştirdiğini görmüştür. Vefatından sonra da onun ictihadına tabiî her asırda binlerce fukaha yetişmiştir.

    Hanefi mezhebinin ne derecelerde her tarafa intişar etmiş olduğunu anlamak ve İslam aleminde vaktiyle husule gelip bugün tarihe karışmış olan ilm-ü irfan ve hukuk tecellisini de hazin hazin düşünmek için “Kevâkib-i Muzia”dan naklen şunu kaydedelim: «Vaktiyle Semerkand’e tabi Hâkirdir kasabasında bir mezarlık var idi ki buna «Türbe-i Muhammedîn» denirdi. Burada her birinin ismi Muhammed olmak üzere Hanefi fukahasından te’lifât sahibi dört yüz alim medfun bulunuyordu. Bunların hepsi de mezheb-i Hanefi üzere fetva vermiş, kitap telif etmiş, tedris ile meşgul olarak nice tilmizler yetiştirmişlerdi.»

    İmam-ı Azamı, gerek birçok faziletli muasırları ve gerek kendisinden sonra dünyaya gelmiş olan bir kısım alimler, müctehidler, birer lisan-ı tazim ile sena etmiş, onun zühd ve takvasını, ahlakındaki metanet ve nezaheti, içtihadındaki ulviyeti, mezhebindeki sühûlet ve mükemmeliyeti itirafa mecbur olmuşlardır.

    Pek büyük muhterem bir alim olan İbnü’l-Mübarek diyor ki: «Ebu Hanife nâsın en büyüğüdür, en fakihidir. Ondan fakih kimse görmedim, bütün fezâil hususunda Allah Teala’nın ayetlerinden bir ayet idi.»

                Pek büyük Muhaddislerden olup Bağdat’ta hadis tedris ederken başında yetmiş bin kişi toplanıp istifade eden ve (206) tarihinde vefat etmiş bulunan Yezid İbn-i Harun’da «Hanefi kitaplarına bakmak câiz midir?» tarzındaki bir suale cevaben şöyle demiştir: «Gidiniz, o kitapların mütaalasından müstefit olunuz. Bu hususun kerahatine kâl olan bir fakih görmedim. Hatta işittim ki, Süfyân-ı Sevrî bile bir hile ile Ebu Hanife’den Kitâbü’r-Rehn’i alarak bir nüshasını yazmış.»

    Yine İbn-i Harun’a sorulmuş, «Sizin yanınızda İmam Mâlik’in reyi mi daha makbuldür, yoksa Ebu Hanife’nin reyi mi?» Cevaben demiş ki: «İmam Mâlik’in hadislerini zabt eyleyiniz, çünkü hadislerin ravilerini temiz ve intikad eder. Fıkıh ilmi ise Ebu Hanife ile ashabına mahsus bir sınâat-i celiledir. Onlar, sanki bunun için yaratılmışlardır.»

    «İmam-ı Azam nasıl bir zattır?» diye İmamı Mâlik’e sormuşlar, O da şöyle cevap vermiştir: «Ben onu öyle gördüm ki, şu direk altındır diye iddia etse, bu iddiasını ispat için hüccet ikâmesine kadir olurdu.»

    Şafiî fukahasından, muhaddis İbn-i Hacer’in (El-Hayrâtü’l-Hısân fi Fezâili’n-Numan) adındaki eserinde şöyle yazılıdır: «Abdullah İbn-i Mübarek demiştir ki: «Ben bir gün İmam Mâlik’in yanında idim, İmam Ebu Hanife teşrif ettiler, İmam Mâlik, onu Meclisin sadrına oturttu, hakkında pek ihtiramda bulundu, gittikten sonra da bize hitaben dedi ki: «Bu zat, -Ebu Hanife- denilen Numan İbn-i Sabit’tir ki “Şu direk altındır.” dese filvaki dediği gibi çıkar. İlm-i fıkhın dakik meselelerini çıkarmak, kendisine gayet kolay bulunmuştur. Herkesin hayrette kaldığı meseleler hakkında külfetsizce doğru hükme muvaffak olur.»

    Yüksek alim, Zahidü’l Kevseri’nin «Akvamü’l-Mesâlik» adlı eserinde yazılı olduğu üzere Derâverdî demiştir ki: «Ben İmam Mâlik’ten işittim, diyordu ki: Benim yanımda Ebu Hanife’nin fıkhından altmış bin mesele vardır.»

    Filhakika İmam Mâlik hazretleri, Hanefi fıkhına pek mükemmel muttali olmuş, belki de ondan birçok mülhem bulunmuştur. Nitekim İsmail İbn-i İshak demiştir ki: «İmam Mâlik çok kere meselelerde Ebu Hanife’nin kavline itibar ederdi.»

    Yine Derâverdî demiştir ki: «Ben İmam Mâlik ile İmam Ebu Hanife’yi yatsı namazından sonra Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellemin mescid-i saadetinde müzakere ve müdârese halinde gördüm, her biri diğerinin kabul ve kendisi ile amel etmekte olduğu bir kavle vakıf olunca taassup göstermeksizin, tahtie etmeksizin dilini tutuyordu, sabah namazını kılıncaya kadar bu hal üzere devam ettiler.»

    İmam Şafiî hazretleri de demiştir ki: «Bütün nås, fıkıh hususunda Ebu Hanife’nin ıyâlidir, yani onun sayesinde barınmaktadır. Ben ilm-i fıkha ondan daha ziyade vakıf bir zat bilmiyorum.»

    İmam Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri de, İmam-ı Azam hazretlerini pek çok anar, rahmetle yad ederdi, uğradığı mihnet günlerinde ağlar, o büyük imamın kadılığı kabul etmediğinden dolayı hapsedilmiş, dövülmüş olduğunu düşünerek müteselli olmağa çalışırdı.

  • Îkâz

    Müellif: Ömer Nasûhî Bilmen

    Dergi: Medrese İtikatları

    Tarih: 12 Ramazan 1331

    Her cemiyetin avâm tabakasını uyandırmak o cemiyetin münevver tabakasını teşkil eden hatipleri, şairleri, muharrirleri uhdesine terettüp eden bir vazîfe-i mübecelledir.

    Bugün en muhteşem, en müterakkî gördüğümüz milletler, hükûmetler bütün üdebâ ve şuarânın; hutabâ ve ulemâsının feyz-i irşâdıyla yükselmiş, o parlak mevkileri işgâle nâil olmuşlardır.

    Vaktiyle Avrupa üdebâ ve şuarâsından birçoğu mensup oldukları milletleri uyandırmak için eski Yunan ihtişâmından, iʿtilâ-yı şân ve satvetten bahseyler; Yunanîlerin ne gibi esbâb ve avâmil sâyesinde vâyedâr-ı terakkî olduklarına dair manzûmeler, kasîdeler tanzim ederlerdi.

    Bugün cemʿiyyât-ı medeniyye arasında en ziyâde îkâza muhtaç bir millet var ise o da millet-i İslâmiyyedir. Biz bugün etrafımızdaki milletlerin ilmen, iktisâden, siyâseten ne derecelerde terakkiyâta mazhar olduklarını görürsek kendimizin terakkiyât-ı hâzıra-ı medeniyyeden ne kadar bî-nasîp olduğumuzu pek kolay anlarız.

    Artık uyanacak vakit gelmiş geçiyor, heyhât ki biz hâlâ uyanamıyoruz. Hâlâ ulemâ ve üdebâmızın, şuarâ ve hutabâmızın müessir, âteşin sözlerinden mütenebbih olmuyoruz.

    Evet biz bugün son derece îkâza ve irşâda muhtaç bir milletiz. Bizi îkâz ve irşâd etmek öyle bir vazîfe-i mukaddesedir ki muktedir oldukları hâlde bunu îfâ etmeyenler mesûliyet-i vicdâniyyeden asla kurtulamayacaklardır. İşte bizim genç şâirlerimizden Emîn Hâki Bey, kardeşimiz bu vazîfeyi pek güzel takdîr etmiş olduğundandır ki küçük, beş altı parçadan ibâret, lakin hissiyât-ı vatanperverânenin bir maʿkes-i müessiri olduğu için pek kıymettâr olan “Îkâz” serlevhalı manzûm risâlesiyle vatandaşlarına hitâp ediyor, onları uyandırmaya çalışıyor.

    Hâkî Bey altı sene evvelki neşve-i hürriyetiyle hâsıl olan parlak bir ümîdin, rûh-perver bir inşirâhın yerine biraz zamân sonra hazîn bir yeisin, dil-hırâş bir girye-i meyûsânenin kâim olduğunu pek acı bir lisân ile tasvîr ediyor, bütün bu tebeddülâtın esbâb-ı hakîkiyyesini müessir bir sûrette teşrîh ederek diyor ki:

    Boğuştuk en hasîs âmâl için hürriyet âletti

    Boğuşmaktan garaz zâhirde nefʿ-i dîn u devletti

    Ecânib yutmadı zîrâ bu müthiş bir rezâletti

    Gelen her kazâ bir sille-i tedîb-i kudretti

    Kim anladı, vatan, güyâ firâş-ı hâb-ı gafletti

    Hâkî, safahât-ı eşyâya baktıkça her şey hûnin bir manzara-ı fecîa sûretinde gözlerine çarpıyor. Şarkın bütün şaşaa-ı şevket ve gâlibiyetle mütecellî, mütenevvir olan ufuklarının karanlıklar içinde kaldığını, semânın -muvakkat bir perde-i zalâm ile neşr-i eşiʿʿa-i letâfet edemez bir hâle geldiğini görüyor; görüyor da rûhu heyecana geliyor, bî-ihtiyâr:

    Cevv-i fezâda âlem-i eşyâda hûn-i al…

    Manzûr olur nigâhıma ya Rab nedir bu hâl?

    Şarkın semâ-yı şevketi âlûde-i zılâl

    Saç nûr-pâk ismetini ey güzel hilâl

    Göstermesin husûfunu Allâh-ı Zü’l-celâl…

    diyerek hilâlin dâimiyyu’l-lemeʿân olmasını temennîden kendini alamıyor. Şâirimizin bu temenni-i ulvîsine iştirâk etmeyecek bir İslâm bulunamaz sanıyorum.

    Îkâz’ın üçüncü parçası da birtakım hakâyık-ı müessireyi muhtevîdir.

    Şâir bu manzûmesinde bünyân-ı İslâmiyeti tezelzüle uğratan tefrikalardan bahsediyor: İdâme-i mevcûdiyetimiz için vücûdu lâzimeden olan ciddî, menâfi-i şahsiyyeden ârî bir ittihâdın, bizlerde adem-i husûlünden dolayı teessüf ediyor; tatmîn-i huzûzâne çalışıldığı halde milletin iʿtilâ-yı şânı, bekâ-yı şevketi yolunda lâkaydâne harekette bulunulduğunu anlatıyor.

    Bize bir “ders-i felâket” mütenebbih olalım

    Hazret-i Hakk’a teveccüh ederek yalvaralım

    İttihâd eyleyelim, tefrikayı terk edelim

    Eğer insan isek, insanlığı bir derk edelim

    diye artık hisse-yâb intibâh olmamızı ihtâra lüzûm görüyor.

    Genç şâirimiz kevkebe-i âmâlinin ufuk-ı istikbâlde eşiʿʿa-nisâr olacağına emîn-var bulunuyor; ensâl-i hâzıradan katʿ-ı ümît etmiş olmalıdır ki “istikbâl babalarına” tevcîh-i hitâp ediyor: Bizleri değil eslâfımızın, o muhterem dedelerimizin eserini takip ederek ellerinde bulunan arâziyi çalışmak sâyesinde bir şükûfezâr behişti hâline ifrâğ etmelerini tavsiye eyliyor: Osmanlıların edvâr-ı satvetini yâda getirerek ensâl-i âtiyyenin hissiyâtını tehyîce çalışıyor?

    Bir zamânlar Viyana’nın kapısını açarken

    Önümüzden düşmanların taburları kaçarken

    Güneş gibi cihânlara nûrumuzu saçarken

    O feyzden nişâne yok bugün bakan bizlerde

    Çalışınız, oğullarım çünkü ümît sizlerde

    diyerek milletin mâzi-i şâşaadârıyla hâl-i zalâm-âlûdunu irâe edip duruyor.

    Şâir odur ki hâiz olduğu bir meziyet-i fıtriyye, bir hassâsiyyet-i tabîiyye sâyesinde dilediği vakit kârilerini hande-bâr  neşât eder. Ve istediği zaman kârilerinin gözlerinden eşkâbe-i teesürâtın serpilmesine sebebiyet verir. İşte bizim genç, muktedirhâkimiz bu hâssa-i lâzımeyi hâizdir. Hâkî’nin “Vatanın Dileği” ünvanlı manzûmesini okuyunuz da bakınız ki bu manzûme hissiyyât-ı rakîka ve müheyyicenin ne güzel bir timsâlidir:

    Yanık bağrım üzerine düşman ayak basmasın

    Kurtar beni baş ucuma bayrağını asmasın

    diyerek bî-çâre vatanın yaralarını teşrîh ediyor, nevhât-ı meyûsânesini acı acı tasvîre çalışıyor.

    Acaba! Bu nevhât-ı rûh-fersâyı; bu feryâd-ı istimdâdkârâneyi işitip de vatanın imdâdına koşmayan, vatanın tahlîsine çalışmayan bir zâde-i vatan tasavvur olunabilir mi?

    Yoksa hâlâ mı bu hazîn hazîn nevhalar birer ninni terânesi gibi telakkî olunacak? Hâlâ mı hâb-nûşin gafletten gözlerimiz açılmayacaktır?

    Hayır hayır bu sûznâk nevhalar beyhûde zâyi olmayacaktır.

    Kâinâtta hiçbir şey nâ-bûd olmuyor: Yalnız bir elinizin kımıldanmasından mütehassıl temevvücât-ı hevâiyye lâ yenkatiʿ devâm edip gidiyorken bu müessir nevhaların mahvolamasına; hiçbir rûh üzerinde icrâ-yı tesir etmesine nasıl kâil olabilirsiniz?

    Öyle ise bu manzûmeleri öyle küçük görmeyelim; nazmını tebrîk ederek daha birçok güzel eserlere muvaffakiyetini temennî eyleyelim:

    Uzaktan seyredip de ehl-i saʿyi etme istisgâr

    Küçüktür sanma zîrâ necm-i keysûdâr âlîdir


    Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D01078/1329_13/1329_13_NASUHIO.pdf

  • İslam Fıkhının Müstakil Bir Müessese-i Hukukiyye Olduğu

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi

    Dergi: İslam’ın Nuru 5.Sayı

    Tarih: 1 Eylül 1951

     

    İSLAM FIKHININ MÜSTAKİL BİR MÜESSESE-İ HUKUKİYYE OLDUĞU

     

    Din-i İslam, hâtemü’l-edyândır.[1] Şeriat-ı İslamiyye de hâtimetü’ş-şerâyîdir.[2] Bu dinin ibadetlere, muamelelere, ukûbetlere müteallık olan hükümleri evvela kitâbullâha,[3] sonra sünen-i nebeviyyeye,[4] sonra da icmâ ile kıyasa müstenittir. Kıyas ise bir içtihad eseridir. Bu dört esasa râci olmak üzere istihsan,[5] istishab,[6] örf ve adet, maslahat-ı mutebere, sedd-i zerîa gibi bir kısım tâlî deliler de vardır. İslam hukukunun kaynakları, istinatgâhları işte bu esaslardan, bu delillerden ibarettir. Bütün müctehidîn-i kirâm bu menbâlardan istifade ederek mesail-i hukukiyeyi tespit etmişlerdir. Hatta bu meselelerin şerî delillere ne derecelere kadar müstenid olup olmadığı, aralarında büyük bir tedkik mevzuu teşkil etmiştir. Bu esaslara müstenid olmayan bir hüküm, şeriât-ı İslamiyye namına tespit edilmiş olamaz. Bu husustaki ufak bir müsamaha, bir zühûl bile o müdekkik zevatın nazarlarından kaçmamıştır. Mukayeseli hukuk ilmi demek olan «Hilâfiyyat» ilminde bunlara işaret olunmuştur.

     

    Binaenaleyh İslam hukukunun başka menbâlardan istifade etmiş olmasına imkan yoktur. İslam hukuku, başlı başına müstakil bir müessese-i ilmiyyedir. Başka kaynaklara muhtaç olmayıp pek geniş, pek hakîmâne ahkamdan müteşekkil ve her zaman için tatbik kabiliyetini haiz bulunmaktadır.

    Malumdur ki; din-i İslam’ın zuhuru sıralarında cihan bir fetret devresi geçiriyordu. İslamiyetin mehd-i tecellisi olan Cezîretü’l-Arab ise büyük bir cehalet ve bedeviyyet içinde kalmıştı. Aralarında büyük alimlerden, medeni milletlerin kânunlarından, yüksek içtimai varlıktan eser yoktu. Ancak birdenbire bir harika olarak parlayan İslamiyet sayesinde Cezîretü’l-Arab’da, âfâkı alemin birçok parçalar da, bir benzeri görülmemiş tarzda nurlar içinde kaldı. İslamiyetin en birinci istinatgâhı olan Kitâb-ı Mübîn ile ikinci mübarek istinatgâhı olan Sünen-i Nebeviyye, beşeriyete şahsi, ailevi, içtimai hükümlerin en yükseklerini telkin etti. Hukuk sahasında bir adalet ve müsavat temin edip herkesin haklarını, ehliyet ve salâhiyetinin derecelerini tayin eyledi. Artık bu sayede yeni, müstakil, adalet ve hikmet üzerine müstenid bir hukuk müessesesi vücuda gelmiş oldu.

     

    Bi’set-i nebeviyye[7] sıralarında Cezîretü’l-Arab’da enbiyâ-i sâlife hazarâtının şerîatlerinden kalmış bazı ahkam, mevcudiyetini kısmen muhafaza etmiş bulunuyordu. Bir de cemiyet arasında öteden beri cari olan bir kısım adetler, örfler mevcut idi. Bütün insan cemiyetlerince kabul edilip bir milletin hususiyâtından sayılmayan alışveriş gibi, nikah ile aile tesisi gibi, bir bedel mukabilinde insanları vesaireyi istihdam gibi muameleler de cereyan etmekte idi. İslam şeriati ise, şerâyi-i sâlifeye ait olan bir kısım hükümleri, yine bir vahy-i ilâhîye müstenid olarak şerîat-ı İslamiyyenin ahkamından olmak üzere aynen veya cüz’i bir tebeddül ile kabul etmiştir. Hikmet ve maslahata muvafık olan bir kısım adetlere, örflere de dokunmamıştır. Medeni hayatın iktizasından olup muayyen bir millete, bir kavme ait bulunmayan bir takım muamelat ahkamını da tashih, adalet ve hikmete uygun bir tarzda tanzim eylemiştir. Bunlardan başkaca da nice, binlerce yeni hükümler vaz’ ve tesis ederek İslam hukukunu tekâmül mertebesine yükseltmiştir. Bütün bu hükümler; muayyen şerî delillere müstenid olduğundan bunlarda hiçbir kimsenin indî düşünceleri, şahsi menfaat endişeleri, îmâl-i nüfuzları,[8] tahakküm şâibeleri[9] asla bulunmamıştır.

     

    Artık bu bakımdan da İslam hukukunun başka milletlerin mevzu hukukundan istifade etmiş olduğu iddia edilemez.

     

    İslâm hukukunun büyüklüğünü, istiklâlini, hukuk ilmi ile iştigal eden bir kısım müsteşrikler de, vesair gayri müslimler de bir lisanı takdir ile itiraf etmekte bulunmuşlardır. Ezcümle «Curci Zeydan», Medeniyet-i İslamiyye tarihinde diyor ki: «İslamiyet, devlet şekline girdiği zaman ümerâ-yı müslimîn ve sair rüesâ-yi hükûmet, akvâl-i şahsiye ve muamelat-ı medeniyede reâyâ arasında tekevvün eden ihtilâfatı fasl ve intizamı memleketi temin için kânunlar vaz’ına mecbur olarak Kur’ân-ı Kerim’e ve ahâdîs-i şerîfeye mürâcaat eylemişler ve bunlardan istihraç ettikleri ahkamdan mürekkep bir kânun ile memleketi tanzim ve reâya[10] üzerindeki hakimiyetlerini tahkim eylemişlerdir.

     

    Yunanlılar kısa bir müddetten maadâ sair zamanlarda büyük bir devlet teşkil edemediklerinden kavânin[11] ve nizâmât[12] devliyye[13] ve idâriyye ve adliye vaz’ına pek az ehemmiyet vererek faaliyeti fikriyyeleri ve karîhaları[14] felsefeye ve teferruata masruf olmuş idi.

     

    İslamlar ise ahkam-ı kanûniyelerini Kur’an-ı Kerim ile ahâdis-i şerîfeden iktibas etmişlerdir. İslamların, zuhûr-i İslamiyetten itibaren gerek Kur’an-ı Kerim’i, gerek ahâdîs-i şerîfeyi hıfz ve teallüme ne kadar ehemmiyet verdiklerini evvelce göstermiş idik. Binaenaleyh o zamandan sonra iki, üç asır mürur etmeden kavânîn ve nizâmât-ı İslamiyye, mertebe-i tekemmüle baliğ olarak ilmi fıkıh vücude gelmiştir.

    Fıkıh, dünyanın en âli kanûniyyesini câmîdir. İslamlar, nasıl bir süratle tesis ve neşri diyanet ettiler ise bunda da öyle bir sürate muvaffak olmuşlardı.» (Cilt 3, Sahife 130)

    1937 senesinde «Lahey» de ikinci defa olarak toplanan bir hukuk konferansına vaki olan davete mebni, Mısır Câmiü’l-Ezher Heyet-i İlmiyyesi namına iki İslam alimi de iştirak etmiş idi.

    Ezher mümessilleri, bu konferansta iki esaslı mevzu hakkında mütalaada bulunmuştur. Bu mevzulardan biri: «Şeriat-ı İslamiyye, İslam hukuku nazarında medeni ve cinaî mesuliyetler» diğeri de İslam hukuku ile Roma kânunları arasında bir alaka olup olmaması ve İslam hukukunun Roma kânunlarından müteessir olduğuna dair bazı müsteşriklerin zuumlarını[15] red meselesi» idi.

    Ezher mümessillerinin mütalaaları, İslâm hukukunun yüksekliği ve içtimai hayatı en mükemmel bir surette mütekeffil bulunması hususunda konferanstaki Avrupalı âzanın takdirlerini celp etmiş, bunun neticesinde konferansın bütün âzası, rey birliği ile aşağıdaki maddeleri karar altına almışlardır:

    1-    Şeriat-ı İslamiyye, İslam hukuku umumî hukukun -mukayeseli hukukun- kaynaklarından biridir.

    2-    İslam hukuku canlıdır, tekamüle sâlihtir.

    3-    İslam hukuku bizatihi kaimdir, başkalarından alınmış değildir.

    4-    Birinci mevzu -yani İslam hukukundaki mesuliyet bahsi- konferansın siciline Arapça ile tescil edilecektir. Bu kendisine müracaat edilmek için hazırlanan mecmua-ı ilmiyyede de nazara alınacaktır.

    5-    Arapça, konferansta istimal edilecek ve müstakbel devrelerde de buna devam edilmesi tavsiye olunacaktır.[16]

     

    Konferans âzası, konferans heyetine ilerideki devrelerden de hukuk-i İslamiyye mesailinin kemâli itina ile nazara alınmasını ve ilerideki mesaisine iştirak etmeleri için İslam aleminden mümkün olduğu kadar ziyade âzanın davet edilmesini de tavsiye eylemiştir.[17]

    Velhasıl İslam hukukunun bu müstakil, yüksek mahiyeti, onu güzelce tetkik eden zatlar tarafından her zaman itiraf edilmektedir.

    Ancak şunu da ilave edelim ki; İslam hukuku, kudsî ve istisnâî bir mahiyeti haizdir; bunun başka hukuk müesseselerinden istifade etmiş olması düşünülemez. Fakat Avrupa hukuku, ale’l itlak İslam fıkhından ve bilhassa Endülüs’te ve Afrika’da ziyade intişarı ciheti ile Mâliki fıkhından pek çok müstefit olmuştur.

    Son asırların en fâzıl Mâliki fukahasından Menyevî Şeyh Mahlûf tarafından yazılmış olan bir kitapta garbın mezhebi Mâlikî’den neler ahzetmiş olduğu gösterilmiştir.

    Bu kitap (Dârü’l-Kütübü’l-Mısriyye) de Fünûn-i Mütenevvia kısmında (1085) rakamı altında mahfuzdur.[18]



    [1] Dinlerin sonuncusudur.

    [2] Şeriatlerin sonuncusudur.

    [3] Kur’an-ı Kerim.

    [4] Peygamber efendimizin sünnetlerine.

    [5] Fıkıh delillerinden biri. Güzel addetmek, beğenmek.

    [6] Fıkıh delillerinden biri. Yanına almak, beraber bulundurmak.

    [7] Peygamber efendimizin gelişi.

    [8] Nüfuz kullanmaları.

    [9] Şüpheler.

    [10] Riâyet.

    [11] Kânunlar.

    [12] Nizamlar.

    [13] Devletler.

    [14] Zihinleri.

    15 Yanlış düşüncelerini.

    [16] Et-teşrîu’l İslamî, s.533.

    [17] Mısır’da münteşir “el-İslam” Mecmuası, Adet 32, Sahife 14, Sene 1941.

    [18] Min-İberi’t-Tarih, s.28.  

  • İslam’da Demokrasi I-II-III

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi

    Dergi: İslam – Türk Ansiklopedisi Mecmuası, Cilt II, No: 71,72,73

    Tarih: 1947

    İslam’da Demokrasi – I

    Müslümanlık nazarında insanlar müsavidirler, hepsi de aynı mahiyettedirler, hepsi de esasen aynı hürriyeti, aynı hukuku haizdirler. Muhtelif ırklara, mesleklere ayrılmaları aralarındaki müsavatı ihlal etmez.

    Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor ki: «Ey nâs! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık (hepiniz bir aile evladısınız). Birbirinizi tanımaklığınız için sizi şubelere, kabilelere ayrılmış kıldık (yoksa birbirinize karşı tefahürde bulunmak için değil). Şüphe yok ki sizin Allah nezdinde en keriminiz, en ziyade müttakî olanınızdır. Allah Teâlâ şüphe yok ki alîmdir, habîrdir.»         

    Bir hadîs-i şerifte de şöyle denilmektedir: «Müslümanlar tarak dişi gibidirler. Kanları, malları, ırz ve namusları mütesâvidir. Onlar başkalarına karşı bir el gibi yekvücuṭturlar.» Bu hadîs-i şerif Müslümanlar arasındaki vahdeti, tesânüdü de tecelli ettirmektedir.   

    İslam hukukunda, siyasetinde müsavata riayet bir vecibedir. Hiçbir kimsenin mevkii, hakkında icap eden cezanın sukutuna sebep olamaz. Herkes hakim huzurunda aynı vaziyette bulunur. Müsavat ihlâl edilemez.

    Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: «Sizden evvelki kavimleri helâk eden hal şudur ki onların arasında mevki sahiplerinden biri bir hırsızlık yapınca bırakırlardı; zayıf, mevkisiz biri yaptı mı hakkında sirkat cezasını tatbik ederlerdi.»

    Hazreti Ali hilâfeti zamanında, kendi tarafından tayin olunan Kadı Şürayh huzurunda bir zırh meselesinden dolayı bir Yahudi ile murafaada bulunmuştu. Her ikisi mahkemede aynı vaziyette bulunuyordu. Hadiseye bir zat ile beraber Hazreti Ali’nin oğlu da muttali idi. Fakat bir şahit kâfi gelmediğinden, babası lehine oğulun şahadeti de muteber olmadığından kadı bunların şahadetlerini kabul etmeyerek Yahudi’nin lehine karar verdi. Kadı muhakeme esnasında Hazreti Ali’ye: «Ya Ebe’l Hasan, Ey Hasan’ın babası!» diye hitap etmişti. Böyle künye ile hitap ise hasma karşı diğer taraf hakkında tazimi, binaenaleyh müsavatsızlığı iş’ar ettiğinden Hazreti Ali’nin canı sıkılmış, Yahudi’ye olduğu gibi kendisine de yalnız adıyla hitap edilmesini istemişti.

    Bir devlet reisinde tecelli eden bu adalet ve müsavat, bu hakka inkıyâd hasleti, hasmının hakikati itiraf etmesine ve şerefi İslâm’a nailiyetine vesile olmuştu.

    İslam’da Demokrasi – II

    İslam’da idare milli hâkimiyet esasına müstenittir. – Devlet reisi intihapla olur. – Millete ait umumî hizmetler birer emanettir – Ehliyet ve adalet esastır – Veliyyülemir, halka karşı hüsnū zanda bulunmakla, halkın ahlâk ve âdabını korumakla mükelleftir – Ahaliye ait vazifeler: Masiyet ile emir olunmadıkça evliyayı umûra itaat – Hakkı söylemek – Halk ile hükümet arasında karşılıklı sevgi – Her cemiyetin hükümeti kendi istidadıyla mütenasiptir.

     

     Müslümanlıkta millî velâyet ve hâkimiyet esasına müstenit bir riyaseti âmme makamı vardır. Bu makam bazı ulema tarafından «Din ve dünya işlerinde umumî başkanlık» diye tarif edilmiştir. Bu makamı haiz olan zatlarda bir takım evsaf aranmaktadır. Ezcümle âdil, âkil, baliğ, erkek ve hür olmaları bil ittifak şarttır. Aksi takdirde kendilerinden beklenen âmme maslahatları temin edilmiş olamaz.

    İslâmiyette bir zatın devlet riyasetini ibrâz edebilmesi için başlıca iki şart vardır: 1) Kendisi o makama intihap edilerek âmme hakkında riyaset ve velâyeti kabul edilmelidir. 2) O zat, halk üzerinde hükmünü infaz edebilecek bir halde bulunmalıdır.

    İslâm’da millete ait umumî hizmetler birer emanettir. Bu emanetleri ehline vermek ve adaletle hükmeylemek bir vecibedir. Müslümanlıkta millet işini üzerine alanların hayırhah olmaları, ahali hakkında muzır olan şeylerden çekinmeleri, mesela başkalarına karşı rakip kesilerek ticaret hevesine düşmemeleri lâzımdır. Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: «Hıyanetin en hainanesi, bir idare amirinin halk arasında ticaret etmesidir. Böyle bir hareket, onun itibarını azaltır, hakkında halkın düşmanlığını celbeder. Çünkü o, bu hareketi ile nüfuzunu suiistimal ederek halkın ticaret hayatındaki inkişafını sekteye uğratmış olur.»

     

    Müslümanlıkta veliyyülemir  olan zat, ahali hakkında şefkatli olacak, halkın kusurlarını araştırmadan, bir takım casuslar ve jurnalcilerle halka eza vermeden çekinecektir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Bir veliyyülemir, nâsın kusurlarını araştırmaya kalkışırsa onları ifsad eder. Yani onların ahlâkını bozar, kendisine karşı olan teveccühlerini ve bağlılıklarını sarsar. Müslümanlıkta millet işini üzerine alanların başlıca vazifeleri, halk hakkında güzel niyetler beslemek, onların ahlâkını, âdabını sıyanete çalışmaktır. Milletin menfaatine çalışan, riyaset, ve velâyet evsafını haiz olan bir veliyyülemre ahalinin itaat etmeleri bir vecibedir.”

    Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Masiyet ile emir olunmadıkça – hoşa gitsin, gitmesin -veliyyülemrin emrini dinleyip itaatte bulunmak lâzımdır.”

    Müslümanlıkta veliyyülmere tabasbus değil, hakkı söylemek bir vazifedir. Bir hadîs-i şerif şu mealdedir: “Allah indinde savaşın en sevgilisi, zalim bir veliyyülemre karşı söylenen hak bir sözdür. Bir millet böyle yaparsa, başında daima adaletli kimseleri bulmuş olur.”

    Evliya-yı umur ile ahali arasında karşılıklı sevginin, hayırhahlığın tecellisi, İslâm siyasetinde bir umdedir. Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: “Sizin işlerinizi üzerlerine alanların hayırlısı o zatlardır ki, siz onları seversiniz; onlar da sizi severler. Siz onlara iyilik, dua edersiniz; onlar da size iyilik, dua ederler. Başınızda bulunanların şerirleri de o kimselerdir ki, siz onlara buğz edersiniz; onlar da size buğz ederler. Siz onlara lânet edersiniz, onlar da size lânet ederler. Artık öyle bir cemiyetten ne beklenir?”

    İslâm’ın siyasî düsturlarına göre, her cemiyet kendi istidadıyla mütenasip bir hükûmete nail olur. Adeti ilâhiye böyledir. Halk kendi ahlâkını, gidişini ıslaha çalışmadıkça iyi bir idareye nail olamaz, fena ellere düşmekten kurtulamaz.

    Müslümanlıkta veliyyülemir, halkın vekili mesabesindedir. Halk üzerindeki velâyetini yine halktan almıştır. Bu sebepledir ki, kendisinin ölmesiyle, yahut bertaraf edilmesiyle tayin etmiş olduğu hâkim ve sair memurlar azledilmiş olmazlar. İşte bütün bu meseleler, bu hükümler, Müslümanlıkta halk hâkimiyetinin mevcudiyetinden ileri gelmiş bulunmaktadır.

    İslam’da Demokrasi – III

    İslâm’da mesuliyet esastır – Çoban koyunlar içindir, koyunlar çoban için değil – Kudretsiz veliyyülemir bertaraf edilir – Milli hâkimiyet – Herkes mesuliyet esasını korumakla mükelleftir – Doğruyu ihtar bir vazifedir – Hazreti Ömer’in mesuliyete verdiği ehemmiyet – Yabancı veliyyülemir  olamaz – birlik – Meşveret – Meşveretten zarar gören millet yoktur – Veliyyülemre itaat.

     

    Mesuliyet:

    İslâm’da mesuliyet bir esastır. Ademi mesuliyet, ancak Allah’a mahsustur. Hayat ve akıl sahibi olan bütün mahlûkat kendi ef’al ve harekâtından mesuldür. Bundan halk da veliyyülemir de müstesna olamaz. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: «Hepiniz çobansınız, hepiniz elinizin altında bulunanları sıyanetle memur, onlardan mesulsünüz. İmdi veliyyülemir de çobandır, o da tebaasından mesuldür.»

    Şarkın büyük şair ve mütefekkiri Şeyh Sadi’nin dediği vecih ile, çoban koyunlar içindir; yoksa koyunlar çoban için değildir. Evliyayı umurun varlığı da nâsın hayatını, hukukunu sıyanet içindir; yoksa kendilerinin sultasını yaşatmak için değildir.

    Hükümetten gaye, ahalinin yaşamasını selâmetini, refahını temindir. Binaenaleyh hükümet adamları bu husustaki vazifelerinden mesuldürler.

    İslâm’da veliyyülemir, hükümdar, hükümet ve devlet reisi denilen zat, uhdesine düşen vazifeleri ifaya muktedir olmaz ise azledilir, hal’ edilir. Bu, bir mesuliyet neticesidir, millî hâkimiyetin bir tezahürüdür. Âmme riyasetinden maksat, âmme işlerinin, menfaatlerinin intizamıdır, i’tilâsıdır. Binaenaleyh buna münafi hareketlerde bulunan, âmme maslahatlarını, âmme menfaatlerini ihlal edip duran bir veliyyülemir, mevkiinden geri alınır, hal’ edilir.

     

    Emir bil ma’ruf nehiy ani’l münker:

    Müslümanlıkta herkese mesuliyetini münasip bir vecih ile ihtar etmek bir vecibedir. Bu ihtara «Emir bi’l maruf, nehiy anil’ münker» denir. Bu vazife bir hayırhahlık eseridir, fesada sebep olmamak şartı ile yapılmak lazım gelir. Bu vazife, cemiyet efradının birbiri ile ilgili bulunmasının bir nişanesidir. Ammenin selâmeti bununla kaimdir.

    Hazreti Ömer hilâfeti esnasında büyük bir cemaate karşı hutbe irat ederken: «Ey cemaat! Şayet benim doğru yoldan ayrıldığımı görürseniz ne yaparsınız?» diye sormuş. Cemaatten biri kalkıp: «Doğru yoldan ayrıldığını görürsek kılıçlarımızla seni doğru yola getiririz.» demiş. Bunun üzerine Hazreti Ömer: «Allaha şükür olsun, bu ümmet arasında böyle hakka hizmet edecek kimseler yaratmıştır.» diye memnuniyetini göstermiştir.

     

    İtaat:

    Müslümanlar, kendilerinden olan ve mesuliyetini müdrik bulunan bir veliyyülemre itaatle mükelleftirler. Çünkü İslam cemiyetinin selâmeti, yükselmesi ancak bu sayede husule gelir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: «Ey Mü’minler! Allah’a itaat ediniz, Peygamberine ve sizden veliyyülemir olanlara itaat ediniz!» diye buyurulmuştur.

    Müslümanların itaatle mükellef oldukları veliyyülemir kendilerinden olmak lâzım geldiğine göre, Müslümanların kendi milli hâkimiyetlerini, istiklâllerini muhafaza etmeleri, yabancı milletlerin hâkimiyet ve esaretleri altına düşmemek için olanca kuvvetleri ile çalışmaları icab etmektedir. Peygamberimizin buyurduğu vecih ile Müslümanlık her şeyden üstündür; ondan üstün bir şey yoktur. Bu düstura göre Müslümanların daima âli, daima hâkim bulunmaları; hiçbir vakit mağlubiyete, mahkûmiyete razı olmamaları lâzımdır.

     

    Birlik:

    Müslümanlar kendi varlıklarını, kendi hakimiyetlerini güzelce muhafaza için Hakka sarılıp yekvücud olmakla mükelleftirler. Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: «Ey Müslümanlar! Hepiniz birlikte Allah’ın dinine sarılınız, dağınık, dargın bir halde yaşamayınız; ihtilâfa, şikâka düşmeyiniz.»

    Müslümanlar bu düstura riayet ettikçe büyük bir varlık teşkil etmişler, cihana hâkim olmuşlardır. Tefrikaya düştükçe esaret ve zillete uğramışlardır.

     

    Meşveret:

    Müslümanlıkta meşveret, fikir müdavelesi, ferdî ve içtimaî bir umdedir. İstibdâd, kendi başına hareket ise pek mezmumdur. Cenab-ı Hak, Hazreti Peygambere ashabı ile müşaverede bulunmakla emir buyurmuştur. Hazreti Peygamberin böyle müşavere ile memur olması, ümmetine meşveretin ehemmiyetini göstermek, ashabın kalplerini hoş etmek, düşüncelerinin, tedbirlerinin inkişafına yardımda bulunmak gibi hikmetlere müstenittir. Hazreti Peygamber müşavereye büyük ehemmiyet verirlerdi. Hususî işlerinde bile müşaverede bulunurlardı. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurmuşlardır: «Hiçbir millet meşveretten zarar görüp helâk olmuş değildir.»

    Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulduğu vecih ile «Müslümanların işleri, aralarında meşveretledir» bütün işlerini istişare ile hallederler. Kendisi ile istişare edilen zat, emin, mütefekkir, hayırhah olmalıdır. Kanaatine muhalif mütâlâda bulunup reyinden istifade etmek isteyen kimseyi aldatan, hain bir şahıs demektir. Peygamberimiz böyle buyurmuştur.

    İslâm’da meşveret için muhtelif reylerin tecellisi, Hakk’ın zuhuruna yardım edeceği cihetle memduhtur. Fakat nifaka düşmeleri, birbirine karşı hasmane vaziyet almaları asla caiz değildir.

  • Nur Lafzının Geçtiği Ayetlerin Tefsiri III

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: Hilal –  Cilt II Sayı 21 

    Tarih: Kasım 1961 

    لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزٖيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهٖؕ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

    Allahü Teala hazretleri, kendilerini amellerinin daha güzeli ile mükâfata erdirsin, amellerinin kusurlarını gidersin, kendilerine amellerinin en güzel mükâfatını ihsan buyursun.

    مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ 

     ve onlara fazlü kereminden ziyadesini de versin, amellerini kat kat iyilikle karşılasın, kendilerine hatr-ü hayâle gelmedik nimetler ihsan buyursun. Onun lutfü atıfetine nihayet mi vardır?

    وَاللَّهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ 

    ve Allahu Azimüşşan, dilediği kuluna hesapsız olarak maddi, manevi rızklar, atiyyeler ihsan buyurur. Onun lütuf ve keremi her türlü tasavvurların fevkındadır, hesapsızdır, bînihâyedir.

    Binaenaleyh kulların vazifeleri, nur-i ilahi sayesinde hareket sahasını aydınlatarak saadet yollarını takip etmektir, Kerim ve Rahim olan Hak Teala hazretlerinden afvlar, lütuflar niyaz ederek o mukaddes, kadim mâbudun mecd-ü azameti bargâhine işlerini, bütün varlıklarını tafviz eylemektir. Bundan başka çare yoktur! “Ve ufevvizu emr ilallah, İnnellahe basîrun bil ibad” 

    Bu ayet-i kerime hakkında bâzı tevcihat:

     Müfessirin-i kiramdan bazılarına göre :

    مَثَلُ نُورِه كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ  nazm-ı kerimindeki nurdan murad, ya Kur’an-ı Mübindir veya din-i celil-i İslâmdır veya Resul-i Ekrem efendimizdir. Yahut müminlerin kalblerinde lemean edip duran bir iman ve hidayet, bir ibadet ve taat nurudur.

    1- Bir kere şüphe yok ki, Kur’anı nübin, bir ilahi nurdur. 

    Nitekim:

    وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُوراً مبيناً (Sizlere bir apaçık nur indirdik) âyeti kerimesi de bunu natıktır. Mushafları tezyin, kalbleri tenvir eden Kur’an-ı Kerim, Hak Teala’nın vahyine müstenit, kelamullah olmakla pek kudsî, pek mübarek bir varlığı haizdir. Bu kitab-i hakimin ayetleri öyle Şark ve Garbın eseri değildir. Zaman ve mekandan münezzeh olan Allahu Azimüşşânın kelamıdır. Bu âyetlerin hükümleri yalnız Şarka veya yalnız Garba değil, bütün beşeriyyete müteveccihtir. Bu semavi kitabın ihtiva ettiği hakikatler, hikmetler, şerh ve tefsir edilmese bile gözler önünde olanca vuzuhu ile olanca nuraniyyeti ile münceli olup duracak bir vaziyettedir. Bu bir nurlar, feyzler, mucizeler mecmuasıdır. Artık böyle kudsi, mübarek bir kitabı ilahiye nailiyet, şüphesiz bir hidayet eseridir.

    2- Din-i İslama gelince bu da muhakkak ki, bir nur-i ilâhidir. Nitekim: «O öyle bir Allahtır ki, size rahmet eder, melekleri de hakkınızda mağfiret diler, tâ ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın, yani sizleri küfür ve masiyet zulmetlerinden kurtararak iman ve taat nuruna, İslamiyetin fuyuzatına ebediyyen mazhar buyursun. O kerim mabud, müminlere çok merhametlidir» mealinde olan :

    هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يماً

    Evet… Dini İslam bir nurdur. Onun semavi varlığı Ceziretü’l-Arabdan parlamağa başlayup az bir zaman içinde yeryüzünün bir çok parçalarını tenvire muvaffak olmuştur. Bu mukaddes dinin vâzı’ı Allahu Teala’dır. Mübelliği de Hatemül Enbiyâ efendimizdir. Bu, fıtrî ve umumî bir dindir, bunun kitabeleri yalnız şarka, yalnız garba ait olmayup bütün beşeriyyet âlemine müteveccihtir. Bu mübarek dinin ulvi mahiyyeti o kadar ruşen, o kadar vazıh, o kadar hikmeti karindir ki, bunu ispat için delile bile hacet yoktur. Bu, bir nurlar kaynağıdır, bütün esasları, bütün hükümleri birer nurdur, birer hidayet meşalesidir. Artık böyle yüksek, hakiki bir dine nail olmak ne büyük bir hidayet eseridir, ne muazzam bir inayet-i ilahiyye neticesidir… Bunu düşünmeli…

    3- “مَثَلُ نُورِه” nazm-ı kerimindeki nurdan murad, Nebiy-yi Ekrem (S.A.) efendimiz olduğuna nazaran (Mişkât) o Rasul-i Zişân’ın nezih, latif sadrı şerifinden kinayedir. (Zücace) den murad, anın münevver ve mutahhar kalbidir. (Misbah) tan murad haiz oldukları nübüvvet ve risalettir. İbrahim aleyhisselama müntehi olmaktadır. (Yekâdü zeytüha yüdîu) kavl-ı kerîminden murad, Resul-i Ekremin nübüvvet ve risaletinin kemaliyle zahir, bedihi olmasıdır ki, bilfarz kendisi bir nebiyyi zişan olduğunu söylemese bile bütün evsaf ve etvarı, bütün fıtrî mehasin ve kemalatı kendisinin bir peygamberi âlişan olduğunu âleme karşı göstermeğe kifayet eder.

    لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ nazmı mübini de Rasulullah’ın ibadetlerinden batıya yüz çeviren Yahudilerden ve doğuya yüz döndüren Nasranilerden müteberri olup hanif, müslim, Kâbetullaha müteveccih, yüksek bir istivayı haiz olduğuna işarettir.

    (Yukadü min şeceretin mübareketin) kavli kerimindeki mübarek seçereden murad, İbrahim aleyhisselamdır ki, Fahr-i Alem efendimiz, o Nebiy-yi Zîşan’ın neslinden zuhur ederek beşeriyyet âlemini nurlar içinde bırakmıştır.

    (Nurun alâ nur) dan murad da Resul-i Ekremin zâtındaki nübüvvet ve asalet nuru şerafet nurlarından ibarettir ki, bunlar birbirine munzam bulunmuş, Hatem-ül Enbiyâ efendimiz, bütün bu muzaaf nurlara mazhariyetle temayüz etmiştir.

    پدر نور و پسر نوریست مشهور 

    “Peder nur ü püser nurist meşhur 

    ez inca fehm kün nuru alâ nur”

    يَهْدِ اللَّهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ nazmı celilinden

    murad da Hak taâlanın dilediği herhangi bir mesud kulunu Rasul-i Ekremin yoluna sevk edip onun nur-i nübüvvetinden müstefid ve onın mukaddes dinine, şeriatina tebaiyyetle fevz-ü necata nail buyurmasıdır. Nitekim diğer bir ayet-i kerimede Rasul-i Ekrem efendimize (Sirâc-ı münir) denilmiştir ki parlak, etrafı aydınlandıran çirağ mânasınadır.

    (Meseli Nurihi) nazmı mübinindeki nurdan murad, mü’minlerin kalbindeki iman ve hidayet, ibadet ve tâat nuru olduğuna nazaran da (Mişkât) tan murad, herhangi bir mü’minin temiz nefsidir. (Zücace) den murad, saf sinesidir. (Misbah) dan murad kalbinde parlayan iman ve Kur’andan ibarettir. (Şecere-i Mübareke) den murad, yalnız Allahu Teala’ya olan ihlastır. La Şarkiyyetin ve la Garbiyyetin den murad, mü’minin bir takım hâdiselerin tulû ve gurubundan müteessir olmayıp kendi istikametini, kendi diyanetini, kendi letafet ve nedâretini korumaya muvaffak olmasıdır. Bir halde ki merzuk olunca şükreder, mübtela olunca sabreder, hükmedince adalete riayet eder, söyleyince de doğru söyler.

    يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ nazmı keriminden murad da müminin halet-i kalbiyesini beyandır ki, kendisine telkin edilmese bile hak ve hakikatı bilip anlayacakbir kabiliyette olur, haiz olduğu selim bir fıtratla birçok mesail meȧliyi idrake müsait, keşfe muvaffak bulunur. Nitekim bir Hadis-i Şerifte: “İttekû Firasetel Mü’mini Feinnehu Yenzuru Binûrillâh” buyurmuştur. (Nurun alânur) kavli celilinden murad da mü’minin nurlar içinde yüzmesidir. Şöyle ki: Kâmil bir müminin sözü nurdur, işi nurdur, gireceği yer nurdur, çıkacağı yer nurdur. Kıyamet gününde gideceği yer de nurdur. Böyle bir mü’minin kalbi nurlar merkezidir, bir hidayet menbaıdır, her dini eseri, her ilâhi hükmü görüp işittikçe kalbindeki iman ve hidayet nurları artar durur.

    از پنجا فهم کن نور علی نور 

    İşte bütün bu nurlara nailiyyet, bir hidayeti ilahiyye eseridir. Ne mutlu bu nurlara mazhar olanlara…

    «Ayettunnur ile gark oldu gönüller nura

    Döndü iman dolu her sine mukaddes Tura» 

    Bu âyât-ı celileden alınacak ders hülâsâsı : Allahü Teala hazretlerinin nurundan murad, gerek bizzat nur-ı ehaddiyyeti olsun, gerek Kur’an-ı Mübin olsun, gerek Rasul-i Ekrem efendimiz ile müminlerin kalblerindeki iman ve islam nuru olsun, bundan şu hakikat tecelli etmektedir ki, bütün mükevvenatın hakiki hayatı, bu nur ile kaimdir. Bu bir ilâhî, kudsi nurdur. Öyle ilâhi bir nur ki bütün insanlık alemi için yegâne bir hidayet ve saadet meşalesidir. İnsanlar için yaşamak, doğru yolu görüp takip etmek, maddi ve manevi sahalarda muvaffakiyete ermek için en birinci, en zaruri olan rehber, bu ilâhi nurdan başka değildir.

    Bu ilahi nurun parlaklığını, kutsallığını tasvir için âciz, fânî lisanlar kalemler kifayet edemez. Bu lâhutî nurun ulviyyeti, muciz beyan olan Kur’an-ı Kerimin lisanından temsil suretiyle şöyle anlaşılmaktadır:

    Binlerce ehli imanın bütün gün secdegâhı olan bir nice ricâlullahın tesbihleriyle, tehlilleriyle tezeyyün eden muazzam mabedlerinden herhangi birindeki bir mişkât içinde konulmuş latif bir misbah, parlak bir çirağ düşünülsün ki, billür bir kandil, parıldayan bir yıldız gibi saf bir fanus içinde parlayup etrafı aydınlatıyor. Şarka, Garba mensub olmayan fevkalade bir zeytin ağacından hasıl olan yağı muttasil parlamaya müheyya, etrafa ziyalar neşretmesi için ateşe temas ihtiyacından müberrâ, bizzat tenevvüre müstaid, kat kat nur aydınlığına nihayet yok.

    İşte ilahi, manevi nurun mahsus, harici bir timsalı. Artık insan böyle bir nura can atmaz mı? Böyle kudsi bir nurdan bihakkın müstefid olmak istemez mi? Bu mübarek nura nailiyyet için Allahü Tealaya ilticadan başka çare yok. Çünkü Allahü Azimuşşan bu mukaddes nura yalnız dilediği mesud kullarını kavuşturur, muvaffak eder. Onun nurdan mahrum ettiği kimseler için artık nur bulunamaz

    لَمْ يَجْعَلِ اللهُ لَهُ نُوراً فَمَالَهُ مِنْ نُورٍ

    O Hakim-i mutlakın delâlete düşüreceği kimseler için artık bir hâdi mevcut olamaz.

    وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

    O halde insan, daima Hakka yönelmeli, daima kerim ve hakim olan mabuduna yalvarmalı, daima fıtrat-ı asliyyesini muhafazaya çalışıp uhdesine düşen vazifeleri ifaya gayret eylemeli ve bu hususta muvaffakiyete nailiyyet için mukaddes halkının inayet ve sıyanetine sığınmalıdır ki, dünyada da, ahirette de hidayet ve necatına vesile olan bu ilâhi nura nail olabilsin. “Ya Rabbi, ya ilâhi.. bizleri bu ebedi kudsi nuruna mazhar olan mümtaz kullarının zümresine idhâl buyur.” 

    Âmin.  

    Ömer Nasuhi Bilmen

  • Nur Lafzının Geçtiği Ayetlerin Tefsiri II

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: Hilal –  Cilt II Sayı 20 

    Tarih: Ekim 1961 

    اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌؕ اَلْمِصْبَاحُ فٖي زُجَاجَةٍؕ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌؕ نُورٌ عَلٰى نُورٍؕ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ يَشَٓاءُؕ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِؕ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلٖيمٌۙ

    Bu âyet-i celilenin muhtasar tefsiri :

    Allahu Azimüşşan göğlerin ve yerin nurudur, bunları yaratıp aydınlatan o’dur, bunları güneş gibi, ay gibi ziyalı, nûrani vasıtalarla maddeten tenvir ettiği gibi göğleri melekleriyle, yer yüzünü de muhterem peygamberleriyle, velileriyle manevi bir surette tenvir ve tezyin buyurmuştur. Nurdan mahrum olan muhitlerde yaşamak, hayata hâdim şeyleri görüp elde edebilmek mümkün değildir. Eğer Allahu Teâla mahlukâtının heyeti mecmuasından kinaye olarak zikredilen semaların, yerlerin, yani bütün âlemlerin mucidi, nazımı, müdebbiri, münevviri olmasaydı bu âlemlerden aslâ eser görülemezdi, bütün mükevvenat, sırf ademden ibaret bulunurdu.

    Binaenaleyh bütün semalar, yerler, bütün âlemler, Allahu Azimüşşanın varlığına, birliğine, kudret ve azametinin nihayetsizliğine, nuri ceberutunun bütün alemlere münteşir olduğuna birer şahittir. 

    Allahu Teâla’nın nuru, her türlü tasavvurların, ulviyetlerin fevkındadır. Bunu bihakkın anlamak, bunun künhüne ermek beşeriyet için kabil değildir. Ancak bu kudsi nurun ebedi şaşasını zihinlere bir dereceye kadar takrib için hakim-i mutlak olan kerim mâbudumuz, şöyle bir temsil ile beyan buyuruyor:

    Allahu Teâla’nın nurunun misâli, yüksek sıfatı; içinde misbah bulunan bir mişkat gibidir. Sanki bir daireyi aydınlatmak için evvelce şekli mahsus üzere bir hücre, bir meşale bucağı bulunuyor, bunun içinde de muazzam, sabahı tanzir eden bir çira parlayıp duruyor.

    Bu parlak çirağ, bu lâtif meşale ise bir kandil; bir saf, temiz sırça; bir direhşan fanus içindedir. Bir berrak şişe ampul içinde parıldayıp etrafa ziyalar dağıtan bir mükemmel elektrik kuvveti gibi bulunmaktadır.

    O parlak kandil, o âtif çirağı sinesinde tutan fanus ise sanki bir inci gibi saf, bedi, parıldayıp duran bir yıldız gibidir. Öyle alelâde bir sırça değil, belki herhangi bir dirahşan yıldız gibi pürlemean bir halde bulunuyor.

    O yıldız gibi lemean edip duran kandilin içindeki latif çirağ, o ilâhî misbah, öyle mübarek, kesirü’l-menafi bir zeytin ağacından tutuşur, her tarafa ziyalar dağıtmağa devam eder ki:

    O mübarek ağaç, ne şarka, ne de garba mensuptur. O öyle yalnız tulû zamanında veya yalnız gurup anında güneşe maruz kalarak noksan surette neşv-ü nema bulmuş âdi bir zeytin ağacı değildir. Belki o, bütün gün güneşe musahib, şark ve garb arasında kâin, bihakkın neşv-ü nemaya nail, mükemmel bir ağaçtır. Veya o bihiştî bir şeceredir. Yahut onun neşv-ü neması, nur ve ziyası yalnız şarka veya yalnız garba mahsus olmayıp o, bütün âlemlere şamil, lamekânî bir varlık sahibidir. Denilebilir ki: O, anlaşılmasını bir dereceye kadar teshil ve zihne takrib için elektrik cereyanı gibi bir kuvvete temsil edilebilecek latif, seyyal, mahiyeti bizce gayrı münkeşif bir kudret bediasıdır. Bir halde ki:

    O mübarek ağacın zeyti, semeresinin yanup parlayan usâresi, kendisine ateş temas etmese bile elektrik kuvveti gibi hemen hemen bizzat ziya vermeğe başlar, başkasının ateş tutuşturarak yandırmasına ihtiyaç göstermeyecek bir mahiyettedir, daima ziya neşretmeğe yakın müheyya bulunur.

    Kur’an-ı mübin, bu beliğ beyaniyle, tarihi nuzuluna nazaran keşfi istikbâla ait olan elektrik kuvvetinin hususi vasıflarını tasvir etmiş gibi bulunmuyor mu? Bu da mucizat-ı Kur’aniyyeden biri sayılmaya layık olsa gerek.

    (Nurun alâ nur): Nur üzerine nurdur. O, öyle mahdut bir nur değil, kat kat, katmerli bir ziya kütlesidir, bir aydınlık kaynağıdır, ebedî bir ziya ve safa mecmuasıdır.

    Malumdur ki, eşyanın kemaliyle zuhur ve inkişafı, azdadı iledir. Geceleyin zulmetler arasında parlayan muazzam bir çirağın nuru, kendi varlığını bihakkın hissettirir, muhitindeki zulmetleri açarak kendi varlığındaki faideleri açıkça göstermiş olur. Zulmetlere mukarin olmayan bir nur, bir ziya ise bu mümtaz varlığını öyle herkese hissettirmiş olamaz.

    İşte nur-ı ilâhîde şüphesiz dalâlet zulmetleri arasında münceli olup bunları izale ettiği için güneşin ve sair parlak ecrainin nur ve ziyası ile temsil buyurulmayıp muazzam bir misbahın nuru ile temsil buyrulmuştur. Maamafih öyle bir misbah ile temsil buyurulmuştur ki, onun fanusu bile parlak yıldızlar gibi şaşalı bulunmaktadır. Ve o, öyle boş bir fezâda değil, binlerce ehli imanın secdegahı olan kudsi bir mabedde parlayıp durmaktadır. Artık onun zatındaki aydınlığın, aydınlatmak hâssasının azametini düşünmeli…

    Hâsılı: Nur-i ilâhî herşeyin fevkındadır. Onu mustaid olan gözler görür, uyanık kalbler sezer. Hidayete nail olan zatlar idrake muvaffak olur. Evet… Allah u Teâla, o nuru için dilediği kimselere hidayet eder, aradan zulmani hicabları kaldırarak irade buyurduğu mesud kullarını o nura kavuşturur, bu sahada bir tecelli-i suhudiye mazhar buyurur. Yoksa böyle bir hidayet ve inayet bulunmadıkça o cihanşumul nurun karşısında gözler kamaşır, sapık ruhlar, birer yarasa kesilerek o ilâhi nuru inkâra cüret gösterir durur.

    Ve Allahu Teâla, nâsa meseller darb eder, bir takım hakikatleri, akli ve manevi varlıkları; anlaşılmalarını kolaylaştırmak için maddi, mahsus hâdiselere, varlıklara teşbih yoluyla beyan buyurur. Ta ki nâs gözlerini açsın, selim fıtratı üzere hareket etsin, hidayete nailiyyet için kabiliyetli bulunsun.

    Ve Allahu azimüşşan, her şeye ziyadesiyle alimdir, ezeli ve ebedi olan ilmi, her şeyi muhittir. Onun ilminden hiçbir şey hariç değildir. O, kullarının istidadını, temayülünü, ef’al ve harekâtını tamamen bilir, onların uyanmalarına vesile olacak surette âyâtı ilahiyesini bast eder, nurunu, kudret ve azametini temsil suretiyle beyan ederek kendilerini hidayet ve saadet yoluna dâvet buyurur.

    İşte o alim ve kadim olan mâbudumuzun nur-i hikmet ve uluhiyetinin misali olan o mişkat ve misbah, bakınız ne kudsî mahallarda bulunmaktadır:

    فٖي بُيُوتٍ اَذِنَ اللّٰهُ اَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فٖيهَا اسْمُهُۙ يُسَبِّحُ لَهُ فٖيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِۙ

    Bir kısım evlerde -yani mescidlerde ki-, Allahu Teala onların o ibadethanelerin maddeten ve mânen yüksek tutulmalarına, tazim edilmelerine ve içlerinde mukaddes isminin daima zikredilmesine izin vermiştir. Öyle mabedler ki, daima muallâ, daima hürmetsizce hareketlere, lakırdılara mahal olmaktan müberra olup her zaman müslümanların ulu secdegah bulunmaktadır.

    Bu nazmı celil, mescidlerin muhterem tutulmaları lüzumuna ve yüksek, muazzam bir tarzda yapılmalarının memduhiyetine bir delildir.

    O evler, o mescidler içinde Allahu Teala hazretlerini sabahları ve akşamları, yani bütün namaz ve niyaz vakitlerinde takdis ve tenzih eder dururlar :

    رِجَالٌۙ لَا تُلْهٖيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَاٖيتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ فٖيهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ

    Bir nice erler, abid ve zahid kullar ki, onları ne ticaret, ne alım-satım, Allahu Teâla’nın zikrinden ve namazlarını erkân ve şeraitine riayetle kılmaktan ve zekâtlarını vermekten alıkoymaz. Onlar ya hallerine kanaat ederek zahidane bir hayat geçirir, daima ibadet ve taatla uğraşır dururlar: yahut hem dini vazifelerini yapar, hem de meşru surette ticaretleriyle, alışverişleriyle meşgul olurlar. Bu dünyevi meşguliyetleri, kendilerinin dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı kendilerini âhiretten gafil bırakmaz, mali ve bedeni ibadetlerine de mağrur olup durmazlar. Belki :

    لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزٖيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهٖؕ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ


    Onlar, kalblerin ve gözlerin döneceği, mustarib ve mütegayyir olacağı bir günden kıyamet gününün mesuliyetinden korkarlar. Allah havfiyle titreyen kalpleri, kendilerini daima zikir ve fikre sevk eder. Onlar gafil bulunmazlar, onlar daima harf ve haşyet üzere uyanık bir halde bulunurlar ki:

    (Mâba’dı var)

  • Nur Lafzının Geçtiği Ayetlerin Tefsiri I

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: Hilal –  Cilt II Sayı 19 

    Tarih: Eylül 1961 

    اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌؕ اَلْمِصْبَاحُ فٖي زُجَاجَةٍؕ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌؕ نُورٌ عَلٰى نُورٍؕ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ يَشَٓاءُؕ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِؕ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلٖيمٌۙ

    MEAL-İ ÂLİSİ

    1- Allahü Teala hazretleri, göklerin ve yerin nurudur. Nurunun misali, içinde lâtif bir çirağ bulu- nan bir mişkât gibidir. Çirağ ise bir kandil içindedir, kandil ise sanki incimsi bir yıldızdır da şarkî ve garbî olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulmaktadır. Zeyti (onun yağı) bir halde ki, kendisine ateş dokunmasa bile hemen hemen ziya verecektir. Nur üzerinde nurdur. Allahü Azimüşşan, nuruna dilediğini kavuşturur (hidayet buyurur). Ve Hak Teala hazretleri nâsa misaller irad eder. Allahü Teala hazretleri her şeyi de hakkıyla bilicidir.

     

    فٖي بُيُوتٍ اَذِنَ اللّٰهُ اَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فٖيهَا اسْمُهُۙ يُسَبِّحُ لَهُ فٖيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِۙ

    MEAL-İ ÂLİSİ

    2- O nur merkezi olan mişkât bir nice evlerde, yani mescitlerde yakılır ki, Allahü Teala hazretleri o evlerin yükseltilmesine ve içlerinde mübarek isminin zikredilmesine izin vermiştir. O evlerde kendisi için sabahleyin ve akşam üstleri tesbih ve takdiste bulunurlar.

     

    رِجَالٌۙ لَا تُلْهٖيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَاٖيتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ فٖيهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ

    MEAL-İ ÂLİSİ

    3- Bir çok erler ki, onları ne bi ticaret, ne de bir alımsatım Hak Teala’nın zikrinden ve namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin muztarib olacağı bir günden korkarlar.

     

    لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزٖيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهٖؕ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

    MEAL-İ ÂLİSİ

    4- Tâ ki Allahü Teala hazretleri onlara amellerinin en güzeliyle mükâfat versin ve onlara ziyadesini de kendi kereminden ihsan buyursun. Ve Allahü azimüşşan dilediğini hesapsız derecelerde merzuk buyurur.

     

    Bu dört âyeti celilede ki bazı kelimelerin izahı (1):

    1- (Nur): Lügatta ziya, aydınlık mânasınadır ki, eşyanın gözlere görünmesine sebep olur.

    Nur, güneş, ay, ateş gibi ziyalı, parlak cisimlerden diğer karanlık cisimlere akis ve intişar edip bir kısım eşyanın görülmesini temin eden, kendisi de gözle görülebilen maddi, seyyal bir cisim veya bir keyfiyettir.

    Bu, maddi, cismani bir nurdur. Bir de gözle görülemeyen, kalb ile sezilip anlaşılan manevî bir nur vardır ki, o da bir kısım lahuti varlıkların, bir takım kudsi mahiyette bulunan zatların muttasif oldukları manevi aydınlıktan, aydınlanmak hassasından ibarettir. Bununla hakikatler münkeşif olur. Bu nur, ebedi hayat için bir hidayet meş’alesidir. Bununla takip edilecek saadet yolları açılıp görülür.

    Allahü Teala’ya nur denilebilir mi? Bunda ihtilaf vardır. Maamafih lugavî mânası itibariyle denilemeyeceği şüphesizdir. Çünkü bu mânaca nur, mahluktur, kendisi görülür ve rüiyet vasıtası bulunur. Fakat kendisi göremez.

    Bir de bu lugavî nur, cisim olsun, cisim ile kaim bir keyfiyetten ibaret bulunsun her halde inkisamı, tecezziyi, zevalı kabildir, zuhuru, kesif cisimler ile kaim olmaya mütevakkıftır, Zamana, mekâna muhtaçtır ve müteaddit nevilere ayrılıp mahiyetleri mütemasildir. Allahü Azimüşşan ise hâlıktır, ezelidir, ebedidir.  Cismiyetten, inkisamdan, zevaldan, zaman ve mekâna ihtiyaçtan münezzehtir ve hiçbir şeye şebih ve mütemasil değildir.

    Binaenaleyh Cenab-ı Hak’a nur denilmesi mecazdır veya bir teşbihi beliğ kabilindendir. Çünkü Hak Teala nur sahibidir, kâinatın hâlıkıdır, nazımıdır, münevviridir, hâdisidir. İşte bu gibi itibarlar ile zat-ı akdesine nur denilmesi tecviz edilmiştir. Nitekim adaletle lutf-i kerem ile muttasif bir zata adil, kerim, cevvad yerine sebebiyet ve mazhariyet gibi bir alaka ile adl, kerem, cûd denilmesi mutaddır. 

    Kur’an-ı mübin, Arab lisanı üzere nazil olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de nur denilince bunun en evvel lugavî manası hatıra gelir. Bu itibarla bu ayet-i kerimedeki nurdan murad-ı ilahinin ne olduğunda müfessirin-i kirâmın müteaddit tevcihleri vardır. Ezcümle bu nurun münevvir, müdebbir, hådi, nazım, âlim, muzhir veya zinur manasına olduğuna kail olanlar vardır. O halde: «Allahü Teala göklerin ve yerin nurudur» demek, göklerin, yerlerin münevviridir, müdebbiridir, hâdisidir, nâzımıdır, âlimidir, muzhiridir veya sahib-i nurudur demek mealindedir «Meseli nûrîhî» nazmı celilindeki nurun zâtı uluhiyette izafesi de bunu göstermektedir. Çünkü muzafın muzafünileyhten başka olduğu malumdur.

     Fakat İmam-ı Gazali gibi bir kısım ehli hakikat nazarında nur-i hakiki ancak Allahu Teala’dır, o nûru âlâdır, bizzat mevcuttur, müdebbirdir, basirdir, kainatin hâlikidir, münevviridir. Bu cihetle Allahü Teala’ya nur denilmesi bir hakikattır. O ezeli nurun feyz ü inayetiyle yaradılıp maddi bir varlığa, bir aydınlığa, bir aydınlatma hâssasına malik olan fani nurlara nur denilmesi ise bir mecazdan başka değildir.

    Sadrüddin-i Kunevî diyor ki: «Nur-i hakiki ile başkaları görülüp idrak olunur, kendisi ise idrak edilemez. Çünkü o nur, nisbetlerden, izafetlerden tecerrüdü hasebiyle zatı hakkın aynıdır. Bunun içindir ki, Rasul-i Ekrem, (S.A) hazretleri, “Rebbini gördün mü?” sualine cevaben «Nurun enna erahü (bir nurdur, onu nasıl görebilirim?)» diye buyurmuştur.

    Ruhu’l-Beyan sahibi de diyor ki: Nur esma-ı hüsnâdandır, Allahü Tealaya ıtlakı hakikattır, mecaz değildir, münevvir manasınadır.

     

    2 – (Semâvat): Gök, üst taraf manasına olan sema lafzının cem’idir. Kur’an-ı kerimin beyan ettiği semâvat, muhtelif tabakalardan müteşekkil, bu günkü hey’et ilminin keşfi dairesinden müteâli bir kısım muazzam âlemlerden ibarettir ki, bunlar melaike-i kiramin makarrı, kudret-i sübhaniyenin birer tecelligâhı bulunmaktadır.

    Semaların yüksekliği, genişliği, onlardaki mahlukatın çokluğu, azamet ve ihtişamı, nezahet ve kudsiyeti bizlerin tahmin edeceğimiz mertebelerden milyonlarca kat kat daha büyüktür. Yalnız dünya semasını bezeyen güneşlerin, ayların, yıldızları büyüklüklerini, ziyalarını, aralarındaki binlerce senelik mesafelerini, bâhusus Kehkeşan denilen yıldızlar manzumesini teşkil eden bihisab büyük ecramın birer âlem olduğunu nazara almak, melekût-ı ilâhiyyenin azametini düşündürüp insanları hayretlere düşürmeğe kifayet eder.

     

    3 – (Arz): yeryüzü, kürre-i zemin, beşeriyetin muvakkat yurdu, göklere nazaran küçük bir saha ki, bu binnisbe küçüklüğü ile beraber, binlerce, milyonlarca bediaların, kudret, eserlerinin bir teşhirgâhı bulunmaktadır. Bunun içindir ki, hakim-i zişan olan Allahu Teala hazretleri, bizim gözlerimizi daima semalara celb ettiği gibi arza da celb etmektedir. Nur-ı ilahisinin birer tecelligahı olan bu alemlerden bir intibah dersi almamızı emir ve tavsiye buyurmaktadır. 

    Olanlar feyzyâbı intibah âsâr-ı kudretten

    Alırlar hisse-i ibret temaşayı tabiatten

     

    4 – (Mişkât): Bir odanın, bir salonun, bir toplantı yerinin, bir mabedin muayyen bir tarafında ihzar edilen hususi bir pencereden, ark kapalı bir hücrecikten ibarettir ki, orada kandil, lamba, elektrik ampulü gibi bir şey konulur, onun dağılacak ziyalariyle gecenin karanlığı aydınlığa tebdil edilmiş olur.

     

    5 – (Misbah): Çirağ, kandil filesi, elektrik lambası gibi ziya neşreden güzel, latif bir meşale, bir tenvir aleti ki, bu sayede gecenin karanlığı açılır, etraf aydınlanır, nurani bir sabah yüz göstermiş olur.

     

    6 – (Zücace): Sırça, şişe, billur kendil; kəlm ve kenarlı camdan yapılmış fanus, şeffaf, içindekini gösterir, parlak bir zarf; safiyetin, samimiyetin, kalb nuraniyyetinin bir harici timsali.

    Mişkat denilen mahalda böyle billur bir fanus içinde bulunan bir çırağın ziyası mütekabil inikas ve inkisar kanunları mucebince kat kat artar, luzumsuz tarafa dağılmadan korunmuş olur, matlup cihetleri kuvvetli bir tarzda aydınlatır durur.

     

    7 – (Dürri): İncimsi bir şey, inci gibi makhul, saf bir madde; parıltısı ile nezaheti ile gözleri kamaştıran manevi bir varlık.

    Malum olduğu üzere yıldızlar, seyyare ve sabite kısımlarına ayrılmıştır. Müşteri, Zühre, Merih, Zuhal, Utarid birer parlak seyyaredir. Bunlara (Derari-i hamse) denir. Sabiteler de kendilerine mahsus, açık ihtizazlı birer nur merkezidir. Bu cihetle bunlardan her biri bir “kevkeb-i dürri” dir.

    Binaenaleyh ayeti kerimedeki zücace, bunlardan herhangi birine teşbih edilmiş demektir.

     

    8 – (Hidayet): Hudâ, doğru yola gidiş. hakk-ı nailiyyet, doğru yola delâlet ve irşad, Allah-ı Teala’nın kullarına ait fiilleri, amelleri kendi rıza ilahisine muvafık bir halde vücuda getirmesi, Hak Teala’nın gösterdiği doğru yolu takip ederek ebedi saadete kavuşmak demektir. Bu son manada hidayete ihtida da denilir.

     

    9 – (Guduvv): Bir işe sabahleyin başlamak manasına olup gudat yerinde irad buyurulmuştur. Gudat ise sabah namazı vakti, fecrin zuhurundan güneşin tuluuna kadar olan vakittir.

    10 – (Âsal): İkindiden akşama veya yatsıya kadar olan vakit manasına gelen asilin cem’idir, aşiyy gibi. Mamafih fecir vaktinden mâada namaz vakitlerine de ıtlak olunur ki: Öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerini câmidir. Guduvvün müfred, âsal’ın cemi’ olarak zikredilmesi de bunu göstermektedir. Binaenaleyh bu iki tâbir ile farz namazların beş vaktine işaret buyurulmuş oluyor.

    (Gelecek sayıda bu âyetlerin tefsiri derc edilecektir.)