Kategori: İzmirli İsmail Hakkı

  • Yeni İlm-i Kelam Hakkında I

    Yeni İlm-i Kelam Hakkında 

    Sebilürreşad Ceride-i İslamiyyesine

    Şeyh Muhsin-i Fani Ez-Zahiri Hazretlerine

     

    İkinci beyanat-ı ʿaliyye-i güzîdeyi okudum, yine Kelâm ve Kelâmiyata hücum olunuyor, Müslümanları şiddetle alâkadar eden böyle mühim bir mesele hakkında şakk-ı şefeh etmemekliğim muâheze edilmek isteniyor.

     

    Fâzıl-ı muhterem, mevzu-ı bahsimiz olan meselenin ehemmiyeti derkârdır. Ancak Yeni İlm-i Kelâm mütâlaa olunmaksızın serd edilen sözleri mahallinde duyulmamış, bilhassa dîbâce ile fasl-ı sânînin 2, 3, 8 bendlerine atf-ı nazar buyurulmasını ricâ etmiş idim. Ne çare ki ricâm karîn-i isʿâf olmamış, mücerred Sebilürreşâd’ın bir sahifesini bile doldurmayan îzâh dolayısıyla uzun uzadıya be-icâle kalem olunmuş, Muhassalü’l-Kelâm ve’l-Hikme’nin her bahsi bile iltifât-ı hakîmânenizden mahrum bırakılmıştır. Müslümanlar için kâfî gördüğünüz, dîn imamlarının tedvîn etmiş oldukları akâid tamâmiyle Muhassalü’l-Kelâm ve’l-Hikme’de, bu akâid-i sâlimenin tarîki, nazariyeleri de Yeni İlm-i Kelâm’da mezkûrdur. Muhassalü’l-Kelâm ve’l-Hikme’de İbn Teymiyye ile İbn el-Kayyim el-Cevziyye’nin âsâr-ı mebrûrelerinden iktibâs ile Ehl-i Kelâm mesleki tenkîd; dîn imamlarının asıl ehl-i sünnet, mütekellimîn-i Ehl-i Sünnetin kusûr-ı Ehl-i Sünnet oldukları bile her iki eserde tavzîh olunmuştur.

     

    Vaktiyle Kelâmiyât denilen felsefe-i dîniyyenin ne zaman, nasıl zuhûra geldiği îzâh edilecek Yeni İlm-i Kelâm’da zalâm-ı târîhe karışan ihtilâfât-ı mezhebiyye, cedelât-ı kelâmiyye ve münâkaşât-ı mezhebiyyenin ihyâ olunacağı, yalnız Aristo, Eflâtun, Câlînûslara mukâbil Locke’lara, Kant’lara, Descartes’lara baş vurulacağı, yabancıların harîm-i İslâm’a alınacağı ifâde buyuruluyor; böylece Yeni İlm-i Kelâm’ın lüzûmsuzluğu ve fâidesizliği istihrâc olunuyor; en nihâyet Yeni İlm-i Kelâm ile, kelâmiyâtın yeniden ihdâsı bâis-i hayret, mûcib-i teessüf oluyor.

     

    Kelâmiyâtın zaman ve keyfiyyet-i zuhûru hakkındaki ifâdât-ı âliyyemiz umûmiyyet itibâriyle hakka makrûn değildir; bununla beraber ta’dâd buyurulan mahzûrların biri Yeni İlm-i Kelâm’da yer tutmamıştır. Münâkaşât-ı lafziyye, ihtilâfât-ı mezhebiyye, cedelât-ı kelâmiyye ihyâ edilmemiş; belki Sebîlürreşâd’da îzâh olunduğu vechile bîsud olan münâkaşât-ı lafziyye ve cedeliyye sâha-i ilmden hârice atılmış, ihtilâfât-ı mezhebiyye hiçbir sûrette nazariyât-ı felsefiyye ile tahkîm olunmamıştır.

     

    Yeni İlm-i Kelamda âlem-i İslam’da zuhur eden taifelerin meslek-i mahsusları ile bâtınî ilhad neşreden Bâtıniyye’nin ağrâz-ı fâsidesi, tarihe hıyanet olunmaksızın, olduğu gibi beyan olunmuştur; derdest-i tabʿ olan diğer kitaplarda da yalnız akaid-i sâlime an-bürhan ityan edilmiştir. İmam-ı Âzam, İmam Sevrî, İmam Ebû Yusuf, İmam Ahmed, İmam İshak bin Râhûye gibi eimme-i müctehidînin kelâm aleyhindeki sözlerini en evvel lisanımız ile bildiren Muhassalü’l-Kelâm ve’l-Hikme’dir.  Yeni İlm-i Kelâm’da da din imamlarının akaidine cidden ehemmiyet verildiği okuyanlara hafî değildir; Mütekellimîn tarik-i evvel olan hudûs ve araz tarikine ehemmiyet vermeyen, Mütekellimîn ile Selefiyye arasında medar-ı temayüz olan noktalarda, hususan sıfat-ı ilahiye babında, o kavgalı bir bahs olan kelam mebhasinde, hayır ve şer, kaza ve kader gibi en amik bir mebhasde, Razi (v. 606) zamanından beri izhar oluna gelen edille-i nakliye mebhasinde, bab-ı tevilde bütün Selefiyye’nin eserini takip eden kitap bâdi-i hayret olacak mı? Bunun gibi ancak “def-i muarız” kabilinden olmak üzere lede’l-hâce tevili yine Selefiyye’nin müsaadeleriyle tecviz eden[1] mücerred nazar ve istidlal-i akli ile âyat-ı hakkı tevile kalkışmayan, bab-ı nübüvvette de mütekellimin tarikinden ayrılıp ehl-i besair tarikine süluk eden kitap bais-i şüphe olacak mı? Akaid-i imaniyede ancak ve ancak vahye itimad eden aklın adem-i kifayeti, vahye temessükten başka bir çare bulunmadığını, nazari olan ilmin şükuk ve zünundan hali olmadığını, ancak vahiy ile tatmin olunmasının zaruri bulunduğunu uzun uzadıya izah eden kitap mucib-i teessüf olacak mı? Bir din-i akl u fikret, bir din-i hikmet u maslahat olan din-i mübinimizde aklın hücec-i şerʿiyye olmasına, Kur’an-ı Kerim’in birçok mahalde bizleri edille-i akliyyeye irşad ettiğine bakarak; İmamü’l-Hunefa, Ebü’l-Enbiya İbrahim Halilürrahman aleyhisselatü vesselam hazretlerinin meslek-i paklerine iktida ederek vahiy ve nakl ile sabit olan bir şeyi mücerred itminan-ı kalbi tezyin ve ya muanidini ilzam için rey ve akıl ile teyidi iltizam eden kitap inkara layık görülecek mi? Esasat-ı diniyeyi felsefe-i akl-ı beşer ile mukayese akla daha ziyade itminan bahş olamaz mı?

     

    Hakayık-ı Kur’aniye evvel emirde akıl için vusulü idrak olunamayacak hakayıkı bildirir ise de akıl için hiçbir veçhile ânı hîta-i idrakinden harice atamaz. Kur’an-ı Kerim muhâlat-ı ukulu haber vermez, muhayyerat-ı ukulu haber verir. “İnne’l-akle ve’n-nakle mütevafikan” düsturu İslam’da bir mütearifedir, bizzat Şeyhülislam İbn Teymiye el-Harrani akl-ı sarih ile akl-i sahîhin tamâmiyle muvâfık olduğunu mübeyyen bize gâyet mühim bir eser-i âlî ithâf etmiştir.

     

    Aklın mâ ba’de’t-tabî’iyyâtda yakîne vusûl meselesi ukalânın nizâ ettikleri bir mesele-i felsefiyyedir. Îkâniyye gibi aklın yakîne vusûlünü iddia edenler bulunduğu gibi isbâtiyye gibi aksini iltizâm edenler, intikâdiyye gibi yakîni izâfî kabûl edenler vardır. İlm ile meşgûl olanlar bu meslek-i felsefîlerden birini kabule mecbûr olurlar.

     

    Mesâlik-i felsefiyye arasındaki ihtilâflardan, tearuzlardan bir hakk ve hakîkate vâsıl olunamaz, deniyor ki pek doğru bir sözdür. Bu bâbta yeni ilm-i kelâmda uzun bir bend vardır, ki “Tarîk-i felsefîde aslâ buhrân-ı fikriden halâs müyesser değildir. Şimdiye kadar henüz mesâlik-i felsefiyye arasında ahenk görülmemiştir. Tarîk-i felsefî bir silsile-i mükezzibîne vasıl olur.” sözleriyle neticelenmiştir.

     

    Akl ile sıfat-ı ilâhiyyeyi isbât etmek neticesiz cedeliyyâta vücûd verir, sözünü bir kere tahlîl edelim: Fi’l-vâki’ sıfât-ı ilâhiyye bahsi pek amîk olan, selef-i ümmeti eimme-i dîni pek çok işgâl eden bir mebhasdir. Bununla berâber selef sıfât-ı ilâhiyyeyi sem’ ile isbât etdikleri gibi akl ile de isbât ederler idi. İbn Teymiyye birçok eserinde bunu tasrîh ediyor. Selef, sıfât bâbınd “isbât-ı mufassal, nefy-i mücmel” tarîkini ilzam etmişler idi ki tamamiyle Kur’ân-ı mübînin irşâd etdiği bir tarîktir.

     

    Akl ile isbât-ı sıfât netîcesiz cedeliyyâta vücûd verir ise akl ile isbât-ı zât da netîcesiz cedeliyyâta vücûd vermez mi? İsbât-ı sıfât ile isbât-ı zât arasında bu bâbta fark var mı? Selefin vaz’ ettikleri “isbâtü’s-sıfât isbâtü vücûd, lâ isbâtü tekeyyüf ve isbâtü’z-zât isbâtü vücûd, lâ isbâtü tekeyyüf” düstûru isbât-ı sıfât ile isbât-ı zâtı berâber tutuyor. Ondan kaçmak lâzım ise bundan da kaçmak lâzım gelir. Bu hâlde Kur’ân-ı mübînin emr ettiği edille-i akliyyeden iʿrâz etmek, “ve ke’eyyîn min âyetin fi’s-semâvâti ve’l-ardi yemurrûne aleyhâ ve hum anhâ muʿrizûn” nazm-ı celîline mâ-sadak olmak değil midir? Kur’ân-ı mübînde birçok emsâl-i mazrûbe vardır. Bunlar bütün aklî mikyâslardır. Bununla Cenâb-ı Hakk’ın haber verdiği Tevhîd-i Bârî, tasdîk-i enbiyâ, imkân-ı me’âd gibi usûl-i dîn sâbit olur. Şu kadar ki mütekellimîn Kur’ân-ı Kerîm’de hülâsası ile mevcûd olan usûl-i dîni tafsîl ederler.

     

    Akla muârız görünen naklî mücerred re’y ile te’vîl etmek mezmûmdur, Cehmîliktir. Fakat haber ve sem’a müstenid olan ahkâmı münâkaşa ale’l-ıtlâk memnû’ değildir. Hasmın taarruzdan vikâye maksadıyla münâkaşaya girişmek vebâl değil, sevaptr “Li-külli imri’in mâ nevâ” hadîs-i şerîfi hâtırdan çıkarmamalıdır.

     

    İşte aleyhinde bulunduğunuz kelâmiyâtın mevzu-ı bahs indiği üç nazariyeden biri selefin mültezimidir, diğeri merdûddur, öbürü alel-ıtlâk merdûd değildir. Artık “Muhassalü’l-Kelâm” ile “Yeni İlm-i Kelâm” aleyhinde îrâd-ı kelâm etmek, bence tekrar edeceğim ki eser-i istiʿcâldir, zann ve tahmîne makrûn bir hükümdür; “Ciltler dolusu yazı yazdıkları bir ilmin adem-i lüzûmuna bi’t-tabʿ tarafdar olamazlar” sözüne başka bir muhâtab aramak iktizâ edecektir.

     

    Hazret, kelâm lafzının lisân-ı Yunânîden me’hûz olduğu iddiası bilâ-delil bir daʿvâdır. Pek doğru söylediğiniz vechile İmâm-ı Âzam hazretlerinin evvelâ ilm-i kelâmdan bahs etmesi sebebiyle lanet ile yâd ettiği zât İbn ? , 143’de vefât etmekle onun zamanında henüz âsâr-ı felsefiye-i Yunâniye tercüme olunmamış idi. Acaba kelâm-ı âlîniz zımnî bir tenâkuzu muhtevî olmaz mı? Evet mantığın “logic”ten alındığı sâbit ise de, kelâmın “logos”tan alındığı sâbit değildir. Abbâsîler zamanında teessüs eden felsefe-i kelâmiye ehl-i bid’atın, Ebü’l-Hüzeyl ile Nazzâm’ın tesîs ettikleri kelâmdır. Fi’l-vâkiʿ Ehl-i Sünnet kelâmı Abbâsîler zamanında İbn Küllâb ve Bağdad Şeyhü’l-Meşâyih, Eimme-i Sûfiyeden Hâris el-Muhâsibî ile başlar ise de bu kelâmda felsefe yoktur. Yalnız sıfât-ı fiʿliye bâbında Ehl-i Sünnet-i Hâssâdan ayrılık vardır. Beşinci asr-ı hicrîde Ehl-i Sünnet kelâmı tevessüʿ etmiş, akla muârız görünen sıfât-ı haberiye tevîl olunmağa başlanmış ise de beyne’l-İslam “Hüccetü’l-İslâm” nâm-ı âlîsini ihrâz eden, zühd ü vera’ı ile müştehir olan İmâm Ebû Hâmid Muhammed Gazzâlî (450-505) zamanına kadar Ehl-i Sünnet Kelâmı felsefe ile mahlût olmamış idi. O zamana kadar Eşʿarî, Bâkıllânî, Ebü’l-Meâlî, İbnü’l-Heysem, Ebû Ali Cübbâî, Ebû Hâşim Cübbâî, Abdülcebbâr Hemedânî, Ebü’l-Hüseyin el-Basrî gibi fuhûl-i mütekellimîn “baş döndürücü, göz karartıcı” dediğiniz usûl-i mantıkiyyeyi, ona mebni olan felâsife tarîkini ibtâl ederler idi. Her ne kadar Gazzâlî zamanından itibâren mantık kabul olunmuş ise de yine akâid-i İslâmiyeye münâfî olan nazariyât-ı felsefiyye şiddetle redd ü inkâr olunarak hiçbir vakit mesâil-i asliye sırasına girememiş idi. Ta’n u teşnî’e uğrayan o İlm-i Kelâm dalâlât-ı felsefiyyenin önüne geçti, ehl-i bidat mezhebini durdurdu, nitekim tarih buna şahittir.

     

    Ankara

    İzmirli İsmail Hakkı

  • Yeni İlm-i Kelâm

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 30 Ramazan 1341, Sayı 528

    Tedkikat ve Telifat-ı İslamiyye Heyet-i İlmiyesi nâmına âzâdan İzmirli İsmail Hakkı Bey Efendi tarafından neşr olunmakta olan Yeni İlm-i Kelâm hakkında müşarünileyh ile mülâkat:

     

    İlm-i Kelâm Asra Göre Tebeddül Eder mi? – İlm-i Kelâmın Bugünkü Kavaid-i İlmiyeye Karşı Vaziyeti – Yeni İlm-i Kelâmın Tarz-ı Tahriri


    İlm-i Kelâm asra göre tebeddül edebilir mi?

    Ulûm-ı asriyye İlm-i Kelâmda müstamel olan edillenin ahvâlini tadil eder, tevsi eder. İlm-i Kelâmın mebâdisi ve vesâili ihtiyac-ı asra göre değişir. Hasım başkalaştıkça, muânid değiştikçe, İlm-i Kelâmın sûret-i müdâfaası da başkalaşır. Ancak İlm-i Kelâmın makâsıdı asla değişmez. Akâid-i Asliye-i İslâmiye tebeddülden masûndur.

     

    İlm-i Kelâm bugünkü kavâid-i ilmiyeye karşı ne vaziyette bulunuyor?

    Husûsan şunu iyi bilmeli ki İslâm’ın hiçbir şeyden pervâsı yoktur. İslâm, kavânîn-i muhkeme ve katiyye ile sâbit olan kavâid-i ilmiyeye asla muârız değildir. Akâid-i İslâmiyeyi müdâfaa vazifesiyle muvazzaf olan İlm-i Kelâm, asra göre mukarrer olan kavâid-i ilmiyeyi ve kavânîn-i felsefiyeyi istimâl eder. Hürriyet-i enzâr, istiklâl-i efkâr esâsına riâyet ederek akâid-i celîle-i İslâmiyeyi taarruzdan masûn bırakır. Akâid-i İslâmiye ile kâbil-i tevfîk olmayan kavânîn-i felsefiyeyyi reddeder. Mezâhib-i milliye ve mesâlik-i felsefiyeyi istiknâh eder.

     

    Yeni bir İlm-i Kelâma ihtiyaç var mıdır?

    Evet, ihtiyaç vardır. Malum olduğu üzere ekseriyyet-i uzmâyı teşkil eden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat arasında iki nev İlm-i Kelâm vardır: Biri Kudemanın İlm-i Kelâmı, diğeri Müteahhirinin İlm-i Kelâmı.

     

    Kudema İlm-i Kelâmı üçüncü asr-ı hicride, Müteahhirin İlm-i Kelâmı beşinci asr-ı hicrinin nihayetlerinde zuhura başlamış idi. Kudema İlm-i Kelâmı dördüncü asr-ı hicrinin nihayetlerine doğru, Müteahhirin İlm-i Kelâmı ise beşinci asrın sonlarında istikmal edilmiş idi. 

    Hilafiyatın başlıcası Kudema Kelâmında Mu’tezile ile, Müteahhirin Kelâmında felasife ile cereyan eder idi. Müteahhirin mesail-i maba’dettabiada Hazret-i Peygamber (a.s) Efendimize ittiba ederek maʿkulat nokta-i nazarından usul-i felsefiyenin usul-i dine muarız olabilecek bir kıymet-i ilmiyesi olmadığını irâe etmek, cedel tarikiyle mezahib-i felsefe arasındaki tenakuzları meydana çıkarmak gayesini istihdaf etmiş idi. 

    Kudema Kelâmında mebâdî ve vesâil, mantığa mübayin olarak kabul olunmuş idi, Müteahhirin İlm-i Kelâmında bilakis mebadi ve vesail mantığa mutabık idi. Maatteessüf bu ilm-i Kelâm erbabı pek kesb-i nedret etti. Maamafih erbabı bulunsa da bu asra göre kafi gelmeyecek idi. Çünkü daire-i şümulüne aldığı felsefe üç asırdan beri münkarız olmuş, yerine yeni bir felsefe ikame olunmuştu.

     

    Bu halde kelâmın da yeni bir şekil iktisap etmesi tabii idi. İşte bu zarureti nazar-ı itibara alan Tedkikat ve Telifat-ı İslamiye Heyeti İlmiyesi yeni bir İlm-i Kelâmın yazılmasını taht-ı vücubda görmüştür.

     

    Yeni İlm-i Kelâm ne tarz üzere tahrir olunmuştur?

    Yeni İlm-i Kelâm asıl maksud olan Tevhid-i Bari babında muhatapların anlayabileceği bir tarz ile, tarz-ı nevin ile istidlalleri umde kılmış, birtakım delail-i cedide irâe etmiştir. Tevhid-i Barinin ekmel vesaili olan nübüvvet-i Muhammediye babında ehl-i besairin süluk ettikleri havarik-ı hissiye tarikinde felsefe-i cedideden istifade etmiştir. Fen ile tecrübe ile ispatı kabil olmayan hususatın imkanını yeni mantık ile, mantık-ı tatbîkî kavaidi ile ispat eylemiştir. Neyi kabul etmiş ise an-burhan kabul etmiş, neyi reddetmiş ise yine an-burhan red etmiştir. Herkesin korktuğu istila-yı fennin müdafaatını kaldırmış, yerine metod dairesinde müdafaa ikame etmiştir. Felsefe-i hazıra ile lüzumu derecesinde beraber gitmiş hem mantık-ı sûrîyi, hem mantık-ı maddîyi elinde tutmuştur. 

     

    Yeni İlm-i Kelâmdan hangi kısımlar tab olunuyor?

    Yeni İlm-i Kelâm dört kitap üzere tertip olunmuştur. Dört kitaptan birincisi ile ikincisi heyetimizce tetkik olunmakla burada onlar tab olunmaktadır. Birinci kitap mukaddimeyi, ikinci kitap ilahiyatı, üçüncü kitap sem’iyatı, dördüncü kitap bir hatimeyi muhtevi olacaktır. İnşallah pek yakın bir zamanda birinci ve ikinci kitaplar saha-i intişara vaz olunacaktır.

     

    Hazırlayan : M.Salih Yıldız

    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/7270/13145

  • İslam’da Tekâmül Nazariyesi

    Müellif : Ord. Prof. İsmail Hakkı İzmirli

    Yayım Yeri : Sebilürreşad, Cilt II, No 30

    Tarih : Şubat 1949

    Mahlûkatın yoktan yaradılmayıp daha evvelce mevcut olan bir surette meydana gelmesi yani bir asıldan iştikak etmiş olup bilâhare istihale (Metamorphose) etmesi keyfiyetine tekâmül usulü denir. Tekâmül nazariyesi veya istihale usulü, zan olunduğu üzere Darvin — Darwin (1809-1882) tarafından ilk defa tesis edilmiş değildir. Pek eski zamandan beri vardır. Yunan hakîmlerinden Anaksimandr (610 547) Darvin’e isnat olunan tekamül mezhebini kabataslak çizmiş ve hatta bunun reyine göre bütün hayvanlar yavaş yavaş bir tahavvül ile husule gelir, insan hepsinden sonraya kalıyor, en eski hayvan balıktır diyor; bu hakîm daha fazla söz söylememiştir.

    En evvel bir ilmi üslup ile tekamül ve istihale hakkında söz söyleyen, İslâm feylesoflarının Basra’da kendi aralarında yaptıkları İhvan-i Safa namı altındaki cemiyetin risalelerini mütalâa eden Amerikalı müsteşrik New-York profesörlerinden Draper, bu risalelerde tekamül teorisine rast gelmiş ve demiştir ki: «Bazı yüksek ve derin ilmî müta- lâalar vardır ki Avrupa ve Amerikalıların tabiatlarına sünuh etmiş zan olunurken İslâm eserlerinde görülerek taaccüp olunur. İşte tekâmül teorisi de bu cümledendir. Canlı mahlûkatın tedricî bir surette meydana geldikleri asrımız keşiflerinden zan olunurken bunların İslâm dershanelerinde tedris olunduklarını görüyoruz.».

    İhvan-ı Safa tekamül nazariyesini müteaddid risalelerde zikrediyorlar. Yalnız Darvin’in Tabiî Istıfa (Slection naturelle)sine mukabil (İnayet-i rabbaniye, hikmet-i rabbaniye) kaydını koyuyorlar. İhvan-ı Safa, Darvin gibi metamorfozu yalnız canlı cisimlere hasretmez, maddi cisimlere de teşmil ederler; kâinatın elemanları arasında tertib gözeterek insanı dört elemanın cüzlerinden meydana geldiğini söylerler. Mâdenden başlayarak sırasile nebatı, hayvanı geçip insan mertebesine kadar bir silsile vaz ederler. Böylece maden toprağa, toprak nebata, nebat hayvana, hayvan insana ve nihayet melaikeye ittisal kesbediyor, diyorlar; şu halde ilk mevcudu cismani madendir. Nebatattan hayvana en yakın hurma ağacıdır, diyorlar, zira telkih vâki olmadıkça meyve vermez. Madene ve toprağa en yakın olan da mantardır, diyorlar. Bunun yaprakları ve meyvesi yoktur bu itibarla bunlar bir cihetten nebata bir cihetten madene benzer, diyorlar. İnsan mertebesine en yakın hayvanlar ise bir nevi olamaz; çünkü insan fazilet menbai olmakla bir nevi hayvan insan mertebesine yaklaşamaz. Buna binaen müteaddid ve mütenevvi hayvanlar insan mertebesine yakın olabilir, nitekim anatomik teşekkülâtı itibarile maymun insana yakındır, maymundan insanların ef’alini andırır fiiller sâdir olur, at, ahlâkı nefsaniyesi ile, fil, kuşlardan güvercin, papağan zekâlarile, bal arısı sanatı itibarile insana yakındır. İnsanın en dûn mertebesi yalnız mahsusatı bilen, yalnız cismanî hayırları tanıyan insandır. Bunlar sureten insan, fiilen hayvandır. Melekler mertebesini Vely eden insaniyet mertebesi ise, gaflet uykusundan uyanmış, cehalet ağırlıklarından kurtulmuş, ulum ve maarif ile hayat bulmuş, basiret gözleri açılmış, ruhanî işleri ve mevcudati akliyeyi kalb gözlerile görmüş, nefsinin cevherile âlemi ervahı müşahede etmiş kimselerdir. İhvan-ı Safa, insanın bütün bu mertebelerden geçtiğini açık bir surette beyan etmiştir. (Sen merkezi arza geldin, ilk köprü maden suretidir, sonra nebatat suretlerinin köprüsünden geçerek hayvanî surete geçtin. Şimdi doğru köprü (sırat-ı müstakim), olan insan suretinde bulunuyorsun; güzel huyların, güzel, işlerin ile cennete, yani melek suretine intikal edersin) diyor; görülüyor ki nefis, en aşağı yer (esfeli sâfilin) dedikleri merkezi âlemden, en yüksek yer (âlây-i illiyyin) dedikleri eflâke terakki ediyor, yani eflâk sakinleri olan melekler zümresine dahil oluyor; şu halde nefis arzın merkezine geliyor, tekevvün ile maden, neşvünema ilâvesile nebat, his, hareket ilâvesile hayvan, nutuk yani (söz söylemek) ilâvesile insan, tecerrüd ile, ruhun hisden ayrılması ile de melek oluyor.

    İşte İhvan-ı Safanın tekamül hakkındaki fikri budur. İhvan-ı Safa’dan başka, İhvan-ı Safa asrına yetişen (Ebu Ali Miskeveyh) (Et-Tahâre) adlı kitabında istihale usulünü beyan etmiştir; İhvan-ı Safa ahlâkı nefsaniye ve zekâ vaziyetine bakarak maymundan başka at, fil, papağan, güvercin, bal arısını da insana yaklaştırdıkları halde Ebu Ali Miskeveyh hayvanların son mertebesini doğrudan doğruya maymunu gösteriyor, binaenaleyh Ebu Ali Miskeveyh’in beyanatı bugünkü tekâmül teorisine daha uygundur.

    Nusayrüddini Tusi hicrî (672) de yazdığı ahlâk kitabında istihaleyi beyan ediyor, hatta Sudanileri hayvana bitişik ilk insan olarak gösteriyor.

    Muhammed Kazvinî 682’de (teratoloji) «Acâib-i Mahlûkat» adlı eserinde ilk mertebeyi maden, son mertebeyi melek gösteriyor. Kazvinî maymundan bahsetmiyor, ancak mertebeleri beyan etmekle yine istihale nazariyesinden ayrılmıyor. Mevlâna Celâleddin-i Rûmî; Mesnevi’nin dördüncü cüzünde tekâmül ve istihale nazariyesine temas ediyor, ve şöyle söylüyor:

    «Ademîevvelâ cemad iklimine geldi, o iklimden nebat iklimine düştü, senelerce nebat ikliminde ömür sürdü de cemat iklimini, oradaki kavgaları anmadı. Nebat ikliminden de hayvan iklimine düştü. Nebat halini hatırlamadı. O senin bilmiş olduğun hâlik onu hayvanlıktan insanlık tarafına çekti. Böylece bir iklimden başka bir iklime dolaşarak şimdi akıllı ve âlim oldu gitti.»

    Müverrih-i hakîm (İbni Haldûn) da tedricî tahavvül usulünü, istihale ve tekamülü beyan ediyorsa da daha fazla bir şey söylemiyor.

    Türk âlimlerinden Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi (1781—1868) riyaziyat, tabiat, ilâhiyattan bahseden meşhur Marifetnamesi’nde istihaleden bahsediyor, madenden başlayarak nebat ve hayvan mertebelerini geçerek insan mertebesine çıkıyor ve bununla da iktifa etmeyerek hayvanatın nevileri ile insan mertebesi arasına nesnası ve maymunu koyuyor, nesnas lûgatte yaban adamı demektir.

    Hind tasavvuf âlimlerinden şair Mirza Bidel tekamülü izah ediyor ve şiirinde diyor ki: «Hiç bir şekil heyulâsız, yani maddesiz suret kabul etmez, âdem de adam olmazdan evvel maymun idi.»

    Türk âlimlerinden Kınalızade Ali Efendi de istihale ve tekâmülden bahsetmiştir ki ilk evvel Türkçe olarak tekâmülden bahseden bu zattır.

    Netice: Görülüyor ki Şark mütefekkirleri asrımız keşfiyatından zannolunan istihale ve tekamül nazariyesini okutmuşlar. Eserlerine yazmışlardır; anlaşılıyor ki tekâmül usulü İslâm dinine muarız görülmemiştir. Hicri dördüncü asırdan beri İslâm eserlerinde devam ede- gelmiştir.

    Şu halde ilk evvel tekamül nazariyesinden bahsederek Arapça yazı yazan, İhvan-ı Safa risalesini kaleme alan (Ebu Süleyman-ı Büstî), en evvel Farisi lisanile tekamül nazariyesini yazan Mevlâna Celâleddini Rumi, ve ilk evvel Türkçe olarak tekamül nazariyesini yazan da Kınalızade Ali Efendi’dir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi de bunu genişleterek yaptığı cetvelde însan ile maymun arasına (yaban adamı – nesnas) koymuştur.

     

    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/5253/9535