Kategori: Ali Himmet Berki

  • İslâm’ın Maksat ve Gâyesi (Cemiyeti Islah)

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: Diyanet, Cilt XI, Sayı 1

    Tarih: Ocak-Şubat 1972                                               

     

    Cemiyet; ailelerden, aile; karı koca, çocuklar ve daha geniş mânâda, amuca, hala, teyze, dayı ilh. gibi hısım ve akrabadan teşekkül eder. Âile, milletin temeli olduğuna göre,[1] âilelerin durumu nasıl ise, milletin hali de öyledir. Bunun içindir ki, İslâmiyet, milletin temel taşı olan âile nizamını önemle tanzim etmiş ve bu husustaki hak ve vazifeleri bilhassa belirtmiştir. Her şeyden evvel âilede inanç, düşünce, emel ve gâye birliğine büyük ehemmiyet vermiş ve bu itibarla âile efradının hepsinin tek bir dinin esaslarıyla kemal bulmasını, aynı din ve ahlâk prensipleriyle samimîleşmelerini, kardeş olmalarını emr eylemiştir. Zira âileler böylece kardeşleşip sevinçte, kederde, ahlâk ve adâlette, vatan ve millet sevgisinde birlik olunca, teşkil ettikleri toplumlar, milletler de aynı mahiyette dirlik, düzenlik ve kardeşlik medeniyetinde, yaşamak saadetini tadarlar.

    Müslümanlık; kişileri, cemiyeti anarşiden korumak gâyesi ile, âile kurmak için izdivacı meşrû kılmış, fuhuş ve zinadan şiddetle men eylemiştir. Çünkü; zina bir cemiyette yayılırsa orada nesil münkariz olur; o cemiyette bedbaht babasızlar topluluğu vücut bulur, toplumun en küçük ünitesi olan âile sevgisi ve mesuliyeti olmaz. İzdivaç o kadar mühimdir ki, her dinde zina ve fuhuş takbih edilmiş ve haram kılınmıştır. Normal akl-ı selîme sahip insanların nazarında da keyfiyet böyledir.

    Fertleri behîmiyetten uzaklaştırma, onlara âile sevgi ve mesuliyeti ile genel olarak toplum içinde yaşama, yani medenî insan hüviyeti verme gâyesi güden evlenmeyi bu önemine binaen, Kurân-ı Kerîm Rûm sûresinin 12’nci âyetinde şu meâlde buyurmuştur: “Size nefsinizden, kendileriyle sevinç ve neşe bulmanız için zevceler yaratmış olması, aranızda sevgi ve esirgeme halk eylemesi Allah’ın âyetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen kavimler için ibretler vardır.”

    Bu âyet-i kerîme nikâhın, meşrû birleşmenin üstün bir nîmet olduğunu en bâriz tarzda ifade etmektedir. Gayr-i meşrû cinsî münâsebetin, yâni zinâ ve fuhşun, ferde ve cemiyete tevlid ettiği daha birçok fenalıklar nazara alınacak olursa, âyet-i kerîmenin azameti ve derin mânâsı daha iyi anlaşılır.

    Aileyi teşkil eden fertler, mertebelerine göre birtakım haklara mâlik ve vazifelerle mükelleftirler. Cenâb-ı Hak çocukların, ana babaya karşı mükellef oldukları vazifeleri şöyle beyan buyurmuştur:

    Rabbin, kendinden başkasına kulluk etmeyin, ana babaya iyi muâmele edin” diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa, onlara “Of!” deme; onları azarlama, onlara güzel ve tatlı söyle, onlara acıyarak tevâzu kanadını ger de; Yâ Rab! Onlar beni çocuk iken nasıl terbiye ettilerse, bana nasıl baktılarsa Sen de onları öylece esirge.”[2]

    Cenâb-ı Hak, ana babaya iyi, sevgi ve hürmetle muâmeleyi, kendisine yapılması gerekli ibadete yakın olarak emir buyurmaktadır. Bundan da anlaşılmaktadır ki, ana babaya iyi muâmele, sevgi ve hürmet, kudsiyeti hâiz içtimâî, sosyal bir vazifedir.

    Çocukların bu mühim vazifelerine karşılık, baba ve ana da çocuklarını maruf vechile infak ve iâşe ile beraber onları hayât-ı mâneviye ve medeniyyeye hazırlamakla mükelleftirler. Çocuklarını terbiye etmeyen ve okutmayan, dînin hükümlerini ve ahlâk esaslarını öğretmeyen baba ve ana mesuldür. Yani hesab gününde Cenâb-ı Hak bu çok büyük ve neticeleri pek mahzurlu ihmâlin hesabını böyle ana babadan soracaktır. Hazret-i Rasûl-i Ekrem (s.av.) bir hadîs-i şerîflerinde; “Çocuğun babası üzerindeki hakkı, ona güzel isim vermek ve güzelce terbiye ve talim ile mekârim-i ahlâka teşviktir.” buyurmuşlardır. Bu meâlde daha bâzı hadîsler de vardır.

    İslâm’da âile efrâdı arasında sıla ve ihtiyaç zamanında infak mükellefiyeti, yani “Nafaka Borcu” da emredilmiş olup bu borç yalnız usûl ve fürûya münhasır olmayıp, amuca, hala, dayı ve teyze gibi akraba arasında da câridir. Bunlara “havâşi” denir. Hangi yakınların ne gibi hallerde ve hangi şartlarda nafakaya müstahak veya nafaka ile mükellef oldukları ve bunların fazlalığı hâlinde, hangisinin daha evvel nafakaya müstehık ve hangisinin infakla mükellef bu- lunduğu müstakil bir kitapla izah olunabilir. Burada maksadımız, İslâm’da aile efradı arasındaki sosyal yardımlaşmanın ne kadar şümullü ve ehemmiyetli olduğuna işaretten ibarettir. Garb’de ekseri milletlerin kanunlarında nafaka mükellefiyeti çok dar bir şekilde mütalâa olunmuş ve söz konusu içtimâî yardım pek dar tutulmuştur. Filhakika bu mükellefiyet usûl, fürû ile kardeşlere hasredilmiştir. Kardeşlerin infak mükellefiyeti bahsinde de, kardeşin nafaka ile mükellef tutulabilmesi refahta olması şartıyla kabul olunmuştur. Bundan başka ne kadar zengin olursa olsun, bir şahıs amucasını ve amuca kardeşinin muhtaç çocuklarını infaka mecbur değildir. Usûl, fürû ve kardeş haricinde kalan diğer hısım akrabada da keyfiyet böyledir.

    İslâm’da âile çok ciddi sebep olmadıkça yıkılamaz; kurulmuş ve millet hayatında temel taşı teşkil etmiş olan ocak söndürülemez. Esas budur. Fakat herhangi bir sebeple karı koca arasında nefret ve düşmanlık vuku’ bularak saadet ocağı ızdırap ve elem kaynağı haline gelmiş olabilir. Bu halde birlik hayatının beka ve devamı taraflar için olduğu gibi cemiyet için de faydasız olur, hatta zarar tevlid eder. Bu halde boşanmadan başka çare yoktur. İşte, İslâmiyet ancak böyle bir hale gelmiş olan boşanmayı bizzarur, istemeye istemeye kabul etmiştir. Lakin hemen mahkeme kapılarına düşmeden karı koca arasını ıslah için evvelâ hakemlere müracaatı, yani barıştırılmalarını tavsiye etmektedir. Kurân-ı Kerim bu hususta şöyle buyurmaktadır:

    “Karı koca arasında nifak ve şikakdan korkarsanız, barıştırmak için biri kocanın, diğeri kadının ailesinden olmak üzere hakemlere tevdi ediniz; eğer bunlar barıştırmak murad ederlerse, Allâh-u Teâlâ muvaffak kılar.”[3]

    Hakemler barıştırmaya muvaffak olamazlarsa ayrılmaktan başka çâre kalmaz ve ayrılmak iki taraf için hayırlı olur. Birbirinden nefret eden iki irâde sâhibini bir arada tutmak mümkün değildir.[4]

    İslâmiyet, karı kocanın boşanmalarından sonra karının ve çocukların muayyen müddetle infâkı ve çocukların tâlim ve terbiyelerine devam edilmesi hakkında hükümler koyarak, âile nizamını ikmâl etmektedir.

    II – CEMİYETİN SALÂH VE SELÂMETİNE DAİR ESASLAR:

    İslamiyet aile nizamı yanında cemiyetin salah ve selâmeti için şu beş esâsı emreder:

    1. Meşveret (İstişare)

    2. Mesuliyet (Sorumluluk)

    3. Adalet

    4. Fertler arasında içtimâî yardımlaşma

    5. Uhuvvet (kardeşlik)

     

    1. Meşveret:

    Kurân-ı Kerim Âl-i İmrân ve Şûrâ sûrelerinde meşveret, yâni işlerde danışma, sorup öğrenme, hataya düşmemek için başkalarının fikrini de dinlemeye çok önem vermiştir. O kadar ki, Rasûl-i Ekrem Hazretleri bile bu âyetlere uyarak muhtâc-ı re’y ve müzakere olan, yani hakkında Kurân-ı Kerim’de hüküm bulunmayan veya bulunup da tefsire muhtaç olan hususlarda ve işlerde re’y sahibi ashâbiyle istişarelerde bulunur ve ümmetine de böyle hareket etmelerini emrederlerdi.

    İstişare, fikir müdavelesiyle hakikatlerin tecellisinde ve faydalı istikametlere gidilmeyi, yanlış hareketlerden sakınmayı temin etmek bakımından çok mühimdir. Zîrâ akıl akıldan, düşünce düşünceden üstün ve kıymetli olabilir.

     

    2. Mesuliyet:

    “Küllüküm râin ve küllüküm mesûlün, an raiyyetihî…” hadîs-i şerîfi mûcebince, her idâre eden Halife, Sultan olsa dahi idaresinden ve hareketinden, icrâat ve tasarrufâtından mesuldür. Sorumluluk olmayan yerde istibdat ve tahakkum hükmeder. Her iki esas da İslâmiyette istibdâdın meşrû olmadığını gerektirdiği gibi, açık, meşru veya ictihad mahsülü olan hususlarda devlet idâresini, âmme velâyetini elinde bulunduranlara itâat iktiza eder.

    Sahih-i Buhârî’de rivâyet olunduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.v.); “Size Emîr tâyin olunan başı (kimseyi) bir kuru üzüm dânesi gibi bir abd-i habeşî olsa dahi meşrû emirlerinde onu dinleyin, ona itâat edin.” tarzında buyurmuştur.

    Hulefa-yi Râşidin hazretleri vilayetlere âmil yani vali tâyin ettikleri zaman o mahallin halkına, vâliye meşrû emirlerinde itâat etmelerini emrederlerdi. Çünkü itâatsizlik anarşiye, devlet nîmetinden mahrumiyete ve hattâ fitne ve fesâda ve devamında devletin inhilâline yol açabilir. Hattâ birinci Halife Hz. Ebû Bekir Halit’e intihap olunması akabinde îrâd ettikleri hutbede; “… Doğru hareket edersem bana yardım ediniz, kötü ve fenâ hareket edersem bana doğru yolu gösteriniz. Allah[5] ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itâat edin, onlara isyan edersem (onların yolundan ayrılırsam) bana itaatiniz vacip değildir.” buyurmuşlardır. Filhakika, cemiyetin selâmeti, emniyeti ve binnetice yükselmesi bu vechile gerçekleşebilir.

    3. Adâlet:

    Nizam-ı âlemin yegâne medârı (dayanağı) adalettir. Adâlet olmayınca huzur ve sükûn olmaz ve öyle bir devlette beka kalmaz. “Mülkün temeli adâlettir’in mânâsı budur. Kur’ân-ı Kerîm, zihinlerde ve ruhlarda iyice yerleşmesi, tam mânâsiyle kök salması ve binnetîce o sûretle hareketin ihmâl edilmemesi için, muhtelif zamanlarda inzâl olunan müteaddit âyetlerinde adâleti emretmiştir.

    Kısaca adâlet, akıl ve vicdân-ı selîmi tatmin eden, insanları birbirine ısındıran, yanaştıran ve kardeşleştiren, hatta dinleri ayrı olsa bile, beşerî münâsebetleri normalleştiren, muhtelif kavimler arasındaki çekişmeleri ve harbi önleyen bir mefhumdur ki, üzerinde bunun için ısrar edilir, bunun için titrenir, Adaletin aksi, yâni adaletsizlik zulümdür.

    Adalet mefhumu, fert ve cemiyet hayâtında müsâmahaya müsait olmayan, lâubaliliğe ve hoş-görürlüğe mütehammil bulunmayan bir esastır. Meselâ başkasının mal, can, ırz ve şeref masuniyetine hürmet, ahitlere (akit ve muahede) ve emânetlere sadâkat adâlet, ve aksi hıyânettir. Kezâ, kanunların ve her çeşit mevzuatın zengin, fakir, kuvvetli, zaif nazara alınmaksızın tatbiki, hâkimlerin hükümlerinde hatır, gönül nazara almaksızın ve hiçbir kimseden korkup çekinmeyerek hak ile hükmeylemesi, büyük ve küçük her memurun üzerine aldığı vazifeleri vakt-i zamanında görmesi bir nevi adâlet ve aksi adâlete hiyânettir. Bunlar birer misaldir. Özlü olarak denilebilir ki, her işi lâyık olan hal ve keyfiyette yapmak adalettir.

    Adâlet, bir milletin, bir cemiyetin, bir devletin bekası, refah ve inkişâfı için ilk şart olduğundan Rasûl-i Ekrem Efendimiz Hazretleri; “Sizden evvelki ümmetler şu sebeple helâk edildiler ki, onlar içlerinden şeref sahipleri hırsızlık ettiği vakit onu terkettiler ve cezâlandırmadılar. Zayıf hırsızlık ettiği zaman ona ceza verdiler; Allâh’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma (kızım Fatıma) hırsızlık etse muhakkak onun elini keserim (cezâ tatbik ederim).” buyurmuşlardır.

    İslâmiyet’in ilk devirlerinde, nûr-u İslâm’ın bütün dünyâya yayılması, hızla gelişip ülkeleri kuşatması adalet sâyesinde idi. Adâlet öyle bir esastır ki, yakınlık, hısımlık, dostluk, mevki, hatta buğz ve adavet, kin ve düşmanlık onun icrasına mâni olamaz. Cenâb-ı Hak, Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

    “Ey iman edenler! Adâleti dikkat ve itinâ ile ayakta tutun; Allah için hüküm ve şehâdet eden insanlar olun; velev ki hüküm ve şehâdet kendinizin veya ana babalarınızın veya yakın hısımlarınızın aleyhine olsun. İster onlar zengin ister fakir bulunsun Allah ikisine de sizden daha yakındır; hakdan inhirafta keyf ve hevânıza uymayın; hakkı söylemekten çekinir veya hakdan yüz çevirirseniz şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir.”[6]

    Diğer bir âyet-i celîle de şu meâldedir:

    Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun; adâletle hâkimlik ve şâhitlik edenlerden olun; bir kavme olan kin ve düşmanlığınız sizi adâletsizli- ğe sevketmesin; adâleti icrâ edin ki (âdil olun ki), o, takvaya (kulluğa), Allah korkusuna en yakın olandır.”[7]

    Müslümanlar adalet yaptıkları müddetçe şan ve şevketleri yükselmiş ve adâletten saptıkları, onu terkettikleri zaman bu nimetlerden mahrum kalmışlardır.

    4. İçtimai muâvenet (Sosyal yardımlaşma):

    Muâvenet-i içtimaiye, birlikte yaşamanın, yaşayabilmenin şartıdır. Hiçbir fert yalnız başına servet edinmek şöyle dursun, hayat ve maîşetini ve varlığının emniyet ve selâmetini temin edemez. Bu sebeple, insanlar, cemiyet hâlinde yaşamak zorunda kalmışlardır.

    Cemiyette her fert bir ihtiyâcı temin ve biri diğerinin noksanını ikmâl eder. Bundan birçok münâsebât-ı hukukiyye meydana gelir. Bu münâsebetlerin selametle cereyânı, cemiyetin himâyesiyle korunur. Bu halde iktisab olunan mal ve servet cemiyetin ve cemiyeti teşkil eden fertlerin mesaileriyle mümkün olur ve vücuda gelir. Binâenaleyh, yoksulluğa düşenlere yardım, ma’ruf mânâda bir sadaka değil, sosyal bir yardım vazifesidir. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak, farz, vacib ve müstehab olarak yardım emir ve tavsiyelerinde bulunmuştur.

    Bunların başta geleni ZEKÂT’tır. Zekâta dair müteaddit âyât-ı kerime mevcuttur. Müslümanlarca zekât hakkındaki emirler malum olduğundan, bu âyet-i celileleri burada nakletmeyecek, yalnız şu hadis-i şerifleri zikir ile iktifa edeceğiz: İmâm-ı Tirmizî ve Hâkim’in Ebû Hüreyre’den naklettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

    “Malının zekâtını ödediğin zaman, üzerinde olan zekât borcunu ödemiş olursun.”

    İbn-i Hüzeyme ve Hâkim’in Hz. Câbir’den rivâyet eyledikleri diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur:

    “Malının zekâtını ödediğin vakit malının şerrini gidermiş olursun.”

    Mal ve evlât dâima hayır değildir. Cenâb-ı Allah sadaka ve hayırdan uzaklaştırılmış malı, faziletsiz ve hayırsız evladı fitne olarak vasıflandırmıştır. Hayatta hayırlı olan şey, sâlih ameldir, iyi işlerdir.

    Bu hakikatler mü’minin kalbinde yerleşir ve îmân-ı tam ile îman edilirse, gayr-i meşru kazanç peşinde koşulmaz ve meşru yoldan kazanılan malların zekâtı ödenirse, şerri giderilir.[8] Hayatın nasıl gelip geçtiğini ve üzerine cimrilikle abanılıp yığılan malların âkıbetinin ne olduğunu îzâha lüzum görmüyorum. Hayattan ders almış, tarih okumuş, içtimâî vakıaları ibretle takib etmiş idrâk sâhiblerinin ibret alacağı sayısız misâlleri vardır.

    İçtimâî yardım, yalnız zekâta münhasır değildir. Her türlü iyilik ve yardıma şâmildir. Kurân-ı Kerîm’de Bakara Sûresinin 177’nci âyetinde; “Namazda yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz, iyilik ve tâat değildir. İyilik ve tâat, Allah’a âhiret gününe, meleklere, kitâba ve peygamberlere îman, malını, sev gisine rağmen yakınlara, yoksullara, yolda kalan misâfirlere, sâillere, köle ve esirleri kurtarmağa sarf etmektir.” meâlinde olan nazm-ı celîl ile, Âl-i İmrân Sûreşinin 92’nci âyetinde; “Siz sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar iyilik ve tâatde bulunmuş olmazsınız; her ne infak ederseniz muhakkak Allah bilir.” meâlinde olan âyet-i kerîme muâvenet-i içtimaiyenin ehemmiyetine ve yalnız zekâta münhasır olmadığına sarâhatle işâret etmektedir.

    İçtimâî muâvenet, mü’minler arasındaki uhuvveti muhafaza ve takviye ve zenginler ile fakirler ve muhtaçlar arasında vukuu muhtemel düşmanlığı izâle etmek bakımından çok mühimdir.

    5. Uhuvvet-i dîniye:

    Cenâb-ı Hak Ku’ân-ı Kerîm’de, “Mü’minler kardeştir” meâlinde olan âyet-i celile ile, mü’minleri kardeş gibi birbirini sevmeye ve birbirine yardım etmeye teşvik buyurmuştur. Mü’minler, ırkları, lisanları, renkleri ne olursa olsun ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar kardeşçe yaşayacaklar, biri diğerinin mal, can, ırz ve şerefine taarruz ve tecâvüz etmeyecektir. Ancak her fert kendi başına bırakılırsa, yaradılışlarındaki ayrılık îcâbı bu maksat hâsıl olmaz, terhibi ve zecrî teşrî’e ihtiyaç vardır.

    İşte İslâm şerîatı (İslâmî mevzûat) bu sebebe binâen ağır ve hafif cürüm ve kabahatler için cezâlar tertip ve tâyin etmiş ve vukuundan evvel bunlara mâni olmak için nasîhat ve mev’ızalarla beraber, mü’minleri iyilikle emir ve kötülükten men’ vazîfesiyle mükellef kılmıştır ki, bu, umûmî murâkabe mâhiyetindedir.

    Âl-i İmrân Sûresinin 104’üncü âyetinde; “Sizden öyle bir cemâat bulunsun ki, hayra dâvet ve iyiliği emir, kötülükten men’ etsinler; işte bunlar selâmete erişenlerdir.” ve bu sürenin 114’üncü âyetinde; “Allâh’a ve âhirete îman edenler iyiliği emreder ve hayır işlerine koşuşurlar; işte bunlar sâlihlerdendir.” meâllerinde olan âyet-i kerîmelerle, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî’nin rivâyet eyledikleri; “Halk, zâlimi görüp de men’ etmezlerse Allah azâbını umûmileştirir.” meâlinde olan hadîs-i şerîf bu esâsın ifâdesidir.

    Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’e dâir daha bâzı âyet ve hadisler vardır.

    Bu yazı ile İslâm Dîni’nin cemiyetin ıslâhına taallûk eden esasları en kısa şekilde kayıt ve izah etmiş bulunuyoruz; bunlar öyle esaslardır ki, itâat olunduğu ve riâyet edildiği zaman bir cemiyeti behemahal bahtiyarlığa ve saadete kavuşturur.

     

    Ali Himmet BERKİ

    Emekli Temyiz Üyesi

     

     



    [1] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Md. 35’de de âile milletin temeli addedilmiştir.

    [2] İsra Sûresi, Âyet: 23.

    [3] Nisa Sûresi, Âyet: 34.

    [4] Boşanma, âdil sebeblerle olacaktır. Sırf kıskançlık, fakr u zarûret, başkalarına meyil, âilenin yüklediği vazifelerden kurtulmak ilh. gibi sebeblerle yuva, aile ocağı yıkmalara karşı İslâm dininin ikinci önemli ve kutsi kaynağı olan hadisler mevcuttur. Bir tanesini zikretmek kâfidir: “Allah’ın en çok buğzettiği helâl şey boşanmadır”.. “Boşanma sırasında gök titrer.” meâlindede bir hadis mevcuttur.

    [5] Yâni Kur’ân-ı Kerim’deki esaslara uyduğum takdirde. Zîrâ İslâmî prensiplerle idâre edilen devletlerde Anayasa Kurân-ı Kerim’dir. Allâh’ın, beşer zekâ, akıl ve ruhuna da aykırı olmayan esaslarıdır.

    [6] Nisâ sûresi, Ayet: 135.

    [7] Maide suresi, Âyet: 8.

    [8] Mal çalınmak, gasb edilmek, soyulmak, hased mevzûu olmak. sefâhatde tükenmek, hastahanelerde ilaç ve doktor parası olarak sarfedilmek ilh.. gibi şerlerden masûn kalır.

  • İslam’da Tevekkül

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, Cilt 3, Sayı 34

    Tarih: Ağustos 1956

    İslamiyet’te yanlış tefsire maruz kalmış bazı mefhumlar vardır. Bunlar kısmen dini felsefeye, kısmen hak ve tekvin akidesine taalluk eder. Bu mefhumlardan biri de tevekkül mefhumudur. Bazı kimseler Müslümanların gerileme sebeplerinden birinin de tevekkül akidesi olduğunu iddia ederler. Bunlar İslam dininin maksadına vakıf olmayan veya bi’l-iltizam zihinlerde şüphe ve tereddüt uyandırmaya çalışan İslamiyet’in muarızlarıdır, Bir defa merak edip de tevekküle ait ayet ve hadisleri tetkik etseler veya bilenlerden öğrenseler, böyle bir iddiada bulunmaktan belki çekineceklerdir.

    Tevekkülün, âtıl ve batıl oturup Allah’tan rızık ve işlerde muvaffakiyet beklemek demek olmadığı bir gûna, şüphe ve tereddüde mahal kalmayacak kadar aşikardır. Her hükmü insanların menfaat ve ihtiyaçlarına ve hilkat kanunlarına muvafık olan İslam dininde tevekkül mefhumunu iddia olunduğu gibi anlamaya aklen ve mantıken imkan yoktur. Çalışmaktan başka insan için dünya ve ahirette bir şey olmadığını, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıp yarın ölecekmiş gibi Allah’a ibadet etmeyi tavsiye ve talim eden bir dinde, tevekkülün atâlete sebep olması düşünülemez. Bir hadis-i şerifte helal rızık talep etmek her Müslüman üzerine vaciptir. Diğer hadis-i şerifte helal rızık kesb etmek için, yorulup geceleyenler mazharı mağfiret olarak uyurlar. Buyrulmuştur ki atâlet ve tenbelliği taharri ve saî demek olan talep arasında bir münasebet yoktur.

    Son asırlarda yer yer Müslümanlarda görülen atâletin menşeini tevekkül akidesinde değil, başka hususlarda aramak lazımdır. Bunların başında cehalet ve ahlaksızlık yer alır. Fakr-u zaruret gibi ruh ve irade üzerinde müessir ve tahribkâr haller de düşünülebilir ise de bunların menşei dahi cehalettir. Cehalet öyle bir hastalıktır ki, fıtrî istidatları felce uğratır, müptela olanları şuurdan, idrakten, fikir ve muhakemeden mahrum kılar. Neticeleri bu kadar vahim olan cehaletin akıbeti tabiatıyla zillet ve sefalettir. Nitekim bugün Asya ve Afrika’da yaşayan muhtelif dinlere mensup insanlar aynı haldedirler. Sebebi yine cehalettir. Tevekkül akidesine taʿn edenler, İslam dünyasının teâli devrindeki medeniyetinden ve tevekkülün bunların terakki ve itilâsına ne için mâni olmadığından bahsetmezler. Ya bu devirler hakkında malumat sahibi değildirler veya bilmezden gelirler. Aynı dünyanın mensupları olan Emeviler ve Abbasilerin, Endülüsler, Selçukîler ve Osmanlılar dinlerine şuurla yapıştıkları, İslamiyet’e mantıkla sarıldıkları devirlerde eriştikleri medeniyet seviyesi muasırlarının medeniyetinden çok üstündü. Dünya tarihi tetkik edilince bu cihet derhal anlaşılır. Tevekkülleri ilim, ve irfan, fen ve san’at sahalarında onların terakki ve itilâlarına mâni olmamıştır. Çünkü tevekkül, atâlet demek değil, esbabına tevessülden sonra Allah’a dayanıp güvenmek demektir. Neticelerin sebepleriyle mevcudiyetleri değişmeyen sünnet-i ilahiye (adet-i ilahiye) muktezasından ise de sebebi de ve bunun tabi olduğu şartları da halk eden Allah’tır. Yalnız kulun bu sebeplere tevessül etmesi ve kendisinde halk olunan kuvvetleri harekete getirmesi lazımdır. Cenab-ı Hak Kur’an’ı Kerim’inde habib-i zîşanına “Müşavere et, ondan sonra azm eylediğinde Allah’a tevekkül eyle” buyurmuştur. Azim, saî ve ihtimami tazammun eder. Bir insanın mücehhez olduğu kuvvetleri harekete getirmeyip de Allah’tan rızık ve muvaffakiyet beklemesi İslam dininin red ve takbih eylediği atâletin ta kendisidir.

    Şu hadis-i şerifle de tevekkülün ne demek olduğu apaçık anlatılmaktadır. Eshab-ı Kiram’dan bir zat Resul-i Ekrem’e Allah’a tevekkül ederek devemi başı boş bıraktım demesi üzerine, Hazreti Resul-i Ekrem; “Evvela bağla ondan sonra tevekkül et” buyurmuş ve bununla ümmetine muhafaza ve tedbirlerde kusur edilmemesini tavsiye ve emreylemiştir. “Kuşlar sabahleyin yuvalarından aç kalkar ve akşam tok dönerler.” Mealinde olan hadis-i şerifte de yaşamak ve muvaffak olmak için saî ve gayretin lüzumuna işaret vardır. Kuşların yuvalarından aç kalkıp akşam tok olarak dönmeleri, tehlikeler içinde kırları, bayırları bağ ve bahçeleri dolaşıp yorulmaları semeresidir. Yoksa onlar her gün etrafa koşup dolaşmasalar aç kalır ve nihayet helak olurlardı. Görülüyor ki, şuur ve idrakten mahrum olan hayvanlar bile saî ve gayretle maişetlerini temin edebilmektedirler.

    Son olarak kayd edelim ki, Hazret-i Nebi-i Zîşanın hayat safhaları göz önüne getirilirse tevekkülün ne demek olduğu hususunda başka delil aramaya ihtiyaç kalmaz. Gerek hususi işlerinde gerekse vazife-i risaleti îfâda mübarek hayatları baştan sonuna kadar saî, mücadele ve bin türlü meşakkatle geçmiştir. Tevekkülü atâlet ve miskinlik manasına alan bir dinin mübeşşiri bu kadar faal ve gayyûr olamazdı.

     

    Hazırlayan : Süleyman Arif Aslan

     

     

  • İslam’da Tevekkül

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, Cilt 3, Sayı 34

    Tarih: Ağustos 1956

    İslamiyet’te yanlış tefsire maruz kalmış bazı mefhumlar vardır. Bunlar kısmen dini felsefeye, kısmen hak ve tekvin akidesine taalluk eder. Bu mefhumlardan biri de tevekkül mefhumudur. Bazı kimseler Müslümanların gerileme sebeplerinden birinin de tevekkül akidesi olduğunu iddia ederler. Bunlar İslam dininin maksadına vakıf olmayan veya bi’l-iltizam zihinlerde şüphe ve tereddüt uyandırmaya çalışan İslamiyet’in muarızlarıdır, Bir defa merak edip de tevekküle ait ayet ve hadisleri tetkik etseler veya bilenlerden öğrenseler, böyle bir iddiada bulunmaktan belki çekineceklerdir.

    Tevekkülün, âtıl ve batıl oturup Allah’tan rızık ve işlerde muvaffakiyet beklemek demek olmadığı bir gûna, şüphe ve tereddüde mahal kalmayacak kadar aşikardır. Her hükmü insanların menfaat ve ihtiyaçlarına ve hilkat kanunlarına muvafık olan İslam dininde tevekkül mefhumunu iddia olunduğu gibi anlamaya aklen ve mantıken imkan yoktur. Çalışmaktan başka insan için dünya ve ahirette bir şey olmadığını, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıp yarın ölecekmiş gibi Allah’a ibadet etmeyi tavsiye ve talim eden bir dinde, tevekkülün atalete sebep olması düşünülemez. Bir hadis-i şerifte helal rızık talep etmek her Müslüman üzerine vaciptir. Diğer bir hadis-i şerif de helal rızık kesb etmek için, yorulup geceleyenler mazharı mağfiret olarak uyurlar. Buyrulmuştur ki atalet ve tenbelliği taharri ve saî demek olan talep arasında bir münasebet yoktur.

    Son asırlarda yer yer Müslümanlarda görülen ataletin menşeini tevekkül akidesinde değil, başka hususlarda aramak lazımdır. Bunların başında cehalet ve ahlaksızlık yer alır. Fakr-u zaruret gibi ruh ve irade üzerinde müessir ve tahribkâr haller de düşünülebilir ise de bunların menşei dahi cehalettir. Cehalet öyle bir hastalıktır ki, fıtrî istidatları felce uğratır, müptela olanları şuurdan, idrakten, fikir ve muhakemeden mahrum kılar. Neticeleri bu kadar vahim olan cehaletin akıbeti tabiatıyla zillet ve sefalettir. Nitekim bugün Asya ve Afrika’da yaşayan muhtelif dinlere mensup insanlar aynı haldedirler. Sebebi yine cehalettir. Tevekkül akidesine tan edenler, İslam dünyasının teâli devrindeki medeniyetinden ve tevekkülün bunların terakki ve itilâsına ne için mâni olmadığından bahsetmezler. Ya bu devirler hakkında malumat sahibi değildirler veya bilmezden gelirler. Aynı dünyanın mensupları olan Emeviler ve Abbasilerin, Endülüsler, Selçukîler ve Osmanlılar dinlerine şuurla yapıştıkları, İslamiyet’e mantıkla sarıldıkları devirlerde eriştikleri medeniyet seviyesi muasırlarının medeniyetinden çok üstündü. Dünya tarihi tetkik edilince bu cihet derhal anlaşılır. Tevekkülleri ilim, ve irfan, fen ve san’at sahalarında onların terakki ve itilâlarına mâni olmamıştır. Çünkü tevekkül, atalet demek değil, esbabına tevessülden sonra Allah’a dayanıp güvenmek demektir. Neticelerin sebepleriyle mevcudiyetleri değişmeyen sünnet-i ilahiye (adet-i ilâhiye) muktezasından ise de sebebi de ve bunun tabi olduğu şartları da halk eden Allah’tır. Yalnız kulun bu sebeplere tevessül etmesi ve kendisinde halk olunan kuvvetleri harekete getirmesi lazımdır. Cenab-ı Hak Kur’an’ı Keriminde habib-i zîşanına “Müşavere et, ondan sonra azm eylediğinde Allah’a tevekkül eyle” buyurmuştur. Azim, saî ve ihtimami tazammun eder. Bir insanın mücehhez olduğu kuvvetleri harekete getirmeyip de Allah’tan rızık ve muvaffakiyet beklemesi İslam dininin red ve takbih eylediği atâletin ta kendisidir.

    Şu hadis-i şerifle de tevekkülün ne demek olduğu apaçık anlatılmaktadır. Eshab-ı Kiramdan bir zat Resul-i Ekrem’e Allah’a tevekkül ederek devemi başı boş bıraktım demesi üzerine, hazret-i Resul-i Ekrem; “Evvela bağla ondan sonra tevekkül et” buyurmuş ve bununla ümmetine muhafaza ve tedbirlerde kusur edilmemesini tavsiye ve emreylemiştir. “Kuşlar sabahleyin yuvalarından aç kalkar ve akşam tok dönerler.” mealinde olan hadis-i şerifte de yaşamak ve muvaffak olmak için saî ve gayretin lüzumuna işaret vardır. Kuşların yuvalarından aç kalkıp akşam tok olarak dönmeleri, tehlikeler içinde kırları, bayırları bağ ve bahçeleri dolaşıp yorulmaları semeresidir. Yoksa onlar her gün etrafa koşup dolaşmasalar aç kalır ve nihayet helak olurlardı. Görülüyor ki, şuur ve idrakten mahrum olan hayvanlar bile saî ve gayretle maişetlerini temin edebilmektedirler.

    Son olarak kayd edelim ki, Hazret-i Nebi-i Zîşanın hayat safhaları göz önüne getirilirse tevekkülün ne demek olduğu hususunda başka delil aramaya ihtiyaç kalmaz. Gerek hususi işlerinde gerekse vazife-i risaleti îfâda mübarek hayatları baştan sonuna kadar saî, mücadele ve bin türlü meşakkatle geçmiştir. Tevekkülü atalet ve miskinlik manasına alan bir dinin mübeşşiri bu kadar faal ve gayyûr olamazdı.

     

    Hazırlayan : Süleyman Arif Aslan

     

  • Osmanlılarda Yetişen Büyük Türk Alimleri: Sinan Paşa

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, Cilt1, 2.Sayı

    Tarih: Ağustos 1956

     

     

    Bundan evvel İslam’ın 4. sayısında intişar eden yazıda genç nesle büyük Türk alimlerini tanıtmayı vadetmiş ve İstanbul’umuzun ilk kadısı kıymetli alim Hıdır Bey’i tanıtmaya çalışmıştım. Bu yazıda Hıdır Bey’in nesli necibi Sinan Paşa’yı tanıtmak istiyorum.

     

    Şu ciheti sarahaten söyleyeyim ki, maksadım yalnız eslâfin hal tercemelerini yazmak değil, cemiyetimizin o zamanki ilim ve irfan seviyesini belirtmek, yeni ve müstakbel nesilleri daha fazla çalışmaya teşvik etmektir. Bir cemiyette müstesna olarak bir iki şahıs yetişip yükselebilir. Bu, o cemiyetin medeniyet ve irfan seviyesini göstermez. Fakat bu gibilerin sayısı yüzleri aştı mı hal değişir. İşte alimlerimizden bahsettiğimiz devirler böyle idi. En ufak bir kasabada dahi ilim ve irfan hareketi vardı. İznik, Bursa, Aydın. Manisa, Kayseri, Aksaray, Konya, Sivas başta gelmek üzere diğer şehir ve kasabalar birer ilim merkezi halinde idi. Bazılarının zannettikleri gibi bu faaliyet ulûmu şer’iyye ve nakliyeye münhasır değildi. Zamanına göre diğer ilim, fen ve sanat sahalarında da hal aynı idi. Bugün iftiharla temaşa ettiğimiz muhteşem camiler, medrese ve imarethanelerle sanatın inceliklerini taşıyan türbe ve sebiller, su bent ve kemerleri, köprüler her türlü müdafaa vasıtalarıyla mücehhez muazzam ordu ve donanmalar ve diğer medenî abideler ve eserler bu hakikatin en bariz delilleridir. İlim, fen ve sanattan mahrum bir muhitin bu kıymetleri meydana getirmesine imkan yoktur. Bilmünasebe söyleyelim ki bir cemiyetin medeniyet ve irfan hayatı, muhitin temayüllerine göre müspet veya menfi bir halde mütebeddildir. Muhiti, idare edenlerle aile ocakları ve irfan müesseseleri vücuda getirir. Gaye birliği, iyi ahlak, ilim aşkı ve sa’y-ü gayret gibi meziyet ve vasıflar taşıyan muhit o cemiyeti mutlaka refah ve saadete götürür. İşte kendilerinden bahsettiğimiz alimler böyle bir muhit içinde yetişmişlerdir. Bu mefahiri kaydettikten sonra Paşa’nın neşet ve şahsiyetini izaha devam edelim.

    Sinan Paşa, 6 Recep 844 yılında Bursa’da dünyaya gelmiştir. Adı Sinanü’d-din Yusuf’tur. Mümtaz alimlerden Sinanü’d-din Yusuf adında beş altı zat daha vardır ki bunlar yekdiğerinden lakapları ve babalarının adları ile ayrılırlar. Sinan Paşa hilkatin lutfuna mazhar olan bir zekaya sahipti. Kudreti fatıramın kendisine ihsan eylediği bu zeka ve kabiliyetle 15 ile 20 yaş arasında tahsili mutad olan ilimleri öğrenmişti. Ulema arasında büyük kıymet ve mevkii olduğu gibi Osmanlı Padişahları arasında ilmi tebcil ve teşvik ile temayüz eden Fatih Sultan Mehmet’in nazar-ı dikkat ve takdirini çekmişti. Babası Hıdır Beyin vefatından, yani Hicri 863 tarihinden sonra Padişah onu Edirne’de bir medrese ile darü’l-hadis’e müderris tayin ve müteakiben kendisine muallim intihap etti. Bu münasebetle Paşa, halk arasında “Hoca Paşa” unvanı mefharetiyle anılmaya başlandı. Sinan Paşa, zamanının reisü’l uleması mevkiinde sayılırdı. 

    20 yaşından evvel bir gencin muhitin ve padişahın nazar-ı takdirini çekecek bir varlık sahibi olması insana biraz mübalağalı gelir. Fakat sa’yin ne olduğunu ve vaktin insana neler vereceğini bilenler için hiçte istibâd edilecek bir şey değildir. Sinan Paşa ve emsali muntazam ve feyizli bir tedris altında geceli gündüzlü durmadan çalışıyor ve beyhude ölen vakitlerin geri gelmeyeceğini biliyorlardı. (1)

    Fatih, Sinan Paşa’yı, onun akl-u tedbirini o derece takdir etmişti ki az bir müddet içinde müşavir-i hassı olmak mertebesine kadar yükselmişti. Bu esnada padişah, Paşa’yı, meşhur alim Ali Kuşçu’dan riyaziye ve heyetteki malumatını genişletmeğe teşvik etti. Bu arzu üzerine Sinan Paşa, şakirdi irfanı Molla Lütfi vasıtasıyla bu sahadaki malamatını arttırdı. Molla Lütfi, Ali Kuşçu’nun riyaziye ve heyet takrirlerini zapt eder ve bunları hocası Sinan Paşa’ya getirip meseleler üzerinde müdaveleyi fikrederlerdi. Böylece paşa malumatını ikmal edince padişahin emriyle, Gazizade Rumi’nin “Çağmini”ye yazdığı şerhe, haşiye ve izahlar ilave etti ve gösterdiği muvaffakiyet üzerine Hicri 875 yılında Vezaret rütbesiyle taltif olundu. Paşanın izah ve mütalaasındaki incelik Ali Kuşcu’nun da hayretini mucip olmuştu.

    “Çağmini”, Mahmut bin Mehmet Çağmini Harzemi’nin heyete dair yazdığı “Mülâhhas” adlı meşhur eserdir. Buna müteaddit şerhler ve haşiyeler yazılmıştır. Katip Çelebi merhum “M” harfinde bunları kaydeder.

    Sinan Paşa, Ali Kuşçu’ya niçin bizzat gitmeyip de talebesinden Molla Lütfi’yi tavsif etti? Ya meşguliyeti müsait değildi veya çok takdir ettiği Molla Lütfi’nin zeka ve düşünüşlerinden istifade etmek istemişti. Hiç şüphe yoktur ki ilim mevzuunda kibr-ü âzâmet hatıra gelmez.

    Sinan Paşa, felsefeye meraklı idi. Düşünüp incelemeden hiçbir hususta hüküm ve karar vermezdi. Bu sebeple bazı muasırları, hatta muhterem babası Hıdır Beyin onu vehim ve şek ile töhmetlendirdikleri riayet olunur. Belki onlarca öyledir. Fakat Paşa, kendisine itminan gelmeyen meselelerde hakikate nüfuz etmek için incelemeye lüzum görürdü. Bir gün babası Hıdır Bey ile yemek yerken bahse girişirler. Sinan Paşa, adetini bozmayarak tereddüt ve şek mesleğini istilzam eder. Hıdır Bey, hiddetlenerek “Sinan, sen o derece vehim ve şüphe içindesin ki ortada duran sahanın bakır oluşunda bile kendini tereddütten kurtaramıyorsun!” der. Sinan da, “Evet, öyledir; ne olduğunu anlamak için tahlil etmek icap eder” diye mukabelede bulunur.

    Sinan Paşa reybî bir zat değildi. Hakaik-i eşyanın halis bir mü’min ve muhibbi, mutasavvıf bir alimdi. Aşağıda bahsedeceğimiz “Tazarruname”si ilim, akide ve imanının şeffaf bir aynasıdır. Tasavvufa olan muhabbeti sevkiyle intisap eylediği Şeyh İbnii Vela’yı sık sık ziyaret eder ve bazen Şeyh Vefa camiinde halka vaiz ve nasihatlerde bulunurdu.

    Bir gün Fatih, hususî kütüphanesi için kendisinden bir kütüphane memuru sormuştu. Paşa, Molla Lütfi’yi tavsiye etti ve bu münasebetle Molla Lütfi’nin ilim ve meziyetlerinden bahis ile Padişaha onu medh eyledi. Padişah bu tavsiye üzerine Molla Lütfi’yi Kütüphane memurluğuna tayin etti. Kütüphane’de nadir ve şayanı istifade on iki bin cilt kitap bulunduğu rivayet olunmaktadır. Sultan Fatih, devlet işlerinde vakit buldukça kütüphaneye gelir, mütalâa ve tetebbu ile meşgul olurdu. Bu arada Molla Lütfi ile latifeleşmeyi ihmal etmezdi. Bazı latifeleşmeleri meşhurdur.

    Hükümdarlara karin olanlar aslanlara karin olanlar gibi kendilerini tehlikelere arz etmis olurlar. Bakarsınız ki bir hükümdar, etrafında bulunanlardan birinin en büyük kabahatini müsamaha ile karşılar, fakat bunlardan birinin ufak bir kusur ve hareketini şiddetle cezalandırır. Ömrü boyunca bu akıbetten masun kalmak bir talih meselesidir. Sinan Paşa’ya böyle bir talih yar olmadı. Bir hadise yüzünden Hicri 881 yılında padişah onu vezaretten azil ve hapsetti. Sinan Paşa’nın ulema arasında büyük bir mevkii olduğunu yukarıda yazmıştık. Paşamın uğradığı musibetten müteessir olan ulemanın ileri gelenleri Divan’da toplanarak bu kıymetli alimin serbest bırakılmasını, aksi halde kitaplarını yakıp memleketi terk edeceklerini padişaha bildirdiler. Bu galeyan üzerine Sultan Fatih, Paşayı serbest bıraktı. Fakat ulemanın galeyanı sükunet bulunca Paşayı Sivrihisar Kadılığı ile Sivrihisar Medresesi Müderrisliğine tayin etti.

    Acaba Padişahın gazabına sebep olan hadise ne idi? Bu malum değildir. Ve tarihler de yazmamaktadırlar. Yalnız ulemanın itiraz ve galeyanından ve Taşköprüzade’nin beyanından hapsi istilzam edecek bir hadise olmadığı anlaşılmaktadır. Bu zat Şakâyik’te şöyle der: “881 senesinde Padişah hazretlerinin Sinan Paşa ile mâbeyinlerinde azil icap eden bir kıssayı vahiye-i vahiye vaki olmağın vezaretten azledip hapseyledi” ve müteakip fikrada hapisten çıkarıldıktan sonra “Sivri- hisar’ın kadılığı ve medresesini verip riyaseti hükmü hükümet ve kaza ve siyadeti dersi itade ve ifazayi ol camii fünunu mütenevvia ve mecma-i ulûmu müteferriaya tevcih eyledi…” der.

    Her ne ise, Sinan Paşa, Sivrihisar’da mahzun ve mükedder olarak vazifelerini ifa ederken Sultan Fatih’in irtihali vuku buldu. Yerine geçen oğlu Sultan Bayazıt Sinan Paşayı yevmî 100 akça maaşla Edirne’de darül’-hadîs’e müderris tayin etti. Paşanın en kuvvetli ve olgun zamanı idi. Burada Şerh-i mevakıf’ın madde ve cevher bahsine haşiyeler yazdı ve Seyyidi Şerif merhumun mütalaalalarına karsı itirazlar ve işkaller irad etti. Bundan başka Paşanın, Menakıb-ı Evlivaya ait bir eseri olduğu gibi Fıkıhtan Hidaye’nin taharet bahsine dair mühim bir risalesi ve münacaatı havi “Tazarruname” adlı manzum ve mensur bir eseri vardır. Edebi kıymet ve din felsefesi bakımından “Tazarru- name” si pek ziyade şöhret bulmuş ve âmmenin takdirine mazhar olmuştur. Bazı parçalarını buraya naklediyoruz:

    Hitabiyat’ından:

    “Alimsin ki ilmine gayet yok, kadirsin ki kudretine nihavet yok, kadimsin ukul-i mütekaddimin ve müteahhirin daire-i kıdemine kadem basamaz. Hâkimsin, hükema-i evvelin ve ahirin hikmetin marifetinden dem uramaz.”

    Münacatından:

    Cihan padişaha hudalık senin 

    Ezel tâ ebed padişahlık senin

    Sen oldun hudavendi balâyü pest 

    Vücudünle oldu ne varsa hest 

    Verir vahdetinden haber kâinat 

    Revandır nesiminle abu hayat 

    Hitabat-ı sofiyanesinden:

    “İlâhi, ben yokken ne olacağımı, beni yaratmadan ne edeceğimi bilirdin. Benim ne kulpe yɑpışacağımı başıma yazmış, ne yola gideceğimi ezelde çizmiştin. Eğer ezelde kulluğa kabul ettinse fazıl senindir. Nimet bana. Eğer reddeyledinse adil senindir, hasret bana.”

    Görülüyor ki o zamanın tahrir ve nazım tarzına nazaran ifade sade ve rengîndir. Lâhızlardaki ahenk ve mazmunundaki azamet, Paşanın kudret derecesini göstermektedir. “Tazarruname”, uluhiyet, ubudiyet, sıfat-ı ilâhiye, aşk-ı ilahi, tazarru niyaz, tasavvuf gibi muhtelif mevzulara ait olmak üzere manzum ve mensur elli altmış sahifeyi mütecaviz bir eserdir. Kısmen Ebu’z-ziya matbaası mecmualarından birinde neşre olunmuştur. Tamamı yazma olarak kitapçılarda bulunabilir. Sinan Pasa Edirne’de feyzini neşrederken 891 senesi Seferinin 24. günü akşam üzeri vefat etmiştir.

    Merhum; alim, muttaki, salih fukara perver bir zat idi. Dünya malına asla kıymet vermezdi. Vefatında evinde cenazesini yıkamak için su ısıtacak odun bulunmadığı rivayet olunmaktadır. Allah gariki rahmet buyursun.

     

     

    (1) Tahsil çağında zevk ve eğlence yerlerinde, sinema ve tiyatrolarda geçen vakitlerle buralarda istikametini kaybeden zekalara acımamak elden gelmiyor.

  • Osmanlılarda Yetişen Büyük Türk Alimleri: Hıdır Bey

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, 1.Cilt, 4.Sayı

    Tarih: Temmuz 1956

     

    Beş altı sene evvel bir iş zımnında Mısır’a kadar bir seyahat yapmıştım. Orada bulunduğum bir buçuk ay içinde bazı alim ve üniversite talebesiyle tanıştım. Mısırlı kardeşlerimizin bilhassa yaşlıların Türklere karşı sevgileri olmakla beraber kendilerinde hoş görülmeyecek bir taassup vardır. Türk alimleri Arap ve Acem ayırt etmeksizin kitaplarında her İslam alimini tanıdıkları ve onlara ilim mertebeleri nispetinde kıymet verdikleri halde; sabık Şeyhülislamlardan Mustafa Sabri ve Ders vekillerinden Zahid Kevseri merhumlar müteaddit eserleri ve münazaraları ile Türklerin yüksek ilim ve irfan kuvvetini kendilerine bir defa daha ispat etmiş olmalarına rağmen Mısır münevverleri Türk alimlerinden bahsetmezler. Hatta, Ebu’s-suud Efendi ve Birgivi ve Molla Gürani merhumlar müstesna diğerlerinin isimlerini dahi bilmezler. Yenileri Garp alimlerini ve medrese mensupları Arap ve Acem alimlerini tanırlar. Camia (Üniversite) müdavimlerinden bir kaçı ile aramızdan geçen bir muhaverede Molla Yegan, Molla Fenari, Hıdır Bey ve meşhur Hocazade gibi büyük Türk alim ve filozofları şöyle dursun tarihle iştigal ettikleri halde müverrih Ali, Hoca Sadettin, Naimâ ve Cevdet Paşa gibi meşhur Türk müverrihlerinin isimlerini işitmemiş olduklarını hayretle anladım. Fakat garbın en kıymetsiz tarihçilerini işitmişlerdir. Ansiklopedilerini bunların isim ve resimleriyle süslerler. Şüphe yoktur ki bunda lisan bilmenin büyük dahli vardır. Mısır münevverleri ekseriyetle İngilizce ve Fransızca bilirler. Türkçe bilen ya yoktur veya nadirdir.

    Ne yazık ki şimdi bizim genç nesil dahi Türk büyüklerini tanımazlar. İşte bu durum karşısında Osmanlılar devrinde yetişen Türk alimlerinin hal tercemelerini yazmayı faydalı buldum. Bu yazıda yeni nesle İstanbul’un İlk Kadısı Büyük alim Hıdır Bey Çelebiyi tanıtmaya çalışacağım.

    Hıdır Bey Çelebi Hicri Dokuzuncu asır iptidalarında Anadolu ufuklarında parlayan ilim yıldızlarından biridir. Hicri 810 tarihinde Sivrihisar’da dünyaya gelmiştir. Babası Sivrihisar Kadılığında bulunan Celalettin Bey Çelebidir. Merhuma Bey denilmesi Sipahi sınıfından büyük bir aileye mensup olmasındandır. Baba ve dedesi dahi Mir lafzı ile yad olurlardı. Çelebi lafz da tazim ve tevkir ifade etmek içindir. Çelebi o zamanlar efendi, efendim, efendimiz yerinde kullanılırdı. Araplar bu mevkide mevla, mevlâna kelimelerini kullanırlar. Anadolu alimlerinden birçoğu Çelebi diye şöhret bulmuşlardır. Ahi Çelebi Yusuf, Hasan Çelebi, Abdülkadir Çelebi ve Süleyman Çelebi gibi. (1) 

    Hıdır Beyin Nasrettin Hoca’nın ahfadından olduğu mevsuken rivayet olunmaktadır.

    Hıdır Bey, ilk ilimleri babası Celalettin Çelebi’den öğrendikten sonra Ecille-i ulemadan Molla Yegân lakabı ile meşhur Mehmet bin Ermağan bin Halil’in (2) dersine devam ederek akli ve nakli ilimleri ondan tahsil etmiş ve tahsilini bitirdikten sonra Sivrihisar’da Müderris olmuştur. Hıdır Bey yaradılışında meknuz olan fartı zeka ve dirayetle esrarı kainati tetkik ve taharriye koyulmuş, ulum-u-garibe yani Riyazi, Tabi, Hey’i gibi ilimlerde de asrının feridi olmuştur. Şekâyik-ı Numâniyye müellifi Taşköprüzade, Molla Fenari’den maada Hıdır Bey gibi eski ve yenilerde ulum-u nadireye vakıf bir kimse gelmediğini yazar.

    Hıdır Bey Çelebi, hocası Molla Yegan’in kızı ile evlenmiş ve Allah ona büyük alimler arasında hakim ve alim Sinan ve fakih ve Fadıl Yakup ve Ahmet Paşalar gibi üç oğlan ve salihat-ı nisvandan hayırsever Sultan Hatun ve Fahru’n-nisa adlarında iki kız evladı ihsan buyurmuştur. Sinan, Yakup ve Ahmet Paşalar tedris, kaza ve ifta makamlarında memleketin irfan ve adaletine meşkur hizmetler yapmışlardır. (3)

    Sultan Fatih’in bidayeti saltanatlarında Edirne’ye, bir rivayette Arap, diğer bir rivayete göre Acem ulemasından bir zat gelmiş ve mevcut ulema bununla münazaradan aciz kalmıştı. Bu halden çok müteeesir ve muzdarip olan Fatih’e, Hıdır Beyden bahsedilmiş ve derhal Hıdır Bey Sivrihisar’dan Padişahın sarayına davet olunmuştur. Hıdır Bey, davete icabetle Sipahi kıyafetinde Edirne’ye gelmiş ve Padişahın huzurunda şekli şemayiline istihfafla bakan o zat ile aralarında cereyan eden mübahasede onu tam ve kesin bir mağlubiyete uğratmıştır. Bu hal Padişah Hazretlerinin pek ziyade sevincini mucip olmuş ve hatta mübahase esnasında yerinden kalkmak ve oturmak suretiyle mübahasenin cereyan tarzından mütevellit heyecanını gizleyememiştir. İşte o günden itibaren Hıdır Beye karşı sevgi ve teveccühü artan Padişah kendisini Bursa’da Sultan Medresesine (Yeşil Medrese) müderris tayin etmiştir.

    Fatih merhum ilmi münazaralardan ve müşaareden hoşlanırdı. Zaman zaman mümtaz ilim ve irfan sahiplerini toplar, mühim ve müşki mevzular üzerinde münakaşa ettirir ve münakaşaya kendisi de iştirak ederdi. Bu esnada hükümdarlık sıfatından muvakkaten tecerrüd ederek ilmi bir heyetin bir uzvu gibi hareket eylerdi. İlmi kudreti görülenlere atiye ve iltifatlarda bulunurdu.

    Hiç şüphe yoktur ki Fatih devrinde az müddet içinde ilim seviyesinin yükselmesi bu terğip ve teşvikin eseriydi. Padişahın gayesi de bundan ibaretti. Taşköprüzade Şakayik’de Fatih devrindeki birinci sınıf ulemayı altmış küsur ve mezanna ve mutasavvufları yirmi olarak kaydeder. İtila devrinde bu adetler daima yükselmiştir. Fen, sanat ve tababet erbabı da aynı nispette artmakta idi.  Daha evvelki Padişahlar zamanlarında da hal böyle idi. İlim ve ümeraya son derece ehemmiyet verilmekte idi

    İstanbul’un fethinde Hıdır Bey İstanbul Kadılığına tayin olunmuştur. İşte İstanbul’un ilk kadısı bu büyük alimdir. İstanbul Kadılığında kemal-i adl ve hakkaniyetle vazifesini ifa etmiştir. Bu esnada Padişahın arzu ve işareti üzerine Kadı Siracüddin Mahmut Bin Ebubekir Ermevi’nin mantık ve hikmete dair telif eylediği Metaliü’l-Envar adlı eserini tevsi’ ve izah suretiyle Farsça’ya terceme eylemiştir. Metaliü’l-Envar ulema arasında o mevzuda yazılan kitapların en mühimi olarak takdirle karşılanmıştı. Bu kitap üzerine salahiyetli zevat tarafından şerhler ve haşiyeler yazılmıştır. Hıdır Beyin tercemesi Ayasofya kütüphanesinin fihristinin mantık kısmında 2488 numarada kayıtlıdır. Merhum burada Padişah bu eserin Farsçaya tercemesini niçin arzu ettiğini ve bu münasebetle Fatih’in ilim sahasındaki yüksek mevkii ve derecesini anlatır. Bu tercemenin bir kısmı 861 ve diğer kısmı 862 tarihlerinde ikmal edilmiştir. Tercemenin pek beliğ ve rengin bir üslupla yazılmış olduğunu söylemeye ihtiyaç yoktur. Çünkü merhum, Arapça ve Farsçayı da ana lisanı Türkçe gibi bütün incelikleriyle ve edebiyatı ile bilir ve her üç lisanda nazım ve şiirler ibda’ ederdi. Müstezat tarzında tanzim ettiği “Kaside-i Taiyye”sinden başka bir “Kaside-i Nûniyye”si vardır ki ulema ve üdeba arasında pek makbul ve muteberdir. Bu kasidede itikat ve kelam’a ait bütün meseleler meharetle ifade olunmuştur.

    Elhamdülillahi âli’l vasfi ve’ş-şani, Münezzeh li hükmi an âsâri butlani

    Beytiyle başlayan bu kaside 90 küsur beyitten müteşekkildir. Fakat 300 beyte ancak sığabilecek olan kelâm meseleleri tam bir maharetle bu 90 küsur beyitte ifade olunmuştur. Lafızlardaki ahenk ve letafet ve mazmunundaki şümül ve metanetle hala kıymet ve revnakını muhafaza etmektedir. Bu kasideye müteaddit şerhler yazılmıştır. En kıymetlisi Şakirdi Bülendi, Hayali merhumun ilk olarak yazdığı şerhtir. 

    Malumatının çokluğundan kinaye olarak ilim dağarcığı manasına “Cirabü’l-ilim” denilen Hıdır Bey diğer bazı alimler gibi ilminin genişliği nispetinde çok kitap yazmamış ise de Fatih’in muallimlerinden Hoca Hayrettin ve Molla İlyas ile Hoca Zade, Muslihu’d-din Kestelli ve Hayali gibi yüzlerce, kendileriyle iftihar edilecek, alimler yetiştirmiştir. Fazla eser vermesine iptidaları tedrisle ve son zamanlarında yorucu kaza ve Devlet işleriyle meşguliyeti mani olmuştur. İstanbul Kadılığı zamanı en olgun ve eser verecek çağı idi. Fakat bu vazifenin istilzam eylediği meşguliyetin çokluğu buna mani olmuştur.

    Çünkü, bilindiği üzere o tarihlerde birçok idari işlerle beraber Belediye ve Esnaf işleri kadılara mevdu vezâiften idi. Bunları hüsnü suretle ifa lazımdı. Devlet işlerinde asla müsamaha bilmeyen ateşin tabiatlı bir Padişah’ın gözü önünde yedi sene İstanbul Kadılığında kalması bu sahalarda da ne derecelerde dirayet ve kifayet sahibi olduğuna en açık bir delildir.

    Kıymetli Doktorumuz Saheyl Ünver’in tetkik ve tetebbularına göre Fatih Hazretleri o tarihlerde küçük bir köyden ibaret olan bugünkü Kadıköyü’nü kendisine arpalık olarak vermiş ve bu münasebetle bu köye Kadıköy denmiştir

    Hıdır Bey, İstanbul’da kaza vazifesini yaparken 863 Hicri tarihinde irtihal eylemiştir. Bazı eserlerde hicri 860 tarihinde vefat ettiği yolunda görülen rivayet kat’i olarak yanlıştır. Merkadi İstanbul’da Şeyh Vefa yakınında Necati merhumun medfun bulunduğu Tekkededir. (4)

    Hıdır Bey’in vefatından sonra İstanbul Kadılığına Fatih’in “zamanımızın Ebu Hanife’sidir” diye tebcil ettiği meşhur Molla Hüsrev tayin olunmuştur. Bu devirlerde adalete pek ziyade ehemmiyet verildiğinden merkez ve mülhakat kadılıklarına mümtaz alim ve fakih zatlar intihap olunurdu.

    Hıdır Bey, vakur, muttaki, hayırsever bir zat idi. Süheyl Ünver, tetkik ettiği arşiv kayıtlarında Hıdır Bey Medresesi namında bir medrese olduğunu, fakat mazinin tahripkâr eliyle yok olan eserler gibi meydanda olmadığı ve hatta nerede bulunduğunun tayini de mümkün olamadığı yazar.

    Bazı hüccetlerdeki imzalarından anlaşıldığına göre Kadı iken yazdığı hüccetlere çok defa imzasını Arapça manzum olarak koymuştur. Hüccetlerin tanzim tarihi yazı ile sonunda yazıldığından imza mahallinde tarih konmazdı. Bir hüccetteki imzası şöyledir:

    Sahhe mazmunuhu bikavli *** 

    Şehidü sümme kubilu bikabul

    Hıdır Bin Celâl emdahu 

    Kadiyen fi diyarı İstanbul

    Türkçesi:

    Bu hüccetin mazmunu adil kimselerin şayanı kabul olan şahadetleriyle sabit olmuştur. İstanbul diyarınn kadısı Hıdır bin Celâl onu iman ve tasdik etti.

    Hıdır Bey hakkında daha fazla tafsilat için kıymetli doktorumuz Süheyl Ünver’in “Hıdır Bey Çelebi” adlı eserine müracaat edilmelidir.

    Dipnotlar:

    (1) El-Fevaidü’l-Behiyye 240. 

    (2) Molla Yegan, Aydın vilayetinde bir zattan teallüm ettikten sonra Osmanlıların ilk Seyhülİslam: Şemsettin Fenari’den ikmali tahsil etmiştir. Akli ve nakli ilimlerdeki kudret ve kemaliyle az zaman içinde şöhret bulmuş ve Molla Fenari’den sonra ilmi riyaset mevkiine geçerek umumun üstadı olmak bahtiyarlığına nail olmuştur. Bursa’da tedris ile meşgul olan Molla Yegan, Hıdır Bey, oğlu Mehmet Şah ve Yusuf Bali gibi fudalanın sebebi feyzi olmuştur. Bir aralık Bursa Kadılığına tayin olunmuş ve adl-ü hakkaniyetle bu vazifeyi ifa eylemiştir. Halk nazarında pek yüksek mevkii olduğu gibi Sultan Murad’ın teveccüh ve ikramlarına nail olmuştur. Mufassal hal tercemesi Şakayık’da yazılıdır.

    (3) Sinan Paşa’nın ilim ve fazlını, yetiştirdiği zevatı, hayatında tesadüf ettiği ıztrapları ayrı bir yazıda izah edeceğiz.

    (4) Osmanlı müellifleri Bursalı Tahir Bey merhum sahibi Hıdır Beyin kabrinin yerin! şöyle tarif eder: “Hıdır Beyin kabri Vefa’dan Zeyrek’e giden caddenin sağ tarafındaki mescit haziresindedir.”

  • Osmanlılarda İlk Üniversite

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: Hilal, 1.Cilt, 2.Sayı

    Tarih: Aralık 1958

    Beş-altı yüz sene evvelki ilim ve irfan hayatımızla bugünkü irfan durumumuzu mukayese ederek daha çok çalışmak için Osmanlıların itila devrindeki ilim hayatıyla ilk üniversite hakkında kısaca malumat vermeği ve mevzuu ilim ve âlime taalluk etmek münasebetiyle İslam’da ilmin mevkiinden ve İslam devletlerinde ve bu meyanda Osmanlı İslâm Devleti’nde ilim ve irfan hayatından bahsetmeği faydalı bulduk.

    İslâm şeriatı akıl ve şuura hitab ettiği ve esasen medarı teklif akıl olup akın kemali ilim ve irfana mütevakkıf bulunduğu cihetle Allah ve Resul-i Kerimi Hazreti Muhammed (s.a) ilmi en yüksek mertebede tutmuş ve doğrudan doğruya ve vesile düştükçe insanları ilme teşvik buyurmuşlardır. Nitekim Kur’an-ı Kerimin nüzulü kainatı halk eden Rabbinin ismiyle oku hitabı celili ile başlanmıştı. İlim ve erbabı “Bilenlerle bilmeyenler müsavi olur mu?” meâlinde olan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle cahil ve cehalet sahipleri tezyif ve takbih olunmuştur. İslamiyet ilme teşvikle kalmayıp Hazreti Resul-i Ekrem “Çinde bile olsa ilim arayınız.”,“İlim tahsili her müslim ve müslime için bir farizadır” mealinde olan hadisi şerifleriyle tahalli ilmin lüzum ve vucubunu beyan buyurmuşlardır.


    Müslümanlıkta ilim asl olduğundan İslam müctehid ve fakihleri dâr-ı İslamda (islâm diyarında) cehil özür değildir düsturunu bir umde olarak ilan etmişlerdi. Bu mevzuda varid olan islami nass ve eserlere muttali olan insaf ve idrak sahibi her ferd müslümanlık kadar ilim ve irfana kıymet veren bir din ve meslek olmadığına hükmetmekte tereddüt etmez.


    İşte o şuur ve imandır ki vakti saadetten itibaren nur ve hidayete kavuşanMmüslümanlar büyük Peygamber ve ilahi muallimden okuyor, öğreniyor, cehl zulmetinden sıyrılıyorlardı. Mütezayid bir şevk ile bu faaliyet devam etti. Büyük âlimler, müctehidler, mütefekkirler yetişti. Matbaa gibi teksir alet ve vasıtası olmadığı halde ahlaflarına yüz binlerce cilt eserler bıraktılar. Bu faaliyetin derece ve azametini anlamak için asırların tahribkâr takallubatından masun kalarak kütüphanelere intikal eden muhalledat-ı ilmiyenin fihristini gözden geçirmek kâfidir. Müslümanlıkta ilim ve irfanın nasıl başlayıp nasıl seyrettiğini ve son zamanlarda küsufa uğramasının sebeplerinin izahını başka bir makaleye bırakarak son asırlarda Anadolu’da yaşayan İslam cemiyetlerinde ilim hayatının ne durumda olduğunu kısaca arz edeceğiz.


    Anadolu’da Selçukîler ve civar devlet ve beyliklerinden en büyük köylere varıncaya kadar sıbyan mektebleri, şehir ve kasabalarda medreseler vardı. Heymenişin kabile ve aşiretlerde de çocukları okutmak ve namazlarını kıldırmak için fakihler bulunurdu. Nitekim halen böyledir.


    Mektep ve medreseler kısmen hayırsever zatlar tarafından ve kısmen devlet tarafından, devlet olarak, vücuda getirilmekte idi. Medreselerde tedris olunan ilim din ilimlerine münhasır değildi. Kelam; hikmet, hendese, ve heyet gibi ilimlerin de talim ve tedrisine ihtimam olunurdu. Tevsii malumat yapmak isteyenler etrafta iştihar eden büyük alimlerin halka-i tedrisine koşar ve bazıları mukarrıı ilim olan Mısır, Bağdad, Şam gibi şehirlere giderek ikmal-i tahsil ederlerdi.

    Osmanlılar Anadolu’ya gelince onlar da ilim ve erbabını mevkii ihtiramda tuttular ve ilme fevkalade ehemmiyet verdiler. O derecede ki Alimler, Kadılar, Kadı askerler, Sultanların müşaviri hass-ı mevkiinde idiler. Mühim ve muazzam işler bunlarla müşavere olunur. Kanun ve nizamlar bunların reyiyle karara bağlanırdı. Sultan Orhan ilk defa Alim ve Hakim yetiştirmek üzere İznik’te bir medrese inşa etti. Ve hocalıklarına Davud-i Kayseri, Taceddin-i Kerderi ve Alaaddin-i Esved gibi büyük alimleri getirdi. Bu medreseden Çandarlı Kara Halil gibi mümtaz din ve idare ve siyaset adamları yetişmişti. Sultan Orhan devlet ve cemiyet işlerinde bu medrese ve siyaset adamları yetişmişti. Sultan Orhan devlet ve cemiyet işlerinde bu medrese müderrisleriyle ve buradan yetişen alimlerle istişare ederdi. Osmanlılarda ilk açılan medrese budur. Bu medreseye sonraları Hatipzade ve Hayalî gibi çok kudretli meşhur alimler, müderris tayin olunmuş ve kıymetli zevat yetişmiştir. Bu medreseden sonra feth olunan şehirlerde bilhassa Bursa’da müteaddit medreseler inşa olunmuş ve başlarına kudretli alimler getirilmiştir. Teşnegâni ilmü marifet bu medreselere koşarak iktisabi feyz ettiler. Şemsüddin-i Fenari, Gazizade-i Rumi, Molla Yegan namıyla maruf Muhammed bin Armağan, Aylasoğ Gadısı, Molla Güranî, Molla Hüsrev, Muhammed Zirek, Hızır Bey, Hızır …, Hocazade Hayalî, Sinan Paşa gibi yüzü mütecaviz esatize o asrın eazımındandı. Bunlardan bazıları şer-i ilimlerle beraber felsefe, riyaziye, tabiiyye ve heyette ve diğerleri ilm-i kelâm, şiir ve edebiyatta yüksek mevki sahibi idiler.


    Alimlerin adediyle mütenasip olarak ilim menbaları durmadan artmakta idi, İstanbul’un fethini müteakip: ilim ve irfansız bir cemiyetin beka ve saadeti mümkün olamayacağını bilen büyük hükümdar Fatih Sultan Mehmet her sahada hususiyle şeri sahada alim yetiştirmek için numune olacak meşhur medreselerini tesis etti. Türlü türlü iltifat ve teşviklerle etrafta bulunan meşhur ilim adamlarını makarrı saltanata celbederek bu medreselerin başına geçirdi.


    Kısa bir müddet zarfında bu ilim müessesinden sayılamayacak kadar din, hukuk alimleri, şiir, fen ve san’at bilginleri yetişti. Bir taraftan da Enderun da muhtelif ilimlerle birlikte askerlik, fen sanat ilimleri ilerlemekte idi. İşte Osmanlılarda ilk tesis olunan Darü’l-Ulum (Üniversite) bu medreselerdir. Gerçi bu medreselerden evvel Ayasofya ve Zirek medreseleri gibi medreseler tesis olunmuştu ve daha evvel Selçukiler ve Anadolu beyleri ve hayırsever müslüman ahali tarafından inşa olunan medreseler vardı fakat hiç biri teşkilat ve hocaları bakımından Fatih medreseleri derece ve seviyesinde değildi. Vaktiyle Nizamülmülk’ün himmetiyle biri Bağdat’ta Nizamiye Medresesi (1) ve diğeri Nişabur’da Nizamülmülk medresesi adlı medreseler en büyük Darü’l-Ulum halinde idi. Hele Bağdat’taki medrese-i Nizamiye meşhur seyyah İbn-i Batuta’nın tasviri gibi darb-ı mesel halinde şöhret bulmuştu. Fakat Fatih medreseleri daha geniş teşkilatı ve sıkı imtihanları ile o ve benzeri müesseselerin fevkinde idi, Fatih külliyesinin derece ve teferruatı şöyle idi:


    1. Hariç

    2. Dahil

    3. Musile-i Sahn

    4. Sahn

    Meslek-i ilmiye intisab etmek isteyenler evvela hariç dersleri medreselerinde ulemadan bir zatın derslerine devamla mukaddimat-ı ulumu öğrendikten sonra hocalarının şehadet ve delaletiyle dahil medreselerde diğer bir zatın dersine devam ederek burada tedrisi meşhur olan ilimleri tahsil eder ve ancak bu suretle Sahn medreselerine girmeye liyakat keabedebilirdi. Birinciye Hariç ve ikinciye Dahil dersleri denirdi. Tarihlerin beyanlarından anlaşıldığına nazaran Hariç dersleri Vüzera medreselerinde, Dahil dersleri Sultan medreselerinde verilirdi. İlave edelim ki bu cihet ve müfredat programları kati olarak malum değildir. Buralardan mezun olanlar doğrudan doğruya Sahn medreselerine (âli kısma) giremeyip bu medreselerin ihzari kısmı musabesinde olan ve Musıle-i Sahn denilen küçük medreselerde müretteb dersleri muvaffakiyetle tahsil etmekle lâdı (…) .

     Fatih medreselerine Sahn-ı Seman medreseleri denir ki (2) Fatih Cami Şerifinin iki canibinde kargar sekiz medreseden ibarettir. Arkalarında yani Akdeniz tarafında olan medreselerin arkasında dört ve Karadeniz tarafımdaki medreselerin arkasında dört ki ceman sekiz küçük medrese vardır ki bunlara Tetimme ve Musıle-1 Sahn medreseleri denir. Fatih merhumun vakfiyesinde Sahn medreseleri Medrese-i Âliye ve Tetimler Medarisi Suğra (Küçük medreseler) tabiriyle ifade olunmuştur. Tetimme medreselerinde sahne geçen danişmendler ders verirlerdi. Hariçten Dahile ve Dahilden Musile-i Sahn a ve Musile-i Sahn’den Sahin’e (âli medreselere) yükselmek için isbat-ı liyakat etmek şarttı. İmtihansız bir dereceden diğer dereceye geçilemezdi. Hariç ve Dahil derslerini tahsil edip Musile-i Sahn’e girenler burada tedrisi meşrut olan dersleri muvaffakiyetle ikmal ettikten sonra isimleri Divan– Hümayün’e kaydedilir ve kendilerine Tuğra-yı Hümayun’la müveşşah mülâzım rüusü verilirdi. Bunlar hangi ilim şubesinde ihtisas yapmak istiyorlarsa Sahn’da o derslere devam ederlerdi. 


    Musile-i Sahn’dan mezun olup isimleri Divan-ı Hümayün’a kaydolunanlar İstanbul, Edirne ve Bursa gibi büyük şehirler müstesna olmak üzere Kadı (Hakim) tayin olunabilirdi. Hem Hariç Hem Dahil derslerini ihmal edenlerle Mülhagattaki medreselerde okuyup muvaffak olanlar ilâm, zabit ve sicil ilimlerinde isbat-i ehliyet etmek şartıyla küçük kazalarda Kadı ve Naib  olabilirlerdi (3).


    Kadı olmak için Sahn’da ihtisas kesbetmek şart değildi. Bu ancak müderris olmak için şarttı. Çünkü o devirde en mühim addolunan mertebe müderrislik yani hocalıktı. Sahn’da tahsilini muvaffakiyetle ikmal edenler evvela aşağı derecede bir müderrisliğe tayin olunur ve derece derece terakki ederdi. Mea-heza eserleriyle veya ilim ve fazlı ile iştihar edenler padişah tarafından yüksek mevkilere geçirilmekte idi. 


    Sahn medreselerinde müderris veya buradan mezun olanlar mühim kadılılıklara veya kadı askerliklere tayin olunabilirlerdi.

    NOTLAR:

    (1) Bu medrese hakkında (İslam) mecmuasında “İslam’da İlk Üniversite Ünvanı” altında malûmat vermiştik.

    (2) Bu medreselere Sahn medreseleri denmesi şehrin ortasında olmak veya caminin sahnında olmak münasebetiyledir.

    (3) Naib bazı işleri görmek ve bazı şehirlerde davaları hall-ü fasl etmek üzere kadılar, kadı askerler tarafından nasb olunan hakim demektir.

  • İrade

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam

    Tarih: Haziran 1961

    İrade

    İrade nedir? İnsanın fiil ve hareketi nasıl vücuda gelir? Başka bir kudret ve iradenin tesiri altında mı, yoksa müstakillen kendi kudret ve iradesiyle midir? Asırlardan beri âlimler, filozoflar ve İslam ulema ve hukemâsı bu mesele etrafında çalışmış, aralarında uzun münakaşalar olmuş, fakat kat’i bir netice elde edilememiştir. Hâlâ çalışmalar, münakaşalar devam etmektedir. Pek yakın bir mazide ilim ve felsefe âleminde tanınmış olan sabık şeyhülislâm merhum Mustafa Sabri Efendi ile yine tanınmış âlimlerimizden merhum Mehmed Zâhid Kevserî arasında Mısır’da Camiu’l-Ezher Şeyhi Meragî’nin iştirakiyle cebir ve ihtiyar mevzuunda uzun ve hararetli münazara ve münakaşalar olmuş ve her biri iddiasını ispat ve teyit için kitaplar, risaleler ve makaleler neşr etmişlerdir. Bu kıymetli eserlerden dikkati en çok çekeni Mustafa Sabri Efendi’nin yazıp neşrettiği “Mevkifu’l-beşer tahte sultâni’l-kader” adlı mufassal eserdir. Bu münakaşalara rağmen meselenin 1200 sene evvelki müşkül ve mudil durumunda bir terakki kaydedilememiştir.


    İrade meselesi İslam âlim ve mütefekkirleri arasında olduğu gibi dinli ve dinsiz dünya âlim ve filozofları arasında da ihtilaflıdır. Filhakika ilmu’n-nefs mesailinden ve şüûn-i nefsiyeden bulunan irade dünyevi ve uhrevi mesuliyetlerin dayanağı, hukuk ve ahlâkın temeli olmak itibariyle müstesna bir ehemmiyet arz eder. Burada irade meselesine ait fikirleri bütün incelikleriyle mütalâa ve izaha imkân olmadığından mevcut mezhep ve mesleklerle delillerini beyanla iktifa edeceğiz. Esas itibariyle bu mezhepleri üç grupta mütalâa etmek mümkündür.


    1) Mutlak cebir

    2) Mutlak ihtiyar

    3) İrade-i cüz’iye


    Cebir mezhebinde bulunanlar kudret ve irade-i beşeriyeyi inkârla insanın fiil ve hareketi cemadâtın hareketi gibi cebrî ve iztırarî olduğunu iddia ederler. Cebir itikadı çok eskidir. Bu akide İslamiyet’ten evvel muhtelif kavimlerde mevcut idi. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bugün dahi bu fikir ve itikatta bulunan insanlar ve filozoflar vardır. İslamiyet’ten evvel Cehm b. Safvan’ın riyasetinde bir hizip Kur’an’daki bazı ayetleri münferiden ele alarak cebre zâhib olmuşlardı. Fakat çok geçmeden ehl-i sünnet ulemasının ikame ettikleri nakli ve akli hüccet ve deliller karşısında bu akide muzmahil ve etbâ’-i munkariz oldu. Cebir akidesi vahdet-i vücut akidesinin bir neticesi idi. Bu fikirde bulunanlar vahdet-i vücuda kâildiler.

    Cebirciler “Allah her şeyin hâlıkıdır”, “Şöyle ki her şey Allah’tandır”, “Sizi ve işlediklerini halk eden Allah’tır” mealinde olan ayet-i kerimelere istinat etmiş fakat “Kim fenalık yaparsa onunla mücazat olunur”, “Allah insanın kudretinin fevkinde bir şey teklif etmez”, “İsteyen iman etsin isteyen kâfir olsun” gibi müteaddit ayet-i celîleler üzerinde imali fikir etmemişlerdir.

    Bir de îcâbî mezhebi vardır. Bu mezhepte olanlar beşer fiil ve hareketlerinin diğer olaylarda olduğu gibi değişmeyen tabiat kanunlarının tesiri altında vukua geldiğini itikat ederler ve bunlar akidelerini bazı delillerle ispata çalışırlar. Ezcümle şunları ileri sürerler:

    1) İnsan ancak meylettiği şeyi ister, irade son meyilden ibarettir.

    2) Ruh daima kuvvetli dâî ve saiklara meyleder. İrade bu devâî ve sevaikin zaruri neticesidir.

    3) İnsanın kendisini muhtar addetmesi fiilinin vukuunda âmil olan illet ve müessirâtı bilmemesinden ileri gelmektedir.

    4) Bir cemiyette katil, darp, cerh, dâva gibi fiiller kemiyet-i sabite halinde vaki olmaktadır. İnsanda ihtiyar olsaydı bu silsile-i vukuat böyle olmazdı. Bu delillerden üçü şüûn-i nefsiyeden, sonuncusu istikrâdan istihraç olunmuştur.

    Bu deliller, muarız ve muhalifler tarafından ilmî ve kanaat verici delillerle cerh edilmiştir. Bu mezhep cebriye mezhebiyle netice itibariyle birdir. Her iki mezhep de beşer, fiilinde muhtar olmayıp muztar olduğu itikadındadır. Yalnız fiili vücuda getiren kudret bakımından aralarında fikir ayrılığı vardır. Cebirciler insan fiillerinin irade-i ilâhiye ile vukua geldiğini, îcâbcılar tabiat kanunlarının zarurî bir neticesi olduğunu iddia ederler.

    Şüphe götürmeyen bir hakikattir ki titremek, acımak, aksırmak gibi ıztırârî hareketlerle ihtiyârî hareketler menşe ve mahiyet bakımından bir değildir. Vicdan ve akli burhanlar buna şahittir. Yukarıda meallerini yazdığımız ayet-i celîleler muktezasınca her şey ve her fiil Cenabı Hakkın mahlûkudur. Lâkin beşer fiillerinin Cenabı Hak tarafından halk edilmiş olması insanın fiilinde dahli olmadığına delâlet etmez.

    Mutlak ihtiyara kâil olanlar fiil ve hareketini yaratan, vücuda getiren insandır; bunda başka bir kudretin, Allah’ın isteyip istememesinin tesiri yoktur derler. Cebir fikrinde ne derece tefrit varsa mutlak ihtiyar fikrinde o derece ifrat vardır. Bir kere insanın bir fiil vücuda getirebilmek için o fiilin nasıl vücuda geleceğini ve o fiili ve vücuda getiren ahval ve keyfiyetleri bilmek lâzımdır. Bir şahıs yürür fakat bu hadisenin hangi illet ve şerâit altında tekevvün ettiğini bilmez. Şu hale göre o şahsa fiilinin hâlıkıdır denemez. Bu mezhep ve akide yukarıda meallerini yazdığımız Kur’an naslarına da muhaliftir.

    Bugün Müslümanlar ve alelhusus ehl-i sünnet arasında hâkim olan kudret ve irade akidesidir. Allah insanları külli ve cüz’i kudret ve irade gibi birtakım kuvvetlerle mücehhez olarak yaratmıştır. Kudret-i külliyenin bir fiile taallukuna kudret-i cüz’iye ve irade-i külliyeyi fiil veya terkten bir tarafa tevcihe irade-i cüz’iye denir. İnsan iradesini fiil veya terkten bir tarafa tevcihi ve kudret-i külliyenin o tarafa taalluku ile âdet-i ilâhiye muktezasınca Allah o fiili halk eder. Cenabı Hak o fiili kulun kudret ve iradesi olmaksızın da halka kadirdir. Fakat sünnet ve âdeti ilâhiyesi böyle cârî olmamıştır. Halk için kulun fiil ve iradesinin taallûku lâzımdır. Kur’an’ı Kerim’de kesb ile tavsif buyurulan hal ve keyfiyet budur. Kulun kudret ve iradesinin fiile taallûkudur. İşte İslam akidesi böylece iki esasa dayanır:

    1) Her şeyin hâlıkı Allah’tır.

    2) Her fert kesbi sebebiyle dünya ve ahirette hayır ve şer fiilinden mesuldür. 

    Yalnız ehl-i sünnet âlimleri arasında kudret ve iradenin ve kesbin izahında düşünüş ayrılığı vardır. Bu ihtilaf ve münakaşalar daha ziyade Eş’arî mezhebinde olan âlimlerle Mâturîdî mezhebi uleması arasında cereyan etmiştir. Gerek Eş’arî gerek Mâturîdî mezhebinde olanlar insanda kudret ve iradenin vücudunda müttefiktirler. İhtilaf o kudretin tesir ve irade-i cüz’iyenin mahiyetindedir. Meselenin en müşkül ve gâmiz tarafı budur. Bu hafâ ve gumûz büyük İslam âlim ve filozofları arasında muhtelif tefsirlere yol açmış fakat her izah bir işkalle karşılaştığından tatminkâr ve kanaatbahş bir netice elde edilememiştir.

    Filhakika iradenin fiil veya terkten bir tarafa teveccühü şuur üstü veya şuuraltı bir saikin tesiri altında vuku bulmaktadır. Şu muhakkaktır ki irtiâş gibi hareketlerle ihtiyârî dediğimiz hareketler arasında apaçık fark vardır. Mesele bu farkın menşe ve mahiyetini anlamaktadır. Hulâsa olarak denilebilir ki irade müşkülesi insan muammasının sırlarından biri olarak dün olduğu gibi bugün de karşımızda durmaktadır.

    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/4906/9005