Kategori: Ahmet Hamdi Akseki

  • Mâddiyyûn ve Meslekleri – III

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 11 Şaban 1330

    Üçüncü fırka da diyordu ki: Ecrâm- ı ulviyye ve onun bulunduğu heyet kıdem-i şahsiyye ile kadîm olduğu gibi silsile-i hayvânât ile nebâtât da kıdem-i nevʿiyye ile kadîmdir fakat büzûr-ı nebâtiyye ve cerâsîm-i hayvâniyyenin cüzʾiyyâtından hiçbir şey kadîm değildir. Ancak her bir cürsûme ile büzûr bir kalıp menzilesidir ki diğer cürsûme ile büzûrdan o kalıba müşâkil olanlar onda tekevvün ederler.

    Diğerlerinin kavilleri gibi bunların da zâhib olduğu bu nazariye pek muhâkemesiz, binâenaleyh bedîhiyyu’l-butlândır. Çünkü bu davânın sıhhatine kâil olmak için mutlakâ müşâhedâta göz yummak, kânun-ı tabîattan gâfil olmak lâzımdır. Zîrâ dâimâ gözümüzün önünde duran bir hakîkattir ki: Hilkati nâkıs olan hayvânâtın pek çoklarından, tâmmü’l-hilka hayvânât tevellüd eylediği gibi hilkati tâm olan bir hayvandan da aslına muhâlif olarak nâkısu’l-hilka veyâhut zâidü’l-hilka hayvanlar meydâna geliyor. İşte silsile-i hayvânât üzerinde cârî olan şu hâl bunların davâ-yı bâtıllarının sehâfetini tamâmıyla ortaya koymaktadır.

    Bunlardan bir cemâat de şu yolda beyân-ı mütâlaada bulundular: Envâʿ-ı hayvânât ile nebâtât, hâlât-ı muhtelifede dönüp dururlar; mürûr-ı zamân, tekerrür-i eyyâm ile muhtelif sûretler aldılar, en sonra meşhûdumuz olan suver ve heyʾete vâsıl oldular. Bu reʾy-i bâtıla kâil olanların evveli meşhûr Epikür’dür. Bunun zuʿm-ı fâsidine göre insanlar geçirmiş oldukları etvârın bazılarında vahşî hayvanlar gibi vücûdunun her tarafı kıllar ile mestûr imiş fakat insanlar dâimâ bulundukları tavırdan tavr-ı âhara intikâl ederek tedrîcî bir sûrette tekâmül ede ede şu görülen sûret-i hasene ve halk-ı kavîme vâsıl olmuşlar; bunlara göre sûretin bir hâlden diğer hâle tebeddülüne, nevʿin terakkîsine illet, mürûr-ı zamândır.

    Fakat bunlar mürûr-ı zamânın bu sûretle illet olabilmesine dâir ne bir delîl getirebiliyorlar ne de burhân üzerine istinâd ediyorlar; yalnız bir davâdır gidiyor. Bu mezhebin de zamânımızdaki mâddiyyûn mezhebinden başka bir şey olmadığı tezâhür ediyor. Hatta bunun mezhebine, efkârına zamânımız mütefekkirleri şâyân-ı ehemmiyet bir şey bile ilâve edemiyorlar.

    Kıdem-i envâʿa kâil olmak epeyce bir zamâna kadar devam edip gelmişti fakat ne zamân ki “ilmu tabakâti’l-arz” bu mesâil-i muallaka-i tabîatın üzerindeki muzlim perdeleri kaldırdı, o zamân mevâlîd hakkında kıdem-i nevʿiyyeye kâil olanların kavillerinin butlânı anlaşıldı.

    Bundan sonra müteahhirîn-i mâddiyyîn evvelce dermeyân ettikleri fikirden rücûʿ ederek hâdis olduğunu söylediler. Maʿa-hâzâ bu defa da iki bahiste ihtilâf ettiler:

    1- Cerâsîm-i nebâtiyye ve hayvâniyyenin ne sûretle tekevvün eylediği, bu mesele hakkında serd-i mütâlaa eden efkâr-ı muhtelifeden birisi şu yolda beyân-ı mütâlaa ediyordu: Küre-i arz, küre-i şemsten ateş-feşân bir hâlde ayrıldıktan sonra pek çok zamânlar yekpâre bir ateş gibi kendi mihverinde deverân etti; bilâhare Arz, incimâd ederek iltihâbı tenâkus eylemeye başladı, bir dereceye kadar geldi ki o zamân Arz üzerinde cerâsîm-i (tohum) hayvâniyye ve nebâtiyyenin yaşayabilmesi kâbildi. İşte o zamân bu kadar hayvânât ve nebâtât-ı muhtelifenin tohumları tekevvün eylemiş, tabîat tarafından serpilmiştir fakat sonraları küre-i arzın o tavrı münkazî olduğu için tekevvün-i cerâsîm de munkatıʿ olmuştur. Binâenaleyh hâl-i hâzırda Arz’ın tabîatı buna müsâit değildir.

    Diğer bir fırka da bunların külliyen hilâfına olarak diyordu ki: Tekevvün-i cerâsîm munkatıʿ olmamıştır; dest-feyyâz tabîat evvelce tohm-ı hayâtı nasıl serpti ise el-ân devam ediyor, ale’l-husûs harâretin ziyâdesiyle şiddetli olduğu hadd-i istivâda el-yevm tekevvün-i cerâsîm vâkidir.

    Şu iki fırkadan her birisi, cerâsîm-i mezkûrenin hayât-ı nebâtiyye ve hayvâniyye ile yaşamalarının esbâbını beyândan âciz kalmışlardır.

    Bunlardan bazıları da şu yolda idâre-i kelâm ediyorlar: Küre-i arz küre-i şemsten hîn-i infisâlinde cerâsîm-i hayvâniyye ve nebâtiyye de Arz ile beraber mevcûd idi; binâenaleyh cerâsîmin tekevvünü Arz küre-i şemsten ayrıldıktan sonra değildir, belki Arz ile beraber Güneş’ten infisâl etmişlerdir. Bu davânın butlânı da bedîhîdir. Çünkü her şeyden evvel bu, kendi istinâdgâhları olan usûle mugâyirdir; bunların davâsına göre Arz küre-i şemsten infikâk ederken yalın ateş halinde idi. Şu hâlde nasıl oldu da cerâsîm-i mezkûre yanıp mahvolmadı?

    2- Mevziʿ-i ihtilâftan olan bahsin ikincisi de cerâsîm-i mezkûrenin hazîz-i noksâniyetten zirve-i kemâle suûd; hâl-i nakstan şu gördüğümüz sûr-ı mütkıne, heyʾet-i muhkime, bünye-i kâmileye ne sûretle tahavvül eylediği meselesidir.

    Bu manâyı halletmek için hükemâdan bazıları şu yolda idâre-i kelâm eyledi: Her nevʿ için kendisine mahsûs bir cürsûme, bu cürsûmeden her birerleri için de tabîat vardır; bunlar, etvâr-ı hayvâniyyede kendilerine münâsip olan harekete tabîatıyla meyl ve tabîatlarına mülâyim ve fakat hayât ile muttasıf olmayan eczâ-i sâireyi de kendilerine cezb ve bu sûretle tegaddî ederek eczâ-i sâireyi de kendi cüzlerine ilhâk ederler ve bilâhare nevʿine mahsûs olan sûreti bi’l-iktisâb meydana atılırlar.

    Bunlara cevâben deriz ki: Sizin bu nazariyenizi “fen” iptâl ediyor; zîrâ sizin dediğiniz gibi olursa cerâsîmin tabîatı yekdiğerine muhâlif olmak lâzım gelir. Hâlbuki tahlîlât-ı kimyeviyye ispât ediyor ki insan, bakar, himâr ve sâir hayvânâtın nutfeleri beyninde tefâvüt yoktur. Anâsır-ı basîtede nutfeler yekdiğerine mümâsil olarak zuhûr etmiştir. Şu hâlde anâsırı mümâsil olan cerâsîmin tabîatındaki tehâlüfün menşei nedir?

    Hükemâdan bazıları da muammâ-yı mezkûrun halli husûsunda şu mutâlaada bulundu: Envâʿ-ı cerâsîmin kâffesi ale’l-husûs cerâsîm-i hayvâniyye; cevher-i mâddede mütemâsil, hakîkatte mütesâvîdir. Nevʿler arasında tehâlüf-i cevherî, infisâl-i zâtî yoktur. Binâenaleyh zamân ve mekânın müktezâsı, muhîtin tesîriyle cürsûme-i vâhidenin nevʿine mahsûs olan sûretten nevʿ-i âhara mahsûs olan sûrete intikâl etmesi câizdir. Bu mezhebe sülûk edenlerin reîsi Darvin’dir.


    Hazırlayan: Beytullah Çelik

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_1-8/1328_1-8_21-203/1328_1-8_21-203_HAMDIAA.pdf

  • Mâddiyyûn ve Meslekleri – II

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 4 Şaban 1330

                Heyet-i ictimâiyye-i beşeriyyeye muzırrât-ı azîmesi derkâr olan bu mâddiyyûn fikrinin zamânımız mütefelsiflerinin zuʿm-ı bâtılları gibi yeni bir şey olmadığına dâir geçen makâlemizde muhtasaran bazı îzâhât vermiştik; şimdi de bu ciheti daha etrâflı bir sûrette îzâh etmek isteriz. Bu husûsta istinâdgâhımız tevârîh-i sahîha ile Cemâleddin Afganî, Şeyh Muhammed Abduh, Gazzâlî, Fahrettin Râzî, İbn-i Sina ve sâir hükemâ ve felâsife-i hakîkiyye tarafından telîf olunan âsâr-ı fâzılânedir.

    Tedkîkât-ı târîhiyye ispât ediyor ki Yunan hükemâsı kable’l-mîlâd üçüncü ve dördüncü asırlarda iki fırkaya ayrılmışlardı. Bunlardan birincisi -kâinâtı idâre etmek için- levâhık ve avârız-ı cismâniyyeden münezzeh, levâzımında mahsûsâta muhâlif, mâdde ve müddetten mücerred bir zâtın vücûduna kâil idi. Bu fırkaya göre mevcûdât-ı mâddiyye ve mücerredenin kâffesi bir mevcûd-ı mücerrede müntehâ ve o mevcûd-ı mücerred her cihetten vahdet ile muttasıf zâtî telîf ve terkipten müberrâ, zâtında terkip tasavvuru aklen muhâl; vücûdu hakîkatinin aynı, hakîkati de vücûdundan başka bir şey değildi. Binâenaleyh kâinâtın mübdiʿi, mûcid-i hakîkîsi, masdar-ı evveli bu idi. Bu fırka hükemâ-ı “müteellihîn” -ulûhiyeti kabûl eden hükemâ- diye şöhret bulmuştur.[1]

    Bu fırkanın başlıca rüesâsı şunlar idi: Pisagor,[2] Sokrat,[3] Eflatun,[4] Aristo.[5]

    İkinci fırkaya gelince: Bunlar, mâdde ve mâddiyyâttan mâ-ʿadâ ne varsa hepsini nefy ederek mevcûdâtın, havâss-ı hams ile görülen şeylere mahsûs olup bundan ileri geçmeyeceğine kâil oldular. Bundan dolayı bunlara “mâddiyyûn” nâmı verildi. Bunlar kâinâtta mâdde ve mâddiyyâttan başka bir şey olmadığına kâil olmaları ve binâenaleyh Sâniʿ Teâlâ’yı inkâr etmeleriyle beraber diğer bir cihet vardı, ki bunları hakîkaten düşündürüyordu, o da mâddelerin zâhir ve hâssalarındaki ihtilâf!

    Şimdi de bu cihete atf-ı nazar ettiler; bu ihtilâfın menşeini aramaya başladılar; pek çok tefekkürden sonra bunların kudemâsı bu ihtilâfın menşeini tabîata nispet ettiler; binâenaleyh mâddenin zâhirinde, hâssasında rûnümâ olan bu kadar ihtilâfın menşei, tabîat olduğuna kâil oldular. Tabîatın ismi; Fransız lügatinde “natür”, İngiliz lügatinde “neyçır”dır. İşte bunun içindir ki bu fırka Arap nezdinde “tabîʿiyyûn” ve Fransızlar indinde “natüralizm” yahut “materyalizm” diye şöhret bulmuştur. Birincisi tabîʿiyyûn, ikincisi mâddiyyûn demektir.

    Bu fırka mârru’z-zikr usûle itimâd ettikten sonra bu kadar kevâkibin, mevâlîd-i selâsenin –madeniyyât, hayvanât, nebâtât– ne sûretle vücûd bulduğunu tedkîk ve bu husûsta muhtelif fikirlere ayrıldılar.

    Bunlardan bazıları dediler ki: “Bu fezâ-yı nâmütenâhîyi imlâ eden bu kadar ecrâm-ı ulviyye ve süfliyyenin müşâhede etmekte olduğumuz intizâm-ı bedîʿ üzere bulunması ancak bir ittifâk, bir tesâdüf netîcesidir. Bunların cümlesi tesâdüfî olarak vücûda gelivermiştir. Yoksa –mütedeyyinlerin dediği gibi– bir vâcibu-l-vücûdun eser-i kudreti değildir. Binâenaleyh nizâm ve intizâm üzere müşâhede etmekte olduğumuz kâinât için bir mûcid, bir mübdiʿ taharrî etmeye lüzûm yoktur.”

    Bunların fikirlerindeki zafiyet, fehimlerindeki sehâfet, butlânı pek zâhir olan bu varta-i helâke yuvarladı. Zirâ bu fikre zâhib olmak için tercîh bilâ muraccihi tecvîz etmek lâzımdır. Hâlbuki tercîh bilâ muraccih muhâlâtı-ı evveliyyedendir.

    Bu mezhebin reîsi Demokritos’dur.[6]

    Diğer bir fırka da şöyle düşünüyordu: Ecrâm-ı semâviyye ve arziyyenin bu heyet üzere vücûdu ezelîdir. Silsile-i nebâtât ve hayvanât için bir ibtidâ olmadığı gibi bir nihâyet de mutasavver değildir, böyle gelmiş böyle devâm edip gidecektir. Çünkü bu fırka hikmetlerini yeni esâs üzerine binâ ediyorlar idi: Biri ademden hiçbir şey zuhûr etmeyeceği, diğeri de kâinâtın tanzîmi için bir illet-i nâzımenin lüzumu. Birinci esâsın netîcesi olarak diyorlar ki: Kâinâtı terkîp eden anâsır-ı mütenevvia ezelde mevcûd idi. İkinci esâsın netîcesi olarak da asl-ı kadîmin vücûdu anâsır-ı muhtelifeyi terkîp etmiştir diyorlar; ve bu sûretle “kümûn ve bürûz” usûlüne kâil oluyorlardı.

    Bu usûle göre kâffe-i eşyâ asl-ı kadîmin ibdâʿ ettiği cism-i evvelde kâmin (gizli) idi. Bilâhare nevʿ ve sıfat ve miktar şekil itibârıyla cism-i evvelden bürûz (zuhûr) eyledi. Meselâ: Silsile-i nebâtâtı elimize alacak olursak görürüz ki bir tane tohumda bir başak, nebâtât mündemiç ve o nebâtâtın her birisinde yine gizli bir tohum onda da bir başak olup ilâ gayri’n-nihâye devâm edip gidiyor.

    Bu usûl, nebâtât hakkında tatbîk olduğu gibi, silsile-i hayvanâta da tatbîk olunuyordu. Meselâ: Cerâsîm-i hayvâniyyeden her bir cürsûmede tâmmu’t-terkîp bir hayvân kâmin olduğu gibi onda da başka cürsûmeler ve yine bu cürsûmelerde hayvân-ı âhar vardı. İşte bu sûretle bir dâneden bir başağın, bir yumurtadan bir kuşun meydâna gelmesi; hâl-i kümûndan hâl-i bürûza, tabir-i âhar ile kuvveden fiile çıkması demek idi. Eşyânın bürûzdan kümûna çıkması da meʿâd idi. Binâenaleyh bu fırkanın zuʿm-ı bâtıllarına göre gerek nebâtât ve gerek hayvânât için ne bidâyet ve ne de nihâyet olmayıp ecrâm-ı semâviyye ve arziyyenin kâffesi ezelî ve ebedîdir, bir mûcid ve bir hâlık-ı zîşândan müstağnîdir. Vücûd-ı aslî hiçbir vakit tegayyür kabûl etmez. Zâhirdeki tahavvül ve tegayyür o vücûd-ı gayr-ı mütegayyir-i aslînin terkîp ve tefrîkinden ibârettir; zîrâ: Bir cisim, anâsırında bulunmayan bir sıfatı baʿde’t-terkîp hâiz olabilir. Şeker, su ile fahmdan hâsıl olmuştur. Hâlbuki halâveti ne suda bulunur ne de fahmda. Bunlara tabîʿiyyûn-ı cedîde nâmı verilmiştir. Empedokles,[7] Anaksagoras,[8] Demokritos, Losip tabîʿiyyûn-ı cedîdedendir. Tabîʿiyyûn-ı cedîde nâmını alan bu fırkanın bu kavillerinin bedîhiyyu’l-butlân olmasında hiç şüphe yoktur. Çünkü böyle bir fikre zâhib olmak, miktar-ı mütenâhî içinde mekâdîr-i gayr-ı mütenâhiyyenin bulunmasını tecvîz etmek demektir, hâlbuki mütenâhînin gayr-ı mütenâhîye zarf olması aklen, mantıken muhâldir.

     

    Hazırlayan: Beytullah Çelik

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_1-8/1328_1-8_20-202/1328_1-8_20-202_HAMDIAA.pdf



    [1]Bir dîne mensûp olmadığı, enbiyâyı tasdîk etmediği hâlde zât-ı Bârî’nin vücûduna kâil olan hükemâya ilâhiyyûn nâmı verilir.

    [2] Pisagor, mîlattan 582 sene mukaddem Sisam şehrinde doğmuştur. Seksen veyahut doksan yaşında vefat etmiştir; Hz. Süleymân’dan ahz-ı hikmet eylediği ve birçok seyâhatler icrâsıyla Mısır’a kadar giderek kendisini Mısır mabetlerinden birine kabul ettirdiği menkuldür.

    Tevhîd ile hikmeti cemʿ ettiği için esâtîn-i hikmettendir. Pisagor’a göre; asl-ı kadîm vâhiddir; âlem, anâsır-ı erbaʿa –nâr, hava, mâ, türâb- dan terekküp etmiştir; anasır-ı erbaʿa ecsâmdan, ecsâm sudûhtan; sudûh, hudûddan; hudûd, noktadan; nokta, aʿdâddan; o da asl-ı  kadîm olan vâhidden hurûc etmiştir. Binâenaleyh mebde-i mevcûdât adettir. Âlem dâimâ hâl-i tegayyürdedir; fakat zerrât-ı avâlimden hiçbir şey münʿadim olmaz; bizim mahvolup gidiyor zannettiğimiz şeyler hakîkatte yine bâkîdir; muktezâ-yı tegayyür bir taraftan gâip olup diğer tarafa gidiyor. Âlem için rûh ve idrâk vardır; bu dolab-ı azîmin rûhu da esîrdir. İnsân ve sâir hayvanâtın ervâh-ı cüzʾiyyesi de esîrdendir. Ervâh fânî olmaz, cisimden hurûc ettiği gibi havada seyâhat eder. Bir cisme tesâdüf edince derhâl o cisme dâhil olur; bir insânın rûhu bir himâra, bir himârın rûhu da insâna girerdi. Binâenaleyh Pisagor tenâsüh-i ervâha kâil idi.

    [3]Sokrat, mîlâdın 399 mukaddeminde gelmiştir, tamâm-ı ömrü yetmiştir. Esâtîn-i hikmetin büyüklerindendir. Sokrat’ın gelmesiyle âlem-i hikmette bir inkılâp vücûda gelmiştir. Çünkü Sokrat mezheb-i şekki iptâl ederek yerine mezheb-i istidlâli ikâme etmiştir; tevhîd-i bârîye, rûhun ebediyetine kâil edi. Sâniʿ’i hem  illet-i gâiyye hem de illet-i ibtidâiyye ile ispât ederdi. Sokrat’ın nazariyesine göre; kavânîn-i beşeriyyeye muhâlefet edenler –muhâlefetleri meydana çıkmadıkça– cezâdan kurtuluyorlarsa da; kânun-ı ilâhîye muhâlefette bulunanlar cezâ-yı sezâlarını mutlakâ görürler. Meselâ tembel olan mutlakâ fakîr olur…

     

    [4]347 mukaddem-i mîlâttır. Seksen bir yaşında olduğu hâlde vefât etmiştir. Vefret-i ilmi, şöhret mezhebinden dolayı Eflatun-ı ilâhî diye telakkub etmiştir. Esâtîn-i hikmettendir. Tevhîd-i bârî, tenâsüh-i ervâh, ezeliyyet-i mâdde, meʿâd-ı rûhanîye, nüfûs-ı beşerin kable halki’l-ebdân vücûduna kâil idi. Misl nazariyesini vazeden Eflatundur.

     

    Eflatun tabîʿiyyât ve mahsûsatta Heraklit’e, mâ baʿde’t-tabîʿiyye ve akliyâtta Pisagor’a, kavânîn ve âdâbta Sokrat’a tâbi idi. Eflatun üç usûle kâil idi: “İlâh, mâdde, idrâk. İlâh  aklu’l-ukûle müşâbih. Mâdde, tevellüd  ve fesâdda olduğu için sebeb-i evvele müşâbih. İdrâk de zât-ı ilâh ile kâim cevher-i rûhânîdir.” derdi. Eflatun, her ne kadar kâinâtın eser-i ilâh olarak mahlûk olduğuna kâil oluyorsa da; adem-i mahzdan mahlûk olmasına kâil değildi. Bu bâbta fikri şöyle idi: Mâdde kadîmdir, ezelîdir. Halk, o mâdde-i ezelîden şu âlemi tanzîm ve eşkâl-i mütenevvia ile teşkîl eylemiştir. Allâh mâddeyi hayyiz-i ʿamâdan hayyiz-i zuhûra ihrâc, ve bazısını bazısından temyîz eyledi, netîcede bu âlem vücûda geldi.

     

    [5]Aristo, 322 mukaddem-i mîlâttır. Ömrü altmış üçtür. Esâtîn-i hikmetin sonu ve Eflatun’un tilmîzidir. Maʿkûlât-ı aşereyi tertîp eden Aristo’dur. Aristo’ya göre: Mebde-i âlem vâhiddir, basîttir, li-zâtihi kâmildir. Başkasını mükemmildir, zâtını bilir, her şeyi de kendiliğinden bilir. Li-zâtihi mevcûttur, lâ yetegayyerdir, mâdde ve mâddiyyâttan münezzehtir. Harekât ve havâdisin envâʿı ezelî fakat zât-ı fâil itibârıyla zât-ı vâcibten müteahhirdir. Fiil-i ilâhî adem ile mesbûk değil, zât-ı fâil ile mesbûktur..! Ecsâm-ı tabîʿiyyenin usûlü; adem, mâdde, sûrettir. Ademi, silk-i usûle idhâli şu sûretle istidlâl ediyordu: Bir şeyin mâddesi elbette bir zamân sûretinden hâlî olur. Meselâ serîrin mâddesi evvelâ mevcûd olur, bilâhare serîr vücûda gelir, maʿa-hâzâ adem, ecsâm-ı tabîʿiyyenin terakkubu için değil, ihdâsı için asl-ı hâricîdir. “Mâdde kadîmdir, eşyânın terkîbi için mebdeʾ olduğu gibi, tağyîrâtın da müntehâsıdır, ilâ gayri’n-nihâye kısmeti kabûl eder, kâinât mâdde ile mümtelîdir, âlem lâ yezâldir. Tenâsül için bir mebdeʾ yoktur..!” derdi.

     

    [6] Mîlâttan 390 mukaddemdir, yüz dokuz sene ömür sürdüğü söyleniyor, Demokritos şöyle düşünüyordu: Kâinâttaki her şeyin husûlü ittifâkîdir, zerrât-ı âlemin bi’t-tesâdüf yekdiğeriyle telâkî etmesinden neşet etmiştir.

    Eşyânın aslı eczâ-i ferde-i sulbedir; kâffe-i avâlim –ecrâm-ı semâviyye ve arziyye– bu zerrâttan mürekkeptir. Bu zerrât, tabîatıyla müteharriktir, bunların bu hareketinden ecsâmda müşâhede olunan birtakım eşkâl ve heyet zâhir olmuştur, ademden hiçbir şey tekevvün etmediği gibi mevcûd olan bir şey de madûm olmaz. Kâinâtın aslı olan zerrâtın salâbeti her şeye mukâvemet edebildiği cihetle zerrât-ı mezkûreye fesâd ve tegayyür ârız olmaz. Bu zerrâttan avâlim-i mâ-lâ-nihâye tekevvün eder çünkü helâk olan avâlim madûm olmuyor belki onun âsârından başka bir âlem tekevvün ediyor.

    Demokritos’un reyine göre nefs-i akıl olan rûh-ı insânî zerrâtın ictimâından mürekkep ve cismin cemîʿ eczâsında münteşirdir…!

    Şu kadar verilen îzâhâtten anlaşılıyor ki cüz-i ferd usûlünü vazʿ eden Demokritos’tur. Şu hâlde yeni zannedilen meslek-i mâddiyyûn Demokritos mesleğinden başka bir şey değildir. Çünkü müteahhirîn-i tabîattan Lavoisier, Galilei, Buhner gibi hükemânın; “Kâinât mâdde ile kuvvetten ibarettir, ecza-ı ferde ezelîdir, ebedîdir, hiçbir mâddenin hiçbir zerresi gâib olmadığı gibi hiçten de vücûde gelmez.” tarzındaki kanûnlarıyla Demokritos’un mesleği beyninde fark yoktur.

    [7]490 mukaddem-i mîlâttır, kavl-i meşhûra göre Pisagor’un telâmîzindendir. Alâ-kavl esâtîn-i hikmettendir. Lokman aleyhisselama müdâvemet ve ondan ahz-ı hikmet eylediği menkûldür. Tenâsüh-i ervâha kâildir. Câzibe, dâfia nâmlarıyla iki illet-i asliyye kabûl etmiş idi. Empedokles’in zuʿmuna göre asl-ı kadîm kâinât, anâsır-ı erbaa –türâb, mâ, hava, nâr– dır. Bu anâsır-ı erbaa ile bazıları arasında bazen telîf bazen tenâfür alâkası olduğundan dâimâ hâl-i inkılâp ve tegayyürde bulunması zarûrî idi, fakat ebediyyen fenâpezîr olmaz, kâinâtın bu hâl üzere tertîbi kadîm ve bâkî idi. Edyâna da umûr-ı dakîka-ı maneviyye nazarıyla bakardı.

    [8]Anaksagoras, kable’l-mîlâd 500’dür. Esâtîn-i hikmettendir. Adem-i tenâhîye kâil ve bunu asl-ı evvel olmak üzere kabûl ederdi. Kâffe-i eşyânın lâ yetenâhîliğine, cevv-i hevâda ferâğ olmadığına, ecsâm-ı sâirenin ilâ gayri’n-nihâye kısmeti kabul edeceğine, hatta mâhir bir maksem ile o yolda âlet-i taksîm bulunacak olursa birisinin ayağı milyarlarca cüzʾe ayrılacağını söylerdi. Bu feylesof, cenâb-ı bârîyi akl-ı evvel olmak üzere kabûl ediyor ve muharriktir derdi. Buna göre ademden hiçbir şey zuhûr etmez, kâinâtı terkîb eden anâsır-ı muhtelife ezelde mevcûttur. Hayyiz-i vücûdda müteferrik olan mâddeye lâyık olduğu şekli ifâza ve iltiyâm ile mevâddı terkîb, onları suver-i muhtelifeye koyan akl-ı mütekaddimdir; daha doğrusu asl-ı kadîmdir. Kümûn bürûz usûlünü meydâna koyan da budur. Yine bunun zuʿmuna göre her cisim, eczâ-i sağîre-i mütecâniseden mürekkeptir, kamerin nefsinde muzlim olup ziyâyı başka taraftan aldığına, arzımız gibi orası da meskûn ve dağlar dereler olduğuna kâil idi. Gök gürültüsü ve şimşeğin; bulutların hîn-i mülâkatinde bazısı bazısına tesâdüm ve telâtum etmesinden, yıldırımın da sehâbın yalnız yekdîğerine temâsından ileri geldiğini söylüyordu. Daha hâdisât-ı tabîʿiyyenin pek çokları hakkındaki fikri zamânımız tabîʿiyyûnunun aynı idi.

  • Allah’a İbadetin Felsefesi IV

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Temmuz 1947 – Cilt II 

    İbadet fikri insanlarda fıtrîdir – İbadet kalbe ve imana kuvvet verir – İbadet ve ahlak yüksekliği – İbadet ve fikir kuvvetinin ilerlemesi – İslamda ibadetin mahiyeti 


    İbadet fikri, insanlarda fıtrîdir:

    Beşeriyet tarihi tetkik edildiği zaman görülür ki: İnsanlar herhangi devirde bulunmuşlarsa, kendi kudretlerinin üstünde ve bütün varlık âlemine hâkim bir kudretin, bir yaratıcının varlığına iman ve ona üstün bir saygı ve kulluk göstermişlerdir. Bunu yalnız semavî dinleri kabul edenlerde değil, vahşi kavimlerde de görüyoruz.

    Filhakika, sade beşer tarihinden değil, psikolojiden de öğreniyoruz ki: İnsanda hem tedeyyün mefhumu (yani Allah’a iman), hem de mahluku ve bendesi olduğunu sezdiği ve duyduğu o yaratıcıya karşı sevgi ve saygı, korku ve ümit, niyaz ve ibadet duyguları da fıtrîdir. Şu kadar ki: O yaratanı tayin hususunda vukua gelen yanılmalar netice itibariyle ibadette de meydana gelmiştir. Bir yaratana inanıp da ona üstün bir saygı ile tapmamış bir cemaat görülmüyor. Demek oluyor ki: Kulu ve bendesi olduğunu kabul eylediği varlığa karşı ibadet etmek, üstün bir sevgi ve saygı ile ona bağlılığını göstermek insanda fıtrî bir halettir, insan bu fıtratta yaratılmıştır. Bunun içindir ki: Allah tarafından insanın tabiatına uygun bir surette gönderilmiş olan dinlerin hepsinde ibadet dinin esasları arasında gösterilmiştir.

    İbadet, kalbe ve imana kuvvet verir:

    İbadet, kalb ve vicdanımızın dışarıda bir tecellisi olduğu cihetle hem kalbimizi ulvi bir varlığa sımsıkı bağlar, hem de kalbimizdeki imanı kuvvetleştirir. Vicdanî bir emir demek olan îman, Allah’ın emirlerine ve hükümlerine boyun eğmekten ibaret bulunan ibadet ve tâatle beslenip geliştirilmezse onun tesiri ve âsarı zayıflar, yavaş yavaş kalpten silinip gider. Zira fiillerin, duyguların ve fikirlerin birbirine karşılıklı tesiri vardır. Bundan ötürüdür ki şuurlu bir ibadet, îmanı ne derece takviye ederse; ibadetteki gevşeklik ve ona ehemmiyet vermemezlik de îmanın gevşemesine ve günün birinde kalpten silinip gitmesine ve ilhada sapmasına sebep olabilir.

    İbadet ve ahlâk yüksekliği:

    Tam bir şuur ile yapılan ibadetlerin, ahlâkın güzelleşmesinde de mühim bir tesiri vardır. İbadetin kime karşı ve nasıl yapılacağı düşünülürse bu cihet daha ziyade aydınlanır. Ahlâkın yükselmesine, ruhun temizliğine hizmet etmeyen bir ibadet şuursuzca yapılmış bir takım hususi hareketler demek olacağından büyük bir kıymeti yoktur. Bunun içindir ki İslâmda bu gibi gösterişlerin sahiplerine bir fayda temin etmemekle kalmayarak, bir vebâl ve manevi bir yük olacağı da beyan buyurulmuştur.

    İbadet ve fikir kuvvetinin ilerlemesi:

    İbadet, tabiat âleminin üstünde ve tabiatın her zerresine hâkim olan kudreti külliye sahibine yüksek saygı göstermek ve ona sığınmak demektir. Bu bakımdan ibadet, insanları maddi şeylere çakılıp kalmaktan kurtarıp nazarları ve fikirleri daha yükseklere çeken, daha geniş ufuklarda dolaştıran bir âmildir. Demek ki: İbadet insanın yükselmesi, maddi ve ruhi saadeti için mühim bir harekettir.

    İslâmda ibadetin mahiyeti:

    Bütün milletlerde bir çeşit ibadet şekline tesadüf edildiğini söylemiştik. En son ve ekmel bir din olan İslâmın ibadeti de yaratana karşı sevgi, saygı ve tazimin en yükseği, en son haddi şeklinde tecelli etmiştir.

    Evet öyle milletler ve kabileler görülmüştür ki: Onlarda ibadet, ancak vücudu tazip ve yormak içindir. Yine öyle kavimler vardır ki: Onlarda bedenin azasından birini kesmek, sağlam dişini sökmek, yahut kırmak en yüksek ibadet sayılır. Bunlardan bazıları sırf vücuda eziyet maksadıyla yemekten, içmekten nefsini çeker ve bunu da oruç sayardı. Yemeyi içmeyi ölürcesine bırakmayı nefsinin her türlü arzularına karşı gelmeyi, evlenmemeyi ibadetin en yüksek derecesi sayanlar da vardır. Sonra, ibadet yalnız Allah’ın hakkı olduğu halde bunda başkalarını da Allah’a ortak yapanlar, canlı ve cansız bazı maddeleri Allah ile kendi aralarında vasıta kılanlar ne kadar çoktur. Bunların hepsi de bir dine mensuptur ve bunu da dinin emirleri diye yapmışlar ve yapmaktadırlar!

    İslâmın ibadeti ise, hiç de böyle değildir. İslâmda ibadetten gaye, Allah’ın emrine uyarak onu kalbe yerleştirmek, Allah’ı anmak, Allah’ı hatırlamak ve böylece arzu ve isteklerin behimi cephesindeki şiddeti kırmak, karşılıklı merhamet, şefkat, sevgi duygularını beslemek; vücudu, elbiseyi, kalbi ve dili daimi bir temizlik içinde bulundurmaktır. Bununla beraber ibadette kolaylık maksut olduğundan bu hususta her vakit yapabileceği kadarı göz önünde tutulmuştur.

    Müslümanlığın başlıca iki mühim kaynağı olan Kur’an ile hadis, insanlara bildiriyor ki: Allah, dinde kolaylık ister, güçlük istemez; kimseye yapabilececeğinin dışında ve gücünün yetmeyeceği bir şeyi teklif etmez.

    Allah, kulları hakkında kolaylık murat ettikten sonra artık dinde şiddet ve ifrat göstermek caiz olamaz. İslâmda beden ilmi, vücudun sıhhati ön safta gelmektedir. Binaenaleyh, şayet bu ibadetlerde güçlük ve ağırlık görenler oluyorsa buna sebep: Hakikaten bu ibadetlerde güçlük, ağırlık ve zorluk olması değildir. Bu görüşün en büyük vesaiki, beşerin tabiatında, ağır ve zararlı da olsa yasak edilmiş olan her şeye karşı az çok bir temayül; yapılması istenilen her şeye karşı, kolay ve faydalı olan bir ağır davranış ve tembellik mevcut olmasıdır. Teşriindeki ilahi hikmeti, yüksek felsefeyi göremeyen ve anlayan bir takım kimselerin din hakkında bilir bilmez söz söylemelerin de bunda büyük bir tesiri vardır.

    Evet, namaz, oruç, zekât, hac, cihat hep birer ibadettir ve her Müslüman bunlarla mükellef tutulmuştur. Lakin şimdi söylediğim gibi, İslâm, her emir ve teklifinde insanlara güçlük değil, kolaylık istemiştir. Binaenaleyh, insan bu farzları ve bu ibadetleri ancak kendisi için mümkün olabilen tarzda eda eder. Dinin yasak ettiklerinden çekinirken de böyle; Meselâ: Namaz bir ibadettir ve bunu ayakta kılmak farzdır. Fakat bundan âciz ise oturarak kılar. Bunu da yapamayacak bir durumda ise ima ve işaretle kılar. Seferdeki hükümler hazardaki hükümlerden başkadır. Hastalığından, yahut ihtiyarlığından, yahut zayıflığından ve ya gebeliğinden dolayı oruç tutmak bir insanın hastalığı, yahut zayıflığı arttırır veya hut iş başında bulunanlarla hâkim ve asker gibilerini âmme vazifelerini idare ve milletin şüûnunu tedvirden alıkoyacak olursa bu gibi ahvalin hepsinde başka ahkâm vardır.

    Görülüyor ki: Bazılarına göre çok güç ve edası müşkil gibi görünen ve İslâmın en belli bash farzlarından olan namaz ve oruç dahi herkes tarafından hiç bir güçlükle karşılaşmadan ifa edilebilecek tekliflerdendir. Yeter ki Müslümanlığın gaye ve maksatları iyi anlaşılmış olsun. Yeter ki Müslümanlığın beşeri mevzuattan değil, ilahi vahye dayanan bir din olduğuna ve bütün hükümlerinin en yüksek bir hikmet ve maslahatı tazammün ettiğine iman edilmiş olsun!

    Zekâta gelince: Bu da bir ibadettir ve farzdır. Lâkin her Müslümana değil, ancak nisaba malik olanlara farzdır.

    Hac da bir çok içtimaî faydalarıyla beraber her Müslümana değil, ancak bedeni ve malı takat ve kudreti olanlara ve ömründe bir kere farzdır. Binaenaleyh, İslâm dininin farz kıldığı ibadetler insanı meşakkatler altında ezmek, ve vücûdü tazip etmek gayesine matuf olmayıp en yüksek hikmetlerden, ferdî ve içtimaî faydalarından dolayı emir olunmuştur. İbadetlerin hepsine insanlara salah ve saadet temini, fertlerin ve cemaatlerin maddî ve manevî pislikten ve ruhî düşüklüklerden tathir ve tenzihi ile ruhan yükseltmek gayesi mevcuttur.

    Bundan sonraki yazılarımızda daha ziyade izahat verilecektir.

    Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi

  • Allah’a İbadetin Felsefesi III

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Haziran 1947 – Cilt II – No 73

    İbadetin Psikoloji Bakımından İzahı:

    Hayat, zevk ile elemin uğrağıdır. Beşer ruhu, elemden ne derece gocunursa zevk ve lezzetten de o nisbette hoşlanır. Hayatta bir müjdenin zevk ve lezzetleri uyandıran tatlı tatlı cazibeleri bulunduğu gibi bir korkunun elemlerini kaynatan hüzün ateşleri de vardır. Bunların hükümlerini icra eylediği sahalar bu âlemde birbirlerinden büsbütün ayrı ve müstakil de değildir. Elem ve lezzet, her hayat sahibinde müşterek olarak tesir ediyorlar. İnsanda ise başkalarından fazla olarak hâdiselerin yalnız kendileri değil, tasavvurları da tesir etmektedir. İçimizi sızlatan, bize elem veren bir hâdiseyi tasavvur bir elem olduğu gibi inşirah verici bir olayı tasavvur da bir lezzet oluyor. Bundan ötürüdür ki elemin sebepleri karşısında insan öfkelenir, yahut korkar. Zevk ve lezzetin sebepleri karşısında da ümitlenir veya hırslanır.

     

    İnsanın kazancında nâzım rolünü gören de işte halden istikbale bu korku ile ümidin daimi bir surette karşılaşması ve çarpışmasıdır. Ümit silindiği zaman insanın ruhunu yeis kaplar, beşerî faaliyet azalır ve hatta söner. Korku silindiği zaman da her yönden taşkınlık başlar; sonu düşünülmez, faydalı bir çalışma yapılmaz. Halbuki bu âlemde ağlayanların güldüklerini gördüğümüz gibi gülenlerin ağladıklarını da görüyoruz. Demek ki insan, hayatında, bunlardan birinin içinde bulunurken diğerine geçebilmek imkân ve mazhariyetine de malik bulunmaktadır ve buna böylece inanmak lâzımdır. Ümidin içinde bir korku, korkunun içinde bir ümit yoksa vazife duygusu felce uğrar; bunun neticesi ya tuğyan, yahut yeistir. Açları çalıştıran doymak ümidi ise, tokları çalıştıran da açlık korkusudur. İşte bu ümit ve korkudur ki, aynı zamanda vazife duygusunu da canlandırıyor ve insanı faaliyete geçiriyor.

    Demek ki beşer hayatı iç ile dışın bir muamelesidir. Teneffüsten tutunuz da en incelerine varıncaya kadar hayatın sebep ve lezzetlerinden bir çoğu insana dışından gelir. İçinden gelenlerin çoğu da kendi yapısı değildir. Esasen herkes varlığının, hayatının, ümit ve korkusunun âmili yalnız kendisi olmadığını az çok duyar ve hattâ bilir. Bu da kendi kendine bırakılan insanın bir hiç ve âciz bir nesne olduğunu anlamaya yeter. Birçok sebepler yüzünden insanın bu aczini, bu duygusunu unuttuğu ve kendinden geçtiği zamanlar gerçi çoktur. Bununla beraber aczini ister anlasın, ister anlamasın insan, âcizdir ve hiçbir fert kendi kendine bu acz sahasından çıkabilecek durumda değildir.

    Aklı başında olanlar da ümit ile korkunun bu cazibe ve dâfiasından hiçbir vakit ayrılamazlar. Ağlamak ile gülmek hayatın birer yaprağı olduğunu bilenler, her ân korku ile ümit arasındadır. İyi düşünülürse geleceğe bakan beşer ruhunda ne ümidin bir sonu vardır, ne de korkunun. Hilkatte ümidin sebepleri mahdut olmadığı gibi korkunun sebepleri de öyledir.

    Beşer ruhu, zaman zaman böyle muayyen ümitler ve muayyen korkular karşısında daimi surette müteessir olurken bir taraftan da bütün varlığıyla, hudutsuz ümitlerin ve korkuların mutlak tesiri altında bulunur ve burada ümitlerle korkuların karşı karşıya yer alarak bir noktada buluştuklarını görür ki hakikatin ta kendisidir.

    Eğer ümit ile korku, hayır ile şer, lezzet ile elem böyle müşterek bir noktada faaliyetlerini icra etmeyip de her birinin hüküm sahası müstakil olsa ve birinden diğerine geçmek imkânı bulunmasa idi hayır ve şer kanunlarını, korku ve ümit mebdelerini arayarak vazifelerimizi ona göre tayin ve icra etmek lüzumuna kani olmazdık. Bu kadarla da kalmayarak belki vücutta iki mabut bulunabileceğine ihtimal verirdik. Halbuki, şimdi de işaret ettiğimiz gibi, vücut ve hayat böyle görünmüyor. İnsan, hayır, şer, lezzet ve elem gibi bu iki zıt hayattan birinin içinde bulunurken diğerine geçebilmek mazhariyetine malik bulunduğu gibi zevkler içinde elem, elemler içinde zevk duyabiliyor. Bu hakikati anladığı zaman kendisinde öyle alâka uyanır ki bu alâka bir taraftan bütün sevgileri, diğer taraftan bütün korkuları içine alan bir korku ve ümit heyecanıyla  görünür…

    İşte insan ruhunun, böyle külliyetiyle müteessir olduğu mutlak bir korku ve ümit âmiline karşı duyduğu bu ilgi fıtrattaki tek mâbut ve ibadet fikrinin menşeidir ki bütün his ve vazife bu ilgide toplanır. Her şahsın ahlâkı, fıtrat ve yaratılışı, istikbali, saadeti, mahrumiyeti bu alâka ve ilginin ciddiyeti ile mütenasiptir. Bunun içindir ki: İnsan, bu duygusunu neye bağlarsa mâbudu ve taptığı odur. Her milletin şirazesindeki kıymet, seçtiği mâbudun hüküm sahası ve kudret mertebesiyle mütenasiptir. Çünkü ubudiyet ve vazifeden gaye, korkudan, şer ve elemden kurtulup hayır ve lezzete, felah ve saadete ulaşmaktır. Başka bir deyişle hayatın en sonra hayrı mahza dönmesini temindir. Binaenaleyh, kendisine tapılmak üzere seçilmiş olan måbudun hayırlar ve şerler, lezzetler ve elemler üzerindeki hakimiyeti ne kadar geniş ve şümullü olursa ubudiyet de o nisbette semere verebilecektir. Bunun içindir ki: İnsanoğlu hayatta elem ile lezzet olaylarının kanunlarını, hayır ile şer mebdelerini ve bunların kıymetlerini hep araya gelmiştir.

     

    Bu arada nice lezzetler tatlı ve hoşa giden şeyler görülmüştür ki, çok şiddetli ve fazla olmalarına rağmen neticede güldürmemiş, sürekli elemlere sebep olarak uzun zaman ağlatmıştır. Nice elemler de görülmüştür ki büyük büyük lezzetlerin bir mukaddimesi olmuşlardır. Öyle yüksek ve hayatın sonuna kadar sürüp gidecek zevk ve lezzetler vardır ki onlar geçici elemlerle çevrilmiştir. Devamlı olan bütün elemler de geçici lezzet ve tatlarla kuşatılmıştır. Geçici elemlere sabrın sonu lezzet, geçici zevklere kapılmanın sonu elemdir. Bundan ötürü değil midir ki beşer vicdanında zevk ve lezzetlere vasıta olan elemler lez- zetler sayfasına, elemlere sebep ve vasıta olan tatlar da elemler sayfasına yazılagelmiştir. Bunun içindir ki vazifenin ölçüsü, her ne suretle olursa olsun, elem ve lezzet değil, hayır ve şerdir. Ve yine bunun içindir ki hayır, lezzet değil, belki ona sebeptir. Şer de elem değil, elemin sebebi olarak kabul edilmiştir.

    Bu bilgiden ve tecrübeden gafil olanlar, her lezzeti hayır zannederek koşarlar, her elemi de şer sanarak ondan uzaklaşırlar. İçtimai bir hey’ette vazife kanunlarını bozanlar da hep bunlardır. Böyle her lezzeti hayır, her elemi şer sayarak hayır ve şeri kendi ferdi vicdanlarının ânî tesirleriyle ölçenlerin nazarlarında o lezzetlerden ve o elemlerden başka mâbutları yoktur. Onun için hayatlarının her lâhzasında bunlar bir mâbut değiştirirler.

    Evet bazen bilgisizlik, bazan terbiye ve itiyattaki hususiyet dolayısıyla bir kısım vicdanlar bütün korku ve ümitlerin ilk mebdei olan mutlak kudrete yükselemeyerek muayyen ve mahdut bir ümidin zorlaması veya bir korkunun kahrı altında kalır ve ona muayyen bir zaman içinde bütün varlığıyla öyle bağlanır ki o lezzeti feda veya o elemi iktiham etmeye kendisince imkân yok gibi tasavvur eder. Artık, o, “Bu ümidi meydana getiren âmili öyle sevmiş veya o korkuyu doğuran şeyden öyle yılmıştır ki bunlar ona bütün sevgilerin gayesi veya bütün korkuların sonu gibi görünür. Sanki birisi varlığın kendisi, diğeri yokluğu temsil eder. O zavallı vicdanın böyle mahdut, mütenahi ve kendisi gibi mahlûk bir sebebe bütün varlığıyla  bağlanıvermesi onun önünde öyle tezellüllere, öyle temellüklere, öyle tapınmalara sevk eder ki bütün şuur o tezellüle boğulur ve o lâhzadan ilerisini görebilecek akıldan eser kalmaz.

    İnsanlara Hâlık ve mahlûk, hakiki mâbut ve kulluk alâkasını unutturarak bütün musibetleri hazırlayan şirkin de menşei işte budur. Müşriklerin ve putperestlerin canlı, cansız türlü türlü putları ve bâtıl ilâhları hep bu duygu ile çıkmıştır. Beşer hayatında bugün bile böyle vicdanlar sanıldığından daha çoktur. Hatta kendilerini mâbut ve ibadet fikriyle hiç ilgili değil gibi sananlar ve bunu kendileri için en ileri bir fikir telakki edenler hayatlarının her lâhzasında böyle, bir mâbud değiştirirler ve bu suretle bütün hayatlarını mutlak bir şüphecilik ve döneklik içinde geçirirler.

     

    Halbuki bütün varlığını fanilere bağlayan her gönül, şüphesiz ki, daima ziyandadır ve tehlikeye namzettir. Çünkü o fânî cazibe nasıl olsa bir gün olup kopacaktır. Hangi fânî vardır ki bütün arzularını yerine getirebileceğine söz verebilsin? Hangi fânî vardır ki sana, senden evvel yıkılıp gitmeyeceğini sağlayabilsin? Ayağının altındaki yer yuvarlağı, başının üstündeki güneş bile sana bu teminatı veremez. O teminatı sana ezeli, ebedi, hay ve kayyum, mebdei kül olan Allah verebilir.

    İşte bunun içindir ki, ibadet ve kulluk yalnız onun hakkıdır ve ancak ona ibadet edenlerdir ki diğer ümitlere ve korkulara kendilerini tamamen kaptırmaz, vazifesi yolunda şaşırmaz ve onlardan herkes faydalanır.

     

    Peygamber Efendimiz öldüğü zaman ashap pek ziyade müteessir olmuşlar ve âdeta şaşırıvermişlerdi. Bu şaşkınlık ile olacak ki Hazreti Ömer bile “Peygamber ölmemiştir, kim ölmüş derse vururum” diyecek kadar ileri gitmişti. Bunun üzerine Hazreti Ebubekir hemen ayağa kalkarak «Muhammed Peygamberden başka bir şey değildir, ondan evvel de Peygamberler geçmişti, eğer Muhammed (Aleyhisselâm) ölür veyahut öldürülürse arkanıza mı döneceksiniz?. mealindeki Ayeti okuyarak “Ey müminler! Eğer içinizde Muhammed’e (sav) ibadet eden, ona tapan var idiyse işte o öldü; yok eğer onu Peygamber gönderen Allah Tealâ’ya ibadet ediyorsanız biliniz ki O, Hay ve Kayyumdur, ölmez” meâlindeki nutkunu söyleyince ashap kendilerini toplamışlar ve fânilere gönül bağlanamayacağını hemen yakînî bir surette anlamışlardır. Bu hakikat, her zaman aynîdir. Bu kanun, hükmü her vakit yürüyen ezeli ve İlâhî bir kanundur, Allah’tan başka her şey fâni olduğundan Allah’ı bırakıp da bütün külliyeti ile fânîye dayananlar bu ahmaklıklarının cezalarını dünyada çekmeseler bile âhirette muhakkak göreceklerdir.

    Gönüller fânilere bağlandığı zaman çok kere, ümit mebdei ile korku mebdeini başka başka görür ve o zaman bakarsınız ki bir tarafta bir sürü dilber sevgi mâbutları, bir tarafta da kahraman korku mâbutları dizilmiştir. İkisinin arasında kalan zavallı gönül ikisine de kendisini sevdirip hem korkusunu defetmek, hem de ümidine ermek ve aradığına kavuşmak için ne heyecanlarla kıvranır; aklın kabul etmediği ve edemeyeceği ne tezellüller, ne tabasbuslar, ne tazimler, ne boyun kırmalar, ne bel bükmeler izhar ederek çarpınır, tapınır ve onun fikrince bu, korktuğundan kurtulmak ve umduğuna kavuşmak için bir ibadet olur. 

    Fakat ne çare ki nazarında ümidi veren başka, korkuyu veren başka olup bunları birleştiren ve hepsi üzerinde hükmünü yürüten bir mebde yok! Böyle olunca da bütün çalışmalar hep boşadır ve o gönülde birbirine düşman olan bu iki kuvvetin mütemadiyen kavga edip durdukları bir buhran alanıdır.

    İşte bundan ötürüdür ki, İslâm itikadina göre beşer hayatında tesiri olan bütün sebeplerin ve âmillerin; zevk ve elem, korku ve ümit doğuran bütün mebdelerin hepsi mutlak bir sebebe ve evveli bir mebee ve illete dayanır ki o da her şeyi yaratan, terbiye ile tekamül ettiren, hayır ve şer varlığın bütün tecellilerinin ilk mebdei olan Allah Tealâ Hazretleridir. Binaenaleyh ona ibadet bir vecibedir ve hattâ ibadet ve tezellül de yalnız ona olur. Ve yalnız onun hakkıdır. Ondan başkasına tapınmak şirktir, küfürdür.

    Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi

  • Allah’a İbadetin Felsefesi II


    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Haziran 1947 – Cilt II 

    İbadetin lûgat ve şer’i mânaları  – Tâat ile ibadet arasındaki fark – İbadet ancak Allah’a yapılır

    İbadette niyet şarttır – İbadeti tapmakla tercüme doğru değildir – Kelime-i Tevhidi «yoktur tapacak diye tercüme yerinde değildir» – Doğrusu Mevlûd’da olduğu gibi «Birdir Allah, andan artık Tanrı yok»tur – İbadet aklî ve vicdanî bir vazifedir


    İbadetin mânası:

    Şimdi ibadetin ne demek olduğunu izah edelim. Dilciler ibadeti: «Hudu’ (gönül alçaklığı, tevazu’) inkiyat (itaat, boyun eğme, teslim olma) ve tazim (hürmet) mertebelerin en yükseği ve son haddi» diye tarif ederler.

    Şer’î ve dinî bakımdan ibadet: «Sevgi ve korkunun hudu’ ve huşu’un kemalini ihtiva eden (kendisinde toplayan) diye tarif olunur ki kulluğun en son haddini göstermektir.

    Şimdi şu tarifleri biraz inceleyelim: Her lâfız, her ibare kendisiyle ifade edilmek istenen mânayı, bazen, tamamiyle temsil ederek onu zihinlerde açık ve kat’i olarak tecelli ettiremez. Bunun içindir ki ilim adamları bir çok şeyi lâzımı ile tefsir ve izah ederler, bir takım hakikatleri ârızî halleriyle tarif ederler. Hatta bazı kere bir kelimeyi manaca ona yakın başka bir kelime ile anlatmaya çalışırlar. İşte ibadetin manasını anlatmak için ileri sürdükleri ibareler de böyledir. Fakat bunlar ibadetin tam bir tarifi değildir.

    Kur’an’ın âyetlerini, lisanının üslûbunu, Arabın «abede» kelimesiyle, mânaca ona yakın olan «hadaa, etaa, zelle» kelimelerinin kullanış tarzlarını araştırdığımızda görüyoruz ki bunlardan hiçbiri katiyen «abede» ye benzemez ve onun yerini tutmaz. İbadetten alınmış olan «ibad» lâfzının çok kere Allah’tan başkasına izafe ve nisbet edilmemesi de bundandır. Halbuki «Abid» lâfzı  köle mânasına olan ubudiyyetten alınmış olduğundan ve ibadetle ubudiyet arasında fark bulunduğundan çok kere Allah’tan başkasına nisbet edilir. Bunun içindir ki ilim adamlarından bazıları: «İbadet lûgatta yalnız Allah için kullanılırsa da Kur’an’ın bu kelimeleri kullanış tarzı ile lugatın istimali başkadır» diyorlar ki, doğrudur. Mesela: Bir âşık, âşık olduğu kimseye sevgi, tazim ve perestişte haddin fevkinde ileri gider; bir derecede ki sevgisi ve iradesi maşukunun sevgi ve iradesinde erir ve yok olur. Bütün varlığı ile ona bağlanır, inkiyad eder. Bununla beraber âşıkın bu tezellülüne, maşukuna karşı bu perestişine ve bunun tapınma derecesine kadar yükselmesine gerçekten ibadet denilmez. Bir çok insanlar da vardır ki âdâp ve merasimin iktiza, eylediği sınırları kat kat geçerek perestiş derecesinde ve belki hakka yaptığı ibadetten üstün bir surette hükümdarlara ve büyük âmirlere hürmet, tazim ve tezellül gösterirler, onların karşısında eğilirler; hatta yerlere kapanırlar, ayaklarının bastığı yeri öperler. Fakat bunlar, ne maksatla yapıldığı belli olduğu için bu gibi şeylere de ibadet denilmemiştir.

    Şu halde ibadet nedir? Ne demektir? Bütün bu mütalaaları ve «İbadet ediniz!» emrini ihtiva eden âyetleri göz önüne getirerek ibadeti şöyle tarif edeceğiz: «İbadet ve ubudiyet; varlığın ve hayatın mebdei, ilmi ile bütün kâinatı kuşatmış, bununla beraber künhünü ve mahiyetini beşerin idrak edemediği, mutlak ve küllî kudret sahibi  yaratıcı ve terbiye edici olan Allah Teala’ya en yüksek ihlas, en yüksek tazim, sevgi ve saygı maksadıyla yapılan ve ona yakınlık ifade eden bir vazifedir; hususî hareketlerdir, bir tâattır.»

    İşte, ibadetin gerçek mânası bu olduğu içindir ki ibadet, ancak Allah’a yapılır. Yalnız onun hakkıdır. Allah’tan başkasının böyle yüksek bir tazim ve hürmete istihkakı yoktur. Çünkü yaratan, yalnız Allah’tır. Var olmak, hayat ve bunlarla ilgili bütün nimetleri veren yalnız odur. Bundan dolayıdır ki Allah’tan başkasına ibadet ve ubudiyet, ne aklen, ne de şer’an caiz değildir. Allah’tan başkasına secde haramdır.

    Demek ki ibadet, Allah’a yapılacak ve onu yapan Allah için yaptığını bilecek ve buna niyet edecektir. Niyetsiz ibadet olmaz.

    İbadet, tâat manasına da gelirse de ikisi arasında fark vardır: Tâat, niyete mütevakkıf olsun olmasın, kimin için yapıldığı bilinsin bilinmesin yapılması sevap, yani Allah tarafından mükâfatlandırılacak olan bir işi yapmaktır. Binaenaleyh her ibadet, Allah’a bir yakınlık ve bu da Allah’a bir tâattir. Fakat her tâat, Allah’a yakınlık ifade etmediği gibi, her yakınlık ifade eden de hususi mânasiyle ibadet olmaz. Meselâ: Allah’ı bilmek ve tanımak için fikrî ve mantıkî muhakemeler yürütmek, yerlerdeki ve göklerdeki şeylerden onu tanımaya çalışmak bir tâattir. Fakat böyle bir halde Cenabı Hak henüz tanınmış olmadığından bu, bir yakınlık değildir. Bu yoldaki tefekkür için niyet şart olmadığından hususi mânasiyle, ibadet de değildir. Maamafih bu yoldaki tefekkürler, gafletle yapılan bir takım ibadetlerden de hayırlıdır.

    Namaz, oruç, zekât, hac ve cihad gibi niyet şart olan işler hem ibadet, hem Allah’a yakınlık, hem tâattırlar. Şu halde şer’î ve dinî mânasiyle ibadet: İnsanın ruh ve cisim, dış ve iç bakımından bütün varlığıyla yalnız Allah’a yaptığı şuurlu bir tâattır; bir yakınlıktır. Bunun için ibadette niyet şarttır. Niyetsiz olarak yapılan işler ne olursa olsun ibadet sayılmaz. Meselâ: Niyetsiz yatıp kalkmak namaz değil, niyetsiz aç durmak oruç değil, niyetsiz sadaka vermek zekat değil, niyetsiz Kâbe’ye ve Arafat’a seyahat edip dolaşmak hac değildir.

    İbadeti tapmakla tercüme doğru değildir

    Şu izahatten anlaşılıyor ki: Dilimizdeki kullanışlarına nazaran tapı, tapmak ve tapınmak kelimeleri ibadet değil, mutlak bir tâatin mânası olabilir. Bu münasebetle mühim bir noktaya işaret etmeden geçemiyeceğim: Kamus mütercimi Asım Molla’nın «Lâ ilâhe İllallâh» kelime-i tevhidini «yoktur tapacak, çalaptır ancak», diye terceme etmesini biz pek de yerinde bulmuyoruz. Mevlût sahibi Süleyman Efendi’nin «Birdir Allah, andan artık Tanrı yok» sözü bundan daha kuvvetli ve daha ilmîdir. Bununla, Süleyman Çelebi, Allah ile ilâh arasındaki mühim farka, hem de Tanrının Allah mukabili olmadığına işaret etmiştir.

    Tapmak ve tapınmak kelimelerinde az çok ne yaptığını bilmemek gibi bir şuursuzluk mânası anlaşıldığından bunları «puta tapmak, haça tapmak» gibi yerlerde kullanılır. Şu halde «İyyake naʼbüdü» âyeti kelimesini terceme ederken «ancak sana ibadet ederiz» yerinde sade türkçe olsun diye «Sana taparız demek, hiç olmazsa, dilimizin nezahatini kaybetmek olmaz mı?

    Hülâsa

    İslam’a göre, ibadet, mutlak tasarruf ve küllî kudret sahibi olan Allah’a tam bir ihlâs ve niyetle yapılan tâat işidir ki hem dışta, hem içte en son dereceyi bulmuş bir tevazu ile en yüksek bir tazim ve hürmeti, en son haddini bulmuş bir sevgi ve saygıyı ihtiva eyler.

    Bunun içindir ki İslamda ibadetin ruhu, kalbin tamamiyle Allah’a dönmesi ve yalnız ona bağlanmasıdır. Şârî’in gösterdiği vechile vücudumuzun hususi hareketleri, bu ruhun kalıbı ve cismi demektir. Ruhsuz cisim bir işe yaramadığı gibi, cisimsiz ruh da olamaz. İbadet ederken çevremizden ve hatta bütün benliğimizden soyularak tazim ve hürmetin kemaline aykırı en ufak bir hareketten sakınılması lüzumu da bundandır.

    İslamda ibadetin bir kaç derecesi vardır ve her derecedekine ibadet denir. Fakat ibadetin en yüksek mertebesi, Allah’a şimdi veya gelecekte herhangi bir menfaat düşüncesiyle, Cennet ümidi veya Cehennem korkusuyla değil -ancak- Allah olduğu için yapılanıdır. Vazifeyi vazife olduğu için yapmak. Bu ise, mutlak aciz ile tam ve ekmel kudretin buluşmasının bir tecellisi demektir. Binaenaleyh, aczini duymayan, anlamayan mağrurlarla hiç bir korku yokmuş gibi görünen gafiller ve hiç bir ümit beslemeyen ve hep yeis içinde yaşayan kötümserler, muhakkak ki, bu şereften mahrumdurlar. İnsanın, bir bakımdan, bir acz içinde olduğunu anlayarak bu haliyle ekmel ve sonsuz bir kudrete yaklaşması ve onunla buluşması, elbette en yüksek tecellilere mazhar olması demektir.

    İbadet, aklî ve vicdanî bir vazifedir

    İbadet, dinlerin hepsinde bir esas olarak mevcuttur ve her Peygamber ibadetle emir etmiştir. (Kur’an, 16: 36). İbadetsiz din olmaz. Değişiklik, ibadetin aslında değil, şeklindedir. İbadetsiz bir din, hayatta bir şey ifade etmediği gibi ibadeti inkâr etmek de insanı yavaş yavaş dinsizliğe doğru sürükler. Aklımıza ve vicdanımıza müracaat edersek kendisini yaratan terbiye ile tavırdan tavra geçirip kemaline erdiren Allah’a ihlâs ve tazim ile boyun eğmek, ona tam bir teslimiyet arzetmek her mükellef insan için bir vecibe olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz. Çünkü insanda iyiliklerini gördüğü, nimetleriyle büyüdüğü kimselere karşı daimi bir minnettarlık duygusu vardır. İnsan, her vesile ile bu duygusunu açığa vurmak ister ve bundan çok büyük zevk duyar. Bu hal insanlar için tabiî ve fıtrîdir. Hatta bu, bazı ehli hayvanlarda bile görülür.

    Halbuki her insan, doğmasıyla beraber Allah’ın sayısız nimetlerine kavuşuyor. Hattâ bu nimetler yalnız doğmasıyla değil, belki baba sulbünden ve ana rahminden başlayarak ardı arkası kesilmeden devam edip geliyor. Bu nimetleri saymanın imkânı ve ihtimali yoktur (ve in teuddû ni’metallahi lâ tuhsuha). Her saniyede alıp verdiğimiz nefesler de o nimetlerdendir. 

    İnsanın akıl, irade ve ihtiyar (iyiyi kötüyü seçebilmek kudreti) sahibi olarak yaratılmış olması da bu nimetlerden değil midir? Başka hiçbir düşünce bile olmasa yine Allah’ın lütuf ve inayeti eseri olan bu kadar nimetten dolayı ona şükretmek, bu nimetleri vereni tanımak, onun kulu olduğunu itiraf etmek bir vecibe olmaz mı? İşte bu varlığın ve bütün bu nimetlerin ilk mebdei (evveli) olan Allah Taâlaya hamd ve şükrünün ihlâs ile edası İslamda «ibadet» denilen ilk vazifedir. Bu, aynı zamanda, yaratan ile insanlar arasında en kuvvetli ve en hakikî bir ittisal halkasıdır.

    Binaenaleyh, bütün varlıkları eden, terbiye ile tekâmülden tekâmüle sevk eden, her mevcuda şah(s)ını muhafaza ve nevinin bekasını sağlamak için gereken şeyleri veren Allah Teala’ya bütün varlığımızla şükretmek; kalb ve şuurumuzla O’na karşı kâmil bir saygı, bir aşk ve sevgi duymak; kalbimizde duyduğumuz bu aşk ve sevgiyi, bu saygı ve minneti sözlerimiz ve işlerimizle göstermek, verdiği bunca nimetleri yerine sarf etmek bizim için bir borçtur; kutsî bir vazifedir. Bu borcu ödediğimiz için şimdi ve sonra, dünyada ve ahirette, hiçbir menfaat, hiçbir mükafat vaad etmemiş bile olsa; yine hayatta bulunduğumuz ana kadar vermiş olduğu nimetlerden dolayı O’na ibadet ve ulûhiyet vazifesini yapmamız, O’na sevgi ve saygı ile bağlanmamız, aşk ile secde etmemiz yine borç olurdu. Saf bir vicdan, selim bir akıl ancak böyle hükmeder. Temiz vicdanına, selim aklına müracaat edenler Allah’ı tasdik ve ikrar ile O’na karşı ibadette bulunmanın gerçekten bir vazife olduğunu anlamakta güçlük çekmezler.

    Prof. Hamdi Akseki 

    Diyanet Reisi

    .

    Yeni eserler

    Büyük İslam İlmihali

    Yüksek fazilet ve irfan sahibi İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi efendi tarafından bu nam ile bir eser neşrine başlanmıştır. Eser on kitaptan ibaret olacaktır: Akaid, Taharet, Namaz, Oruç, Zekât, Hac, Kurban, Kerahet, Ahlak, Ahkâm, Geçmiş Peygamberler. Üç formadan ibaret olan ve akaide ait bulunan birinci kitabın birinci cüzü çıkmıştır. Fiatı 50 kuruştur.

  • Allah’a İbadetin Felsefesi I

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Haziran 1947

    يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ وَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ۞ اَلَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَ اَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

     

    «Ey insanlar! O sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ibadet ediniz ki muttakilerden (korunanlardan) olasınız. O Rabbiniz ki yeri sizin için bir döşek, göğü tavan (heyetinde) yaptı ve yukarıdan yağmur indirdi onunla türlü mahsul ve meyvelerden size rızık çıkardı; o halde bunları bilip dururken Allah’a şerik koşmayın.»

     

    Kur’an-ı Kerim’in tertibine göre bu âyet, Allah Teâlâ’nın sarih olarak ilk emrini hâvi oluyor ki o da «ibadet ediniz» emridir. Bu emir; hangi sınıfa, hangi millete mensup olursa olsun, akıl ve bulûğ ile insanlığın ilk kemal basamağına basmış olan bütün insanlaradır. Binaenaleyh her insan, Allah’ın «Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz!» emri ile mükelleftir. Bu emir, İslâm binasının üssü’l esası olan «tevhid-i ubudiyet» ve «rubûbiyet»den başlayarak ulûhiyetin Rab olmaya ve Rab olmanın yaratıcı olmaya tevakkuf ettiğini gösteriyor ve küllî kudret sahibi bir yaratıcıyı isbat ediyor. İbadetin de başka kimseye değil, ancak yaratıcı ve terbiye edici bir Allah’a yapılabileceğini, ondan başkasına ibadet etmek ve tapınmak şirk olduğunu bildiriyor.

     

    Bu iki âyet külli kudret sahibi mutlak bir varlığın en açık delili olduğu gibi, halk ve tekvinlerinin esasına taallûk etmesi bakımından, muhataplarını en ziyade ilgilendiren bir vahdaniyet ve kudret hüccetidir de! Maamafih, biz bu cihetin izahına girişmeyerek sadece ibadetin felsefesinden, her zaman ve her yerde bütün insanlara ibadetle emir olunmasındaki yüksek hikmetten bahsedeceğiz.

     

    Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki: Allah Teala her kavme, her millete bir Peygamber göndermiş ve onların Allah tarafından tebliğ eyledikleri ilk emir şu olmuştur: «Allah’tan başka ibadete lâyık bir Tanrı yoktur, yalnız Allah’a ibadet ediniz; ona başkalarını şerik koşmayınız!» , «Kasem ederim ki biz, her ümmete Allaha ibadet edin ve tağuttan uzaklaşın (emrini tebliğ eden) bir Peygamber gönderdik. (Nahl sûresi, Ayet 36).» , «Senden evvel hiçbir resul göndermedik ki ona şöyle vahyetmiş olmayalım: Hakikat bu, benden başka ilah yok, öyle ise yalnız bana ibadet ediniz. (Enbiya sûresi, Ayet 25).»

     

    Demek ki her dinde aslolan «Allah’ın birliği ve yalnız ona ibadet olunmasıdır.» O halde ibadet ne demektir? Niçin lâzımdır? Ve nasıl yapılır? Bu suale cevap vermezden evvel islâm dininin ihtiva eylediği ahkâm hakkında kısaca bir hulâsa yapmayı faydalı buluyorum.

     

    İslam; Hazreti Muhammed (Aleyhisselamın), Allah tarafından tebliğ ve kendi hayatında tatbik eylediği ahkamın hey’et-i mecmuasından ibaret bir dindir.

    Bu dinin hedefi, insanı, dünya ve âhirette Allah’ın nimetlerine ulaştırmak, felâha ve saadete çıkarmaktır.

     

    İslam dini, evvel itikad ve amel diye İslâm ikiye ayrılır. İtikadi olan esaslar, emirler ve hükümler, her dinde mevcut olması gereken, asli ve külli esaslardır. Bunlarda zamanın, mekânın, ahvalin ve şahısların tesiri yoktur.

    Allaha, Peygamberlere, Ahirete iman; istikamet, ahlak ve ibadetin esasları gibi. Bunlar her dinin esas temelini teşkil eden külli ve değişmez kaidelerdir.

    Amelî olan emirler ve hükümlere fer’i veya cüz’î hükümler de denir. Bunlar, mükellef insanların işlerine taallûk eden hükümlerdir. Bunlarda zaman ve mekânın tesiri olacağından, bunlar her dinde bir olmayabilir. Her dinde ibadet vardır. Fakat şekilleri bir değildir.

     Ahkâm-ı külliye veya asliye, bütün şeriatların hıfzını tekeffül ettikleri zarurî ve umumi maksatlardir. Bunların gayesi, dini, nefsi, aklı, nesli ve mali muhafazadır.

    «Külliyat-ı hams = beş külli» denilen bu zaruri maksatları koruyabilecek esaslardan mahrum bulunan bir din, gayesinden uzaklaşmış demektir.

    Biraz önce söylediğimiz gibi İslam, semavî bir dindir ki, onu, bütün kâinatın hâliki ve terbiye edicisi olan Allah Tealâ vaz etmiştir.

    Bütün ahkâmı, insanın saadeti ile ilgili olan İslam dininin, üçü itikada, ikisi de amel (iş) e ve ahlâka ait başlıca beş esası vardır:

    İtikad esasları şunlardır:

    1. Allah’ın birliğine (ve bütün sıfatlarına) iman,

    2. Peygambere iman (bütün Peygamberler ve onlara, indirilen kitaplara iman da burada dahildir.)

    3. Ahirete iman.

    Bunlar, islam dinin dayandığı ana hatlardır. Müslümanlık, bunlara iman etmekle tahakkuk eder.

    İslâm’da imanın iki mertebesi vardır:

    İcmal, tafsil. 

    İmanın en mücmel ve en basiti: Hazreti Muhammed (Aleyhisselâm), Allah tarafından her ne tebliğ etmiş ise haktır diye tasdik etmektir. Bunun en kısa düsturu şudur:, «Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.  Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka Tanrı yoktur, yine şahadet ederim ki Muhammed (Aleyhisselâm) Allah’ın kulu ve Peygamberidir.»

    Bir insan, bu yolda bir şehadette bulunmakla evvelâ Allah’ın bir olduğuna, sonra da, Hazreti Muhammed, Allah’ın kulu ve Peygamberi bulunduğuna inandığımı açıkça söylemiş oluyor.

    Allah’ın birliğine tereddütsüz inanmak, İslamın ilk temelidir. Buna iman eden bir kimse, diğer esaslara da inanmış demektir. Buna bir de Hazreti Muhammed’in, hem Allah’ın kulu, hem de Peygamberi olduğuna şehadeti ilave etmekle, iki mühim hakikati kabul etmiş oluyoruz:

    A. Allah’ın birliğine iman, Peygamber yolu ile talim ve tebliğ edildiği şekilde iman demektir.

    B. Peygamberlik, tarihi bir olaydır, binaenaleyh, ona iman etmek dinin en esaslı bir rüknüdür.

    Peygambere ve vahy denilen ruhî hadiseye ve ilahi tecelliye dayanmayan bir sistem ilâhî din değildir. Bu iki itikada bir de, ahirete iman ilâve edilince, icmali imanın üçüncü derecesi elde edilmiş olur.

    İslâm dininin amel (iş) e ve ahlâka ait yüksek olursa olsun, mühim bir kıymeti olan iki esası şunlardır:

    1. Allah ile kul arasındaki nisbete taalluk eden ahkâm, buna, Allah ile müsalemet de diyebiliriz.

    2. İnsanın kendi nefsine ait olan hükümlerle kendisiyle diğer insanlar ve mahluklar arasmdaki alâkaları tanzim eden hükümler. Buna, Allahın kullarıyla müsalemet de diyebiliriz.

    Allah ile müsalemet demek, her hayır ve faziletin kaynağı, yalnız Allah olduğuna inanmak ve böylece Allah’ın iradesine teslim olmak, emirlerine itaat etmek demektir. Bunların başlıcası da Allaha ibadettir. Allah ve hak sevgisinin kaynağı olamaz, bu ibadetlerin başında gelir. Allah’ın bütün emirlerine itaat, oruç, zekât ve hac da bu ibadetlerdendir. Dinin bu kısmı, şu Hadis-i şerifte toplanmıştır:

     

    «Müslümanlık, beş temel üzerine kurulmuştur:

    1. Allah’tan başka Tanrı olmadığına, Hazreti Muhammed (Aleyhisselâm) onun Peygamberi olduğuna şehadet etmek,

    2. Namaz kılmak,

    3. Zekât vermek,

    4. Ramazan orucunu tutmak,

    5. Haccetmek.

    Allahın kullarıyla müsalemet demek, onlarla dirlik, düzenlik içinde yaşamak demektir. Aile vazifeleri, ahlâkî vazifeler, medenî ve insanî vazifeler de bu kısımda dahildir. Bunlar için de, müslümanlık, ayrı ayrı ve çok sağlam esaslar ve umdeler koymuştur.

    Müslümanlık, hayal peşinde koşan dimağları tatmin için ortaya atılmış bir takım nazariyeler demek olmadığı cihetle, gerek Allah ile olan vicdani münasebetlerimiz, gerek kendi nefsimize ve gerek kendimizden başkalarıyla olan vazife ve münasebetlerimiz, hep müsbet esaslar üzerine dayanmaktadır.

    Şu cihet kat’i olarak bilinmelidir ki: İslam, sadece vicdanda gizlenmesi lazım gelen bir şey değildir. Fikir ve kalb sahasnda kalarak, amelî bir surette yaşanmamış olan herhangi bir hakikatin ne kadar yüksek olursa olsun, mühim bir kıymeti yoktur.

    İnsan, inandığı bir hakikate dili ile tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamaya çalışmaz; onu, hayatta tahakkuk ettirmezse, hem ona olan iman ve sevgisi yavaş yavaş kuvvetini kaybeder, hem de kalb ve vicdanının emrine tâbi faal bir unsur olmaktan çıkar. Bunun içindir ki: İslam dini yalnız nazarî ve itikadi esasları değil, amelî hükümleri de talim ve teşri etmiştir: Bir müslüman, yalnız iman ile mükellef olmayıp inandıklarını dili ile de söylemek ve onların icaplarımı iş ve tatbik sahasında göstermek ve hayatta onları yaşamakla da mükelleftir. Allaha olan imanımız, evvelâ dilimizde, sonra da işlerimizde ve hareketlerimizde tecelli edecektir. Çünkü islâm, tam mânasile bir hayat dinidir. Kalbin en derinliklerinden başlayarak onu tamamen saracak olan iman, ağızdan taşacak, sonra bütün vücuda ve muhitine yayılacaktır. Binaenaleyh İslam’ın esası iman ve hedefi ahlâk ve iş güzelliğidir.

    İslamın talim eylediği amelî hükümler, mükellefin işlerine taalluk eden, beşerin kendi isteği ile yaptığı işlerin Allah nazarındaki kıymetini gösteren kaziyyelerdir ki, başlıca iki kısımdır:

    1. Allah ile kul arasındaki münasebetler, kulun, Allah’ına yapmakla mükellef bulunduğu vazifeleri gösteren hükümler: İbadet.

    2. İnsanların, kendileriyle diğer insanlar arasındaki münasebetleri bildiren hükümler: Muamelât.

     

    Amelî hükümler, bir taraftan Allah’a ibadeti, diğer taraftan ferde ve cemiyete teallûk eden işlerde selâmet ve istikameti, adalet ve emniyeti, karşılıklı haklara ve vazifelere riayeti emretmekle, ferdin işlerini ıslah etmiştir.

     

    (Gelecek yazıdaki bahisler: İbadetin mânası – İbadeti tapmakla tercüme yerinde değildir – Allah ile ilâh arasındaki mühim fark – Tanrı Allah mukabili olamaz – İbadetin ruhu – İbadetin aklî ve vicdanî bir vazife oluşu)

     

    Prof. Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi

     

  • Dînin Fevâid-i Medeniyye ve İctimâiyyesi

    Dînin Fevâid-i Medeniyye ve İctimâiyyesi

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 25 Safer 1338

        Netîce-i tahlîlde bu mürekkebâtın esâsı nasıl anâsıra müntehî oluyorsa, heyet-i ictimâiyye ve medeniyet-i sahîhanın esâsları, temelleri de dîne, enbiyânın şerîatlerine müntehî olduğu görülüyor.

    Evet, bir hakîkat olmak üzere diyebiliriz ki: İnsânlar, vahdet-i ictimâiyyenin esâsını, düşünmenin tarîklerini kütüb-i semâviyyeden öğrenmişler, sonra düşünmelerini tevsî ede ede bugünkü terakkiyâta vâsıl olmuşlardır. Esâsen târîh-i edyân da gösteriyor ki: Edyân-ı münezzele ve kütüb-i semâviyyenin en mühim evsâf-ı mümeyyizesi, gösterdikleri yolu takip eden akvâmda ilmî ve kânûnî vahdet-i ictimâiyye, bir râbıta-i siyâsiyye, kendisine mahsûs bir medeniyet-i sahîha tevlîd etmiştir. Misâl olmak üzere bugün birer kitâb-ı mukaddese müstenid bulunan edyân-ı semâviyyeden şerîat-ı Mûseviyye ile şerîat-i Muhammediyye’yi nazar-ı dikkate alırsak görürüz ki bu dînlerde üssü’l-esâs olan tevhîd-i ilâhî, çok geçmeden -tekâmül-i millî ve ırkîleri pek dûn olan- birtakım ümmetler arasında bir vahdet-i ictimâiyye tesîs ederek onları dîn üzerine müesses ve dîn ile kâim bir heyet hâline getirmiş; hukûk ve vezâif-i mütekâbile ile yekdîğerine rabt eylemiştir. Mamâfîh, edyân-ı münezzele insânlar arasında bir vahdet-i ictimâiyye husûle getirmekle kalmayarak aynı zamanda sahîh bir medeniyetin de vâlidi olmuştur. Târîh nazarında medeniyetlerin dînlere nispet olunmasından da anlıyoruz ki: Medeniyetin menşeʾ ve vâlidi edyândır. Medeniyet, dînlerin zâde-i kemâlâtıdır.

      Gustave Le Bon’un şu ifâdeleri bile -hangi maksada göre söylenirse söylensin- bizim müddeâmızın sıdkına açık bir delîl teşkîl etmektedir: “Edyân vesme-i zevâl-i nâ-pezîrîni medeniyetin kâffe-i anâsırı üzerine vurduğu, insânların ekseriyet-i azîmesini kavânîn-i mahsûsasına tâbi tutmakta devam ettiği hâlde fikir ve nazar netîcesi olan mesâlik-i felsefiyyenin hayât-ı akvâm üzerinde gâyet az bir tesîri görülmüş, bu mesâlikin kâffesi müddet-i kalîle zarfında mahv ve nâbûd olmuştur. En şedîdü’ş-şekîme devletlerin teşekkülü, medeniyetin hazîne-i müşterekesi hâlinde olan bedâyi-i edebiyye ve fenniyyenin zuhûru hep edyânın netîce-i tesîr-i iʿcâz-nümâsıdır.”

    Demek ki dînin en büyük bir mebdeʾ, en feyyâz bir kudret-i maneviyye olduğu meselesinde kimsenin şüphesi kalmıyor.

    Edyânın cemiyet ve medeniyet üzerindeki gayr-ı kâbil-i inkâr olan şu tesîr-i mühimmini şüphe yok ki, telkîn etmiş olduğu mebâdi-i itikâdiyye ve desâtîr-i ahlâkiyyede aramak îcâb eder. Evet, dîn, insânlara öyle itikâdlar telkîn etmiş ki onların her birisi insânlar arasında ictimâî bir heyetin teşekkül ve devamı, insânî bir medeniyetin zuhûr ve terakkîsi için en büyük âmil olmuştur. Evet dîn, gerek efrâd ve gerek cemʿiyyât-ı beşeriyyeyi hüsn-i sûretle idâre edip insâniyetin terakkîsini kâfil olabilecek mebâdi-i ahlâkiyyeyi katiyyet ve sarâhatle tayîn eylediği için her dîn bir nev medeniyetin zuhûru için bir neyyir-i feyz olmuştur. Burada misâl olmak üzere dînin telkîn etmiş olduğu mebâdîden yalnız üç tanesini mevzûbahis etmek istiyorum, ki şunlardır: 1- Şeref-i âdemiyyet, 2- Şeref-i dîn ve millet, 3- Hayât-ı uhrevîyye ve saâdet-i ebediyye.

    Gayr-ı kâbil-i inkâr bir hakîkattir ki: İnsânı en yüksek, en şerefli bir mertebeye isʿâd eden “edyân-ı semâviyye”dir. Edyânın insâna bahş eylediği ulvî mertebeyi hiçbir meslek vermemiştir. Edyân-ı semâviyye insânı en mükerrem bir mevkiye, en yüksek bir mertebeye isʿâd etmiş, insânın mâddeten pek zayıf olmakla beraber bütün mahlûkâttan fazla bir şeref ve meziyet sâhibi olduğunu bildirmiş, fıtraten mâlik olduğu kuvâ ve melekât itibârıyla nâmütenâhî bir terakkîye nâmzet bulunduğunu ve binâenaleyh bütün mevcûdâtı kendisine râm etmek kudret ve istidâdında halk olunduğunu katʿî bir lisân ile anlatmıştır.

    Böyle bir itikâdın insânı nerelere kadar sevk edeceğini düşünmeye bile lüzûm yoktur, zannediyorum. Böyle bir îmân taşıyan insân, şüphe yok ki, bunun ilhâm eylediği terakkiyâta vâsıl olabilmek için, yorulmak bilmez bir saʿy-i mütemâdî ile, cihet-i temâyüzü olan istidâd ve kâbiliyeti inkişâf ettirmeye çalışacak, vâsıl olduğu terakkiyât ne kadar yüksek olsa, ondan daha yükseklerine çıkmak ümniyesiyle, orada tevakkuf etmeyerek yine çalışacaktır.

    Aynı zamanda bu îmân ve itikâd, insânın behîmî hasletlerden tevakkî, hayvânî sıfatlara yaklaşmaktan ictinâb etmesini de istilzâm eder. Çünkü hâiz olduğu şeref ve rüçhân onlarla ittisâfına bir mâni-i kavi teşkîl eder. Binâenaleyh itikâd bir insânda kuvvetli olursa, behîmî olan sıfatlarla ittisâftan o derece nefret eder; bu nefret ne kadar şiddetli olursa, rûh-i beşer o nispette teâlî eder. İnsân rûhen yükselerek en ulvî, en nezîh bir mertebeye çıktıkça medeniyet-i hakîkiyyeyi tamâmen idrâk eder; yaşamasında, muâmelâtında adâlet, muhabbet, teâvün, istikâmet gibi kavânîn-i medeniyye ve ahlâkiyyeyi kendisi için düstûr-ı hareket ittihâz eder ki insânların dünyâda vâsıl olabilecekleri saâdetin müntehâsı, felâsife ve hükemânın ârzû-yı yegânesi de bu noktaya vâsıl olabilmekten ibârettir.

    Şimdi bir de ikinci itikâdı tedkîk edelim:

    Edyân-ı semâviyye insânlara bir de şeref-i dîn ve millet itikâdını telkîn ediyor. Bu telkîn-i dînî eseri olarak kendi dîninin ve o dîn ile mütedeyyin olan akvâmın milel-i sâireden ziyâde bu şerefi hâiz olduğuna daha doğrusu şeref ve meziyet nâmına ne varsa hepsinin yalnız kendi milletine âit bulunduğuna kâni bulunan bir kimse şüphe yok ki, evsâf-ı fâzıla ve mefâhir-i milliyyede milel-i sâire ile şeref ve teâlî müsâbakalarına kıyâm eder. En ulvî evsâfı, en yüksek ahlâkı, mezâyâ-yı insâniyye ve ictimâiyyeyi kendi milletinde görmek için hep birden imkânın müsâadesi nispetinde çalışırlar. Aynı zamanda milletlerin de vücûdunu kabûl ettikleri şeref ve haysiyeti ihlâl edecek bir denâeti kendileri irtikâp etmekten ihtirâz ettikleri gibi, gerek şahıslarına ve gerek kalplerine karşı hâriçten gelecek bir zillet ve hakâret, bir zulüm ve teaddî vukûuna da hiçbir zaman razı olamazlar. Böyle bir zilleti mensûp oldukları dîn ve milletin hâiz olduğu şeref ve meziyetle gayr-ı mütenâsip bulurlar. Dîn ve milleti hakkında böyle bir îmân ve itikâda sâhip olanlar, başka milletlerde gördükleri meâlî ve mefâhirin daha aʿlâ ve daha mükemmelini kendi milletlerinde görmedikçe dilhûn olurlar; hiç râhat edemezler. Çünkü şeref-i insânîden madûd olan her gûnâ ulvî saâdeti, meziyeti başkalarından ziyâde kendi milletlerine lâyık görürler; ve görmeye bütün kuvvetlerini sarf ederler. Şüphe yok ki böyle bir îmân ve itikâd, ulûm ve fünûnun, sanâyi ve bedâyiin tevessüʿ ve intişârı, milliyet ve medeniyetin tahkîm ve takviyesi için en büyük bir âmil, en kuvvetli bir müessirdir.

    Mensûp olduğu dîn ve millet hakkında bu derece bir îmân-ı yakînîye sâhip olanlar, milletini dehrin mesâibi altında zelîl ve makhûr, yahut mezâyâ-yı terakkî ve temeddünden mehcûr bir hâl-i felâkette görür ise artık onun hamiyet damarları kabarır; kalbine sükûn ve râhat gelmez; bir lahza bile sükûn ve râhat içinde karâr kılamaz. Bütün hayâtını vücûd-ı millete ârız olan o maraz-ı müthişin tedâvîsine hasreder; netîcede ya marazı keşfederek tedâvîsine zaferyâb olur; yahut o yolda ölür gider.

    Görülüyor ki: Bu itikâd, medeniyetin müntehâsına vâsıl olmak için milletleri müsâbakaya sevk edecek; onları en büyük, en ulvî makamlara îsâl edecek en kuvvetli şevk ve âmil olmak mâhiyetindedir. Artık bu itikâttan mahrûm olan bir milletin düşeceği hazîz mezellet ve meskenet nazar-ı dikkate alınsın!

    Şimdi bir de üçüncü itikâdın hayât-ı cemiyet üzerindeki tesîr-i mühimmini düşünelim:

    Edyân-ı semâviyye beşeriyet için nâmütenâhî bir istikbâlde ebedî bir hayât ve saâdet vaat ediyor; ve bu dünyânın o saâdet-i ebediyyeyi kazanmak için bir sâha-i faâliyet olduğunu söylüyor.

    Şimdi hayât-ı beşeriyyenin, herkesçe malûm ve muhakkak olan şu mütenâhî ve âdetâ rüyâ gibi olan, kısa bir müddetten ibâret olmayıp insânlar için ebedî bir saâdet, nâmütenâhî bir hayât bulunduğu, ve buna nâil olmak da burada iken kemâlât-ı ilmiyye ve fezâil-i ahlâkiyye tahsîl etmekle bu itikâdın gösterdiği yolu tutarak hiç durmaksızın ahlâkını tehzîb ve rezâletin tevlîd edeceği fenâlıktan nefsini tathîre çalışır.

    Böyle bir îmân ve itikâda sâhip olan insân, her husûsta istikâmetten ayrılmaz: Para kazanmak, zengin olmak isterse tarîk-i hayâtına sülûk etmez; hîle ve yalandan, irtikâp ve ihtikârdan çekinir; hudʿa ve temellüke tenezzül etmez; kazancını meşrû usûllerde arar. Kendi hakkını bilir; âharın hukûkunu gözetir. Çünkü vazîfesini hakkıyla îfâ edenlerin ebedî bir hayât ve saâdete kavuşacaklarına yakînî bir îmân ve itikâdı var; bir mükâfât ve mücâzât gününün vücûdunu, bir mahkeme-i kübrâ huzûrunda bulunulacağını muteriftir.

    Binâenaleyh meârif-i hakka, ahlâk-ı fâzıla üzerine müesses hakîkî ve insânî, sâbit bir medeniyete doğru gitmeye insânı irşâd eden en büyük mürşid ancak bu itikâttır. Herkes hakkını bilmek ve kendi uhdesinde olan hukûk-ı gayrı gözetmek esâsına müstenit bulunan heyet-i ictimâiyyenin devâm ve bekâsı da bu itikâdın kuvvetli bir sûrette vücûduna mütevakkıftır. Çünkü fikr-i mesûliyet olmadıkça hukûk ve vazîfeye riâyet pek de mümkün değildir. Şu hâlde pek haklı olarak iddiâ  edebiliriz ki: Zamân ve vazîfe demek olan fikr-i mesûliyetin istikbâl-i nâmütenâhîye doğru inkişâfı ve idâmesi olmak üzere İslamiyette en mühim bir âmil olan fikr-i âhiret, beşeriyetin muhâfaza-i mevcûdiyeti noktasından pek esâslı, pek tabîî bir fikr-i ulvîdir. Bu fikri tevhîn etmek değil, daha müstemir müeyyidât ile takviye etmek elzemdir.

    Âhiret ve mesûliyet fikri dûçâr-ı halel olan kimseler, menfaat ve aʿrâz-ı şahsiyyeye prestij itibâriyle âlemde en muzır bir unsur olacakları şüphesizdir. O gibi kimseler nazarında hubb-ı nev, hubb-ı vatan, menfaat-i âmme, târîh korkusu denilen şeyler gâyet gülünç şeylerden; fazîlet, insân aldatmadan; hayâ, zaaf-ı aʿsâbdan ibâret kalır. Gulüvv-i dîne sapan târik-i dünyâlar nasıl atâlet-i ictimâiyyeye düşüp mahvoluyorsa, aksi de mühlik bir teşettüt-i ictimâî husûle getirir. İşte bunun içindir ki: Fikr-i âhiret, fikr-i mesûliyet gerek bir cemiyetin devâm ve bekâsı, gerek sahîh ve insânî bir medeniyetin husûle gelebilmesi için en mühim bir âmildir. Bunu telkîn ve teyîd eden ise ancak dîndir. Bunun içindir ki cemiyet ve medeniyetin devâm ve bekâsı dîn fikrinin daha kuvvetli bir şekilde idâme edilmesine mütevakkıftır.


    Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1335_18/1335_18_449/1335_18_449_HAMDIAA.pdf

  • Dîn-i İslâm Medeniyet-i Hakîkiyyenin Rûhudur

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 22 Cemaziyelevvel 1330

    Geçen mâkalemizde İslâmiyet tulû ettiği zamân rûy-i zemînde medeniyet nâmına hiçbir şeyler olmadığını delâil-i vâzıha ile ispât etmiş, medeniyet-i hakîkiyyeyi cihâna neşreden İslâmiyet olduğunun îzâhını diğer mâkalelerimize bırakmıştık; binâenaleyh bu mâkalemizde İslâm medeniyet-i sahîhanın menbaı olduğunu umûmî bir surette îzâh, ve bu iddiâmızı bizzât Avrupa ulemâsının sözleriyle de işhâd edeceğiz. Fakat şurasını da söylemek lâzımdır ki dîn-i İslâmın menba-ı medeniyet olduğunu ecânibin sözleriyle işhâd etmekten maksadımız İslâmın hakîkaten medenî bir dîn olduğunu bunlardan istidlâl etmek değildir; çünkü bu hakîkat malûmdur, bunu inkâr etmek için deryâ-yı taassuba, mükâbereye dalmak lâzımdır. Ancak, bu suretle ispât-ı müddeʿâ etmekten yegâne maksadımız, kalplerinden perde-i taassubu kaldıran Avrupa ukalâsı nezdinde Kurân’ın menba-ı medeniyet, İslâmın her zamanda, her muhitte terakkînin rûhu olduğuna kanâat-i kâmile hâsıl olduğunu göstermektir. Bir de bu yolda yazacağımız makâlelerde Avrupa mutaassıplarının ve onları körü körüne taklîde yeltenenlerin İslâmiyet aleyhinde savurdukları itirâzları nazar-ı dikkate alarak, İslâmiyet onların anladıklarından pek müteâlî olduğunu ispât edeceğiz.

    Husamâ-yı İslâm olanlar diyorlar ki: “İslâm, medeniyet ile kâbil-i telîf değildir; her zamânda her mekânda ahkâmı kâbil-i tatbîk olamaz…” gerek Avrupa ve gerek onları taklîde heves edenlerin dâimâ öne sürmek istedikleri itirâzların birisi ve belki birincisi bu sözdür. Hatta İngiliz ricâlinden Lord Kromer bundan birkaç sene mukaddem Mısır’da neşretmiş olduğu kitapta bunu aynen tekrâr etmiş bittabi lâyık olduğu cevâbı almıştı. Vâ esefâ ki memleketimizde bu fikre taraftâr olanlar günden güne tekessür etmektedir. Şimdi bakalım bu söz doğru mu, değil mi?

    Dîn-i İslâm, Muhammed (sav) Efendimiz hazretlerinin taraf-ı ilahîden getirmiş olduğu bir dîn-i semâvîdir; her yerde aklı kendisine bir refîk-i hâlis olarak tanımış, medeniyet ile beraber yürümüş, insâna, insâniyete dâimâ dest-i muʿâvenetini uzatmıştır. İslâmdan evvelki rüesâ-yı dînin evzâʿ-ı gazûbâne ile ibâdullâh üzerine hücûm ederek “Nûr-ı aklı söndürünüz! Çeşm-i basîreti kör ediniz! Akıl dîne münâfîdir; hakâyıkı görmek küfürdür” diye şiddetle sayhalar ettikleri esnâda Rasûl-i hakîm Efendimiz “الدين هو العقل ولا دين لمن لا عقل له” “Dîn ayn-ı akıldır, aklı olmayanın dîni de yoktur.” diye nidâ ediyordu.

    Dîn-i İslâm, şân-ı insâniyeti dereke-i süflâ-yı behîmiyyetten tabaka-ı ulyâ-yı melekiyyete isʿâd eyledi; bütün kabâili yekdîğerine kardeş, cümlesini hukûk-i medeniyyede müsâvî olarak tanıdı. Cenâb-ı Hakk’ın insânlara fıtrî olarak ihsân etmiş olduğu zekâ ve takvâdan başka aralarında hiçbir fark olmadığını, ancak yekdîğerlerinden ilim ve takvâ ile temeyyüz eylediklerini ilk evvel ilân eden İslâmiyettir. “إنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقاكُمْ” âyet-i kerîmesi, “لا فضل لعربي على عجمي إلا بالتقوى” hadîs-i şerîfi bu hakîkati nâtıktır. İrtikâb-ı sirkat eden bir kimseye karşı hadd-i sirkat icrâ edileceği zamân, hadd-i sirkati iskât ettirmek için hazret-i Üsâme bin Zeyd’in şefâat-i peygamberîyi talep etmesine karşı cenâb-ı peygamberin “أتشفع في حد من حدود الله لو أن فاطمة بنت محمد سرقت لقطعت يدها” buyurması hukûk-i medeniyyede bütün insânların müsâvî olduklarını açık surette ilân etmek değil mi?

    Dîn-i İslâm, insânları akîde-i şirk ve teksîr-i ilâhtan tahlîs, onlardan perde-i hurâfâtı izâle, akıllarından kuyûd ve evhâmı kesr eyledi, onları fesâd-ı ahlâktan kurtardı. Çünkü İslâm’ın Sâniʿ Teâla’yı ikrâr, haşr-u ecsâdı itirâf etmesi o kadar vâzıh bir surettedir ki: Edyân-ı sâireden hiçbirisi bu hakîkati bu kadar açık, iʿvicâcdan sâlim olarak meydâna koyamamıştır.

    İslâm, Cenâb-ı Hakk zâtında, efʿâlinde, tevhîd; mahlûkâta müşâbehetten tenzîh eyledi; Bu âlemin âsâr-ı sunʿuna delâlet eden ilim, kudret, irâde ve bunların emsâli sıfât-ı âliye ile muttasıf bir hâlık-ı zîşânı olduğunu, hâlık ile mahlûk arasında hiçbir nispet olmayıp ancak hâlık onların mûcidi ve onlar da ona rücû edici olduğunu edille-i vâzıha ile ispât eyledi: “قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ. اللهُ الصَّمَدُ. لَمْ يَلِدْ. وَلَمْ يولَد. وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً أَحَدٌ”

    Gerek vahdâniyet, gerek sâir evâmir-i ilâhiyye husûsunda berâhîn-i akliyyeyi kendisine rehber eden dîn-i İslâm; sinîn-i vefîreden beri insanlar üzerinde hüküm sürmekte olan zalâm-ı cehâleti tard, yerine envâr-ı ulûmu zerʿ; onların kararmış olan kalplerini nûr-ı irfân ile tezyîn eyledi. Bu dînin ekmiş olduğu medeniyet sâyesindedir ki: Evvelce masûm kız çocuklarını diri diri mezâra sokan katı kalplerde şefkat ve merhamet neşvünemâ buldu. Kalplerinin en ulvî köşesinde envâr-ı hakâyık lemeʿân ediyor; akâid-i meşʾûme ile kasvet-engîz bir hâle gelen akılları arasında nûr-ı hakîkat sabâh yıldızı gibi parlıyordu.

    Bu hakâyıkı ulemâ-yı garp bile tasdîk etmekte tereddüt etmiyorlar nasıl ki De Kastri İslâmiyetten bahs eylediği bir eserinde şöyle diyor: “İslâmın âlemden büyük bir kısmını kendisine cezbetmesi nefsin şânını iʿlâ etmesiyledir; İslâm, zât-ı ilâhiyyeyi beşerin sıfâtının fevkinde bir sıfatta tasavvur ve onu günde beş defa icrâsıyla mükellef olduğu namazda tezekkür etmesiyle şân-ı insâniyeti iʿlâ eylediği gibi nefsin iştihâ eylediği bazı şeyleri mübâh kılarak tabîat-ı beşeriyyeye suhûletli olan şeyleri müştemil olmasıyla da iʿlâ etmiştir. İntişâr-ı İslâmın en büyük âmillerinden birisi de mezâhib ve teʿâlîm-i İslâmiyyenin gâyet açık, iʿvicâcdan sâlim bulunmasıdır. Onun için tabîata gâyet mülâyimdir. Bu öyle bir dîndir ki: Anlaşılmayacak esrârdan müberrâdır…”

    İshak Teylor diyor ki: “…Dîn-i İslâm, Marakeş’ten Cava’ya, Zanzibar’dan Çin’e kadar intişâr eyledi, hâlâ da Afrika’da vasfı kâbil olmayan bir sürat ile intişâr ediyor, görüyoruz ki: İslâm, ümem-i mütevahhişenin tehzîb-i ahlâkı, onların terakkîsi için en muvâfık bir dîndir, diyânet-i mesîhiyye ise böyle değildir. Bunun akâidinde görülen esrârengîz şeylere akıllar ermiyor, işte bu sebeptendir ki İslâmın medeniyete pek büyük menâfii, hizmeti dokunduğu hâlde diyânet-i mesîhiyyenin o kadar menfaati, hizmeti görülmemiştir. Diyânet-i Muhammediyye girdiği kabîlelerden evsâna tapmayı, insân eti yemeyi, çocukları diri diri mezâra koymayı mahv ve iptâl eylemiştir. Onlarda nezâfet, izzet-i nefs, vakâr, cûd-ı kerem gibi sıfât-ı fâzıla yerleştirmiştir.

    İslâmlar, misâfirperverliği heman farz gibi itikâd ederlerdi. Cemʿiyyât-ı beşeriyyenin mevcûdiyetini rahnedâr eyleyen müskirât, kumâr vesâire gibi birtakım fezâyih bu dînin zuhûruyla sükût etmeye başladı. Dîn-i İslâm kadınlarda nâmûs ve iffeti halâʾik-ı takvâdan addeder, ihsân ile tenâsuhu, vicdân ile uhuvveti ifşâ ediyordu.”

    Dîn-i İslâm o dîndir ki: Avrupa akvâmını Endülüs ve salîb muhârebâtına kadar bûyân oldukları hakîkî cehâletten, yürümekte oldukları girîve-i izmihlâlden tahlîs eyledi; Avrupa akvâmını dereke-i süflâ-yı behîmiyyetten zirve-i bâlâ-yı temeddüne îsâl, onlara usûl-i medeniyeti talîm eyledi. Eğer Muhammed (sav) gelmeseydi şimdiye kadar Avrupa akvâmı bahr-i ummân-ı cehâletin mühlik dalgaları arasında gark olur, tayyârât-ı evhâm ile mahv ve münʿadim olup giderdi. Zîrâ onlar fikir ve muhâkemeye dalanları, ilim ve hikmetle meşgûl olanları dinsiz oluyor diye telakkî ederlerdi. Hâlbuki İslâmiyet; tathîr-i cisim için mevâdd-ı maraziyyeden hâlî, yenâbîʿ-i sahîhadan cârî bir mâdde-i mutahhara ne derecelerde lâzım ise nefsin de kendisine ârız olan evhâmı izâle edecek, akzâr-ı vesveseden tahlîsine hizmet edecek bir kuvve-i muslihaya o derecelerde muhtaç ve o kuvve-i muslihanın da tecârib-i sahîha ile sâbit, mahsûsât-ı akliyye ile müstedell olan ilim olduğunu ilân ve zarûret-i ilmin zükûr ve nisvâna mütesâviyen şâmil olduğunu beyân eyledi. طلب العلم فريضة على كل مسلم ومسلمة، اطلب العلم من المهد إلى اللحد، وَإِنَّ كَثِيراً لَيُضِلُّونَ بِأَهْوَائِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِالمُعْتَدِينَ İslâmın meydâna koyduğu bu hakâyıkı Avrupa’da ilk evvel keşif ve ilân eden zât feylesof Dekart’tır ki on sekizinci asrın ricâlinden bulunur.

    Hem de İslâmiyet sayhât-ı şedîde ile ilân ediyordu ki: İlmin zarûret-i tahsîli yalnız hayât-ı uhrâya maksûr değildir; o zarûret; hayât-ı hâzırayı dahî tamamen muhîttir, zîrâ aʿmâl-i hayâtiyyenin kıvâmı, şüʾûn-ı dünyeviyyenin salâhı münhasıran ilim ile kâimdir. “من أراد الدنيا فعليه بالعلم ومن أراد الآخرة فعليه بالعلم  ومن أرادهما فعليه بالعلم” hadîs-i şerîfi bunu nâtıktır.

    Bakınız! Darvi ne diyor: “Avrupa zalâm-ı cehâlet içinde mahv ve nâbûd olup ikilediği, temîn-i hayât edecek ziyâ, ışık nâmına ancak iğne deliğinden intişâr eden ışık miktârı bir parçadan başka ziyâ görmediği bir zamânda idi ki: Ümmet-i İslâmiyye tarafından pek şaşaalı bir ziyâ tulû etti; ulûm-ı felsefe, sanâyi..! Bu ziyâ ile beraber intişâr eyledi. Bu intişâr içinde Bağdat, Basra, Semerkant, Dımaşk, Kayravan, Mısır, Fars, Gırnâta, Kurtuba merkez-i meârif olmuş, Avrupa akvâmı kurûn-ı vustâda bu merâkiz-i azîmeden pek çok keşfiyât, ulûm ve fünûn iğtinâm eylemiştir.”

    Sidyo da şu yolda idâre-i kelâm ediyor: Hazret-i Muhammed (sav) zuhûr edip müteferrik bir hâlde olan kabâil-i arabı tevhîd, onları bir maksad-ı âlî uğrunda cemʿ ettikten sonra bunlar bir millet-i muazzama hâlinde dünyâya karşı meydân okumaya başladı. Cenâh-ı mülkünü Taç Nehri’nden Ganj nehrine (Aksâ-yı Şarktan tâ Mağrip önlerine) kadar uzattı. Avrupa’da cehâlet hükümfermâ olduğu bir zamânda aktâr-ı arzın her köşesine livâ-yı medeniyeti rekz eyledi.”

    Kurân-ı Kerîm hakkında beyân-ı mütâlaa ederken Gibbon diyor ki: “Kurân-ı Kerîm’in umûr-ı uhreviyyeye taalluk eden usûlden mâʿadâ bilcümle ahkâm-ı cinâiyye ve medeniyye için de bir düstûr-ı esâsî, nevʿ-i beşerin tanzîm-i hayâtı, tertîb-i şüʾûnu için bir kânun-ı medenî olduğu bütün âlemce müsellemdir… Şerîat-i Muhammediyye’nin ahkâmı en büyük sultânlardan en küçük efrâda kadar kâffe-i efrâd-ı beşere şâmildir..!”

    Yine İslâmiyet beyân ediyordu ki: Fehm-i meʿâni-i Kurân vâbeste-i izdiyâd-ı irfândır. “وَتِلْكَ الْاَمْثالُ نَضْرِبُها لِلنَّاسِ وَما يَعْقِلُها إلّاَ الْعَالِمُونَ” işte İslâmiyetin makâm-ı ilme ihtirâmı, tahsîline tergîb ve icbâr husûsundaki ihtimâm ve ikdâmı bu mertebelere bâliğ oluyordu.

    Zâten Kurân-ı Kerîm’in pek çok mebâhisini anlamak da kâffe-i ulûm ve fünûnu tahsîl etmeğe vâbeste olduğundan İslâmlar pek büyük bir hâhişle o zamânın hikmetini, riyâziyyâtını, felekiyyâtını, kendi lisânlarına tercüme ve onlardaki hatâları ıslâh ediyorlardı. Amerikalı Draper diyor ki: “Hazret-i Muhammed (sav) dâr-ı âhirete irtihâl eyledikten sonra pek geçmeden Araplar kütüb-i Yûnâniyyenin en meşhûrlarını lügatlerine tercüme etmeye başladılar; hattâ dîn nokta-i nazarından itikâd-ı âmmeye mazarratı olan birtakım kasâidi bile ulemânın muttali olduğu Süryani lügatına tercüme ettiler.”

    Bu sûretle Müslümânlar ulûmun kâffe-i şuʿubâtında üstâz-ı küll olmuşlardı çünkü Kurân-ı Kerîm bunlar için bir sâha-i cevelân idi her istediklerini onda bulurlardı. Avrupa ulemâsının keşfine henûz muvaffak oldukları birçok hakîkatleri Kurân haber veriyordu.

    Binâenaleyh İslâmlar kudret-i fâtıranın bahşetmiş olduğu bu geniş sahrâda cevelân ederek dünyânın her tarafına medeniyet tohumunu serptiler. Şu hâlde “İslâmiyet medeniyetle kâbil-i telîf değildir..!” demeye vicdân nasıl râzı olur?

    Hazırlayan: Esad Özgüner

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_1-8/1328_1-8_10-192/1328_1-8_10-192_HAMDIAA.pdf

  • Müslümanlık Beşeriyetin Tekamülünü İstihdaf Eder

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 28 Receb 1340

    Beşer münteha-yı kemale irtikâya müstaid olarak yaratılmıştır. Esasen mahlukât-ı sâire üzerine olan şeref ve rüçhaniyeti de bundandır. Onun bu fıtratta olmasıdır ki daima kendisini bir kemal peşinde koşturuyor. Yine bunun içindir ki vahdet-i içtimaiyyeyi ihlal eden her şey onun nazarında kıymetten sakıt, kendisini ilcâât-ı fıtriyyesi ile mütenakız bulunduran her bir müessese de her türlü takdirden mahrumdur. O ki müessesat, er geç yıkılır gider. Onu gayesine îsâl edecek müsseselerdir ki daima yaşamak hakkını haizdir. 

    Biz evvel ve ahir şunu iddia ediyoruz ki beşeriyeti fıtraten müstaid olduğu tekamüle îsâl edecek desâtîr ancak Müslümanlıktır ve beşerin terakkiyat-ı ilmiye sahasında atmakta olduğu her hatve, edyân-ı saireden tebaüd ve fakat bizim fıtrî olan dinimize bir takarrüptür. Çünkü bilcümle ahkam-ı İslamiyyenin hedefi, tekamül-i ferdî ve bilhassa tekamül-i içtimaî ve siyasî sayesinde ale’l-ıtlak beşeriyeti evvelen ve bizzat bu alemde, sâniyen dâr-ı ukbâda mesûdiyete îsâl ve nâil-i kemal etmektir. Bunun içindir ki ahkam-ı İslamiyye yalnız umur-i taabbüdiyyeden ibaret olmayıp bununla beraber heyet-i içtimaiyyenin münasebât-ı vicdaniyye ve ahlakiyyesini, umur-i hukukiyye ve inzibat-ı içtimaîsini, daha sonra münasebât-ı hariciyyesini ayrı ayrı tertib ü tanzim etmiştir. Binaenaleyh İslam’ın bütün ahkamı mütekamil bir mevcudiyete imâd ittihaz olunmuştur.

    Umur-i taabbüdiyyeden olan ibadât-ı İslamiyyede bile beşeriyetin tekamülü esası mündemiçtir. Bütün ibadât-ı İslamiyye Hâlık’a taabbüd ve inkıyad, mahlukata şefkat ve muvâsât gibi ahlakiyyat ve maneviyatı muhtevidir. Biz bu makalemizde yalnız ibadât-ı İslamiyyeden olan zekatı tetkik edeceğiz.

    Müslümanlıkta malumdur ki zekat katî bir farzdır. Müslümanlığın beş temelinden biridir. Şimdi bunun ne derece mühim bir esas olduğunu ve er geç beşeriyetin tavʿan ve kerhen bu esası kabul edeceklerini biraz izah etmek isterim. Evet, zekatın farz kılınmasında âlem-i insaniyet ve bekâ-yı medeniyet noktasından ne büyük bir hikmet, ne âlî bir maslahat, ne vâsiʿ bir merhamet vardır. Bu cihet hakikaten beşerin takdirden acz göstereceği kadar mühimdir. 

    Evvela şurasını anlamak lazımdır ki Cenab-ı Hakk yeryüzünde her şeyi insanların istifadeleri için halk buyurmuş ve bütün kuvâ-yı tabîiyyeyi kendilerine müsahhar kılmış olduğu cihetle bütün insanlar, başkasına zarar vermemek şartıyla kendileri için mübah olan şeyleri ihraz edebilirler. 

    Zemin ü asuman her insan için sâha-i fesîha-i erzâk-ı mukadderedir. Aynı zamanda başkalarının eyâdi-i tasarrufuna geçmiş olan mevâddan usul ü kavaid-i meşrûa dairesinde istifade etmeye de hakları vardır. Din-i mübîn-i İslam’a göre amel her ferdin sermayesi yahut medar-ı saadeti olduğundan “Müslümanlık herkese çalışmakla emreder; insan için kendi saʿyinden başka dayanacak, istinad edecek bir şey olmadığını katî bir ifade ile anlatır. En hayırlı Müslüman; dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyip her ikisini cem eden ve kendi sebebiyle geçinip cemiyete bâr olmayandır.” diyor. En adi bir sanatla bile olsa maişetini tedarik için çalışmak erbâb-ı himmete mahsus meziyetlerin eşref ve âlâsı olduğunu bildirir. Saʿy ü amel ile maişetini tedarik etmeyerek başkasına bâr olmaktan şiddetle nehyeder. Saʿyi ibadet olmak üzere gösterir.

    Bununla beraber ilmi her şeyi muhît olan Vâcib Teala hazretleri insanları suret kuvvetince, akıl ve zekaca müsavi yaratmamıştır. Böyle olmak da muktezâ-yı hikmet-i ilahiyyesidir. Bunun neticesi olarak saʿy  ü amel, servet ü sâman hususunda efrad-ı beşer beyninde tefavüt-i küllî olacağı da gayet tabiîdir. Şu halde terakkiyat-ı beşeriyye ne kadar ileri gitse vesâit-i maişet ne kadar çoğalsa insanların yine bir seviyede olamayacakları şüphe götürmez bir hakikattir. Zaten kâffesi hâl-i tesavîde bulmak lazım gelse idi aralarında içtimâ ve teâvun hasıl olmak mümkün olur muydu? 

    Aynı zamanda beşeriyet içinde ihtiyarlığın son haddine vâsıl olarak saʿy ü amelden kalmış, derd ü eleme mübtela olmuş her türlü esbaba tevessül etmesine rağmen fakr u zaruretten yakayı kurtaramamış veyahut arızî bir sebeple birdenbire fakir düşmüş birçok kimselerin bulunacağı da şüphesiz bir hakikat değil midir? Halbuki, servet hususunda heyet-i içtimaiyyenin efradı arasında pek büyük farklar ve dereceler olması heyet-i içtimaiyyenin hukuk ve iktidar hususundaki müsâvâtını daima tehlikeye ilkâ eder. Mal ve mülkü olanlara nâfi olduğu halde yoksullara, elinde avucunda bir şeyi olmayanlara bir fayda ve menfaat temin edemeyecek olan desâtîr ve kavânîn ise teâkub-i ezmân ile müsavâtsızlıkların tesîrât-ı mütevâliyesini tezyîd etmekten başka bir şeye yaramaz. Zenginleri kuvvet ü servetinde, fakirleri nikbet ü sefalette ibkâ eyler.

    Böyle olunca kendilerindeki zaaf ü acz dolayısıyla çalışarak ihtiyacı def edemeyecek olan alîllere ve bîkeslere âfât-ı semaviyye ve araziyyeden birinin tesiriyle ticareti ve serveti mahvolarak birdenbire fakir düşen, borç altında kalan veyahut hürriyeti için didinen zavallılara muavenette bulunmak bir vecibe-i insaniyye olmaz mı?

    İşte bu hikmete mebnidir ki din-i İslam bir taraftan saʿy ü amel ile emrediyor, nefsinde saʿy ü amel kudreti bulan her ferd şu hayat-ı faniyede ahara itimad etmeyip yalnız nefsine itimad etmek lazım geleceği fikrini bir esas olmak üzere telkin ediyor; hayırlı bir Müslüman insanlar üzerine yük olmayandır diyor. Diğer taraftan beyne’l-beşer fıtrî ve tabiî olan müsâvatsızlıkların tesirâtını izale etmek ve servetin beyne’l-ağniya tedavülüne inhisar ettirilmesine mani olmak, iddihâr-ı servetin önüne geçmek ve bu suretle saadet-i umumiyyeyi temin için zekatı farz kılıyor. Sahib-i servet ve nisap olanların malından erbab-ı ihtiyaç ve menâfi-i âmme için muayyen bir hak ayırıyor. Ve her sahib-i servet ve nisabı malının muayyen bir miktarını, erbab-ı ihtiyaca vermeyi katiyyen mecbur tutuyor.

    Şu halde zekatın hikmet-i içtimaiyyesi, aheng-i içtimaiyyenin halelden vikayesi, memleketin tedbiri ve cemiyetin saadetidir. Çünkü zekatta hem aceze-i müminînin hayatını ve hem de Müslümanların intizam-ı halini temin etmek gibi gayet ulvî bir maslahat vardır.

    Evet, şu tafsilat ve izahat bize gösteriyor ki zekatta cemiyet-i beşeriyetin düşkünlerine muavenet, ihtiyacı olan def-i ihtiyacına çalışmak gibi pek mühim ve insani düşünceler vardır ki neticesi herhalde tedbir-i memlekete, nizam-ı cemiyete, bekâ-yı medeniyete ait mühim bir maslahattır. Zekatın farz olmasıyla servet-i ağniyâda fukaranın muayyen bir hakkı olduğu bildiriliyor. Ve o hak fukarayı ağniyâya raptediyor. Servet ü sâman hususundaki tefavüt sebebiyle beyne’l-beşer husulü tabiî olan kıskançlık, buğz ve adavet, kat-ı rahim [?] izale olunuyor. Zira ashab-ı recâ ve ümit daima [?] ve korkaktır. Bir şey ümit ettikleri kimselerin karşısında pek hürmetkar bir vaziyet alırlar. Onları gücendirmekten korkarlar. Bu suretle her iki tabaka zekat sayesinde yekdiğeriyle ittisal peyda eder ve biri birine ısınırlar. Binaenaleyh “zekatın hikmet-i içtimaiyyesi saadet-i cemiyet ve tedbir-i memlekettir.”

    Farz edelim ki fukaranın ağniyâdan emelleri kesilsin, ümitleri geriye çevrilsin, ihtiyaç da olanca kuvvet ü şiddetiyle fukara üzerine hücum göstersin, ağniyâ da zekat gibi, sadaka gibi kuyûddan hiçbiriyle mukayyet olmadıklarından o zavallılara muavenette bulunmadıktan başka fazla olarak karşılarında istedikleri gibi zevk ü sefâhete koyulsunlar!

    Acaba neticesi ne olur? Ne olacak! Fukarayla ağniyâ beyninde bir buğz u hased, bir münâfese-i maişet başlar. Bidayette ufak gözüken bir münâfese gitgide şiraze-i medeniyeti her tarafta dağıtacak bir halde herc ü merce bâis olur. İki tabaka arası açıldıkça açılır. İşte bu belanın, bu tufan-ı musibetin önünü Şeriat-ı İslamiyye’nin ağniyâ üzerine farz kılmış olduğu zekat ve sadakât alabilir ve almıştır. Bu itibarla zekat ağniyâyı fukaraya, tabaka-i ulyâyı tabaka-i süflâya rapteden bir köprüdür. Bu köprü her iki tarafı yekdiğere vasl edeceği cihetle bu sayede ümmetin cism-i ehad gibi bir top halinde bekasını temin eder.

    Şu halde Müslümanlığın farz kıldığı zekat ferdî ve içtimaî pek büyük hayr u fazilete hizmet etmiş oluyor. Bir kere zekat yukarıda izah olunduğu üzere vicdanlardan, gönüllerden bahîllik ve hıssîslik kir ve paslarını giderir. Sâniyen herhangi bir sebepten dolayı bakar: muhtac-ı muavenet kalan bîçarelerin zenginlere karşı duyacakları kıskanmayı, buğz u adaveti giderir. Zenginlerden muavenet gördükçe ona karşı hürmet ü muhabbet beslemeye mecbur olur. Şüphe yoktur ki bunlardan biri tehzîb-i nefse, diğeri de tedbir-i memlekete ait iki mühim maslahattır.

    Biz katiyetle iddia edebiliriz ki heyet-i içtimaiyyedeki hoşnutsuzlukları, bedbahtlığı izale ve cemiyetin şüûnunu ıslah için İslam’ın mecburi bir muavenet olmak üzere erbâb-ı servete farz kıldığı zekat kadar esasî bir kanun, bir karar olamazdı. Muhtelif tabakât arasında tabiatın icabatı olarak husule gelen veya gelecek olan gerginliği ve bu gerginlikten mütevellit fenalıkları izale etmek için İslam’ın farz kılmış olduğu zekat pek kuvvetli bir vasıtadır. Sunûf-i beşeri yekdiğerine vasledecek en sağlam bir köprüdür. Tarih-i beşeriyete imʿân-ı nazar olur ve cemiyetin üzerine çökmüş olan mesâvî ibretle düşünülürse görülür ki bütün ihtilal ve fesadın esası, bâisi, heyet-i içtimaiyyedeki rezailin menba-ı yeganesi hiss-i teâvün ve uhuvvetin mefkûdiyetidir. Başkalarının açlığından müteessir olmamak, kendi saadeti için diğerlerini hayvanlar gibi kullanmaktır. “Ben tok olduktan sonra başkalarının açlığından bana ne? Sen çalış zahmet çek, ben istirahat edeyim.” gibi bayağı fikirlerdir ki beşeriyeti müthiş bir surette sarsmış, onun intizam ü ahengini alt üst etmiş, alemde itimad ü emniyet, gayrın hakkına ihtiram gibi kudsî şeyleri bırakmamıştır. Çünkü heyet-i içtimaiyyedeki intizamın, ahengin muhtel olmaması, tabakât-ı nâsın cesed-i vahid gibi birbiriyle kaynaşmasına; havâssı avâma, ağniyâyı fukaraya raptedecek bir esasın mevcut olmasına vâbestedir. Halbuki hodkâmlıktan başka bir şeyi ifade etmeyen bu düşünceler sunûf-i beşeriyyenin arasını o kadar açtı ki biri diğerine ruhtan ârî, kendi keyfi için istediği gibi kullanmaya salih bir cism-i camid; diğeri de öbürüne insaniyet düşmanı bir zalim-i müstebid nazarıyla bakıyor. Bunun en canlı şahidi yok yere medeni alem namını alan memleketlerdir. Bu yüzden tehaddüs etmiş olan yüz kızartıcı rezâil, her gün yeniden yeniye zuhur etmekte ihtilâlât söylediklerimin ne kadar doğru olduklarını ispat eder.

    Evet bugün hepimize malum bir hakikattir ki yukarıda söylemiş olduğum iki fikrin (yalnız kendi nefsini düşünmek ve kendi istirahati için başkalarını hayvan gibi çalıştırmak) teammüm etmesi neticesi olarak Avrupa heyet-i içtimaiyyesi müthiş bir buhran içinde yüzüyor. İhtiyaç yüzünden o âlemde irtikâb olunmadık rezalet, hetk olunmadık bir namus kalmıyor. Bu yüzden o âlemde hakiki medeniyet ve insaniyet için pek tehlikeli ne kadar fırka ve cemiyetler zuhur etmiş ve bu buhran-ı içtimaînin esbab izalesi için muhtelif nazariyeler meydan almıştır. Mesela bir cemiyetten bazılarına göre Avrupa heyet-i içtimayyesindeki bedbahtlığın menşei “amelenin netice-i mesaisi olarak husule gelmiş ve gelmekte olan servet-i umumiyyeye ağniya denilen birtakım efradın müstakillen malik olmaları” imiş.

    İşte bu nazariyeyi kabul etmiş olan cemiyetler bu bedbahtlığın izalesiyle umumun bahtiyar olması için birtakım usuller meydana koymuşlardır ki bunların hiçbirisi doğru değildir. Çünkü bu usullere göre hemen hemen halkın umumu zengin ve zenginlerin umumu amele olmak lazım gelecektir. Bu ise turuk-i maişetin halkın kabiliyyât-ı fikriyye ve ameliyye ve sınâiyyesiyle mütevafık bulunduğunu inkar demek olduğundan gayrı tabiî bir haldir. İstiklal-i amel ile mesai nispetinde semeresinden istifade etmek cihetine halel getirilince semere-i ilim ve saʿyde alim ile cahilin, çalışkan ile tembelin mütesaviyen istifade etmeleri, bundan da ilm ile cehlin, cehd ile keselin müsavatı lazım gelir. Halbuki hiçbir zaman ilim ile cehl müsavi olmaz.

    Turuk-i maişetin beşerin kabiliyyât-ı fikriyye ve ameliyyesiyle mütevafık olması tabiî kanun olunca herkesin semeresinin, kabiliyyât-ı fikriyyesi nispetinde olması pek tabiî olmaz mı?

    Müslümanlık umumî ve tabiî bir din olduğu cihetle merâtib-i halk beyninde pek tabiî olan tefâzul ve tefâvütü esas-ı içtima olmak üzere kabul ve takrîr etmiş. Efrad-ı cemiyete tarh ve tevzî edilen vezâif beynlerindeki tefavüt-i maddi ve manevi derecesinde olmak lazım geldiğini bildirmiştir. Bu esas-ı metîn üzerine müesses olan Müslümanlık şu tefavüte mürâat etmekle beraber sunûf-i aceze ile bedbaht kalan tabakât-ı sâfilenin nikbetini ve ağniyânın bi’l-istiklal malik olacakları servetten fukaranın mahrumiyetini nazar-ı itibara alarak bu bedbahtlığın izalesi için pek makul bir tarîk göstermiştir ki o da zekatın farz ve faizin haram olmasıdır. Evet Müslümanlık ağniyanın bir asla istinaden gerek servetten, gerek emvâl ü emtiadan ve gerek îrâd ve akârdan ellerinde bulunan şeye müstakillen ve bilâ iştirak malikiyet hakkını tasdik etmiş ve fakat semereden, yani kazancından sahib-i servete bir hak ayırdıktan sonra bir kısmını cemiyete tahsis eylemiştir ki bu kısım yukarıda görüldüğü üzere mekâdîr-i muayyene suretinde ya efrad-ı cemiyetten birtakıma tevzî ve temlîk olunacak, yahut menfaat-i umumiyye-i nâsa bir cihetle sarf ve tahsis kılınacaktır. Acezeyi ve düşkünleri gözetip iaşe etmek de esasen menfaat-ı umumiyye kısmına dahildir. Bunları gözetip iâşe etmekte masâlih ve menâfi-i âmme vardır. Şimdi İslam’ın vaz eylediği bu esasa, gösterdiği bu makul tarîke göre her sahib-i servet, münferiden sermayesi, yahut medar-ı saadeti olan istiklal-i amel ve semere-i mesaisinden saʿyi nispetinde istifade hususlarını ihlal etmeksizin servetinden yüzde iki buçuğunu –halkın aşağı tabakasından ihtiyaç bedbahtlığını kaldırmak için- her sene erbab-ı ihtiyaca ve menfaat-i umumiyyeye tevzîe katiyyen mecburdur; bir ibadet-i maliyye olarak üzerine farz-ı ayndır. Dinin beş direğinden biridir. Mecburi olan şu muavenet vazifesini tamamıyla yapmayan Müslüman, tam bir Müslüman sayılamaz. Onun dini noksandır. Binaenaleyh Müslümanlık zekatı farz kılmakla “başkalarının açlığından bana ne?” fikr-i sakîmini “riba ve faizi” haram kılmakla da ikinci fikri -sen çalış, yalnız ben istirahat edeyim fikrini- kökünden yıkıp atmıştır. Müslümanlıkta muavenet farz, riba ve faiz ise haramdır.

    Hazırlayan: Harun Güvenç

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1338_19/1338_19_495/1338_19_495_HAMDIAA.pdf

  • Mâddiyyûn ve Meslekleri – I 

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 26 Receb 1330

    Bugün Müslümanlık alemini güzelce tetkik edecek olursak derhal kendimizi iki müthiş cereyan karşısında bulacağız. Hem de nasıl buluş? Gâfilane; sanki böyle bir cereyanın mevcudiyetinden bîhaberiz veyahut bu cereyanların Müslümanlık alemine hiç taalluku yokmuş! Halbuki bu iki cereyan nefsü’l-emirde pek mühim olduğu gibi millet-i İslamiyye içinde bir maraz-ı müzmindir. Çünkü bu cereyanlardan hiçbirisi Müslümanlığın maddi ve mânevi terakkisini tesrî etmiyor, belki her ikisi de âlem-i İslamın -maʿâzâhu- izmihlalini hazırlıyor!

    Bunlardan birisi اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا fikr-i sakîmini düstur-ı hareket ittihâz ederek hiçbir hususta mâziden katʿ-ı alâka etmek caiz olmadığını öne sürenlerdir. Bunlara karşı bir mütefekkir, bir sahib-i hamiyet, bir hakiki Müslüman çıkıp da ihtiyâcât-ı zamâniyyeyi anlatacak olursa derhal ayağa kalkıp “Ne demek? bizim bu kadar senedir âbâ ve ecdâdımızdan gördüğümüz şeyi terk ettirerek âbâ ve ecdâdımızın işlemedikleri şeyleri mi işletmeye çalışacaksınız?” diye kıyameti kopartırlar.

    Diğeri ise bu fikrin külliyen hilafınadır. Onlar maziden tamamen katʿ-ı alâka olunmasını, an’anât-ı diniyye ve sâir husûsatın hiç ehemmiyeti olmadığı iddiâ-yı bâtılını öne sürüyorlar. Bu babda nokta-i nazarlarına biraz muhalif görünen her sahib-i hamiyete, hiçbir zaman millet-i İslamiyyenin terakkisinden başka emeli olmayan sahib-i vicdana karşı fırlatacakları en büyük mermi kendilerinin de manasını bilmedikleri “mutaassıp!” lafzıdır.

    Şu iki fikr-i sakîmden herhangisinin neşvünemâ bulması memleketimiz için cidden mûcib-i felakettir. Bu iki sınıfa sathî bir nazar ile bakacak olursak nazarlarımızda lâyih olacak şey bunlardan birisinin müdâfi-i din diğerinin de nâşir-i ilhâd olmasıdır; maʿa-hâzâ biraz dikkat edilecek olursa görülür ki bu iki sınıftan hiç birisinin hakâik-i edyân hakkında zerre kadar malumatları yoktur.

    Zira birisi اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا diyerek “dini” pek basit bir surette anlıyor, âbâ ve ecdattan kalma olan her şeyin doğruluğuna itikat ediyor; binâenaleyh kendisini edyanı tetkik ihtiyacından vâreste buluyor. Diğerine gelince: bunlar zaten bir hâlika, kulları irşâd etmek için Sâniʿ Teâlâ tarafından gönderilmiş bir peygambere, bir “dine” adem-i ihtiyaç iddiasında bulunduklarından beşeriyetin bir “din” ile mütedeyyin olup olmaması lüzumunu -velev ki basit bir surette olsun- tetkik etmek zahmetinde bile bulunmuyorlar. Bunların “din” hakkında bildikleri bir şey varsa o da “din mâniʿ-i terakkidir!” kelam-ı nâmakulüdür. 

    Birinci sınıfın maksatları malum, gizli kapaklı bir şeyleri olmadığı için şimdilik bunlara dair bir şey söylemeyeceğiz. Çünkü, tedrici bir surette bunların zihinleri ulûm ve maârifle tenevvür ettikçe dimağlarında yerleşen yanlış fikirler kâbil-i izaledir.

    Fakat ikinci sınıf böyle değildir; ulûm ve fünûn ile zihinlerindeki yanlış itikatların silinmesi şöyle dursun, bilakis neşvünemâ bulmaya çalışıyor. “Tabîiyyûn – dinsiz” namını alan bu gürûh-ı dâlle ve mudille günden güne tekessür etmekte ve her tarafa dal budak salmaktadır. Zira hiçbir memleket yok ki orada bunlardan birkaç kişi bulunmasın!

    Şurası şâyân-ı teessüf ki Müslümanların bu cereyân-ı müthişe, bu dinsizlik mezheb-i bâtılına karşı nazar-ı istihfaf ile bakmaları lazım gelir iken en ziyade Müslümanlar arasında neşvünemâ buluyor; mahiyetini, gayesini bilmedikleri bu mezheb-i bâtılı tervîce çalışanlar en ziyade Müslümanlar oluyorlar.

    Bunların iddiasınca beşeriyeti gaye-i saadete erdirecek olan “dinsizlik” imiş!  İnsanlar her türlü kuyûdât-ı dîniyyeden tecerrüd etmedikçe terakki edemezlermiş. Binâenaleyh Müslümanlar eğer terakki etmek isterler ise itikâdât-ı dîniyyeyi terk etmek lazım imiş, çünkü el-yevm mevcud olan “din”lerin en yenisi din-i İslam olduğu halde o bile bin üç yüz senelik bir kıdeme mâlik olduğundan bu kadar kadîm zamanlarda tatbik edilmek üzere vazʿ edilen bir kanun (?) şimdi kâbil-i tatbik değilmiş! Bunların iddiasınca “dinsizlik” pek yenidir. Onun için beşeriyeti saadete (!) eriştirecek olan bu mezheb-i cedîddir. Bunların bu iddialarının bâtıl ve binâenaleyh takip ettikleri gayeden pek çoklarının bîhaber olduğunu meydana koymak için evvela ber-vech-i âtî birkaç sual îrâd etmek lazımdır, ki bunlara verilecek cevaplar ile hakikat tezahür etsin.

    “Dinsizliğin” mahiyeti nedir? Ne zaman zuhûr etmiştir? Bu fırkanın insanlar arasında neşretmeye çalıştığı -kendi itikatlarınca- meslek-i cedîd ile maksutları yalnız erkân-ı medeniyyeti takviye, medeniyetin terakkisine büyük bir hizmet ederek başka cihete tecâvüz etmemek mi? Yoksa daha başka maksatları da var mı? Bunların tervîcine çalıştıkları mezhep, mutlak “din”in erkânına mugâyir mi? Yoksa hiçbir suretle mugâyir-i “din” değil mi? Âlem-i medeniyyet ve heyet-i ictimâiyye-i beşeriyyede “din” ‘in bahşettiği âsâr ve fevâid ile bu mezheb-i cedîdin temin edeceği fâide beynindeki nispet nedir? Eğer bu tarikat -dinsizlik- evvelden beri mevcut bir mezheb idiyse, niçin şimdiye kadar vâsiʿ bir mikyasta tevessü etmedi? Niçin bu mezheb-i kadîmi neşretmeye sâî olan mürşidler (?) kendilerini göstermiyorlar da gizli duruyorlar? Eğer yeni bir mezhep ise bunu ihdâs ve kabul etmekten gaye ve fâide nedir?

    Eğer şu suallere tafsîlen cevap verecek olursak “dinsizliğin” mahiyeti bütün üryanlığıyla meydana çıkacaktır. Fakat biz o tafsîlâtı makâlât-ı âtiyeye bırakalım da şimdi muhtasaran birkaç şey söyleyelim.

    Dinsizliğin mahiyeti hakikati meçhul bir tabiata arz-ı perestiş etmektir. Bunların bulundukları mesleğe gelince: Bu yeni bir mezhep değil, belki kable’l-mîlâd üçüncü ve dördüncü asırda Yunanistan’da zuhûr eden ve o zamanlar “dehriyyîn” nâmını alan mezheb-i kadimdir.

    Bunların takip ettikleri maksat bilcümle edyân-ı mevcûdeyi mahvederek tekâlîf-i şerʿiyyeyi iskât ve muharramâtı ibâha ve binâenaleyh umum insanlar arasında “ibzâʿ” ve “emvalde” iştirak ve ibâha esaslarını vazʿ ve binnetîce temhîd-i mebânî-yi fısk ve ilhâd ve neşr-i âsâr-ı fesattır.

    Bunlar şu maksad-ı hâinâneye erişmek için pek çok çalıştılar ve hala da çalışıyorlar. Bunun için müteaddit namlarla meydana atıldılar, türlü kisvelere bürünerek ortada dönüp durdular. Fakat hangi milletin içinde bulundular ise onların ahlâkını ifsat ettiler. Halbuki kendileri muslih-i âlemiz iddiasında bulunuyorlar.

    Hangi müdekkik bu tarîke sülûk edenlerin makâsıdı etrafında cevelân ederse, onun için inkişaf eder ki bunların serdettikleri mukaddimât; medeniyet-i hakîkiyyeyi ifsâd, heyet-i ictimaiyye-i beşeriyyenin esasını bozmak, zîr u zeber etmekten başka hiçbir şeye yaramaz.

    Çünkü -âtiyen izah olunacağı üzere- heyet-i ictimaiyye-i beşeriyyenin nizam ve intizam üzere devamını temin eden mutlaka “din” olduğu şüphe kabul etmeyen hakikatlerdendir. Evet! “Din”siz usul-i temeddün hiçbir vakit kavî ve muhkem olamaz. Halbuki bu mesleğe sülûk edenler için birinci vazife, edyân-ı mevcudeyi idam, dinî akidelerin hepsini atmak, mezar-ı ademe göndermektir.

    Yirmi dört asırdan beri mevcut olduğu halde bu mesleğin şâyi olmaması ve sâliklerinin mebğûz olmalarının esbâbına gelince: insanların fıtraten melûf oldukları nizâm-ı ictimâî -ki kudret-i fâtıranın âsâr-ı hikmet-i bâhiresindendir- onların meydana koydukları usul-i vâhiye üzerine dâimî surette galebe etmesinden ileri gelmiştir. İşte ancak bu esrâr-ı ilâhiyye sayesindedir ki nüfus-ı beşer bunların mahz hakikat olmak üzere öne sürdükleri şeyleri mahvetmeye kıyam ediyor. Bundan dolayı bunlarda dâimî bir sebât görülmemiş, bunlar için bir dâî bir mürşîd kalkıp da doğrudan doğruya bu mezhebi neşr etmeye memur olmamıştır, hiçbir vakit de olmayacaktır.

     

    Hazırlayan: Beytullah Çelik

    Editör: Furkan Yalçınkaya

     

    Link:https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_1-8/1328_1-8_19-201/1328_1-8_19-201_HAMDIAA.pdf