Müellif: Ahmet Hamdi Akseki
Dergi: Sebilürreşad
Tarih: 28 Receb 1340
Beşer münteha-yı kemale irtikâya müstaid olarak yaratılmıştır. Esasen mahlukât-ı sâire üzerine olan şeref ve rüçhaniyeti de bundandır. Onun bu fıtratta olmasıdır ki daima kendisini bir kemal peşinde koşturuyor. Yine bunun içindir ki vahdet-i içtimaiyyeyi ihlal eden her şey onun nazarında kıymetten sakıt, kendisini ilcâât-ı fıtriyyesi ile mütenakız bulunduran her bir müessese de her türlü takdirden mahrumdur. O ki müessesat, er geç yıkılır gider. Onu gayesine îsâl edecek müsseselerdir ki daima yaşamak hakkını haizdir.
Biz evvel ve ahir şunu iddia ediyoruz ki beşeriyeti fıtraten müstaid olduğu tekamüle îsâl edecek desâtîr ancak Müslümanlıktır ve beşerin terakkiyat-ı ilmiye sahasında atmakta olduğu her hatve, edyân-ı saireden tebaüd ve fakat bizim fıtrî olan dinimize bir takarrüptür. Çünkü bilcümle ahkam-ı İslamiyyenin hedefi, tekamül-i ferdî ve bilhassa tekamül-i içtimaî ve siyasî sayesinde ale’l-ıtlak beşeriyeti evvelen ve bizzat bu alemde, sâniyen dâr-ı ukbâda mesûdiyete îsâl ve nâil-i kemal etmektir. Bunun içindir ki ahkam-ı İslamiyye yalnız umur-i taabbüdiyyeden ibaret olmayıp bununla beraber heyet-i içtimaiyyenin münasebât-ı vicdaniyye ve ahlakiyyesini, umur-i hukukiyye ve inzibat-ı içtimaîsini, daha sonra münasebât-ı hariciyyesini ayrı ayrı tertib ü tanzim etmiştir. Binaenaleyh İslam’ın bütün ahkamı mütekamil bir mevcudiyete imâd ittihaz olunmuştur.
Umur-i taabbüdiyyeden olan ibadât-ı İslamiyyede bile beşeriyetin tekamülü esası mündemiçtir. Bütün ibadât-ı İslamiyye Hâlık’a taabbüd ve inkıyad, mahlukata şefkat ve muvâsât gibi ahlakiyyat ve maneviyatı muhtevidir. Biz bu makalemizde yalnız ibadât-ı İslamiyyeden olan zekatı tetkik edeceğiz.
Müslümanlıkta malumdur ki zekat katî bir farzdır. Müslümanlığın beş temelinden biridir. Şimdi bunun ne derece mühim bir esas olduğunu ve er geç beşeriyetin tavʿan ve kerhen bu esası kabul edeceklerini biraz izah etmek isterim. Evet, zekatın farz kılınmasında âlem-i insaniyet ve bekâ-yı medeniyet noktasından ne büyük bir hikmet, ne âlî bir maslahat, ne vâsiʿ bir merhamet vardır. Bu cihet hakikaten beşerin takdirden acz göstereceği kadar mühimdir.
Evvela şurasını anlamak lazımdır ki Cenab-ı Hakk yeryüzünde her şeyi insanların istifadeleri için halk buyurmuş ve bütün kuvâ-yı tabîiyyeyi kendilerine müsahhar kılmış olduğu cihetle bütün insanlar, başkasına zarar vermemek şartıyla kendileri için mübah olan şeyleri ihraz edebilirler.
Zemin ü asuman her insan için sâha-i fesîha-i erzâk-ı mukadderedir. Aynı zamanda başkalarının eyâdi-i tasarrufuna geçmiş olan mevâddan usul ü kavaid-i meşrûa dairesinde istifade etmeye de hakları vardır. Din-i mübîn-i İslam’a göre amel her ferdin sermayesi yahut medar-ı saadeti olduğundan “Müslümanlık herkese çalışmakla emreder; insan için kendi saʿyinden başka dayanacak, istinad edecek bir şey olmadığını katî bir ifade ile anlatır. En hayırlı Müslüman; dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyip her ikisini cem eden ve kendi sebebiyle geçinip cemiyete bâr olmayandır.” diyor. En adi bir sanatla bile olsa maişetini tedarik için çalışmak erbâb-ı himmete mahsus meziyetlerin eşref ve âlâsı olduğunu bildirir. Saʿy ü amel ile maişetini tedarik etmeyerek başkasına bâr olmaktan şiddetle nehyeder. Saʿyi ibadet olmak üzere gösterir.
Bununla beraber ilmi her şeyi muhît olan Vâcib Teala hazretleri insanları suret kuvvetince, akıl ve zekaca müsavi yaratmamıştır. Böyle olmak da muktezâ-yı hikmet-i ilahiyyesidir. Bunun neticesi olarak saʿy ü amel, servet ü sâman hususunda efrad-ı beşer beyninde tefavüt-i küllî olacağı da gayet tabiîdir. Şu halde terakkiyat-ı beşeriyye ne kadar ileri gitse vesâit-i maişet ne kadar çoğalsa insanların yine bir seviyede olamayacakları şüphe götürmez bir hakikattir. Zaten kâffesi hâl-i tesavîde bulmak lazım gelse idi aralarında içtimâ ve teâvun hasıl olmak mümkün olur muydu?
Aynı zamanda beşeriyet içinde ihtiyarlığın son haddine vâsıl olarak saʿy ü amelden kalmış, derd ü eleme mübtela olmuş her türlü esbaba tevessül etmesine rağmen fakr u zaruretten yakayı kurtaramamış veyahut arızî bir sebeple birdenbire fakir düşmüş birçok kimselerin bulunacağı da şüphesiz bir hakikat değil midir? Halbuki, servet hususunda heyet-i içtimaiyyenin efradı arasında pek büyük farklar ve dereceler olması heyet-i içtimaiyyenin hukuk ve iktidar hususundaki müsâvâtını daima tehlikeye ilkâ eder. Mal ve mülkü olanlara nâfi olduğu halde yoksullara, elinde avucunda bir şeyi olmayanlara bir fayda ve menfaat temin edemeyecek olan desâtîr ve kavânîn ise teâkub-i ezmân ile müsavâtsızlıkların tesîrât-ı mütevâliyesini tezyîd etmekten başka bir şeye yaramaz. Zenginleri kuvvet ü servetinde, fakirleri nikbet ü sefalette ibkâ eyler.
Böyle olunca kendilerindeki zaaf ü acz dolayısıyla çalışarak ihtiyacı def edemeyecek olan alîllere ve bîkeslere âfât-ı semaviyye ve araziyyeden birinin tesiriyle ticareti ve serveti mahvolarak birdenbire fakir düşen, borç altında kalan veyahut hürriyeti için didinen zavallılara muavenette bulunmak bir vecibe-i insaniyye olmaz mı?
İşte bu hikmete mebnidir ki din-i İslam bir taraftan saʿy ü amel ile emrediyor, nefsinde saʿy ü amel kudreti bulan her ferd şu hayat-ı faniyede ahara itimad etmeyip yalnız nefsine itimad etmek lazım geleceği fikrini bir esas olmak üzere telkin ediyor; hayırlı bir Müslüman insanlar üzerine yük olmayandır diyor. Diğer taraftan beyne’l-beşer fıtrî ve tabiî olan müsâvatsızlıkların tesirâtını izale etmek ve servetin beyne’l-ağniya tedavülüne inhisar ettirilmesine mani olmak, iddihâr-ı servetin önüne geçmek ve bu suretle saadet-i umumiyyeyi temin için zekatı farz kılıyor. Sahib-i servet ve nisap olanların malından erbab-ı ihtiyaç ve menâfi-i âmme için muayyen bir hak ayırıyor. Ve her sahib-i servet ve nisabı malının muayyen bir miktarını, erbab-ı ihtiyaca vermeyi katiyyen mecbur tutuyor.
Şu halde zekatın hikmet-i içtimaiyyesi, aheng-i içtimaiyyenin halelden vikayesi, memleketin tedbiri ve cemiyetin saadetidir. Çünkü zekatta hem aceze-i müminînin hayatını ve hem de Müslümanların intizam-ı halini temin etmek gibi gayet ulvî bir maslahat vardır.
Evet, şu tafsilat ve izahat bize gösteriyor ki zekatta cemiyet-i beşeriyetin düşkünlerine muavenet, ihtiyacı olan def-i ihtiyacına çalışmak gibi pek mühim ve insani düşünceler vardır ki neticesi herhalde tedbir-i memlekete, nizam-ı cemiyete, bekâ-yı medeniyete ait mühim bir maslahattır. Zekatın farz olmasıyla servet-i ağniyâda fukaranın muayyen bir hakkı olduğu bildiriliyor. Ve o hak fukarayı ağniyâya raptediyor. Servet ü sâman hususundaki tefavüt sebebiyle beyne’l-beşer husulü tabiî olan kıskançlık, buğz ve adavet, kat-ı rahim [?] izale olunuyor. Zira ashab-ı recâ ve ümit daima [?] ve korkaktır. Bir şey ümit ettikleri kimselerin karşısında pek hürmetkar bir vaziyet alırlar. Onları gücendirmekten korkarlar. Bu suretle her iki tabaka zekat sayesinde yekdiğeriyle ittisal peyda eder ve biri birine ısınırlar. Binaenaleyh “zekatın hikmet-i içtimaiyyesi saadet-i cemiyet ve tedbir-i memlekettir.”
Farz edelim ki fukaranın ağniyâdan emelleri kesilsin, ümitleri geriye çevrilsin, ihtiyaç da olanca kuvvet ü şiddetiyle fukara üzerine hücum göstersin, ağniyâ da zekat gibi, sadaka gibi kuyûddan hiçbiriyle mukayyet olmadıklarından o zavallılara muavenette bulunmadıktan başka fazla olarak karşılarında istedikleri gibi zevk ü sefâhete koyulsunlar!
Acaba neticesi ne olur? Ne olacak! Fukarayla ağniyâ beyninde bir buğz u hased, bir münâfese-i maişet başlar. Bidayette ufak gözüken bir münâfese gitgide şiraze-i medeniyeti her tarafta dağıtacak bir halde herc ü merce bâis olur. İki tabaka arası açıldıkça açılır. İşte bu belanın, bu tufan-ı musibetin önünü Şeriat-ı İslamiyye’nin ağniyâ üzerine farz kılmış olduğu zekat ve sadakât alabilir ve almıştır. Bu itibarla zekat ağniyâyı fukaraya, tabaka-i ulyâyı tabaka-i süflâya rapteden bir köprüdür. Bu köprü her iki tarafı yekdiğere vasl edeceği cihetle bu sayede ümmetin cism-i ehad gibi bir top halinde bekasını temin eder.
Şu halde Müslümanlığın farz kıldığı zekat ferdî ve içtimaî pek büyük hayr u fazilete hizmet etmiş oluyor. Bir kere zekat yukarıda izah olunduğu üzere vicdanlardan, gönüllerden bahîllik ve hıssîslik kir ve paslarını giderir. Sâniyen herhangi bir sebepten dolayı bakar: muhtac-ı muavenet kalan bîçarelerin zenginlere karşı duyacakları kıskanmayı, buğz u adaveti giderir. Zenginlerden muavenet gördükçe ona karşı hürmet ü muhabbet beslemeye mecbur olur. Şüphe yoktur ki bunlardan biri tehzîb-i nefse, diğeri de tedbir-i memlekete ait iki mühim maslahattır.
Biz katiyetle iddia edebiliriz ki heyet-i içtimaiyyedeki hoşnutsuzlukları, bedbahtlığı izale ve cemiyetin şüûnunu ıslah için İslam’ın mecburi bir muavenet olmak üzere erbâb-ı servete farz kıldığı zekat kadar esasî bir kanun, bir karar olamazdı. Muhtelif tabakât arasında tabiatın icabatı olarak husule gelen veya gelecek olan gerginliği ve bu gerginlikten mütevellit fenalıkları izale etmek için İslam’ın farz kılmış olduğu zekat pek kuvvetli bir vasıtadır. Sunûf-i beşeri yekdiğerine vasledecek en sağlam bir köprüdür. Tarih-i beşeriyete imʿân-ı nazar olur ve cemiyetin üzerine çökmüş olan mesâvî ibretle düşünülürse görülür ki bütün ihtilal ve fesadın esası, bâisi, heyet-i içtimaiyyedeki rezailin menba-ı yeganesi hiss-i teâvün ve uhuvvetin mefkûdiyetidir. Başkalarının açlığından müteessir olmamak, kendi saadeti için diğerlerini hayvanlar gibi kullanmaktır. “Ben tok olduktan sonra başkalarının açlığından bana ne? Sen çalış zahmet çek, ben istirahat edeyim.” gibi bayağı fikirlerdir ki beşeriyeti müthiş bir surette sarsmış, onun intizam ü ahengini alt üst etmiş, alemde itimad ü emniyet, gayrın hakkına ihtiram gibi kudsî şeyleri bırakmamıştır. Çünkü heyet-i içtimaiyyedeki intizamın, ahengin muhtel olmaması, tabakât-ı nâsın cesed-i vahid gibi birbiriyle kaynaşmasına; havâssı avâma, ağniyâyı fukaraya raptedecek bir esasın mevcut olmasına vâbestedir. Halbuki hodkâmlıktan başka bir şeyi ifade etmeyen bu düşünceler sunûf-i beşeriyyenin arasını o kadar açtı ki biri diğerine ruhtan ârî, kendi keyfi için istediği gibi kullanmaya salih bir cism-i camid; diğeri de öbürüne insaniyet düşmanı bir zalim-i müstebid nazarıyla bakıyor. Bunun en canlı şahidi yok yere medeni alem namını alan memleketlerdir. Bu yüzden tehaddüs etmiş olan yüz kızartıcı rezâil, her gün yeniden yeniye zuhur etmekte ihtilâlât söylediklerimin ne kadar doğru olduklarını ispat eder.
Evet bugün hepimize malum bir hakikattir ki yukarıda söylemiş olduğum iki fikrin (yalnız kendi nefsini düşünmek ve kendi istirahati için başkalarını hayvan gibi çalıştırmak) teammüm etmesi neticesi olarak Avrupa heyet-i içtimaiyyesi müthiş bir buhran içinde yüzüyor. İhtiyaç yüzünden o âlemde irtikâb olunmadık rezalet, hetk olunmadık bir namus kalmıyor. Bu yüzden o âlemde hakiki medeniyet ve insaniyet için pek tehlikeli ne kadar fırka ve cemiyetler zuhur etmiş ve bu buhran-ı içtimaînin esbab izalesi için muhtelif nazariyeler meydan almıştır. Mesela bir cemiyetten bazılarına göre Avrupa heyet-i içtimayyesindeki bedbahtlığın menşei “amelenin netice-i mesaisi olarak husule gelmiş ve gelmekte olan servet-i umumiyyeye ağniya denilen birtakım efradın müstakillen malik olmaları” imiş.
İşte bu nazariyeyi kabul etmiş olan cemiyetler bu bedbahtlığın izalesiyle umumun bahtiyar olması için birtakım usuller meydana koymuşlardır ki bunların hiçbirisi doğru değildir. Çünkü bu usullere göre hemen hemen halkın umumu zengin ve zenginlerin umumu amele olmak lazım gelecektir. Bu ise turuk-i maişetin halkın kabiliyyât-ı fikriyye ve ameliyye ve sınâiyyesiyle mütevafık bulunduğunu inkar demek olduğundan gayrı tabiî bir haldir. İstiklal-i amel ile mesai nispetinde semeresinden istifade etmek cihetine halel getirilince semere-i ilim ve saʿyde alim ile cahilin, çalışkan ile tembelin mütesaviyen istifade etmeleri, bundan da ilm ile cehlin, cehd ile keselin müsavatı lazım gelir. Halbuki hiçbir zaman ilim ile cehl müsavi olmaz.
Turuk-i maişetin beşerin kabiliyyât-ı fikriyye ve ameliyyesiyle mütevafık olması tabiî kanun olunca herkesin semeresinin, kabiliyyât-ı fikriyyesi nispetinde olması pek tabiî olmaz mı?
Müslümanlık umumî ve tabiî bir din olduğu cihetle merâtib-i halk beyninde pek tabiî olan tefâzul ve tefâvütü esas-ı içtima olmak üzere kabul ve takrîr etmiş. Efrad-ı cemiyete tarh ve tevzî edilen vezâif beynlerindeki tefavüt-i maddi ve manevi derecesinde olmak lazım geldiğini bildirmiştir. Bu esas-ı metîn üzerine müesses olan Müslümanlık şu tefavüte mürâat etmekle beraber sunûf-i aceze ile bedbaht kalan tabakât-ı sâfilenin nikbetini ve ağniyânın bi’l-istiklal malik olacakları servetten fukaranın mahrumiyetini nazar-ı itibara alarak bu bedbahtlığın izalesi için pek makul bir tarîk göstermiştir ki o da zekatın farz ve faizin haram olmasıdır. Evet Müslümanlık ağniyanın bir asla istinaden gerek servetten, gerek emvâl ü emtiadan ve gerek îrâd ve akârdan ellerinde bulunan şeye müstakillen ve bilâ iştirak malikiyet hakkını tasdik etmiş ve fakat semereden, yani kazancından sahib-i servete bir hak ayırdıktan sonra bir kısmını cemiyete tahsis eylemiştir ki bu kısım yukarıda görüldüğü üzere mekâdîr-i muayyene suretinde ya efrad-ı cemiyetten birtakıma tevzî ve temlîk olunacak, yahut menfaat-i umumiyye-i nâsa bir cihetle sarf ve tahsis kılınacaktır. Acezeyi ve düşkünleri gözetip iaşe etmek de esasen menfaat-ı umumiyye kısmına dahildir. Bunları gözetip iâşe etmekte masâlih ve menâfi-i âmme vardır. Şimdi İslam’ın vaz eylediği bu esasa, gösterdiği bu makul tarîke göre her sahib-i servet, münferiden sermayesi, yahut medar-ı saadeti olan istiklal-i amel ve semere-i mesaisinden saʿyi nispetinde istifade hususlarını ihlal etmeksizin servetinden yüzde iki buçuğunu –halkın aşağı tabakasından ihtiyaç bedbahtlığını kaldırmak için- her sene erbab-ı ihtiyaca ve menfaat-i umumiyyeye tevzîe katiyyen mecburdur; bir ibadet-i maliyye olarak üzerine farz-ı ayndır. Dinin beş direğinden biridir. Mecburi olan şu muavenet vazifesini tamamıyla yapmayan Müslüman, tam bir Müslüman sayılamaz. Onun dini noksandır. Binaenaleyh Müslümanlık zekatı farz kılmakla “başkalarının açlığından bana ne?” fikr-i sakîmini “riba ve faizi” haram kılmakla da ikinci fikri -sen çalış, yalnız ben istirahat edeyim fikrini- kökünden yıkıp atmıştır. Müslümanlıkta muavenet farz, riba ve faiz ise haramdır.
Hazırlayan: Harun Güvenç
Editör: Furkan Yalçınkaya
Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1338_19/1338_19_495/1338_19_495_HAMDIAA.pdf