Kategori: İlmî Yazılar

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – IV

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad

    Tarih : Cemaziyelahir 1377 (Ocak 1957)

     

    Muhterem münekkid yazı sahibi diyor ki: «Ruhun daha evvel mevcud olduğuna delil olarak “âlem-i ervah” tâbirinin mevcudiyeti gösterilmek isteniyorsa doğru değildir. Biz müslümanlarca insanların ruhları ölümden sonra bedenden ayrılarak mevcudiyetini muhafaza eder. İşte âlem-i ervah ölümden sonra bedenden ayrılarak ebedileşen ruhların âlemidir. Şu halde ruh, ebedidir, fakat ezeli değildir.»

     


    Biz de deriz ki:

     

    Ruhların daha evvel mevcut olduğu cumhur-i müslimînce müsellemdir. Biz bunu yukarıda ki nakillerle izah etmiş bulunuyoruz. Bunu ispat için “âlem-i ervâh” tabirini delil olarak izah etmeğe lüzum yoktur. «Âlem-i ervâh» tabiri ruhların mutlaka var olduğunu gösterir. Nitekim âlem-i tabiat, âlem-i nefis denildiği gibi, âlem-i ervah da denir, mamafih çok kere «âlem-i ervah» denilince bununla ruhların cesetlerden evvel bulunduğu âlem kast edilir. İnsanların öldükten sonra ruhlarının kıyamete kadar içinde bulunacağı âleme de «âlem-i berzah» denir. Fakat insanların vefatından sonra ruhları yaşayacağı için “âlem-i ervah” yine var demektir.

     

    Ruhu’l-Beyan tefsirinde denildiği gibi ruhların beş hâleti vardır. Birinci hâlet, ademdir. «Hel etâ ale’l insâni…» nazm-ı kur’ânîsi bunu bildirmektedir. İkinci hâlet, âlemi ervahtaki vücuttur: «Halâktül ervaha kablel ecsad.» hadis-i kudsîsi bunu göstermektedir. Üçüncü hâlet, ruhların cesetlere te’allukudur. “ve nefahtü min rûhî» nazm-ı şerifi bunu natıktır. Dördüncü hâlet, ruhların cesetlerden müfarakatıdır. «Küllü nefsin zâikatü’l-mevt.» âyeti celilesi bunu beyan buyurmaktadır. Beşinci hâlet de ruhların tekrar cesetlere iadesidir. «Senü’idühâ sîretehe’l-ûlâ» âyeti kerimesi bunu haber vermektedir.

     

    Hülasâ-i kelim, ruhların birere cismi lâtif veya bir cevheri mücerred olduğunu bir nice ulema-i din eserlerinde kaydetmişlerdir. Biz bunların bir kısmını yukarda göstermiş bulunuyoruz. Hattâ Şeyhulislâm İbn-i Kemâl merhum dahi “Resâili İbn-i Kemal” unvanlı eserinin dokuzuncu risalesinde, ruhun bir cism-i lâtif olduğunu Ehl-i sünnet mezhebi üzere tasrih etmiştir. Ruhların cesetlerden mukaddem yaratılmış olması ise ruhların ezeliyetin(i) istikad* etmez. Ruhların ezeliyetine kâil olan bir müslüman yoktur, ruhların ebediyyeti de kudretullah ile kaimdir, mamafih ruhların künhünü, evsafını her veçhile bilmek efrad-ı ümmet için nasib olmadığından bu husus ilm-i ilâhiye havale olunur. Nitekim biz de yedinci cevabımızda şöyle demiş bulunuyoruz: «Şu kadar var ki ruhların mahiyetini, tam hakikatini layıkîle bilip tayin etmek beşeriyet için kâbil değildir. Biz bu hususu ilm-i ilâhiye havale ediyoruz.»

    Bilmem artık itiraza mahal var mıdır? Her ne ise insanlar hata ve kusurdan hâlî olamaz. Biz her hususta Hak Teâlâ hazretlerine iltica eder, lisanımızı ve kalemimizi garez ve ivaza değil, mahza rıza-yı ilâhîsini celbe hadim kılmasını atebe-i uluhiyetten niyaz eyleriz, ve minhü’t-tevfik.


    *istikad= Yakma, ateşi tutuşturma.

     
    Hazırlayan : Muhammed Salih Yıldız
    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/5458/9739

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – III

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad

    Tarih : Cemaziyelevvel 1376 (Aralık 1956)

    Yazı sahibi diyor ki: 

    “Ruha cevher-i mücerred tabiri daha tehlikelidir. Çünkü mütekellimîn hazarâtı mücerredâtı kabul etmezler. Şerh-i Mevâkıf’ta sarihtir. Cevher ancak bir hayyizle mevcut olur. Bu itibarla tecerrüd ile hayyize muhtaç cevher arasında mübâyenet vardır. Ruh hem cevher hem de mücerret olsun bu olamaz.” 


    Biz de deriz ki: 

    Bu mütalaa da tamamen doğru değildir. Ruha cevher-i mücerred diyen birçok İslam ulemâ ve fudalâsı vardır. Cevherden murat inkisâmı kâbil olmayan ayindir ki ona “cüz-i lâ-yetecezzâ” denir. Cevherlerin bir kısmı mütehayyizdir, bir kısmı da mütehayyiz değildir. Nitekim Tefsir-i Kebîr’de deniliyor ki: ‘‘Şüphe yok ki insan yani ruh bir cevherdir. Bu ya bir cevher-i mütehayyizdir veya bir cevher-i gayr-i mütehayyizdir. Ruh hakkında cevher-i mütehayyiz olmak batıl olunca ikincisi yani cevher-i gayr-i mütehayyiz olması te’ayyün etmiş olur.’’ 

    Yine Tefsir-i Kebîr’de deniliyor ki ruha dair suâlde bulunanlara Cenab-ı Hak Kurân-ı Mübîn’de cevap vermiştir. Ruh bu cisimlere muğayirdir belki o bir cevher-i basit-i mücerrettir. Kendi kendine hâdis olamaz. Ancak bir muhdisin icadıyla vücuda gelmiştir ki o muhdis de Allah Teâlâ’dan başka değildir. Onun ‘‘Kün’’ emriyle bu mükevvenat vücud bulmuştur. 

    Demek ki bir şeyin cevher olması mücerred olmasına mâni’ değildir. Aralarında mübâyenet yoktur. İşte hem en yüksek bir din âlimi hem de pek kudretli bir hakîm olan Fahr-i Râzî iş bu cevher-i mücerredi kabul etmiş bulunuyor. 

    Buhâri-i Şerîf şârihlerinden Zebîdî merhum da diyor ki “Nefs-i insanî hakkında birçok akvâl vardır. Bu kavillerden hakka mukârin olan muhakkiklerin kâil oldukları vech ile nefsin mücerredâttan ve yahut mütekellîmlerin cumhûrunun dedikleri gibi bedenlere sâri, cism-i latîf olmasıdır. İmam Mâturîdî, İmam Gazâlî, İmam Fahrettin Râzî, Râgıb el-Isfahânî gibi muhakkikler ise mücerredâtın vücuduna kâil olmuşlardır. Ruhun bir cism-i nurânî ve ulvî ve cisme sâri olduğunu da İbn-i Kayyim (ruh) nam kitabında yüz beş kadar aklî ve naklî delil ile ispat etmiştir. 

    Câmiü’l-Ezher Şeyhlerinden Muhammed Mahluf da «el-Metalibül Kudsiyye fî Ahkami’r-Rûhi ve Âsarihi’l-Kevniyye» adındaki eserinde diyor ki; «Ruh bir cevher-i ruhanidir, bedenden hariçtir veya bedene sâridir, bizzat sair cisimlere muhaliftir. Ruhun manasında ulemanın ihtilâfı vardır. Feylesoflara ve Müslümanların âlimlerinden İmam Gazâlî’ye, Ragıb el-Isfahânî’ye ve sofiyyeden bir cemaate göre ruh; cisim ve araz değildir, belki bir cevher-i mücerrettir, bi-nefsihi kâimdir, beden-i insanîye bir nevi’ te’alluku vardır. Beden ruhun te’allukuna sâlih bulundukça bu te’alluk bedenden kesilmez. 

    Şerh-i Mevâkıf’ta ise ruhun, nefs-i nâtıkanın tecerrüdüne kâil olanlar da, bunu inkar edenler de gösterilmiştir. Ruhun cumhûr-u mütekellimîne göre bir heykel-i mahsustan ibaret olduğu da kaydedilmiştir. 

    Bunların hiçbiri kuvvetli bir delil ile sabit olmasa bile bunlardan birine kâil olmak, dinen bir mahzuru istilzam etmez. Bu gibi hususlar zaruriyyât-ı diniyyeden değildir. Mademki ruh da bir mahluktur, bu ålemden maduddur. Artık ya cisimdir, ya cevherdir denilmesi dine münâfî bir hareket değildir. İnsanlar da Cenab-ı Hakk’ın verdiği bir ilim, bir akıl ve iz’an sayesinde ruha dair bazı bilgilere sahip olabilirler. 

    Nitekim “Ruhu’l-Beyan” tefsirinde deniliyor ki: (Kulirruhu min emri Rabbi) nazm-i şerîfi, ruhu tarif etmektedir. Bunun manası “Ruh, Âlem-i emirdendir, Âlem-i halk ve fenadan değildir” demektir. Âlem-i emir’den murat ise bir maddeden, bir asıldan münbas olmaksızın mücerred “Kün” emriyle yaratılmış olan şeylerdir. 

    Bu nazm-ı şerîf, istibham için, yani ruhun mahiyetini müphemiyette bırakmak için değildir. Nitekim bir cemaat, bunu istibhama hamletmiş, Cenab-ı Hak ruhu, halkına müphem kılmıştır, bunu bilmek yalnız zât-ı uluhiyete mahsustur demişlerdir. Hatta Hazreti Peygamber dahi ruhun mahiyetini bilmez diye söylenmişlerdir. Halbuki Rasulullah’ın yüksek mansıbı, ruhu bilmeyecek bir halde bulunmaktan müteâlîdir. Rasul-ü Ekrem Ruhu’l-Ervahtır. İlk yaratılan, Ruh-u Nebevîdir. Bu birtakım deliller ile sabittir. Artık nasıl olur da o Nebi-yi zîşân, ruhun mahiyetine vâkıf bulunmaz? 

    Şunu da bilmelidir ki: Ruh, Kudret-i İlahiyenin ilk te’alluk ettiği bir cevher-i nuraniye ve latîfe-i rabbaniyyedir ki âlem-i emirdendir. Âlem-i emir ise melekût âlemidir ki bir madde ile mukayyet olmaksızın müstekıllen yaratılmıştır (Ruhulbeyan). Maamafih bu âyet-i kerime- deki Ruhtan murat, Kur’an-ı Kerimdir veya Ruhul-Emin denilen Cibrildir veya diğer bir mu- azzam melektir, denildiği de vardır (Tefsir-i kebîr). 

     Yazı sahibi diyor ki: 

    ‘’Mücerredâta kâil olan üstad Nasûhi, ukûl-i aşereye de kâil midir?’’ 

    Biz de deriz ki: 

    Bir mes’eleyi ya o veya bu diye terdid ile nakleden, bir tarafı takviye için deliller irad etmeyen bir kimseye “şu hususa kâil”dir diye hükmedilemez. Mücerredâta kâil olan birçok ulemâ-i islâmiyye mevcuttur. Onların bir kısmını yukarıda göstermiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allah’ın yarattığı şeyler arasında mücerredât da bulunabilir. Hatta ilm-i kelâm mütehassisleri diyorlar ki: Hayyize muhtaç olmamak bir sıfat-i selbiyyedir. Bu sıfatta müsavat ise mümâseleti icap etmez. Binaenaleyh bazı mahlukatın bir mekânda mütehayyiz olmaması, o mahlukatın Cenab-ı Hakk’a mümaseletini hâşâ iktiza etmez. Cenab-ı Hak; Hâliktir, Kadîmdir. Bütün âlem ise mahluktur, hâdistir, öyle ise ruh da mücerredâttan olup bir mekânda mütehayyiz olmadığı takdirde de Hak Teala’ya hâşâ mümasil olmuş olamaz. Öyle selbî bir vasıftaki müsâvât, mümaseleti işrap edemez. 

    Ukûl-i aşereye gelince bunu sormak zâittir. Ben ukûl-i aşereye değil, bir âlem-i aklın varlığına kâilim. Cenab-ı Hak, insanları akıl nimetine nail kılmıştır. Ne mutlu o kimseye ki aklını güzelce isti’mâle muvaffak olur.

    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/5456/9737

  • Ahkâm ve Hakâik-i Dîniyyenin Cümlesini Marifette Aklın Adem-i Kifâyeti

    Müellif: İskilipli Mehmed Atıf

    Dergi: Mahfil

    Tarih: Muharrem 1342

    Evvelki makâlede beyân olunduğu üzere akıl, hücec-i ilâhiyyeden bir hüccet ise de Rasûl-i ekrem ve enbiyâ-yı izâm hazerâtının mesâlih-i dünyeviyye ve umûr-ı uhreviyyeye dâir min-tarafillâh getirmiş oldukları ahkâm ve hakâik-i dîniyyenin cümlesini marifette gayr-ı kâfîdir. Çünkü ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden bir kısmının delâil-i akliyye ile ne ispâtı, ne de nefyi mümteniʿ olmakla beraber beyânât ve irşâdât-ı şerʿ olmaksızın mücerret teʿakkul ve tefekkür ile idrâk olunamaz.

    Meselâ haşr, neşr, sevâp, ikâb, cennet, cehennem ve bunların tafsîl-i ahvâli ile ibâdâtın keyfiyeti şerâit-i cevâzı, evkâtı, rekʿâtının adedi, zekâtın, hudûdun, keffârâtın mekâdîri, cinâyâtın urûşu* bu kısımdandır.

    Çünkü ahkâm ve hakâik-i mezkûre sâha-i his ve akıl hâricinde olduğu cihetle akıl ve his ile bunları marifet mümkün olmayıp ancak muʿcizât ile müeyyed olan haber-i sâdıkla malûm ve sâbit olur. Binâenaleyh ahkâm ve hakâik-i mezkûre yalnız nakil ve şerʿ ile sâbit olup akıl ancak imkânını idrâk eder. Onun için bu nevʿ ahkâmda şerʿ-i şerîf asıl ve esâstır.

    Ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden diğer bir kısmı mücerret teʿakkul ve nazar-ı sahîh ile idrâk olunur ki bu da iki kısım olup bir kısmında akıl, katʿiyyet ve yakîn ifade eder. Meselâ: Âlemin hudûsu, Sâniʿ Teâla’nın vücûd, kudret, ilim ve irâdesi ve şerʿ-i şerîf  vurûd etmeksizin vücûdu akıl ile yakînen sâbit olan sâir hakâik hep bu kısımdandır. Çünkü şerʿ, yani kitap ile sünnet, kelâm-ı nefsî-yi ilâhîye mütevakkıftır. Rütbeten kelâm-ı nefsîden mukaddem olan hakâik sâbit olmadıkça şerʿ sâbit olmaz. Binâenaleyh hakâik-i mezkûre bi-hasebi’z-zât şerʿe değil akla müstenid ve onunla sâbittir. Onun için bu nevʿ ahkâmda akıl asıldır.

    Şu kadar ki şerʿ-i şerîf vurûd eyledikten sonra hakâik-i mezkûrenin hakkıyetini beyânla aklı teyîd ve tevsîk eder, vahye müstenid edille-i semʿiyyeden meʾhûz ve onunla müeyyed olduğu için hakâik-i mezkûre şerʿan da muteber ve mutemed olur.

    İkinci kısım: Teemmül ve tefekkür ile idrâk olunabilmek imkânı bulunmakla beraber vücûdu nazar-ı akıl ile yakînen sâbit olmaz.

    Ruʾyetullâh ve halk-ı aʿrâz ve efʿâlde Hâlık Teâla’nın infirâdı gibi mesâil ile şerʿiyyât kabîlinden olan ekser ahkâm, yani rütbe-i kelâm-ı nefsî-yi ilâhîyi ispâttan müteahhir olan ekser ahkâm ve hakâik-i dîniyye bu kısımdandır. Çünkü yakîniyyât-ı akliyye cümlesinden olmadığı için mesâil-i mezkûrenin subûtu şerʿ-i şerîfin vurûduna mütevakkıftır. Binâenaleyh enbiyâ-yı izâm hazerâtının getirmiş oldukları ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden bazıları akıl ile müstakillen idrâk olunursa da cümlesini marifette aklın gayr-ı kâfî olduğu tezâhür etmiş olur.

    Esâsen akl-ı beşer hadd-i zâtında zayıf, âciz ve şevâib-i vehim ile medhaldâr olduğundan şübühât-ı kesîreye marûz bulunduğu ve ale’t-tafsîl cüzʾiyyât-ı mesâlihi marifetten kâsır ve ekseri- nâsa nazaran külliyât-ı mesâlihi idrâkten âciz olduğu için her husûsca şâyân-ı itimâd olamaz. Onun içindir ki Hâlık Teâla hazretleri enbiyâ-yı kirâmı irsâl ile umûr-ı dîniyye ve dünyeviyyelerinde nâsın muhtaç oldukları ahkâm ve hakâiki teblîğ ve talîm ederek hakka irşâd buyurmuşlardır. İlâve olmak üzere şunu da beyân edelim ki: Akıl sırât-ı müstakîme hidâyette gayr-ı kâfîdir. Çünkü akıl, hitâbât-ı şâriʿi, mesâlih-i dîn ve dünyâyı marifet için âlet olduğundan tevfîk-i samedânîye mazhar olmadıkça husûl-i marifet ve hidâyette kifâyet etmez. Zîrâ âlet hadd-i zâtında âciz olduğundan fâilin muâveneti olmadıkça matlûb olan fiili vücûda getirmez, binâenaleyh mükellefîne ahkâm-ı şerʿiyyeyi îcâb, ibâdı sırât-ı müstakîme hidâyet eyleyen akıl değil, ancak akıl vâsıtasıyla Allâh Teâla hazretleridir. Onun için erbâb-ı akıl ve zekâdan inâyet-i ilâhiyye ve tevfîkât-ı samedâniyyeden mahrûm olanlar mücerret akılları ve zekâlarıyla tarîk-i hakkı, sebîl-i reşâdı bulamayıp dalâl ve hüsrânda kalarak mahv ve helâk olmuş ve oluyorlar.


    *erş-urûş = diyet

    Hazırlayan: Fatih Başar

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00597/1342_39/1342_39_ATIFIM.pdf

  • Akıl ve Nakil

    Müellif: İskilipli Mehmed Atıf

    Dergi: Mahfil

    Tarih: Zilkade 1341

    Akıl: Sâir hayvanattan insanın mâ-bihi’l-imtiyâzı olan garîzeye ıtlâk olunduğu gibi o garîze sebebiyle hâsıl olan ulûm ve meârife de ıtlâk olunur.

    Nakil: Muʿcizât ile müeyyed olan Rasûlullâh’ın haberidir ki ona şerʿ denir.

    Beşerin vâsıta-i ilim ve irfânı havâs, akıl ve nukûl-i sahîhadır. Onun için ispât-ı metâlibde havâs ile edille-i akliyye ve nakliyyeye mürâcaat olunur.

    Delîl: Lügatte mürşid ve mâ-bihi’l-irşâd manasına olup ıstılahta, kendisinde nazar-ı sahîh icrâsıyla sûret-i sâlimânede teemmül ve tefekkür ile matlûb-i haberîye ilm veya zan husûlüne îsâl eden şeydir.

    Delîl, ihtiva eylediği mukaddimâtın meʾhazı itibarıyla aklî ve naklî kısımlara inkısâm eder.

    Aklın hükmüyle matlûba îsâl eden delîle aklî denir. Binânın bânîye, âlemin sâniʿe delâleti gibi. Naklin hükmüyle matlûba delâlet eyleyen delîle de naklî denir. Mesela: Emr-i ilâhîyi terk eden âsîdir. Çünkü Kurʾân-ı Kerîm’de “اَفَعَصَيْتَ أَمْرِي” buyrulmuştur. Her âsî müstehikk-i ikâbtır. Zîrâ “وَمَنْ يَعْصِ اللهَ وَرَسُولَهُ إلخ” buyrulmuştur. Nusûs-i mezkûre muktezâsınca delîl-i mezkûr emr-i ilâhîyi terk eden kimsenin müstehikk-i ikâb olduğunu intâc eder.

    Delîl-i aklî ve naklîden bazıları ilm-i katʿî, bazıları da zan ifade eder.

    Kelâmiyyûna göre delîl, yakîniyâta münhasır olup zanniyâta ıtlâk olunmaz. Usûliyyûn ile mantıkiyyûn ikisine de delîl ıtlâk ediyorlar.

    Ehl-i hakka göre akıl (şerʿ gibi) hücec-i ilâhiyyedendir. Şerʿ vurûd etmeksizin ukûl ile vukûf-ı mümkün olup da şerʿin mevkûfun-aleyhi olan metâlibde akıl ile istidlâl vâcip olur.

    Aklın hücec-i ilâhiyyeden olduğuna delâil-i kesîra ile istidlâl olunur.

    1-) “إِنِّي أَرَاكَ وَقَوْمَكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ” nazm-ı celîli ile İbrahim aleyhisselâmdan ihbâr buyurulduğu üzere müşârun-ileyh hazretleri babasıyla kavmine hitâben “Dalâlette olduğunuz bana vahyolundu demeyip de asnâmı âlihe ittihâz etmekte sizi dalâlde görüyorum.” buyurmuş olması aklın mürşid ve hüccet olduğuna vâzıh bir delîldir.

    2-) İbrahim aleyhisselâmın “nücûm ile Hâlik Teâlâ’nın vücûduna istidlâl ederek bu vâsıta ile Rabbisine marifet hâsıl etmiş olduğu” ihbâr buyurulduktan sonra “وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَى قَوْمِهِ” nazm-ı mübîni ile tarz-ı mezkûr üzere vukû bulan istidlâl-i aklînin min-tarafillâh İbrahim aleyhisselâma bahşolunmuş bir hüccet olduğu beyân olunmaktadır.

    3-) Ehl-i küfrün cümlesini “dîn-i hak, dîn-i İslâm”a davet etmek şerʿan vâciptir. Halbuki bunlardan dehriyye, muʿattıla ve mâddiyyûn “kıdem-i âlem, taʿtîl-i sâniʿ” itikâdında bulundukları için delâil-i nakliyye ile onlara münâzara ve müdâfaada bulunmak makul olmaz. Zîrâ peygamberleri irsâl, kitapları inzâl eden Sâniʿ-i kâinâtın vücûdunu inkâr eyledikleri için resûl ile, tenzîl ile istidlâl ve ikâme-i hüccet hiçbir fâide intâc edemeyeceğinden bunlara karşı nakil ile değil, ancak akıl ile ikâme-i hüccet etmek lâzım ve vâcip olur.

    Binâenaleyh delâil-i mezkûre ile aklın hücec-i ilâhiyyeden bir hüccet olduğu sâbit olur. Onun için ehl-i hakk âlemin hudûsu, Sâniʿ Teâla’nın vücûd ve vahdâniyeti gibi mesâili ispatta ve muʿattıla, dehriyye, mâddiyyûnu ilzâmda delâil-i akliyyeye temessük ve istinâd etmişlerdir.

    Kavmine hücec-i akliyye ile pek çok ikâme-i hüccet eylediği için İbrahim aleyhisselâma “Ebu’l-hüccet” nâmı verilmiştir.

    “قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ” “Resûlleri onlara, yani ümmetlerine dediler ki semavât ve arzın hâliki olan Allah’ta şekk olabilir mi?” nazm-ı celîli ile beyân buyurulduğu üzere sâir rusül-i kirâm hazerâtı da ümmetlerine karşı ispât-ı sâniʿde delâil-i akliyyeye mürâcaat etmişlerdir. Mesâil-i mezkûreyi ispâtta aklın müstakillen hüccet olduğu sâbit olunca hücec-i şerʿiyye ile amel vâcip olduğu gibi nazar-ı akıl ile idrâk olunup da şerʿin mevkûfun-aleyhi olan mesâilde akıl ile de amel vâcip olur. Onun için efâhim-i müctehidîn-i kirâmdan İmâm-ı Azam hazretleri “Nefsini semâvât ve arz ve sâir mahlûkâtı gördüğü için hiçbir kimse hâlikine cehilde mazûr olamaz” ve “Allâh Teâla peygamber göndermemiş olsaydı halka mücerret akıllarıyla marifetullâh vâcip olurdu” buyurmuşlardır. Şu halde maʿrifet-i hâlikte cehil özür olmadığı gibi usûl-i itikâdiyyede mücerret aklın kifâyeti hasebiyle bu husûsa dâir içtihâtta hatâ da şerʿan özür sayılmaz. Onun için usûl-i mezkûrede hatânın küfür veya dalâlet olduğunda ulemâ ittifâk etmişlerdir.

    Mâ-baʿdi var.

     

    Hazırlayan: Abdurrahman Beşikçi

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00597/1341_37/1341_37_ATIFIM.pdf

  • Şerîatin Maddî ve Manevî Saâdet Sebebi Olduğu, Yüceliği

    Müellif: Miralay Abdülhamid Derviş

    Dergi: Volkan

    Tarih: 30 Safer 1327

    Şerîat, kâinâtın maʿnen ve mâddeten kâffe-i felâh ve saâdetini kâfil bir kânûn-ı metîn-i ilâhîdir.

    Şerîat, Cenâb-ı Hakk’ın emrini tutup nehyinden kaçınmak ve şu iki emrin îfâsıyla iki cihânın saâdetini kazanmak üzere inzâl buyurulan ahkâm-ı münîfe-i Kurʾâniyyedir.

    Şerîat mebde-i hilkatten intihâ-yı âleme kadar ibâdullâhın teʾmîn-i hâl ve istikbâlleri husûsunda taraf-ı ilâhîden mürsel rusül-i kirâm hazerâtı vâsıtasıyla teblîğ buyurulan evâmir-i kudsiyye-i ilâhiyyedir ki cehilden ilme, dalâletten hidâyete vusûle ve sâika-i beşeriyetle maʿrûz bulunduğumuz rûhânî, cismânî azap ve ikaptan tahlîse bir düstûru’n-nûr-ı sübhânîdir.

    Şerîat-i Muhammediyye ki hazret-i Kurʾânın ahkâm-ı mukaddesesidir. Kurʾân-ı Azîmü’ş-şân kütüb-i münzelenin kâffe-i hakâyık ve dakâyıkını hâvî “….َوَلا رَطَبَ” tevcîh-i azîmiyle zâhir ve bâtın bilumûm mevcûdâtın künh ve mâhiyyâtını mübeyyin ve bilcümle ulûm ve fünûnun serâir-i hakîkiyyesini muzhir bir kitâb-ı bî-irtiyâbtır.

    Ukûl-i beşer mütefâvit ve idrâkâti o nispette birbirine muhâlif olduğundan Kurʾân-ı Kerîm’in bihakkın mezâyâsına habîr olmak ancak dâire-i münciyye-i ubûdiyette kalb-i selîm istihzârına mütevakkıftır.

    “…اتقوا فراسة المؤمن” “Müminin ferâsetinden tevakkî edin ki nûr-ı ilâhî ile nazar eder.” hadîs-i şerîfi ile müminin akıl ve ferâsetindeki isâbet ve istikâmet ümmete ne ulvî bir beşâret ne dakîk bir işârettir.

    Nûr-ı ilâhî ile münevver olmayan aklın ukûl-i münevvere ashâbı kadar vâkıf-ı mezâyâ-yı Kurʾâniyye olamayacağından âyât-ı muhkemesindeki evâmir ve müteşâbihesindeki serâir, derece-i ukûle göre zâhir olur. Kâşif-i rumûz-ı Kurʾân ihlâs ve îmandır. Ehl-i inkârı giriftâr-ı hasâr eyler. Emr-i ilâhîye ve sünen-i seniyye-i risâletpenâhîye temessük edenlerin vicdânlarındaki selâmet, fikirlerindeki ferâset, maʿîşetlerindeki bereket mahz-ı feyz-i ihlâs ve ubûdiyettir. Kâffe-i avâlimden müstağnî olan maʿbûd-ı vedûda benî beşer her nefesinde her mültemesinde muhtâc olduğu kadar îfâsı ubûdiyete meʾmûr ve mecbûrdur.

    Bu âlem-i nâ-pâyidârın rüyâ gibi güzerân olan hâli ve hayâline firîfte olup hayât-ı ebediyye ile zevk-i dârü’n-naʿîme dâî olan ubûdiyet ve maʿrifetullâhtan bî-behre olmak kadar bedbahtlık tasavvur olunamaz. “…وَاللهُ يَدْعُوا” istikâmetle îfâ-yı umûra sâî müttakîlerin dünyada en ufak nişâneleri istirâhat-i vicdâniyye, kanâat-i kalbiyye, mesâʿi-i mütevekkilâne gibi evsâf-ı îmaniyyedir ki dünya ve mâ fîhâya mâlik bir münkirin kalbinde müstakarran ictimâʿı gayr-ı kâbildir.

    İrtikâb-ı menhiyyât, mûcib-i mücâzât ve ukûbât olacağına kâil olmayan bir münkirin bile bilâhare hâlet-i zindegânîsinde muâteb olarak dûçâr-ı hizlân olması ednâ teemmül ile bu hakîkatin vuzûhuna burhân ve irşâddır.

    “…نَبِّئْ عِبَاد” “İbâdıma teblîğ buyur ki ben azîmü’ş-şân gafûr ve rahîmim, azâbım da azâb-ı elîmdir.” ferman-ı mennânı ne kadar mûcib-i emn ve meserret, ne kadar câlib-i havf ve haşyettir. “…رأس الحكمة”

    Maksad ne imiş anlayalım dünyadan

    Âzâd olalım safsatadan kavgadan

    Hilkatte eğer olmasa mefhûm denir

    Bir farkı mı var zindelerin mevtâdan

     

    Hazırlayan: Fatih Başar

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D04179/1325_81/1325_81_DERVISA.pdf

  • Hiss-i Diyanet Fıtrîdir

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: Mahfil

    Tarih: Cemaziyelevvel 1343

    Malum olduğu üzere insanlar için hiss-i diyanet fıtrîdir. Fıtrat-ı selîmesini hüsn-i muhafazaya muvaffak olan bir insanın hiss-i diyanetten mahrumiyeti tasavvur olunamaz. İnsanlar ancak bu hiss-i ulvî sayesinde hidayete erer, ebedî bir saadete nail olur. 

    Hiss-i diyanetle dimağı tenevvür eden bir zat diyor ki:

    Ben hiss-i diyanetin fıtrî olduğunu kendi nefsimde pek güzel müşahede ediyorum, ben şuûn-ı hayatiyyemi nazara alarak düşünüyorum ki ben kendi irade ve ihtiyarım olmaksızın bu vüsʿat-âbâd âleme geldim; müşfik bir validenin kenar-ı şefkatinde, vazifeşinas bir pederin zıll-i himayesinde perveriş-yab oldum, bütün günlerim esbab-ı zevk ve safa içinde geçmektedir; aşiyane-i istirahatim olan mahal, küre-i arzın pek latif, her tarafa nâzır bir parçası üzerinde bulunuyor, bu cihetle kainatın en ruh-perver menâzırı gözlerimin önünde parlayıp duruyor, bâhusus mâî renk semanın her tarafı pişgâh-ı temaşamı olanca nuraniyetiyle tezyin ediyor, her sabah temaşasıyla garip bir istiğraka daldığım güneşin kemal-i ihtişam ile tulûʿu ruhumda bir nice rakik ihtisasatın tecellisine hizmet ediyor, gecelerin letafetine gelince bunlarda gönlüme daha başka bir feyz ile neşve-yab eyliyor, fikrimde bir nice ilhâmâtın inkişafına sebebiyet veriyor; parlak kamerin kendine has letafeti; seyyarelerin, sabitelerin o ruh-fezâ ilmaâtı vicdanımı nurlar içinde bırakıyor.

    Semanın ve semadaki o kadar şâşâ-dar ecrâmın o ulvi menâzırını başka bir gözlükle tenzire çalışarak nazar-ı ibtihacımı celb eden saha-yı zeminin âgûş-ı tarâvetine almış olduğu bedâyi-i hilkate gelince en hassas şairlerin bile tasvirinden aciz kalacakları derecede latif ve ahenk-perverdir. Her gün odamın pencerelerini açıp da tatlı tatlı temaşasına dalmakta bulunduğum vâsiʿ ovanın her tarafı zümrüdîn ağaçlar ile, en dil-nişîn ekinler ile, rengarenk çiçekler ile bezenmiş bulunuyor. 

    Hüsn-i tâliʿime bakınız ki ben bu mecmua-i tabiatın bu kadar âlî, ruh-perver parçalarını kemal-i istiğrak ile doya doya temaşa edecek bir mevkiine nâil bulunmakla beraber hem nevim olan efrattan birçoğuna nasip olmayan büyük bir servete, yoksun bir mevki-i ictimaîye de malikim. 

    Bu muhteşem, safa-âbâd âlemde refika-i hayatım olan bir bedia-i iffet ise yed-i kudretin bir eser-i îcâzkârânesi denilecek kadar bir mükemmeliyet-i hilkate maliktir, nezahet-i tabiiyle, ulviyet-i ahlakiyle bir meleke-i kemalat ıtlakına layıktır. 

    Semere-i hayatım olan sevimli çocuklarımı da dil-hahım üzere yetiştirmeye muvakkaf oluyorum.

    Demek ki artık dünyada benden daha mesud bir kimse pek az tasavvur olunabilir.

    Vâkıâ zahir-i hale nazaran bu, böyledir. Hayfa ki ben kendimi hakiki bir saadete ermiş göremiyorum, bu kadar nimetlere destres olduğum halde ruhum bir türlü teheyyücattan kurtulamıyor, muzdarip kalbim bir vecihle sükunet-yab olmuyor. Çünkü ben öyle bir nimet istiyorum ki hiçbir vakit elimden çıkmasın, ben öyle bir alemde yaşamak istiyorum ki ahenk-i saadetimi hiçbir elim hadise ihlal etmesin. Halbuki içinde yaşadığım bu âlem-i nâsût, o kadar mükemmeliyetle beraber ihtiyacat-ı ruhiyemi tatmin edecek derecede haiz-i kemalat bulunmuyor, zira renk-i dil-firîbine meftun olduğum semayı vakit vakit pek muzlim bulutlar ihâta ediyor, zaman oluyor ki örneğin fecr levhalarından, o dil-nişîn tulûʿ manzaralarından eser kalmıyor, o bir adet ecrâm-ı semaviyyenin parıltısı görülmüyor, yer yüzeyine gelince: Bu da üzerindeki bedayi-i fıtratı her zaman muhafaza edemiyor, baharın feyz-kudumuyla elde edebildiği âsâr-ı gûnâgûn-hilkati hazan gelir gelmez elden çıkarıyor, pek kasvet-engiz bir manzara teşkil etmeden azade kalamıyor. 

    Ve esefâ ki felaket bununla kalmıyor, benim enîse-i ruhum olan zevat da birer birer zevale yüz tutuyor. Öyle hazin bir tarzda âfil oluyor ki artık kendileriyle bu mâtem-hâne-i fânide bir daha mülakat etmek mümkün olamayacak. 

    Kemal-i yas ile şahidi olduğum bu feci hadiseler bir gün benim de karîn-i zeval olacağımı, birden bire sönüp gideceğimi beliğ bir lisan ile bana ifhâm edip duruyor. 

    Artık şu bekadan mahrum, fenaya mahkum olan âlem, bu kadar tâkat-fersâ şuûn-ı hayatiyyeye karşı için için ağlayan garip ruhumu nasıl bihakkın neşe-yab edebilir? Şu müteheyyiç ruhumun kudsî ebediyete müteveccih olan arzularını nasıl tatmine kafi olabilir?

    Fakat emin olunuz ki, ben kendimi şu fani âlemde bihakkın mesut görmemekle beraber vicdanen münşerihim, hem de son derece münşerihim. Çünkü benim ruhum, ebedi bir hayatın, rehin-i üfûl olmayan bir cihan-nur-ı enverin mevcudiyetine kanidir. Benim vicdanımı lebriz-i feyz eden bu nezih kanaat ise hiss-i diyanetten başka değildir, bu nezih kanaat, şu mümkinatı kudret-i ezeliyyesiyle ibdâʿ eden bir vacibu’l-vücudun eser-i ilhamıdır. Bir vacibu’l-vücud ki onun her kevne iştibahtan münezzeh olan mevcudiyeti, onun azamet ve kudreti tasdik edildikçe bu mümkinatın vücudunu izah kâbil olmaz. O vacibu’l-vücud hazretleridir ki vücud ile ademe nispeti mütesavi bulunan bu silsile-i mümkinatın vücudunu ademine tercih etmiş, bu mecmua-i hâdisatın zi-şuur bir cüzü olan insanlara hiss-i diyanetle meftur olarak saha-i şuhûda getirip kendi varlığını onlara ilham etmiştir. 

    Artık fıtrat-ı selimesini muhafazaya muvaffak olan insanların ruhlarını bu ilham-ı rabbânînin tecelli-yi ezelîsinden tecrid etmek imkanı mutasavvar değildir. Bu babda vuku bulacak her türlü mülhidâne mesai akamete mahkumdur.

      فِطْرَةَ اللهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللهِ 

    İşte beşeriyete tesliyet-bahş olan, beşeriyetin inşirah-ı vicdanını bihakkın temin eden, beşeriyet için her türlü mezâhim-i hayatiyyeyi teshil ederek saadet-i hakikiyye kapılarını açan bu fıtrat-ı selîmedir. 

    Elgıbta! Fıtrat-ı selîmesini hüsn-i muhafazaya muvaffak olarak ilhâmât-ı diniyyeden müstefîz olanlara. 

    Yazıklar olsun! Fıtrat-ı selîmesini tebdile çalışarak vadi-yi küfür ve ilhâda düşenlere.

     

    Hazırlayan: Muhammed Salih Yıldız

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D00597/1343_55/1343_55_NASUHIO.pdf

  • Müslümanlık Beşeriyetin Tekamülünü İstihdaf Eder

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 28 Receb 1340

    Beşer münteha-yı kemale irtikâya müstaid olarak yaratılmıştır. Esasen mahlukât-ı sâire üzerine olan şeref ve rüçhaniyeti de bundandır. Onun bu fıtratta olmasıdır ki daima kendisini bir kemal peşinde koşturuyor. Yine bunun içindir ki vahdet-i içtimaiyyeyi ihlal eden her şey onun nazarında kıymetten sakıt, kendisini ilcâât-ı fıtriyyesi ile mütenakız bulunduran her bir müessese de her türlü takdirden mahrumdur. O ki müessesat, er geç yıkılır gider. Onu gayesine îsâl edecek müsseselerdir ki daima yaşamak hakkını haizdir. 

    Biz evvel ve ahir şunu iddia ediyoruz ki beşeriyeti fıtraten müstaid olduğu tekamüle îsâl edecek desâtîr ancak Müslümanlıktır ve beşerin terakkiyat-ı ilmiye sahasında atmakta olduğu her hatve, edyân-ı saireden tebaüd ve fakat bizim fıtrî olan dinimize bir takarrüptür. Çünkü bilcümle ahkam-ı İslamiyyenin hedefi, tekamül-i ferdî ve bilhassa tekamül-i içtimaî ve siyasî sayesinde ale’l-ıtlak beşeriyeti evvelen ve bizzat bu alemde, sâniyen dâr-ı ukbâda mesûdiyete îsâl ve nâil-i kemal etmektir. Bunun içindir ki ahkam-ı İslamiyye yalnız umur-i taabbüdiyyeden ibaret olmayıp bununla beraber heyet-i içtimaiyyenin münasebât-ı vicdaniyye ve ahlakiyyesini, umur-i hukukiyye ve inzibat-ı içtimaîsini, daha sonra münasebât-ı hariciyyesini ayrı ayrı tertib ü tanzim etmiştir. Binaenaleyh İslam’ın bütün ahkamı mütekamil bir mevcudiyete imâd ittihaz olunmuştur.

    Umur-i taabbüdiyyeden olan ibadât-ı İslamiyyede bile beşeriyetin tekamülü esası mündemiçtir. Bütün ibadât-ı İslamiyye Hâlık’a taabbüd ve inkıyad, mahlukata şefkat ve muvâsât gibi ahlakiyyat ve maneviyatı muhtevidir. Biz bu makalemizde yalnız ibadât-ı İslamiyyeden olan zekatı tetkik edeceğiz.

    Müslümanlıkta malumdur ki zekat katî bir farzdır. Müslümanlığın beş temelinden biridir. Şimdi bunun ne derece mühim bir esas olduğunu ve er geç beşeriyetin tavʿan ve kerhen bu esası kabul edeceklerini biraz izah etmek isterim. Evet, zekatın farz kılınmasında âlem-i insaniyet ve bekâ-yı medeniyet noktasından ne büyük bir hikmet, ne âlî bir maslahat, ne vâsiʿ bir merhamet vardır. Bu cihet hakikaten beşerin takdirden acz göstereceği kadar mühimdir. 

    Evvela şurasını anlamak lazımdır ki Cenab-ı Hakk yeryüzünde her şeyi insanların istifadeleri için halk buyurmuş ve bütün kuvâ-yı tabîiyyeyi kendilerine müsahhar kılmış olduğu cihetle bütün insanlar, başkasına zarar vermemek şartıyla kendileri için mübah olan şeyleri ihraz edebilirler. 

    Zemin ü asuman her insan için sâha-i fesîha-i erzâk-ı mukadderedir. Aynı zamanda başkalarının eyâdi-i tasarrufuna geçmiş olan mevâddan usul ü kavaid-i meşrûa dairesinde istifade etmeye de hakları vardır. Din-i mübîn-i İslam’a göre amel her ferdin sermayesi yahut medar-ı saadeti olduğundan “Müslümanlık herkese çalışmakla emreder; insan için kendi saʿyinden başka dayanacak, istinad edecek bir şey olmadığını katî bir ifade ile anlatır. En hayırlı Müslüman; dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyip her ikisini cem eden ve kendi sebebiyle geçinip cemiyete bâr olmayandır.” diyor. En adi bir sanatla bile olsa maişetini tedarik için çalışmak erbâb-ı himmete mahsus meziyetlerin eşref ve âlâsı olduğunu bildirir. Saʿy ü amel ile maişetini tedarik etmeyerek başkasına bâr olmaktan şiddetle nehyeder. Saʿyi ibadet olmak üzere gösterir.

    Bununla beraber ilmi her şeyi muhît olan Vâcib Teala hazretleri insanları suret kuvvetince, akıl ve zekaca müsavi yaratmamıştır. Böyle olmak da muktezâ-yı hikmet-i ilahiyyesidir. Bunun neticesi olarak saʿy  ü amel, servet ü sâman hususunda efrad-ı beşer beyninde tefavüt-i küllî olacağı da gayet tabiîdir. Şu halde terakkiyat-ı beşeriyye ne kadar ileri gitse vesâit-i maişet ne kadar çoğalsa insanların yine bir seviyede olamayacakları şüphe götürmez bir hakikattir. Zaten kâffesi hâl-i tesavîde bulmak lazım gelse idi aralarında içtimâ ve teâvun hasıl olmak mümkün olur muydu? 

    Aynı zamanda beşeriyet içinde ihtiyarlığın son haddine vâsıl olarak saʿy ü amelden kalmış, derd ü eleme mübtela olmuş her türlü esbaba tevessül etmesine rağmen fakr u zaruretten yakayı kurtaramamış veyahut arızî bir sebeple birdenbire fakir düşmüş birçok kimselerin bulunacağı da şüphesiz bir hakikat değil midir? Halbuki, servet hususunda heyet-i içtimaiyyenin efradı arasında pek büyük farklar ve dereceler olması heyet-i içtimaiyyenin hukuk ve iktidar hususundaki müsâvâtını daima tehlikeye ilkâ eder. Mal ve mülkü olanlara nâfi olduğu halde yoksullara, elinde avucunda bir şeyi olmayanlara bir fayda ve menfaat temin edemeyecek olan desâtîr ve kavânîn ise teâkub-i ezmân ile müsavâtsızlıkların tesîrât-ı mütevâliyesini tezyîd etmekten başka bir şeye yaramaz. Zenginleri kuvvet ü servetinde, fakirleri nikbet ü sefalette ibkâ eyler.

    Böyle olunca kendilerindeki zaaf ü acz dolayısıyla çalışarak ihtiyacı def edemeyecek olan alîllere ve bîkeslere âfât-ı semaviyye ve araziyyeden birinin tesiriyle ticareti ve serveti mahvolarak birdenbire fakir düşen, borç altında kalan veyahut hürriyeti için didinen zavallılara muavenette bulunmak bir vecibe-i insaniyye olmaz mı?

    İşte bu hikmete mebnidir ki din-i İslam bir taraftan saʿy ü amel ile emrediyor, nefsinde saʿy ü amel kudreti bulan her ferd şu hayat-ı faniyede ahara itimad etmeyip yalnız nefsine itimad etmek lazım geleceği fikrini bir esas olmak üzere telkin ediyor; hayırlı bir Müslüman insanlar üzerine yük olmayandır diyor. Diğer taraftan beyne’l-beşer fıtrî ve tabiî olan müsâvatsızlıkların tesirâtını izale etmek ve servetin beyne’l-ağniya tedavülüne inhisar ettirilmesine mani olmak, iddihâr-ı servetin önüne geçmek ve bu suretle saadet-i umumiyyeyi temin için zekatı farz kılıyor. Sahib-i servet ve nisap olanların malından erbab-ı ihtiyaç ve menâfi-i âmme için muayyen bir hak ayırıyor. Ve her sahib-i servet ve nisabı malının muayyen bir miktarını, erbab-ı ihtiyaca vermeyi katiyyen mecbur tutuyor.

    Şu halde zekatın hikmet-i içtimaiyyesi, aheng-i içtimaiyyenin halelden vikayesi, memleketin tedbiri ve cemiyetin saadetidir. Çünkü zekatta hem aceze-i müminînin hayatını ve hem de Müslümanların intizam-ı halini temin etmek gibi gayet ulvî bir maslahat vardır.

    Evet, şu tafsilat ve izahat bize gösteriyor ki zekatta cemiyet-i beşeriyetin düşkünlerine muavenet, ihtiyacı olan def-i ihtiyacına çalışmak gibi pek mühim ve insani düşünceler vardır ki neticesi herhalde tedbir-i memlekete, nizam-ı cemiyete, bekâ-yı medeniyete ait mühim bir maslahattır. Zekatın farz olmasıyla servet-i ağniyâda fukaranın muayyen bir hakkı olduğu bildiriliyor. Ve o hak fukarayı ağniyâya raptediyor. Servet ü sâman hususundaki tefavüt sebebiyle beyne’l-beşer husulü tabiî olan kıskançlık, buğz ve adavet, kat-ı rahim [?] izale olunuyor. Zira ashab-ı recâ ve ümit daima [?] ve korkaktır. Bir şey ümit ettikleri kimselerin karşısında pek hürmetkar bir vaziyet alırlar. Onları gücendirmekten korkarlar. Bu suretle her iki tabaka zekat sayesinde yekdiğeriyle ittisal peyda eder ve biri birine ısınırlar. Binaenaleyh “zekatın hikmet-i içtimaiyyesi saadet-i cemiyet ve tedbir-i memlekettir.”

    Farz edelim ki fukaranın ağniyâdan emelleri kesilsin, ümitleri geriye çevrilsin, ihtiyaç da olanca kuvvet ü şiddetiyle fukara üzerine hücum göstersin, ağniyâ da zekat gibi, sadaka gibi kuyûddan hiçbiriyle mukayyet olmadıklarından o zavallılara muavenette bulunmadıktan başka fazla olarak karşılarında istedikleri gibi zevk ü sefâhete koyulsunlar!

    Acaba neticesi ne olur? Ne olacak! Fukarayla ağniyâ beyninde bir buğz u hased, bir münâfese-i maişet başlar. Bidayette ufak gözüken bir münâfese gitgide şiraze-i medeniyeti her tarafta dağıtacak bir halde herc ü merce bâis olur. İki tabaka arası açıldıkça açılır. İşte bu belanın, bu tufan-ı musibetin önünü Şeriat-ı İslamiyye’nin ağniyâ üzerine farz kılmış olduğu zekat ve sadakât alabilir ve almıştır. Bu itibarla zekat ağniyâyı fukaraya, tabaka-i ulyâyı tabaka-i süflâya rapteden bir köprüdür. Bu köprü her iki tarafı yekdiğere vasl edeceği cihetle bu sayede ümmetin cism-i ehad gibi bir top halinde bekasını temin eder.

    Şu halde Müslümanlığın farz kıldığı zekat ferdî ve içtimaî pek büyük hayr u fazilete hizmet etmiş oluyor. Bir kere zekat yukarıda izah olunduğu üzere vicdanlardan, gönüllerden bahîllik ve hıssîslik kir ve paslarını giderir. Sâniyen herhangi bir sebepten dolayı bakar: muhtac-ı muavenet kalan bîçarelerin zenginlere karşı duyacakları kıskanmayı, buğz u adaveti giderir. Zenginlerden muavenet gördükçe ona karşı hürmet ü muhabbet beslemeye mecbur olur. Şüphe yoktur ki bunlardan biri tehzîb-i nefse, diğeri de tedbir-i memlekete ait iki mühim maslahattır.

    Biz katiyetle iddia edebiliriz ki heyet-i içtimaiyyedeki hoşnutsuzlukları, bedbahtlığı izale ve cemiyetin şüûnunu ıslah için İslam’ın mecburi bir muavenet olmak üzere erbâb-ı servete farz kıldığı zekat kadar esasî bir kanun, bir karar olamazdı. Muhtelif tabakât arasında tabiatın icabatı olarak husule gelen veya gelecek olan gerginliği ve bu gerginlikten mütevellit fenalıkları izale etmek için İslam’ın farz kılmış olduğu zekat pek kuvvetli bir vasıtadır. Sunûf-i beşeri yekdiğerine vasledecek en sağlam bir köprüdür. Tarih-i beşeriyete imʿân-ı nazar olur ve cemiyetin üzerine çökmüş olan mesâvî ibretle düşünülürse görülür ki bütün ihtilal ve fesadın esası, bâisi, heyet-i içtimaiyyedeki rezailin menba-ı yeganesi hiss-i teâvün ve uhuvvetin mefkûdiyetidir. Başkalarının açlığından müteessir olmamak, kendi saadeti için diğerlerini hayvanlar gibi kullanmaktır. “Ben tok olduktan sonra başkalarının açlığından bana ne? Sen çalış zahmet çek, ben istirahat edeyim.” gibi bayağı fikirlerdir ki beşeriyeti müthiş bir surette sarsmış, onun intizam ü ahengini alt üst etmiş, alemde itimad ü emniyet, gayrın hakkına ihtiram gibi kudsî şeyleri bırakmamıştır. Çünkü heyet-i içtimaiyyedeki intizamın, ahengin muhtel olmaması, tabakât-ı nâsın cesed-i vahid gibi birbiriyle kaynaşmasına; havâssı avâma, ağniyâyı fukaraya raptedecek bir esasın mevcut olmasına vâbestedir. Halbuki hodkâmlıktan başka bir şeyi ifade etmeyen bu düşünceler sunûf-i beşeriyyenin arasını o kadar açtı ki biri diğerine ruhtan ârî, kendi keyfi için istediği gibi kullanmaya salih bir cism-i camid; diğeri de öbürüne insaniyet düşmanı bir zalim-i müstebid nazarıyla bakıyor. Bunun en canlı şahidi yok yere medeni alem namını alan memleketlerdir. Bu yüzden tehaddüs etmiş olan yüz kızartıcı rezâil, her gün yeniden yeniye zuhur etmekte ihtilâlât söylediklerimin ne kadar doğru olduklarını ispat eder.

    Evet bugün hepimize malum bir hakikattir ki yukarıda söylemiş olduğum iki fikrin (yalnız kendi nefsini düşünmek ve kendi istirahati için başkalarını hayvan gibi çalıştırmak) teammüm etmesi neticesi olarak Avrupa heyet-i içtimaiyyesi müthiş bir buhran içinde yüzüyor. İhtiyaç yüzünden o âlemde irtikâb olunmadık rezalet, hetk olunmadık bir namus kalmıyor. Bu yüzden o âlemde hakiki medeniyet ve insaniyet için pek tehlikeli ne kadar fırka ve cemiyetler zuhur etmiş ve bu buhran-ı içtimaînin esbab izalesi için muhtelif nazariyeler meydan almıştır. Mesela bir cemiyetten bazılarına göre Avrupa heyet-i içtimayyesindeki bedbahtlığın menşei “amelenin netice-i mesaisi olarak husule gelmiş ve gelmekte olan servet-i umumiyyeye ağniya denilen birtakım efradın müstakillen malik olmaları” imiş.

    İşte bu nazariyeyi kabul etmiş olan cemiyetler bu bedbahtlığın izalesiyle umumun bahtiyar olması için birtakım usuller meydana koymuşlardır ki bunların hiçbirisi doğru değildir. Çünkü bu usullere göre hemen hemen halkın umumu zengin ve zenginlerin umumu amele olmak lazım gelecektir. Bu ise turuk-i maişetin halkın kabiliyyât-ı fikriyye ve ameliyye ve sınâiyyesiyle mütevafık bulunduğunu inkar demek olduğundan gayrı tabiî bir haldir. İstiklal-i amel ile mesai nispetinde semeresinden istifade etmek cihetine halel getirilince semere-i ilim ve saʿyde alim ile cahilin, çalışkan ile tembelin mütesaviyen istifade etmeleri, bundan da ilm ile cehlin, cehd ile keselin müsavatı lazım gelir. Halbuki hiçbir zaman ilim ile cehl müsavi olmaz.

    Turuk-i maişetin beşerin kabiliyyât-ı fikriyye ve ameliyyesiyle mütevafık olması tabiî kanun olunca herkesin semeresinin, kabiliyyât-ı fikriyyesi nispetinde olması pek tabiî olmaz mı?

    Müslümanlık umumî ve tabiî bir din olduğu cihetle merâtib-i halk beyninde pek tabiî olan tefâzul ve tefâvütü esas-ı içtima olmak üzere kabul ve takrîr etmiş. Efrad-ı cemiyete tarh ve tevzî edilen vezâif beynlerindeki tefavüt-i maddi ve manevi derecesinde olmak lazım geldiğini bildirmiştir. Bu esas-ı metîn üzerine müesses olan Müslümanlık şu tefavüte mürâat etmekle beraber sunûf-i aceze ile bedbaht kalan tabakât-ı sâfilenin nikbetini ve ağniyânın bi’l-istiklal malik olacakları servetten fukaranın mahrumiyetini nazar-ı itibara alarak bu bedbahtlığın izalesi için pek makul bir tarîk göstermiştir ki o da zekatın farz ve faizin haram olmasıdır. Evet Müslümanlık ağniyanın bir asla istinaden gerek servetten, gerek emvâl ü emtiadan ve gerek îrâd ve akârdan ellerinde bulunan şeye müstakillen ve bilâ iştirak malikiyet hakkını tasdik etmiş ve fakat semereden, yani kazancından sahib-i servete bir hak ayırdıktan sonra bir kısmını cemiyete tahsis eylemiştir ki bu kısım yukarıda görüldüğü üzere mekâdîr-i muayyene suretinde ya efrad-ı cemiyetten birtakıma tevzî ve temlîk olunacak, yahut menfaat-i umumiyye-i nâsa bir cihetle sarf ve tahsis kılınacaktır. Acezeyi ve düşkünleri gözetip iaşe etmek de esasen menfaat-ı umumiyye kısmına dahildir. Bunları gözetip iâşe etmekte masâlih ve menâfi-i âmme vardır. Şimdi İslam’ın vaz eylediği bu esasa, gösterdiği bu makul tarîke göre her sahib-i servet, münferiden sermayesi, yahut medar-ı saadeti olan istiklal-i amel ve semere-i mesaisinden saʿyi nispetinde istifade hususlarını ihlal etmeksizin servetinden yüzde iki buçuğunu –halkın aşağı tabakasından ihtiyaç bedbahtlığını kaldırmak için- her sene erbab-ı ihtiyaca ve menfaat-i umumiyyeye tevzîe katiyyen mecburdur; bir ibadet-i maliyye olarak üzerine farz-ı ayndır. Dinin beş direğinden biridir. Mecburi olan şu muavenet vazifesini tamamıyla yapmayan Müslüman, tam bir Müslüman sayılamaz. Onun dini noksandır. Binaenaleyh Müslümanlık zekatı farz kılmakla “başkalarının açlığından bana ne?” fikr-i sakîmini “riba ve faizi” haram kılmakla da ikinci fikri -sen çalış, yalnız ben istirahat edeyim fikrini- kökünden yıkıp atmıştır. Müslümanlıkta muavenet farz, riba ve faiz ise haramdır.

    Hazırlayan: Harun Güvenç

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1338_19/1338_19_495/1338_19_495_HAMDIAA.pdf

  • Mâddiyyûn ve Meslekleri – I 

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 26 Receb 1330

    Bugün Müslümanlık alemini güzelce tetkik edecek olursak derhal kendimizi iki müthiş cereyan karşısında bulacağız. Hem de nasıl buluş? Gâfilane; sanki böyle bir cereyanın mevcudiyetinden bîhaberiz veyahut bu cereyanların Müslümanlık alemine hiç taalluku yokmuş! Halbuki bu iki cereyan nefsü’l-emirde pek mühim olduğu gibi millet-i İslamiyye içinde bir maraz-ı müzmindir. Çünkü bu cereyanlardan hiçbirisi Müslümanlığın maddi ve mânevi terakkisini tesrî etmiyor, belki her ikisi de âlem-i İslamın -maʿâzâhu- izmihlalini hazırlıyor!

    Bunlardan birisi اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا fikr-i sakîmini düstur-ı hareket ittihâz ederek hiçbir hususta mâziden katʿ-ı alâka etmek caiz olmadığını öne sürenlerdir. Bunlara karşı bir mütefekkir, bir sahib-i hamiyet, bir hakiki Müslüman çıkıp da ihtiyâcât-ı zamâniyyeyi anlatacak olursa derhal ayağa kalkıp “Ne demek? bizim bu kadar senedir âbâ ve ecdâdımızdan gördüğümüz şeyi terk ettirerek âbâ ve ecdâdımızın işlemedikleri şeyleri mi işletmeye çalışacaksınız?” diye kıyameti kopartırlar.

    Diğeri ise bu fikrin külliyen hilafınadır. Onlar maziden tamamen katʿ-ı alâka olunmasını, an’anât-ı diniyye ve sâir husûsatın hiç ehemmiyeti olmadığı iddiâ-yı bâtılını öne sürüyorlar. Bu babda nokta-i nazarlarına biraz muhalif görünen her sahib-i hamiyete, hiçbir zaman millet-i İslamiyyenin terakkisinden başka emeli olmayan sahib-i vicdana karşı fırlatacakları en büyük mermi kendilerinin de manasını bilmedikleri “mutaassıp!” lafzıdır.

    Şu iki fikr-i sakîmden herhangisinin neşvünemâ bulması memleketimiz için cidden mûcib-i felakettir. Bu iki sınıfa sathî bir nazar ile bakacak olursak nazarlarımızda lâyih olacak şey bunlardan birisinin müdâfi-i din diğerinin de nâşir-i ilhâd olmasıdır; maʿa-hâzâ biraz dikkat edilecek olursa görülür ki bu iki sınıftan hiç birisinin hakâik-i edyân hakkında zerre kadar malumatları yoktur.

    Zira birisi اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا diyerek “dini” pek basit bir surette anlıyor, âbâ ve ecdattan kalma olan her şeyin doğruluğuna itikat ediyor; binâenaleyh kendisini edyanı tetkik ihtiyacından vâreste buluyor. Diğerine gelince: bunlar zaten bir hâlika, kulları irşâd etmek için Sâniʿ Teâlâ tarafından gönderilmiş bir peygambere, bir “dine” adem-i ihtiyaç iddiasında bulunduklarından beşeriyetin bir “din” ile mütedeyyin olup olmaması lüzumunu -velev ki basit bir surette olsun- tetkik etmek zahmetinde bile bulunmuyorlar. Bunların “din” hakkında bildikleri bir şey varsa o da “din mâniʿ-i terakkidir!” kelam-ı nâmakulüdür. 

    Birinci sınıfın maksatları malum, gizli kapaklı bir şeyleri olmadığı için şimdilik bunlara dair bir şey söylemeyeceğiz. Çünkü, tedrici bir surette bunların zihinleri ulûm ve maârifle tenevvür ettikçe dimağlarında yerleşen yanlış fikirler kâbil-i izaledir.

    Fakat ikinci sınıf böyle değildir; ulûm ve fünûn ile zihinlerindeki yanlış itikatların silinmesi şöyle dursun, bilakis neşvünemâ bulmaya çalışıyor. “Tabîiyyûn – dinsiz” namını alan bu gürûh-ı dâlle ve mudille günden güne tekessür etmekte ve her tarafa dal budak salmaktadır. Zira hiçbir memleket yok ki orada bunlardan birkaç kişi bulunmasın!

    Şurası şâyân-ı teessüf ki Müslümanların bu cereyân-ı müthişe, bu dinsizlik mezheb-i bâtılına karşı nazar-ı istihfaf ile bakmaları lazım gelir iken en ziyade Müslümanlar arasında neşvünemâ buluyor; mahiyetini, gayesini bilmedikleri bu mezheb-i bâtılı tervîce çalışanlar en ziyade Müslümanlar oluyorlar.

    Bunların iddiasınca beşeriyeti gaye-i saadete erdirecek olan “dinsizlik” imiş!  İnsanlar her türlü kuyûdât-ı dîniyyeden tecerrüd etmedikçe terakki edemezlermiş. Binâenaleyh Müslümanlar eğer terakki etmek isterler ise itikâdât-ı dîniyyeyi terk etmek lazım imiş, çünkü el-yevm mevcud olan “din”lerin en yenisi din-i İslam olduğu halde o bile bin üç yüz senelik bir kıdeme mâlik olduğundan bu kadar kadîm zamanlarda tatbik edilmek üzere vazʿ edilen bir kanun (?) şimdi kâbil-i tatbik değilmiş! Bunların iddiasınca “dinsizlik” pek yenidir. Onun için beşeriyeti saadete (!) eriştirecek olan bu mezheb-i cedîddir. Bunların bu iddialarının bâtıl ve binâenaleyh takip ettikleri gayeden pek çoklarının bîhaber olduğunu meydana koymak için evvela ber-vech-i âtî birkaç sual îrâd etmek lazımdır, ki bunlara verilecek cevaplar ile hakikat tezahür etsin.

    “Dinsizliğin” mahiyeti nedir? Ne zaman zuhûr etmiştir? Bu fırkanın insanlar arasında neşretmeye çalıştığı -kendi itikatlarınca- meslek-i cedîd ile maksutları yalnız erkân-ı medeniyyeti takviye, medeniyetin terakkisine büyük bir hizmet ederek başka cihete tecâvüz etmemek mi? Yoksa daha başka maksatları da var mı? Bunların tervîcine çalıştıkları mezhep, mutlak “din”in erkânına mugâyir mi? Yoksa hiçbir suretle mugâyir-i “din” değil mi? Âlem-i medeniyyet ve heyet-i ictimâiyye-i beşeriyyede “din” ‘in bahşettiği âsâr ve fevâid ile bu mezheb-i cedîdin temin edeceği fâide beynindeki nispet nedir? Eğer bu tarikat -dinsizlik- evvelden beri mevcut bir mezheb idiyse, niçin şimdiye kadar vâsiʿ bir mikyasta tevessü etmedi? Niçin bu mezheb-i kadîmi neşretmeye sâî olan mürşidler (?) kendilerini göstermiyorlar da gizli duruyorlar? Eğer yeni bir mezhep ise bunu ihdâs ve kabul etmekten gaye ve fâide nedir?

    Eğer şu suallere tafsîlen cevap verecek olursak “dinsizliğin” mahiyeti bütün üryanlığıyla meydana çıkacaktır. Fakat biz o tafsîlâtı makâlât-ı âtiyeye bırakalım da şimdi muhtasaran birkaç şey söyleyelim.

    Dinsizliğin mahiyeti hakikati meçhul bir tabiata arz-ı perestiş etmektir. Bunların bulundukları mesleğe gelince: Bu yeni bir mezhep değil, belki kable’l-mîlâd üçüncü ve dördüncü asırda Yunanistan’da zuhûr eden ve o zamanlar “dehriyyîn” nâmını alan mezheb-i kadimdir.

    Bunların takip ettikleri maksat bilcümle edyân-ı mevcûdeyi mahvederek tekâlîf-i şerʿiyyeyi iskât ve muharramâtı ibâha ve binâenaleyh umum insanlar arasında “ibzâʿ” ve “emvalde” iştirak ve ibâha esaslarını vazʿ ve binnetîce temhîd-i mebânî-yi fısk ve ilhâd ve neşr-i âsâr-ı fesattır.

    Bunlar şu maksad-ı hâinâneye erişmek için pek çok çalıştılar ve hala da çalışıyorlar. Bunun için müteaddit namlarla meydana atıldılar, türlü kisvelere bürünerek ortada dönüp durdular. Fakat hangi milletin içinde bulundular ise onların ahlâkını ifsat ettiler. Halbuki kendileri muslih-i âlemiz iddiasında bulunuyorlar.

    Hangi müdekkik bu tarîke sülûk edenlerin makâsıdı etrafında cevelân ederse, onun için inkişaf eder ki bunların serdettikleri mukaddimât; medeniyet-i hakîkiyyeyi ifsâd, heyet-i ictimaiyye-i beşeriyyenin esasını bozmak, zîr u zeber etmekten başka hiçbir şeye yaramaz.

    Çünkü -âtiyen izah olunacağı üzere- heyet-i ictimaiyye-i beşeriyyenin nizam ve intizam üzere devamını temin eden mutlaka “din” olduğu şüphe kabul etmeyen hakikatlerdendir. Evet! “Din”siz usul-i temeddün hiçbir vakit kavî ve muhkem olamaz. Halbuki bu mesleğe sülûk edenler için birinci vazife, edyân-ı mevcudeyi idam, dinî akidelerin hepsini atmak, mezar-ı ademe göndermektir.

    Yirmi dört asırdan beri mevcut olduğu halde bu mesleğin şâyi olmaması ve sâliklerinin mebğûz olmalarının esbâbına gelince: insanların fıtraten melûf oldukları nizâm-ı ictimâî -ki kudret-i fâtıranın âsâr-ı hikmet-i bâhiresindendir- onların meydana koydukları usul-i vâhiye üzerine dâimî surette galebe etmesinden ileri gelmiştir. İşte ancak bu esrâr-ı ilâhiyye sayesindedir ki nüfus-ı beşer bunların mahz hakikat olmak üzere öne sürdükleri şeyleri mahvetmeye kıyam ediyor. Bundan dolayı bunlarda dâimî bir sebât görülmemiş, bunlar için bir dâî bir mürşîd kalkıp da doğrudan doğruya bu mezhebi neşr etmeye memur olmamıştır, hiçbir vakit de olmayacaktır.

     

    Hazırlayan: Beytullah Çelik

    Editör: Furkan Yalçınkaya

     

    Link:https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_1-8/1328_1-8_19-201/1328_1-8_19-201_HAMDIAA.pdf

  • Bir Osmanlı Alimi Hangi Kitapları Okurdu : Taşköprîzâde Ahmed Efendi Örneği

    Aşağıdaki metin Taşköprîzâde’nin eş-Şakâiku’n-Nuʿmâniyye fi Ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniyye isimli kitabının sonunda yer alan otobiyografisinin bir kısmıdır. Söz konusu kısmın tercih edilme sebebi bir alimin eğitim sürecini bizzat kendi dilinden okuyucuya sunmaktır. Ayrıca okumuş olduğu ilimleri ve de bu ilimlerde takip ettiği kitapları sırasıyla zikretmiş olması sebebiyle ideal bir müfredat çalışmasının keyfiyetine dair de bir izlenim oluşturacaktır:

    “Her şeyin sahibi ve her şeyi bilen Allah’ın yardımıyla, önde gelen alimlerin halleri ve büyük şeyhlerin menkıbelerine dair anlattıklarımın sonuna geldim. Şimdi bu büyük insanlarınki gibi, bu meraklı kulun da kendi hayatını anlatma zamanı geldi. Ancak kusurlarım bu maksadımı yerine getirmeme engel oldu. Başlamakla bırakmak arasında gidip geldim. Bu şekilde tereddüt yaşarken içimde başlama isteği daha ağır bastı. “Efendilerin huzurunda hizmetçilerin de anılması gerekir.” sözüne istinaden, yüce ve güçlü olan Allah’a dayanarak yazmaya başladım. Kalem korku vadilerinde kayarken kâğıt da utanç ve hayâ içinde yutkunuyordu. 

    Diyorum ki; ben, zayıf ve hastalıklı haliyle yüce Allah’ın acımasına muhtaç olan kul ve insanlar arasında Taşköprülüzâde diye bilinen Ahmed bin Mustafa bin Halil’im. Allah engin keremi ve bol lutfuyla babamı ve dedemi affetsin. Allah, hidâyet ve takvayı azığım etsin, her gün bana ilim versin ve ilmimi artırsın. 

    Rahmetli babamın anlattığına göre, ben doğmadan kısa bir süre önce babam, Bursa’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıkacağı sabahın gecesinde, rüyasında güzel yüzlü yaşlı birini görür. Babama, “Gözün aydın, bir oğlun olacak. Ona Ahmed adını koy.” der. Ertesi sabah yola çıkan babam, gördüğü rüyayı anneme anlatır. 901/1495 senesi Rebîülevvel ayının on dördüncü gecesi dünyaya geldim. Yedi yaşıma geldiğimde Ankara’ya taşındık. Orada Kur’ân okumaya başladık. O sıralarda babam bana Isâmüddin lakabını takarak Ebü’l-Hayr künyesini verdi. Benden iki yaş daha büyük bir kardeşim vardı. Onun adı ise Muhammed’di. Babam ona da Nizâmeddin lakabını taktı ve künyesini Ebû Saîd koydu. Kur’ân’ı hatmettikten sonra Bursa’ya gittik. Rahmetli babam bize biraz Arapça öğretmişti. Daha sonra babam İstanbul’a gitti ve beni Yetim lakaplı büyük alim Alâeddin Efendi’ye teslim etti. Yukarıda ondan bahsetmiştik.

    Yetim Efendi’den el-Maksûd denen kısa sarf kitabını, İzzeddin Zencânî’ye ait el-Muhtasar’ı, özlü bir eser olan Merâhu’l-Ervâh’ı okudum. Yine nahiv konusunda Şeyh İmam Abdülkâhir el-Cürcânî’nin el-Mie, İmam el-Mutarrizî’nin el-Misbâh, Şeyh Allâme İbn Hâcib’in el-Kâfiye adlı eserlerini okudum. Başından sonuna kadar da kardeşimle birlikte ezberledim. 

    Daha sonra el-Kâfiye’nin şerhi olan el-Vâfiye adlı kitabı okumaya başladık. “Merfûlar” bahsine geldiğimizde amcam Kıvâmüddin Kâsım Efendi Bursa’ya geldi. Orada Molla Hüsrev Medresesi’nde müderris olmuştu. “Merfûlar” bahsinden “Mecrûrlar” bahsine kadar da ondan okuduk. 

    O sırada kardeşim müzmin bir hastalığa yakalandı. İyileşinceye kadar derse ara vermemi istedi. Onun ricası üzerine el-Vâfiye’yi okumayı bıraktım. O süre içinde amcamdan sarf konusunda Kitâbü’l-Hârûniyye’yi ve nahiv konusunda İbn Mâlik’in el-Elfiyye adlı eserini okudum ve ezberledim. Ezberi tamamladığım 914/1508 senesinde kardeşim vefat etti. 

    Daha sonra yine amcamın yanında Davʾü’l-Misbâh’ı okumaya başladım. Başından sonuna kadar okuduğum bu kitabı aynı zamanda yazdım ve çok dikkatli şekilde tashih ettim. Ardından yine amcamdan mantık konusunda kısa bir eser olan Îsâgûcî’yi, Hüsâmeddin el-Kâtî’nin yaptığı şerhle birlikte okuduktan sonra Allâme er-Râzî’ye ait olan Şerhu’ş-Şemsiyye adlı eserin birazını okudum. 

    O sırada babam İstanbul’dan Bursa şehrine dönmüş, Amasya’daki Hüseyniye Medresesi’ne müderris olmuştu. Amasya’ya vardığımızda Şerhu’ş-Şemsiyye’yi başından sonuna kadar Seyyid Şerîf’in hâşiyesi ile birlikte ondan okudum. Yine ondan, Allâme et-Teftâzânî’ye ait olan Şerhu’l-Akâid’i Hayâlî Efendi’nin hâşiyesiyle birlikte, Mevlânâzâde’ye ait Şerh-u Hidâyeti’l-Hikme’yi Hocazâde’nin yaptığı hâşiyesiyle birlikte, Mesud er-Rûmî Efendi’ye ait olan Şerhu Âdâbi’l-Bahs’i, Allâme el-İsfahânî’ye ait olan Şerhu’t-Tavâliʿi başından sonuna kadar Seyyid Şerîf’in hâşiyesiyle birlikte, Allâme et-Teftâzânî’ye ait et-Telhîs şerhi olan Şerhu’l-Mutavvel’i başından sonuna kadar Seyyid Şerîf ’in yaptığı hâşiyeyle birlikte, yine Seyyid Şerîf’in Şerhu’l-Metâli‘e yaptığı hâşiyeden bazı konuları derinlemesine okudum. 

    Sonunda babam, “Ben üzerimdeki babalık görevimi tamamladım. Bundan sonra iş sana kalıyor.” dedi ve bir daha bana hiçbir şey okutmadı. Ben de dayımla, Seyyid Şerîf’in Şerhu’t-Tavâli‘ kitabına yaptığı hâşiyeyi başından “Vücûb ve İmkân” konularına kadar çok ayrıntılı biçimde okudum.

    Daha sonra Muhyiddin el-Fenârî Efendi’den, Seyyid Şerîf’in Şerhu’l-Miftâh adlı eserini başından “Fasl ve Vasl” konularının sonuna kadar; ilmiyle amel eden alimlerden biri olan Seyyidî Muhyiddin el-Kocavî Efendi’den, Seyyid Şerîf’in Şerhu’l-Mevâkıf adlı eserini “İlâhiyyât” bahsinin başından “Nübüvvât” bahsine kadar; el-Keşşâf’tan Nebe sûresinin tefsirini, yine ilmiyle amel eden alimlerden biri olan ve Mîrim Çelebi lakabıyla meşhur Bedreddin Mahmud bin Kadızâde er-Rûmî Efendi’den Ali Kuşçu’nun astronomi konusudaki Kitâbü’l-Fethiyye adlı kitabını en ince ayrıntısına kadar okudum. Ben bu kitabı okurken o Bedreddin Efendi de şerh yapıyordu. Yaptığı şerhi Sultan Selim Han’a ithaf etmiş, Sultan da onu Anadolu kazaskeri yapmıştı. 

    Daha sonra doğum yeri olarak Tunuslu, yaşadığı yer ve şöhreti bakımından Mağosalı olan Şeyh Muhammed Efendi’den Sahîh-i Buhârî’nin bir kısmıyla, Kadı İyâz’ın eş-Şifâ’sının birazını okudum. Yine ondan cedel ve hilaf ilmini okudum. Onun yanında aklî ilimlerle Arapça ilimlerinde araştırmalar yaptım. Sonunda bana, ondan öğrendiğim tefsir, hadis ve diğer ilimleri ve ondan aktarılması doğru ve uygun olan bilgileri aktarma konusunda sözlü ve yazılı icâzet verdi. O da bu ilimleri şeyhi Veliyyullah Şihâbüddin Ahmed Bekkî el-Mağribî’den, o da şeyhi Doğu ve Batı’nın hafızı, hadis konusunda müminlerin emiri İbn Hacer Askalânî’nin oğlu Şihâbüddin Ahmed’den rivayet ederdi. 

    Aynı şekilde babam da bana hadis ve tefsir konusunda icâzet verdi. O babasından, o da Molla Yegân’dan, Molla Yegân el-Fenârî Efendi’den, o Cemâleddin el-Aksarâyî Efendi’den, o da Şeyh Ekmeleddin’den rivayet ederdi. Her iki ilmi de babam, Hocazâde’den rivayet ederdi. O Molla Yegân’dan, o Hocazâde’den, o Müftü Fahreddin el-Acemî Efendi’den, o Haydar Efendi’den, o Allâme Sâdeddin Teftâzânî’den rivayet ederdi. Yine hadis ve tefsir konusunda Seyyidî Muhyiddin el-Kocavî Efendi bana icazet verdi. O ilmiyle amel eden alim şeyhi Hasan Çelebi el-Fenârî Efendi’den, o da Şeyh Şihâbüddin Ahmed bin Hacer el-Askalânî’nin öğrencilerinden rivayet ederdi.”*


    *Taşköprülüzâde Ahmed Efendi, eş-Şakâiku’n-Nuʿmâniyye fi Ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniyye, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 1.Baskı, İstanbul, 2019.