Müellif: Babanzâde Ahmed Naim
Dergi: Sırât-ı Müstakîm
Tarih: 14 Teşrinievvel 1324
O Rasûl-i Ümmî-i Kureşî, Fil Senesi Rebî’ulevvel’inin on ikinci gecesi (20 Nisan 571) Mekke-i Mükerreme’de yetim olarak şerefbahş-ı âlem-i vücûd oldu. Henüz rahm-i mâderde iken peder-i büzürg-vârı Abdullah vefat ederek metâ’ı dünya nâmına beş deve ile birkaç koyun ve bir cariyeden ibaret – ve bir rivayete nazaran bundan da az – bir miras bırakmıştı. Sinn-i âlîsi altıya varınca valide Âmine binti Vehb (b. Abdi Menâf b. Zühre b. Kilâb) dahi vefat ederek emr-i infâk ve iâşesini cedd-i âlîsi Abdulmuttalib deruhte etti. İki sene sonra Abdulmuttalib dahi vefat edince, maîşetine tekeffül-i hizmet-i mübeccelesi ammi Ebû Tâlib’e intikal eyledi. Ebû Tâlib, şehâmet ve keremle mevsûf meziyyât-ı âliye ashabından bir zât idi. Lâkin fakr u zarûreti kendi ailesinin bile idaresine güç kifâyet ediyordu. Zât-ı akdes-i risâletpenâhî ise (sallâllahu aleyhi ve sellem), zâhir halde amcazâdelerinden ve kavm u kabilesi sıbyânından farksız idi. Bir fark-ı zâhirî aramak lâzım ise, o da; Zât-ı pâk-i nübüvvet-penâhîlerinin, anadan da, babadan da mahrûm bir yetim olması, metâ’ı dünyadan kendisi mahrûm olduğu gibi, emr-i iâşesini deruhte edenlerin de behremend olamaması, başkası için ni’met sayılan mürebbî ve mühezzib hakkı nâmıyla dûş-ı minnetinde bir hak bulunmaması idi.
İbâdet-i evsâna alışmış komşular, şûrezâr-ı câhiliyetten yetişmiş refîkler, evhâma tâbi’ nigâhbânlar, hizmet-i esnâm ile müftehir ekârib arasında bulunduğu halde akıl ve kiyâseti, edeb ve fazileti, ahlâk-ı marziyyesi, kemâlât-ı insaniyyesi günden güne mütezâyid, nâsiyesinde tâbiş-nümâ olan sitâre-i fürûzân-ı maâlî, ânen fe-ânen mütesâid oluyordu. Her hâl ve şânı, hilkaten bir misli daha yaratılmamış bir insan-ı ekmel, âlem-i insâniyyeti hâksâr-ı mezelletten âsümân-ı maâlîye is’âd şânından olan bir kâmil-i bî-bedel olduğunu erbâb-ı dikkate gösteriyordu. Kemâlât-ı ahlâkiyyesini inkâr eden bulunmazdı. Herkes kendisinde nüfûs-i beşeriyyenin idrâk edemeyeceği bir meziyyet, hiçbir kimsenin erişemeyeceği bir ulviyyet olduğunu hissediyordu. Emîn-i vahy-i İlâhî olmazdan evvel, kavm u kabilesinin emîni olmuştu. Mekke sükkânı beyninde ne zaman bir ihtilâf zuhûr etse, “Muhammedü’l-Emîn”in (sallâllahu aleyhi ve sellem) sözü faysal-ı sâdık-ı adâlet, nass-ı kâtı’-ı hakîkat diye telâkki olunurdu. Bir yetimin, bâ-husûs fakir bir ailenin muâvenetiyle geçinir bir yetimin, kendiliğinden bu mertebe-i bâlâterîn-i kemâle vusûlü te’dîb-i İlâhî, terbiye-i Sübhânî ile değil de nedir?
Bir mektebe oldu kim müdavim: Allah idi zâtına muallim
El-hâsıl, Fahr-i Âlem (sallâllahu aleyhi ve sellem) Hazretleri, bütün kavim ve aşîreti nâkıs iken kâmil, cümlesi insâniyyetin derekât-ı vâ-pesîninde yuvarlanırken a’lâ-yı illiyyîn-i kemâle vâsıl, hepsi ümîd-i necât ile sanemler arkasında dolaşırken muvahhid-i hakbîn, kâffesi niza’ ve ihtilâfa hâhişger iken müsâlemet-güzîn, onlar evhâm ve hurâfâta mağlûb iken sahîhu’l-i’tikâd, onlar hayır nedir bilmezken tab’an mâil-i hayr ve dâd olarak sinn-i kühûleti bulmuş idi. Bütün halk hakikatten büsbütün gâfil iken, hakikat bütün kemâliyle, bütün revnak ve cemâliyle kalb-i mübârekini penâh-i istikrâr ittihâz etmişti. Halbuki bakılsa, onun gibi fakir doğan, yetim büyüyen, ümmî yetişen bir kimse, kendisini irşâd edecek bir kitâb olmazsa, îkâz edecek bir üstâz bulunmazsa, ona küçük büyük her işte mu’în ve zahîr olacak bir kuvvet imdâd etmezse, bidâyet-i neş’etinden zamân-ı kühûletine kadar etrafında ve bâ-husûs ekârib ve akrânından ne görürse nefsi ona meyl etmek, ne işitirse akıl ve fikri onunla müteessir olmak tabiî değil midir? Bu hâl-i hârik-nümâsı, bir nefes-i Rahmânînin mahsûl-i te’yîd ve terbiyesi olmasaydı, hiç olmazsa – yine o devirde yetişen “i’tikâd-ı hanîfî” ashâbından birkaç kişide olduğu gibi – evvel-be-evvel kavminin akîdesi üzere neş’et eder, onların mezheb-i bâtılına sülûk eyler de, aklı mertebe-i kemâle varıb icâle-i fikr ve nazara kâdir olduktan sonra, şehrâh-ı hidâyette gördüğü delîl ve burhâna istinâden dalâletten rücû’ eder, emr-i i’tikâdda efrâd-ı kavmine mütâbaattan ferâğat eylerdi.
Lâkin bu kâide-i tabîiyye, hakk-ı risâletpenâhîlerinde cârî olmadı. O, “Rahmeten li’l-âlemîn” müsebbihasıyla tevhîde işaret ederek, nişâne-i abdiyyet olmak üzre secde-i tazarru’a kapanarak zînet-bahş-ı âlem-i şühûd oldu. Hayatının ilk gününden beri putperestlikten nefret ederdi. Tufûliyyet-i ûlâsında bile hüsn-i i’tikâd ile hüsn-i ahlâka nümûne-i imtisâl idi. Akîdece reyb u iştibâh, etvâr u efkâr; hissiyyâtça meyl-i günah, akıl ve kalbine rehyâb-ı takarrüb olamamıştır.
[Ve vecedeke dâllen fe-hedâ – (“Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?”, Duhâ, 93/7.)] âyet-i kerîmesi, hakikate müstenid olan bu müddeâmızı tevhîn etmez. Bidâyet-i hâlinde (hâşâ) bir i’tikâd-i fâsidi var iken, sonradan nâili hidâyet olduğunu, veyahut muahharan tashîh-i ahlâk eylediğini îmâ etmez. Kitâbullah’tan böyle bir mânâ çıkarmak – hakk-ı risâlette olduğu gibi – hakk-ı ulûhiyyette de iftira ve bühtândır. Buradaki “dalâl”, rehyâb-ı hidâyet olmayanları tahlîsa yol arayan, helâk olmak üzere bulunan erbâb-ı dalâleti kurtarmaya çare düşünen ehl-i ihlâsın kalbine müstevlî olan hayrettir. Halka kendilerinden daha raûf ve rahîm olan Rasûl-i Ekrem (sallâllahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri de, bütün âlemi irşâd etmek, onları tarîk-ı hakkı irâe ile is’âd eylemek için, dü-çeşm-i basîretiyle şehrâh-ı selâmet arıyordu. Tâkat-fersâ-yı himmet-i beşer olan böyle bir emr-i azîmi kendiliğinden, hem de yalnız başına hayyiz-i fi’le çıkarmanın imkânsızlığı kendisini müstağrak-ı veleh ve hayret etmişti. Lâkin cânib-i Hak’tan hil’at-ı vâlâ-yı risâletle mazhar-ı istifa ve imtiyâz buyurulunca, vahy-i İlâhî ile telkîn-i şerî’ate me’mûr edilince, bu hayreti zâil oldu. Ancak şân ve himmet-i Muhammedîsine çesbân olabilen vazîfe-i mukaddeseyi bi-hakkın îfâ etti. Âyet-i kerîme’deki “hidâyet” de işte budur.
Sadede avdet edelim:
Hazret-i Rasûl (sallâllahu aleyhi ve sellem), kavminin ağniyâsından sayılan Hazret-i Hatice’nin (radıyallahu anhâ) emvâlini tarîk-i ticaretle tenmiye etmek ve muahharan ona zevc olmak sûretiyle def’i ihtiyaç ve zarûrete muvaffak oldu. Min tarafillah, yed-i mübârekine tevdi’ buyurulan makâlîd-i hayr ve bereket sayesinde semere-i sa’yinden iktisâb eylediği servet ü sâmân ile refah ve râhat hususunda e’âzım-ı kavminin hiçbirinden geri kalmamak elinde idi. Lâkin onlar gibi hutâm-ı dünyâya aldanmadı. Bu âlem-i yekrûzenin ârâyiş-i dîde-firîbine mağrûr olmadı. Bilakis sinn-i âlîsi terakkî ettikçe, umûmun mecbûl olduğu arzû-yı tereffüh ve tene’umdan firârı artıyordu. Melekût-ı semâvât ve arzı nazar-ı murâkabe ile temâşâ ve dakâyık-ı san’at-ı Rabbâniyyeyi, rekâyık-ı hikmet-i İlâhiyyeyi taharrî ve tedkîk için vahdet-güzîn olmak, hem kavmini hem de bütün âlemi giriftâr oldukları girdâbe-i mezelletten tahlîs gibi bir emel-i ulvî-i Hüdâ-pesendâneye muvaffakıyyet recâ ve niyâzıyla, bâr-gâh-ı Zü’l-Celâl’e dest-güşâ-yı münâcât olmak hususundaki meyl-i vicdanîsine bir türlü mukavemet edemiyordu.
Yayına hazırlayan: Murat Gökalp
Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1324_1/1324_1_11/1324_1_11_NAIMA.pdf