Kategori: İlmî Yazılar

  • İslam’da Demokrasi I-II-III

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi

    Dergi: İslam – Türk Ansiklopedisi Mecmuası, Cilt II, No: 71,72,73

    Tarih: 1947

    İslam’da Demokrasi – I

    Müslümanlık nazarında insanlar müsavidirler, hepsi de aynı mahiyettedirler, hepsi de esasen aynı hürriyeti, aynı hukuku haizdirler. Muhtelif ırklara, mesleklere ayrılmaları aralarındaki müsavatı ihlal etmez.

    Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor ki: «Ey nâs! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık (hepiniz bir aile evladısınız). Birbirinizi tanımaklığınız için sizi şubelere, kabilelere ayrılmış kıldık (yoksa birbirinize karşı tefahürde bulunmak için değil). Şüphe yok ki sizin Allah nezdinde en keriminiz, en ziyade müttakî olanınızdır. Allah Teâlâ şüphe yok ki alîmdir, habîrdir.»         

    Bir hadîs-i şerifte de şöyle denilmektedir: «Müslümanlar tarak dişi gibidirler. Kanları, malları, ırz ve namusları mütesâvidir. Onlar başkalarına karşı bir el gibi yekvücuṭturlar.» Bu hadîs-i şerif Müslümanlar arasındaki vahdeti, tesânüdü de tecelli ettirmektedir.   

    İslam hukukunda, siyasetinde müsavata riayet bir vecibedir. Hiçbir kimsenin mevkii, hakkında icap eden cezanın sukutuna sebep olamaz. Herkes hakim huzurunda aynı vaziyette bulunur. Müsavat ihlâl edilemez.

    Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: «Sizden evvelki kavimleri helâk eden hal şudur ki onların arasında mevki sahiplerinden biri bir hırsızlık yapınca bırakırlardı; zayıf, mevkisiz biri yaptı mı hakkında sirkat cezasını tatbik ederlerdi.»

    Hazreti Ali hilâfeti zamanında, kendi tarafından tayin olunan Kadı Şürayh huzurunda bir zırh meselesinden dolayı bir Yahudi ile murafaada bulunmuştu. Her ikisi mahkemede aynı vaziyette bulunuyordu. Hadiseye bir zat ile beraber Hazreti Ali’nin oğlu da muttali idi. Fakat bir şahit kâfi gelmediğinden, babası lehine oğulun şahadeti de muteber olmadığından kadı bunların şahadetlerini kabul etmeyerek Yahudi’nin lehine karar verdi. Kadı muhakeme esnasında Hazreti Ali’ye: «Ya Ebe’l Hasan, Ey Hasan’ın babası!» diye hitap etmişti. Böyle künye ile hitap ise hasma karşı diğer taraf hakkında tazimi, binaenaleyh müsavatsızlığı iş’ar ettiğinden Hazreti Ali’nin canı sıkılmış, Yahudi’ye olduğu gibi kendisine de yalnız adıyla hitap edilmesini istemişti.

    Bir devlet reisinde tecelli eden bu adalet ve müsavat, bu hakka inkıyâd hasleti, hasmının hakikati itiraf etmesine ve şerefi İslâm’a nailiyetine vesile olmuştu.

    İslam’da Demokrasi – II

    İslam’da idare milli hâkimiyet esasına müstenittir. – Devlet reisi intihapla olur. – Millete ait umumî hizmetler birer emanettir – Ehliyet ve adalet esastır – Veliyyülemir, halka karşı hüsnū zanda bulunmakla, halkın ahlâk ve âdabını korumakla mükelleftir – Ahaliye ait vazifeler: Masiyet ile emir olunmadıkça evliyayı umûra itaat – Hakkı söylemek – Halk ile hükümet arasında karşılıklı sevgi – Her cemiyetin hükümeti kendi istidadıyla mütenasiptir.

     

     Müslümanlıkta millî velâyet ve hâkimiyet esasına müstenit bir riyaseti âmme makamı vardır. Bu makam bazı ulema tarafından «Din ve dünya işlerinde umumî başkanlık» diye tarif edilmiştir. Bu makamı haiz olan zatlarda bir takım evsaf aranmaktadır. Ezcümle âdil, âkil, baliğ, erkek ve hür olmaları bil ittifak şarttır. Aksi takdirde kendilerinden beklenen âmme maslahatları temin edilmiş olamaz.

    İslâmiyette bir zatın devlet riyasetini ibrâz edebilmesi için başlıca iki şart vardır: 1) Kendisi o makama intihap edilerek âmme hakkında riyaset ve velâyeti kabul edilmelidir. 2) O zat, halk üzerinde hükmünü infaz edebilecek bir halde bulunmalıdır.

    İslâm’da millete ait umumî hizmetler birer emanettir. Bu emanetleri ehline vermek ve adaletle hükmeylemek bir vecibedir. Müslümanlıkta millet işini üzerine alanların hayırhah olmaları, ahali hakkında muzır olan şeylerden çekinmeleri, mesela başkalarına karşı rakip kesilerek ticaret hevesine düşmemeleri lâzımdır. Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: «Hıyanetin en hainanesi, bir idare amirinin halk arasında ticaret etmesidir. Böyle bir hareket, onun itibarını azaltır, hakkında halkın düşmanlığını celbeder. Çünkü o, bu hareketi ile nüfuzunu suiistimal ederek halkın ticaret hayatındaki inkişafını sekteye uğratmış olur.»

     

    Müslümanlıkta veliyyülemir  olan zat, ahali hakkında şefkatli olacak, halkın kusurlarını araştırmadan, bir takım casuslar ve jurnalcilerle halka eza vermeden çekinecektir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Bir veliyyülemir, nâsın kusurlarını araştırmaya kalkışırsa onları ifsad eder. Yani onların ahlâkını bozar, kendisine karşı olan teveccühlerini ve bağlılıklarını sarsar. Müslümanlıkta millet işini üzerine alanların başlıca vazifeleri, halk hakkında güzel niyetler beslemek, onların ahlâkını, âdabını sıyanete çalışmaktır. Milletin menfaatine çalışan, riyaset, ve velâyet evsafını haiz olan bir veliyyülemre ahalinin itaat etmeleri bir vecibedir.”

    Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Masiyet ile emir olunmadıkça – hoşa gitsin, gitmesin -veliyyülemrin emrini dinleyip itaatte bulunmak lâzımdır.”

    Müslümanlıkta veliyyülmere tabasbus değil, hakkı söylemek bir vazifedir. Bir hadîs-i şerif şu mealdedir: “Allah indinde savaşın en sevgilisi, zalim bir veliyyülemre karşı söylenen hak bir sözdür. Bir millet böyle yaparsa, başında daima adaletli kimseleri bulmuş olur.”

    Evliya-yı umur ile ahali arasında karşılıklı sevginin, hayırhahlığın tecellisi, İslâm siyasetinde bir umdedir. Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: “Sizin işlerinizi üzerlerine alanların hayırlısı o zatlardır ki, siz onları seversiniz; onlar da sizi severler. Siz onlara iyilik, dua edersiniz; onlar da size iyilik, dua ederler. Başınızda bulunanların şerirleri de o kimselerdir ki, siz onlara buğz edersiniz; onlar da size buğz ederler. Siz onlara lânet edersiniz, onlar da size lânet ederler. Artık öyle bir cemiyetten ne beklenir?”

    İslâm’ın siyasî düsturlarına göre, her cemiyet kendi istidadıyla mütenasip bir hükûmete nail olur. Adeti ilâhiye böyledir. Halk kendi ahlâkını, gidişini ıslaha çalışmadıkça iyi bir idareye nail olamaz, fena ellere düşmekten kurtulamaz.

    Müslümanlıkta veliyyülemir, halkın vekili mesabesindedir. Halk üzerindeki velâyetini yine halktan almıştır. Bu sebepledir ki, kendisinin ölmesiyle, yahut bertaraf edilmesiyle tayin etmiş olduğu hâkim ve sair memurlar azledilmiş olmazlar. İşte bütün bu meseleler, bu hükümler, Müslümanlıkta halk hâkimiyetinin mevcudiyetinden ileri gelmiş bulunmaktadır.

    İslam’da Demokrasi – III

    İslâm’da mesuliyet esastır – Çoban koyunlar içindir, koyunlar çoban için değil – Kudretsiz veliyyülemir bertaraf edilir – Milli hâkimiyet – Herkes mesuliyet esasını korumakla mükelleftir – Doğruyu ihtar bir vazifedir – Hazreti Ömer’in mesuliyete verdiği ehemmiyet – Yabancı veliyyülemir  olamaz – birlik – Meşveret – Meşveretten zarar gören millet yoktur – Veliyyülemre itaat.

     

    Mesuliyet:

    İslâm’da mesuliyet bir esastır. Ademi mesuliyet, ancak Allah’a mahsustur. Hayat ve akıl sahibi olan bütün mahlûkat kendi ef’al ve harekâtından mesuldür. Bundan halk da veliyyülemir de müstesna olamaz. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: «Hepiniz çobansınız, hepiniz elinizin altında bulunanları sıyanetle memur, onlardan mesulsünüz. İmdi veliyyülemir de çobandır, o da tebaasından mesuldür.»

    Şarkın büyük şair ve mütefekkiri Şeyh Sadi’nin dediği vecih ile, çoban koyunlar içindir; yoksa koyunlar çoban için değildir. Evliyayı umurun varlığı da nâsın hayatını, hukukunu sıyanet içindir; yoksa kendilerinin sultasını yaşatmak için değildir.

    Hükümetten gaye, ahalinin yaşamasını selâmetini, refahını temindir. Binaenaleyh hükümet adamları bu husustaki vazifelerinden mesuldürler.

    İslâm’da veliyyülemir, hükümdar, hükümet ve devlet reisi denilen zat, uhdesine düşen vazifeleri ifaya muktedir olmaz ise azledilir, hal’ edilir. Bu, bir mesuliyet neticesidir, millî hâkimiyetin bir tezahürüdür. Âmme riyasetinden maksat, âmme işlerinin, menfaatlerinin intizamıdır, i’tilâsıdır. Binaenaleyh buna münafi hareketlerde bulunan, âmme maslahatlarını, âmme menfaatlerini ihlal edip duran bir veliyyülemir, mevkiinden geri alınır, hal’ edilir.

     

    Emir bil ma’ruf nehiy ani’l münker:

    Müslümanlıkta herkese mesuliyetini münasip bir vecih ile ihtar etmek bir vecibedir. Bu ihtara «Emir bi’l maruf, nehiy anil’ münker» denir. Bu vazife bir hayırhahlık eseridir, fesada sebep olmamak şartı ile yapılmak lazım gelir. Bu vazife, cemiyet efradının birbiri ile ilgili bulunmasının bir nişanesidir. Ammenin selâmeti bununla kaimdir.

    Hazreti Ömer hilâfeti esnasında büyük bir cemaate karşı hutbe irat ederken: «Ey cemaat! Şayet benim doğru yoldan ayrıldığımı görürseniz ne yaparsınız?» diye sormuş. Cemaatten biri kalkıp: «Doğru yoldan ayrıldığını görürsek kılıçlarımızla seni doğru yola getiririz.» demiş. Bunun üzerine Hazreti Ömer: «Allaha şükür olsun, bu ümmet arasında böyle hakka hizmet edecek kimseler yaratmıştır.» diye memnuniyetini göstermiştir.

     

    İtaat:

    Müslümanlar, kendilerinden olan ve mesuliyetini müdrik bulunan bir veliyyülemre itaatle mükelleftirler. Çünkü İslam cemiyetinin selâmeti, yükselmesi ancak bu sayede husule gelir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: «Ey Mü’minler! Allah’a itaat ediniz, Peygamberine ve sizden veliyyülemir olanlara itaat ediniz!» diye buyurulmuştur.

    Müslümanların itaatle mükellef oldukları veliyyülemir kendilerinden olmak lâzım geldiğine göre, Müslümanların kendi milli hâkimiyetlerini, istiklâllerini muhafaza etmeleri, yabancı milletlerin hâkimiyet ve esaretleri altına düşmemek için olanca kuvvetleri ile çalışmaları icab etmektedir. Peygamberimizin buyurduğu vecih ile Müslümanlık her şeyden üstündür; ondan üstün bir şey yoktur. Bu düstura göre Müslümanların daima âli, daima hâkim bulunmaları; hiçbir vakit mağlubiyete, mahkûmiyete razı olmamaları lâzımdır.

     

    Birlik:

    Müslümanlar kendi varlıklarını, kendi hakimiyetlerini güzelce muhafaza için Hakka sarılıp yekvücud olmakla mükelleftirler. Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: «Ey Müslümanlar! Hepiniz birlikte Allah’ın dinine sarılınız, dağınık, dargın bir halde yaşamayınız; ihtilâfa, şikâka düşmeyiniz.»

    Müslümanlar bu düstura riayet ettikçe büyük bir varlık teşkil etmişler, cihana hâkim olmuşlardır. Tefrikaya düştükçe esaret ve zillete uğramışlardır.

     

    Meşveret:

    Müslümanlıkta meşveret, fikir müdavelesi, ferdî ve içtimaî bir umdedir. İstibdâd, kendi başına hareket ise pek mezmumdur. Cenab-ı Hak, Hazreti Peygambere ashabı ile müşaverede bulunmakla emir buyurmuştur. Hazreti Peygamberin böyle müşavere ile memur olması, ümmetine meşveretin ehemmiyetini göstermek, ashabın kalplerini hoş etmek, düşüncelerinin, tedbirlerinin inkişafına yardımda bulunmak gibi hikmetlere müstenittir. Hazreti Peygamber müşavereye büyük ehemmiyet verirlerdi. Hususî işlerinde bile müşaverede bulunurlardı. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurmuşlardır: «Hiçbir millet meşveretten zarar görüp helâk olmuş değildir.»

    Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulduğu vecih ile «Müslümanların işleri, aralarında meşveretledir» bütün işlerini istişare ile hallederler. Kendisi ile istişare edilen zat, emin, mütefekkir, hayırhah olmalıdır. Kanaatine muhalif mütâlâda bulunup reyinden istifade etmek isteyen kimseyi aldatan, hain bir şahıs demektir. Peygamberimiz böyle buyurmuştur.

    İslâm’da meşveret için muhtelif reylerin tecellisi, Hakk’ın zuhuruna yardım edeceği cihetle memduhtur. Fakat nifaka düşmeleri, birbirine karşı hasmane vaziyet almaları asla caiz değildir.

  • Felsefe-i Hâzıra – Kant 2

    Müellif: Baha Tevfik

    Dergi: Felsefe Mecmûası

    Tarih: 1326

    Münderecât: Felsefenin şekl-i ahîri – On sekizinci asırda Alman felsefesi – Kant – Kant’ın usûlü – Akl-ı mücerred hakkında tetkîkât ve imkân-ı ilim – Fikrete âit melekelerin tetkîk ve tahlîli – İlm-i mâ fevka’t-tabîʿa mümkün müdür? – Rûh ve kâinât ve Allâh hakkında Kant’ın mütâlaâtı – Akl-ı amelî ve ahlâk – Sanat.

     

    Akl-ı Mücerred Hakkında Tetkîkât ve İmkân-ı İlm Bahsinden

    (Mâ baʿd)

     

    İşte bunun gibi Kant da o zamana kadar “Akıl, eşya etrafında döner.” nazariyesini bozarak yerine “Eşya, akıl etrafında döner.” kaidesini vazetti. Filhakîka akıl, eşyayı olduğu gibi idrâk edemiyor; bilakis eşya aklın kavânînine tâbi olarak sâha-i vukûfumuza dâhil oluyordu.

    Şu halde bütün bildiklerimiz bize tâbidir, şahsîdir, şahsımızdan müstakil hiçbir şey tanıyamayız. Daha açık bir tabir ile eşya bizce olduğu gibi değil düşündüğümüz gibidir. Kant’ın felsefesinde vukûfun bu şekline “apriori” denir ki tecrübe ile elde edilmesi imkânsız olan fikir demektir… (Buradaki apriori tabirini mantıktaki “innî” manâsına olan apriori ile karıştırmamalıdır.)

    Artık hülâsa-i mesele kendini gösteriyor: Nasıl düşünüyoruz? Düşünme melekemizin havâss-ı asliyyesi nedir? Aklımız mâhiyet-i eşyaya ne zammediyor? Kendi havâssı hakkındaki tetkîkâtımıza da bu zamm vâki olacak mı?

    Kant diyor ki: Biz ibtidâ-yı emirde, ancak müteaddid, karışık ve gayr-i merbût hislere mâlikiz. Birtakım renkler, lezzetler, râyihalar bu kabîldendir. İşte vukûfun dağınık ve ham unsurlarını bu hisler teşkîl eder, daha doğrusu bilgilerimizin hariçten gelen maddesi bunlardır. Eğer bütün hislerimiz böyle bir dağınıklık ve intizâmsızlık içinde kalmış olsaydı hayatımız ancak bir rüya olacak ve biz düşünmekten âciz kalacaktık. Şu halde düşünmek demek bu müteaddid, karışık ve gayr-i merbût hisler arasında bir intizâm tesîs eylemek, onları bir sıraya koymak, daha doğrusu onlara bir şekil vermek demektir. Bu ise aralarında bir râbıta-i müştereke, bir vahdet husûle getirmekle olur. İşte tefekkür budur.

    Bu îzâhtan anlaşılıyor ki bizim hislerimiz gayr-i müteaddî, tefekkürümüz ise müteaddîdir. Hisler; hâriçten gelen intibâlardan ibâret olduğu halde tefekkür o intibââtı yekdiğerine raptederek bir “terkip” husûle getirir. Hâsılı tefekkür demek tevhit ve terkip etmek demektir.

    Kant’a göre vukûfumuzun anâsırını terkip eden üç melekemiz vardır: Birincisi hassâsiyyet, ikincisi idrâk, üçüncüsü muhâkeme.

    Hassâsiyyet-i hâriciyye; evvela eşyayı mekan dâhilinde tevhit eder. Bir cismi ve mesela Güneş’i hissetmek, Güneş’in mesâfe ve mekan dâhilinde icrâ etmiş olduğu tesîrleri hissetmek ve onun hariçteki şeklini zihnimize tıpkı bir tabloya resmeder gibi resmetmektir. Bunda ise haricî bir tevhit vardır. Eğer Güneş’e ait tesîrleri birleştirerek öylece zihnimize nakletmemiş olsak vâzıh hiçbir şey idrâk edemeyiz. İntibââtımız müphem, mağşûş ve dalgalı olur, onu tutamayız, ondan bir şey anlayamayız. Şu halde hâricî hassâsiyyetin ve tevhîd-i hâricî ameliyyesinin çerçevesi mesafe ve şarktaki tabir-i kadîmiyle “mekan”dır.

    Bundan sonra hassâsiyyet-i dâhiliyyenin vazîfesi geliyor. Hariçten gelen intibâât bu dâhilî hassâsiyyetin, bu hissî ve samîmî kuvvetin[1] tesîriyle mahzûziyet ve keder silsilelerine ayrılıyor ve bunlar cinsi cinsine birleşerek bir sıraya giriyorlar, bu sıra ise zamandır.[2]

    Binaenaleyh zaman ve mekan hassâsiyyetimizin şerâitidir. Onlarsız hiçbir şeyi ne his, ne de idrâk edebiliriz. Bunlar tıpkı bir tablonun zeminini teşkîl eden muşammaʿa benzerler. Vâkıan resim muşammaʿ değildir, fakat muşammaʿsız da resmi vücûda getirmek ve görmek mümkün olamaz. İşte burada muşammaʿ resimden olmadığı halde resmin nasıl gayr-i mufârık bir şartı ise zaman ve mekan da hassâsiyyetten olmadıkları halde hassâsiyyetin gayr-i mufârık birer şartıdırlar. Kant daha iyi bir tabir olmak üzere “Zaman ve mekan hislerin kalıbıdır. Hisler o vasıta ile kalıplanarak ve birer şekil kesbederek sâha-i idrâkimize dâhil olurlar.” demiştir. Filhakîka zaman ve mekan hissiyyâtın birer kalıbıdır.

    Şunu da unutmayalım ki bu kalıplar bize hâriçten gelmezler. Bilakis bunları biz, kendimizden, kendi dâhilimizden çıkararak eşya-yı hâriciyyeye tatbîk ederiz. Ve bunlar “aposteriori” değil “apriori”dir, yani tecrübe ile elde edilmeleri imkânsızdır. Hissiyye mesleki zaman ve mekanı tecrübe netîcesi olmak üzere kabûl ederse de Kant bu fikre muârızdır. O der ki: “Eğer zaman ve mekan hassâsiyyetimizin şerâitinden olmayıp da böyle tecâribe âit birer netîce olsaydı yine tecrübe sâyesinde bunlardan sıyrılabilirdik. Hâlbuki bu husûsta sarf olunan bilcümle gayretler fâidesiz ve beyhûde olmuşlardır.” Zaman ve mekanın mevcûdiyeti bir “zarûret”tir.

    Şu kadar ki bu zaruret zaman ve mekan için değil bizim içindir. Esasen zaman ve mekan yoktur. Lâkin biz var addetmeye mecbûruz. Zarûret işte buradadır. Ve bu bizim teşekkülâtımızda, teşekkülât-ı maneviyyemizde mündemiçtir. Teşekkülât-ı maneviyyemiz başka şekilde olsaydı şüphesiz eşyayı da zaman ve mekan kalıbıyla kalıplanmış değil belki diğer bir kalıpla kalıplanmış olarak görecektik. Şu halde zaman ve mekan şahsî (subjektif) dir, gayr-i şahsî (objektif) değildir.

    Hülâsâ âlem-i mahsûs Kant’ın nazarında bir âlem-i zâhirîdir, zaman ve mekan bazı hakâyık-ı mestûrenin ancak birer timsâli olabilir. Bu hakâyıkı muhâkeme etmek eşyanın göründüğü gibi anlaşıldığını tasdîk ile netîcelenir. İşte efkâr-ı mütezâddenin menşei budur. Çünkü herkesin görüşü başka bir şekildedir.

    Ulûm-ı müspetenin ilk üssünü teşkîl eden hiss melekemiz hakkında Kant’ın tenkîdâtı buradan başlar. Ulûm-ı müspetede yalnız anâsır değil, kavânîn de vardır. Binaenaleyh hassâsiyyetimiz bir hâdiseyi, meselâ ateşi zaman ve mekan timsâlleri arasında gösterivermekle ilim ikmâl edilmiş olmaz. Hassâsiyyetten sonra idrâk ve onu müteâkip  muhâkeme vardır.

    İdrâk, hâdisâtı tevhit için onların aralarında birtakım gayr-i mütehavvil münâsebetler tesîs eder. Bunlar kânunlardır. Meselâ ateşe temas ile yanma yekdiğerine gayr-i mütehavvil bir râbıta ile raptedilmiştir. İşte idrâkin vazîfesi budur. Bu husûsta eşyayı üç esâsî kânuna raptetmek lâzımdır. Leibniz’in kavânîn-i umûmiyye tesmiye ettiği bu kânunlar da ber-vech-i âtîdir:

    1- Her hâdisenin kendinden evvelki hâdiseden gelen bir sebebi, bir sebeb-i hüdûsu vardır.

    2- Hâdisât mütekâbilen âhenkdârdır, yani mütenâsiptir.

    3- Her hâdisede aynı miktârda madde veyâhut kuvvet mevcuttur.

    Bu üç kânunu bütün hâdisâta tatbîk ederek biz âlem-i mahsûsu ve eczâsını husûle getirebiliriz. Bu öyle bir “küll”dür ki bütün eczâ; zarûrî bir sûrette ona merbûttur. Bundan sonra hâdisâtın yekdiğeri dolayısıyla muayyeniyeti, yani birinin diğerine sebep olması umûmi olan “cebriyet”i tesîs eder. Zaten ulûm-ı müsbete; cebriyet esâsı üzerine müessestir. Atâlet hâssası, sebep ve netîcenin teâkub ve tevâlîsi, kâinâtın bütün aksâmı arasındaki nispet ve âhenk… İşte “müsbetiyye” meslekinin esasları!..

     

    (Mâ baʿdi var)

     

    Hazırlayan: Sümame Balcı

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D02324/1326_2/1326_2_20-23.pdf



    [1] Psikoloji isimli matbû kitâbımızın hassâsiyyet, his ve idrâk bahisleri bu husûsta malûmât-ı lâzımiyyeyi muhtevîdir.

    [2] Bu husûsta yani zaman ve mekan bahsinde felâsife-i mütekaddime arasındaki mübâhasâta dâir yakında mektep dersleri meyânında neşredilecek, metafizik (mâ fevka’t-tabîʿa) isimli kitâbımızda tafsîlât-ı mükemmele mevcuttur. Oradan bazı satırları lüzûmuna mebnî alıyoruz:

                “Zaman ve mekan bahsi Leibniz ile Clark arasında bir mübâhese-i şedîdeye meydân vermiştir. Leibniz iddiâ ediyor ki zaman ve mekan kendi kendilerine hiçbir şey değildir. Yani binefsihî bir mevcûdiyetleri yoktur. Bunların biri yani mekan; eşya-yı mâddiyyenin mevcûdiyetlerinin tertîbidir. Diğeri yani zaman, vakâyiʿin teâkubünün tertîbidir. Bilakis Clark ve onunla beraber Newton zaman ve mekanı sıfât-ı ilâhiyyeden addediyorlardı. Fakat Allâh’ın zaman ve mekan olduğu manâsına değil, belki Allâh Newton’un fikrince dâimâ devâm etmekle ebediyeti, her yerde hâzır olmakla vüsʿat-i enhâyı teşkîl ediyordu. Şu sûretle zaman ve mekana ilâhî birer menşe tayîn edilmiş oldu.”

    Kant’ın mütâlaâtı Leibniz’ce pek yakîn fakat hakîkat ve nefsü’l-emrde ondan daha yakîndira

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar V

    Yazı Başlığı : Din-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil’den Taaddüd-i Zevcât

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 11

    Tarih: 1 Kanun-ı evvel 1324

    Taaddüd-i zevcât, kitap ve sünnet, icma-i ümmet ile meşrû’dur. Ancak bu taaddüd-i meşrû’ dörde kadar olmakla mukayyet ve beyne’z-zevcât adl-ü müsâvâta riayetle meşruttur. “Matlubunuza muvafık olan kadınlardan ikişer, üçer dörder evlenin. Ve şayet lâzıma-i ma’delete riayet edebileceğinizi aklınız kesmezse bir tanesiyle iktifa edin”. Hülasâ-i meâlinde (فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً) nazm-ı celili söylediğimiz hudût ve şürûtu hâvidir. Bir hadîs-i şerifte de; ( مَنْ كانتْ له امرأتان يميل مع إحداهما جاء يومَ القيامةِ وشِقُّه مائلٌ)[1] vârid olmuştur. “Bir adamın iki haremi olup de birine diğerinden ziyade meyl-ü muhabbet izhâr ederse yevm-i kıyâmette- el-cezâu min cinsi’l-amel (الجزاء من جنس العمل)(cezâ suçun kendi cinsinden verilir) fehvâsı üzere -vücûdunun bir tarafı mâil (eğik), çarpık olarak haşrolunur.” demektir.

    Zamanımızda beyne’l-İslâm taaddüd-i zevcâtı bir musibet-i mezhebiyye gibi telakki eden bazı ukûl-i zaîfe ashâbı, kulaklarına uzaktan uzağa vasıl olan bu şart-ı adâleti arzularına muvafık bir sermâye-yi münâkaşa addederek kadınlar arasında -seyyânen-[2] tabir ettikleri veçhile- taksîm-i meveddet tevzî’-i adâlet kabil olamayacağından İslâm’da böyle bir emr-i muhâl üzerine tealluk olunan taadüdd-i zevcâtın da muhâl olması lâzım gelir ve bi’n-netîce din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât yoktur, mevkufun aleyhine (bağlandığı şarta) teb’an yokluğa mahkumdur derler, veyahut demek isterler.

    Taaddüd-i zevcâta kâil olmayan Avrupa medeniyeti nazarında güyâ din-i İslâmı tebri’e (temize çıkarma) nikâbı altında terviç edilmek istenilen bu fikrin biraz muhakemeyle ne kadar azîm bir gaflet eseri olduğu tebeyyün eder. Düşünülmez mi ki Kur’ân-ı Kerîm’de; “adâlete riayet şartıyla taht-ı nikahınızda ezvâc-ı adîde bulundurabilirsiniz.” buyurulduğu halde şart-ı mezkûr muhâlattan bir şey olursa bu beyân, Kur’ân’ın ve Sâhib-i Ecell-ü A’lasının şân-ı hakîmânesiyle nasıl mütenasip olur. Kendi kendini nakzeden, balığın kavağa çıkmasını andırır bir şeye talik olunan bu tebliğât ile teşrî’-i ahkâm kâbil midir?

    Din-i İslâmı alemin gözüne hoş göstermek zeamıyla (iddiasıyla) Müslümanların kitabına manasızlık, mantıksızlık isnâdı kadar mantıksız, manâsız, kendi kendini nâkız bir şey olamaz. Ale’l-husus beyân-ı ilâhî bir şart ile bir meşrutu havi bir cümle şeklinde bile değil de ayrı ayrı iki cümle halindedir. Hatta bunlardan taaddüdü nâtık olan cümle mukaddem ve şart-ı adâlete bidâyeten makrûn olmayarak ıtlâkî bir tarzda ve bilakis vahdeti âmir olan cümle ise adâlete riayet edilememek şartıyla mukayyed ve ma fevka’t-tabîa bir halet şeklindedir. Taaddüd-i zevcât, adâletle meşrut iken doğrudan doğruya bu şarta makrûn olmamak ve vahdet suretinde hiçbir şart muntazır değil iken adem-i adâlete meşrut gösterilmek ve ancak bu vasıtayla taaddüde adâlet şart olduğu anlaşılmak gibi üslûb-i Kur’ân’ı mukteziyâtı bulunan nükât-ı bedî’iyyeye atf-ı nazar-ı dikkat edenler fikr-i sâbıkın butlanını pek güzel takdir ederler.

    Ve beyne’z-zevcât icrâ-yı müsâvât kabil olup olmamak mes’elesi ulemâ-i İslâmın enzâr-ı muvazzafe-i tedkîkinden (vazifelendirildikleri incelemeler nazarından) hariç mi kalmıştır? Ki bunlar, kendi kendilerine belki yüzünden okuyamadıkları Kur’ândan istinbât-ı meâniye kalkışıyorlar. İşte Hakîm-i Mutlak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin elbette lağv[3] ve beyhude olmayarak beyan buyurduğu şartta, meşrutta mümkünattan olmak üzere matlûb olan adalet, muhabbet-i kalbiye gibi gayr-i ihtiyâri olan umûr-i bâtıniye hususunda değil de ikisine aynı derecede güler yüz göstermek, birine ne alırsa ötekine de almak, birinin nezdinde ne kadar kalırsa diğerinin yanında o kadar kalmak gibi muemelât-ı zahireye de müsâvâta riayetten ibaret olmak üzere tefsîr edilmiştir.

    Bir Hadîs-i Şerîfte: (كان رسول الله يقسم و يقول هذا قسمي فيما املك و انت اعلم بما لا املك) varid olmuştur. Yani Fahr-i Alem Efendimiz Hazretleri ezvâcı arasında müsâvâta ve taksim-i adâlete riayet ederler ve: “Yâ Rabb işte benim kudretim yettiği kadar lâzıma-i müsâvâtı gözetmeye çalışıyorum, muhabbet-i kalbiye gibi kudretim haricinde bulunan hâlât ise sana malumdur” buyururlardı.[4] Ne hacet? Taaddüd-i zevcâtı şart-ı ma’delete makrûn olarak teşrî’ buyuran Zât-ı Ecell-ü A’lâ Hazretleri dahi (وَلَنْ تَسْتَطٖيعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَمٖيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِؕ) (Nisâ/129) nazm-ı celili ile beyne’z-zevcât her hususta muâmele-i mütesâviye kabil olmayacağını ve külliyen birine meyledip diğerini dul gibi bırakmak derecelerindeki haksızlıklardan tevakki ile mümkün olduğu kadar adl-ü müsâvâta riayet edildikten sonra daha ilerisinde ezvâcın mazur addolunacaklarını beyân buyurmuştur.

    Demek ki din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât ile şart-ı adaleti âdeten müteârız ve mütesâkıt göstererek bu şart-ı adâlet sâyesinde, taaddüd-i zevcâtın ahkâm-ı Şer’iyyemiz meyânından kaydını terkine kıyam edenler ve Avrupa terbiyesini taklit eden bir şirzime-i kalîle-i nsivân (küçücük bir kadın topluluğu) tarafından, milyonları dolduran sâir nisvân-ı müslimînin vekâlet-i umûmiyelerini haizmişler gibi bir sıfat-ı fuzûliyâne ile ara sıra dermeyân edilen müddeiyâta, nisvânımızın hukûk-u Şer’iyyesi nazarıyla bakanlar, Allahın, Peygamberin, ulemâ-yı şer’in beyânât-ı sarîhasına karşı ne kadar gâfilâne ve câhilâne bir fikr-i hatırnâk beslemekte olduklarını idrak edemediler.

    Taaddüd-i zevcât gibi sarâhat-ı Kur’âniye’ye müstenit bir hükm-i Şer’îye suret-i umûmiyede itiraz etmek veya böyle bir itiraza hak vermek Müslümanlık aleminde bulunmakla kâbil-i te’lif olamayıp Allaha ve Resûlüne itiraz kuvvetinde bulunur ve  (اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْاَذَلّ۪ينَ) (Mücâdele / 20) nazm-ı celili îcâbınca bu mesellü hâlâta cür’et edenler şâyân-ı tezlîl olur. Bu gibiler, din-i İslâmın beyânât-ı vazıha ve mukarrerât-ı kat’iyyesine ve müntesibinin bütün ahkâm-ı Diniyelerinden hoşnutluklarına karşı birer müstebid birer mütecavizdirler. Evet iki evli olan zevcinin, kendi hakkındaki adaletsizliğinden şikayet eden bir kadının bu şikayete yerden göğe kadar hakkı vardır. Böyle bir hakkı herkesten evvel şeriat ve ulemâsı müdafaa eder, böyle bir zevci herkesten ziyade şeriat ve ulemâsı muaheze eder.[5] İşte bu kadının taaddüd-i zevcâta müteallik hukûk-i meşrû’ası böyle olabilir. Yoksa zevcinden müsâvî muamele gören yahut zevcinin yegâne zevcesi olan veyahut zâtü’z-zevc bile olmayan kadınlar, daha garibi olmak üzere kocaya varması ve kocasının üzerine olunması mutasavver olmayan erkekler taaddüd-i zevcât gibi bir hükm-i şer’îyi tenkide kat’an salâhiyetdâr değillerdir. Bu hak, yalnız taaddüd-i zevcâtta vazifesine riayet etmeyen zevcin zevce-i mağduresine ait bir hakk-ı şahsîdir. Bununla beraber hakk-ı mezkur bu zevç ve zevce hakkında bile asıl taaddüd-i zevcâta değil de vasfına, zevcin adaletsizliğine taalluk eder. Asıl taaddüd ise kat’an lisân-ı intikâd ve iştikâdan masûndur.

    Şurasını söyleyelim ki taaddüd-i zevcâtta adalete riayet ciheti öyle zannolunduğu veçhile Din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât meselesini ismi var cismi yok bir hale getirecek kadar değil ise de hayli güç bir iştir. Bunu itiraf ederiz. İşte bu hal taaddüd-i zevcâtın taraf-ı mahzurunu teşkil eylediği halde buna mukabil kesret-i tenâsül gibi bir takım menâfi’-i uzmâ(sı) vardır ki mahzûr-i mezkûrdan daha vâsi’ bir mikyâs ittirad ile taaddüd-i zevcât üzerine terettüp eder. Çünkü mesela taaddüd olunanlardan yüzde yetmişinin vazife-i adâlete riayet edemeyeceği pek de temin edilemediği halde seksenin ikinci hareminden zürriyet yetiştirebileceği hemen temin edilebilir. Demek ki taaddüd-i zevcâtta menfaat ihtimali mazarrat ihtimalinden daha galip, daha muttarittir.

    Sonra zevcât-ı müteaddide sahibi bir erkeğin vazife-i ma’delete riayette biraz kusur etmesi üzerine kadının görmüş olacağı zulüm, tecavüz edilmiş olan hak, kocaları ekserî leyâlini Beyoğlu alemlerinde geçiren kadınların görmekte olduğu zulümlerden ve bu yolda pâmâl olunan haklardan büyük değildir. Erkekler tarafından kadınların hukukuna bu suretle vâki’ olan tecavüzleri, değil mücerret üzerlerine evlenmek, belki evlendikten sonra vazife-i adâlette biraz da kusur etmek suretiyle vâki’ olan tecâvüzâta nisbetle hafif addeden kadınlar başka manâ ila şâyân-ı merhamet bir halde bulunduklarını bilsinler!  Bir evli olup, sefâhet vadilerinde gezen erkeklerin, iki evli olup da âdilâne hareket edemeyenlerden az olacağını iddia eden erkekler de kadınlarla beraber kendilerini aldatmasınlar. Seyyemâ bilâd-ı medenîyyede:

    Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ve derahşân!

    Nisvân nazarında, erkeklerinin, bir daha evlenmeleriyle nisbeten Beyoğlu alemlerinde bulunmalarına karşı medâr-ı teselli olacak bir şey varsa erkeklerinin bu alemlere iştirakinden tamamıyla haberdâr olmamaları ve ekserisinin erkekleri hakkında o gibi ahvâle ihtimal vermemeleri sayesinde müsterihü’l-kalp kalmalarından ibaret olup halbuki erkeklerinin harekât-ı muhtemele-i sefîhânelerine karşı muhâfaza ettikleri hissiyât-ı müsâmahâkârâneyi ikinci teehhüleri hakkında dahi imsak etmeyerek onların bu haline karşı da aynı derecede lakayt bulunsalar nazar-ı endişelerinden ile’l-ebed bu ahvâlin mestur kalmasında da bir mâni’ yoktur. Bir kadın zevcinin uzakça bir mahalleden evlenmesi ihtimalini fikrinde o kadar büyültmezse o mahalleden, kendisine havâdis yetiştirmek vazife-i fahriyyesini de o kadar haheşle(…) deruhte edenler bulunmaz. Nasıl ki dün gece vakti falan apartmanda geçirdiğine dair malumat verenler bulunmuyor!

    Evet, ikinci izdivâcın semerât-ı tenâsülü meydân aldıktan sonra artık meselenin gizli kalmakta devamı müşkil olacağı vârid-i hâtr olabilirse de sefâhet ile izdivâc arasında gösterilecek olan şu fark, sefâhetin asâr-ı muzırrasının meydâna çıkmamasına veyahut sefâhetin ikâmet-i tesirâtına mukabil izdivâcın asâr-ı nâfiasının sonunda gizli kalamamasından başka bir şey değildir. el-Hâsıl, kadınlar erkeklerinin gayr-i meşrû olan seyâhat-i leyliyelerinden haberdâr olmadıkları gibi isterlerse ikinci teehhülerine de muttali olmayabilirler. Zaten kadınlar, erkeklere karşı bu kadar bir fedakârlığa kat’iyyen medyûndurlar. Çünkü onların, erkeklere nisbetle azâde kaldıkları vezâiften birisi cihattır. Bu gün, en müterakki sayılan kadınlar bile mükellefiyet-i askeriye altına girmemişlerdir. Demek ki muhârebeler yalnız nüfus-i zükûr ile teğaddi (besleniyor, insan gücü temin ediliyor) ediyor, icâbı halinde bir memleket, erkeklerinin canlarından fidye-i necât veriyor. Bu büyük fedakârlığa mukâbil kadınlardan da, nüfus-i beşer üzerinde harbin açtığı şu ceriha-ı noksânı kapatacak olan bir vâsıta-i mühimmenin tatbikine karşı îkâ-i müşkîlat etmeyecek kadar bir fedâkarlık bekleniyor. Erkekler meydân-ı harpten dönmedikleri halde mea’t-teessüf kadınlar, harp karşılığı olan şu vazifelerini ihmâl ediyorlar, nefislerine karşı bu kadar bir mücâhede-i meşrûaya girişemiyorlar.

    İlân-ı hürriyetten sonra sâha-i matbuatta yükselen en haksız avâze-i iştikâ olmak üzere müslüman kadınlarının müdâfa-i hukûku nâmına din-i İslâmın onlara ait ve vaz’ eylediği bazı ahkâmı ve bi’l-hâssa taaddüd-i zevcât hakkında revâ görülen ta’rîzâtı gösterebiliriz. Bu meselede erkekler taleb-i hukûk dâiyesinde bulunacakları yerde davâya kadınlar kıyam ediyor. Müdâfa-i hukûk mevkiini onlar gaspetmeye çalışıyor. Fakat insaf buyurulsun. Taaddüd-i zevcât hakk-ı meşrû’undan istifâde etmemiş bulunan erkeklerin adediyle kocası üstüne evlenmiş olan kadınların adedini mukayese edelim. Kadınlar ile bu yolda bir hesap görürsek acaba hangi taraf haklı çıkar?.. Kadınların, erkekler üzerinde devr-i istibdâttan kalma hakları varmış, şimdi hürriyetten bi’l-istifâde o hakları dava edeceklermiş! Fayda değil!

    Sorsalar mağduriyetini gaddar kendini gösterir hakikatinin insanlar arasında tecellisi eksik değildir. Devr-i istibdâtta bilakis kadınlarda (ricâl) üzerinde bir müstebid, birer mütehakkimdiler. O devirde onlar da adeta birer dâhiliye nâzırı kesilmişlerdi. O devirde milletin urûk-i hayâtı (hayat damarları) massederek (emilerek) alınan paralar en ziyade onların nermîn parmakları arasından bilâd-ı ecnebîyeye doğru akar giderdi. Sade İstanbul tarafında yalnız Hacı Polo(…)[6] mağazasındaki dadüstâd (alışveriş) cereyânını gören bir çeşm-i ibret bir saat zarfında kim bilir kaç günlük ‘irk-i cebîn (alın teri) ile kazanılan yahut ne kadar cevher-i iffet satılarak ele geçirilen maden paraların hangi ellerle ve ne gibi bir harâret-i ihtirâsât ile eritildiğini, Anadolu’da yüzlerce insanı açık, çıplak bırakmak suretiyle toplanan mebâliğin, İstanbul’daki bu davacı hanımlardan -mübalağaya hamlolunmasın- birkaç tanesinin elbisesi üzerindeki dantel gibi kurdele gibi zevâid-i tezyînâtı mesârifine ancak kifâyet edebildiğini müşahede ederdi.

    Devr-i istibdâtta pek çok adamların, ellerine geçirebildikleri paralara cihet-i istihkâklarını insanca, Müslümanca tetkike lüzum hissedememeleri hususunda kendileri için başlıca medâr-ı ma’zeret ve belki bahane-i mecburiyet olmak üzere:

    Bir nefsime kalsam Şâh-u Sultâna kul olmam

    Mugalata-i kâzibesi altında kadınların, bir marz-ı müstevellî (bulaşıcı hastalık) halinde evden eve, komşudan komşuya sirâyet eden bu gibi isrâfâtından göz açamamalarını göstermek mümkün olabildiğine nazaran devr-i sâbık-ı istibdâtın devam edeildiği kadar etmesinde ricâl-ü me’murîn-i devletle beraber nisvân-ı müteallikası dahi cidden zî medhal ve belki bu itibarla müstebid ale’l-müstebid ıtlâkına ehil v e mahal addolunabilirler. Fi’l-hakîka devr-i sâbıkta nisvân, ilm-ü ma’rifetten mahrum bırakılmışlardı ve fakat devr-i mezk’ur ekâbiri (burası silinmiş) nüfuz ve tahakkümlerine hiç mani olmuyordu. Artık sadede rücu’ edelim:

    Taaddüd-i zevcâtın kabulüyle insanlar, kendi ensâli (nesilleri) arasında ebedî bir hiss-i adâvet ilka etmiş olacakları tarzından ahyânen (nadiren) işitilen itiraza gelince bu fikir, tarz-ı muğfel icmâlinden çıkarak, taht-ı nikâhına ikinci bir zevce almış olan adam birinci zevcesinden kazandığı silsile-i tenâsülü teşkil eden efrâd arasına adâvet sokmuş olur şeklini almadıkça itiraz nâmını ihraz edemez. Çünkü efrâd-ı aile arasına adâvet sokmak efrâd-ı mevcûde-i aile arasındaki hüsn-i imtizâcı bozmak demektir. Halbuki ikinci izdivaçtan evvel mevcut bulunan efrâd-ı aile bundan sonra da müttefiktirler. Öyle ise bu muamele hakkında efrâd-ı aile beynine ilka-i adavetten ziyade evvelki efrâd-ı aileye bir şube-i diğer ilave etmek tabiri doğru olabilir ki bu şube-i cedîde ile evvelki şube-i nesliye beyninde hadis olacak mazarrat-ı ihtisâm ise menfaat-i inzimama nisbetle ehemmiyetten sakıttır. Çünkü bir adamın bir şube-i neslîyesi bulunmaktan ise iki şube-i neslîyesi bulunmak bi’t-tab’ müreccahtır.

    Gelelim: Bir adamın ilk haremi bir çocuktan sonra irtihal eder ve kendisinin hal ve şânı teehhüle müsait bulunursa silsile-i ensâli arasına tefrika sokmuş olacak diye ikinci teehhülden, hatta hiçbir millette men’ edilebilir mi? Bu gibi mehâzîr-i vâhiyeye karşı medeniyyet-i İslâmiye’nin, ve belki bütün medeniyetlerin güveneceği şey vezâif-i ahlakiyedir. Bu türlü i’zâr-ı mevhûme ile tahdîd-i ensâle cevaz verilmek, bir kardeşe, ana baba bir ikinci kardeşin bile ilavesinden tevakkiyi mucîb olmak derecelerinde ifrâtât-ı bâtileye yol açar.

    Taaddüd-i zevcâtın meşruiyet ve makuliyetine dair bundan fazla edille irâdını, Beyânu’l-Hakkın gelecek haftaki nüshasında yazmak istediğim bir manzumeye terk ederek yalnız bu mesele için kestirme bir tarîk-i felsefe olmak üzere şunu söyleyelim ki külliyetten pek farkı olmayan bir ekseriyle fahşâda erkekler tâlip ve kadınlar matlup sıfatını muhafaza etmekte olduklarına nazaran kadınlara nisbetle erkeklere bir fazla iştihânın vücudu müsellem olmak lazım geldiği gibi taaddüd-i zevcâtın, erkeklerdeki bu fazla iştihâyı tadil edeceği düşünülür ve din-i İslâm’da fuhşun, cezâsı idam olmak derecelerinde bir cinâyet-i azîme olduğu da beraber nazar-ı itibara alınırsa taaddüd-i zevcâtın akl-ü hikmet ve kavâid-i mutahhara-i İslâmiyetle ne kadar mütevafık ve müterâfık olduğu sabit olur. Zaten yekdiğerine, büyük bir intizâm ve mükemmelliyetle murtebit bulunan ahkâm-ı İslâmiye’den hangisini olursa olsun yalnız başına, diğerlerinden gaflet ederek düşünmek caiz değildir.

    Şurasını da söylemeden sözümüze hatime vermeyelim ki taaddüd-i zevcâtın, İslâm’da, ifası mutlaka lazım bir vazife-i diniye olduğunu iddia etmediğimiz ve şimdiye kadar buna riayet etmemiş bulunan erkeklerimizi vazifelerine davet etmek istediğimiz anlaşılmasın. Din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât fi’len vâcib değil caizdir. İcrâ edilse de olur edilmese de olur. Hatta (من رق لامتي رق الله له)[7] hadîs-i şerifine mebni haremini gücendirmemek üzere bir tane ile iktifaya karar veren adamın me’cûr olacağını da fukâhamız yazıyor. Taaddüd-i zevcât, Din-i İslâm’da mütehattemü’l-icrâ (son bulmuş bir uygulama) bir vazife olmayıp şefkaten terki bile evlâ olan bir müsaade-i mahzadan ibaret bulunduğu halde buna itiraz edenlere karşı neden bu kadar münâkaşât-ı müahezekârânede bulunuyorsak? denilirse taaddüd fi’len caiz ve gayr-i vâcib olmakla beraber cevâzını kalben kabul ve tasdik etmek yine vâcibtir. İşte mutarizler bu ikinci vücûba karşı gelmiş oldukları cihetle onlar ile bizim aramızda ve hatta onlarla nüsûs-ı şer’iyye arasındaki mesâfe açık bulunuyor. Daha doğrusu biz taaddüd-i zevcâtı, müstenid bulunduğu edille-i şer’iye ve akliyesiyle terviç etmek istiyoruz. Faaliyâta gelince biz bunun (…) tarafını da kabul ederiz. Ancak şurasını katiyyen istemeyiz ki buna gayr-ı meşrû veyahut gayr-i makul nazarıyla bakılsın. Bunun hakikaten büyük bir felsefe-i şer’îye ve aklîye’ye müstenid olduğu anlaşılmalı, anlaşılmalı da akıl ve hikmete muvafık olmakla beraber mizâca muvafık gelmiyorsa terk edilivermeli. Fazla olarak şurası da anlaşılmalı ki bugün biz meşrutiyetin hâl-i ibtidâiyesinde bulunduğumuz cihetle bu nev’î idârenin, asırlarca her kademe-i tekâmülüne uğrayarak nihâyet şu hal-i i’tilâya vasıl olmuş bulunan bir Devletin, ilk kademede bu günkü hâl-i kemâlini taklidimiz kabil olmadığı ve adem-i taklîdimiz o Devletin hâl-i hâzırını beğenmediğimize delâlet etmediği gibi tatbikatına hal ve mevkiimiz müsait görmediğimiz bazı ahkâm-ı şer’iyye’de de kendi noksân kabiliyetimize kâni’ olmalıyız. Din-i İslâmın, ahkâmındaki hakâik-i âliye tamamen ve bi-hakkın anlaşılmak için insanlık daha pek çok teâliye muhtaçtır.

    İşte (Din-i İslâm’da hedef-i münâkaşa olan mesâil) ünvanı altında yazmak istediğim makâlatta maksadım, matmah-ı nazarım bundan ibarettir. Bu düsturu, karîn-i kirâmın unutmamalarını recâ ederim.

    Mustafa Sabrî

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız



    [1]مَنْ كانتْ له امرأتان فمال إلى إحداهما جاء يومَ القيامةِ وشِقُّه مائلٌ – eHazret-i Ebu Hureyre Radıyallahu Teâlâ Anh rivâyet ediyor. Yukarıda geçen haliyle lafız Ebû Dâvud’a ait (2133), Tirmizî (1141), Nesâî (3942), İbn-i Mâce (1969) ve İmam Ahmed (7936)’da rivayet edilmektedir. Kaynağı İbn-i Hacer Merhûm’un hocası İbnu’l-Mulakkin’in Tuhfetu’l-Muhtâcıdır (2/389). Hadîsin sahih mi hasen mi olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Mânâsı; “kimin iki hanımı olurda birine meyleder (diğerini ihmal ederse) kıyâmet günü vücudu eğri bir şekilde (mahşer meydanına) gelir.

    [2] Ekser-i erbâb-ı tahrîrin (gazete ve basım yayın erbabının) ahirindeki nûna fetha ve tenvin vererek istimal ettikleri bununla müsavi manasına olan (سيّ)’nin tesniyesidir binaenaleyh gerek nûnunda fetha ve tenvin ve kerek ma fevka’l-isneyn istimali galattır.

    [3] Kur’ân-ı Kerîm’de lağv ifâde bulunamayacağı konusunda müfessirlerin ve nahivcilerin icmâ’ı vardır. Netekim Zemahşerî, nahvin bir konusu olan zarf-ı lağv olarak isimlendirilen bir nahiv kuralını Kur’ân-ı Kerîm’de lağv bulunmayacağına binaen zarf-ı hâs olarak isimlendirilmesi kanaatine sahip olmuştur. (Bknz: İzharû’l-Esrâr li’l-Birgivî, Zarf-ı Müstegarr der kenâr).

    [4] اللهم هذا قَسْمي فيما أملِكُ ، فلا تلُمْني فيما تملِكُ ولا أملِكُ – يعني القلبَ), Hazret-i Aişe Annemiz Radıyallahu Anha rivâyet ediyor. Bu lafızlarla Ebû Davud’a (2134) aittir, çok küçük lafız değişiklikleriyle beraber, Tirmizî (1140), Nesâî (3943), İbn-i Mâce (1971) ve hocaları İmam Ahmed (25154) rivayet etmişlerdir. Mânâsı: Resul-ı Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz -hanımları arasındaki taksimi yaptıktan sonra şöyle buyurdular-, “Ey Allah’ım gücümün, kudretimin malik olduğu taksim budur, beni malik kılmadığın ve malik olmadığım ile -yani kalbimin meyli ile- levmettirme”. Sabri Efendi Merhum’un rivayet ettiğinde ise; “sen gücümün neye, ne kadar malik olduğunu daha iyi bilirsin”. Mâ elfâz-ı umûmdan olmakla böyle mana verilmiştir.

    [5] Kütüb-i fıkhiyede iki hareminden birine gadreden zevç  hakkında tazîr cezası vaz’ edilerek kadınların taaddüd-i zevcât mes’elesinde hukûku taht-ı te’mîne alınmıştır. Şimdiye kadar bu hükmün kanûn-ı cezaya dercolunmaması şayân-ı te’ssüftür.

    [6] Eminönü’nün eski bir kumaşçılar hanı.

    [7] Kim Ümmetime yufka yüreklilik gösterirse, Hazret-i Allah da ona merhametlilik ve incelik gösterir manâsınadır. Hadîs-i Şerîf kitaplarında tespit edemedik fakat Haskefî Merhûm’un Dürru’l-Muhtâr’ında rivâyet edilmiş (3/53).

     

  • Şairler Hakkında

    Müellif: Hasan Basri Çantay

    Dergi: İslam – Sayı 4

    Tarih: Temmuz 1956

     

    وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَؕ ﴿٢٢٤﴾ اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ فٖي كُلِّ وَادٍ يَهٖيمُونَۙ ﴿٢٢٥﴾ وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ ﴿٢٢٦﴾ اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَثٖيراً وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواؕ وَسَيَعْلَمُ الَّذٖينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ ﴿٢٢٧﴾

     

    Şairler (e gelince), onlara da sapıklar uyar. Onların her vadide hakikaten iftiraya (mübâlağaya) düşegeldiklerini ve hakikaten dâima yapmayacakları şeyleri söyler (insanlar) olduklarını görmedin mi? Ancak iman edip de iyi iyi amel (ve hareket) de bulunanlar, Allah’ı çok zikredenler, bir de zulme uğratıldıklarından sonra öçlerini alanlar böyle değildir. O zulmedenler yakında hangi inkılâp ile sarsılacaklarını bileceklerdir.

     

    Bu dört ayet, Kur’an-ı Hakim’in 29. sûresi olan “eş-Şuara” sûresinin 224, 225, 226, 227. âyetleridir. Üst tarafındaki 221, 222, 223. âyetlerin meâlleri de şöyledir:

    “(Ey müşrikler), şeytanların kimlerin üzerine indiğini size haber vereyim mi ben? Onlar her günahkar yalancının tepesine iner. Onlardır ki (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.”

     

    Görülüyor ki üstte geçen bu ayetlerin devamı olan 224. âyette mezkûr “eş-Şuara – Şairler”den maksat şeytânî ve nefsanî temayüllerinin esiri bulunan müşrikler, yabancı günahkârlardır. “eş-Şuara” daki harf-i tarifin ifade ettiği “ahd” manâsı da buna delildir.

     

    O vasıfları taşıyan Cenâb-ı Hak şairleri yukardaki meâlde de işaret ettiğimiz vech ile te’kiden şu vasıflarla da ta’rif buyuruyor:

     

    1) Onlara sapıklar uyar (onlar sapıkların metbuudur).

    2) Onlar iftirâcıdır.[1]  

    3) Onlar mübâlağacıdır.

     

    “Hâzin” tefsirine göre onlar maksatsız, gayesiz, yüzükoyun giden adamlardır. “İbn-i Abbas” tefsirine nazaran boş ve faidesiz her vadide serserî dolaşan insanlardır. “Medarik” tefsirince şerefleri, izzet-i nefsleri hetkeden, soya sopa söğen, medhe ayık olmayanları övenlerdir.

     

    “Beyzavî” kavlince onlar hakikatten ziyade hayallere tapanlar, nesebe, şerefe dil uzatanlar, batıla böbürlenenler, medhe lâyık olmayanlara dalkavukluk edenlerdir.

     

    4) Onlar daima yapmayacakları şeyleri söyleyenlerdir.

     

    (“Medarik” sahibi şu meşhur fıkrayı anlatır: Şair “Ferezdak” bir şiirinde birçok kızlarla güreşerek onları yere çarptığını ve kilitlerini çözdüğünü söylemişti. “Süleyman bin Abdülmelik” bunu haber alınca şairi huzuruna çağırdı. “Bu beyt senin mi?” dedi, o “Evet” cevabını verdi. Bunun üzerine Süleyman bunu bir itiraf sayarak şair hakkında “Hadd-i şer’i” (yani şer’i ceza) tatbik edilmesini emretti. Şair dedi ki: “Ben masumluğuma Kur’an’dan delil getireceğim” ve derhal “(Şairlerin) hakikaten daima yapmayacakları şeyleri söyler (insanlar)” olduğu mealinde, yukarıda geçen, âyeti okuyarak cezadan kurtuldu).

     

    Şu izahlardan anlaşılıyor ki Kur’an-ı Kerim’in beğenmediği, mutlak şiir ve şair değil, kötü ve ahlâksız karakter taşıyan şiir ve şairdir. “Görmedin mi?” meâlindeki “Elemtere” lâfz-ı şerifi de bunu isbat eden karinedir. Çünkü zaman-ı saadette doğan hakikat ve medeniyet güneşini, yani İslâmiyetin feyizli nurunu görmek istemeyen yarasa şairler o güneşin ve o yeni insanlık nurunun aleyhinde hicivler söylüyorlar, ahlaki irti(kabın) her nevini mübah görüyorlardı. İşte İslâmın zemmettiği şey budur, ahlaksız sanattır.

     

    Bugün de ağızlarda gevelenen şu kühne sözlere bakınız:

    – San’at, san’at içindir.

    – San’at bağlanamaz!

    -San’atta ahlâklılık, ahlaksızlık aranmaz! San’atta her şey mübahtır!…

     

    Bugün medenî memleketlerde vs. nezîh edip, muharrir ve şairler arasında alnına iflas damgası vurulmuş olan yâvelerin vatanda kökleşmesi yalnız İslâm bakımından değil, yurtseverlik, milliyet, fazilet ve insanlık itibariyle de en büyük felakettir.

     

    Her şey ve her hürriyet gibi san’at da mutlak değildir. Siz “ben san’at yapıyorum” diye mensub olduğunuz milletin aleyhinde ve düşmanlar lehinde bir eser neşredebilir misiniz? Ederseniz cemiyet ve kanun sizi mazur tanır mı? İşte “Türk Ceza Kanunu” meydandadır.

     

    Bağsızlığını iddia ettikleri san’atı yalnız ahlâksızlığa bağlamak, fuhşa, namussuzluğa olanca hızı vermek, şunun bunun şerefiyle, izzet-i nefsiyle oynamak bir tenâkuz değil midir? Eğer san’at bu ise – ki haşa bu değildir – yedi kat yerin dibine batsın. Bu mahiyette san’atsız cemiyet yaşar ama ahlâksız cemiyet yaşayamaz.

     

    Efendiler, kendimize gelelim, bu masum ve kahraman millete acıyalım, kötü maksatlardan sıçrayan bu kokmuş nesnelerden daimâ tiksinelim.[2]

     

    Yukardaki ayetlerden sonra gelen “Ancak iman edipte iyi iyi amel (ve hareket)lerde bulunanlar, Allah’ı çok zikredenler ve bir de zulme uğratıldıklarından sonra öçlerini alanlar böyle değil” meâlindeki istisna, Kur’an’ın hangi şiir ve şairleri sevdiğini tasrih ediyor. İnanışı ile hareketi birbirine uyan, Allah’ını unutmayan samimi ve karakter sahibi şairlerden millet ve memlekete ancak faide gelir. Şair daima cemiyetten alan değil, daha çok verendir. Bir şeyin gayesi aynı şey olamaz. Bugün medenî âlemde şu düstur hâkimdir: “San’at cemiyet içindir”. İnanıyla hareketi bir olmayan, Allah’sız geçinen insanlar bozgunculardır. Cenab-ı Hak zulme uğrayan ma’sumların, şiirle de meşru’ müdafaalarını hem kabul, hem sena ediyor.

     

    Bu vasıfları haiz olanlar asr-ı saadette başlıca şunlardı: Abdullah bin Revâha, Hassan bin Sâbit, Kâ’b bin Zübeyr, Ka’b bin Mâlik… (radıyallahu anhüm). Bunlardan sonra gelen İslâm şairleri de daimâ o fazilet örneklerinin isrine ittiba etmişlerdir.[3]

     

    “İmam Buharî” nin “İbn-i Amr” ve “Ebu Ya’la” nın “Hazret-i Aişe” radıyallahu anhümadan tahrîc ettikleri bir hadîs-i şerif meali: “Şiir de söz cümlesindendir. İyisi iyi bir söz gibi güzel, kötüsü de kötü bir söz gibi çirkindir.” İmam Malik, Ahmed b. Hanbel, Buharî, Ebu Dâvud, Tirmizî’nin Abdullah bin Ömer radıyallahu anhumadan rivayet ettikleri bir hadîs meali: “Bazı beyanlar vardır ki muhakkak (insanı) büyüler (yani müthiş tesir yapar.)”

    İmam Ahmed’le Ebu Dâvud’un İbn-i Abbas radyallahu anhümadan tahric ettikleri diğer bir hadiste buna şu meâl de ilave edilmiştir: “Bazı şiir de vardır ki muhakkak hikmetlerin ta kendisidir.”

     

    İbn-i Mâce’nin Ebu Hüreyre radyallahu anhden rivayetine göre Resûl-i mükerrem sallallahu aleyhi ve sellemin huzurunda kafirlerden Ümeyye bin Salt’ın 100 beyti inşad edilmişti. Her beytin kıraatinde hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem meålen “Devam et, Ümeyye bin Salt nerdeyse müslüman olayazmış” buyurmuştur.

     

    İmam Buhari’nin “Hicret-i seniyye ve Medine’nin fezaili” babında da zikr ve rivayet ettiği vech ile Resûl-i muhterem sallallahü aleyhi ve sellem cahiliye şairlerinden ve “El-Muallakatü’s-Seb’”, sahiplerinden Tarrafe’nin “Günler senin bilmediğin şeyleri sana açıklayacak, azığını vermediğin adam(lar) sana haberler getirecektir” meâlindeki beytini misal olarak okur, ashab-ı kiramdan bazıları da beğendikleri güzel şiirleri – sahipleri müslüman dahi olmasa – münasebet düştükçe îrâd ve inşad ederlerdi.

     

    Sevgili Peygamberimiz (sav) şair “Hasan bin Sabit” radıyallahu anhe meâlen: “Müşrikleri (şiirlerle) hicvet, şüphe yok ki Cebrâil de seninle beraberdir.” buyurduğunu “Buharî, Ahmet bin Hanbel, Ebu Davud, Nesaî, Bera” radıyallahu anhden tahrîc etmişlerdir.

    Linkhttps://katalog.idp.org.tr/pdf/4867/8966


    [1] Müfredat-ı Râğıb

    [2] Bu mevzu “Ülkü Edebiyatı” adlı eserimizde mufassal olarak incelenmiştir.

    [3] Bu babta ileride inşallah misaller vereceğiz.

  • Felsefe-i Hâzıra – Kant

    Müellif: Baha Tevfik

    Dergi: Felsefe Mecmûası

    Tarih: 1326

    Münderecât: Felsefenin şekl-i ahîri – On sekizinci asırda Alman felsefesi – Kant – Kant’ın usûlü – Akl-ı mücerred hakkında tetkîkât ve imkân-ı ilim – Fikrete âit melekelerin tetkîk ve tahlîli – İlm-i mâ fevka’t-tabîʿa mümkün müdür? – Rûh ve kâinât ve Allâh hakkında Kant’ın mütâlaâtı – Akl-ı amelî ve ahlâk – Sanat

     


    Kurûn-ı ûlânın muhtelif şuʿbât-ı felsefiyyesinden ve bilhâssa Yunan felsefe-i câmiasından süzülüp gelen hakîkî ve mâddî esâslar; kurûn-ı vustânın her şeyi cehl ve akâmet pûşîdeleriyle örtmeye çalışan sakîm nazariyelerinden kurtulduktan sonra, yavaş yavaş yeniden kendini göstermeye başlamıştı. Tıpkı edebiyâtta olduğu gibi felsefede de bazı eski nazariyât taraftarları bilmeyerek yeniliğe hizmet etmişler, hatta eski ile yeni arasında güzergâh olmuşlardır. Romantik edebiyâtı ile realist edebiyâtı arasında nasıl bir Victor Hugo görürsek, maneviyye felsefesiyle mâddiyye felsefesi arasında da bir Dekart, bir Bacon, bir Spinoza, bir Leibniz görebiliriz. Bunlar mâddî olmadıkları halde gerek düşüncelerinin azamet-i vüsʿati ile, gerek vazetmiş oldukları usûllerin hakîkat ve ciddiyetiyle felsefe-i hâzıraya pek büyük hizmetler etmişlerdir.

    İşte on sekizinci asırda kemâl-i şaşaa ile Almanya’da tulûʿ ederek bütün cihân-ı mütefekkireyi istîlâ eden hakîkî felsefe bu esâslara istinâd etmişti.

    O zamâna kadar itikâdiyye (dogmatizm) ve reybiyye (septisizm) nâmlarıyla ikiye ayrılabilen usûlât-ı felsefiyye mevcut idi. Felsefenin amelî ve tecrübî kısmında ve meselâ rûhiyyât şubesinde pek büyük terakkiyyât husûle geldiği halde kısm-ı nazarîsi bu gayr-i kâfî iki usûl yüzünden asla ciddî bir inkişâfa mazhar olamıyor ve dâimâ akîm kalıyordu.

    1714 senesinde Prusya’da Königsberg kasabasında tevellüd eden Kant, üstâdı Hume’nin âsârını kemâl-i dikkatle okuduğu zamân, ilm-i mâ fevka’t-tabîʿa hakkında bu iki usûl ile hiçbir şey, hiçbir tetkîk yapılamayacağına kâni oldu.

    O zamana kadar gelip geçen birçok filozoflar dâimâ mücâdele ve münâkaşalarla uğraşmışlar, fakat bu mücâdelât ve münâkaşâttan hiçbir netîce çıkaramamışlardı. Kant, bu kabîl mücâdelâtı insanın kendi gölgesiyle kavga etmesine benzetiyor, ve biri ne kadar hücûm ederse diğerinin de aynı süratle kaçtığını söyleyerek netîcenin boşluğunu göstermek istiyordu. İtikâdiyye mesleki taraftârlarının körü körüne yaptıkları bu mücâdelâta karşı reybîler büsbütün inkâr tarafına sapıyorlar, mâ fevka’t-tabîʿa bir ilmin mevcut olamayacağını anlatıyorlardı. Bütün bu münâkaşâttan yalnız bir netîce çıktı ki o da ile’l-ebed meselenin netîcesiz kalacağı hakîkati idi.

    İtikâdiyye mezhebi bizim aklımıza lâ yetenâhî bir kuvvet ve kudret bahşediyor, reybiyye mezhebi ise böyle bir kuvveti asla tanımadığını söylüyordu. Şu halde bu iki müddeî arasını bulmak için aklımızın muayyen bir hudûdunu çizmek ve onun ne dereceye kadar kuvvetli ve ne dereceye kadar âciz olduğunu göstermek lâzımdır.

    İşte Kant’ın, akl-ı mücerred hakkında tetkîkât ve tahlîlât dediği şey bundan ibârettir. Meselâ tecrübe tarîkiyle şekil ve mesâfe fikirlerine mâlik olmasak tıpkı eskilerin yaptığı gibi arzın hudûdu vardır veyâhut yoktur diye bir mücâdele kapısı açabiliriz. Hâlbuki bu kabîl muayyen fikirlerimiz mevcut olunca mesele birdenbire şeklini değiştirir ve hür olunmak imkânı gösterir. Bundan anlaşılıyor ki “akl-ı mücerred” kendi başına her şeyi halledebilmek iktidârını hâiz değildir. Bu husûsta onun maddesini, teşekkülâtını, her şeyini ayrı ayrı tetkîk etmek ve derece-i kudretini inceden inceye anlamak lâzımdır.

    Akıl ile bir şeye hüküm etmezden evvel aklın ne olduğunu tetkîk etmeli, yani ölçülecek şeyden evvel ölçecek âletin derece-i sıhhat ve isâbetini anlamalıdır.

    Kant diyor ki: Akıl iki muhtelif tecrübeye girişebilir. Bazen birtakım faraziyeler ve nazariyeler husûle getirir, bazen de amelî ve tecrübî netîceler elde eder. Birincide biz ancak bir temâşâger, ikincide ise aynı zamânda bir aktör vazîfesini îfâ ederiz. Şu halde aklın kıymeti, nazarî ve amelî inkişâfâtına göre iki muhtelif şekil arz eder. Nazarî inkişâfı kendinden ayrı ve müstakil eşyâ hakkındaki faraziyât, amelî inkişâfı da bizzat içine girerek ve kendi eser-i saʿyi olarak elde ettiği tecâribtir.

    Bundan anlaşılıyor ki Kant’ın felsefesinde iki mühim bâb vardır. Birisi: akl-ı mücerred hakkında tetkîkât ve imkân-ı ilm, diğeri: akl-ı amelî ve ahlâk…

     

    Akl-ı Mücerred Hakkında Tetkîkât ve İmkân-ı İlm

    Akl-ı mücerred hakkında tetkîkâta girişmek için Kant evvel emirde şu meseleyi mevzûbahis eder: Biz ne bilebiliriz? Hudûd-ı tecârible mahdûd bir ilm-i müsbetin vücûdu mümkün müdür? Hudûd-ı tecâribi geçmek ve o hudûdun hâricine taalluk etmek isteyen bir ilm-i mâ fevka’t-tabîʿa olabilir mi? Bu suâllere cevâp verebilmek için evvelâ kendi havâss-ı maneviyyemizi, melekât-ı akliyyemizi tetkîk eylemek iktizâ ediyor.

    Melekât-ı akliyyemiz hakkında tetkîkât icrâ edebilmek de şu veçhile olur: Eşyânın “olduğu gibi” hali ile “göründüğü gibi” hali arasında bir fark var mıdır? Varsa bu fark nedir? Kant bu iki hal arasında dâimâ bir fark bulunduğunu söylüyor. Ve eşyânın olduğu gibi haline yani hâl-i asliyyesine “nomen”, hâl-i mahsûsuna da “fenomen” ıtlâk ediyor. Felsefe-i şarkiyyede nomene mukâbil, az çok bir fark ile “mâhiyet” kelimesi ve felsefe-i dîniyyede “hakîkat-i eşyâ” tabîri var. Fenomene mukâbil de, yine biraz fark ile “misil” ve “şekil” ıstılâhları kullanılır.

    Hâsılı biz hakîkat-i eşyâyı değil, ancak o eşyânın hâl-i zâhirîsini idrâk edebiliriz. Meselâ ziyâyı değil, ziyânın ancak gözlerimizdeki tezâhürünü görmek bizim için mümkün olabilir. Bu tezâhür ise şüphesiz mâhiyet-i asliyye-i eşyâdan ayrıdır. Tıpkı bazı göz hastalarının bütün eşyâyı sarı veya kırmızı gördükleri ve renkli bir camdan bakan kimsenin o rengi bütün eşyâda mevcut imiş gibi görmesi kabîlinden biz de gözlerimizin teşekkülâtından gelen bazı hâlâtı eşyâya merbût zannederiz, yani bütün mahsûsâtımızda kendimizden birçok ilâveler bulunur; dâire-i vukûfumuz mâhiyetlerle değil, misillerle mâlâmâldir.

    Şu mütâlaâttan Kant’ın istihrâc ettiği netîce-i felsefiyyeye gelince o da âlem-i ilm ve vukûfta katî bir sûrette tebdîl-i usûl etmenin lüzûmudur. Kozmografya âleminde Kopernik ne yaptı ise âlem-i ilimde Kant da onu yaptı. Kopernik “Güneş arz etrâfında döner” nazariyesini netâyiç ve tafsîlâtını bozmadan değiştirdi ve tamâmıyla aksine bir nazariye vazederek “Arz Güneş etrâfında döner” dedi.

     

    (Mâ baʿdi var)

     

    Hazırlayan: Sümame Balcı

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D02324/1326_1/1326_1_6-8.pdf

    İkaz: Bu yazının her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İKAN Akli İlimler Merkezi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.

     

  • İlhad Buhranı Bir Cehennemdir

    Müellif: Ferit Kam

    Dergi: Sebilürreşad –  Cilt II Sayı 34

    Tarih: Mart 1949

    DÎNÎ MENSURE:

    İlhad buhranına düşenlerin gözüne siyah bir gözlük takılır. Dünya nazarında bir zindan-ı belâ kesilir. Bütün mevcudatı simsiyah görmeye başlar. Âfak, bir kemend-i ateşîn gibi boğazına geçmek için dakika be-dakika darlaşır. Buhran-ı küfür ve ilhad bütün ecza-yi bedeniyesine sereyan eder. Nevmi azap, yekazâsı endişe-i bihesap olur. Kuşların nağamet-i canfezâsı giriy-i matem, ezhar-ı nevbaharın hande-i inkişafı girye-i derd ü elem gibi gelir. Nereye baksa cin-i cebin, ta’n ü nefrin görür. Bütün mevcudatın kendisine diş gıcırdatmakta olduğuna hükmeder.

    İlletsiz, gayesiz, sahipsiz, mânasız gördüğü bu âlem nazarında bir levha-i matemî rengi belâ kesilir. Onun için fazilet bir lafz-ı bimâna, vicdan kaydı tahzir-i-büleha, muhabbet bir maraz, şefkat ukul-i kasıra mahsusatından vehmî bir arazdır.

    Din gidince bünyan-ı fezail yıkılır. Hissiyat-ı mübeccele namına kalpte, dimağda ne varsa hepsi birer birer çekilir. Saha-i kalb, bomboş, tamtakır kalır. O sahayı tenvir eden ne kadar meşale varsa hepsi söner. Onun yerine pâyanı olmayan bir meydan, göz gözü görmeyen bir zindan kaim olur. O zindanın her tarafından müphem, mûhiş, müthiş sadalar aksetmeğe başlar.

    İşte buna zulmet-abad-ı küfr ü ilhad derler ki ayniyle cehennemdir. Orada insanın dimağına istila eden efkâr-ı müthişe-i muzlime de o cehennemin ateşin taziyaneli zebanileri- dir. Cenab-ı Hak dinsizlere azab-i ekberin numunesini burada bu suretle gösterir. “Ve lenüzikannehüm minel azabil edna dünel azabil ekber”

    Ferit KAM

    İkaz: Bu yazının her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İKAN Akli İlimler Merkezi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.

  • Ulûm-ı Akliyye Lüzûmun Beyânındadır

    Dergi: Mecmûa-i Ulûm

    Tarih: 15 Zilhicce 1296

    Tâlib-i hakka malûm ola ki ilm-i beşer müteallıkı mevcûd gerek, maʿdûm meçhûl-i mutlaktır. Ol cânibe zihin teveccüh eylemez. Mevcûd dahi maddeden müstağnî olursa ol makûle umûra müteallik mebâhise ilm-i ilâhî derler. Fürûʿu çoktur, bâhisi ya hakîm ya mütekellimdir. Ve mevcûd zihinde maddeden müstağnî hâriçte maddeye muhtâç olursa ona müteallik mebâhise ilm-i riyâzî derler. Usûl dört kısımdır. Aded, heyet, hendese ve mûsîkî fenleri ve her birinin nice ferʿi vardır. Ve mevcûd hem hâriçte ve hem zihinde mutlak maddeye muhtâç olsa ol makûle umûr mebâhisine ilm-i tabîʿî derler. Bu ilmin dahi ferʿi çoktur ve bu cümle hikmet-i nazariyye aksâmıdır. Bir kısmı dahi amele müteallik olmakla ona hikmet-i ameliyye ve ilm-i ahlâk derler.

    Pes, cümle ulûm-ı akliyye ve ulûm-ı nazariyye ve ameliyye bu aksâmdan hâriç değildir ve bunlarda fikr ve nazar tarîkiyle bahsolunup fikirde hatâdan ismet maslahatı için kânûn-ı istidlâl ve nazarı tedvîn edip nâmına ilm-i mîzân ve ilm-i mantık dediler. Mîzân ve miʿyâr ulûmdur. Allâme Seyyid Şerîf Cürcânî kavlince bir âlim ki ilmen bu vezin ve miʿyâr ile ayar eylemeye onun ilmine itidâd ve itibâr yoktur. Ol ecilden ekser-i muhakkikîn vücûbuna zâhib oldular.[1] Ve ilm-i mantık, maksûd bi’z-zât değil makâsıdı tahsîle vesîle ve âlettir.

    Mebde-i fetretten beri tavâif ve ümem beyninde karâr-dâde ulûm-ı zarûriyye ve hakîkiyye ve burhâniyye bu zikrolunan hakâyık-ı eşyâ ilimleridir. Kütüb-i münzele ve ulûm-ı şerʿiyye mebâhisi ulûm-ı mezkûre mebâhisi ve mesâili ile ekser mevâdda ictimâ ve ittifâk edip mevâdd-ı müteaddidede iftirâk vâki olmuştur.[2] Ehil olan ol maddeleri bilir.[3]

    Ammâ ulûm-ı şerʿiyye ki bu asırda murâd ulûm-ı İslâmiyyedir. Hâlî değil, ya maksûd bi’z-zât ola yani tahsîle vesîle ola. Vesîleye ulûm-ı âliyye ve ulûm-ı edebiyye ve ulûm-ı Arabiyye derler. Zîrâ maksûd bi’z-zât değildir. Ve edeb-i ders bi’z-zât ve edeb-i nefs bi’l-vâsıta ona mevkûftur ve elfâz-ı Arabiyyeden bahseder. Bunun aksâmı mevzûât kitaplarında yazıldığı üzere on iki olmak meşhûrdur. Maksûd bi’z-zât  dahi mevzûâtı ile birbirinden temyîz olunur. Mevzûu kelâmullâh ise ilm-i tefsîr ve ilm-i kırâattir. Fürûʿu ile kelâm-ı Rasûlullâh ise ilm-i hadîstir. Fürûʿu ile ikisinden ve onlara râciʿ umûrdan müstenbat olup sırf itikâda müteallik ise ilm-i kelâmdır. Nihâyet müteahhirîn mebâhis-i hikemiyyeyi bu ilme halt eylediler. Allâme Sadeddin Şerh-i Makâsıd’da çok mazîkten onunla ferec buldukları için demiştir. Ve eğer sırf itikâd olmayıp amele müteallik ise usûl ve fürûʿ ve sâir ona müteferriʿ tergîb ve terhîb ilimleridir. Sâbıkan mezkûr olduğu üzere ulûm-ı akliyye ve ulûm-ı hikemiyye bu ilimlere tedâhül eylemiştir. Ol ilimlerden bî-behre olan bu ilimlere dahi tamâm mertebe vâkıf olamaz.

    Bundan sonra halk arasında şâyi olan inkâr aslına gelelim. Sadr-ı İslâm’da sahâbe-i kirâm, Hazreti Peygamber sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem’den ahz ve rivâyet ettikleri kitap ve sünnete teşebbüs edip kavâid-i İslâmiyye rüsûh ve istihkâm bulmadan gayrı ilimlere şuğlü tecvîz etmediler, belki menʿ bâbında azîm şiddetler gösterdiler. –Bu menʿin bir sebebi dahî İslâm arz-ı Hicâz’da zuhûr etti. Cezîretü’l-Arab sükkânının cemîʿ-i zamânda ilmi işʿâr-ı emsâl ve eyyâm-ı Arap idi.[4] Usûl-i ulûm bevâdîde müstamel olmadığını İbn Haldun Mukaddime’de tafsîl üzere beyân eylemiştir. Murâd eden mütâlaa eyleye– Hatta Hazreti Ömer radıyallâhü anh Mısır ve İskenderiye fethinde nice bin cilt bulunan kitapları yaktırdı.[5] Zîrâ öyle olmasa halk kitâbullâh ve sünnet-i Resûlullâh hıfzından kalıp onlarla meşgûl olurlardı ve kavâid-i İslâmiyye bu mertebe rüsûh ve istihkâm bulmazdı. Sadr-ı evvelde onlar ol maslahatı gördüler. Sadr-ı sânî ve sâlisde tâbiîn ve müctehidîn, râvîler rivâyetini tedvîn edip usûl ve fürûʿ kâidesi üzere edille-i şerʿiyyeden ahkâm-ı ilâhiyyeyi istinbât edip yazıp çizdiler.

    Ulûm-ı İslâmiyye tedvîn olunup bir tarîk ile halel gelmeden masûn ve mazbût kılındıktan sonra ehl-i İslâm ekâbirleri[6] gördüler ki selefin menʿi bu maslahat için idi. Mahzûr bertaraf kılınıp maslahat yetti. Ehl-i İslâm hakâyık-ı eşyâ ilmini bilmek mühimdir diye Benî Ümeyye ve Âl-i Abbâs asırlarında ulûm-ı evâil kitaplarını tercüme ve taʿrîb ettiler. Fıtrat-ı selîme ve ukûl-i müstakîme ashâbı her asırda onları okuyup tahsîlden hâlî oldular.  Semt-i tahrîr ve tahkîkte hikmet ile şerîat beynini cemʿ edip muhakkiklerin eseri her asırda meşhûr ve muteber olup revâç buldu.

    Ulemâ-ı İslâm’dan muhakkikîn İmâm Gazâlî ve İmâm Fahrurrâzî ve Allâme Adudüddîn ve etbâʿı ve Kâdı Beyzâvî ve Allâme-i Şîrâzî ve Kutb Râzî ve Allâme Sadeddîn Taftazânî ve Seyyid Şerîf Cürcânî ve onların etbâʿından Allâme Celal Devvanî ve şâkirdleri makâm-ı tahkîke ve tetkîke vâsıl olup yalnız bir fende kalmadılar. Lakin nice hâli’z-zihn kimseler sadr-ı evvelde berâ-yı maslahat vâki olan menʿ rivâyetlerini görüp hacer-i câmid gibi taklîd-i mahzla donup kaldı. Aslını tedebbür ve mülâhaza etmeden red ve inkâr eyledi. Felsefe ilimleri diye zemme mübtelâ olup yeri göğü bilmez câhil iken âlim geçindi. “اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فٖي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ” tehdîdi kulluğuna görmeyip zemîn ve eflâkta nazar bakar gibi göz ile bakmak sandı.[7]

    Devlet-i aliyye-i Osmâniyye evâilinden Sultan Süleyman Han zamânına gelince hikmet ile şerîat ilimlerini cemʿ eyleyen muhakkikler iştihârda idi. Ebu’l-feth Sultan Mehmet Han medâris-i semâniyye binâ edip kânûn üzere şuğul oluna diye vakfiyesinde kayd ve Hâşiye-i Tecrîd ve Şerh-i Mevâkıf derslerini tayîn eylemişti. Sonra gelenler bu dersler felsefiyyâttır diye kaldırıp Hidâye [ve] Ekmel dersleri okunmayı makul gördü. Yalnız ona iktisâr nâ-maʿkûl olmakla ne felsefiyyât kaldı ne Hidâye Ekmel kaldı.

    Bununla Rum’da sûk-ı ilme kesâd gelip ehli inkırâza karîb olmakla bazı kenarda ekrâd diyarında yer yer kânûn üzere şuğul eden tâliblerin mübtedîleri Rum’a gelip azîm tafra satar oldu. Onları görüp asrımızda bazı kavâbil hikmet tâlibi olup fakîr dahî esnâ-i müzâkere ve müdâresede istidâd ashâbı tâlibleri Sokrat Eflatun’u tergîb ettiği gibi hakâyık-ı eşyâ ilmi tahsîline tergîb edip bu risâlede dahi vasiyet ve cümlesine nasîhat için birkaç mevâd zikr ve îrâd eyledim. Ta ki mutlak ilim nâmına olanı mehmâ emken tahsîle saʿy edeler. Elbette bir mahalde lâzım olur. İlmin zararı olmaz, zemm ve inkâr eylemeyeler. Zîrâ bir şeyi inkâr ol nesneden buʿd ve hırmâna sebeptir.[8]

    Madde-i ûlâ müfti-i mühendis ile gayr-i mühendis fetvâsıdır. Bir kimse tûlî, arzî, umkî dört zirâ bir biʾr hafr etmeye, âharı sekiz akçeye istîcâr eyleyip ol dahî tûl ve arz ve umku iki zirâ bir biʾr hafr eyledi ve dört akçe istedi. Fetva ettirdiler, hendese bilmez müftî “dört akçe hakkıdır” dedi, müfti-i mühendis “hakkı bir akçedir” diye fetvâ verdi. Hakk-ı rüçhân budur.[9]

    Madde-i sâniye, kâdı-yı mühendis ile gayr-i mühendis hükmüdür. Bir kimse tûlî arzî yüz zirâʿ olmak üzere bir tarlayı âhara beyʿ eyleyip teslîm mahallinde tûlî arzî ellişer zirâ iki tarla verdi. Aralarında nizâ vâki olup bir kâdîya vardılar ki hendese bilmezdi, “hak budur” diye hükmeyledi. Sonra kâdı-yı mühendis bulup dinlettiler, “nısf hakkıdır” dedi. Hak dahî budur, bunların aslını bilmeyi murâd eden riyâziyyât görmeye heves eyleye.

    Madde-i sâlise Allâme Beyzâvî “وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ” âyeti tefsîrinde kamerin yirmi sekiz menzilini beyân ettikten sonra “ينزل القمر كل ليلة في واحد منها لا يتخطاه ولا يتقاصر عنه” demiştir. Eğer kamerin her menzile nüzûlü bir vakitte olaydı kelâm-ı mezbûr sahîh olurdu lakin öyle değildir. Kâh evâsıt-ı leylde bir menzilden bir menzile intikâl eder kâh bir gecede iki menzilde hareket eder. Ve her menzil için takrîben on üç derece hadd-i muayyen vardır. Kamerin seyri kâh on bir derece kâh on beş derece olur. Bu husûsun aslına vukûf murâd eden nücûm ve felekiyyât fenlerine göre ve bir madde dahî sedd-i İskender “بَيْنَ السَّدَّيْنِ” âyetinde cebel-i Ermeniyye ve Azerbaycan demekle Tebriz semtine olmak üzere yazılmıştır. Bu dahî vâkıaya mutâbık değildir. Tahkîk üzere bilmek isteyen coğrafya fennini tetebbu eyleye.[10]

    Madde-i râbia budur ki riyâziyyât derslerine şuğul esnâsında üç mesele hâtıra hutûr edip mesâil-i fıkhiyyeye ircâʿ ile Şeyhülislâm Bahâî Efendi’den istiftâ etmiştim. Cevâp sâdır olmakla şerhini mutazammın bir risâle yazdıktan sonra üç suâlin birine meğer cevâp yazmışlar. Kendi hattı ile fetvâ emîni Şeyhzâde Efendi de zuhûr edip habt-ı fâhiş olmakla risâle âhirine bi aynihi nakl ve ıslâh-ı cevâp diye tezyîl olunmuştu. Murâd eden risâleyi göre. Meseleler budur ki biri “Tulûʿu’ş-şems mine’l-mağrib heyet-i kâidesine tatbîk olur mu?”, biri dahî “Altı ay gündüz altı ay gece olduğu yerde beş vakit namâz nice kılınır, oruç nice tutulur?”, biri dahî “Mekke’den gayrı yerde cihât-ı erbaʿ kıble olur mu?”.[11]

    İmdi erbâb-ı istidâd maʿkûlât ve riyâziyyâtı bilmeye muhkem saʿy etmek gerek, ta ki tarîk-i nazarda zan ve şek sâhibi vehhâm ve eşekk olmaya.[12]

    Tenbîh! Bundan sonra malûmdur ki vâki olup yerleştikten sonra külliyâtla ol nizâ ve hilâf refʿ olunmak mümkün ve müyesser değildir. Eğer bir sâhib-i seyf  bir tarafı kahr ve galebe ile iskât ederse dahî olmaz savrulur gider.

    İmdi bu risâleyi tahrîrden maksûd erbâb-ı istidâda âzmâyiş ve semt-i istidlâl ve cedelden bir nümâyiştir, ve illâ “العوام كالهوام” onların bahs ve cedeline ne itibâr.

    Bu dahî malûm ola ki devr-i Âdem’den beri halk fırka fırkadır. Her bir fırkanın bir türlü mezhebi ve bir türlü meşrebi vardır ki ferîk-i âhara ol muhâlif görünür. “كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ” muktezâsınca cümlesi kendi mesleğini beğenip meslek-i âhardan tercîh eder. Nihâyet kimi âkildir, bu ihtilâfın hikmetini teemmül ve mülâhaza edip tahtında nice mesâlih bulur ve kimsenin mesleğine ve meşrebine dahl ve taarruz eylemez. Eğer kendi diyâneti muktezâsınca emr-i münker ise kalbinden inkâr ile iktifâ eder. Kimi dahî ahmaktır, ihtilâf hikmetini bilmez. Cümle halkı bir mezhepte ve bir meşrepte olsun diye muhâl tasavvur eder. Emr-i dînde bi-lâ mûcip nizâ ve cidâl memnûʿ iken dahl ve taarruz kaydına düşüp karâr-dâde umûru refʿe çalışır. Mümkün olmaz, beyhûde zahmet çeker.

    İmdi gerektir ki ehl-i basîret, muktezâ-yı hikmet-i temeddün ve içtimâ -ki levâzım-ı beşeriyyedendir- malûm edinip esnâf-ı halk taksîmine ve her bir kısmın hâl ve şânına vâkıf olalar. Bir şehir halkı esnâfına ve her sınıfın örf ve resmine vukûftan sonra bütün rubʿ-ı meskûn sükkânının dahî esnâf ve ahvâline ilm-i icmâlî tahsîline saʿy edeler. Baʿde’l-husûl ser hikmet-i temeddün tedrîc ile münkeşif olup giderek bilinir ki bu makûle nizâ ve cidâl erbâbı beyt-i ankebûta düşen zübâb gibi zayıf ve bîtaptır.

    Bahs-i evvel hayât-ı Hızır aleyhisselâmdadır. Evvelâ hayât mevt neye derler? Gerçi vâzıh ve malûmdur lakin bu makâmda ilzâm için zikredelim. Pes hayât, zîrûhun teneffüs ve his ve hareketle ittisâfıdır. Zîrûh hayâtla muttasıf olduğu için hayvan dahî derler. Bu sıfatla kâim olan zevât-ı mâddiyye olmakla asl-ı madde anâsır-ı erbaʿa ve erkândan telîf ve terkîp olunup her birinin keyfiyyât-ı erbaʿası kesr ve inkisâr, fiil ve infiâl ile imtizâç bulup mizâç hâsıl olduktan sonra hayâta istidâd gelicek feyyâzda buhl yok, mebde-i feyyâz rûh-bahş olur ve beden onunla hayât bulup his ve harekete âgâz eder. Ve cins-i hayvân envâının mizâçları muhteliftir. Aʿdel-i emzice-i hayvânât mizâc-ı insân olsa gerek ki ırz mizâç vasatındadır. Ve her nevʿin mizâcına göre esnân ve aʿmârı olur. Ona ömr-i tabîî derler. İmtizâc-ı ezdâd ve terkîp dâima nesk-i vâhid üzere kalmak mümkün olmayıp eşyâ-ı muhtelifetü’t-tabâyiʿin mizâçta eser-i ihtilâfı zuhûr elbette lâzım olmakla eser-i ihtilâfı üç mertebede bulmuşlar. Mertebe-i ûlâya zamân-ı nümuv, sâniyeye zamân-ı vukûf, mertebe-i sâliseye sinn-i inhitât demişler. Mizaçtan hâsıl olan beden kuvvetleri bu mertebelerde ihtilâf ve tefâvüt üzeredir.

    Pes asl-ı mizâçta umde olan keyfiyet-i fâile ve keyfiyet-i münfaʿile –ki harâret-i garîziyye ve rutûbet-i garîziyye ondan ibârettir– bu mertebelerde kuvvetten zaafa gidip müessir-i hâriçten katʿ-ı nazar harâret-i garîziyye, rutûbet-i garîziyyeyi dâimâ ifnâ etmededir. Rutûbet-i garîziyye ise madde-i hayât ve rûh-ı hayvânî ondan ibârettir. Gıda ile bedel-i mâ yetahallelden hâsıl olan harâret ve rutûbet-i gâribe gerçi ona imdâd eder. Lakin sinn-i inhitât nihâyetinde rutûbet-i garîziyye az kalıp imdâd-ı hâricî telakkîsine ve kabûlüne istidâd mertebesinden düşer, dahî âhir olup his ve hareket ve teneffüs gider ve hayvân ol hâlde mevt sıfatı ile muttasıf olur, hayât sıfatı gider.

    Pes mevt hayvânın muktezâ-yı tabîatı olup umûr-ı zarûriyyeden idiği müberhendir. Cins ve nevʿin hükmü efrâda ʿâmm ve şâmil olup birinde tahallüf eylemez, meğer ki verâ-ı tavr-ı tabîatte hârik-ı âde bir emir iddiâ oluna. Hazret-i İsâ aleyhisselam gibi ol davâyı ispât nass-ı kâtıʿa muhtâçtır. Haber-i vâhid ve zanniyyât ile umûr-ı yakîniyyenin hilâfı sâbit olmamak tarîk-i cedelden müsellemdir.

    Bundan sonra hayât-ı Hızır’dan murâd eğer beşeriyetten insilâh ve rûhâniyyâta iltihâk ise Hazret-i İsâ aleyhisselam gibi onların şânında vârid olan edille emsâli ile bu davâ dahî sâbit olur. Lakin Hazret-i İsâ bu neşʾede nüzûl edince ne hâlde ise Hızır dahî ol hâl üzere olur. Onlar ebnâ-ı cinsi ile cismânî sohbet ve mülâkât etmediği gibi Hızır dahî etmemek lâzım gelir. Sohbeti ve mülâkâtı başka bir davâ-yı uhrâ dahî olur ki evvelki davâyı nakzeder. Ya bu adamlar yalan mı söyler, bu rivâyetlerin aslı nedir denilirse meşâyih-i kirâmın âlem-i gaybette nice seyr ve sülûku ve rûhâniyât ile muâmelesi vardır ki onlar mertebesinde olmayana müyesser değildir. Nitekim Üsküdarî Mahmûd Efendi rahimehullâh Câmiʿu’l-Fezâil’de tahrîr eder:

     وبعض أهل السلوك إذا تصفى يرى الموتى عيانا وعن بعض الفقراء أنه قال كنت في بداية سلوكي ببروسه وكان بمحلتنا رجل يؤذن بجامع مولانا الفناري فمات المؤذن يوما ومضى عليه أيام كثيرة فذهبت إلى شيخي بعد صلوة الصبح فلقيت المؤذن المذكور في الطريق ومعه شخص آخر لا أعرفه وكان الثلج ينزل علينا فسلمته ومضيت ثم ذكرت القصة للشيخ فقال هذا بسبب رياضتك أياما وكان غذائي في تلك الأيام خبز ايابابسا ثم قال الشيخ قد لقيت أنا بعض الموتى فى سكة فوق سوق السمك ببروسه انتهى

    Pes meşâyih evâil-i sülûklarında riyâzât-ı şâkka ile tedennüs-i nefs-i hodkâmî bir mertebe râm ederler ki âlem-i eşbâhta ervâhla seyrederler. Nitekim Azîz-i mûmâileyh risâlesinde zikreder. Azîzlerinin ahbâbından bir kimse fevt olup baʿde zamân zâviye kapısında şahs-ı mezbûra rast gelip selâm verirler. Halvethâne-i azîze dâhil olup fülân dede merhûmu gördüm, huzurunuzdan çıkıp taşra gitti diye istikşâf ettikte oğul riyâzet ile rûha takviyet etmişsin onun asârıdır. Fakîr dahî riyâzetim zamânında ahyânen çarşıya dâhil oldukça emvâtı ahyâdan ziyâde müşâhede ederdim buyururlar.

    İmdi hakîkat-i hâl budur. Sonra nâkiller ya cehl ya tezvîr sebebi ile umûr-ı rûhâniyyeyi emr-i hâricî ve emr-i hakîkî sûretinde ibrâz eder. Halk aslını bilmez, gerçek sanar. Zikrolunan rivâyet ve hikâyetlerin menşe-i galatı oldur ve bazı kâzib müddeîler onların rûhânî mülâkât ve muâmelelerini hâriçte davâ edip onunla nice garaz-ı fâside nâil oldular.

    İbn Hacer Askalanî İsâbe’de Hızır’ı ashâptan yazdığı hayât-ı cismânîsine delâlet etmez mi denilirse, İbn Hacer Mısır’da kâdî ve muhaddis ashâb-ı câhtan büyük kimse idi. Fıkh-ı şâfiʿîde telîfi ve dîvân şiiri vardır. 852’de vefat etmiştir. Ekser mahâreti ilm-i hadîs rivâyetinde olup elli cilt kadar ol bâbda azîm kitaplar telîf etmiştir. Muhaddisin şânı, âsâr ve ahbârda bulduğu merviyyâtı yazmaktır. Hâfız-ı mezbûr fennin hükmünü icrâ ve rivâyet hakkını kazâ eylemiştir.

    Lakin dirâyet maʿkûlâtla olur, başka bir hâldir. Merviyâtla olmaz. İbn Hacer’in yazdığı zanniyât ile yakîniyâttan olan husûsa muâraza cehildir. Hasmı ilzâm eylemez ve bu bâbda İbn Cevzî ʿİcâletü’l-Muntazar nâm bir müstakil kitap yazıp İbn Haydar dahî risâle tahrîr eylemiştir. Biz onlardan nakl-i kelâm cânibine mukayyed olmadık. Âkile işâret kifâyet eder.

     

    Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00823/1296_1_2/1296_1_2_81-87.SAYFA.pdf

    İkaz: Bu yazının her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İKAN Akli İlimler Merkezi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.


    [1] Bazı humakâ hürmetin iddiâ eylediği cehl ve hamâkatinden nâşîdir.

    [2] Ol ecilden millet-i Nasrâniyye dahî felsefiyyâtı reddettiler lakin ehl-i İslâm tehâfüt ile cevâp yazıp mutlak reddetmediler.

    [3] Ol maddeleri kabûl câiz değildir.

    [4] Tecâveza’l-lâhu teâlâ ammâ hatare bi-bâli’l-musannif.

    [5] Şu ihrâk-ı kütüb meselesi yahut yalanı kesret-i şüyûʿuna binâen bir vakitler birçok zevât tarafından sıhhate haml edilmiş ise de kizb-i sarîh idiği tahakkuk etmiştir.

    [6] Her bir tâifenin ekberleri veya diğer bir tevîl murâd edilmiştir.

    [7] لله درّه حيث أظهر الحق

    [8] Eslâfın bu misilli nesâyih-i hakîmâne ve vesâyâ-yı mürşidâneyi adem-i semʿ ve itibâr ve hakâyık-ı eşyâ ilimlerini inkâr ve hatta bazı âlim ve muallim ve müteallimlerini ikfârda ısrâr etmeleri ahlâfın hakîkat hırmânına sebep olmuştur. Mülâhaza buyurulsun ki Avrupalılar üzerine sevk olunacak askerin mühimmâtını Avrupa fabrikalarından intizâr ve mecrûhlarımız için Avrupa etibbâsından istinsâr etmekliğin fevkinde hırmân olur mu?

    [9] Şâyân-ı ibrettir ki -asrımızda bedîhiyyât hükmünü alan- bu gibi meselelerden câhil ve gâfiller vaktiyle fetvâ ve kazâ mesnetlerini meşgûl ederlermiş.

    [10] Tebriz’de sedd-i İskender?!

    [11] Kara Çelebizâde’nin âciz kalacağı suâlleri Bahâî Efendi gibi bir müfti-i zarîften istiftâ -techîl ve tahcîl maksadıyla değilse- abestir.

    [12] Eşekk ism-i tafdîldir, Türkîde himâra derler.

  • Nur Lafzının Geçtiği Ayetlerin Tefsiri III

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: Hilal –  Cilt II Sayı 21 

    Tarih: Kasım 1961 

    لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزٖيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهٖؕ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

    Allahü Teala hazretleri, kendilerini amellerinin daha güzeli ile mükâfata erdirsin, amellerinin kusurlarını gidersin, kendilerine amellerinin en güzel mükâfatını ihsan buyursun.

    مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ 

     ve onlara fazlü kereminden ziyadesini de versin, amellerini kat kat iyilikle karşılasın, kendilerine hatr-ü hayâle gelmedik nimetler ihsan buyursun. Onun lutfü atıfetine nihayet mi vardır?

    وَاللَّهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ 

    ve Allahu Azimüşşan, dilediği kuluna hesapsız olarak maddi, manevi rızklar, atiyyeler ihsan buyurur. Onun lütuf ve keremi her türlü tasavvurların fevkındadır, hesapsızdır, bînihâyedir.

    Binaenaleyh kulların vazifeleri, nur-i ilahi sayesinde hareket sahasını aydınlatarak saadet yollarını takip etmektir, Kerim ve Rahim olan Hak Teala hazretlerinden afvlar, lütuflar niyaz ederek o mukaddes, kadim mâbudun mecd-ü azameti bargâhine işlerini, bütün varlıklarını tafviz eylemektir. Bundan başka çare yoktur! “Ve ufevvizu emr ilallah, İnnellahe basîrun bil ibad” 

    Bu ayet-i kerime hakkında bâzı tevcihat:

     Müfessirin-i kiramdan bazılarına göre :

    مَثَلُ نُورِه كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ  nazm-ı kerimindeki nurdan murad, ya Kur’an-ı Mübindir veya din-i celil-i İslâmdır veya Resul-i Ekrem efendimizdir. Yahut müminlerin kalblerinde lemean edip duran bir iman ve hidayet, bir ibadet ve taat nurudur.

    1- Bir kere şüphe yok ki, Kur’anı nübin, bir ilahi nurdur. 

    Nitekim:

    وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُوراً مبيناً (Sizlere bir apaçık nur indirdik) âyeti kerimesi de bunu natıktır. Mushafları tezyin, kalbleri tenvir eden Kur’an-ı Kerim, Hak Teala’nın vahyine müstenit, kelamullah olmakla pek kudsî, pek mübarek bir varlığı haizdir. Bu kitab-i hakimin ayetleri öyle Şark ve Garbın eseri değildir. Zaman ve mekandan münezzeh olan Allahu Azimüşşânın kelamıdır. Bu âyetlerin hükümleri yalnız Şarka veya yalnız Garba değil, bütün beşeriyyete müteveccihtir. Bu semavi kitabın ihtiva ettiği hakikatler, hikmetler, şerh ve tefsir edilmese bile gözler önünde olanca vuzuhu ile olanca nuraniyyeti ile münceli olup duracak bir vaziyettedir. Bu bir nurlar, feyzler, mucizeler mecmuasıdır. Artık böyle kudsi, mübarek bir kitabı ilahiye nailiyet, şüphesiz bir hidayet eseridir.

    2- Din-i İslama gelince bu da muhakkak ki, bir nur-i ilâhidir. Nitekim: «O öyle bir Allahtır ki, size rahmet eder, melekleri de hakkınızda mağfiret diler, tâ ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın, yani sizleri küfür ve masiyet zulmetlerinden kurtararak iman ve taat nuruna, İslamiyetin fuyuzatına ebediyyen mazhar buyursun. O kerim mabud, müminlere çok merhametlidir» mealinde olan :

    هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يماً

    Evet… Dini İslam bir nurdur. Onun semavi varlığı Ceziretü’l-Arabdan parlamağa başlayup az bir zaman içinde yeryüzünün bir çok parçalarını tenvire muvaffak olmuştur. Bu mukaddes dinin vâzı’ı Allahu Teala’dır. Mübelliği de Hatemül Enbiyâ efendimizdir. Bu, fıtrî ve umumî bir dindir, bunun kitabeleri yalnız şarka, yalnız garba ait olmayup bütün beşeriyyet âlemine müteveccihtir. Bu mübarek dinin ulvi mahiyyeti o kadar ruşen, o kadar vazıh, o kadar hikmeti karindir ki, bunu ispat için delile bile hacet yoktur. Bu, bir nurlar kaynağıdır, bütün esasları, bütün hükümleri birer nurdur, birer hidayet meşalesidir. Artık böyle yüksek, hakiki bir dine nail olmak ne büyük bir hidayet eseridir, ne muazzam bir inayet-i ilahiyye neticesidir… Bunu düşünmeli…

    3- “مَثَلُ نُورِه” nazm-ı kerimindeki nurdan murad, Nebiy-yi Ekrem (S.A.) efendimiz olduğuna nazaran (Mişkât) o Rasul-i Zişân’ın nezih, latif sadrı şerifinden kinayedir. (Zücace) den murad, anın münevver ve mutahhar kalbidir. (Misbah) tan murad haiz oldukları nübüvvet ve risalettir. İbrahim aleyhisselama müntehi olmaktadır. (Yekâdü zeytüha yüdîu) kavl-ı kerîminden murad, Resul-i Ekremin nübüvvet ve risaletinin kemaliyle zahir, bedihi olmasıdır ki, bilfarz kendisi bir nebiyyi zişan olduğunu söylemese bile bütün evsaf ve etvarı, bütün fıtrî mehasin ve kemalatı kendisinin bir peygamberi âlişan olduğunu âleme karşı göstermeğe kifayet eder.

    لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ nazmı mübini de Rasulullah’ın ibadetlerinden batıya yüz çeviren Yahudilerden ve doğuya yüz döndüren Nasranilerden müteberri olup hanif, müslim, Kâbetullaha müteveccih, yüksek bir istivayı haiz olduğuna işarettir.

    (Yukadü min şeceretin mübareketin) kavli kerimindeki mübarek seçereden murad, İbrahim aleyhisselamdır ki, Fahr-i Alem efendimiz, o Nebiy-yi Zîşan’ın neslinden zuhur ederek beşeriyyet âlemini nurlar içinde bırakmıştır.

    (Nurun alâ nur) dan murad da Resul-i Ekremin zâtındaki nübüvvet ve asalet nuru şerafet nurlarından ibarettir ki, bunlar birbirine munzam bulunmuş, Hatem-ül Enbiyâ efendimiz, bütün bu muzaaf nurlara mazhariyetle temayüz etmiştir.

    پدر نور و پسر نوریست مشهور 

    “Peder nur ü püser nurist meşhur 

    ez inca fehm kün nuru alâ nur”

    يَهْدِ اللَّهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ nazmı celilinden

    murad da Hak taâlanın dilediği herhangi bir mesud kulunu Rasul-i Ekremin yoluna sevk edip onun nur-i nübüvvetinden müstefid ve onın mukaddes dinine, şeriatina tebaiyyetle fevz-ü necata nail buyurmasıdır. Nitekim diğer bir ayet-i kerimede Rasul-i Ekrem efendimize (Sirâc-ı münir) denilmiştir ki parlak, etrafı aydınlandıran çirağ mânasınadır.

    (Meseli Nurihi) nazmı mübinindeki nurdan murad, mü’minlerin kalbindeki iman ve hidayet, ibadet ve tâat nuru olduğuna nazaran da (Mişkât) tan murad, herhangi bir mü’minin temiz nefsidir. (Zücace) den murad, saf sinesidir. (Misbah) dan murad kalbinde parlayan iman ve Kur’andan ibarettir. (Şecere-i Mübareke) den murad, yalnız Allahu Teala’ya olan ihlastır. La Şarkiyyetin ve la Garbiyyetin den murad, mü’minin bir takım hâdiselerin tulû ve gurubundan müteessir olmayıp kendi istikametini, kendi diyanetini, kendi letafet ve nedâretini korumaya muvaffak olmasıdır. Bir halde ki merzuk olunca şükreder, mübtela olunca sabreder, hükmedince adalete riayet eder, söyleyince de doğru söyler.

    يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ nazmı keriminden murad da müminin halet-i kalbiyesini beyandır ki, kendisine telkin edilmese bile hak ve hakikatı bilip anlayacakbir kabiliyette olur, haiz olduğu selim bir fıtratla birçok mesail meȧliyi idrake müsait, keşfe muvaffak bulunur. Nitekim bir Hadis-i Şerifte: “İttekû Firasetel Mü’mini Feinnehu Yenzuru Binûrillâh” buyurmuştur. (Nurun alânur) kavli celilinden murad da mü’minin nurlar içinde yüzmesidir. Şöyle ki: Kâmil bir müminin sözü nurdur, işi nurdur, gireceği yer nurdur, çıkacağı yer nurdur. Kıyamet gününde gideceği yer de nurdur. Böyle bir mü’minin kalbi nurlar merkezidir, bir hidayet menbaıdır, her dini eseri, her ilâhi hükmü görüp işittikçe kalbindeki iman ve hidayet nurları artar durur.

    از پنجا فهم کن نور علی نور 

    İşte bütün bu nurlara nailiyyet, bir hidayeti ilahiyye eseridir. Ne mutlu bu nurlara mazhar olanlara…

    «Ayettunnur ile gark oldu gönüller nura

    Döndü iman dolu her sine mukaddes Tura» 

    Bu âyât-ı celileden alınacak ders hülâsâsı : Allahü Teala hazretlerinin nurundan murad, gerek bizzat nur-ı ehaddiyyeti olsun, gerek Kur’an-ı Mübin olsun, gerek Rasul-i Ekrem efendimiz ile müminlerin kalblerindeki iman ve islam nuru olsun, bundan şu hakikat tecelli etmektedir ki, bütün mükevvenatın hakiki hayatı, bu nur ile kaimdir. Bu bir ilâhî, kudsi nurdur. Öyle ilâhi bir nur ki bütün insanlık alemi için yegâne bir hidayet ve saadet meşalesidir. İnsanlar için yaşamak, doğru yolu görüp takip etmek, maddi ve manevi sahalarda muvaffakiyete ermek için en birinci, en zaruri olan rehber, bu ilâhi nurdan başka değildir.

    Bu ilahi nurun parlaklığını, kutsallığını tasvir için âciz, fânî lisanlar kalemler kifayet edemez. Bu lâhutî nurun ulviyyeti, muciz beyan olan Kur’an-ı Kerimin lisanından temsil suretiyle şöyle anlaşılmaktadır:

    Binlerce ehli imanın bütün gün secdegâhı olan bir nice ricâlullahın tesbihleriyle, tehlilleriyle tezeyyün eden muazzam mabedlerinden herhangi birindeki bir mişkât içinde konulmuş latif bir misbah, parlak bir çirağ düşünülsün ki, billür bir kandil, parıldayan bir yıldız gibi saf bir fanus içinde parlayup etrafı aydınlatıyor. Şarka, Garba mensub olmayan fevkalade bir zeytin ağacından hasıl olan yağı muttasil parlamaya müheyya, etrafa ziyalar neşretmesi için ateşe temas ihtiyacından müberrâ, bizzat tenevvüre müstaid, kat kat nur aydınlığına nihayet yok.

    İşte ilahi, manevi nurun mahsus, harici bir timsalı. Artık insan böyle bir nura can atmaz mı? Böyle kudsi bir nurdan bihakkın müstefid olmak istemez mi? Bu mübarek nura nailiyyet için Allahü Tealaya ilticadan başka çare yok. Çünkü Allahü Azimuşşan bu mukaddes nura yalnız dilediği mesud kullarını kavuşturur, muvaffak eder. Onun nurdan mahrum ettiği kimseler için artık nur bulunamaz

    لَمْ يَجْعَلِ اللهُ لَهُ نُوراً فَمَالَهُ مِنْ نُورٍ

    O Hakim-i mutlakın delâlete düşüreceği kimseler için artık bir hâdi mevcut olamaz.

    وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

    O halde insan, daima Hakka yönelmeli, daima kerim ve hakim olan mabuduna yalvarmalı, daima fıtrat-ı asliyyesini muhafazaya çalışıp uhdesine düşen vazifeleri ifaya gayret eylemeli ve bu hususta muvaffakiyete nailiyyet için mukaddes halkının inayet ve sıyanetine sığınmalıdır ki, dünyada da, ahirette de hidayet ve necatına vesile olan bu ilâhi nura nail olabilsin. “Ya Rabbi, ya ilâhi.. bizleri bu ebedi kudsi nuruna mazhar olan mümtaz kullarının zümresine idhâl buyur.” 

    Âmin.  

    Ömer Nasuhi Bilmen

  • Mâddiyyûn ve Meslekleri – III

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 11 Şaban 1330

    Üçüncü fırka da diyordu ki: Ecrâm- ı ulviyye ve onun bulunduğu heyet kıdem-i şahsiyye ile kadîm olduğu gibi silsile-i hayvânât ile nebâtât da kıdem-i nevʿiyye ile kadîmdir fakat büzûr-ı nebâtiyye ve cerâsîm-i hayvâniyyenin cüzʾiyyâtından hiçbir şey kadîm değildir. Ancak her bir cürsûme ile büzûr bir kalıp menzilesidir ki diğer cürsûme ile büzûrdan o kalıba müşâkil olanlar onda tekevvün ederler.

    Diğerlerinin kavilleri gibi bunların da zâhib olduğu bu nazariye pek muhâkemesiz, binâenaleyh bedîhiyyu’l-butlândır. Çünkü bu davânın sıhhatine kâil olmak için mutlakâ müşâhedâta göz yummak, kânun-ı tabîattan gâfil olmak lâzımdır. Zîrâ dâimâ gözümüzün önünde duran bir hakîkattir ki: Hilkati nâkıs olan hayvânâtın pek çoklarından, tâmmü’l-hilka hayvânât tevellüd eylediği gibi hilkati tâm olan bir hayvandan da aslına muhâlif olarak nâkısu’l-hilka veyâhut zâidü’l-hilka hayvanlar meydâna geliyor. İşte silsile-i hayvânât üzerinde cârî olan şu hâl bunların davâ-yı bâtıllarının sehâfetini tamâmıyla ortaya koymaktadır.

    Bunlardan bir cemâat de şu yolda beyân-ı mütâlaada bulundular: Envâʿ-ı hayvânât ile nebâtât, hâlât-ı muhtelifede dönüp dururlar; mürûr-ı zamân, tekerrür-i eyyâm ile muhtelif sûretler aldılar, en sonra meşhûdumuz olan suver ve heyʾete vâsıl oldular. Bu reʾy-i bâtıla kâil olanların evveli meşhûr Epikür’dür. Bunun zuʿm-ı fâsidine göre insanlar geçirmiş oldukları etvârın bazılarında vahşî hayvanlar gibi vücûdunun her tarafı kıllar ile mestûr imiş fakat insanlar dâimâ bulundukları tavırdan tavr-ı âhara intikâl ederek tedrîcî bir sûrette tekâmül ede ede şu görülen sûret-i hasene ve halk-ı kavîme vâsıl olmuşlar; bunlara göre sûretin bir hâlden diğer hâle tebeddülüne, nevʿin terakkîsine illet, mürûr-ı zamândır.

    Fakat bunlar mürûr-ı zamânın bu sûretle illet olabilmesine dâir ne bir delîl getirebiliyorlar ne de burhân üzerine istinâd ediyorlar; yalnız bir davâdır gidiyor. Bu mezhebin de zamânımızdaki mâddiyyûn mezhebinden başka bir şey olmadığı tezâhür ediyor. Hatta bunun mezhebine, efkârına zamânımız mütefekkirleri şâyân-ı ehemmiyet bir şey bile ilâve edemiyorlar.

    Kıdem-i envâʿa kâil olmak epeyce bir zamâna kadar devam edip gelmişti fakat ne zamân ki “ilmu tabakâti’l-arz” bu mesâil-i muallaka-i tabîatın üzerindeki muzlim perdeleri kaldırdı, o zamân mevâlîd hakkında kıdem-i nevʿiyyeye kâil olanların kavillerinin butlânı anlaşıldı.

    Bundan sonra müteahhirîn-i mâddiyyîn evvelce dermeyân ettikleri fikirden rücûʿ ederek hâdis olduğunu söylediler. Maʿa-hâzâ bu defa da iki bahiste ihtilâf ettiler:

    1- Cerâsîm-i nebâtiyye ve hayvâniyyenin ne sûretle tekevvün eylediği, bu mesele hakkında serd-i mütâlaa eden efkâr-ı muhtelifeden birisi şu yolda beyân-ı mütâlaa ediyordu: Küre-i arz, küre-i şemsten ateş-feşân bir hâlde ayrıldıktan sonra pek çok zamânlar yekpâre bir ateş gibi kendi mihverinde deverân etti; bilâhare Arz, incimâd ederek iltihâbı tenâkus eylemeye başladı, bir dereceye kadar geldi ki o zamân Arz üzerinde cerâsîm-i (tohum) hayvâniyye ve nebâtiyyenin yaşayabilmesi kâbildi. İşte o zamân bu kadar hayvânât ve nebâtât-ı muhtelifenin tohumları tekevvün eylemiş, tabîat tarafından serpilmiştir fakat sonraları küre-i arzın o tavrı münkazî olduğu için tekevvün-i cerâsîm de munkatıʿ olmuştur. Binâenaleyh hâl-i hâzırda Arz’ın tabîatı buna müsâit değildir.

    Diğer bir fırka da bunların külliyen hilâfına olarak diyordu ki: Tekevvün-i cerâsîm munkatıʿ olmamıştır; dest-feyyâz tabîat evvelce tohm-ı hayâtı nasıl serpti ise el-ân devam ediyor, ale’l-husûs harâretin ziyâdesiyle şiddetli olduğu hadd-i istivâda el-yevm tekevvün-i cerâsîm vâkidir.

    Şu iki fırkadan her birisi, cerâsîm-i mezkûrenin hayât-ı nebâtiyye ve hayvâniyye ile yaşamalarının esbâbını beyândan âciz kalmışlardır.

    Bunlardan bazıları da şu yolda idâre-i kelâm ediyorlar: Küre-i arz küre-i şemsten hîn-i infisâlinde cerâsîm-i hayvâniyye ve nebâtiyye de Arz ile beraber mevcûd idi; binâenaleyh cerâsîmin tekevvünü Arz küre-i şemsten ayrıldıktan sonra değildir, belki Arz ile beraber Güneş’ten infisâl etmişlerdir. Bu davânın butlânı da bedîhîdir. Çünkü her şeyden evvel bu, kendi istinâdgâhları olan usûle mugâyirdir; bunların davâsına göre Arz küre-i şemsten infikâk ederken yalın ateş halinde idi. Şu hâlde nasıl oldu da cerâsîm-i mezkûre yanıp mahvolmadı?

    2- Mevziʿ-i ihtilâftan olan bahsin ikincisi de cerâsîm-i mezkûrenin hazîz-i noksâniyetten zirve-i kemâle suûd; hâl-i nakstan şu gördüğümüz sûr-ı mütkıne, heyʾet-i muhkime, bünye-i kâmileye ne sûretle tahavvül eylediği meselesidir.

    Bu manâyı halletmek için hükemâdan bazıları şu yolda idâre-i kelâm eyledi: Her nevʿ için kendisine mahsûs bir cürsûme, bu cürsûmeden her birerleri için de tabîat vardır; bunlar, etvâr-ı hayvâniyyede kendilerine münâsip olan harekete tabîatıyla meyl ve tabîatlarına mülâyim ve fakat hayât ile muttasıf olmayan eczâ-i sâireyi de kendilerine cezb ve bu sûretle tegaddî ederek eczâ-i sâireyi de kendi cüzlerine ilhâk ederler ve bilâhare nevʿine mahsûs olan sûreti bi’l-iktisâb meydana atılırlar.

    Bunlara cevâben deriz ki: Sizin bu nazariyenizi “fen” iptâl ediyor; zîrâ sizin dediğiniz gibi olursa cerâsîmin tabîatı yekdiğerine muhâlif olmak lâzım gelir. Hâlbuki tahlîlât-ı kimyeviyye ispât ediyor ki insan, bakar, himâr ve sâir hayvânâtın nutfeleri beyninde tefâvüt yoktur. Anâsır-ı basîtede nutfeler yekdiğerine mümâsil olarak zuhûr etmiştir. Şu hâlde anâsırı mümâsil olan cerâsîmin tabîatındaki tehâlüfün menşei nedir?

    Hükemâdan bazıları da muammâ-yı mezkûrun halli husûsunda şu mutâlaada bulundu: Envâʿ-ı cerâsîmin kâffesi ale’l-husûs cerâsîm-i hayvâniyye; cevher-i mâddede mütemâsil, hakîkatte mütesâvîdir. Nevʿler arasında tehâlüf-i cevherî, infisâl-i zâtî yoktur. Binâenaleyh zamân ve mekânın müktezâsı, muhîtin tesîriyle cürsûme-i vâhidenin nevʿine mahsûs olan sûretten nevʿ-i âhara mahsûs olan sûrete intikâl etmesi câizdir. Bu mezhebe sülûk edenlerin reîsi Darvin’dir.


    Hazırlayan: Beytullah Çelik

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_1-8/1328_1-8_21-203/1328_1-8_21-203_HAMDIAA.pdf

  • Nur Lafzının Geçtiği Ayetlerin Tefsiri II

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: Hilal –  Cilt II Sayı 20 

    Tarih: Ekim 1961 

    اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌؕ اَلْمِصْبَاحُ فٖي زُجَاجَةٍؕ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌؕ نُورٌ عَلٰى نُورٍؕ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ يَشَٓاءُؕ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِؕ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلٖيمٌۙ

    Bu âyet-i celilenin muhtasar tefsiri :

    Allahu Azimüşşan göğlerin ve yerin nurudur, bunları yaratıp aydınlatan o’dur, bunları güneş gibi, ay gibi ziyalı, nûrani vasıtalarla maddeten tenvir ettiği gibi göğleri melekleriyle, yer yüzünü de muhterem peygamberleriyle, velileriyle manevi bir surette tenvir ve tezyin buyurmuştur. Nurdan mahrum olan muhitlerde yaşamak, hayata hâdim şeyleri görüp elde edebilmek mümkün değildir. Eğer Allahu Teâla mahlukâtının heyeti mecmuasından kinaye olarak zikredilen semaların, yerlerin, yani bütün âlemlerin mucidi, nazımı, müdebbiri, münevviri olmasaydı bu âlemlerden aslâ eser görülemezdi, bütün mükevvenat, sırf ademden ibaret bulunurdu.

    Binaenaleyh bütün semalar, yerler, bütün âlemler, Allahu Azimüşşanın varlığına, birliğine, kudret ve azametinin nihayetsizliğine, nuri ceberutunun bütün alemlere münteşir olduğuna birer şahittir. 

    Allahu Teâla’nın nuru, her türlü tasavvurların, ulviyetlerin fevkındadır. Bunu bihakkın anlamak, bunun künhüne ermek beşeriyet için kabil değildir. Ancak bu kudsi nurun ebedi şaşasını zihinlere bir dereceye kadar takrib için hakim-i mutlak olan kerim mâbudumuz, şöyle bir temsil ile beyan buyuruyor:

    Allahu Teâla’nın nurunun misâli, yüksek sıfatı; içinde misbah bulunan bir mişkat gibidir. Sanki bir daireyi aydınlatmak için evvelce şekli mahsus üzere bir hücre, bir meşale bucağı bulunuyor, bunun içinde de muazzam, sabahı tanzir eden bir çira parlayıp duruyor.

    Bu parlak çirağ, bu lâtif meşale ise bir kandil; bir saf, temiz sırça; bir direhşan fanus içindedir. Bir berrak şişe ampul içinde parıldayıp etrafa ziyalar dağıtan bir mükemmel elektrik kuvveti gibi bulunmaktadır.

    O parlak kandil, o âtif çirağı sinesinde tutan fanus ise sanki bir inci gibi saf, bedi, parıldayıp duran bir yıldız gibidir. Öyle alelâde bir sırça değil, belki herhangi bir dirahşan yıldız gibi pürlemean bir halde bulunuyor.

    O yıldız gibi lemean edip duran kandilin içindeki latif çirağ, o ilâhî misbah, öyle mübarek, kesirü’l-menafi bir zeytin ağacından tutuşur, her tarafa ziyalar dağıtmağa devam eder ki:

    O mübarek ağaç, ne şarka, ne de garba mensuptur. O öyle yalnız tulû zamanında veya yalnız gurup anında güneşe maruz kalarak noksan surette neşv-ü nema bulmuş âdi bir zeytin ağacı değildir. Belki o, bütün gün güneşe musahib, şark ve garb arasında kâin, bihakkın neşv-ü nemaya nail, mükemmel bir ağaçtır. Veya o bihiştî bir şeceredir. Yahut onun neşv-ü neması, nur ve ziyası yalnız şarka veya yalnız garba mahsus olmayıp o, bütün âlemlere şamil, lamekânî bir varlık sahibidir. Denilebilir ki: O, anlaşılmasını bir dereceye kadar teshil ve zihne takrib için elektrik cereyanı gibi bir kuvvete temsil edilebilecek latif, seyyal, mahiyeti bizce gayrı münkeşif bir kudret bediasıdır. Bir halde ki:

    O mübarek ağacın zeyti, semeresinin yanup parlayan usâresi, kendisine ateş temas etmese bile elektrik kuvveti gibi hemen hemen bizzat ziya vermeğe başlar, başkasının ateş tutuşturarak yandırmasına ihtiyaç göstermeyecek bir mahiyettedir, daima ziya neşretmeğe yakın müheyya bulunur.

    Kur’an-ı mübin, bu beliğ beyaniyle, tarihi nuzuluna nazaran keşfi istikbâla ait olan elektrik kuvvetinin hususi vasıflarını tasvir etmiş gibi bulunmuyor mu? Bu da mucizat-ı Kur’aniyyeden biri sayılmaya layık olsa gerek.

    (Nurun alâ nur): Nur üzerine nurdur. O, öyle mahdut bir nur değil, kat kat, katmerli bir ziya kütlesidir, bir aydınlık kaynağıdır, ebedî bir ziya ve safa mecmuasıdır.

    Malumdur ki, eşyanın kemaliyle zuhur ve inkişafı, azdadı iledir. Geceleyin zulmetler arasında parlayan muazzam bir çirağın nuru, kendi varlığını bihakkın hissettirir, muhitindeki zulmetleri açarak kendi varlığındaki faideleri açıkça göstermiş olur. Zulmetlere mukarin olmayan bir nur, bir ziya ise bu mümtaz varlığını öyle herkese hissettirmiş olamaz.

    İşte nur-ı ilâhîde şüphesiz dalâlet zulmetleri arasında münceli olup bunları izale ettiği için güneşin ve sair parlak ecrainin nur ve ziyası ile temsil buyurulmayıp muazzam bir misbahın nuru ile temsil buyrulmuştur. Maamafih öyle bir misbah ile temsil buyurulmuştur ki, onun fanusu bile parlak yıldızlar gibi şaşalı bulunmaktadır. Ve o, öyle boş bir fezâda değil, binlerce ehli imanın secdegahı olan kudsi bir mabedde parlayıp durmaktadır. Artık onun zatındaki aydınlığın, aydınlatmak hâssasının azametini düşünmeli…

    Hâsılı: Nur-i ilâhî herşeyin fevkındadır. Onu mustaid olan gözler görür, uyanık kalbler sezer. Hidayete nail olan zatlar idrake muvaffak olur. Evet… Allah u Teâla, o nuru için dilediği kimselere hidayet eder, aradan zulmani hicabları kaldırarak irade buyurduğu mesud kullarını o nura kavuşturur, bu sahada bir tecelli-i suhudiye mazhar buyurur. Yoksa böyle bir hidayet ve inayet bulunmadıkça o cihanşumul nurun karşısında gözler kamaşır, sapık ruhlar, birer yarasa kesilerek o ilâhi nuru inkâra cüret gösterir durur.

    Ve Allahu Teâla, nâsa meseller darb eder, bir takım hakikatleri, akli ve manevi varlıkları; anlaşılmalarını kolaylaştırmak için maddi, mahsus hâdiselere, varlıklara teşbih yoluyla beyan buyurur. Ta ki nâs gözlerini açsın, selim fıtratı üzere hareket etsin, hidayete nailiyyet için kabiliyetli bulunsun.

    Ve Allahu azimüşşan, her şeye ziyadesiyle alimdir, ezeli ve ebedi olan ilmi, her şeyi muhittir. Onun ilminden hiçbir şey hariç değildir. O, kullarının istidadını, temayülünü, ef’al ve harekâtını tamamen bilir, onların uyanmalarına vesile olacak surette âyâtı ilahiyesini bast eder, nurunu, kudret ve azametini temsil suretiyle beyan ederek kendilerini hidayet ve saadet yoluna dâvet buyurur.

    İşte o alim ve kadim olan mâbudumuzun nur-i hikmet ve uluhiyetinin misali olan o mişkat ve misbah, bakınız ne kudsî mahallarda bulunmaktadır:

    فٖي بُيُوتٍ اَذِنَ اللّٰهُ اَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فٖيهَا اسْمُهُۙ يُسَبِّحُ لَهُ فٖيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِۙ

    Bir kısım evlerde -yani mescidlerde ki-, Allahu Teala onların o ibadethanelerin maddeten ve mânen yüksek tutulmalarına, tazim edilmelerine ve içlerinde mukaddes isminin daima zikredilmesine izin vermiştir. Öyle mabedler ki, daima muallâ, daima hürmetsizce hareketlere, lakırdılara mahal olmaktan müberra olup her zaman müslümanların ulu secdegah bulunmaktadır.

    Bu nazmı celil, mescidlerin muhterem tutulmaları lüzumuna ve yüksek, muazzam bir tarzda yapılmalarının memduhiyetine bir delildir.

    O evler, o mescidler içinde Allahu Teala hazretlerini sabahları ve akşamları, yani bütün namaz ve niyaz vakitlerinde takdis ve tenzih eder dururlar :

    رِجَالٌۙ لَا تُلْهٖيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَاٖيتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ فٖيهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ

    Bir nice erler, abid ve zahid kullar ki, onları ne ticaret, ne alım-satım, Allahu Teâla’nın zikrinden ve namazlarını erkân ve şeraitine riayetle kılmaktan ve zekâtlarını vermekten alıkoymaz. Onlar ya hallerine kanaat ederek zahidane bir hayat geçirir, daima ibadet ve taatla uğraşır dururlar: yahut hem dini vazifelerini yapar, hem de meşru surette ticaretleriyle, alışverişleriyle meşgul olurlar. Bu dünyevi meşguliyetleri, kendilerinin dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı kendilerini âhiretten gafil bırakmaz, mali ve bedeni ibadetlerine de mağrur olup durmazlar. Belki :

    لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزٖيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهٖؕ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ


    Onlar, kalblerin ve gözlerin döneceği, mustarib ve mütegayyir olacağı bir günden kıyamet gününün mesuliyetinden korkarlar. Allah havfiyle titreyen kalpleri, kendilerini daima zikir ve fikre sevk eder. Onlar gafil bulunmazlar, onlar daima harf ve haşyet üzere uyanık bir halde bulunurlar ki:

    (Mâba’dı var)