Kategori: İlmî Yazılar

  • İslâm’ın Maksat ve Gâyesi (Cemiyeti Islah)

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: Diyanet, Cilt XI, Sayı 1

    Tarih: Ocak-Şubat 1972                                               

     

    Cemiyet; ailelerden, aile; karı koca, çocuklar ve daha geniş mânâda, amuca, hala, teyze, dayı ilh. gibi hısım ve akrabadan teşekkül eder. Âile, milletin temeli olduğuna göre,[1] âilelerin durumu nasıl ise, milletin hali de öyledir. Bunun içindir ki, İslâmiyet, milletin temel taşı olan âile nizamını önemle tanzim etmiş ve bu husustaki hak ve vazifeleri bilhassa belirtmiştir. Her şeyden evvel âilede inanç, düşünce, emel ve gâye birliğine büyük ehemmiyet vermiş ve bu itibarla âile efradının hepsinin tek bir dinin esaslarıyla kemal bulmasını, aynı din ve ahlâk prensipleriyle samimîleşmelerini, kardeş olmalarını emr eylemiştir. Zira âileler böylece kardeşleşip sevinçte, kederde, ahlâk ve adâlette, vatan ve millet sevgisinde birlik olunca, teşkil ettikleri toplumlar, milletler de aynı mahiyette dirlik, düzenlik ve kardeşlik medeniyetinde, yaşamak saadetini tadarlar.

    Müslümanlık; kişileri, cemiyeti anarşiden korumak gâyesi ile, âile kurmak için izdivacı meşrû kılmış, fuhuş ve zinadan şiddetle men eylemiştir. Çünkü; zina bir cemiyette yayılırsa orada nesil münkariz olur; o cemiyette bedbaht babasızlar topluluğu vücut bulur, toplumun en küçük ünitesi olan âile sevgisi ve mesuliyeti olmaz. İzdivaç o kadar mühimdir ki, her dinde zina ve fuhuş takbih edilmiş ve haram kılınmıştır. Normal akl-ı selîme sahip insanların nazarında da keyfiyet böyledir.

    Fertleri behîmiyetten uzaklaştırma, onlara âile sevgi ve mesuliyeti ile genel olarak toplum içinde yaşama, yani medenî insan hüviyeti verme gâyesi güden evlenmeyi bu önemine binaen, Kurân-ı Kerîm Rûm sûresinin 12’nci âyetinde şu meâlde buyurmuştur: “Size nefsinizden, kendileriyle sevinç ve neşe bulmanız için zevceler yaratmış olması, aranızda sevgi ve esirgeme halk eylemesi Allah’ın âyetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen kavimler için ibretler vardır.”

    Bu âyet-i kerîme nikâhın, meşrû birleşmenin üstün bir nîmet olduğunu en bâriz tarzda ifade etmektedir. Gayr-i meşrû cinsî münâsebetin, yâni zinâ ve fuhşun, ferde ve cemiyete tevlid ettiği daha birçok fenalıklar nazara alınacak olursa, âyet-i kerîmenin azameti ve derin mânâsı daha iyi anlaşılır.

    Aileyi teşkil eden fertler, mertebelerine göre birtakım haklara mâlik ve vazifelerle mükelleftirler. Cenâb-ı Hak çocukların, ana babaya karşı mükellef oldukları vazifeleri şöyle beyan buyurmuştur:

    Rabbin, kendinden başkasına kulluk etmeyin, ana babaya iyi muâmele edin” diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa, onlara “Of!” deme; onları azarlama, onlara güzel ve tatlı söyle, onlara acıyarak tevâzu kanadını ger de; Yâ Rab! Onlar beni çocuk iken nasıl terbiye ettilerse, bana nasıl baktılarsa Sen de onları öylece esirge.”[2]

    Cenâb-ı Hak, ana babaya iyi, sevgi ve hürmetle muâmeleyi, kendisine yapılması gerekli ibadete yakın olarak emir buyurmaktadır. Bundan da anlaşılmaktadır ki, ana babaya iyi muâmele, sevgi ve hürmet, kudsiyeti hâiz içtimâî, sosyal bir vazifedir.

    Çocukların bu mühim vazifelerine karşılık, baba ve ana da çocuklarını maruf vechile infak ve iâşe ile beraber onları hayât-ı mâneviye ve medeniyyeye hazırlamakla mükelleftirler. Çocuklarını terbiye etmeyen ve okutmayan, dînin hükümlerini ve ahlâk esaslarını öğretmeyen baba ve ana mesuldür. Yani hesab gününde Cenâb-ı Hak bu çok büyük ve neticeleri pek mahzurlu ihmâlin hesabını böyle ana babadan soracaktır. Hazret-i Rasûl-i Ekrem (s.av.) bir hadîs-i şerîflerinde; “Çocuğun babası üzerindeki hakkı, ona güzel isim vermek ve güzelce terbiye ve talim ile mekârim-i ahlâka teşviktir.” buyurmuşlardır. Bu meâlde daha bâzı hadîsler de vardır.

    İslâm’da âile efrâdı arasında sıla ve ihtiyaç zamanında infak mükellefiyeti, yani “Nafaka Borcu” da emredilmiş olup bu borç yalnız usûl ve fürûya münhasır olmayıp, amuca, hala, dayı ve teyze gibi akraba arasında da câridir. Bunlara “havâşi” denir. Hangi yakınların ne gibi hallerde ve hangi şartlarda nafakaya müstahak veya nafaka ile mükellef oldukları ve bunların fazlalığı hâlinde, hangisinin daha evvel nafakaya müstehık ve hangisinin infakla mükellef bu- lunduğu müstakil bir kitapla izah olunabilir. Burada maksadımız, İslâm’da aile efradı arasındaki sosyal yardımlaşmanın ne kadar şümullü ve ehemmiyetli olduğuna işaretten ibarettir. Garb’de ekseri milletlerin kanunlarında nafaka mükellefiyeti çok dar bir şekilde mütalâa olunmuş ve söz konusu içtimâî yardım pek dar tutulmuştur. Filhakika bu mükellefiyet usûl, fürû ile kardeşlere hasredilmiştir. Kardeşlerin infak mükellefiyeti bahsinde de, kardeşin nafaka ile mükellef tutulabilmesi refahta olması şartıyla kabul olunmuştur. Bundan başka ne kadar zengin olursa olsun, bir şahıs amucasını ve amuca kardeşinin muhtaç çocuklarını infaka mecbur değildir. Usûl, fürû ve kardeş haricinde kalan diğer hısım akrabada da keyfiyet böyledir.

    İslâm’da âile çok ciddi sebep olmadıkça yıkılamaz; kurulmuş ve millet hayatında temel taşı teşkil etmiş olan ocak söndürülemez. Esas budur. Fakat herhangi bir sebeple karı koca arasında nefret ve düşmanlık vuku’ bularak saadet ocağı ızdırap ve elem kaynağı haline gelmiş olabilir. Bu halde birlik hayatının beka ve devamı taraflar için olduğu gibi cemiyet için de faydasız olur, hatta zarar tevlid eder. Bu halde boşanmadan başka çare yoktur. İşte, İslâmiyet ancak böyle bir hale gelmiş olan boşanmayı bizzarur, istemeye istemeye kabul etmiştir. Lakin hemen mahkeme kapılarına düşmeden karı koca arasını ıslah için evvelâ hakemlere müracaatı, yani barıştırılmalarını tavsiye etmektedir. Kurân-ı Kerim bu hususta şöyle buyurmaktadır:

    “Karı koca arasında nifak ve şikakdan korkarsanız, barıştırmak için biri kocanın, diğeri kadının ailesinden olmak üzere hakemlere tevdi ediniz; eğer bunlar barıştırmak murad ederlerse, Allâh-u Teâlâ muvaffak kılar.”[3]

    Hakemler barıştırmaya muvaffak olamazlarsa ayrılmaktan başka çâre kalmaz ve ayrılmak iki taraf için hayırlı olur. Birbirinden nefret eden iki irâde sâhibini bir arada tutmak mümkün değildir.[4]

    İslâmiyet, karı kocanın boşanmalarından sonra karının ve çocukların muayyen müddetle infâkı ve çocukların tâlim ve terbiyelerine devam edilmesi hakkında hükümler koyarak, âile nizamını ikmâl etmektedir.

    II – CEMİYETİN SALÂH VE SELÂMETİNE DAİR ESASLAR:

    İslamiyet aile nizamı yanında cemiyetin salah ve selâmeti için şu beş esâsı emreder:

    1. Meşveret (İstişare)

    2. Mesuliyet (Sorumluluk)

    3. Adalet

    4. Fertler arasında içtimâî yardımlaşma

    5. Uhuvvet (kardeşlik)

     

    1. Meşveret:

    Kurân-ı Kerim Âl-i İmrân ve Şûrâ sûrelerinde meşveret, yâni işlerde danışma, sorup öğrenme, hataya düşmemek için başkalarının fikrini de dinlemeye çok önem vermiştir. O kadar ki, Rasûl-i Ekrem Hazretleri bile bu âyetlere uyarak muhtâc-ı re’y ve müzakere olan, yani hakkında Kurân-ı Kerim’de hüküm bulunmayan veya bulunup da tefsire muhtaç olan hususlarda ve işlerde re’y sahibi ashâbiyle istişarelerde bulunur ve ümmetine de böyle hareket etmelerini emrederlerdi.

    İstişare, fikir müdavelesiyle hakikatlerin tecellisinde ve faydalı istikametlere gidilmeyi, yanlış hareketlerden sakınmayı temin etmek bakımından çok mühimdir. Zîrâ akıl akıldan, düşünce düşünceden üstün ve kıymetli olabilir.

     

    2. Mesuliyet:

    “Küllüküm râin ve küllüküm mesûlün, an raiyyetihî…” hadîs-i şerîfi mûcebince, her idâre eden Halife, Sultan olsa dahi idaresinden ve hareketinden, icrâat ve tasarrufâtından mesuldür. Sorumluluk olmayan yerde istibdat ve tahakkum hükmeder. Her iki esas da İslâmiyette istibdâdın meşrû olmadığını gerektirdiği gibi, açık, meşru veya ictihad mahsülü olan hususlarda devlet idâresini, âmme velâyetini elinde bulunduranlara itâat iktiza eder.

    Sahih-i Buhârî’de rivâyet olunduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.v.); “Size Emîr tâyin olunan başı (kimseyi) bir kuru üzüm dânesi gibi bir abd-i habeşî olsa dahi meşrû emirlerinde onu dinleyin, ona itâat edin.” tarzında buyurmuştur.

    Hulefa-yi Râşidin hazretleri vilayetlere âmil yani vali tâyin ettikleri zaman o mahallin halkına, vâliye meşrû emirlerinde itâat etmelerini emrederlerdi. Çünkü itâatsizlik anarşiye, devlet nîmetinden mahrumiyete ve hattâ fitne ve fesâda ve devamında devletin inhilâline yol açabilir. Hattâ birinci Halife Hz. Ebû Bekir Halit’e intihap olunması akabinde îrâd ettikleri hutbede; “… Doğru hareket edersem bana yardım ediniz, kötü ve fenâ hareket edersem bana doğru yolu gösteriniz. Allah[5] ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itâat edin, onlara isyan edersem (onların yolundan ayrılırsam) bana itaatiniz vacip değildir.” buyurmuşlardır. Filhakika, cemiyetin selâmeti, emniyeti ve binnetice yükselmesi bu vechile gerçekleşebilir.

    3. Adâlet:

    Nizam-ı âlemin yegâne medârı (dayanağı) adalettir. Adâlet olmayınca huzur ve sükûn olmaz ve öyle bir devlette beka kalmaz. “Mülkün temeli adâlettir’in mânâsı budur. Kur’ân-ı Kerîm, zihinlerde ve ruhlarda iyice yerleşmesi, tam mânâsiyle kök salması ve binnetîce o sûretle hareketin ihmâl edilmemesi için, muhtelif zamanlarda inzâl olunan müteaddit âyetlerinde adâleti emretmiştir.

    Kısaca adâlet, akıl ve vicdân-ı selîmi tatmin eden, insanları birbirine ısındıran, yanaştıran ve kardeşleştiren, hatta dinleri ayrı olsa bile, beşerî münâsebetleri normalleştiren, muhtelif kavimler arasındaki çekişmeleri ve harbi önleyen bir mefhumdur ki, üzerinde bunun için ısrar edilir, bunun için titrenir, Adaletin aksi, yâni adaletsizlik zulümdür.

    Adalet mefhumu, fert ve cemiyet hayâtında müsâmahaya müsait olmayan, lâubaliliğe ve hoş-görürlüğe mütehammil bulunmayan bir esastır. Meselâ başkasının mal, can, ırz ve şeref masuniyetine hürmet, ahitlere (akit ve muahede) ve emânetlere sadâkat adâlet, ve aksi hıyânettir. Kezâ, kanunların ve her çeşit mevzuatın zengin, fakir, kuvvetli, zaif nazara alınmaksızın tatbiki, hâkimlerin hükümlerinde hatır, gönül nazara almaksızın ve hiçbir kimseden korkup çekinmeyerek hak ile hükmeylemesi, büyük ve küçük her memurun üzerine aldığı vazifeleri vakt-i zamanında görmesi bir nevi adâlet ve aksi adâlete hiyânettir. Bunlar birer misaldir. Özlü olarak denilebilir ki, her işi lâyık olan hal ve keyfiyette yapmak adalettir.

    Adâlet, bir milletin, bir cemiyetin, bir devletin bekası, refah ve inkişâfı için ilk şart olduğundan Rasûl-i Ekrem Efendimiz Hazretleri; “Sizden evvelki ümmetler şu sebeple helâk edildiler ki, onlar içlerinden şeref sahipleri hırsızlık ettiği vakit onu terkettiler ve cezâlandırmadılar. Zayıf hırsızlık ettiği zaman ona ceza verdiler; Allâh’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma (kızım Fatıma) hırsızlık etse muhakkak onun elini keserim (cezâ tatbik ederim).” buyurmuşlardır.

    İslâmiyet’in ilk devirlerinde, nûr-u İslâm’ın bütün dünyâya yayılması, hızla gelişip ülkeleri kuşatması adalet sâyesinde idi. Adâlet öyle bir esastır ki, yakınlık, hısımlık, dostluk, mevki, hatta buğz ve adavet, kin ve düşmanlık onun icrasına mâni olamaz. Cenâb-ı Hak, Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

    “Ey iman edenler! Adâleti dikkat ve itinâ ile ayakta tutun; Allah için hüküm ve şehâdet eden insanlar olun; velev ki hüküm ve şehâdet kendinizin veya ana babalarınızın veya yakın hısımlarınızın aleyhine olsun. İster onlar zengin ister fakir bulunsun Allah ikisine de sizden daha yakındır; hakdan inhirafta keyf ve hevânıza uymayın; hakkı söylemekten çekinir veya hakdan yüz çevirirseniz şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir.”[6]

    Diğer bir âyet-i celîle de şu meâldedir:

    Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun; adâletle hâkimlik ve şâhitlik edenlerden olun; bir kavme olan kin ve düşmanlığınız sizi adâletsizli- ğe sevketmesin; adâleti icrâ edin ki (âdil olun ki), o, takvaya (kulluğa), Allah korkusuna en yakın olandır.”[7]

    Müslümanlar adalet yaptıkları müddetçe şan ve şevketleri yükselmiş ve adâletten saptıkları, onu terkettikleri zaman bu nimetlerden mahrum kalmışlardır.

    4. İçtimai muâvenet (Sosyal yardımlaşma):

    Muâvenet-i içtimaiye, birlikte yaşamanın, yaşayabilmenin şartıdır. Hiçbir fert yalnız başına servet edinmek şöyle dursun, hayat ve maîşetini ve varlığının emniyet ve selâmetini temin edemez. Bu sebeple, insanlar, cemiyet hâlinde yaşamak zorunda kalmışlardır.

    Cemiyette her fert bir ihtiyâcı temin ve biri diğerinin noksanını ikmâl eder. Bundan birçok münâsebât-ı hukukiyye meydana gelir. Bu münâsebetlerin selametle cereyânı, cemiyetin himâyesiyle korunur. Bu halde iktisab olunan mal ve servet cemiyetin ve cemiyeti teşkil eden fertlerin mesaileriyle mümkün olur ve vücuda gelir. Binâenaleyh, yoksulluğa düşenlere yardım, ma’ruf mânâda bir sadaka değil, sosyal bir yardım vazifesidir. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak, farz, vacib ve müstehab olarak yardım emir ve tavsiyelerinde bulunmuştur.

    Bunların başta geleni ZEKÂT’tır. Zekâta dair müteaddit âyât-ı kerime mevcuttur. Müslümanlarca zekât hakkındaki emirler malum olduğundan, bu âyet-i celileleri burada nakletmeyecek, yalnız şu hadis-i şerifleri zikir ile iktifa edeceğiz: İmâm-ı Tirmizî ve Hâkim’in Ebû Hüreyre’den naklettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

    “Malının zekâtını ödediğin zaman, üzerinde olan zekât borcunu ödemiş olursun.”

    İbn-i Hüzeyme ve Hâkim’in Hz. Câbir’den rivâyet eyledikleri diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur:

    “Malının zekâtını ödediğin vakit malının şerrini gidermiş olursun.”

    Mal ve evlât dâima hayır değildir. Cenâb-ı Allah sadaka ve hayırdan uzaklaştırılmış malı, faziletsiz ve hayırsız evladı fitne olarak vasıflandırmıştır. Hayatta hayırlı olan şey, sâlih ameldir, iyi işlerdir.

    Bu hakikatler mü’minin kalbinde yerleşir ve îmân-ı tam ile îman edilirse, gayr-i meşru kazanç peşinde koşulmaz ve meşru yoldan kazanılan malların zekâtı ödenirse, şerri giderilir.[8] Hayatın nasıl gelip geçtiğini ve üzerine cimrilikle abanılıp yığılan malların âkıbetinin ne olduğunu îzâha lüzum görmüyorum. Hayattan ders almış, tarih okumuş, içtimâî vakıaları ibretle takib etmiş idrâk sâhiblerinin ibret alacağı sayısız misâlleri vardır.

    İçtimâî yardım, yalnız zekâta münhasır değildir. Her türlü iyilik ve yardıma şâmildir. Kurân-ı Kerîm’de Bakara Sûresinin 177’nci âyetinde; “Namazda yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz, iyilik ve tâat değildir. İyilik ve tâat, Allah’a âhiret gününe, meleklere, kitâba ve peygamberlere îman, malını, sev gisine rağmen yakınlara, yoksullara, yolda kalan misâfirlere, sâillere, köle ve esirleri kurtarmağa sarf etmektir.” meâlinde olan nazm-ı celîl ile, Âl-i İmrân Sûreşinin 92’nci âyetinde; “Siz sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar iyilik ve tâatde bulunmuş olmazsınız; her ne infak ederseniz muhakkak Allah bilir.” meâlinde olan âyet-i kerîme muâvenet-i içtimaiyenin ehemmiyetine ve yalnız zekâta münhasır olmadığına sarâhatle işâret etmektedir.

    İçtimâî muâvenet, mü’minler arasındaki uhuvveti muhafaza ve takviye ve zenginler ile fakirler ve muhtaçlar arasında vukuu muhtemel düşmanlığı izâle etmek bakımından çok mühimdir.

    5. Uhuvvet-i dîniye:

    Cenâb-ı Hak Ku’ân-ı Kerîm’de, “Mü’minler kardeştir” meâlinde olan âyet-i celile ile, mü’minleri kardeş gibi birbirini sevmeye ve birbirine yardım etmeye teşvik buyurmuştur. Mü’minler, ırkları, lisanları, renkleri ne olursa olsun ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar kardeşçe yaşayacaklar, biri diğerinin mal, can, ırz ve şerefine taarruz ve tecâvüz etmeyecektir. Ancak her fert kendi başına bırakılırsa, yaradılışlarındaki ayrılık îcâbı bu maksat hâsıl olmaz, terhibi ve zecrî teşrî’e ihtiyaç vardır.

    İşte İslâm şerîatı (İslâmî mevzûat) bu sebebe binâen ağır ve hafif cürüm ve kabahatler için cezâlar tertip ve tâyin etmiş ve vukuundan evvel bunlara mâni olmak için nasîhat ve mev’ızalarla beraber, mü’minleri iyilikle emir ve kötülükten men’ vazîfesiyle mükellef kılmıştır ki, bu, umûmî murâkabe mâhiyetindedir.

    Âl-i İmrân Sûresinin 104’üncü âyetinde; “Sizden öyle bir cemâat bulunsun ki, hayra dâvet ve iyiliği emir, kötülükten men’ etsinler; işte bunlar selâmete erişenlerdir.” ve bu sürenin 114’üncü âyetinde; “Allâh’a ve âhirete îman edenler iyiliği emreder ve hayır işlerine koşuşurlar; işte bunlar sâlihlerdendir.” meâllerinde olan âyet-i kerîmelerle, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî’nin rivâyet eyledikleri; “Halk, zâlimi görüp de men’ etmezlerse Allah azâbını umûmileştirir.” meâlinde olan hadîs-i şerîf bu esâsın ifâdesidir.

    Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’e dâir daha bâzı âyet ve hadisler vardır.

    Bu yazı ile İslâm Dîni’nin cemiyetin ıslâhına taallûk eden esasları en kısa şekilde kayıt ve izah etmiş bulunuyoruz; bunlar öyle esaslardır ki, itâat olunduğu ve riâyet edildiği zaman bir cemiyeti behemahal bahtiyarlığa ve saadete kavuşturur.

     

    Ali Himmet BERKİ

    Emekli Temyiz Üyesi

     

     



    [1] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Md. 35’de de âile milletin temeli addedilmiştir.

    [2] İsra Sûresi, Âyet: 23.

    [3] Nisa Sûresi, Âyet: 34.

    [4] Boşanma, âdil sebeblerle olacaktır. Sırf kıskançlık, fakr u zarûret, başkalarına meyil, âilenin yüklediği vazifelerden kurtulmak ilh. gibi sebeblerle yuva, aile ocağı yıkmalara karşı İslâm dininin ikinci önemli ve kutsi kaynağı olan hadisler mevcuttur. Bir tanesini zikretmek kâfidir: “Allah’ın en çok buğzettiği helâl şey boşanmadır”.. “Boşanma sırasında gök titrer.” meâlindede bir hadis mevcuttur.

    [5] Yâni Kur’ân-ı Kerim’deki esaslara uyduğum takdirde. Zîrâ İslâmî prensiplerle idâre edilen devletlerde Anayasa Kurân-ı Kerim’dir. Allâh’ın, beşer zekâ, akıl ve ruhuna da aykırı olmayan esaslarıdır.

    [6] Nisâ sûresi, Ayet: 135.

    [7] Maide suresi, Âyet: 8.

    [8] Mal çalınmak, gasb edilmek, soyulmak, hased mevzûu olmak. sefâhatde tükenmek, hastahanelerde ilaç ve doktor parası olarak sarfedilmek ilh.. gibi şerlerden masûn kalır.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XVII

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den Sigorta ve Kumar

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 4, Sayı 100

    Tarih: 21 Şubat 1326

     

    Sigorta namıyla maruf olan ve sâha-i cereyânı gittikçe tevessü’ eden (genişleyen) muamelenin sûret-i hâzırası itibariyle adem-i meşruiyetinden, ve ukûd-i meşru’adan birine ircâ’ı çaresinin bulunup bulunamayacağından bahsedecek değiliz. İnsanların medâr-ı maişet ve servetlerinin hasbe’t-tâkati’l-beşeriyye (insanın gücü yettiği kadar) muhafaza-i mevcudiyeti ve ticarette emniyet ve terakkinin husûlü için kabulüne lüzum-i kat’î görünen bu muamelenin yerine kaim olmak üzere ahkâm-ı celîle-yi fıkhîyemizin hudûd-i müdevennesi dahilinde ibr akd-i meşrû’, bir mesele-yi fıkhîye bulunmadığı ve’l-hâsıl ahkâm-ı şer’iyyemizin bu gibi ihtiyâcât-ı zaruriye ve mübremeyi kâfil olacak surette ta’dîl ve tevsî’i (zarurî ihtiyaçları karşılayacak bir şekilde değiştirilmesi ve genişletilmesi) bir vazîfe halini almış olduğu hakkında bazı fikirlerce kanaat hâsıl ve hâdis olmuştur ki bizim de en ziyâde tedkîk ve tezyif edeceğimiz cihet işte burasıdır.

     

    Evvela şurasını arzedelim ki halkın emvâlini sigortaya kabul eden şirketlerde kendi sermayelerini müteselsilen yekdiğerine sigorta etmek mutâd olduğu cihetle bir kaza vukuunda mal sahibinin zararını sigortaya kabul eden kumpanya[1] ve o kumpanyanın zararını diğer kumpanyaları ve hatta umum-i kumpanyaların zararını da sigorta şirketlerinde mukayyet olduğu halde kazadan masun kalan emvâlin bedâlet-i taksîtiyeleri telâfi ederek mezkur zararın kumpanyalarla onlara münasebeti bulunan ahâli beyninde inkisam eylemesi sigorta muamalesine, kumpanyalara alet istifade olmaktan ziyade bir reng-i teâvün (yardımlaşma rengi) veriyor gibi görünmekte ise de bir kere de şu ciheti düşünelim ki meselâ hanesini göze aldırılan bir ücret, bir fedakârlık mukabilinde harîk (yanmış) sigortasına koyan adam geceleri rahat rahat uyku uyumasına mani’ olacak derecede derûnunda ukdezen-i ihtilâf (kalp daralmasına sebep) olan bir vesveseyi, bir ihtimal-i ma’kûsu (uğursuz ihtimali) bertaraf etmiş olur değil mi? İşte sigortanın en büyük fâidesini teşkîl eden şu hal, dikkat olununca mezkûr adamın —hiss-i iffet ve hamiyeti ne derecelerde metin ve mükemmel olursa olsun— hanesini muhâfaza husûsunda evvelki kadar dikkat ve i’tinâya ihtiyacı kalmamasından ibarettir. Ki herkes hakkında fazilet-i insâniyesinin za’fına göre bir nisbet-i mütezayide (doğru orantı) ile cârî olan şu hâlin, kesret-i vuku’una meydan vereceği hasârât (hasarlar), ne kadar münkasım (bölünmüş) olursa olsun yine servet-i umumiyeden zâyiat, hem de karşılıksız yani sigortaların tazmin edemeyeceği hasârât değil midir?

     

    Sonra bu hasârât arasında sigortasız emvâla ait olan zâyiât-ı sâriyenin (yayılan kayıpların) zımân-ı münkasımdan (bölünmüş tazminatlardan) da hisse-i telâfisi bulunmadığı cihetle büsbütün heder olup gitmesi ve sigortaya kabul edilen emvâlin bihakkın takdir-i kıymeti ve tâlib olan eşhâsdaki ağrâz ve makâsıdın tedkîk-i mâhiyeti hususunda tesadüf edilecek müşkilât-i azîmeye mebni, içinden çıkılamayacak derecede bir takım entrikalara yol açılmak yüzünden hiçbir şey olmasa yine servet-i umûmiyeye büyük zararlar açılması da başka.

     

    Sigortanın kabulü faraziyesinde sigortasız emvâlin zararını ileri sürmek münasip olmayacağı için herkesin emvâlini sigorta ettirmesi ise cidden baîd (uzak) olduğu gibi bu da zikrolunan felsefelerle ya erbâb-ı müsamahayı veyahut ashâb-ı ağrâzı çoğaltmaktan ibâret olacağı âzâde-i beyandır.

     

    Şurası da şâyân-ı dikkattir ki mesela harîka karşı sigorta ettirilen bir binada yanmak ihtimali son derecede zaîf ve vâhî (boş) bir ihtimal halindedir. Demek ki yanmasından korktuğumuz o bina yanmayacaktır. Eğer yanacak olsa hiç onu kumpanya sigortaya kabul eder mi? Yanmayacağına güvenir ve yanmayacak olan bu binanın bekasından senelerce müstefîd olacağını kaviyyen farz ve tahmin ediyor ki sigorta muamelesine girişir. Şu halde bu istifadeyi bina sahibi kumpanyaya terk etmeyip nefsi için alıkoysa yani sigorta muamelesinden sarf-ı nazar etse (vazgeçse) daha iyi değil midir?

     

    “Kumpanya sigortaya aldığı binayı yanmayacak diye almıyor. Yanarsa o zararı idâresi dahilinde bulunan diğer hanelerden telafi edebileceğini düşünüyor” denilirse bu defa o diğer hanelere nakl-i kelâm edilerek: “Bunlar yanacak mı, yanmayacak mı?” suali vârid olur ve neticede lâzım gelen devir veya teselsül[2] her halde binaların her birinde yanmamak ihtimalinin kuvvetine kanaatle def’ edilebilir. İşte bunlar bir takım hakâikdir (hakikatlerdir) ki kumpanyalar tarafından daha güzel takdir olunuyorlar demektir. Şayet istidlâlimiz mücmel (özet) göründüyse bunu biraz izah edelim:

    Bizim bir binamız varsa kumpanyanın bin binası var. Biz bir tanesi için korkuyoruz da o niye bin tanesi için korkmuyor? Demek kumpanyanın bu bin ebniyeden (binalardan) senede yanmasına ihtimal verdiği mikdar, her halde bunlardan toplanan ücret-i seneviyenin mâdûnunda (yıllık ücretin altında) kalacak bir ehemmiyeti hâiz olabilir. Ki bu ise bir hane hesabına senede çok görülmeyerek verilen paranın ehemmiyeti o hanede yanmak ihtimalinin ehemmiyetinden büyük olduğunu intaç eder. O derecede ki kumpanyalar tarafından bin hane üzerinde icrâ edilen kâr ve zarar hesabının küçük mikyâsı bulunan bir hane hakkında icab edeceği netice-i ma’ruzayı (uğranacak sonucu) kabulde tereddüd göstermek mesela birin ona nisbeti, onun yüze nisbeti gibi olduğuna inanmamak mesâbesinde olur.

     

    Hakikat-i riyâziye (matematiksel bir hakikat) şeklini almağa başlayan nazariyatımızı biraz daha izah edelim: Bi’l-farz (farz edelim ki) yüzde bir buçuk nisbetinde bir ücretle sigorta edilen bir hanede yanmak ihtimali —sigorta şirketlerinin mezkûr ücretle bu ihtimalî mübadeleye rağbet göstermelerinden bi’l-istidlâl— kat’iyyen yüzde bir buçuk derecesine çıkmayıp mesela yüzde bir nisbetinde kalmak lazım geldiğine nazaran bu hanenin kıymeti bin lira olduğu takdirde sigorta ücreti binde on beş ve yanmak ihtimali binde on nisbetinde olur. İşte bu hanelerden bin tanesini birbirine zammetmekle (eklemekle) ücretin bir milyonda on beş bin ve tehlike ihtimalinin bir milyonda on bin derecesine çıktığı görülür. Ki bu suretle bir hane üzerinde yürütülen hesâb-ı nisbînin (orantısal hesabın) biaynihi (aynı şekilde) bin hane hakkında da bâki ve lâ-yetegayyer (değişmez) olduğu tahakkuk eder. Çünkü onun on beşe nisbeti her ne ise on binin on beş bine nisbeti de odur. Çünkü mezkûr bin hane dediğimiz de yine bizim üzerine titrediğimiz tek hanemiz gibi birer haneden müteşekkildir.

     

    Demek ki “Bir evim var, yanarsa sokakta kalırım” diye korkan bir adamın mevkii ile bin haneyi sigortaya kabul eden bir şirketin mevkii arasında tehlike nokta-i nazarından fark olması lazım geldiği kat’î ve riyâzî (matematiksel) bir bürhan ile sâbit iken hane sahibi için korkmakta ma’zuriyet ve şirket için de bir hakk-ı cesâret (cesaret hakkı) tasavvur ederiz ki bu hal mahzâ vâhimemizin (vehm gücümüzün, zihindeki “sanrı” kabiliyetinin) bizi tağlît etmesinden (yanıltmasından) ileri gelir. Eğer bunlar arasında bir fark var ise hane sahibinin sigorta için vereceği taksitleri kendi kendine biriktirmesi mutad olmadığı halde şirketlerin bu paraları zarar ve ziyan karşılığı olarak muhâfaza etmeleri meselesinden ibarettir. Halbuki şu fark, cüz’î bir ihtimam ile bertaraf edilebileceği gibi vâhimemizin (vehim gücümüzün) bizi iknâa çalıştığı fark nev’inden de olmadığı için nazariyat-ı sabıkamıza (önceki teorilerimize) kat’iyyen dokunmaz.

    “Şirketlerde sermaye müteaddid eşhâsın (çok sayıda kişilerin), havâic-i asliye-i maişetlerinden (geçimlerine ait asıl ihtiyaçlarından) fazla olarak âdetâ açıktan para kazanmak maksadıyla ayırdıkları meblağdır ki bunun zıyâı (kaybı), mesela bir âilenin senelerce dişinden tırnağından artırdığı para ile yaptırabildiği bir hanenin zıyâı kadar acı gelmez” denilmek de doğru olamaz. Çünkü bir adamın bir evinin yanması, vukuu muhtemel olmak itibariyle koca bir şirkete ait olan binlerce evlerden bir tanesinin ve hatta bir haylisinin yanması nisbetinde olmayıp şirketin bütün evlerinin demeyim de her halde devam-ı muâmelâtını sektedâr edecek (ticaretinin devamını sekteye uğratacak) kadarının yanması ihtimaline muâdil olmak lazım geleceği biraz evvel serdettiğimiz tedkîkat ile sâbit olduktan sonra teessüs etmiş bir şirketin zeval ve iflâsını, ehemmiyetçe bir ailenin sokakta kalmasından aşağı gibi telakki edebilir miyiz? Halbuki şirketin, şunun bunun zevâid-i emvâlından (mallarının fazlalıklarından) müteşekkil olmakla onun iflâsı yüzünden eshâm-ı mezkûre ashâbının (bahsedilen hisse sahiplerinin) maişet-i asliyelerine (temel geçim kaynaklarına) halel gelmese de başka bir medâr-ı maişeti olmayan şirket müstahdemîninin (çalışanlarının) halleri nasıl olur? Bir de misal-i sabıkadaki (önceki örnekteki) bin liralık yegâne hanemizin birkaç saat içinde yanıp kül olması ihtimalindeki tehlikeden yani def’aten bin liralık bir ziyandan korktuğumuz halde bu hane için sigorta bedeli olarak yüzde bir buçuk hesabıyla her sene verdiğimiz on beş lirayı neden istiksâr etmiyoruz (çoğaltmaya çalışmıyoruz). Çünkü bin liralık hanede oturmak bin liranın hesab-ı vasatî (ortalama hesap) ile yüzde altıdan faizi bulunan altmış lirayı, senevi süknâ (yıllık oturma) menfaati mukabilinde istihlâk eylemek (tüketmek) yahut tabir-i âherle (diğer tabirle) bin liraya yüzde altıdan fâiz vermek demek olduğu halde bu hane kendi malı olduğuna nazaran senede en azdan yüzde bir buçuk nisbetinde de hanenin, eskimek suretiyle re’sü’l-mâlinden (sermayesinden) tenezzül husûle gelebileceği için süknâ bedelinin yetmiş beş liraya veyahut fâiz bedelinin yüzde yedi buçuğa terakki etmesi, insanın kendi malı olan bir hanede oturmak neşvesine (mutluluğuna) karşı göze görünmese bile buna bir de sigorta ücreti olarak yüzde bir buçuk daha inzimamıyla (eklenmesiyle) süknâ bedeli doksan liraya yahut fâiz yüzde dokuza çıkarsa cidden şâyân-ı istiksâr bir hale gelir. Çünkü bin liralık bir hanede müste’ciren (kiracı olarak) senevî elli altmış lira ile oturmak daima mümkin iken bu hizmeti doksan liraya gördürmek, kendi evinde oturmakta başka bir zevk-i istirahat hisseden bir âkıl muhâsibin (akıllı muhasebecinin) dahi işine gelmez. İşte bu, beğenmediğimiz sigorta ücret-i seneviyesidir (senelik ücretidir) ki kirada gezmekle kendi evinde oturmak arasındaki muvâzeneyi kat’î bir surette ihlal ederek ilelebed müste’cir (sonsuza dek kiracı) kalmak tarafına bir rüchân-ı kat’î ve iktisâdî (ekonomik ve kesin bir üstünlük) kazandırır. Ve ahâlide emlâk sahibi olmak hevesini kesreder (kırar).

     

    Bir de bir tek hanesini sigorta etmekle tehlikeyi üzerinden atan adamın iktisaden mutazarrır olacağı (zarar görmüş olacağı) kabul edilmese bile bin hanenin tehlikesini üzerine alan ve bu yüzden para kazanan kumpanya memlekete yabancı olduğu takdirde kumpanyanın kazanmakta ve memleketin zarar etmekte olduğu artık şüphe götürmez.

    Mâba’di var.

    Mustafa Sabri

     

     

     



    [1] Kumpanya (İtalyanca: compagnia), iktisâdî manâda iki veya daha fazla kişinin sermaye veya emeğini birleştirerek ortak ticari faaliyet yürüttüğü bir yapıdır. Türk Ticaret Kanunu’na göre şirketler tüzel kişilik olarak kabul edilip anonim, limited, kollektif ve komandit gibi türlere ayrılır. Kumpanyalar, riskin paylaşıldığı ve belirli sermaye oranında kâr veya zararın paylaşıldığı yapılardır, şirketlerdir. İslam hukukumuz açısından şirket (شركة) olarak bilinen bu yapı, kâr ve zararın adil paylaşımını ve faizden kaçınılmasını esas alır. İslam hukukunda Mudârabe ve Şirket-i İnan gibi şirket türleri bulunur.

    [2] İslâm nazarında “teselsül” ve “devir” ıstılahları, mantık ve kelâm ilimlerinde Hazret-i Mevlâ’nın varlığının isbâtı sadedinde geliştirilmiş fakat bu konuda münhasır olmayan ve kâinatın başlangıcı gibi konuları açıklarken kullanılan mühim birer istidlâl biçimidirler. Bu ıstılahlar, varlık zincirinin-silsilesinin ya da sebepler silsilesinin sonsuz geriye gitmesi yahut bir daire çizmesi ve bunun hiç bitmemesi olan müşkillerin mümkün olmadığının izahı sadedinde geliştirilmişlerdir.

    1. Teselsül:

     هو ترتيب أمور غير متناهية

    “Sonu olmayan varlıklar silsilesi tertip etmektir”

    Teselsül (latincesi infinitum), İslâm mantık ve kelâm ilminde, neden-sonuç/muallil-muallel ilişkisinde sonsuza kadar geri gitmeyi, başka bir tabirle geriye gittiğimizde bir başlangıç “0” noktası tespit edemeden geriye gitme işleminin bit(e)memesini ifade eder. Bir olayın/kişinin/hâlin varlığının başka bir olayın/kişinin/hâlin varlığına onun da daha başka bir olayın/kişinin/hâlin varlığına dayandığı, bu illet olmak, birinin diğerinin varlığı için var olmasının gerekmesi zincirinin ise sonsuz bir geçmişe kadar uzandığı yahut uzanması fikridir. İslâm nazarında, teselsülün muhâl olduğu göz önüne serilmiştir zîra bir olayın veya varlığın bir diğerinin varlığına dayandığı (muallel olduğu) bir dizide sonsuz bir geçmişin olması, zincirin hiçbir zaman bir “ilk sebep” ya da “ilk başlangıç” bulamayacağı manâsına gelir. Bu ise bir olayın var olabilmesi için gerekli olan ilk sebebin yokluğunu ifâde etmekle bu teselsülün varlığı durumunda şu anda varlığını konuştuğumuz şeyin “var olmaması” gerekmektedir. Arzu eden bunun matematiksel ifadesini, olasılık teorisinin girişini teşkîl eden Bayes teoremine göre bunu bulabilir. Her bir durumun varlığı kendisinden önceki durumun varlığına bağlı olacağında o durumun varlığı ve yokluğu ihtimalleri şu andaki durumun da ihtimalini oluştuacaktır. X1’in varlığının ihtimali ½ X1’in sebebi olan X2’inin ¼ şeklinde devam etmekle sonsuza “yakınsamaktadır”.

     

     

    Böyle ifade edecek olursak şu an gözümüzle gördüğümüz X1’in varlığının imkânı Bayes teorisinde “0” dolayısıyla imkansız olacaktır. X1’in ise biz var olduğunu değerinin “1” olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla 0=/=1 olacağı için teselsül çelişki ifade etmekle doğru olamayacaktır.

    Bu bakış açısına göre, teselsül imkansız olduğu için evrenin varlığını açıklayan ilk bir sebebe, yani zorunlu varlığa (vâcibü’l-vücud), Mevlâ’ya ihtiyaç vardır. İslam düşüncesinde bu argüman, evrenin ve olayların mübdî ve mebdesinin Hazret-i Mevlâ olduğunu savunarak teselsülü reddeder.

     

    2. Devir:

    هو توقف الشيء على ما يتوقف عليه

    “Bir varlığın(X1) mevcudiyetinin, varlığı ona muhtaç olan diğer bir varlığa(X2) binâ edilmesidir” (X1-X2’ye X2-X1’e muhtaçtır böylelikle çizdikleri hareket bir daire olmaktadır)

    Devir (tautology), bir olayın varlığını yine kendisine muhtaç olan başka bir olaya dayandırmayı ifade eder. Yani, olay A’nın var olabilmesi için olay B’nin var olması gerekirken, aynı zamanda olay B’nin var olabilmesi için de olay A’nın var olması gerekmektedir. Bu döngüsel mantık ise bir kısır döngü doğurur, çünkü bir olay kendi varlığına sebep olamaz. Misâlen, bir varlığın sebebi, kendinden önce gelen bir başka varlık olmalıdır; aksi halde bir olay kendini var eden sebeple aynı anda var olamaz.

    Devir de İslam mantıkçıları tarafından muhâl olarak kabul edilmiştir, çünkü mantıkî olarak bir şeyin kendi varlığına sebep olması, “neden” ve “sonuç” arasındaki zorunlu ardışıklık-terâhî (تراخي) (takdîm ve teahhür) kuralına aykırıdır. Bu kural, her şeyin kendisinden önce bir nedene dayanmasını zorunlu kılar.

     

  • Yeni İlm-i Kelâm Yazılmalı mı Yazılmamalı mı ?

    Dergi : Sebilürreşad, Cilt 1, Sayı 532-533 

    Tarih : 2 Haziran 1339 

    Müellif : Muhsin-i Fânî ez-Zâhirî

    Sebilürreşad’ın 528.nüshasında üstad, muhterem İzmirli İsmail Hakkı Bey Efendi’nin telif ve tabʿ etmekte oldukları (Yeni İlm-i Kelam) hakkında üstad müşarunileyh ile vuku bulan bir mülakatımızı ihtiva etmekte idi. İsmail Hakkı Bey Efendi beyanatında “İlm-i Kelâm’ın mebânisi ve vesaili ihtiyacı asra göre değişir, hasım başkalaştıkça, muânid değiştikçe ilm-i Kelâmın suret-i müdafaası da başkalaşır. Ancak İlm-i Kelâmın makasıdı asla değişmez, akaid-i asliyye-i İslamiyye tebeddülden masundur.” dedikten sonra yeni bir ilm-i Kelâma ihtiyaç olduğunu îzâh ederek ilm-i Kelâmın dâire-i şümûlüne aldığı felsefenin üç asırdan beri münkariz olduğunu, yerine yeni bir felsefenin ikame olunduğunu, binaenaleyh ilm-i Kelâmın da yeni bir şekil iktisâb etmesi tabiî bulunduğunu beyan eylemişlerdi. İsmail Hakkı Bey Efendi “Yeni İlm-i Kelâm”ın tarz-ı tahrîrinden bahsederek “Herkesin korktuğu skolastik müdâfaâtı kaldırmış, yerine metod dâiresinde müdâfaa ikame eylemiş, felsefe-i hâzıra ile lüzumu derecesinde beraber gitmiş, hem mantık-ı sûrîyi, hem mantık-ı maddîyi elinde tutmuş” olduğunu söylemişlerdi. Tabiî üstâd-ı muhterem beyânâtını ber-vech-i tafsîl okumak isteyen kârîlerimiz Sebîlürreşâd’ın mezkûr Mayıs’ına mürâcaat edebilirler. (Yazı için link : https://www.ikan.sultanahmetvakfi.org/2024/10/26/yeni-ilm-i-kelam/


    Fâzıl-ı muhterem Şeyh Muhsin-i Fânî hazretleri üstâd-ı muhtereme cevap vermekte ve yeni ilm-i Kelâmın yazılıp yazılmaması meselesini mevzubahis etmektedir. Gönderilen makaleyi aynen derc ediyoruz.


    Bu mühim münâzarayı kârîlerimizin vaktiyle takip ederek istifâde edecekleri tabiîdir.


    Sebîlürreşâd Cerîde-i İslâmiyesi’ne

    Muazzez ve muhterem üstâd,

    Sebîlürreşâd’ın 16 Mayıs 1339 tarihli nüshasında, fâzıl, muhterem İsmail Hakkı Bey Efendi’nin “Yeni İlm-i Kelâm” namıyla yazmış ve tab ettirmekte bulunmuş oldukları eser hakkındaki beyanlarını kemal-i hayret ve teessüfle okudum. Aşağıda yazacağım sözlerden bu hayret ve teessüfümün sebepleri anlaşılacaktır.


    Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi zamanında “Resmî bir İlm-i Kelâm” yazılmak içinde bazı teşebbüslerde bulunulmuş idi. Böyle bir kitabın beynelislam yeniden ihtiraslar ve tefrikalar çıkaracağı ve halkı muhtelif mezheplere tabi olan memleketlerde hükümetin herhangi bir fırkanın itikadını tercih ve iltizama ve diğerini tadlil ve tefsike kıyam etmesinden ne gibi fenalıklar vücuda gelebileceğini düşünmüş ve efendi merhuma yazdığım bir mektupta böyle bir şeyden vazgeçmesini rica etmiştim. O “Resmî İlm-i Kelâm”, bugün pek muhterem ve kadim dostumuz üstad-ı muhterem İsmail Hakkı Bey Efendi’nin yazdıkları “Yeni İlm-i Kelâm”a nispeten daha az tehlikeli olacaktı.


    Bu yeni eser, bizi ebediyen uzaklaşmış olduğumuzu zannettiğimiz cedeliyyat-ı kelamiyye ve münakaşat-ı lafziyyeyi âlem-i İslam’da yeniden uyandırmış olacaktır. Bu ilmin Müslümanlıkta ne zaman ve nasıl meydana çıktığını düşünecek olursak, o zaman onun faidelerini veya mazarratlarını tamamen anlayabilir ve bunun için de yine üstadın “Muhassalü’l-Kelâm ve’l-Hikme” unvanlı eserinden istişhad edebiliriz. “Kelamiyyat” tabir edilen felsefe-i diniyye, sulta-i diniyyeyi Hicaz’dan Irak’a getirmek isteyen ve bir ikisi müstesna olmak üzere, devr-i hükümetleri Müslümanlık için bâis-i sefalet ve dalalet olan Abbasî halifeleri zamanında vücut bulmuştu. Vahdete ve tevhid ve ittihada müstenit bir din ve şeriat olan Müslümanlığı parçalayan ve ortaya mezhep ve itikat ihtilafları çıkarıp bugüne kadar devam eden teraddî-i İslamî’yi ihdas eden onlar idi. İsmail Hakkı Bey Efendi bahsettiğimiz eserlerinde bu ilmin eşher-i mebahisi Kelam yani Kur’an’ın mahluk ve gayri mahluk olması meselesidir [Muhassal’ül-Kelâm ve’l-Hikme, Sahife 30] buyuruyorlar. Ortaya böyle bir mesele çıkaran ve bu yüzden Müslümanları birbirine düşüren bir halife-i Abbasî idi. Bu adamlar her şeyden evvel Hicaz’ın tefevvuk-ı dinîsini imha etmek istiyorlar ve bunun için daima yeni yeni çareler arıyorlardı. Diğer taraftan da “Kadisiyye” mağlubiyetinin acısını çıkarmak ve Araplığın ellerinde karîn-i inkıraz olan İran saltanat ve medeniyetinin intikamını almak isteyen İran mütefekkirleri ve vatanperverleri böyle bir cereyandan istifade etmek yollarını buldular. Yine Abbasilerin himmetleriyle ve şüphesiz bir su-i fikir ve niyetle Yunanca’dan Arapça’ya tercüme edilen felsefe kitaplarındaki mebahis imdada yetişti ve aklen müstebʿad addedilen ahkâm-ı Kur’aniye ve diniyenin tevili imkânı husule geldi ve Müslümanlık ile hiçbir alaka ve münasebeti olmayan nazariyelerden dinde bahisler görülmeye başladı.


    İşte, “İlm-i Kelâm” bu devrin eseridir. Dinin basit ve sade itikadlarına mukabil Mantık’ın ve Yunan felsefesinin baş döndürücü ve göz karartıcı fikirleri ve nazariyeleri ileri sürüldü ve ukalâ-yı seb’a-i Yunaniye’den Aristo “Aristoteles” namıyla ve muallim-i evvel unvanıyla harim-i İslâma sokuldu. Platon “Eflâtun-ı İlâhî” adıyla ve Calinus’a “İmam” sıfatı izafe edildi. Aristo’nun bir peygamber olduğuna ve kavminin onun risaletini tasdik etmediklerine dair burada bir hadis bile gördüğümü hatırlıyorum, ki şüphesiz mevzudur. Bu gafletler ve dalâletler yüzünden kelâm ve akaid kitapları Meşşâiye, İşrâkiye, Revâkiye, İndiye ve İnâdiye… gibi mezâhib-i felsefiye ile doldu ve hidâyet-i İslâm ve din ile hiçbir alâkası bulunmayan bu caʿliyyat ve safsatalardan Müslümanları kurtarmak kabil olmadı. Bugün Kelâm tabirinin menşei bile bu ilmin (?) nereden meydana çıktığını göstermeye kâfidir. Üstadın müsaadelerine mağruren arz edeyim ki Kelâm tabiri zannedildiği gibi – el-kelâm fî kezâ – beyanlarından değil, bir lafz-ı Yunanî olan “logos” kelimesinden alınmıştır ve tamamen bunun lafzan ve manen mukabilidir.


    Yirminci asır medeniyetinde Müslümanları vahdet-i diniye ve itikadiye etrafında toplamak bir farizadır ve bu ihtiyaç bugün her tarafta hissedilmektedir. “Fıkıh”, “İlm-i Usûl-i Fıkıh”, “Tefsir ve İlm-i Usûl-i Tefsir” gibi İslami İlimler dururken ve Kur’ân-ı Mübîn’in ihtiyacât-ı asriyeye muvafık bir tefsir veya tercümesi bile henüz yapılmamış iken, zalâm-ı tarihe karışan ihtilâfât-ı mezhebiye ve cedeliyât-ı kelâmiyeyi yeniden ihya etmek ve fakat bu defa Muallim-i Evvel’lere, Eflâtun-ı İlâhîlere, İmam Calinuslara, Ferfuryuslara… mukabil Locke’a, Malebranche’a, Kant’a, Descartes’a, Auguste Comte’a, daha bilmem kimlere baş vurup bu yabancıları harim-i İslâma almak… lüzumsuz ve faydasızdır. Din-i mübin-i İslâm’ın garbın nazariyyât-ı felsefiyyesiyle muhtac-ı teyid ve tahkim akidesi yoktur. Diğer taraftan da, nusûs-ı Kur’âniyeyi ve hatta bazen tamamen redde râci olan ve âyâtı hatta rey ve nazara tâbi bulundurup bunu da kitap ve sünnete tercih eden bir ilm-i kelâmın Müslümanlıkta bir yeri olamaz.


    Mebnâ-yı ilm-i Kelâm, Kelâmiyyûnun tariflerine göre, âlem ile Sâniʿ-i âleme istidlâl ise, Şinasi:


    Varlığın bilme ne hacet küre-i âlem ile

    Yeter isbatına halk eylediği zerre bile


    sözleriyle bütün bu ilmi en mahsus ve makul bir tarzda hülâsa etmişti.


    Numan bin Sabit, Şâfiʿî ve Ahmed bin Hanbel gibi dinin – Rıdvanullahi aleyhim ecmain – Kelam ve Kelamiyat hakkındaki hüküm ve kanaatleri de calib-i itibar olmak lazım gelir. İmdi, din imamlarının İlm-i Tevhid nâmı altında tedvin etmiş oldukları ilm-i akaid, Müslümanlar için kafidir. İlm-i kelam unvanıyla akaid-i ehl-i bidatten, bugün nam ve nişanları kalmayan mezahib-i batıla ve fırak-ı dalleden bahse girişmek ve yeni bir İlm-i Kelam yazmak içinde Probabalizm, Pozitivizm, Materyalizm, Dogmatizm… ki iman-ı İslam ile hiçbir münasebeti olmayan nazariyyat-ı felsefiyyeyi akaid-i İslamiyeye sokmak faidesizdir فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَال. 


    Bizim itikadımızca memleketin ve bilhassa gençliğin muhtaç olduğu kitap bir ilm-i haldir. Akaid-i diniyyeyi vaz-ı ilahiye ve sünnet-i Resule göre tedvin edecek böyle bir eser, bir Müslümanın Allah’a, kendi nefsine ve insanlara karşı mükellef olduğu feraiz-i diniye ve vecaib-i içtimaiyye ve vezaif-i ahlakiyye’yi câmiʿ olmak ve hidayet ve dalalet yollarını edille-i Kur’aniyye’siyle bildirmek lazım gelir. Kelamiyyatın yeniden ihyası emeli, muhterem üstadımıza atfen bais-i hayret ve netice itibariyle de mucib-i teessüftür.


    İman ve İslam, cedeliyyat-ı kelamiyyenin değil, Hakk’ın fazl-ı ihsanı ve eser-i hüdasıdır. يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاء (Sure-i Tevbe). 


    Bâkî ihlas ve hürmet.


    Beylerbeyi – 25 Mayıs 1339                                                     Şeyh Muhsin-i Fani ez-Zahiri


    Link:https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1339_21/1339_21_532-533/1339_21_532-533_EZZAHIRIMF.pdf 

    Hazırlayan ve Editör : M.Salih Yıldız

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar XVI

    Yazı Başlığı: Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den Musikî

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 3, Sayı 63

    Tarih: 24 Mayıs 1326

    اذا كان رب الدار بالدف مولعا

    فشيمته اهل الدار كلهم لرقص

     Ev sahibi şevklendirirse vurarak defe

    Ev halkının hepsinin adeti olur raks etmek

     

    Gerek doğrudan doğruya mehâric-i mahsûse-yi fıtriye (ağızdan çıkan sesler) ve gerek alât-ü edevât-ı sınaiye (çalgı çengi aletleriyle) vasıtasıyla icrâ edilen nağamât-ı musikiye (müzik nağmeleri) envâ’ ve suver-i muhtefilesine göre hürmetine, kerâhetine ve hatta cevâzına dair ahkâm ve akvâl-i Şer’iyye mevcut olduğu malum bulunmakla beraber her halde dîn-i İslâmın, musîkîyi sûret-i mutlakada kabul etmekten, buna karşı tamamen nazarı bî-kaydî ile bakmaktan muctenib görünmekte olduğu malumdur ki işte biz de asıl bu ikinci nokta hakkında yani dîn-i İslâmın musikiyi bilâ kayd-ü şart tecvîz veya tahsîn etmeyerek buna karşı velev kısmen bir vaziyet-i ihtirâziye ahzetmekte (sakındırıcı bir konum edinmekte) olmasının sırr-ü hikmetine dair beyân-ı mütalaa edeceğiz.

     

    Zevk-i aşinâyân-ı marifet nezdinde büyük bir kıymet-i ruhnüvâzı hâiz olan bu san’at-ı nefîse hakkında şeriât-ı garrâ’nın şu muamele-i mütekayyidânesi (kısıtlayıcı tutumu), nağâmât-ı musikiyenin neşve-i esîrini takdir edemeyen bazı tabay’-i kâsiye (kararmış ve dar tabiat) ashâbının hâline kıyas olunmak asla caiz değildir. Belki dîn-i İslâm musikinin tab’a ne kadar hoş geldiğini, asabımızı ne derecelerde gıcıkladığını bizden ziyade takdir ettiği için buna karşı lâ-kayd (sınırsız derecede izin veren tutumda) kalmayı muvâfık görmüyor. Zaten en tatlı, en zevk verici şeyde mevcut olan en gizli mahâzîri keşfetmek hususunda dînimiz gayet müstesnâ bir çeşm-i binâya maliktir ki bu da beyne’l-edyân ulüvv-i menziletine (Dinler arasında en yüce bir mevkiye sahip olduğuna) şehadet etmektedir. Öyle ya bir dîn-i semâvî, beşeri kendi akıllarıyla anlayamayacağı hakaîka îsâl etmelidir ki şan-ı hadiyânesiyle mütenasip olsun.

    İşte musiki evvela mâlâyani ile iştigal kabilinden olmak hasebiyle meşguliyet şeklinde bir atâlettir (meşgul olmak şeklinde bir tembelliktir) ki kumar bahsinde dahi beyan edileceği vechile atâletin bu nev’inde yani esaslar için bir işin sırasına geçmiş bulunanların da mündemiç olan atâlet-i muzâ’afe (kat kat artmış tembellik) demek nazar-ı dikkatinden gizlenmemiştir. Saniyen musikiden alınan lezzet, edilen istifade derin bir manâ-yı hevâperestiye racidir (nefsine uymak anlamına sahiptir). Dîn-i İslâm ise gerek atâletin ve gerek hevâperestliğin hasm-ı yegânesi olduğu cihetle bunları saklandıkları emâkinde (yerlerde) arayıp takip etmek vezâif-i mühimmesidendir. Musikinin atâleti ihtiva eylediği pek kolay teslim olunacağına rağmen enzâr-ı dakika (ince eleyen görüşler) bu hususta hiç tereddüt etmez. Çünkü bir kere musiki için bir nef’-i uhrevi (ahiretlik bir fayda) tasavvur olunamaz. Dünyaca ise karın doyurmaz tabirine mâsadak (uygun) olacak surette faidesizdir. Fakat musiki sayesinde mesela Avrupa’da te’mîn-i maîşet eden ve belki servet-i azîmeye nâil olan pek çok hânendeler (okuyucular, solistler), sâzendeler (çalanlar, çalgıcılar) mevcut olduğu halde bunun menâf’-i mâddiyesini (maddi faydalarını) inkâra nasıl cesaret olunur? Denmek de şöyle edilsin. Çünkü te’mîn-i maişet (kazanç sağlama), haysiyet-i insâniye’ye nakîsa îrâs etmeyecek surette olmadıkça (insan haysiyetine bir ekslik getirmediği sürece) istirâhât-ı bedenîyeyi kâfil olamadığı için nazâr-ı itibardan sâkıttır.

    Lakin biz de serdeylediğimiz nazariyâtta garâbetten garâbete intikâl ediyoruz. Bunun tenkîs-i haysiyet (insan haysiyetini azaltması) neresinde? Yine acele buyurulmasın. İnsanları gâyetü’l-gâye (son derece büyük bir şekilde) eğlendiren bütün sanatlar tab’-ı selîm (doğru tabiat, karakter) nazarında sanây’-i hasîseden ma’dûddur. Bu gibi sanâyi’ erbâbının pây-ı iktidar ve iştihârına nisâr edilen alkışlara (güç ve şöhretleri için saçılan alkışlara), ihtirâmlarla, belki istirhâmlara bakınız. Bu ihtirâmlar, istirhâmlar taraf-ı mukâbilden bir rîze-yi haysiyet (haysiyet kırıntısı) koparmak ve bu zarârı belli etmemek üzere hüsn-i mefâheretini (övünmek güzelliğini) okşayarak îkâ’ eylemek manasına olduğu için dirîğ edilmez (kınanmaz). Cevher-i ismetinden ihtilâs edilmek (temizliğinden bir parça aşırılmak) istenilen kadınlara karşı da pek çok evzâ-ı ihtirâmiye (hürmet davranışları) gösterilir.

    Hânendelik ve sâzende[lik] için mevcut olan şu (Eğlendirmek) noktâ-yı nazarından kızlarına çalgı öğretmiş olmakla mübâhî (övünen, gerinen) görünen ebeveynin aklına ve hürmet-i nisvân meselesi en muazzez kavâidinden addolunan (kadın haklarına saygı göstermek en yüce kurallarından kabul edilen) Avrupa medeniyetini taklîd levâzımından olmak üzere dest-i izdivâcına tâlib olduğu kızın çalgı bilmesini arzu eden beylerin hâline taaccüb etmek lâzım gelir. Bir kadının, zevcini eğlendirmek iktidârına mâlikiyeti meâyibden değil mefahirden (ayıp ve kusurlarından değil de övünülecek özelliklerinden) olması iktizâ edeceği ve çünkü kadının, zevcini refâkatiyle memnun ve mes’ûd etmesi kendisi için bir vazîfe-yi tabîiyye olduğu makâm-ı i’tirâzda söylenemez. Çünkü refâkatiyle mes’ûd olmak, eğlenebilmek mütekâbil (denk düşen) bir menfaattir. Şu hâlde çalgı bilmek şartının kadın tarafından erkeğe karşı dermeyân olunmak ve mezâyâ-yı racüliyyesine (erkeklik özelliklerine) güvenen bir zevcin çalgı çalmasını bilmediğinden dolayı  kıymet-i zevcîyyesi (eş olmak kıymeti) noksan görülmek ne kadar garîb ve ne kadar gülünç geleceği tasavvur buyurulsun. Hânendegân ve sâzendelere nisbetle bestekârlar bir dereceye kadar yukarıda îzâh edilen zillet-i hafîyyeden (gizli eziklikten) âzâde gibi görünürlerse de yekdiğeri sâyesinde muhâfaza-i revâc (talep edilmek halini korumak) edebilen bu san’atlar birbirinin nîk ü bedine (iyilik ve kötülüklerine) az çok iştirâk etmekten kurtulamamaları lâzım geleceği gibi şurası da mahsûsdur ki esâtize-i ulûmun (ilim ve bilim üstatlarının) sâha-i tedrisinde (çalışma sahalarında) yükselen emvâc-ı vakâr (saygınlık dalgaları) ve iftihâra bedel karşılık) esâtize-i bestekârânın (müzik bestesi hocalarının) muhît-i ta’lîminde (öğretim ve öğrenim sahalarında) hafîf-meşrebâneliği (hafif meşrep, rahat ve küçük olmak halini) işmâm eyleyen (kokusunu veren) bir havâ-yı halâ’at intişâr eder (pis bir hava yayılır). (Kırkından sonra saz çalmak) ne demek olduğunu elbette takdîr ederiz. Onun içindir ki meselâ vükelâdan bir zât hakkında velev en nefîs en musann’ bir şarkıyı ta’lîm etmek muhill-i haysiyet (haysiyet ve gurunu ihlal eden) ve kendisinden öyle bir şey istirhâm büyük bir cür’et add olunur. Hâlbuki ulûm ve fünûn tedrîsâtı büyük küçük herkes hakkında medâr-ı izdiyâd-ı şân ve şeref (gurur, şeref ve itibarını yükseltmek, çoğaltmak vesilesi) olmak îcâb etmez miydi?

     

    Bir bestekârın şâkirdânı (sevenleri ve takipçileri) huzurunda bağırıp çağırmak hikkat ve mezelletine (alçaklık ve basitliğe) düşmeksizin henüz bilcümle âsâr-ı mûsikiye hakkında kâbil-i tatbîk olmayan nota usûlü sâyesinde kendi hücre-i tenhâyîsinde neşr-i âsâr (köşede yalnız hücresine eserlerini yayınlamak) edebilmesini dermeyân eyler. İşte bu hususta bir çâre-i tesettür bulunmuş olmakla tesellî kabilinden olacağı cihetle bize cevap olmak şöyle dursun müddeâmızı (iddiamızı) zımnen teslim yerine geçer. Mûsikî için yukarıdan beri teşrîhine çalıştığımız mehâzir (açıklamaya çalıştığımız sakıncalar) bununla te’mîn-i maîşet eden sünûfa (müzikle hayat geçimini sağlayan sınıfa) âit olup kendi kendileri veyahut ahbâbı kandırılmakla kâffesinin müstemi’îni hakkında atâlet (hepsinin dinleyicilerinin tembellik) mahzuru teşrîh ihtiyacından müstağnî bir vuzûh ile nümâyândır (açıklamaya ihtiyaç duymayacak bir şekilde gözle görülebilir). Mûsikî dinleyenler bu müddette cemiyet-i beşeriye için bir şey yapmış olmayıp yalnız bir hayli paraların birçok ceplerden çıkarak bir cebe girmesine yardım etmiş olurlar. Sonra bu paraların mukâbilinde bu adamlar ne almış oluyorlar? Hiç!.. Bakınız: Bir kunduracı size paranız mukabilinde bir kundura verir.. Fakat sizde o kundurayı giyip mesela dükkânınıza gidersiniz. Bilfarz kitap satarsınız… Hem kendiniz kazanırsınız hem de bir taraftan o kitapların mündericâtından memlekete ulûm ve fünûn öğretirsiniz. Kitabın tâb’ine (basana), mürettibine (dizgisini yapana), müellifine (yazarına), kâğıdını i’mâl eden fabrikaya, pamuğunu istihsâl eden zirâate ve diğer taraftan kunduranın köselesini yapan sanatkâra, hayvanı yetiştiren inekçiye kazandırmış olarak birçok menâfi’-i müteselsile-i içtimâiyeye (zincirleme toplum faydasına) hizmet etmiş olursunuz.. Lâkin mûsikîye gelince onun da âlât ve teferruâtını ihzâr (müzik aletleri imâl) edenlerle âlât-ı mezkûreyi sâmi’a-i takdîrinize karşı isti’mâl edenler müstefîd oldukları halde bu silsile-i istifâde artık sizde münkatı’ (bu fayda zincirisi sizde kesilmiş) olur.

    Sizin para sarf ederek mûsikî dinlemeniz bir araba tutarak tenezzüh etmenize de benzetilemez. Çünkü bu surette arabacıya kazandırdığınız gibi kendiniz de sıhhat edeceksiniz.  İstifade ile hani o silsile-i ihtiyâcât-ı beşeriyenin bir cüz’-i mütemmimi olan işinize daha güzel çalışırsınız ve ayrıca erbâb-ı tenezzüh için hazır bulunan arabalar evkât-ı sâirede doğrudan doğruya işlerine gidenler hakkında da medâr-ı teshilât (kolaylık vesilesi) olur. el-Hâsıl tenezzüh (gezinmek) başka musîki dinlemek başkadır. Bugün havanın yemek ve içmek derecesinde bir gıda-yı mühim olduğu ve tebdîl-i havâ vesâyâ-yı sıhhiyenin müntehâsı bulunduğu kadar bir hastanın musîki dinlemesine de lüzûm-ı tıbbi gösterilirse buna bi’t-tab’ bir şey denmez (hava değişikliğinin sağlığa faydalı olması gibi bir sonuca ulaşması şeklinde müzik dinlemek de kendisiyle edinilebilecek bir sağlık faydası lüzum görülüyorsa ona da bir şey denemez). Fakat tedâvi bi’l-musiki (müzikle tedavi) tabiri yakın zamanlarda epeyce me’nus bir terkîb (alışılan, beğenilen bir kullanım) haline gelmekle beraber henüz reçete ile musiki verildiği işitilmemiştir (doktorların müzik dinleme reçetesi verdiği işitilmemiştir).

    Şimdi gelelim musikinin mutazammın olduğu manâ-yı hevâperestiye (içinde bulundurduğu nefse uymak manasına): İhtizâzât-ı musikiye ile meşbû bir hevâ-yı müskirin cereyânına (müzik tıkırtıları ile dolu olan bir ortamın sarhoşluğuna kapılan dinleyici) maruz olanlar acaba hangi nev’i tesiri altında bulunuyorlar? Bununla hâsıl olan te’sirât hayli mütenevvi (çok fazla türe ayrılmış) olup bir garîbe âlâm-ı iğtirabı (gariplik acılarını), bir yetime bîkesliğinin (kimsesizliğin) acısını, bir hastaya hazân-ı ihtizârı (ruhuna hüzün getirmeyi), bir pîre harâb-ı ömrünü (ömrünün kötü geçmekliğini) ve bazen de bir sermest-i ikbâle sâadetinin tarab-ı merkusinı ihsâs (ikbâl sarhoşu olanlara mutluluğun dansını hissettirerek) ederek; hulâsa mahzûnun ye’sini ve memnûnun neşvesini artırarak şûun ve vekâyi-i âlemin reng-i aslîlerini (hüzünlü kimsenin ümitsizliğini mutlu kimsenin neşesini arttırarak olaylar ve durumların asıl görüntülerini) biraz daha koyulaştırır ve insanların vekây’-i mezkûreyi hudûd-i i’tidâl hâricinde istikbâl ve telakkî etmelerine (insanların bahsettiğimiz olayları itidal dairesinin dışında aşırı bir şekilde değerlendirmelerine) sebebiyet cihetiyle bi’l-hâssa te’sirât-ı kesûliyeyi (tembellik etkisini) artırır. Hele şu ta’dâd olunan sûretlerin bütün fevkinde olarak hissiyât-ı âşıkâneyi tahrîk etmesi (aşıkça hisleri hareketlendirmesi) vardır ki artık bu cihet musikinin sihr-i beyânı için bir manâ-yı mutâbıkı mesabesindedir (sihir olduğunu göstermek için denk düşen bir anlamı konumundadır). Bundan nâşidir ki mükellef bir bezm-i musikinin sagar ve dilber lâzım-ı gayr-ı mufârıkı (kadeh ve güzel bir kadın müzik meclisinin ayrılmaz bir parçası) halinde bulunur. Nitekim en mühim, en üryân esrâr-ı aşk ve sevdâ evvelâ şiir ve saniyen musikî kisveleri altında – bazı nisvânın tesettür ederken kendilerini daha cazibedâr (örtünerek daha çekici) bir surette gösterdikleri gibi – bir kat daha açılarak mevki’-i ilân ve itirâfa vaz’ olunur… Yahut halecân-ı iştiyâk ile lisân-ı uşşakta terkîb edemeyen kelimât-ı muhabbet bu iki mikyasın revâbıt-ı nâzımesi sayesinde bir şekl-i tayyün (yoğun özlem duygusu ile aşıkların dilinde kıvam bulamayan sevgi sözcükleri bu şiir ve müzik kabiliyetlerinin nazımlı ifade bağları sayesinde belli bir ifade edinir) ahz eder. Bunlara mebnîdir ki mesela: Ben bir güzelin aşkından sabaha kadar uyuyamıyorum yanıyorum çıldırıyorum demeye sıkılan bir adam bu mazmûnu şiir ve musikî kuvvetiyle alâ melei’n-nâs (insanların içerisinde) bağıra bağıra tebliğ ve ifade ederse küstahlık etmiş sayılmaz. Hele ağzından izdivâc kelime-i meşruâ’sının işitilmesi bile istinkâr olunan genç kızların zamanımızda olduğu gibi gelin olmak için iktizâ eden esbâb-ı tekmiliyeden madûdiyeti itikâdının (evlenilmek için gereken şartlardan birisi olması inancının) bahşettiği cesâret ve salâhiyetle en derin, en vâzıh cümel-i aşıkâneyi (aşıklık cümlelerini) alenen meşk etmelerine, kızlarını akıl ve hikmet ve hazm-ü basîret dairesinde büyütmek isteyen ebeveynin muhâkemesi nasıl müsait olur bilmem? Asr- ahîr hükemâsından (son devir filozoflarından) bazılarının: Genç kadınları işsiz bırakılıyorlar, kendilerine başka işler bulmak için düşünürler dediğine göre çalgı ile meşgul olan kadınlar o gibi düşüncelere doğru müfekkirelerini çekip götürecek mukâvemetsiz bir rehber bile bulmuş olurlar.

    Lâkin tahayyülât-ı aşk u sevda fenâ bir şey midir? Aşk kadar hissiyâta rikkat ve ulviyet ve insana melekiyet bahş eden hangi şey vardır? O derecede ki bu hâl erbâbının yanık kalplerinden kopan enîn-i tefâhura (acı övünçlerine) kulak vermemek, gözyaşlarıyla hemcereyân olan seylâb-ı müdafâatın (aşıkların gözyaşlarıyla aynı yönde akan müziği savunan selin) önüne durmak mümkün olmaz. Pek doğrudur amma yine bu nâzik ve muazzez mesele kadar su-i istimale kabiliyeti olan bir şey de yoktur. O halde ki Hoca Nasreddin Efendi merhûmun: “Başınızdan aşk ve alaka geçti mi?” sualine cevap olarak  “Bir defa geçiyordu üzerimize adam geldi” dediği kadar vardır. Ale’l-husus aşk ve sevdâ karşılıksız olamadığı halde nisvân hakkında hayli mahzur (sakıncalı) görünür. Hatta bir erkek yalnız kendisini seven bir kadını tazîz edebilir (bir erkek yalnızca kendisini seven bir kadını yüceltebilir). Bundan başka hiçbir kadının hiçbir erkek hakkında aşk ve sevdâsını mazur görmediği gibi evvelki kadına da evvelki erkekten mâada insanlar tarafından bir kıymet ve haysiyet verilmez.

    Musiki hakkında serdedilen şu mütâlâattan şiirin en latîf kısmını teşkîl eden tegazzül (ölçü ve uyakla gazel söylemek) hakkında da bir fikir istihsali pek kolaylaşmıştır. Methiye ve hicviye kısımları ise birincisi alel-ağleb (çoğunlukla) dalkavukluk ve ikincisi ale’l-umum ayıpçılık olmakla pek iyi bir şey değillerdir. Hikmet ve mevâzı’ nev’inden olan eş’ara gelince biz de bir şey demeyiz. Nitekim şiir hakkında fikr-i İslâmî ceyyidine ceyyid ve redîsine redî (iyisine iyi, alçağına alçak) denmek ile telhîs edilmiştir.

    İşte meârif-i nefîsenin başka enfesi bulunan şiire karşı da mütereddit bir nazarla bakılmasının sebebi fenâlığının iyiliğine galip olmasıdır. Hatta tahsîl-i ulûm ve fünûn hengâmında bir talibin şiire inhimâki (ilim ve bilimler öğrenmek kargaşasında şiire kapılmak) hayırlı asarından add olunarak asr-ı ahîr medeniyetinde dahi pek hoşnutlukla telakki edilmez. Şiirin re’sü’l-mâli (sermâyesi) neden ibaret olduğu şairlerin kendileri tarafından itiraf olunarak:

    Sermaye-i şairân tükenmez

    Dünya tükenir yalan tükenmez

    Denilmiş. Ve onların henüz bu gibi itiraflara yaklaşmadıkları bir devirde: (يقولون ما لا تفعلون و الم تر انهم في كل واد يهيمون)(“Ve yegûlûne mâ lâ yef’alûn (ve elem terâ) ennehüm fî külli vâd yehîmûn)( Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?, Şuârâ sûre-i şerîfesi 225. Âyet-i Kerîme) tarzındaki beyanât-ı Kur’âniye ile meslekleri tanıttırılmıştır. Ma’hazâ şiir, teşhîz-i ezhân ve tezyîd-i malumâta medâr (zihni kuvvetlendirmek ve bilgiyi arttırmaya sebep) olması cihetiyle musikiye kıyas kabul etmeyecek surette hâiz-i ehemmiyettir.

    Musiki bahsine nihayet vermeden şurasını söyleyelim ki eğer bunun hissiyât üzerinde icra edeceği te’sirât bir nev’i gıdâ-yı ruhânî hâlinde mutlaka insanlar için lâzım ise Dîn-i İslâm’da tilâvet-i Kur’ân mes’ele-yi mühimmesi bu ihtiyâcı daha âlî bir surette kâfil bulunmaktadır. Nitekim tilâvet-i Kur’ân esnasında teganni (nağmelemek) müstehab olduğu da bunu müeyyiddir. Ancak burada şayân-ı dikkat bir nokta vardır ki o da Kur’an okunurken teganni etmenin bir taraftan da mezmûm (yerilmiş) olmasıdır. Yani hâl-i tilâvette teganni bazı Ehâdîs-i Şerîfe ile tavsiye edilmiştir, fakat Ulemâ-yı Şeriât teganni ile tilâvet aleyhinde bulunurlar. Mesele her iki tegannî beynini tefrîk ile hal olunur:

    Teganni Kur’ân’ın kavâid-i tecvidini ihlal eder veya musikiye tatbikân yapılırsa mezmûmdur. Kari’in (okuyanın) hüsn-i tabiâtı nispetinde icra edeceği elhân-ı latîfe (incelikli duruş ve vurgular) memdûhdur. Nağâmât-ı musikiye esas-ı maksûd ve bizzat olarak Kur’ân’ı ona alet-i icrâ ittihaz etmekten tevakki (korunmak) için sûret-i mezkûre son derecede makuldür. Bundan nâşidir ki musiki dairesinde beste edilen asâr ve eş’ârın güfteleri bihakkın anlaşılamayıp mücerred kıymet-i sınâiyeleri nakdedilegelmektedir (eleştirilegelmektedir); ve taksim namı verilen asvât-ı musikiyede (musiki seslerinde) bir dereceye kadar manâ anlaşılır da bunun icab ettirdiği nevâkıs sanatın arasındaki heyheylere itmâmına mecburiyet hasıl olur ki bittabi bu gibi ahvâl, Kur’ân’da vukûu tecviz olunan şeylerden değildir.

    Bir de hüsn-i tabiat ve kâbiliyyet-i sıfâttan mahrûm bir adamın musikisi de dinlenmez. Bu meziyeti haiz olanlara gelince dikkat edilirse elhân-ı tabiiyyeleri elhân-ı mekteb-i musikiyelerinden daha latîf ve müessirdir. Müddeâmız istiğrab edilmesin… Nîce meşâhir-i huffâz biliriz ki malûmât-ı musikiyelerini ileri götürdükçe tilâvetlerinde evvelki kadar halâvet ve bekâret (nice hafızlar musiki bilgilerini arttırdıkça ve bunu tilaveyetlerine uyguladıkça önceki kadar okuyuşlarında tatlılık ve güzellik) kalmamıştır. Hâsılı musiki-yi tabîi musikî-yi müktesebden daha mukadder olmak lazım gelir. Çünkü bunlardan birincisi icâd-ı mahz olduğu halde diğeri elhân-ı müsta’mele-i fenniyeyi taklîtten ibaret kalır. Bu makamda bir delîlimiz daha var: Bir milletin musikîsinden diğer millet lezzet alamayıp onun da kendi musikîsine meclûb olduğu görülüyor. Demek ki musikinin te’sîri husûsiyeti nisbetinde oluyor. Şu halde âdemin lahn-ı tabîisi musiki-i fenniyenin dahi fevkinde olarak musiki-i şahsiyesi demek olur.

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

     

     

     

     

     

     

  • İslam’da Tevekkül

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, Cilt 3, Sayı 34

    Tarih: Ağustos 1956

    İslamiyet’te yanlış tefsire maruz kalmış bazı mefhumlar vardır. Bunlar kısmen dini felsefeye, kısmen hak ve tekvin akidesine taalluk eder. Bu mefhumlardan biri de tevekkül mefhumudur. Bazı kimseler Müslümanların gerileme sebeplerinden birinin de tevekkül akidesi olduğunu iddia ederler. Bunlar İslam dininin maksadına vakıf olmayan veya bi’l-iltizam zihinlerde şüphe ve tereddüt uyandırmaya çalışan İslamiyet’in muarızlarıdır, Bir defa merak edip de tevekküle ait ayet ve hadisleri tetkik etseler veya bilenlerden öğrenseler, böyle bir iddiada bulunmaktan belki çekineceklerdir.

    Tevekkülün, âtıl ve batıl oturup Allah’tan rızık ve işlerde muvaffakiyet beklemek demek olmadığı bir gûna, şüphe ve tereddüde mahal kalmayacak kadar aşikardır. Her hükmü insanların menfaat ve ihtiyaçlarına ve hilkat kanunlarına muvafık olan İslam dininde tevekkül mefhumunu iddia olunduğu gibi anlamaya aklen ve mantıken imkan yoktur. Çalışmaktan başka insan için dünya ve ahirette bir şey olmadığını, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıp yarın ölecekmiş gibi Allah’a ibadet etmeyi tavsiye ve talim eden bir dinde, tevekkülün atâlete sebep olması düşünülemez. Bir hadis-i şerifte helal rızık talep etmek her Müslüman üzerine vaciptir. Diğer hadis-i şerifte helal rızık kesb etmek için, yorulup geceleyenler mazharı mağfiret olarak uyurlar. Buyrulmuştur ki atâlet ve tenbelliği taharri ve saî demek olan talep arasında bir münasebet yoktur.

    Son asırlarda yer yer Müslümanlarda görülen atâletin menşeini tevekkül akidesinde değil, başka hususlarda aramak lazımdır. Bunların başında cehalet ve ahlaksızlık yer alır. Fakr-u zaruret gibi ruh ve irade üzerinde müessir ve tahribkâr haller de düşünülebilir ise de bunların menşei dahi cehalettir. Cehalet öyle bir hastalıktır ki, fıtrî istidatları felce uğratır, müptela olanları şuurdan, idrakten, fikir ve muhakemeden mahrum kılar. Neticeleri bu kadar vahim olan cehaletin akıbeti tabiatıyla zillet ve sefalettir. Nitekim bugün Asya ve Afrika’da yaşayan muhtelif dinlere mensup insanlar aynı haldedirler. Sebebi yine cehalettir. Tevekkül akidesine taʿn edenler, İslam dünyasının teâli devrindeki medeniyetinden ve tevekkülün bunların terakki ve itilâsına ne için mâni olmadığından bahsetmezler. Ya bu devirler hakkında malumat sahibi değildirler veya bilmezden gelirler. Aynı dünyanın mensupları olan Emeviler ve Abbasilerin, Endülüsler, Selçukîler ve Osmanlılar dinlerine şuurla yapıştıkları, İslamiyet’e mantıkla sarıldıkları devirlerde eriştikleri medeniyet seviyesi muasırlarının medeniyetinden çok üstündü. Dünya tarihi tetkik edilince bu cihet derhal anlaşılır. Tevekkülleri ilim, ve irfan, fen ve san’at sahalarında onların terakki ve itilâlarına mâni olmamıştır. Çünkü tevekkül, atâlet demek değil, esbabına tevessülden sonra Allah’a dayanıp güvenmek demektir. Neticelerin sebepleriyle mevcudiyetleri değişmeyen sünnet-i ilahiye (adet-i ilahiye) muktezasından ise de sebebi de ve bunun tabi olduğu şartları da halk eden Allah’tır. Yalnız kulun bu sebeplere tevessül etmesi ve kendisinde halk olunan kuvvetleri harekete getirmesi lazımdır. Cenab-ı Hak Kur’an’ı Kerim’inde habib-i zîşanına “Müşavere et, ondan sonra azm eylediğinde Allah’a tevekkül eyle” buyurmuştur. Azim, saî ve ihtimami tazammun eder. Bir insanın mücehhez olduğu kuvvetleri harekete getirmeyip de Allah’tan rızık ve muvaffakiyet beklemesi İslam dininin red ve takbih eylediği atâletin ta kendisidir.

    Şu hadis-i şerifle de tevekkülün ne demek olduğu apaçık anlatılmaktadır. Eshab-ı Kiram’dan bir zat Resul-i Ekrem’e Allah’a tevekkül ederek devemi başı boş bıraktım demesi üzerine, Hazreti Resul-i Ekrem; “Evvela bağla ondan sonra tevekkül et” buyurmuş ve bununla ümmetine muhafaza ve tedbirlerde kusur edilmemesini tavsiye ve emreylemiştir. “Kuşlar sabahleyin yuvalarından aç kalkar ve akşam tok dönerler.” Mealinde olan hadis-i şerifte de yaşamak ve muvaffak olmak için saî ve gayretin lüzumuna işaret vardır. Kuşların yuvalarından aç kalkıp akşam tok olarak dönmeleri, tehlikeler içinde kırları, bayırları bağ ve bahçeleri dolaşıp yorulmaları semeresidir. Yoksa onlar her gün etrafa koşup dolaşmasalar aç kalır ve nihayet helak olurlardı. Görülüyor ki, şuur ve idrakten mahrum olan hayvanlar bile saî ve gayretle maişetlerini temin edebilmektedirler.

    Son olarak kayd edelim ki, Hazret-i Nebi-i Zîşanın hayat safhaları göz önüne getirilirse tevekkülün ne demek olduğu hususunda başka delil aramaya ihtiyaç kalmaz. Gerek hususi işlerinde gerekse vazife-i risaleti îfâda mübarek hayatları baştan sonuna kadar saî, mücadele ve bin türlü meşakkatle geçmiştir. Tevekkülü atâlet ve miskinlik manasına alan bir dinin mübeşşiri bu kadar faal ve gayyûr olamazdı.

     

    Hazırlayan : Süleyman Arif Aslan

     

     

  • Yeni İlm-i Kelâm

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 30 Ramazan 1341, Sayı 528

    Tedkikat ve Telifat-ı İslamiyye Heyet-i İlmiyesi nâmına âzâdan İzmirli İsmail Hakkı Bey Efendi tarafından neşr olunmakta olan Yeni İlm-i Kelâm hakkında müşarünileyh ile mülâkat:

     

    İlm-i Kelâm Asra Göre Tebeddül Eder mi? – İlm-i Kelâmın Bugünkü Kavaid-i İlmiyeye Karşı Vaziyeti – Yeni İlm-i Kelâmın Tarz-ı Tahriri


    İlm-i Kelâm asra göre tebeddül edebilir mi?

    Ulûm-ı asriyye İlm-i Kelâmda müstamel olan edillenin ahvâlini tadil eder, tevsi eder. İlm-i Kelâmın mebâdisi ve vesâili ihtiyac-ı asra göre değişir. Hasım başkalaştıkça, muânid değiştikçe, İlm-i Kelâmın sûret-i müdâfaası da başkalaşır. Ancak İlm-i Kelâmın makâsıdı asla değişmez. Akâid-i Asliye-i İslâmiye tebeddülden masûndur.

     

    İlm-i Kelâm bugünkü kavâid-i ilmiyeye karşı ne vaziyette bulunuyor?

    Husûsan şunu iyi bilmeli ki İslâm’ın hiçbir şeyden pervâsı yoktur. İslâm, kavânîn-i muhkeme ve katiyye ile sâbit olan kavâid-i ilmiyeye asla muârız değildir. Akâid-i İslâmiyeyi müdâfaa vazifesiyle muvazzaf olan İlm-i Kelâm, asra göre mukarrer olan kavâid-i ilmiyeyi ve kavânîn-i felsefiyeyi istimâl eder. Hürriyet-i enzâr, istiklâl-i efkâr esâsına riâyet ederek akâid-i celîle-i İslâmiyeyi taarruzdan masûn bırakır. Akâid-i İslâmiye ile kâbil-i tevfîk olmayan kavânîn-i felsefiyeyyi reddeder. Mezâhib-i milliye ve mesâlik-i felsefiyeyi istiknâh eder.

     

    Yeni bir İlm-i Kelâma ihtiyaç var mıdır?

    Evet, ihtiyaç vardır. Malum olduğu üzere ekseriyyet-i uzmâyı teşkil eden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat arasında iki nev İlm-i Kelâm vardır: Biri Kudemanın İlm-i Kelâmı, diğeri Müteahhirinin İlm-i Kelâmı.

     

    Kudema İlm-i Kelâmı üçüncü asr-ı hicride, Müteahhirin İlm-i Kelâmı beşinci asr-ı hicrinin nihayetlerinde zuhura başlamış idi. Kudema İlm-i Kelâmı dördüncü asr-ı hicrinin nihayetlerine doğru, Müteahhirin İlm-i Kelâmı ise beşinci asrın sonlarında istikmal edilmiş idi. 

    Hilafiyatın başlıcası Kudema Kelâmında Mu’tezile ile, Müteahhirin Kelâmında felasife ile cereyan eder idi. Müteahhirin mesail-i maba’dettabiada Hazret-i Peygamber (a.s) Efendimize ittiba ederek maʿkulat nokta-i nazarından usul-i felsefiyenin usul-i dine muarız olabilecek bir kıymet-i ilmiyesi olmadığını irâe etmek, cedel tarikiyle mezahib-i felsefe arasındaki tenakuzları meydana çıkarmak gayesini istihdaf etmiş idi. 

    Kudema Kelâmında mebâdî ve vesâil, mantığa mübayin olarak kabul olunmuş idi, Müteahhirin İlm-i Kelâmında bilakis mebadi ve vesail mantığa mutabık idi. Maatteessüf bu ilm-i Kelâm erbabı pek kesb-i nedret etti. Maamafih erbabı bulunsa da bu asra göre kafi gelmeyecek idi. Çünkü daire-i şümulüne aldığı felsefe üç asırdan beri münkarız olmuş, yerine yeni bir felsefe ikame olunmuştu.

     

    Bu halde kelâmın da yeni bir şekil iktisap etmesi tabii idi. İşte bu zarureti nazar-ı itibara alan Tedkikat ve Telifat-ı İslamiye Heyeti İlmiyesi yeni bir İlm-i Kelâmın yazılmasını taht-ı vücubda görmüştür.

     

    Yeni İlm-i Kelâm ne tarz üzere tahrir olunmuştur?

    Yeni İlm-i Kelâm asıl maksud olan Tevhid-i Bari babında muhatapların anlayabileceği bir tarz ile, tarz-ı nevin ile istidlalleri umde kılmış, birtakım delail-i cedide irâe etmiştir. Tevhid-i Barinin ekmel vesaili olan nübüvvet-i Muhammediye babında ehl-i besairin süluk ettikleri havarik-ı hissiye tarikinde felsefe-i cedideden istifade etmiştir. Fen ile tecrübe ile ispatı kabil olmayan hususatın imkanını yeni mantık ile, mantık-ı tatbîkî kavaidi ile ispat eylemiştir. Neyi kabul etmiş ise an-burhan kabul etmiş, neyi reddetmiş ise yine an-burhan red etmiştir. Herkesin korktuğu istila-yı fennin müdafaatını kaldırmış, yerine metod dairesinde müdafaa ikame etmiştir. Felsefe-i hazıra ile lüzumu derecesinde beraber gitmiş hem mantık-ı sûrîyi, hem mantık-ı maddîyi elinde tutmuştur. 

     

    Yeni İlm-i Kelâmdan hangi kısımlar tab olunuyor?

    Yeni İlm-i Kelâm dört kitap üzere tertip olunmuştur. Dört kitaptan birincisi ile ikincisi heyetimizce tetkik olunmakla burada onlar tab olunmaktadır. Birinci kitap mukaddimeyi, ikinci kitap ilahiyatı, üçüncü kitap sem’iyatı, dördüncü kitap bir hatimeyi muhtevi olacaktır. İnşallah pek yakın bir zamanda birinci ve ikinci kitaplar saha-i intişara vaz olunacaktır.

     

    Hazırlayan : M.Salih Yıldız

    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/7270/13145

  • İslam’da Tevekkül

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, Cilt 3, Sayı 34

    Tarih: Ağustos 1956

    İslamiyet’te yanlış tefsire maruz kalmış bazı mefhumlar vardır. Bunlar kısmen dini felsefeye, kısmen hak ve tekvin akidesine taalluk eder. Bu mefhumlardan biri de tevekkül mefhumudur. Bazı kimseler Müslümanların gerileme sebeplerinden birinin de tevekkül akidesi olduğunu iddia ederler. Bunlar İslam dininin maksadına vakıf olmayan veya bi’l-iltizam zihinlerde şüphe ve tereddüt uyandırmaya çalışan İslamiyet’in muarızlarıdır, Bir defa merak edip de tevekküle ait ayet ve hadisleri tetkik etseler veya bilenlerden öğrenseler, böyle bir iddiada bulunmaktan belki çekineceklerdir.

    Tevekkülün, âtıl ve batıl oturup Allah’tan rızık ve işlerde muvaffakiyet beklemek demek olmadığı bir gûna, şüphe ve tereddüde mahal kalmayacak kadar aşikardır. Her hükmü insanların menfaat ve ihtiyaçlarına ve hilkat kanunlarına muvafık olan İslam dininde tevekkül mefhumunu iddia olunduğu gibi anlamaya aklen ve mantıken imkan yoktur. Çalışmaktan başka insan için dünya ve ahirette bir şey olmadığını, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıp yarın ölecekmiş gibi Allah’a ibadet etmeyi tavsiye ve talim eden bir dinde, tevekkülün atalete sebep olması düşünülemez. Bir hadis-i şerifte helal rızık talep etmek her Müslüman üzerine vaciptir. Diğer bir hadis-i şerif de helal rızık kesb etmek için, yorulup geceleyenler mazharı mağfiret olarak uyurlar. Buyrulmuştur ki atalet ve tenbelliği taharri ve saî demek olan talep arasında bir münasebet yoktur.

    Son asırlarda yer yer Müslümanlarda görülen ataletin menşeini tevekkül akidesinde değil, başka hususlarda aramak lazımdır. Bunların başında cehalet ve ahlaksızlık yer alır. Fakr-u zaruret gibi ruh ve irade üzerinde müessir ve tahribkâr haller de düşünülebilir ise de bunların menşei dahi cehalettir. Cehalet öyle bir hastalıktır ki, fıtrî istidatları felce uğratır, müptela olanları şuurdan, idrakten, fikir ve muhakemeden mahrum kılar. Neticeleri bu kadar vahim olan cehaletin akıbeti tabiatıyla zillet ve sefalettir. Nitekim bugün Asya ve Afrika’da yaşayan muhtelif dinlere mensup insanlar aynı haldedirler. Sebebi yine cehalettir. Tevekkül akidesine tan edenler, İslam dünyasının teâli devrindeki medeniyetinden ve tevekkülün bunların terakki ve itilâsına ne için mâni olmadığından bahsetmezler. Ya bu devirler hakkında malumat sahibi değildirler veya bilmezden gelirler. Aynı dünyanın mensupları olan Emeviler ve Abbasilerin, Endülüsler, Selçukîler ve Osmanlılar dinlerine şuurla yapıştıkları, İslamiyet’e mantıkla sarıldıkları devirlerde eriştikleri medeniyet seviyesi muasırlarının medeniyetinden çok üstündü. Dünya tarihi tetkik edilince bu cihet derhal anlaşılır. Tevekkülleri ilim, ve irfan, fen ve san’at sahalarında onların terakki ve itilâlarına mâni olmamıştır. Çünkü tevekkül, atalet demek değil, esbabına tevessülden sonra Allah’a dayanıp güvenmek demektir. Neticelerin sebepleriyle mevcudiyetleri değişmeyen sünnet-i ilahiye (adet-i ilâhiye) muktezasından ise de sebebi de ve bunun tabi olduğu şartları da halk eden Allah’tır. Yalnız kulun bu sebeplere tevessül etmesi ve kendisinde halk olunan kuvvetleri harekete getirmesi lazımdır. Cenab-ı Hak Kur’an’ı Keriminde habib-i zîşanına “Müşavere et, ondan sonra azm eylediğinde Allah’a tevekkül eyle” buyurmuştur. Azim, saî ve ihtimami tazammun eder. Bir insanın mücehhez olduğu kuvvetleri harekete getirmeyip de Allah’tan rızık ve muvaffakiyet beklemesi İslam dininin red ve takbih eylediği atâletin ta kendisidir.

    Şu hadis-i şerifle de tevekkülün ne demek olduğu apaçık anlatılmaktadır. Eshab-ı Kiramdan bir zat Resul-i Ekrem’e Allah’a tevekkül ederek devemi başı boş bıraktım demesi üzerine, hazret-i Resul-i Ekrem; “Evvela bağla ondan sonra tevekkül et” buyurmuş ve bununla ümmetine muhafaza ve tedbirlerde kusur edilmemesini tavsiye ve emreylemiştir. “Kuşlar sabahleyin yuvalarından aç kalkar ve akşam tok dönerler.” mealinde olan hadis-i şerifte de yaşamak ve muvaffak olmak için saî ve gayretin lüzumuna işaret vardır. Kuşların yuvalarından aç kalkıp akşam tok olarak dönmeleri, tehlikeler içinde kırları, bayırları bağ ve bahçeleri dolaşıp yorulmaları semeresidir. Yoksa onlar her gün etrafa koşup dolaşmasalar aç kalır ve nihayet helak olurlardı. Görülüyor ki, şuur ve idrakten mahrum olan hayvanlar bile saî ve gayretle maişetlerini temin edebilmektedirler.

    Son olarak kayd edelim ki, Hazret-i Nebi-i Zîşanın hayat safhaları göz önüne getirilirse tevekkülün ne demek olduğu hususunda başka delil aramaya ihtiyaç kalmaz. Gerek hususi işlerinde gerekse vazife-i risaleti îfâda mübarek hayatları baştan sonuna kadar saî, mücadele ve bin türlü meşakkatle geçmiştir. Tevekkülü atalet ve miskinlik manasına alan bir dinin mübeşşiri bu kadar faal ve gayyûr olamazdı.

     

    Hazırlayan : Süleyman Arif Aslan

     

  • Beyanülhakk’ın Mesleği

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak

    Tarih: 9 Ramazan 1326

    Şerʿ-i şerîfte emir bi’l-maʿrûf ve nehiy ani’l-münker nâmıyla bir kaziyye-i muʿtenâ bihâ bir vafize-i mukaddes vardır. Maruf ne demek olduğunu bilirsiniz. Bütün iyiliklere şâmil bir kelime! Münker de bilcümle fenalıkları muhît bir tabir!

    Bu emir bi’l-maʿrûf ve nehiy ani’l-münker vazifesinin büyük bir hissesi hele hisse-i ibtidâiyyesi ulemânın uhdesine müretteptir. Temmuz on birde makbara-i mâziviyete defnettiğimiz devr-i istibdad, münker devri idi. Bu münkeri nehiy ve refʿ için iktizâ eden mesâi-i ibtidâiyyede bulunmak yani kuvve-i icrâiyyeye rehberlik etmek vazifesi arz ettiğim vecihle ulemâya ait iken biz, vaktiyle vazifemizi maatteessüf edâ edemediğimiz halde bu vazife-i meşrûayı şanlı askerlerimizle İttihad ve Terakki Cemiyeti erkân-ı kirâmı îfâ etti. Binâenaleyh bizim bu erbâb-ı hamiyete karşı teşekkürâtımız mahcûbiyetle memzûcdur.

    Ancak devr-i sâbıkta tarik-i ilmiye ve talebe-i ulûm jurnalciler için en vâsiʿ bir meʾkel en müheyyâ bir vesîle halinde bulunmuş olduğu cihetle bu hainlerin, bizim kadar hiçbir sınıf ve meslek hakkında sedd-i râh-ı terakki olmadıkları hususu da ahvalimizi yakından bilenlerce müsellem bir hakikattir ki buna nazaran da İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin mesâi-i hamiyeti herkesten ziyade bizim hesabımıza meşkûr olduğu nisbetinde bizim de kendilerine karşı mazur olacağımız tabiidir. Bugün lillâhi’l-hamd terakki ve tekâmülümüz için hiçbir mâni kalmamıştır. Dün îfâ-yı vazâif-i hamiyette cemiyete pişrevlik edemediysek bugün peyrevlik vazifesini edâ ile telâfi-i mâ-fâte çalışacağız. Matmah-ı nazarımız, şeâir-i İslâmiyye ve âdab-ı milliyyeyi muhafaza ederek Anadolu’nun Rumeli’nin aʿmâkında, saf ve cevherli yörükleriyle kendilerine her teklif olunan şeyi, en büyük bir sermaye-i saadet olsa dahi meşruiyet kisvesi altında kabul edebilmek tıynet-i salâbet-küsterânesinde bulunan milyonlarca ehl-i İslam’ı terakkiyât-ı ahrârâneye teşvik etmek ve İslamiyetin senelerden beri âşık ve sâlî bulunduğu idarenin idâre-i meşrûta olduğunu yâr ve ağyâra anlatarak hükümet-i müstebiddenin cevr ve iʿtisâfı yüzünden kanun ve hükümet nâmları, kulaklarına en ağır bir bâr bela gibi gelen milleti, yeni hükümet-i âdile ile Kânun-ı Esâsîye ısındırmak olacaktır.

    Bazı bedhâhânın neşriyatı vecihle bizden meşrutiyet-i idareye karşı bir şîme-i işmizâza tesadüf edilmek şöyle dursun bu idarenin müessisleri bulunan erbâb-ı gayret ve hamiyete biz, kuvvetü’z-zahr olacağız. Din-i İslam’ı, hürriyet ve müsâvâta mâni zannetmek gibi batıl bir zehâba düşerek bu nimeti, bu bahşâyiş-i fıtratı bize çok görmek insafsızlığında bulunanlar tefrîk-i cins ve mezheb etmiş olurlar. لا فضل لعربي على عجمي ولا لأبيض على ‌أسود إلا بالتقى hadîs-i şerifi din-i İslam’ın düstûr-ı hikmet ve madeletidir.

    Hükümdârândan, âdât ve rusûm-ı cahiliyyeyi herc u merc ederek fukarâ-yı reâyâ tarzında yamalı elbise giyinmek, beytülmâlden aldığı bir mumu hesap ile yakmak, yolculuk aleminde  hizmetçisiyle bi’l-münâvebe hayvana binmek ve şehre girerken nevbet-i rukûb, hâdime gelmiş olmak hasebiyle kendinin, müstakbiline karşı râcil kaldığına ehemmiyet vermemek, tebaasından gayrimüslim bir müddeî ile huzur-ı hâkime çıkmak İslam’da vaki olan şuûn-ı meâlîdendir. İslam كلكم راع وكلكم مسؤول عن رعيته kânunuyla istibdâdı esasından imhâ ederek baştan ayağa kadar her ferd-i âferîdeyi mesul tutmuş ve لا طاعة لمخلوق في معصية الخالق kânunuyla da herkese hürriyet-i tâmme bahşeylemiştir.

    İşte İslam’ın, mine’l-kadîm mal-ı meşrûu bulunan hürriyetin eydi-i iğtisâbtan kurtularak aslına rucûu sayesindedir ki bizde, cemiyet-i ilmiyyenin nâşir-i efkârı olmak üzere şu risale-i üsbûiyyeyi neşre imkan bulabildik.

    Risalemizin mesleği ve maksad-ı tesîsi, müslim ve gayrimüslim bilcümle efrâd-ı Osmâniyye arasında hüsn-i âmîzişin takrir ve idamesine çalışmak; ve her ferd için, hazîz-i mezellet ve meskenette oturup kalmayarak dünyevi ve uhrevi vesail-i terakkiyâtımızı ihzara bezl-i makdûr eylemek; ve aramızda daima hak ve madelet ve şefkat ve müsavatı gözetmek din-i âlîmizin muktezayâtından olduğunu tefhim etmektir.

    Risalemiz en başta “mehâfetüllah” olmak üzere iffet ve istikamet, hamiyet, hemcinsine muâvenet, suret-i meşrûada hürriyet, ciddiyât ile ülfet, zulm ve istibdada nefret, ulûm ve fünûna muhabbet gibi hissiyat-ı fâzıleyi taʿmîme medar olacak neşriyatıyla millet-i necîbe-i Osmâniyyenin seviyye-i fikriyyelerini yükseltmeye çalışacak ve bilhassa, din-i İslam’ın mâni-i terakki olması gibi zunûn ve tekavvülânın butlânını bi-havlihi teâlâ ispat edecektir.

    Risalemiz, din-i İslam aleyhinde vukûu melhuz olan itirâzâta edille-i muknia ile cevap verecek ve herhangi bir mesele-i diniyye veya ilmiyye hakkında hatırlara hutur edebilen şükûk ve şubehâtı refʿ ve izale ile din-i İslam’ın, bütün insanların menâfiʿ-i hakîkiyyelerinin bir fezlekesi mesabesinde bulunan saadet-i dareyne mûsil olduğunu enzârda tecelli ettirmeye gayret edecek ve ahkam-ı şerʿiyye ve âdâb-ı milliyyeye mugayir gördüğü hâlât ve neşriyâtı tenkit ederek emir bi’l-maʿrûf ve nehiy ani’l-münker vazifesini ifadan geri kalmayacaktır.

    Fi’l-vâki ulemamızın bu vazifeyi devr-i istibdadda ihmal etmiş olduklarını ileri sürerek geçmişi muâheze perdesi altında onları halen ve istikbalen dahi bu vazifeden menetmek isteyenler var ise de bu misilli itirâzâta: batıl, makîsun-aleyh olmamak yahut o devirde ulema herkes ile birebir ve hatta daha ziyade mazur bulunmak tarzında verilecek cevaplardan mâ-adâ en ziyade şâyân-ı dikkat bir ciheti vardır ki devr-i sâbıkta muhâlif-i şerʿ ahval eksik olmuyorsa da o devirde o gibi fenalıklar gazete satırlarına geçmediği için birtakım vukûât-ı âdiyye ve şahsiyye derecesinde kalarak âdâb-ı umûmiyye-i İslamiyye üzerinde icrâ-yı tesir edemezdi.

    Bugün ise -bütün iyi şeylerin suistimali ile fenâ olabilmesi kabilinden olarak- serbesti-i matbuata ufacık bir suistimal karışmak yüzünden sâha-i intişara vazʿı muhtemel bulunan münkerâtın, mevzubahis olması ve adeta kabul-i umûmiyyeye arz edilmesi kuvvetinde bir tesiri hâiz olacağı cihetle nazar-ı ehemmiyetten dûr tutulmamak lüzumu erbâb-ı basiret nezdinde müsellemâttandır.

    Fatih Dersiâmlarından Mustafa Sabri

    Hazırlayan: Süleyman Arif Aslan

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_1/1324_1_SABRIM.pdf

     

     

     

  • Ahlâkın Esâsı ve Medeniyyetin İstinadgâhı Dindir

    Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasûhî Bilmen

    Dergi: İslam’ın Nuru Cilt 1, Sayı 10

    Tarih: Cemaziyülevvel 1371 (1 Şubat 1952)

     

    Din: Allah Teâlâ Hazertleri tarafından vaz’ olunmuş bir kanûn-ı mübîndir ki, insanları gâyey-i hilkatten haberdar eder. İnsanlara hidayet ve saadet yollarını gösterir, insanları, erbâb-ı ukûlu (akıl sahiplerini) kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla bizatihi hayır olan umura (işlere) sevk eder. Bu kanûn-i mübini enbiyâyı ızâm hazarâtı Cânib-i İlâhîden bitarîki’l vahy (vahy yoluyla) telâkkî (alarak) ederek nâsa (insanlara) tebliğ buyurmuşlardır. Binaenaleyh dinin vâzı-ı hakikisi Cenâb-ı Hak olup menşe-i aslisi vahy ve nübüvvettir.

    Son asırlarda bazı hükemânın (din-i tabii diyânet-i tabiiye) namı ile vaz’ etmek istedikleri bir takım umdelere ve câhiliyyet devrelerinden kalma bir kısım bâtıl mezheplere mutlak surette din namı verilemez. Bunlar, hiç bir veçhile din mâhiyyet-i ulviyyesini haiz olmazlar. (Din- tabii) denilen şey nihayet bir meslek-i felsefiden ibaret olabilir. Akvâm-ı câhilenin sâlik oldukları mezhepler de Edyân-ı bâtıla (batıl dinler sapık dinler) namı ile yâd olunur. Ervâha,(ruhlara) bazı mevaddi ibtidâiyyeye, bir kısım nebâtat ve hayvânâta kevâkibe, (yıldızlara) insanlara, esnâma(putlara) taabbüd eden akvâmın zâhib bulundukları yollar bu cümledendir.

    Din hakkında müteaddid tarifler vardır [1]. Biz yukarıdaki tarif ile iktifa ediyoruz. Ancak bu tarifin bazı fıkralarını biraz tavzih edeceğiz. Şöyle ki:

    1-    Din: (Taraf-ı ilâhiden vaz’ olunmuş bir kanûn-ı mübindir). Binaenaleyh insanlar tarafından vaz’ olunan kavânîn (kanunlar) ve nizâmat ve sâir ilmi, sinâî müessesât, din mahiyyetini haiz olamaz.

    2-    Din (İnsanları gâye-i hilkatden haberdâr eder.) Malum olduğu üzere insanlar, beyhûde yere yaratılmamışlardır. Hilkat-i beşeriyyede bir hikmet-i ilâhiyye mütecellidir. İnsanların yaratılışı pek ulvi bir gâyeye müteveccihdir. Nitekim, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

    Ayet-i celîlesi bu gayeyi nâtıkdır. İşte din insanları bu gayey-i hilkatten haberdar eder, insanlara mebde’ ve mead hakkında pek mükemmel malumat verir. İnsanlara dini, dünyevi vazifelerini talim eder. 

     

    3-    Din: (İnsanlara hidâyet ve saadet yollarını gösterir.)

    Bu fıkra mühim bir hakikattir. Şöyle ki: Din bir mürşid-i hakikattir. İnsanlara tarik-i necâtı, şehrâh-ı saadeti gösterir, insanların bir sahay-ı i’tilâya vasıl olmalarına delalet eder. Yoksa insanları ellerinden tutup da hemen hidayet ve saadete isal etmez. Belki insanlar, din-i ilâhinin ahkâm-ı kudsiyyesine riayet, gösterdiği tariki takibe gayret etmelidirler ki, bilfiil saadet ve hidayete vasıl olabilsinler.

    4-    Din: (İnsanları, erbâb-ı ukûlu,kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla bizatihi hayr olan umûra sevk eder.)

    Bu fıkradan münfehim (anlaşılıyor) oluyor ki, insanların din-i ilâhî sevkiyle halen ve malen hayra salah ve necâta nail olabilmeleri için, bu dini kendi hüsn-i ihtiyarlarıyla kabul etmeleri lazımdır. Yoksa vukû bulacak cebir ve ikraha veya gizli bir maksada mebni, dini, zahiren kabul edip de kalben münkir olanlar (münafık) nam-ı şenîini (kötü, bayağı) alacaklarından, bu gibi eşhâs, sâika-i din ile hayra, felah ve salaha mazhar olamazlar.

    5-    (Dinin vâzı-ı hakikisi Cenâb-ı Hak olup menşe-i aslisi vahy ve nübüvvettir).

    İnsanlar bizzat vâzı-ı din olamazlar. Hatta peygamberân-i ızâm hazarâtı, yalnız ahkâm-ı diniyyeyi tebliğe me’murdurlar, hiç biri hakikaten vâzı-ı din değildir. Kendilerine vâzı-ı din, şâri-i mübîn denilmesi mecâzdır. İnsanların vaz’ edecekleri din veya vücuda getirecekleri felsefe, beşeriyyetin hidayeti, saadet-i uhreviyyesini (ahiret saadetini) te’min edemeyeceği gibi, saadet-i dünyeviyyesini temine, ferdi, içtimai hayatını hüsn-i tanzime de kafi olamaz. Şöyle ki:

    1-    İnsanlar, Allah Teâlâ Hazretleri tarafından bitariki’l vahy tesis buyurulan bir dini mübîne nail olmadıkça, bilinmesi lazım olan bir çok hakâyika muttali olamazlar [2]. Hele Rizâ-i Bârîye mutabık olacak ibadat ve taatin nelerden ibaret olduğunu asla keşfedemezler, Rızay-ı İlâhîyyeye mazhariyyet şerefi, temin edilmedikçe beşeriyyet için hidayet ve saadete vüsul kabil olamaz.

    2-     Mevzuat-ı beşeriyyeden olan her şey, bir nice nâtemâm cihetleri hâvidir. Nâtemâm  (eksik) şeyler ise, dinden beklenilen mesâlih-i âliyyeyi temine kifayet edemez.   

    3-     Mevzuat-ı beşeriyyeden olan bir din veya bir felsefe, hiçbir zaman hata, ve butlandan (değiştirilmiş) hâli, tab’ı beşerde (beşer tabiatında) meknuz (gizli) olan tehakküm ve istibdâdın tecelli-i âsârından vareste olamaz. Bu mahiyyette olan bir şey ise, umum beşeriyyeti salaha nail, gaye-i kemale isal edemez.

    4-    İnsanlar vâz-ı din olabilseler efkâr-ı beşeriyyedeki tehalüfe (ayrılığa) binaen müteaddid, muhtelif edyân (dinler) meydana gelir. Bu muhtelif edyân ise, beşeriyyeti bir daire-i vahdete celbedecek hasaili câmî, umum beşeriyyetin saadetini temin edecek kabiliyyetini haiz olamaz.

    5-    İnsanların vaz’ edecekleri din, hiç bir vakit beşeriyyetin amâk-ı ruhuna (ruhun derinliklerine) nüfuz edemez. Efrad-ı beşeriyyenin böyle bir dine itaat ve inkiyâdı ansamimi’l kalp (seve seve) olamaz. Gayey-i emellerine münafi (aykırı) bir hâletin tehaddüsü (zuhuru, oluşu) böyle bir dine karşı isyan etmelerine kifayet eder.

    İnsanlar, ancak Allah’u Zülcelâl Hazretlerinin evâmir ve nevâhisine inkıyad etmeye vicdanen muvafakat ederler. kendileri gibi hüviyyet-i beşeriyyeyi haiz bulunan eşhasın din namına ihtira edecekleri şeyleri, kanûn-i ilâhî mesabesinde telakki ederek ona taat için kendilerinde bir mecburiyyet-i vicdaniyye hissetmezler. Bu itaat temin edilmedikçe de, hiç bir vakit saadet-i umumiyye tecelli edemez.

    Binaenaleyh, bir takım edyâın asırlardan beri bir çok mütefekkirîn tarafından hüsn-i kabule mazhar oluşu, ve bunların ahkamına her asırda mehmâ imkan itaat oluna gelmesi, bu edyânın esas itibari ile birer din-i ilâhiye râci’ olduğuna şehadet eder. Zaten hiçbir millet yoktur ki, kendilerine vaktiyle bir peygamber gönderilmiş olmasın. Nitekim:

    وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا فٖيهَا نَذٖيرٌ

    Ayet-i Celilesi bunu nâtıkdır [3].

    Ancak mürûr-i â’sar (asırlar) ile birçok milletler din-i ilâhiyyeleri tahribata uğratarak, cadde-i hakikatten çıkmışlardır. Fakat bununla beraber yine aralarında din-i ilâhinin bir kısım âsâr-ı âliyesi baki kalmıştır. Yoksa esasen bir din-i ilâhiye müstenid olmayıp da mevzuat-ı beşeriyyeden olduğu malum bulunan edyânın payidar olabilmesi, muhtelif sunûf-ı beşeriyyenin (beşer sınıflarının) kulûbunu teshîr edebilmesi ilmen, tab’an kabil değildir.

     

    Vâkia bir takım edyân-ı batıla vardır ki, bunların menşei zunun (zanlar, tahminler) ve hurâfattır. Böyle olmakla beraber, bu batıl dinlere bir çok insan kütleleri mu’tekid bulunmaktadır. Şu kadar var ki, bu gâfil insanlardan her biri, din namına kabul ettiği tariki, bir din-i ilahi olmak üzere telâkki etmiş, bu batıl tariklerin mevzuat-ı beşeriyyeden olduğuna kâil bulunmamıştır. Mahaza, bu batıl dinler, edyân-ı ilâhiyyenin haiz olduğu meâlinden mahrum oldugundan, beşeriyyet-i mutefekkireyi kendi dairesine celb edememiştir.

     

     

    DİN-İ TEVHİD 

    Beşeriyyetin ilk dini, din-i tevhid ve tenzihtir. Çünkü Ebü’l beşer (insanların babası) olan Hazret-i Adem aleyhisselam, mazhar olduğu vahy ve talim-i Rabbani sayesinde din-i tevhide nail olmuş ve haiz olduğu nübuvvete binaen bu din-i mübini kendi evlâd-u ahfadına da teblig eylemiştir. Binaaenaleyh insanların o tarihten itibaren akide-i tevhide malik olarak, bir Hakk-ı Zülcelale ibadet etmişlerdir. Ancak bir müddet sonra ebnây-ı Adem (insan oğulları) arasında cehalet âsârı yüz göstermiş, gide gide bir takım batıl akideler türemiştir.

    كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً

    Ayet-i Celilesi gösteriyor ki, insanlar bidâyeten ümmet-i vâhide olup, her biri fitrat-ı selimeye, hüsn-i itikada malik idi, bilâhare ihtilafata düşerek bir kısmı imanını muhâraza etmiş, bir kısmı da küfür ve isyân vâdisine düşmüştür. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, ehl-i imanı sevap ile tebşir, ehl-i küfür ve isyanı azâb ile inzar için, vakit vakit peygamberler göndermiş, nâs arasında zuhur eden ihtilâfâtı hâl ve fasl için de onlara, kitaplarını inzâl buyurmuş, bu suretle de tevhid üzerine mübteni, esasen müttehid olan edyân-ı ilâhiyye vücûde gelmişdir.

     

    Dipnotlar:

    [1] Din: lugâtde âdet, siyret, hüküm, ceza, taat, rey ve siyaset gibi manalara gelir.

    [2] Akil: Mevcûdiyet-i ilahiyyeyi, bazı esasat-ı diniyyeyi idrak edebilirse de sair ahkam-ı diniyyeyi, hakâik-i âliyyeyi idrak edemez.

    [3] Amerika ahali-i kadimesi, bu kıt’aya, Asyadan muhaceret etmiş olduğundan vaktiyle onlara da peygamber gönderilmiş olduğu şüphesizdir.

  • Osmanlılarda İlk Üniversite

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: Hilal, 1.Cilt, 2.Sayı

    Tarih: Aralık 1958

    Beş-altı yüz sene evvelki ilim ve irfan hayatımızla bugünkü irfan durumumuzu mukayese ederek daha çok çalışmak için Osmanlıların itila devrindeki ilim hayatıyla ilk üniversite hakkında kısaca malumat vermeği ve mevzuu ilim ve âlime taalluk etmek münasebetiyle İslam’da ilmin mevkiinden ve İslam devletlerinde ve bu meyanda Osmanlı İslâm Devleti’nde ilim ve irfan hayatından bahsetmeği faydalı bulduk.

    İslâm şeriatı akıl ve şuura hitab ettiği ve esasen medarı teklif akıl olup akın kemali ilim ve irfana mütevakkıf bulunduğu cihetle Allah ve Resul-i Kerimi Hazreti Muhammed (s.a) ilmi en yüksek mertebede tutmuş ve doğrudan doğruya ve vesile düştükçe insanları ilme teşvik buyurmuşlardır. Nitekim Kur’an-ı Kerimin nüzulü kainatı halk eden Rabbinin ismiyle oku hitabı celili ile başlanmıştı. İlim ve erbabı “Bilenlerle bilmeyenler müsavi olur mu?” meâlinde olan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle cahil ve cehalet sahipleri tezyif ve takbih olunmuştur. İslamiyet ilme teşvikle kalmayıp Hazreti Resul-i Ekrem “Çinde bile olsa ilim arayınız.”,“İlim tahsili her müslim ve müslime için bir farizadır” mealinde olan hadisi şerifleriyle tahalli ilmin lüzum ve vucubunu beyan buyurmuşlardır.


    Müslümanlıkta ilim asl olduğundan İslam müctehid ve fakihleri dâr-ı İslamda (islâm diyarında) cehil özür değildir düsturunu bir umde olarak ilan etmişlerdi. Bu mevzuda varid olan islami nass ve eserlere muttali olan insaf ve idrak sahibi her ferd müslümanlık kadar ilim ve irfana kıymet veren bir din ve meslek olmadığına hükmetmekte tereddüt etmez.


    İşte o şuur ve imandır ki vakti saadetten itibaren nur ve hidayete kavuşanMmüslümanlar büyük Peygamber ve ilahi muallimden okuyor, öğreniyor, cehl zulmetinden sıyrılıyorlardı. Mütezayid bir şevk ile bu faaliyet devam etti. Büyük âlimler, müctehidler, mütefekkirler yetişti. Matbaa gibi teksir alet ve vasıtası olmadığı halde ahlaflarına yüz binlerce cilt eserler bıraktılar. Bu faaliyetin derece ve azametini anlamak için asırların tahribkâr takallubatından masun kalarak kütüphanelere intikal eden muhalledat-ı ilmiyenin fihristini gözden geçirmek kâfidir. Müslümanlıkta ilim ve irfanın nasıl başlayıp nasıl seyrettiğini ve son zamanlarda küsufa uğramasının sebeplerinin izahını başka bir makaleye bırakarak son asırlarda Anadolu’da yaşayan İslam cemiyetlerinde ilim hayatının ne durumda olduğunu kısaca arz edeceğiz.


    Anadolu’da Selçukîler ve civar devlet ve beyliklerinden en büyük köylere varıncaya kadar sıbyan mektebleri, şehir ve kasabalarda medreseler vardı. Heymenişin kabile ve aşiretlerde de çocukları okutmak ve namazlarını kıldırmak için fakihler bulunurdu. Nitekim halen böyledir.


    Mektep ve medreseler kısmen hayırsever zatlar tarafından ve kısmen devlet tarafından, devlet olarak, vücuda getirilmekte idi. Medreselerde tedris olunan ilim din ilimlerine münhasır değildi. Kelam; hikmet, hendese, ve heyet gibi ilimlerin de talim ve tedrisine ihtimam olunurdu. Tevsii malumat yapmak isteyenler etrafta iştihar eden büyük alimlerin halka-i tedrisine koşar ve bazıları mukarrıı ilim olan Mısır, Bağdad, Şam gibi şehirlere giderek ikmal-i tahsil ederlerdi.

    Osmanlılar Anadolu’ya gelince onlar da ilim ve erbabını mevkii ihtiramda tuttular ve ilme fevkalade ehemmiyet verdiler. O derecede ki Alimler, Kadılar, Kadı askerler, Sultanların müşaviri hass-ı mevkiinde idiler. Mühim ve muazzam işler bunlarla müşavere olunur. Kanun ve nizamlar bunların reyiyle karara bağlanırdı. Sultan Orhan ilk defa Alim ve Hakim yetiştirmek üzere İznik’te bir medrese inşa etti. Ve hocalıklarına Davud-i Kayseri, Taceddin-i Kerderi ve Alaaddin-i Esved gibi büyük alimleri getirdi. Bu medreseden Çandarlı Kara Halil gibi mümtaz din ve idare ve siyaset adamları yetişmişti. Sultan Orhan devlet ve cemiyet işlerinde bu medrese ve siyaset adamları yetişmişti. Sultan Orhan devlet ve cemiyet işlerinde bu medrese müderrisleriyle ve buradan yetişen alimlerle istişare ederdi. Osmanlılarda ilk açılan medrese budur. Bu medreseye sonraları Hatipzade ve Hayalî gibi çok kudretli meşhur alimler, müderris tayin olunmuş ve kıymetli zevat yetişmiştir. Bu medreseden sonra feth olunan şehirlerde bilhassa Bursa’da müteaddit medreseler inşa olunmuş ve başlarına kudretli alimler getirilmiştir. Teşnegâni ilmü marifet bu medreselere koşarak iktisabi feyz ettiler. Şemsüddin-i Fenari, Gazizade-i Rumi, Molla Yegan namıyla maruf Muhammed bin Armağan, Aylasoğ Gadısı, Molla Güranî, Molla Hüsrev, Muhammed Zirek, Hızır Bey, Hızır …, Hocazade Hayalî, Sinan Paşa gibi yüzü mütecaviz esatize o asrın eazımındandı. Bunlardan bazıları şer-i ilimlerle beraber felsefe, riyaziye, tabiiyye ve heyette ve diğerleri ilm-i kelâm, şiir ve edebiyatta yüksek mevki sahibi idiler.


    Alimlerin adediyle mütenasip olarak ilim menbaları durmadan artmakta idi, İstanbul’un fethini müteakip: ilim ve irfansız bir cemiyetin beka ve saadeti mümkün olamayacağını bilen büyük hükümdar Fatih Sultan Mehmet her sahada hususiyle şeri sahada alim yetiştirmek için numune olacak meşhur medreselerini tesis etti. Türlü türlü iltifat ve teşviklerle etrafta bulunan meşhur ilim adamlarını makarrı saltanata celbederek bu medreselerin başına geçirdi.


    Kısa bir müddet zarfında bu ilim müessesinden sayılamayacak kadar din, hukuk alimleri, şiir, fen ve san’at bilginleri yetişti. Bir taraftan da Enderun da muhtelif ilimlerle birlikte askerlik, fen sanat ilimleri ilerlemekte idi. İşte Osmanlılarda ilk tesis olunan Darü’l-Ulum (Üniversite) bu medreselerdir. Gerçi bu medreselerden evvel Ayasofya ve Zirek medreseleri gibi medreseler tesis olunmuştu ve daha evvel Selçukiler ve Anadolu beyleri ve hayırsever müslüman ahali tarafından inşa olunan medreseler vardı fakat hiç biri teşkilat ve hocaları bakımından Fatih medreseleri derece ve seviyesinde değildi. Vaktiyle Nizamülmülk’ün himmetiyle biri Bağdat’ta Nizamiye Medresesi (1) ve diğeri Nişabur’da Nizamülmülk medresesi adlı medreseler en büyük Darü’l-Ulum halinde idi. Hele Bağdat’taki medrese-i Nizamiye meşhur seyyah İbn-i Batuta’nın tasviri gibi darb-ı mesel halinde şöhret bulmuştu. Fakat Fatih medreseleri daha geniş teşkilatı ve sıkı imtihanları ile o ve benzeri müesseselerin fevkinde idi, Fatih külliyesinin derece ve teferruatı şöyle idi:


    1. Hariç

    2. Dahil

    3. Musile-i Sahn

    4. Sahn

    Meslek-i ilmiye intisab etmek isteyenler evvela hariç dersleri medreselerinde ulemadan bir zatın derslerine devamla mukaddimat-ı ulumu öğrendikten sonra hocalarının şehadet ve delaletiyle dahil medreselerde diğer bir zatın dersine devam ederek burada tedrisi meşhur olan ilimleri tahsil eder ve ancak bu suretle Sahn medreselerine girmeye liyakat keabedebilirdi. Birinciye Hariç ve ikinciye Dahil dersleri denirdi. Tarihlerin beyanlarından anlaşıldığına nazaran Hariç dersleri Vüzera medreselerinde, Dahil dersleri Sultan medreselerinde verilirdi. İlave edelim ki bu cihet ve müfredat programları kati olarak malum değildir. Buralardan mezun olanlar doğrudan doğruya Sahn medreselerine (âli kısma) giremeyip bu medreselerin ihzari kısmı musabesinde olan ve Musıle-i Sahn denilen küçük medreselerde müretteb dersleri muvaffakiyetle tahsil etmekle lâdı (…) .

     Fatih medreselerine Sahn-ı Seman medreseleri denir ki (2) Fatih Cami Şerifinin iki canibinde kargar sekiz medreseden ibarettir. Arkalarında yani Akdeniz tarafında olan medreselerin arkasında dört ve Karadeniz tarafımdaki medreselerin arkasında dört ki ceman sekiz küçük medrese vardır ki bunlara Tetimme ve Musıle-1 Sahn medreseleri denir. Fatih merhumun vakfiyesinde Sahn medreseleri Medrese-i Âliye ve Tetimler Medarisi Suğra (Küçük medreseler) tabiriyle ifade olunmuştur. Tetimme medreselerinde sahne geçen danişmendler ders verirlerdi. Hariçten Dahile ve Dahilden Musile-i Sahn a ve Musile-i Sahn’den Sahin’e (âli medreselere) yükselmek için isbat-ı liyakat etmek şarttı. İmtihansız bir dereceden diğer dereceye geçilemezdi. Hariç ve Dahil derslerini tahsil edip Musile-i Sahn’e girenler burada tedrisi meşrut olan dersleri muvaffakiyetle ikmal ettikten sonra isimleri Divan– Hümayün’e kaydedilir ve kendilerine Tuğra-yı Hümayun’la müveşşah mülâzım rüusü verilirdi. Bunlar hangi ilim şubesinde ihtisas yapmak istiyorlarsa Sahn’da o derslere devam ederlerdi. 


    Musile-i Sahn’dan mezun olup isimleri Divan-ı Hümayün’a kaydolunanlar İstanbul, Edirne ve Bursa gibi büyük şehirler müstesna olmak üzere Kadı (Hakim) tayin olunabilirdi. Hem Hariç Hem Dahil derslerini ihmal edenlerle Mülhagattaki medreselerde okuyup muvaffak olanlar ilâm, zabit ve sicil ilimlerinde isbat-i ehliyet etmek şartıyla küçük kazalarda Kadı ve Naib  olabilirlerdi (3).


    Kadı olmak için Sahn’da ihtisas kesbetmek şart değildi. Bu ancak müderris olmak için şarttı. Çünkü o devirde en mühim addolunan mertebe müderrislik yani hocalıktı. Sahn’da tahsilini muvaffakiyetle ikmal edenler evvela aşağı derecede bir müderrisliğe tayin olunur ve derece derece terakki ederdi. Mea-heza eserleriyle veya ilim ve fazlı ile iştihar edenler padişah tarafından yüksek mevkilere geçirilmekte idi. 


    Sahn medreselerinde müderris veya buradan mezun olanlar mühim kadılılıklara veya kadı askerliklere tayin olunabilirlerdi.

    NOTLAR:

    (1) Bu medrese hakkında (İslam) mecmuasında “İslam’da İlk Üniversite Ünvanı” altında malûmat vermiştik.

    (2) Bu medreselere Sahn medreseleri denmesi şehrin ortasında olmak veya caminin sahnında olmak münasebetiyledir.

    (3) Naib bazı işleri görmek ve bazı şehirlerde davaları hall-ü fasl etmek üzere kadılar, kadı askerler tarafından nasb olunan hakim demektir.