Kategori: Biyografik Yazılar

  • Osmanlılarda Yetişen Büyük Türk Alimleri: Sinan Paşa

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, Cilt1, 2.Sayı

    Tarih: Ağustos 1956

     

     

    Bundan evvel İslam’ın 4. sayısında intişar eden yazıda genç nesle büyük Türk alimlerini tanıtmayı vadetmiş ve İstanbul’umuzun ilk kadısı kıymetli alim Hıdır Bey’i tanıtmaya çalışmıştım. Bu yazıda Hıdır Bey’in nesli necibi Sinan Paşa’yı tanıtmak istiyorum.

     

    Şu ciheti sarahaten söyleyeyim ki, maksadım yalnız eslâfin hal tercemelerini yazmak değil, cemiyetimizin o zamanki ilim ve irfan seviyesini belirtmek, yeni ve müstakbel nesilleri daha fazla çalışmaya teşvik etmektir. Bir cemiyette müstesna olarak bir iki şahıs yetişip yükselebilir. Bu, o cemiyetin medeniyet ve irfan seviyesini göstermez. Fakat bu gibilerin sayısı yüzleri aştı mı hal değişir. İşte alimlerimizden bahsettiğimiz devirler böyle idi. En ufak bir kasabada dahi ilim ve irfan hareketi vardı. İznik, Bursa, Aydın. Manisa, Kayseri, Aksaray, Konya, Sivas başta gelmek üzere diğer şehir ve kasabalar birer ilim merkezi halinde idi. Bazılarının zannettikleri gibi bu faaliyet ulûmu şer’iyye ve nakliyeye münhasır değildi. Zamanına göre diğer ilim, fen ve sanat sahalarında da hal aynı idi. Bugün iftiharla temaşa ettiğimiz muhteşem camiler, medrese ve imarethanelerle sanatın inceliklerini taşıyan türbe ve sebiller, su bent ve kemerleri, köprüler her türlü müdafaa vasıtalarıyla mücehhez muazzam ordu ve donanmalar ve diğer medenî abideler ve eserler bu hakikatin en bariz delilleridir. İlim, fen ve sanattan mahrum bir muhitin bu kıymetleri meydana getirmesine imkan yoktur. Bilmünasebe söyleyelim ki bir cemiyetin medeniyet ve irfan hayatı, muhitin temayüllerine göre müspet veya menfi bir halde mütebeddildir. Muhiti, idare edenlerle aile ocakları ve irfan müesseseleri vücuda getirir. Gaye birliği, iyi ahlak, ilim aşkı ve sa’y-ü gayret gibi meziyet ve vasıflar taşıyan muhit o cemiyeti mutlaka refah ve saadete götürür. İşte kendilerinden bahsettiğimiz alimler böyle bir muhit içinde yetişmişlerdir. Bu mefahiri kaydettikten sonra Paşa’nın neşet ve şahsiyetini izaha devam edelim.

    Sinan Paşa, 6 Recep 844 yılında Bursa’da dünyaya gelmiştir. Adı Sinanü’d-din Yusuf’tur. Mümtaz alimlerden Sinanü’d-din Yusuf adında beş altı zat daha vardır ki bunlar yekdiğerinden lakapları ve babalarının adları ile ayrılırlar. Sinan Paşa hilkatin lutfuna mazhar olan bir zekaya sahipti. Kudreti fatıramın kendisine ihsan eylediği bu zeka ve kabiliyetle 15 ile 20 yaş arasında tahsili mutad olan ilimleri öğrenmişti. Ulema arasında büyük kıymet ve mevkii olduğu gibi Osmanlı Padişahları arasında ilmi tebcil ve teşvik ile temayüz eden Fatih Sultan Mehmet’in nazar-ı dikkat ve takdirini çekmişti. Babası Hıdır Beyin vefatından, yani Hicri 863 tarihinden sonra Padişah onu Edirne’de bir medrese ile darü’l-hadis’e müderris tayin ve müteakiben kendisine muallim intihap etti. Bu münasebetle Paşa, halk arasında “Hoca Paşa” unvanı mefharetiyle anılmaya başlandı. Sinan Paşa, zamanının reisü’l uleması mevkiinde sayılırdı. 

    20 yaşından evvel bir gencin muhitin ve padişahın nazar-ı takdirini çekecek bir varlık sahibi olması insana biraz mübalağalı gelir. Fakat sa’yin ne olduğunu ve vaktin insana neler vereceğini bilenler için hiçte istibâd edilecek bir şey değildir. Sinan Paşa ve emsali muntazam ve feyizli bir tedris altında geceli gündüzlü durmadan çalışıyor ve beyhude ölen vakitlerin geri gelmeyeceğini biliyorlardı. (1)

    Fatih, Sinan Paşa’yı, onun akl-u tedbirini o derece takdir etmişti ki az bir müddet içinde müşavir-i hassı olmak mertebesine kadar yükselmişti. Bu esnada padişah, Paşa’yı, meşhur alim Ali Kuşçu’dan riyaziye ve heyetteki malumatını genişletmeğe teşvik etti. Bu arzu üzerine Sinan Paşa, şakirdi irfanı Molla Lütfi vasıtasıyla bu sahadaki malamatını arttırdı. Molla Lütfi, Ali Kuşçu’nun riyaziye ve heyet takrirlerini zapt eder ve bunları hocası Sinan Paşa’ya getirip meseleler üzerinde müdaveleyi fikrederlerdi. Böylece paşa malumatını ikmal edince padişahin emriyle, Gazizade Rumi’nin “Çağmini”ye yazdığı şerhe, haşiye ve izahlar ilave etti ve gösterdiği muvaffakiyet üzerine Hicri 875 yılında Vezaret rütbesiyle taltif olundu. Paşanın izah ve mütalaasındaki incelik Ali Kuşcu’nun da hayretini mucip olmuştu.

    “Çağmini”, Mahmut bin Mehmet Çağmini Harzemi’nin heyete dair yazdığı “Mülâhhas” adlı meşhur eserdir. Buna müteaddit şerhler ve haşiyeler yazılmıştır. Katip Çelebi merhum “M” harfinde bunları kaydeder.

    Sinan Paşa, Ali Kuşçu’ya niçin bizzat gitmeyip de talebesinden Molla Lütfi’yi tavsif etti? Ya meşguliyeti müsait değildi veya çok takdir ettiği Molla Lütfi’nin zeka ve düşünüşlerinden istifade etmek istemişti. Hiç şüphe yoktur ki ilim mevzuunda kibr-ü âzâmet hatıra gelmez.

    Sinan Paşa, felsefeye meraklı idi. Düşünüp incelemeden hiçbir hususta hüküm ve karar vermezdi. Bu sebeple bazı muasırları, hatta muhterem babası Hıdır Beyin onu vehim ve şek ile töhmetlendirdikleri riayet olunur. Belki onlarca öyledir. Fakat Paşa, kendisine itminan gelmeyen meselelerde hakikate nüfuz etmek için incelemeye lüzum görürdü. Bir gün babası Hıdır Bey ile yemek yerken bahse girişirler. Sinan Paşa, adetini bozmayarak tereddüt ve şek mesleğini istilzam eder. Hıdır Bey, hiddetlenerek “Sinan, sen o derece vehim ve şüphe içindesin ki ortada duran sahanın bakır oluşunda bile kendini tereddütten kurtaramıyorsun!” der. Sinan da, “Evet, öyledir; ne olduğunu anlamak için tahlil etmek icap eder” diye mukabelede bulunur.

    Sinan Paşa reybî bir zat değildi. Hakaik-i eşyanın halis bir mü’min ve muhibbi, mutasavvıf bir alimdi. Aşağıda bahsedeceğimiz “Tazarruname”si ilim, akide ve imanının şeffaf bir aynasıdır. Tasavvufa olan muhabbeti sevkiyle intisap eylediği Şeyh İbnii Vela’yı sık sık ziyaret eder ve bazen Şeyh Vefa camiinde halka vaiz ve nasihatlerde bulunurdu.

    Bir gün Fatih, hususî kütüphanesi için kendisinden bir kütüphane memuru sormuştu. Paşa, Molla Lütfi’yi tavsiye etti ve bu münasebetle Molla Lütfi’nin ilim ve meziyetlerinden bahis ile Padişaha onu medh eyledi. Padişah bu tavsiye üzerine Molla Lütfi’yi Kütüphane memurluğuna tayin etti. Kütüphane’de nadir ve şayanı istifade on iki bin cilt kitap bulunduğu rivayet olunmaktadır. Sultan Fatih, devlet işlerinde vakit buldukça kütüphaneye gelir, mütalâa ve tetebbu ile meşgul olurdu. Bu arada Molla Lütfi ile latifeleşmeyi ihmal etmezdi. Bazı latifeleşmeleri meşhurdur.

    Hükümdarlara karin olanlar aslanlara karin olanlar gibi kendilerini tehlikelere arz etmis olurlar. Bakarsınız ki bir hükümdar, etrafında bulunanlardan birinin en büyük kabahatini müsamaha ile karşılar, fakat bunlardan birinin ufak bir kusur ve hareketini şiddetle cezalandırır. Ömrü boyunca bu akıbetten masun kalmak bir talih meselesidir. Sinan Paşa’ya böyle bir talih yar olmadı. Bir hadise yüzünden Hicri 881 yılında padişah onu vezaretten azil ve hapsetti. Sinan Paşa’nın ulema arasında büyük bir mevkii olduğunu yukarıda yazmıştık. Paşamın uğradığı musibetten müteessir olan ulemanın ileri gelenleri Divan’da toplanarak bu kıymetli alimin serbest bırakılmasını, aksi halde kitaplarını yakıp memleketi terk edeceklerini padişaha bildirdiler. Bu galeyan üzerine Sultan Fatih, Paşayı serbest bıraktı. Fakat ulemanın galeyanı sükunet bulunca Paşayı Sivrihisar Kadılığı ile Sivrihisar Medresesi Müderrisliğine tayin etti.

    Acaba Padişahın gazabına sebep olan hadise ne idi? Bu malum değildir. Ve tarihler de yazmamaktadırlar. Yalnız ulemanın itiraz ve galeyanından ve Taşköprüzade’nin beyanından hapsi istilzam edecek bir hadise olmadığı anlaşılmaktadır. Bu zat Şakâyik’te şöyle der: “881 senesinde Padişah hazretlerinin Sinan Paşa ile mâbeyinlerinde azil icap eden bir kıssayı vahiye-i vahiye vaki olmağın vezaretten azledip hapseyledi” ve müteakip fikrada hapisten çıkarıldıktan sonra “Sivri- hisar’ın kadılığı ve medresesini verip riyaseti hükmü hükümet ve kaza ve siyadeti dersi itade ve ifazayi ol camii fünunu mütenevvia ve mecma-i ulûmu müteferriaya tevcih eyledi…” der.

    Her ne ise, Sinan Paşa, Sivrihisar’da mahzun ve mükedder olarak vazifelerini ifa ederken Sultan Fatih’in irtihali vuku buldu. Yerine geçen oğlu Sultan Bayazıt Sinan Paşayı yevmî 100 akça maaşla Edirne’de darül’-hadîs’e müderris tayin etti. Paşanın en kuvvetli ve olgun zamanı idi. Burada Şerh-i mevakıf’ın madde ve cevher bahsine haşiyeler yazdı ve Seyyidi Şerif merhumun mütalaalalarına karsı itirazlar ve işkaller irad etti. Bundan başka Paşanın, Menakıb-ı Evlivaya ait bir eseri olduğu gibi Fıkıhtan Hidaye’nin taharet bahsine dair mühim bir risalesi ve münacaatı havi “Tazarruname” adlı manzum ve mensur bir eseri vardır. Edebi kıymet ve din felsefesi bakımından “Tazarru- name” si pek ziyade şöhret bulmuş ve âmmenin takdirine mazhar olmuştur. Bazı parçalarını buraya naklediyoruz:

    Hitabiyat’ından:

    “Alimsin ki ilmine gayet yok, kadirsin ki kudretine nihavet yok, kadimsin ukul-i mütekaddimin ve müteahhirin daire-i kıdemine kadem basamaz. Hâkimsin, hükema-i evvelin ve ahirin hikmetin marifetinden dem uramaz.”

    Münacatından:

    Cihan padişaha hudalık senin 

    Ezel tâ ebed padişahlık senin

    Sen oldun hudavendi balâyü pest 

    Vücudünle oldu ne varsa hest 

    Verir vahdetinden haber kâinat 

    Revandır nesiminle abu hayat 

    Hitabat-ı sofiyanesinden:

    “İlâhi, ben yokken ne olacağımı, beni yaratmadan ne edeceğimi bilirdin. Benim ne kulpe yɑpışacağımı başıma yazmış, ne yola gideceğimi ezelde çizmiştin. Eğer ezelde kulluğa kabul ettinse fazıl senindir. Nimet bana. Eğer reddeyledinse adil senindir, hasret bana.”

    Görülüyor ki o zamanın tahrir ve nazım tarzına nazaran ifade sade ve rengîndir. Lâhızlardaki ahenk ve mazmunundaki azamet, Paşanın kudret derecesini göstermektedir. “Tazarruname”, uluhiyet, ubudiyet, sıfat-ı ilâhiye, aşk-ı ilahi, tazarru niyaz, tasavvuf gibi muhtelif mevzulara ait olmak üzere manzum ve mensur elli altmış sahifeyi mütecaviz bir eserdir. Kısmen Ebu’z-ziya matbaası mecmualarından birinde neşre olunmuştur. Tamamı yazma olarak kitapçılarda bulunabilir. Sinan Pasa Edirne’de feyzini neşrederken 891 senesi Seferinin 24. günü akşam üzeri vefat etmiştir.

    Merhum; alim, muttaki, salih fukara perver bir zat idi. Dünya malına asla kıymet vermezdi. Vefatında evinde cenazesini yıkamak için su ısıtacak odun bulunmadığı rivayet olunmaktadır. Allah gariki rahmet buyursun.

     

     

    (1) Tahsil çağında zevk ve eğlence yerlerinde, sinema ve tiyatrolarda geçen vakitlerle buralarda istikametini kaybeden zekalara acımamak elden gelmiyor.

  • Osmanlılarda Yetişen Büyük Türk Alimleri: Hıdır Bey

    Müellif: Ali Himmet Berki

    Dergi: İslam, 1.Cilt, 4.Sayı

    Tarih: Temmuz 1956

     

    Beş altı sene evvel bir iş zımnında Mısır’a kadar bir seyahat yapmıştım. Orada bulunduğum bir buçuk ay içinde bazı alim ve üniversite talebesiyle tanıştım. Mısırlı kardeşlerimizin bilhassa yaşlıların Türklere karşı sevgileri olmakla beraber kendilerinde hoş görülmeyecek bir taassup vardır. Türk alimleri Arap ve Acem ayırt etmeksizin kitaplarında her İslam alimini tanıdıkları ve onlara ilim mertebeleri nispetinde kıymet verdikleri halde; sabık Şeyhülislamlardan Mustafa Sabri ve Ders vekillerinden Zahid Kevseri merhumlar müteaddit eserleri ve münazaraları ile Türklerin yüksek ilim ve irfan kuvvetini kendilerine bir defa daha ispat etmiş olmalarına rağmen Mısır münevverleri Türk alimlerinden bahsetmezler. Hatta, Ebu’s-suud Efendi ve Birgivi ve Molla Gürani merhumlar müstesna diğerlerinin isimlerini dahi bilmezler. Yenileri Garp alimlerini ve medrese mensupları Arap ve Acem alimlerini tanırlar. Camia (Üniversite) müdavimlerinden bir kaçı ile aramızdan geçen bir muhaverede Molla Yegan, Molla Fenari, Hıdır Bey ve meşhur Hocazade gibi büyük Türk alim ve filozofları şöyle dursun tarihle iştigal ettikleri halde müverrih Ali, Hoca Sadettin, Naimâ ve Cevdet Paşa gibi meşhur Türk müverrihlerinin isimlerini işitmemiş olduklarını hayretle anladım. Fakat garbın en kıymetsiz tarihçilerini işitmişlerdir. Ansiklopedilerini bunların isim ve resimleriyle süslerler. Şüphe yoktur ki bunda lisan bilmenin büyük dahli vardır. Mısır münevverleri ekseriyetle İngilizce ve Fransızca bilirler. Türkçe bilen ya yoktur veya nadirdir.

    Ne yazık ki şimdi bizim genç nesil dahi Türk büyüklerini tanımazlar. İşte bu durum karşısında Osmanlılar devrinde yetişen Türk alimlerinin hal tercemelerini yazmayı faydalı buldum. Bu yazıda yeni nesle İstanbul’un İlk Kadısı Büyük alim Hıdır Bey Çelebiyi tanıtmaya çalışacağım.

    Hıdır Bey Çelebi Hicri Dokuzuncu asır iptidalarında Anadolu ufuklarında parlayan ilim yıldızlarından biridir. Hicri 810 tarihinde Sivrihisar’da dünyaya gelmiştir. Babası Sivrihisar Kadılığında bulunan Celalettin Bey Çelebidir. Merhuma Bey denilmesi Sipahi sınıfından büyük bir aileye mensup olmasındandır. Baba ve dedesi dahi Mir lafzı ile yad olurlardı. Çelebi lafz da tazim ve tevkir ifade etmek içindir. Çelebi o zamanlar efendi, efendim, efendimiz yerinde kullanılırdı. Araplar bu mevkide mevla, mevlâna kelimelerini kullanırlar. Anadolu alimlerinden birçoğu Çelebi diye şöhret bulmuşlardır. Ahi Çelebi Yusuf, Hasan Çelebi, Abdülkadir Çelebi ve Süleyman Çelebi gibi. (1) 

    Hıdır Beyin Nasrettin Hoca’nın ahfadından olduğu mevsuken rivayet olunmaktadır.

    Hıdır Bey, ilk ilimleri babası Celalettin Çelebi’den öğrendikten sonra Ecille-i ulemadan Molla Yegân lakabı ile meşhur Mehmet bin Ermağan bin Halil’in (2) dersine devam ederek akli ve nakli ilimleri ondan tahsil etmiş ve tahsilini bitirdikten sonra Sivrihisar’da Müderris olmuştur. Hıdır Bey yaradılışında meknuz olan fartı zeka ve dirayetle esrarı kainati tetkik ve taharriye koyulmuş, ulum-u-garibe yani Riyazi, Tabi, Hey’i gibi ilimlerde de asrının feridi olmuştur. Şekâyik-ı Numâniyye müellifi Taşköprüzade, Molla Fenari’den maada Hıdır Bey gibi eski ve yenilerde ulum-u nadireye vakıf bir kimse gelmediğini yazar.

    Hıdır Bey Çelebi, hocası Molla Yegan’in kızı ile evlenmiş ve Allah ona büyük alimler arasında hakim ve alim Sinan ve fakih ve Fadıl Yakup ve Ahmet Paşalar gibi üç oğlan ve salihat-ı nisvandan hayırsever Sultan Hatun ve Fahru’n-nisa adlarında iki kız evladı ihsan buyurmuştur. Sinan, Yakup ve Ahmet Paşalar tedris, kaza ve ifta makamlarında memleketin irfan ve adaletine meşkur hizmetler yapmışlardır. (3)

    Sultan Fatih’in bidayeti saltanatlarında Edirne’ye, bir rivayette Arap, diğer bir rivayete göre Acem ulemasından bir zat gelmiş ve mevcut ulema bununla münazaradan aciz kalmıştı. Bu halden çok müteeesir ve muzdarip olan Fatih’e, Hıdır Beyden bahsedilmiş ve derhal Hıdır Bey Sivrihisar’dan Padişahın sarayına davet olunmuştur. Hıdır Bey, davete icabetle Sipahi kıyafetinde Edirne’ye gelmiş ve Padişahın huzurunda şekli şemayiline istihfafla bakan o zat ile aralarında cereyan eden mübahasede onu tam ve kesin bir mağlubiyete uğratmıştır. Bu hal Padişah Hazretlerinin pek ziyade sevincini mucip olmuş ve hatta mübahase esnasında yerinden kalkmak ve oturmak suretiyle mübahasenin cereyan tarzından mütevellit heyecanını gizleyememiştir. İşte o günden itibaren Hıdır Beye karşı sevgi ve teveccühü artan Padişah kendisini Bursa’da Sultan Medresesine (Yeşil Medrese) müderris tayin etmiştir.

    Fatih merhum ilmi münazaralardan ve müşaareden hoşlanırdı. Zaman zaman mümtaz ilim ve irfan sahiplerini toplar, mühim ve müşki mevzular üzerinde münakaşa ettirir ve münakaşaya kendisi de iştirak ederdi. Bu esnada hükümdarlık sıfatından muvakkaten tecerrüd ederek ilmi bir heyetin bir uzvu gibi hareket eylerdi. İlmi kudreti görülenlere atiye ve iltifatlarda bulunurdu.

    Hiç şüphe yoktur ki Fatih devrinde az müddet içinde ilim seviyesinin yükselmesi bu terğip ve teşvikin eseriydi. Padişahın gayesi de bundan ibaretti. Taşköprüzade Şakayik’de Fatih devrindeki birinci sınıf ulemayı altmış küsur ve mezanna ve mutasavvufları yirmi olarak kaydeder. İtila devrinde bu adetler daima yükselmiştir. Fen, sanat ve tababet erbabı da aynı nispette artmakta idi.  Daha evvelki Padişahlar zamanlarında da hal böyle idi. İlim ve ümeraya son derece ehemmiyet verilmekte idi

    İstanbul’un fethinde Hıdır Bey İstanbul Kadılığına tayin olunmuştur. İşte İstanbul’un ilk kadısı bu büyük alimdir. İstanbul Kadılığında kemal-i adl ve hakkaniyetle vazifesini ifa etmiştir. Bu esnada Padişahın arzu ve işareti üzerine Kadı Siracüddin Mahmut Bin Ebubekir Ermevi’nin mantık ve hikmete dair telif eylediği Metaliü’l-Envar adlı eserini tevsi’ ve izah suretiyle Farsça’ya terceme eylemiştir. Metaliü’l-Envar ulema arasında o mevzuda yazılan kitapların en mühimi olarak takdirle karşılanmıştı. Bu kitap üzerine salahiyetli zevat tarafından şerhler ve haşiyeler yazılmıştır. Hıdır Beyin tercemesi Ayasofya kütüphanesinin fihristinin mantık kısmında 2488 numarada kayıtlıdır. Merhum burada Padişah bu eserin Farsçaya tercemesini niçin arzu ettiğini ve bu münasebetle Fatih’in ilim sahasındaki yüksek mevkii ve derecesini anlatır. Bu tercemenin bir kısmı 861 ve diğer kısmı 862 tarihlerinde ikmal edilmiştir. Tercemenin pek beliğ ve rengin bir üslupla yazılmış olduğunu söylemeye ihtiyaç yoktur. Çünkü merhum, Arapça ve Farsçayı da ana lisanı Türkçe gibi bütün incelikleriyle ve edebiyatı ile bilir ve her üç lisanda nazım ve şiirler ibda’ ederdi. Müstezat tarzında tanzim ettiği “Kaside-i Taiyye”sinden başka bir “Kaside-i Nûniyye”si vardır ki ulema ve üdeba arasında pek makbul ve muteberdir. Bu kasidede itikat ve kelam’a ait bütün meseleler meharetle ifade olunmuştur.

    Elhamdülillahi âli’l vasfi ve’ş-şani, Münezzeh li hükmi an âsâri butlani

    Beytiyle başlayan bu kaside 90 küsur beyitten müteşekkildir. Fakat 300 beyte ancak sığabilecek olan kelâm meseleleri tam bir maharetle bu 90 küsur beyitte ifade olunmuştur. Lafızlardaki ahenk ve letafet ve mazmunundaki şümül ve metanetle hala kıymet ve revnakını muhafaza etmektedir. Bu kasideye müteaddit şerhler yazılmıştır. En kıymetlisi Şakirdi Bülendi, Hayali merhumun ilk olarak yazdığı şerhtir. 

    Malumatının çokluğundan kinaye olarak ilim dağarcığı manasına “Cirabü’l-ilim” denilen Hıdır Bey diğer bazı alimler gibi ilminin genişliği nispetinde çok kitap yazmamış ise de Fatih’in muallimlerinden Hoca Hayrettin ve Molla İlyas ile Hoca Zade, Muslihu’d-din Kestelli ve Hayali gibi yüzlerce, kendileriyle iftihar edilecek, alimler yetiştirmiştir. Fazla eser vermesine iptidaları tedrisle ve son zamanlarında yorucu kaza ve Devlet işleriyle meşguliyeti mani olmuştur. İstanbul Kadılığı zamanı en olgun ve eser verecek çağı idi. Fakat bu vazifenin istilzam eylediği meşguliyetin çokluğu buna mani olmuştur.

    Çünkü, bilindiği üzere o tarihlerde birçok idari işlerle beraber Belediye ve Esnaf işleri kadılara mevdu vezâiften idi. Bunları hüsnü suretle ifa lazımdı. Devlet işlerinde asla müsamaha bilmeyen ateşin tabiatlı bir Padişah’ın gözü önünde yedi sene İstanbul Kadılığında kalması bu sahalarda da ne derecelerde dirayet ve kifayet sahibi olduğuna en açık bir delildir.

    Kıymetli Doktorumuz Saheyl Ünver’in tetkik ve tetebbularına göre Fatih Hazretleri o tarihlerde küçük bir köyden ibaret olan bugünkü Kadıköyü’nü kendisine arpalık olarak vermiş ve bu münasebetle bu köye Kadıköy denmiştir

    Hıdır Bey, İstanbul’da kaza vazifesini yaparken 863 Hicri tarihinde irtihal eylemiştir. Bazı eserlerde hicri 860 tarihinde vefat ettiği yolunda görülen rivayet kat’i olarak yanlıştır. Merkadi İstanbul’da Şeyh Vefa yakınında Necati merhumun medfun bulunduğu Tekkededir. (4)

    Hıdır Bey’in vefatından sonra İstanbul Kadılığına Fatih’in “zamanımızın Ebu Hanife’sidir” diye tebcil ettiği meşhur Molla Hüsrev tayin olunmuştur. Bu devirlerde adalete pek ziyade ehemmiyet verildiğinden merkez ve mülhakat kadılıklarına mümtaz alim ve fakih zatlar intihap olunurdu.

    Hıdır Bey, vakur, muttaki, hayırsever bir zat idi. Süheyl Ünver, tetkik ettiği arşiv kayıtlarında Hıdır Bey Medresesi namında bir medrese olduğunu, fakat mazinin tahripkâr eliyle yok olan eserler gibi meydanda olmadığı ve hatta nerede bulunduğunun tayini de mümkün olamadığı yazar.

    Bazı hüccetlerdeki imzalarından anlaşıldığına göre Kadı iken yazdığı hüccetlere çok defa imzasını Arapça manzum olarak koymuştur. Hüccetlerin tanzim tarihi yazı ile sonunda yazıldığından imza mahallinde tarih konmazdı. Bir hüccetteki imzası şöyledir:

    Sahhe mazmunuhu bikavli *** 

    Şehidü sümme kubilu bikabul

    Hıdır Bin Celâl emdahu 

    Kadiyen fi diyarı İstanbul

    Türkçesi:

    Bu hüccetin mazmunu adil kimselerin şayanı kabul olan şahadetleriyle sabit olmuştur. İstanbul diyarınn kadısı Hıdır bin Celâl onu iman ve tasdik etti.

    Hıdır Bey hakkında daha fazla tafsilat için kıymetli doktorumuz Süheyl Ünver’in “Hıdır Bey Çelebi” adlı eserine müracaat edilmelidir.

    Dipnotlar:

    (1) El-Fevaidü’l-Behiyye 240. 

    (2) Molla Yegan, Aydın vilayetinde bir zattan teallüm ettikten sonra Osmanlıların ilk Seyhülİslam: Şemsettin Fenari’den ikmali tahsil etmiştir. Akli ve nakli ilimlerdeki kudret ve kemaliyle az zaman içinde şöhret bulmuş ve Molla Fenari’den sonra ilmi riyaset mevkiine geçerek umumun üstadı olmak bahtiyarlığına nail olmuştur. Bursa’da tedris ile meşgul olan Molla Yegan, Hıdır Bey, oğlu Mehmet Şah ve Yusuf Bali gibi fudalanın sebebi feyzi olmuştur. Bir aralık Bursa Kadılığına tayin olunmuş ve adl-ü hakkaniyetle bu vazifeyi ifa eylemiştir. Halk nazarında pek yüksek mevkii olduğu gibi Sultan Murad’ın teveccüh ve ikramlarına nail olmuştur. Mufassal hal tercemesi Şakayık’da yazılıdır.

    (3) Sinan Paşa’nın ilim ve fazlını, yetiştirdiği zevatı, hayatında tesadüf ettiği ıztrapları ayrı bir yazıda izah edeceğiz.

    (4) Osmanlı müellifleri Bursalı Tahir Bey merhum sahibi Hıdır Beyin kabrinin yerin! şöyle tarif eder: “Hıdır Beyin kabri Vefa’dan Zeyrek’e giden caddenin sağ tarafındaki mescit haziresindedir.”

  • İmam Ahmed İbn-i Hanbelin Müçtehidler Arasındaki Mevkii

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: İslam’ın Nuru 

    Tarih: 1 Ağustos 1951

     

                   Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri, bütün ehli sünnet arasında tebcil edilen dört muazzam, mübarek müctehidin dördüncüsü bulunmaktadır. Hâiz olduğu kemalat ve merârife karşı İmam Şâfiî gibi üstadları bile meclûbiyet gösterirlerdi. Hatta İmam Şâfiî demiştir ki: “Ben Bağdat’dan çıktım, orada Ahmed İbn-i Hanbel’den daha fazıl, daha alim, daha fakih bir halef bırakmadım.”

    “Kitâb-i tehzibi’l esmâ” da yazıldığı üzere yine İmam Şafiî demiştir ki: “Ben Ahmed ibn-i Hanbel ile Süleyman İbn-i Dâvudi Hâşimî’den daha akıllı kimse görmedim.” 

    Ebû Hâtim de demiştir ki: “Bir kişiyi gördün mü Ahmed ibn-i Hanbeli seviyor, bil ki o sahibi, sünnettir.”

    Bazı zevâtın kanaatine nazaran İmam Ahmed’in hadisi şerif sahasındaki vüs’ati ittilâ-i, kudreti ilmiyyesi, fıkıh sahasındaki vüs’at ve kudretinden daha ziyadedir. 

    İmam Ahmed’in ne büyük, ne kudretli bir müctehid olduğunu anlamak için (El-muğnî) gibi pek kıymetli kütüb-i hanabileye müracaat edilmesi kafidir.

    İmam Ahmed hazretlerinin menâkibine dair İmam Beyhakî, Ebû İsmâili’l Ensârî, Ebü’l Ferec İbnü’l cevâzî gibi yüksek alimler tarafından yazılmış bir hayli âsar vardır.

    İMAM AHMED İBN-İ HANBELİN HAYATI VE METANETİ AHLAKİYESİ:

    İmam Ahmed hazretleri, pek ziyade âbid, zâhid, yüksek bir seciyeye mâlik pek nezih bir hayâtı hâiz idi. Fakirâne yaşamayı bir nimet sayar, “İnsana az bir mal yetişir, çok mal yetişmez” derdi. Kendisine teveccüh eden servet ve riyaseti kabulden istinkâf ederdi. Halife Mütevekkil tarafından kendisine her gün pek mükellef bir sofra yemek gönderilirdi. Fakat o, bunu kabul etmez, bu yemeklerden yemezdi, vakit vakit yüz gösteren sıkıntılara, ibtilâlara karşı büyük bir metânetle mukavemet gösterir, takip ettiği zühd ve takva yolundan asla ayrılmazdı.

    Halife Me’mun zamanında kâdi’l kudât Ahmed İbn-i Düvad’ın yanlış bir ictihadı olan malum bir meseleden dolayı bu muhterem Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri de Mu’tasim halife tarafından haps edilmiş, darb edilmişti. Hapis müddeti yirmi sekiz ay devam edip (220) senesinde hapisten çıkarılmıştır. Hazret-i İmam, bu vesile ile de bütün hak ve hakikat taraftarlarının kıyamete kadar tebcîline layık bir diyanet ve şehâmet misali vücûde getirmiş oldu.

    İmam Ahmed’e halife Vâsik zamanında bir fenalık yapılmamış, Vâsik’ten sonra hilafete nail olan kardeşi Mütevekkil İbn-i Mu’tasım ise ikram etmiş, onunla meşveret etmedikçe kimseye bir vazife tevcih etmemekte bulunmuştu. Bu ikram ve hürmet, o büyük alimin vefatına kadar devam etmiştir.

    İmam Ahmed hazretleri (164) tarihinde doğmuş, (241) senesinde Bağdat’da vefat etmiştir. “Bâb-ı harb” denilen kabristanda medfundur, Rahmetullahi teâlâ aleyh.

     

     

  • Şârih-i Fusûs Abdullah Bosnevî

    Müellif: Bursalı Mehmed Tahir

    Dergi: Sırât-ı Müstakîm

    Tarih: 1326

    [1]Pîr-i aʿzam Hacı Bayram-ı Veli ecille-i hulefâsından olup Göynük-Torbalı’da medfûn olan Bursevî Dede Ömer Sikkînî marifetiyle teşaʿʿub eden Melâmiyye-i Bayrâmiyye şubesi meşâyihindan câmiu’l-kemâlât bir zât-ı irfân-simât olup mukaddemât-ı ulûmu maskat-ı reʾs olan Bosna’da, ulûm-ı âliyye ve ʿâliyeyi Dersaâdet’te baʿde’l-ikmâl arzu-yı tarîkat dâiyyesiyle Bursa’ya azîmetle meşâhîr-i ricâl-i Bayrâmiyye’den Yeniyer Kabristânı’nda medfûn Şeyh Hasan Kabaduz-ı Bursevî’ye intisâb eyleyip senelerce devam eden mesai ve mücâhede-i Hudâ-pesendânesinin mükâfât-ı maneviyyesi olmak üzere tekmîl-i merâtib-i hakîkatle min-ciheti’t-tarîka nâil-i rütbe-i hilâfet oldular. Bundan sonra da yine istikmâl-i feyz-i ilâhî maksad-ı yegânesiyle Mısır’a ve 1046 târîhinde Hicâz’a azîmetle îfâ-yı farîza-ı hacc-ı şerîfe ve ziyâret-i Cenâb-ı Seyyidü’l-enbiyâ sallallâhu aleyhi ve selleme muvaffak olarak Şâm-ı Şerîf’e rıhletle kıdvetü’l-muhakkıkîn Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin türbe-i şerîfeleri civârında inzivâ ederek rûhâniyet-i müşârünileyh vesâtet-i aliyyesiyle istifâza-ı ulûm-ı Muhammedîye mazhar oldular. Baʿdehu işâret-i maneviyye ile Konya’ya azîmetle Şeyh-i Kebîr Sadreddîn Konevî ile Mevlana Celâleddîn Rûmî hazarâtı gibi medâr-ı fahr-i İslâm olan zevât-ı âliyenin merâkıd-ı şerîfelerini ziyâretle ihtiyâr-ı ikâmet ve bir müddet sonra “اِرجِعى…” fermân-ı ilâhîsine lebbeyk-zen-i icâbet olarak 1054 tarihinde irtihâl-i dâr-ı âhiret eyleyip vasiyetleri üzere civâr-ı Hazreti Sadreddîn’de vedîa-ı hâk mağfiret kılındılar (kaddesallâhu sırrahü’l-azîz). “هذا قبر غريب الله فى أرضه وسماه عبداه البوسنوى الرومى البايرامى” ibâresinin seng-i mezarlarına yazılması cümle-i vesâyâ-yı ârifânelerinden olduğu Müstakîmzâde merhûmun “Ahvâl-i Melâmiyye-i Bâyrâmiyye” ismindeki eserinde mezkûrdur. Arabistan’daki seyâhatleri esnâsında mülâkî oldukları urefâ ve fuzalânın kâffesi ulüvv-i kaʿblerini tasdîk eyledikleri gibi tahrîr buyurdukları âsâr-ı mütenevvia-ı muhakkıkâneleri de ilâ yevminâ hazâ tasdîk-kerde-i erbâb-ı ilim ve irfândır. Kendilerinden ahz-i ulûm ve maârif eden fuzalâ-yı urefânın başlıcaları şunlardır:

    Şeyh Garseddîn Halîlî,  Şeyh Muhammed Mîrzâ es-Surûcî ed-Dimeşkî es-Sûfi, Şeyh Muhammed Mekkî el-Medenî, Şeyh Seyyid Muhammed bin Ebî Bekr el-Ukûd.

    Müellefât-ı aliyyeleri:

    1- Şerh-i Fusûsü’l-Hikem el-Müsemma bi-Tecelliyyât-ı Arâisi’n-Nusûs fî Menassâti Hikemi’l-Fusûs (Âsâr-ı aliyyelerinin en meşhuru olup matbûdur.)

    2- Mevâkıfu’l-Fukarâ

    3- El-Vusûl ile’l-Hazreti’l-İlâhiyye lâ Yümkinü illâ bi-Husûli’l-Ubûdiyye

    4- Hakîkatü’l-Yakîn

    5- Metâliʿu’n-Nûri’s-Sünnî ʿan Tahârati’n-Nebiyyi’l-Arabî

    6- Tefsîr-i Âyet-i “فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ” alâ Butûni’s-Sebʿa

    7- Risâle-i Hazarâti’l-Gayb

    8- Tecelli’n-Nûri’l-Mübîn fî Mirʾât-i “اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ”

    9- Şerh alâ Nazm-ı Merâtibi’l-Vücûd li’ş-Şeyh Garseddîn

    10- Şerh ale’l-Kasîdeti’t-Tâiyye li-İbni’l-Fârız

    11- Risâle fî Tefsîr-i Nûn ve’l-Kalem

    12- Risâle-i Aʿyân-ı Sâbite

    13- Risâle fî Şerh-i Elhamdülillâhillezî Evcede’l-Eşyâ ʿan Adem ve Ademihi[2]

    14- Tercüme-i Terşîhât

    15- Gülşen-Râz-ı Ârifân fî Beyân-ı Usûl-i Râh-ı İrfân (Manzûmdur)

    16- Risâle fî Tafdîli’l-Beşer ale’l-Mülk

    17- Şerh-i Kelâm-ı Müeyyedi’l-Cündî fî Evâil-i Şerhi’l-Fusûs

    18- Cilâü’l-Uyûn fî Şerh-i Kasîdetü’ş-Şeyh Abdülmecîd Sivas

    19- El-Yedü’l-? fî İstilâmi’l-Haceri’l-Esved

    20- Şerh-i Rabbi Yessir velâ Tuʿassir Rabbi Temmim bi’l-Hayr

    21- El-Bûrhanü’l-Celî fî Harfi’s-Sûʾ ʿan Vechi’l-Âye fî Hâl-i Yûsuf (a.s)

    22- Risâle fî Temessül-i Cibrîl fî Sûreti’l-Beşer

    23- Risâle-i Uhrâ fî Temessüli’l-Cibrîl (Türkî)

    24- Tefsîr-i Sûre-i Ve’l-ʿÂdiyât

    25- Risâle fî Neşʾeti’l-İnsâniyye (Şerh-i bâbı’s-sâdis mine’l-Fütûhâti’l-Mekkiyye)

    26- Tefsîr-i Sûre-i ʿAsr

    27- Tefsîr-i “حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ”

    28- Münâcât

    Hazırlayan: Ahmet Tarık Tuncer

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1326_6/1326_6_137/1326_6_137_TAHIRBM.pdf



     1 Tarîkat-i Kâdiriyye ricâlinden oldukları Dîvânlarından sarâhaten anlaşılan ve “Hüsn-i Hayri’l-Kelâm” terkîbinin delâleti olan 1091 târîhinde İzvornik’te vefât eden Hasan Kâimi-i Bosnevî Bosna kıtasında yetişen urefâ-yı meşâyihtendir. Zeyl-i Şakâyık sâhibi Şeyhî’nin nakline göre tarîkat-i Halvetiyye’ye de intisâbı olup mürşidleri Öziceli Şeyh Muslihiddîn Efendi imiş.

     

     2 Şeyh-i Ekber’in meşhûr-ı âfâk olan “Fütûhât-ı Mekkiyye”lerinin mukaddimesidir.

     

     

  • Sipâhîzâde Mehmed bin Ali

    Müellif: Bursalı Mehmed Tahir

    Dergi: İslam Mecmûası

    Tarih: 11 Cemaziyelahir 1332

    Maârif-mendân-ı kuzâttan zûfünûn bir zât-ı fezâil-nihâd olup Bursalıdır. Ale’l-usûl memleketi ulemâsından tekmîl-i nüsahtan sonra bazı medâriste tedrîs ile iştigâl eyleyip 992 târihinde Bağdat ve 997 senesinde İzmir kadılıklarında îfâ-yı vezâif eyledi. Sene-i mezbûrede İzmir’de irtihâl-i dâr-ı bekâ etti. Elsine-i selâsede inşâd-ı nazım ve nesre muktedir olduğuna âsâr-ı mütenevviası şâhid-i âdildir. Müellefâtı gayr-i matbû olup başlıcaları ber-vech-i âtîdir:

    1) Enmûzecü’l-Fünûn: “Mevzûâtü’l-Ulûm” tarzında bir cilt üzere mürettep olup tefsîr, hadîs, kelâm, usûl, fıkıh, ferâiz, meʿânî, heyet-i tıp gibi dokuz ilimden bâhistir. Bir nüshası Ayasofya Kütüphânesi’nde vardır. Sadrazam Sinan Paşa’ya takdîm ederek mazhar-ı takdîr ve taltîf oldu.

    2) Hâşiye-i Şerh-i Tecrîd: Metn-i eser 672’de vefât eden allâme Nasîr Tûsî’nindir. Dakâyık-ı ilm-i kelâmdan bâhis ve altı bâb üzere mürettep olan bu eser birçok fuzalâ taraflarından da şerh ve tahşiye edilmiştir. Hatt-ı destiyle muharrer nüshası Nûr-ı Osmânî Kütüphânesi’ndedir.

    3) Hâşiye alâ Şerh-i Hikmeti’l-Ayn: Metn-i eser Nasîr Tûsî telâmîzinden Kâtib Kazvînî’nindir. Bunun da muhtelif şerh ve hâşiyeleri vardır.

    4) Evzahu’l-Mesâlik ilâ Marifeti’l-Büldân ve’l-Memâlik: Asl-ı bâdi-i iştihârı olan ve lisân-ı Arabî üzere muharrer bulunan bu eser, esâsen coğrafyaya müteallik olup tarz-ı tahrîri hurûf-ı hecâ üzerine mürettep lügât-ı târîhiyye ve coğrafya tertîbindedir. Başlıca meâhizi de Ebu’l-Fedâ’nın “Takvîmü’l-Büldân”ı ile Safiyyuddîn Abdülmümin el-Bağdâdî’nin “Muʿcemü’l-Büldân”dan hülâsa ettiği “Merâsıdü’l-Itlâʿ”ıdır. Hitâmı olan 980 târihinde Sultan Murâd-ı Sâlis’e takdîm ederek mazhar-ı mükâfât olmuştu.

    5) Esâmi-i Büldân: Evzahü’l-Mesâlik’in ihtisâr tarîkiyle lisân-ı Osmânîye nakl olunan nüshasıdır. Vezîriazam Sokullu Mehmet Paşa’ya takdîm eylemiş ve bu vezîr-i kadirdân tarafından da nâil-i taltîfât olmuştur ki bu eser lisânımızda lügât-ı târîhiyye ve coğrafya usûlünde yazılan âsârın kıdem itibârıyla birincisidir. Dersaâdet kütüphânelerinin ekserinde nüshaları vardır.


    Hazırlayan: Hasan Hüseyin Mak

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00522/1330_7/1330_7_TAHIRBM.pdf

  • Şeyh İbrahim Hakkı Erzurumî

    Müellif: Bursalı Mehmed Tâhir 

    Dergi: Sırât-ı Müstakîm

    Tarih: 7 Ramazan 1329

    Tasavvuf ve ahlâk ile fünûn-ı mütenevviadan bâhis meşhûr ve matbû “Marifetnâme” ismindeki eser-i kıymetdârın müellif-i şehîri olup Erzurumludur. Sâhib-i tercümenin Erzurum’a nispeti peder-i âlîleri Şeyh Osmân Efendi’nin Hasan Kale’den Erzurum’a nakil ve hicretinden nâşîdir. Ulûm-ı âliyye ve ʿâliyeyi Erzurum fuzalâsından ahz ve tahsîl ettiği gibi zebân-ı Fârisî kavâid ve dakâyıkı da müfti-i belde meşâhîr-i ulemâdan hâzık Mehmed Efendi’den teallüm eyledi. İkmâl-i tahsîlden sonra mahzâ istikmâl-i feyz-i ulûm sâikasıyla ihtiyâr-ı seyâhat ettiği esnâda Siirt kurâsından Tillo’da neşr-i envâr-ı marifet eyleyen kibâr-ı meşâyih-i Kâdiriyye ve Nakşiyye’den ârif billâh Şeyh İsmâil Fakîrullâh’a teslîm-i inân-ı irâdet ve usûl-i tarîkat dâiresinde ve peygamber-pesendâne bir sûrette cehd ve himmet ve sarf-ı nakdîne-i gayretle mazhar-ı mertebe-i hilâfet olduğu gibi nâil-i sıhriyyet de oldu. Mürşid ve kayınpederlerinin irtihâlinden sonra bir taraftan telîf-i âsâr bir taraftan da müsterşidîne talîm-i ezkâr ile dem-güzâr olup 1186 târîhinde âzim-i dârü’l-karâr oldu (kaddesallâhu sirrahu’l-azîz). Âsâr-ı ârifâne ve fâzılânelerinden yalnız “Marifetnâme” ile “Dîvân-ı İlâhiyât”ı matbûdur.

    Âsâr-ı matbûalarının kısm-ı aʿzamı Türkçe, mütebâkîsi Arapça ve Farsça olup ber-vech-i âtîdir:

    1- Marifetnâme

    2- Dîvân-ı İlâhiyât

    3- Tezkiretü’l-Ahbâb  

    4- Hısnu’l-Ârifîn

    5- Kelimât-ı Fakîrullâh 

    (Hatt-ı dest-i âlîleriyle muharrer olan bu üç eser-i ârifâne (3,4,5) mahfûz-ı kütüphâne-i ahkarânemdir.)

    6- İrfâniyye: “من عرف نفسه فقد عرف ربه” hadîs-i şerîfinin muhtevâ olduğu mezâmîne dâir elsine-i selâse üzere manzûm ve mensûr âsâr-ı müntehabeyi câmidir.

    7- İnsâniyye: Esrâr-ı tevhîde dâir elsine-i selâsedeki en müntehab âsâr-ı manzûmeyi câmidir.

    8- Lübbü’l-İrfân: Tasavvufa dâir olmak üzere ricâlullâhın dekayık-ı akvâlini câmi mensûr bir eserdir.

    9- Mürşidu’l-Müteehhilîn: Mensûr bir eser olup matbû ve mütedâvil olandan başkadır.

    10- Tecvîd: Meşhûr Karabaş Tecvîdi vâdisinde ve fakat daha müfîd ve daha vâzıhtır.

    11- Müntehabât-ı Manzûme: Kısm-ı aʿzamı Fârisî olmak üzere elsine-i selâsedeki tasavvufî manzûmâtı câmidir.

    12- Kût-ı Cân: Mürşid-i ekremleri Şeyh İsmâil Fakîrullâh’ın menâkıbını mübeyyindir.

    13- Cilâu’l-Kulûb li-Tecelli’l-Matlûb: Bir mukaddime ile on fasıl, bir hâtime üzere mürettep Türkçe mensûr bir eser olup isminin delâleti olan 1180 târîhinde telîf olunmuştur.

    14- İnsân-ı Kâmil: Bir mukaddime, on yedi fasıl üzere mürettep Türkçe tasavvufî bir eserdir.

    15- Sefînetü’n-Nûh min Vâridâti’l-Fütûh: Telîfi 1186 olan bu manzûm eser kırk vâride üzere müretteptir.

    16- Mecmûa-ı Mekâtîb: Kısm-ı aʿzamı Arabî olmak üzere muhibbânına gönderdiği mekâtîb-i ârifânedir.

    17- Nûşi Cân: Mahdûmu Fehîm Efendi’ye hitâben yazdığı manzûme-i tasavvufiyyedir.

    18- Râznâme: Bazı ihvânına gönderdiği ahlâk ve tasavvuftan bâhis Türkçe bir risâledir.

    19- Kitâb-ı Âlem: Tasavvufî risâle-i Arabiyyedir.

    20- Kenzü’l-Fütûh: Tasavvuf ve ahlâka dâir bir manzûmedir.

    21- Urvetü’l-İslâm: Bir mukaddime, on beş bâb, bir hâtime üzere mürettep Arabiyyu’l-ibâre bir eserdir.

    22- Tertîbu’l-Ulûm: İlm-i delâlet, icmâl-i âlet, Kurʾân ve hat, fıkıh ve lügat, tarîf, nahiv, nazım, âdâb, meânî, beyân gibi ulûmdan bâhis manzûm bir eserdir.

    23- Vuslatnâme: On esâstan bâhis Türkçe manzûm bir eserdir.

    24- Şükürnâme: Türkçe bir manzûmedir.

    25- İkbâlnâme: Türkçe manzûm risâle-i ahlâkiyyedir.

    26- İlâhînâme

    27- Manzûme-i Avâmil

    28- Aʿmâl-i Felekiyye bi’r-Rubʿi’l-Mucîb: Bir mukaddime, yirmi bâbtır.

    29- İstihrâc-ı Aʿmâl-i Felekiyye: Oğluna hitâben yazılmış bir manzûme-i fenniyyedir.

    30- Lügatçe: Elsine-i selâse lügâtını mübeyyindir. 

    31- Kavâid-i Fursiyye: Bir mukaddime, dört bâb, bir hâtimedir.

    32- Risâle-i Mirʾât-ı Kevneyn: Meşâyihten Mustafâ Fânî Efendi’ye hitâben yazılmış bir manzûme-i  Arabiyye olup ehl-i bâtın ile ehl-i zâhirin ahvâlini muarriftir.

    33- Edʿiye-i Meʾsûre

    34- Sülûk-i Nakşibendî  

    35- Tuhfetü’l-Kirâm  

    36- Nuhbetü’l-Kirâm  

    37- Ülfetü’l-Enâm

    38- Heyʾetü’l-İslâm

    (Bu eserler (33-38) manzûr-ı âcizi olmamıştır. Fakat kendi tercüme-i hâllerini mübeyyin eserlerinde mezkûrdur.)

    Mürşid-i âlî tebârlarının esâsen Üveysî oldukları Tezkiretü’l-Ahbâb’ta münderictir.

    Mahdûm-ı âlîleri İsmâil Fehîm Efendi de erbâb-ı maâriften bir zâttır. Bir mukaddime, on beş fasıl, bir hâtime üzere mürettep “Miʿyâru’l-Evkât” ismindeki eserlerinin bir nüshası Kütüphâne-i Hidîvî defterinde mukayyettir.

    İlahiyât-ı ârifânelerinden:

       Hakk şerleri hayr eyler

       Ârif ânı seyr eyler

       Zannetme ki gayr eyler

    Mevlâ görelim neyler

    Neylerse güzel eyler

    Parçasının bâhusûs “Mevlâ görelim neyler…” nakarât-ı manîdârı ve vird-i zebân-ı ehl-i irfân ve hasbihâl-i sitem-dîdegândır.

     

    Hazırlayan: Ahmet Tarık Tuncer

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1327_6/1327_6_156/1327_6_156_TAHIRM.pdf

  • Şeyh Muhyî Efendi

    Müellif: Bursalı Mehmed Tahir 

    Dergi: Kelime-i Tayyibe

    Tarih: 29 Cemaziyelevvel 1330

     

    Şeyh Muhyiddîn Gülşenî:

    Tarîkat-i Halvetiyye’nin Gülşen şubesi fuzalâ-yı meşâyihinden bir zât-ı irfân-simât olup Edirnelidir. Selanik Mevlevîhânesi’nin bânîsi Ekmekçizâde Ahmed Paşa’nın birâderidir. Vatanı ulemâsından bi’t-teallum ahz-ı icâzeye muvaffakiyetten sonra bir müddet dâire-i zühd ve salâhta ihtiyâr-ı uzlet ve âsâr-ı dîniyye mütâlaasına muvâzabet eyledi. Bu esnâda 981 târîhinde Edirne kâdısı olup -bi-hasebi’l-mazhariyye- zümre-i mutasavvıfaya aleyhtârlığıyla meşhûr olan Çivizâde Efendi bir cuma günü câmi-i şerîfte elinde mütâlaa etmekle meşgûl bir kitâptan dolayı sâhib-i tercümeyi huzûruna celb ederek kitâbın ismini istifsâr etti. Muhyiddîn Efendi de mürebbi’l-ârifîn cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn’in ecell-i âsarından bulunan Fusûsu’l-Hikem olduğunu lâubâliyâne bir tarzda beyân etmesi üzerine gazaba gelen Çivizâde Efendi tasmîm ettiği tekdîr ve tevbîhe vesîle olur mütâlaasıyla kitâb-ı celîl-i mezkûrun ibârâtı kavâidinden suâller tertîbiyle imtihâna başladı ise de aldığı vâkıfâne ve âlimâne cevâplara karşı bilakis takdîr ve tahsîne mecbûr oldu. Baʿdehû o târihlerde Mısır defterdârı bulunan birâderi nezdine giderek buradan da cânib-i Hicaz’a azîmetle îfâ-yı hacc-ı şerîften sonra Mısır’a avdet ve ihtiyâr-ı ikâmetle meşâyih-i beldenin serbülendi Gülşenîzâde Seyyid Ali Safvetî Efendi’ye teslîm-i irâdet etti. Ve hüdâpesendâne mücâhedâtının mükâfâtı olmak üzere nâil-i rütbe-i hilâfet olmakla beraber kerîmesiyle izdivâcından nâşî sıhriyyeten de mürşidine kesb-i kurbet eyledi. Ve ilâ-âhiri’l-ömür irşâd ve telîf ile meşgul olarak 1014 senesinde irtihâl-i dâr-ı naʿîm ederek âsitâne-i Gülşenîde vedîa-i hâk-i mağfiret kılındı. Müellefâtının tabʿına himmet olunmadığı için ilim ve irfânı nispetinde şöhret alamayan meşâyih-i osmâniyyedendir. Manzûmâtında “Muhyî” tahallus eylemiştir.

    Âsârı:

    1- Risâle fî Beyân-i Esmâ-i Hüsnâ 

    2- Nefehâtü’l-Mesîhi’l-Anberî 

    3- Şerhü’l-Müstezâd 

    4- El-Muammeyât 

    5- Muammâ-yı Mersiye-i Gülşenîzâde 

    6- El-Mukattaʿât 

    7- Er-Rubâiyyât 

    8- Gazâlnâme 

    9- El-Mesâdiru’s-Seniyye 

    10- Eş-Şemsiyye 

    11- El-Ayniyye 

    12- Hüsn-i Dil 

    13- Şerhu’l-Erbaîn 

    14- Keşfu Sihri’l-Aʿyân fî Hurûf-ı Sırr-ı Usturlâbi’l-İhsân 

    15- Şerhu Hadîs-i Cibrîl 

    16- Silsiletü’l-ʿIşk 

    17- Füyûzu’l-Mevlâ 

    18- Hakku’l-Yakîn fî’l-Hikâyât ve’n-Nesâyih 

    19- Hedyu’l-Harameyn 

    20- Nefehâtü’l-Eshâr 

    21- Ahlâku’l-Kirâm 

    22- Menâkıb-ı Gülşenî 

    23- Meşâhidu’l-Vücûd 

    24- Kitâb-ı Meâb 

    25- Dîvân

     

    Bunlardan başka Bâleybelen ismiyle nâşinîde bir tarzda büyücek kıtʿada bir lügat-i Türkiyyesi vardır ki Türkçe’nin lügat ve iştikâkıyla mütevaggıl zevât için bir kere görülecek âsârdandır.

     

    Hazırlayan: Besim Enes Alper

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D02734/1328_3/1328_3_RIFATB.pdf

  • Altıparmak Mehmed Efendi

    Terâcim-i Ahvâl 

    Altıparmak Mehmed Efendi

    Müellif: Bursalı Mehmed Tahir 

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 26 Recep 1330

    Elsine-i selâse edebiyatına vâkıf fuzalâ-yı üdebâdan bir zât olup Üsküplüdür. Memleketinde “Çıkrıkçızâde” ve “Altıparmak” şöhretiyle benâm olmuşsa da ahîren ikinci şöhretiyle teşehhür etmiştir. “Nüzhet-i Cihân” mukaddimesinde ismini yazdığı sırada “Mehmed bin Mehmed eş-Şehîr bi-Altıparmak” yazdığı da ikinci şıkkı teyîd ediyor. Ulûm-ı âliyye ve ʿâliye tahsîlini vatanında ikmâlden sonra meslek-i kadîm tasavvufa da intisâb lüzûmunu derpîş ederek Üsküp Kalesi’nde defîn hâk-i tarîkat-i Bayramiyye ricâlinden Şeyh Cafer Efendi’ye bîatla gâye-i tasavvuf olan tasfiye-i vicdânede muvaffak oldu. Bâʿdehû İstanbul’a gelerek bir müddet bugün de meşher-i ilim ve fazîlet bulunan Fâtih Câmi-i Şerîfi’nde hadîs, tefsîr tedrîsiyle neşr-i fazîlet ve iktisâb-ı şöhret eyledi. Daha sonra Mısır’a rıhletle buradaki tedrîsiyle de kadirşinâs ulemâ-yı Arap’ın enzâr-ı takdîrlerine mazhar olarak îfâ-yı hacc-ı şerîf  için cânib-i Hicâz’a azîmet ve bâʿde edâü’l-hac yine Mısır’a avdetle ke’l-evvel ulûm-ı ʿâliye tedrîsiyle meşgûl olup 1033 tarihinde irtihâl-i dâr-ı bekâ etti. Cenâzesi bir cemm-i gafîr tarafından kaldırılarak Sûk-i Gar’da binâ-gerdesi olan mescid hazîresine defnedildi. Âsâr-ı fâzılânesi:

    1) Altıparmak: Meşâhîr-i ulemâdan Molla Miskîn’in bir mukaddime dört rükn bir hâtime üzere mürettep siyer-i enbiyâ ve sîret-i cenâb-ı Mustafa’dan bâhis “Meʿâricü’n-nübüvve fî Meʿârici’l-fütüvve” ismindeki Fârisiyyu’l-ibâre eser-i meşhûrunun tercümesi olup matbûdur. Bu eser Koca Nişâncı Mustafa Bey tarafından da “Delâilü’n-Nübüvveti’l-Muhammedî ve Şemâilü’l-Fütüvveti’l-Ahmedî” ismiyle tercüme olunmuştur.

    2) Tercüme-i Nigâristân-ı Gaffârî: Gaffârî şöhretiyle benâm Ahmed bin Muhammed el-Kazvînî’nin târîh-i İslâm ile hulefâ v mülûk ve nevâdir-i hikâyâttan bâhis Fârisiyyu’l-ibâre eser-i marûfunun tercümesi olup ismi “Nüzhet-i Cihân ve Nâdire-i Devrân”dır ki şâyân-ı istifâde âsârdandır. Nüshaları İstanbul kütüphânelerinin bazılarıyla Kütüphâne-i Âcizî’de vardır. Nigâristân-ı Gaffârî fuzalâ-yı Osmâniyyeden şâir-i meşhûr Şeyhülislâm Yahya Efendi tarafından da tercüme olunmuştur. Fuhûl-i ulemâdan Muînüddîn İsferâyî’nin de  Ebî Saîd Bahâdırhân Cengîzî nâmına Nigâristân isminde Fârisiyyu’l-ibâre bir telîfi olduğu gibi Allâme-i Rûm İbn Kemal merhûmun da bu isimde bir eseri vardır.

    3) Tercüme-i Sittîn li-Câmiʿi’l-Besâtîn: Asıl eser Hüccetü’l-İslâm İmâm el-Gazzâlî’nin altmış meclis üzere müretteb telîf-i makbûlü olup tercümenin bir nüshası Köprülü Kütüphânesi’nde mevcûttur.

    4) Kâşifu’l-ulûm ve Fâtihu’l-fünûn: “Şerh-i Telhîsi’l-Meʿânî” tercümesi olup bir nüshası Kütüphâne-i Umûmî’de vardır. Bu tercümenin mukaddimesindeki “Nice resâil-i dakîka ilm-i tefsîr ve hadîste ve nîce evrâk-ı münîfe usûl ve fürûda tasnîf ettim.” ibâresinden anlaşıldığı üzere sâhib-i tercümenin taʿdâd ettiğimiz âsârından başka da eserleri olduğu anlaşılıyor. Terâcim-i ahvâl kitaplarımızın bazılarında meşhûr “Mutavvel”i de tercüme ettiği muharrerse de manzûr-ı âcizi olmamıştır.


    Nüzhet-i Cihân mukaddimesindeki eşʿârından:

    Kâr u bârı âkilin dâim hatâ-puş olmadır

    Ayb-bîn olmak revâdır serverâ câhillere

    Dîde-i insâf ile nâzır olan ehl-i kemâl

    Nisbet etmez şeyn ü aybı ber nefs-i kâmillere


    Hazırlayan: Hasan Hüseyin Mak

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_1-8/1328_1-8_19-201/1328_1-8_19-201_TAHIRBM.pdf

  • Sadreddîn Konevî 

    Müellif: Bursa Mebûsu Mehmed Tahir 

    Dergi: Sırât-ı Müstakîm

    Tarih: Cemaziyelevvel 1329

    Ebu’l-Meâlî Mevlânâ eş-Şeyhu’l-Kebîr
    Sadreddîn Konevî
    (kuddise sırruhû)

    Eâzım-ı meşâyih-i muhakkıkîn ve efâhim-i ulemâ-yı râsihîndendirler. Aslen Malatyalı iseler de neşetleri Konya’dadır. Kendileri henüz tıfl-ı nevresîde iken pederleri vefât etmekle o târihte Şâm-ı şerîfte bulunmakta olan Şeyhu’l-ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri bilhâssa talîm-i lisân-ı hakîkat zımnında Konya’ya gelerek münâsebet-i sûrîyye husûlüne medâr olmak için mevlânâ-yı müşârun-ileyhin dul bulunan vâlidelerini tezevvüç eyleyip kemâl-i ihtimâm ile terbiye ve tefeyyüzlerine saʿy ve ikdâm buyurmuşlardır.

    Semere-i istiʿdâd-ı hüdâ-dâdlarıyla az vakit zarfında cenâb-ı Şeyhu’l-ekber’in nefs-i kâmiline mazhar olan bu zât-ı âlî fünûn-ı muhtelife ve ulûm-ı mütenevviada vâsıl-ı derece-i kusvâ oldukları gibi bi-tahsîs tefsîr, hadîs, tasavvuf, kelâm, hikmet ilimlerinde vahîdu’l-asr oldular. Kendilerinden istifâda-i ulûm eyleyen ulemâ ve urefâ pek çoksa da meşhûrları: sâhib-i telîfât-ı kesîre ve bâ-husûs müellif-i Tefsîr-i Kebîr Allâme-i Şirazî ve evvel-i şurrâh-ı Fusûsu’l-Hikem Müeyyidüddîn Cendî ve şârih-i Dîvân-ı İbn-i Fârız Sadeddîn Fergânî ve sâhib-i Lemaʿât Fahreddîn Irâkî ve âbırû-yı meşâyih-i Fars Şemseddîn İgi hazerâtıdır. Vefât-ı âlîleri 671 târîhinde olup kabr-i münevverleri Konya’da İstasyon Caddesindedir. Ekser evkâtta hazret-i Sadreddîn’in meclis-i ilim ve irfânlarında hâzır bulunan Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretleriyle beynlerinde muhâdenet ve muhâleset-i kâmile bulunduğundan esnâ-yı musâhabelerinde cenâb-ı Celâleddîn’e “Mevlânâ” tabiriyle hitâp buyurmaları müşârun-ileyh hazretlerinin mevlânâ lakab-ı âlîsiyle teşehhürlerine bâdî olduğu misilli rıhletlerinde dahî vasiyetleri üzere hazret-i Sadreddîn imâmet eylemişlerdir. Beynlerinde mükerreren vâki olan mükâtebeden dolayı ulemâ-ı imâmiyyeden Nasîruddîn Tusî dahî cenâb-ı Mevlânâ gibi hazret-i Sadreddîn’in fazl ve irfânlarının musaddıklarından olduğu meşhûr ve mütevâtirdir.

    Müellefât-ı âliyelerinden başlıcaları şunlardır:

    1- Tefsîr-i Fâtiha: Lisân-ı tahkîk ve tasavvuf üzere olup 380 sahîfeden ibaret olan bu tefsîr-i şerîf Haydarâbâd-ı Dekken şehrinde Emîr Hasan el-Hanefî isminde bir zât tarafından tabʿ olunmuştur.

    2- Miftâhu’l-Gayb: Mevlânâ Fenarî, Muhammed ibn Kutbuddîn İznikî, Şeyh Osmân Atpazarî-yi Celvetî, Mevczâde Abdurrahman Bursevî, Gazzîzâde Abdüllatîf Bursevî gibi zevât-ı kirâm taraflarından şerh olunan bu kitâb-ı müstetâbı Bursa’da medfûn Emîr Sultân hazretleri dahî bi’l-iltizâm istinsâh edip Mevlânâ Fenarî’den tederrüs buyurmuşlardır.

    3- Fükûk: Fusûs’un müsnedâtına dâirdir.

    4- Tabsiratü’l-Mübtedî ve Tezkiretü’l-Müntehî: Lisân-ı Fârisî üzeredir.

    5- Nefehât-ı İlâhiyye

    6- Fusûs fi Tahkîk-i Tavri’l-Mahsûs

    7- Keşfu’s-Sır

    8- Nefesetü’l-Makdûr ve Tuhfetü’l-Meşkûr

    9- Şerh-i Esmâ-i Hüsnâ

    10- Câmiʿu’l-Usûl fi’l-Hadîs

    11- Risâletü’l-Hâdiye

    12- Mufâvazât

    13- Envâr-ı Enbiyâ

    14- Şerh-i Hadîs-i Erbaʿîn

    15- Risâletü’l-Mürşid

    16- Şumûsü’l-Meârif

    17- Risâletü’l-ʿUcâle fi Keyfiyeti’t-Teveccüh

    18- Risâletü’l-Miʿsame [sic.] an Müntehe’l-Efkâr

    19- Şerh-i Kasîde-i İbn-i Fârız

    20- Mecmûatü’l-Mekâtîb fi’l-Kelâm (أرسلها نصيرالدين طوسى مع أجوبتها): Bu eser Ayasofya Kütüphânesi’nde mevcûttur.

    Edebiyyât-ı Arabiyye ve Fârisiyyeye intisâb-ı tâmlarından nâşî mutasavvıfâne tanzîm buyurdukları eşʿâr-ı Arabiyye ve edebiyyât-ı Fârisiyyeleri de malûm-ı erbâb-ı irfândır.

    1069 târihinde Şeyh Mûsâ Sadrî tarafından yazılan menâkıbnâmelerinin bir nüshası Beşiktaş’ta Yahyâ Efendi Kütüphânesi’nde vardır.

     

    Hazırlayan: Ahmet Tarık Tuncer

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1327_6/1327_6_141/1327_6_141_TAHIRBM.pdf

  • Mustafa-yı Mostarî

    Müellif: Bursalı Mehmed Tahir

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 22 Şevval 1330

    Ashab-ı fazilet ve ebrar-ı ümmetten bir zât-ı âlî olup Bosna kıtasında “Yuyo” lakabıyla maruf idi. 1061 tarihinde Mostar’da tevellüt eyleyip sinn-i firaka vusulünde mukaddimât-ı ulûmu fudalâdan olan pederi Yusuf Efendi’den baʿde’t-taʿlîm 1088 senesinde İstanbul’a gelerek o asrın benam ulemasından ve mevâlîden Salih ve Tirevî Karabekir ve Arapzade gibi zevattan ikmal-i tahsil eyledi. Bu esnada yani 1104 tarihinde memleketi müftüsü Hasan Efendi’nin vukû-ı vefatına mebnî vatandaşlarının davet ve iltimaslarına tebean Mostar müftülüğünü kabul ederek mâ-dâme’l-ömr tedris ve telif ile bi’l-iştigal 1119’da âzim-i dar-ı cinân olarak Mostar’daki mekabir-i müslimîne defnedildi. Mufassalca tercüme-i hali arabiyyu’l-ibare olmak üzere kayınbiraderi olan müderrisînden “Ubiyaç” lakabıyla mukalleb İbrahim Efendi tarafından yazılmıştır ki ber-vech-i âtî iki vefat mısraları o tercüme-i halden menkuldür. 

     

    قد انتقل ينابيع العلوم جمعاً

    ارتحل به شان الكمال

    (1119)

     

    Âsâr-ı fâdılâneleri:

    1. Mefatihu’l-Husûl fî Şerh-i Mirʾâti’l-Usûl

    2. Risale fî İlmi’l-Âdâb el-müsemmâ bi-Hulâsati’l-Âdâb 

    (İlk müellefâtı olup her ikisini de ikmâl-i tahsiline karîb telif etmiştir.)

    1. Şerhu’ş-Şemsiyye fi’l-Mantık el-müsemmâ bi-Şerhi’l-Cedîd

    2. Şerh alâ Unmûzeci’z-Zemahşerî fi’n-Nahv el-müsemmâ bi-Fevâidi’l-Abdiyye

    3. Şerh alâ Kasîdeti’l-Lâmiyye  fi’l-Kelam el-müsemmâ bi-Bedri’l-Meâlî fî Şerhi’l-Emâlî

    4. Haşiye alâ Şerh-i Kasideti’l-Lâmiyye li’l-Fâdıl Karabâği

    5. Haşiye alâ Şerhi’r-Risaleti’l-Adudiyye fi’l-Vazʿ li’l-Fâdıl İsâm

    6. Şerh ale’l-Müftî fi’l-Usûl el-müsemmâ bi-Fethi’l-Esrâr

    7. Şerh alâ Müntehab fi’l-Usûl el-müsemmâ bi-Müntehabi’l-Usûl

    8. Şerh ale’r-Risaleti’n-Nesefiyye fi’l-Ferâiz

    9. Risale fi’l-Ferâiz el-müsemmâ bi-Lübb-i’l-Ferâiz

    10. Mecâlis Latîfe fi’l-Mevʿiza el-müsemmâ bi-Nefâisi’l-Mecâlis

    11. Şerh-i Manzûme-i Şâhidî el-müsemma bi-Hulle-yi Manzûme (1110 tarihli müellif hattıyla muharrer olan nüshası fudalâ-yı askeriyyeden Bağdadi İsmail Paşa hazretlerinin kütüphanelerindedir.)

    12. Şerh ale’t-Tehzîb fi’l-Mantık ve’l-Kelam li’l-Allâme Sadeddîn Taftazanî (Ahir telifatı olup 1118’de müelleftir.)

    13. Şerh-i Lübb-i’l-Ferâiz (Dibacesinde dokuz günde telif ettiğini beyan ediyor.)

    14. Haşiye alâ Şerhi’l-Âdâb li’l-Fâdıl Mesud Rumî

    15. Şerh alâ Risaleti’s-Semerkandiyye fi’l-Âdâb

    16. Şerh-i Kebir alâ Risalet-i Hülâsati’l-Âdâb

    17. Şerh-i Sağir alâ Risalet-i Hülâsati’l-Âdâb

    18. Şerh ale’l-Menkıbe fi’l-Âdâb

    19. Haşiye ale’l-Fevâidi’l-Müberrâ fi’l-Âdâb

    20. Haşiye alâ Şerhi’l-Allâme fi’l-Âdâb

    21. Taʿlikat alâ Haşiyet-i Şeyhülislami’l-Herevî ale’l-Muhtasar fi’l-Meânî

    22. Şerh-i İsagoci fi’l-Mantık (Âsârından yalnız bu eseri matbudur.)

    23. Şerh alâ Dibaceti’l-Muhtasar fi’l-Meânî

    Bunlardan başka mütâlaa ettiği kütüb-i mütenevvianın ekserisine talikâtı olduğu gibi okuduğu kitaplardan altmış küsürünü de istinsah ettiği terekesinde görülmüştür.

    Teehhül etmişse de evladı olmamıştır. Vefatına bâdî olan maraz-ı sûrîsi temennisi vecihle üç gün devam etmiştir. Türbesi elyevm ziyaretgâh-ı müminîndir.  Rahmetullahi aleyh.

     

    Hazırlayan: Ömer Faruk Güneş

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_2-9/1328_2-9_31-213/1328_2-9_31-213_TAHIRBM.pdf