Kategori: Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar VII

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden : Suret – 2

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 22

    Tarih: 16 Şubat 1324

    Zî-rûha mahsus olan suver ve temâsili yapmak ve evlerde bulundurmak hakkında envâ’ı ve evzâ’ına göre şer’ân terettüp eden ahkâmı bundan evvel edille-i naklîyyesiyle beyân ve izâh etmiştik.

    Bundan sonra ise dîn-i İslâm’da temâsile karşı bir nev’î mübâlât-ı taharrüzkârâne mevcut olduğu hâlde şu takayyüdün akl-ü hikmet nazarında takdîr olunabilecek bir lüzuma müstenit olmaması gibi bazı efkâr-ı muhdese üzerine idâre-i kelâm edeceğiz:

    Temâsil hakkındaki takayyüdât-ı şer’iyyemizin bî-lüzûm olduğu re’yinde bulunanlar var demiş oluyoruz… Evet bu meselede mu’terizînin müdde’iyyâtı “faiz ve sigorta meselelerinde olduğu veçhile ihtiyâc-ı beşerî derecesine çıkamayıp “Bunun ne mahzuru olabilir? Ne zararı var?” şeklinde olmak lazım gelir. Yoksa suver ve temâsili ittihaz edenler kat’iyyen bunun için bir fâide-i sahîha beyan edemezler.

    Meselâ ellilik bir adamın on yaşındayken alınmış olan bir fotoğrafını ara sıra mevzû’ bulunduğu mevk’î-i ihtimamdan çıkararak ziyâret etmesi çocukçasına bir hıffet, garip bir iştigal, yahut yirmi beş yaşındaki şahsını karşısına alarak beş dakika hayât-ı cevânîsi (delikanlılık zamanları) ile yaşaması iâde-i şebâb (gençliğin geri gelmesi) kadar bir hayal değil midir? Bu menâzır-ı mazîyyeden fâniliğini istidlâl etmesi ise bir kâmilik bir nâkıstan istirşâda kalkışması kadar bir tenezzüldür… Çünkü bir dîde-i itibârın her an in’itâfında fâniyet-i aleme dair müsâdif olacak delîle arz-ı ihtiyâc eylemesi cidden şayân-ı ta’accüb olur.

    Sonra… Bir adamın ma ba’de’l-hayât ibkâ-i resm eylemesi elbette ibkâ-i ism etmek gibi mefahirden ma’dûd bir şey olamaz. Kezâlik bir insan için eslâfından birinin veya uzakta bulunan bir sevdiğinin fotoğrafını saklamakta sahiplerine ait hiçbir hürmet ve saklayan hakkında da tahassürden (özlem acısı) başka bir menfaat mutasavver değildir. Onun için “Ben ihtiramen falan zâtın fotoğrafını muhafaza ediyorum” denildiği zaman dikkat olunursa vazife-i ihtirâm fotoğrafın muhafazasıyla değil bu cümle-i kelâmiye ile ifâ edilmiş olur. “Ve’l-emvâtü ve ahyâ’dan her kim hakkında bir hiss-i hürmet-i müvâlât besleniyorsa o hissin hukûk-u vezâifine kavlen veya fiilen riayet olunmayarak sittîn sene bir fotoğraf karşısında perestiş edilse o fotoğrafın bundan bir şey anlamak ihtimâli yoktur.

    Fotoğrafın fevâid-i mühimmesinden olmak üzere dermeyân edilebilecek bir suret daha var: Hükûmetlerin enzâr-ı taharrisinden (araştırma, soruşturma) ihtifâ eden bir takım canilerin derdest olunması hususunda ele geçen fotoğraflarından istifâde ediliyor. Evet. Lâkin bu fâide-i mezkûr fotoğrafların ele geçmesi gibi tesâdüfün lütfuna kalmış olan bir şeye mütevakkıf olduktan başka halka fotoğraflarını aldırmak tavsiyesi esnasında gösterilecek fâide fotoğraf sahiplerinin kendilerine ait olmak lazım geleceği için fotoğrafın fâidesi hakkında zikrolunan delîl ile müdde’a arasındaki irtibât-ı garâbet peydâ etmiş olur. Evet! Hükûmetler bazı erbâb-ı cerâimin sebîlini tahliye ederken ahvâl-i sabıkalarının tekerrürü ihtimaline mebni fotoğraflarını aldıktan sonra tahliye etmek lüzum ve zaruretini hissederlerse burası (الضرورات تبيح المحذورات) (ez-zarurâtu tubîhu’l-mahzûrât)(zâruretler haram olan şeyleri  mübah kılar) hükmüne binâ edilebilir. Gelelim… İhtilaf için vesâik-i tarihiyye yerine geçmek üzere öteye beriye rekzolunan heykeller hiçbir vakitte muherrerât-ı tarîhiyyeden muğni olacak tefâsîli ihtiva edemez. Bu hususta ancak bir takım vekâ-yi kahramanlarının şahıslarını tanıtmak fâidesi kalır ki bu maksadın tahrîr-i eşkâl (biçimi, şekli yazıyla, sözle anlatmak) ile hâsıl olan miktarından ziyadesine hiç hacet olmadığı gibi bu usûl-i teşhîsin tahrîr-i eşkâl usulü kadar taammüme kabiliyeti de yoktur.

    Mezkûr heykeller beyne’l-enâm hidemât bergüzîdesi sebkeden (insanlar arasında geçmiş hizmetleri sözedilen) zevât-ı mümtâzenin tezkîri nâmına vesile olacak surette haklarında ebedî birer nişâne-i ihtirâm olmak ve ihtilâf için de mücessem ve muhteşem bir takım numûne-i teşvik halinde bulunmak mülahazaları doğru değildir… Hatta dîn-i İslâm bunları tasvîr nokta-i nazarından başka faidesiz israf ve beyhude maraf olmaları cihetiyle de men’ eder. Çünkü heykellerin yerine o gibi zevât-ı âliyenin nâmına mensup bir takım hayrât-ü hasenât-ı câriye yapılsa bu yüzden dünyada ki insanlar müstefîd olacağı gibi sevabından da zevât-ı müşârun ileyhim istifade etmekle gerek tezkîr-i nâm ve gerek edâ-yı hak-ı ihtirâm maksatları daha ciddi, daha iktisâdi, bir surette hasıl olur. Sonra ölülerden dirilerden kimseye zerre kadar nef’î olmayan bu ruhsuz eşbâhın, bu cemâdât-ı mühmelenin uyûn-i im’âna (insaf sahibi gözlere) karşı hakîki bir mana-yı teşvik tezammün edemeyeceği şüphesizdir. Evet… İnsanların mizacında bu gibi şeylere daha ziyade kapılmak, meclûb olmak hâssası vardır. Ama yine bu kapılmak tabiri iğfâl olunmak, aldanmak manalarını gösterir ki dîn-i İslâm ise insanları sathî nazarlığa alıştırmamak ve iğfâl edilemez bir hale getirmek vazifesini deruhte etmiştir. “İnsanın ebnâ-yı cinsi arasında mertebesi o kadar yükseliyor ki öldükten sonra nâmına heykel dikiliyor… İşte bu büyük mükâfâta nail olmak için ben de çalışayım çabalayayım” denilecek… Denilecek ama bu mükâfattan ne çıkar? Kim istifade eder? Eğer maksat bekâ-yı nâm ise arzettiğimiz gibi bir takım suver-i nafi’a ile istihsâli daha münasip olmaz mı? Sonra İslâmiyette bekâ-yı nam meselesi de mekâsıd-ı sahîha ve meşruadan değildir. Âlem-i İslam’da (garazımız mesâi) denildiği zaman bu meyânda siyyet-ü şühret arzusundan teberri edilirler. Meselâ tahsîl-i nâm için cihâd eden mücâhide “fî sebilillah” vazife-i İslâmiyetini ifâ etmiş olmaz (denir)… Sadedimiz mütehammil olsaydı bütün bunların esbâb-ü nükâtını (incelik ve sebeplerini) de arzederdik.

    Bir de bedihiyyât-ı müsellemeden olmak lazım geleceği üzere kulûb-ı ihtilâfda eâzım-i eslâfın mevkîleri heykellerinin azamet ve ihtişamı nisbetinde olmayıp hizmetlerinin, muvaffakiyetlerinin derecesine göredir… Meselâ Cenâb-ı Fârukun (Radıyallahu Teâlâ Anh) nâmına bir heykel rekzedilmemiş olması bugün cihân-ı medeniyyete karşı şân-ı icrâatına zerre kadar bir nakîsa îrâs edebilir mi? Sonra… Hissiyât-ı İslâmiye, daha yukarıya doğru bi’l-farz Fahr-i Âlem Sallalahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri için bir heykel bir suret ittihazını bir hürmet değil bilakis son derece hilâf-ı edep bir cür’et addeder. Netekim Cenâb-ı Îsâ Salavatullahi Ala Nebiyyina ve Aleyhi Hazretlerinin rastgelen der-ü divâra (tavana, duvara) nakşolunan resimlerinin evzâ’-ı mebzuliyetine karşı bizim aklımızca teessüf etmek kabil olmaz. Enbiyâ-yı zî-şân hazerâtının resimlerinden sonra nöbet, bütün eşkâl-ü süverden münezzeh ve müberrâ bulunan Vâcib Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine mi gelir? Ne hacet!? Hristiyanlık âleminde bu nöbet çoktan gelmişdir bile. Nizâ’ı-âlem ve Dîn müellifi muallim Draper Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan (الرحمن علي العرش استوي)(er-Rahmânu Ale’l-arşi’stevâ)(Rahmân arşa istiva etti, Taha Sûre-i Şerîfesi 5. Âyet-i Kerîme), (يد الله فوق ايديهم)(Yedullahi fevka eydihim)(Hazret-i Allah’ın eli onların elinin üzerindedir, Fetih Sûre-i Şerîfesi 10. Âyet-i Kerîme), (و يبقي وجه ربك)(Ve yebgâ Vechü Rabbike)(Bâkî olan Rabbi’nin veçhidir, Rahmân Sûre-i Şerîfesi 27. Âyet-i Kerîme) gibi bazı ayât-ı müteşâbihiyyeye mebni Müslümanlara Vâcib Teâlâ hakkında haşa bir fikr-i tecsîm isnat etmiştir. Halbuki acaba muallim mümâ ileyh (ima edilen) hiçbir yerde Müslümanlık nâmına, hatta ezmine-i ahîrede Avrupadan sirâyet eden ülfet-i tesâvir saikasıyla olsun haşa Cenâb-ı Hakka ait bir suret görmüşler veya işitmişler mi? Âyât-ı Celîle-i müşâr ileyhâya gelince onlardaki nükât-ı i’câzı henüz muallim cenâbları takdîr edemezler. Bu gibi âyât-ı şerîfe hakkında meânisine ıttıla’, beşerin idrâki fevkinde olmak[1] ve murâd-ı İlâhî her neden ibaret ise öylece aynen ve bilâ te’vîl itikat eylemek veyahut kavâid-i belâgât-ı Arabiyye ve akâid-i mukarrere-i İslâmiye dairesinde te’vîl olunmak gibi iki mezhep vardır. Sonra Vâcib Teâlâ hakkında bu gibi tabirât kendi Zât-ı Ulûhiyyeti tarafından varid olan kelimâta münhasır kalmak lazım gelerek bunlara kıyasen hiçbir kimse tarafından hiçbir te’vile itimaden emsâline cesâret olunamayacaktır.

    Fotoğraf meselesinde benim kendime mahsus bir hissim de vardır. Bunda insanların izzet-i nefsine, vakârına münâfi bir hâl, gizli bir manâ-yı ibtizâl anlıyorum, meselâ, kendim fotorafımı aldırmak faraziyesine karşı tab’ımda bir hiss-i tehâşi (çekinme hissi) buluyorum, fotoğraf benim bir temâsilim olduğuna nazaran bunu, yar-ü ağyârın ellerine tevdî’ eylemekten tab’ım (huyum, tabiatım) beni ihtiraza sevkediyor; benim lâübali olamayacağım insanlarla temâsilimin laübali olmasına bir türlü gönlüm razı olmuyor; bi’l-farz fotoğrafımı, eline geçiren bir adam, beni sevmeyenlerden olduğu cihetle tahkir ederse diyorum… Ama bundan ne hâsıl olur? Fotoğrafın böyle şeylerden mütessir olması mutasavver değildir denilemez. Çünkü aksi surette fotoğraf hakkında edilecek tazîmin sahibine ait olduğu farz ediliyor ya! Daha doğrusu ben, temâsilimin rast gelen bir lübb-i ihtirâm ve meveddete temâs etmesi suretiyle dahi, bir takım, tayî edemeyeceğim insanlarla teklifsiz, lâübâli bir hâlde bulunmaktan tevahhüş ederim.

    el-Hâsıl insânın zılli ancak kendisine tabi’ olmak lazım geleceğinden benim zillimin, temâsilimin kim bilir kimlerin temâyülâtına tabi’ olarak ne gibi muamelâta hedef olacağını tayîn edemeyeceğim bir hâlde bulunmasını tecviz edemiyorum. Ve benden infikâk ve intizâ’ eden temâsilimin hürriyeti meslûb olmasını benim hukûk-u hürriyetimin ihlâl edilmesine benzetiyorum. İşte bu hissiyât iledir ki muhterem bir adamın suretini yapmak muhill-i hürmet ve o zâtın kendiliğinden böyle bir şeye muvafakati bir eser-i hiffet oluyor. Meselâ bazı dükkanların camekânlarında bir çok eâzım-ü küberânın fotoğraflarını talîk edilmiş görüyorsunuz, işte bunlar para ile satın alınmış bir takım insan modelleridir ki kendi kendilerinin hukûk-ı hürriyetlerine maliklerinin, mutsarrıflarının koyduğu yerde, istediği vaziyette durmaya mahkum bulunurlar. Tıpkı tesir-i sekr ile veyahut bir hastalıkla farkında olmadığı bir yerde kalmış insanlar gibi ki hiçbir vakitte bu insanlar, kendilerine geldikten sonra geçirdikleri haletten sıkılacakları derecede şayân-ı nefret veyahut muhtaç-ı merhamet olmaktan hâli kalamazlar.

    [Ma ba’di var]

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_22/1324_22_SABRIM.pdf



    [1] İlm-i usul-i fıkhın müşteâbih bahsında bu mansûsa dair tedkîkât-ı mükemmele vardır.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar VI

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâilden : Suret

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 19

    Tarih: 26 Kanun-ı sani 1324

    Suret

    Avrupalılarla münasebet ve ihtilatımızı sıkılaştırmağa başladığımız zamanlardan beri onlardan iktibas edebildiğimiz birkaç hasenata bedel taklit ettiğimiz yüzlerce seyyiattan biri de zî-ruh suretleri hakkındaki lâübâlîliğimizdir. Hatta bu lâübâlîlik tabiri şu hasbihalimizin, her hususta Avrupalılara ittibâı yegâne çare-i felâh ve necat bilen ifratperverân ile değil de bu bâbta oldukça itidalden ayrılmamak isteyenlerle vukuu farz edildiğine göre kâfi addolunabilir. Eğer hasbihalimiz – bu sefer daha doğrusu şikâyetimiz – birinci sınıfa ait olsa mübâlâtsızlık yerine i’tinâ ve perestiş tabirlerini kullanmamız lâzım gelirdi. Bir âdemin zî-ruh suretlerini i’mâl ve tersim etmesine veyahut nezdinde bulundurmasına karşı şeriat-i İslâmiye’nin nazar-ı hoşnudî ile bakmadığı malûmdur. Bu bahs hakkında, evvelce arz ettiğimiz mecburiyetle ibtidâ bazı edille-i nakliye îrâd edeceğiz. Ondan sonra ta’lîlât-ı akliyesine geçeceğiz

                Kâle Resûlullâhi sallallâhu aleyhi ve sellem: (İnne eşedde’n-nâsi azâben yevme’l-kıyâmeti men katele nebiyyen ev katelehu nebiyyunev katele ehade vâlideyhi ve’l-musavvirûne ve âlimun lem yentefi’ bi-ilmihi) (ان اشد الناس عذابا يوم القيامة من قتل نبيا او قتله نبي او قتل احد والديه و المصورون و عالم لم ينتفع بعلمه)[1] Meâli: Âhirette en şiddetli azaba kesb-i liyâkat edenler bir peygamber-i zî-şânın kâtili veya maktûlü yahut ebeveyninden birinin kâtili olanlarla zî-ruh sureti yapanlar bir de ilminden istifade edilmeyen âlimlerdir. [Tebsıra: Bir âlimin, ilminden istifade edilmemek emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini îfâ etmemesi veyahut malûmâtı neşr ve ta’lîm eylemekten istinkâf ile ketm-i ilm etmesi suretiyle olur.] Binâenaleyh hadisin bu noktası mücadele-i hakk-ü ma’delet ve ta’mîm-i ilm-ü ma’rifet kaziyelerinin ehemmiyeti hakkında Muhammedâne bir takdir-i aliyyü’l-âlî’yi muhtevidir. İşte böyle, her bir cümlesi, bir cild kitabın hikmet ve belâgatinden fazlasını câmi bulunan ehâdîs-i şerîfeyi bilenler Doktor Abdullah Cevdet habîsinin büyük alkışlarla tercüme ettiği Tarih-i İslâmiyet müellifi Doktor Dozy’nin, Peygamberimizi uzun boylu makale îrâd ve inşâdı iktidarından mahrumiyetle itham eylemesine karşı “İnnehâ lâ ta’mel-ebsâru ve lâkin ta’mel-kulûbulletî fis-sudûr” nazm-ı celîli o kuvvetle rakkı böyle müelliflerin, mütercimliğin âsârını mütâlaa ederken müessirlerinin çehre-i müstahzırlarına tükürmek ihtiyacı hissederler.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Men savvera sûreten fe-innallâhe muazzibuhu hattâ yenfuha fîhâr-rûha ve leyse bi-nâfihin fîhâ ebeden” meâli: Bir âdem bir suret, bir zî-rûh sureti tasvir ederse o surete can verinceye kadar taraf-ı İlâhîden muazzeb olur. Lâkin bir insanın, yaptığı surete can vermesi ile’l-ebed kabil olamayacağından azabı da ebedî olmak lâzım gelir. [Tenbih: Bu gibi mevâzide ebediyetin tûl-i müddetten kinâye olduğu kavâid-i mukarrere-i şer’iyye iktizasından olmak üzere erbâbının malûmudur.]

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Yahrucu unukun mine’n-nâri yevme’l-kıyâmeti lehâ aynâni tubsirâni ve uzunâni tesmeâni ve lisânun yentıku yekûlu innî vukkiltu bi-selâsetin bi-kulli cebbârin anîdin ve kulli men deâ maallâhi ilâhen âhara ve bi’l-musavvirîn”( يخرج عنق من النار يوم القيامة لها عينان تبصران، وأذنان تسمعان، ولسان ينطق، يقول: إني وكلت بثلاثة: بكل جبار عنيد، وبكل من دعا مع الله إلها آخر، وبالمصورين)[2] (Meâli: Yevm-i kıyamette cehennemden müthiş bir boyun uzar. Bu boynun, bu kafanın her tarafa nazar-endâz-ı savlet olan iki gözüyle gayet hassas iki kulağı ve ra’d-ı kelimâtı zühre-i sâmiîni çâk eyleyecek bir de lisanı vardır. İşte bu lisanıyla der ki: Ben üç sınıf-ı nâsa memurum: Ne kadar cebbâre-i mütemerridîn var ise… İkincisi Cenâb-ı Hakk’a ne kadar işrâk edenler var ise… Bir de suret yapanlar…

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kullu musavvirin fi’n-nâri yuc’alu bi-kulli sûretin savvarahâ nefsen fe-yuazzibuhu fî cehennem” (كلُّ مُصورٍ في النارِ، يُجعلُ له بكلِّ صورةٍ صوَّرها نفسٌ يُعذَّبُ بها في جهنمَ)[3] Manası: Bütün suret yapanların yeri cehennemdir. Orada musavvirin her yaptığı suret başına bir şahıs yaratılarak kendisine işkence ederler.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem: “İnne eşedde’n-nâsi azâben yevme’l-kıyâmeti ellezîne yudâhûne bi-halki’llâh” (إن أشدَّ الناسِ عذابًا يومَ القيامةِ الذين يُضاهون اللهَ في خلقِه)[4]

    Kâle’llâhu Teâlâ: “Ve men azlemu mimmen zehebe yahluku ke-halkî el-hadîs)( ومَن أظْلَمُ مِمَّنْ ذَهَبَ يَخْلُقُ كَخَلْقِي، فَلْيَخْلُقُوا ذَرَّةً أوْ لِيَخْلُقُوا حَبَّةً أوْ شَعِيرَةً)[5] Yevm-i kıyâmette eşedd-i azâba dûçâr olacak olanlar Allah’ın sıfat-ı hâlikiyetini taklîd edenlerdir.

    Böyleleri hakkında Cenâb-ı Hak buyurur ki: “Benim yaradışım gibi yaratmaya kalkışanlar kadar zâlim, hadnâşinâs kimseler yoktur.” [Tavzîh: Ressamlardan hiçbir ferd Cenâb-ı Hakk’ın sıfat-ı hâlikiyetini taklîd maksadıyla icrâ-yı san’at etmez. Binâenaleyh bu hadîs-i şerîfin onlara şümûl ve taalluku yoktur, denilemez. Çünkü sûret yapanlardan hiçbir ferdin Vâcib Teâlâ hazretleriyle yaratmak müsâbakasına çıkması ihtimâli olmadığı peygamber-i zî-şâna da ma’lûmdur. Ancak bu hareketi ne niyetle olursa olsun yaratmak gibi telakkî edilecek ve o derecede küstahlık sayılacak demek isteniliyor.]

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem (İnne ashâbe hâzihi’s-suveri yu’azzebûne yevme’l-kıyâmeti ve yukâlu lehum ahyû mâ halaktum)( إن أصحاب هذه الصور يعذبون يوم القيامة، ويقال لهم: أحيوا ما خلقتم)[6] Manası: Şu suver ve temâsîlin ashâbı, musavvirleri yevm-i kıyâmette azâb çekerler ve kendilerine, “Mahlûkâtınıza can veriniz bakalım” denilir.

    Ve kâle sallallâhu aleyhi ve sellem (Lâ tedhulu’l-melâiketu beyten fîhi kelbun ev sûretun)[7] Manası: Melekler [tahrîr-i a’mâle me’mûr olanlardan başka] içerisinde kelb veya sûret bulunan odaya girmezler.

    Sûret bahsine dâir olan âsâr şu yazdıklarımdan ibâret değildir. Daha pek çoktur. Sonra bu bahiste fi’l-i tasvîr ile sûreti evde bulundurmak arasında fark vardır. Ehâdîs-i şerîfeden de anlaşıldığı vechile birincisi memnûiyetçe ikinciden şiddetlidir. Hattâ bunu kebâirden adddenler de olmuştur. İkincisi ise kerâhet-i tahrîmiyye ile mekrûhdur.

    Bir de sûretin mücessemi ile mersûmu müsâvî olarak birçoklarının zannettiği gibi memnûiyet, mücesseme münhasır değildir.

    Suretin namaz üzerinde de bir tesiri vardır. Musallinin karşısında, yahut sağında, yahut solunda yahut semt-i re’sinde bulunan suretler namazına kerahet-i tahrimiye îras eder. Arkada ve ya perde [secde mevziine gelmemek şartıyla] bulunanlarda cihat-ı erbaa-i memnuada oldukları halde üzerleri bir şey ile mestur bulunan suretlerin namaza zararı olmaz.

    Şurasını da söyleyelim ki meskûkât üzerinde bulunan yahut tefâsîl-i a’zâsı seçilemeyecek derecede küçük olan suretlerle azasından bazısı nâkıs, ama sureti hakikat farz edilince o noksan ile yaşaması kabil olmayacak derecede nâkıs olan suretler afvolur. Şu mesağın namaza, musallîye ait olan ciheti kütüb-i fıkhiyenin salât bahsinde mezkûr olduğu gibi hâric-i salâta ait olan ciheti de Tarikat-ı Muhammediye şerhi Berîka’da musarrahtır. Bu tafsile nazaran belden yukarı alınan fotoğrafların câiz olması lâzım geliyor, çünkü belinden aşağısı kesilen insanın yaşaması kabil değildir. Bu itibar ile, zaten bu derecede nâkısü’l-a’zâ olan suretler zî-ruh sureti tabirine bihakkın mâsadak olamayacağı cihetle esas bahsinden dahi hariç kalabilirler. Ancak “Men hâme havle’l-himâ yûşiku en yeka’a fîhi”[1] ( كالراعي يرعى حول الحمى يوشك أن يرتع فيه)(yasaklı yerin etrafında dolanan, düşmek tehlikesi bulunan yerin etrafında bulunan pek yakında oraya muhakkak düşecektir) fehvası üzere arz ettiğimiz suretlerle tahdid olunan cevazlar, müsaadeler birçok suistimal ihtimaline maruz bulunduğundan son derecede şayan-ı dikkattir.

    Yarım fotoğrafla başlanan iş biraz sonra bütünleşir. Bu, sanat-ı nefise şekil ve namıyla başlayan ressamlığın, fotoğrafçılığın çarşıda pazarda çıplak kadın resimleri teşhirine vasıta olmak gibi bir dereke-i şenaate tenezzül edeceği hatıra gelir miydi? Onun için şu yarım fotoğraf meselesindeki mesağ-ı şer’îyi bendeniz de inceden inceye büyük bir havf ve ihtirâz ile vaz’-ı enzâr idebiliyorum. Daha doğrusu zamân-ı hâzırımızın ahvâl-i rûhiyesi te’emmül iden erbâb-ı basîret nice bugün şu mesânidden bi’l-istifâde yârın fotoğraflarını teşhîre cesâret idemezler. Çünki şimdiye kadar bu yolda fotoğraflarını aldıranların cevâz-ı şer’îye tevfîkan indirmiş olmaları fikrinde bulunacak kadar ibzâl ve isrâf idilecek bir hüsn-i zanna mâlik olmadığımı mea’t-te’essüf i’tirâf iderim. Bendenizin zann u tahmînimce bu işler yeni bir görenek kuyûd-ı şer’iyye ile takayyüd husûsunda tedrîcen ilerleyen bir mübâlâtsızlık cereyânı içinde vukû’ bulmakta olduğundan bu gibi ef’âlin, şer’in hudûd-ı tecvîzi dâhilinde kalan envâ’ı dahi şübhe-âlûd bir nazar altında kalmaktan kurtulamayacakdır. Bir de mesela bugün az çok muktedâ-yı şer’î  addolunan zevâttan biri yarın fotoğrafı nazar-ı nâsa teşhîr itse zamânın ‘arz itdiğim ahvâl-i rûhiyyesi ve ma’lûmât-ı şer’iyyece müzmin ve müstevlî bir fakr içinde bulunması hasebiyle bunun yâr mı ağyâr mı ve sâir evsâf-ı husûsiyyesi nazar-ı dikkate alınmayarak der-hâl ıtlâkî bir numûne-i imtisâl, bir vesîle-i sû’-i isti’mâl olur. Ammâ farz idelim ki mes’ele-i şer’iyyesi de berâber öğretilmiş, hem bugün gazetelerle i’lân idilmiş olsun. Fakat mes’eleyi öğrenmek hevesinde bulunan bin kişi olursa fotoğrafı bilâ-tedkîk ıtlâkî üzere kabûl iden yüz bin kişi çıkar.

     

    (Maba’di var)

    Mustafa Sabri

     

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_19/1324_19_SABRIM.pdf

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız



    [1] (ان اشد الناس عذابا يوم القيامة من قتل نبيا او قتله نبي او قتل احد والديه و المصورون و عالم لم ينتفع بعلمه). Birkaç rivayette gelenlerin cem’ edilmiş hali olup. Sahîh-i Müslim, 2109, Sahîh-i Buhari:5950, Vadi’î, Sahîhü’l-Müsned:825, Şuayb el-Arnavûd, Tahrîcü Müşkili’l-Asâr:6 mehazlarına müracaat olunabilir. Cem’ olunmuş haliyle, ihtisar edilmiş halleri dahil, hepsi sahîh bazıları için hasen olduğunda ihtilaf olunmuştur.

    [2] Lafız İmam-ı Ahmed Hazretleri’nin Müsnedinde, Ebu Hureyre Radıyallahu Teâlâ Anh Hazretleri’nden rivâyet olunan hadîs-i şerîfe aittir. Müsned-i Ahmed:8430, Tirmizî, Sünen:2574, Beyhakî, Şuabu’l-Îmân:6317. Hükmü: Sahîh.

    [3] İmam-ı Müslim, Sahîh-i Müslim:2110, İmam-ı Buhârî, Sahîh-i Buhârî:2225, Sahih bir Hadîs-i Şerif. Abdullah İbn-i Abbas Hazretleri’nden Radıyallahu Teâlâ Anh rivayet olunuyor.

    [4] Hadîs-i Şerîfin sebeb-i vürudu, Hazret-i Aişe Annemiz Radıyallahu Teâlâ Anha Hazretleri’nin hücresine, Resul-u Ekrem Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Hazretleri bir seferden döndüklerinde, Hazret-i Aişe validemizin evi üzerinde resim bulunan bir perdeyle örtüyle setrettiğini görünce celâllenmişler o perdeyi yırtmış ve şöyle buyurmuşlar; “Yâ Aişe (Radıyallahu Teâlâ Anhâ), kıyamet günü en çetin azaba uğrayacak kimseler, yaratmak hususunda Hazret-i Allah’a benzemeye çalışanlardır” “… Biz de bu söz üzerine o perdeden kalanları bir veya birkaç yastık haline getirdik” bu rivâyetin sonunda gelen zâid olan râvî’nin, Annemizin “yastık haline getirdik” ibaresini, fukhâhamız; sünnet-i ikrâriye kabilinden addedip ayak altında veya yastık altında üzerine basılınca, baş konulunca suret gözükmez hale gelen ve tazim değil tahkir edilecek mevkilerde kullanılan bir şekilde, yahut ters-yüz edilerek görüntüsü engellenen bir şekilde kullanılabileceğine istidlâl etmişlerdir. Hadîs-i Şerîf kıssası ile berâber, sahihtir, Sahîh-i Buhârî: 5954, Sahîh-i Müslim: 2107. Lafız sahîhâyna ait.

    [5] Hadîs-i Kudsîdir. Buhârî-yi Şerîf’te (7559) ve Müslim-i Şerîf’te (2111) aynı lafızlarla rivayet edilmiştir. Sahihtir. Ravisi Ebu Hureyre Hazretleridir Radıyallahu Teâlâ Anh.

    [6] Çok daha uzun bir Hadîs-i Şerîfin bir kısmının hükümle alakalı ihtisâren rivayetidir. Hadîs-i Şerîfin aslı ve lafzı Buhârî-yi Şerîf’te 2105 rakamlı rivayette mevcuttur. Hadîs-i Şerîfin aslı: أنَّهَا اشْتَرَتْ نُمْرُقَةً فِيهَا تَصَاوِيرُ، فَلَمَّا رَآهَا رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ قَامَ علَى البَابِ، فَلَمْ يَدْخُلْهُ، فَعَرَفْتُ في وجْهِهِ الكَرَاهيةَ، فَقُلتُ: يا رَسولَ اللَّهِ، أتُوبُ إلى اللَّهِ وإلَى رَسولِهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ، مَاذَا أذْنَبْتُ؟ فَقالَ رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ: ما بَالُ هذِه النُّمْرُقَةِ؟ قُلتُ: اشْتَرَيْتُهَا لكَ لِتَقْعُدَ عَلَيْهَا وتَوَسَّدَهَا، فَقالَ رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ: إنَّ أصْحَابَ هذِه الصُّوَرِ يَومَ القِيَامَةِ يُعَذَّبُونَ، فيُقَالُ لهمْ: أحْيُوا ما خَلَقْتُمْ، وقالَ: إنَّ البَيْتَ الَّذي فيه الصُّوَرُ لا تَدْخُلُهُ المَلَائِكَةُ

    Meşhûr suret bulunan eve melâike girmezler rivayeti de yien bu rivayettir. Ravisi yine Hazret-i Aişe Annemiz Radıyallahu Teâlâ Anha Hazretleridir.

    [7] Yukarıda geçtiği üzere aynı mana ve sadette zikredilen bir Hadîs-i Şerif yukarıdakidir. “Kelb” lafzının ilavesiyle, rivâyetin lafzı Sünen-i Tirmizi’ye ait 2804 rakamlı Hadîs-i Şerîf. Sahîhtir. Ravisi Ebu Talhati’l-Ensâri Zeyd bin Sehl Hazretleridir Radıyallahu Teâlâ Anh.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar V

    Yazı Başlığı : Din-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil’den Taaddüd-i Zevcât

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 11

    Tarih: 1 Kanun-ı evvel 1324

    Taaddüd-i zevcât, kitap ve sünnet, icma-i ümmet ile meşrû’dur. Ancak bu taaddüd-i meşrû’ dörde kadar olmakla mukayyet ve beyne’z-zevcât adl-ü müsâvâta riayetle meşruttur. “Matlubunuza muvafık olan kadınlardan ikişer, üçer dörder evlenin. Ve şayet lâzıma-i ma’delete riayet edebileceğinizi aklınız kesmezse bir tanesiyle iktifa edin”. Hülasâ-i meâlinde (فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً) nazm-ı celili söylediğimiz hudût ve şürûtu hâvidir. Bir hadîs-i şerifte de; ( مَنْ كانتْ له امرأتان يميل مع إحداهما جاء يومَ القيامةِ وشِقُّه مائلٌ)[1] vârid olmuştur. “Bir adamın iki haremi olup de birine diğerinden ziyade meyl-ü muhabbet izhâr ederse yevm-i kıyâmette- el-cezâu min cinsi’l-amel (الجزاء من جنس العمل)(cezâ suçun kendi cinsinden verilir) fehvâsı üzere -vücûdunun bir tarafı mâil (eğik), çarpık olarak haşrolunur.” demektir.

    Zamanımızda beyne’l-İslâm taaddüd-i zevcâtı bir musibet-i mezhebiyye gibi telakki eden bazı ukûl-i zaîfe ashâbı, kulaklarına uzaktan uzağa vasıl olan bu şart-ı adâleti arzularına muvafık bir sermâye-yi münâkaşa addederek kadınlar arasında -seyyânen-[2] tabir ettikleri veçhile- taksîm-i meveddet tevzî’-i adâlet kabil olamayacağından İslâm’da böyle bir emr-i muhâl üzerine tealluk olunan taadüdd-i zevcâtın da muhâl olması lâzım gelir ve bi’n-netîce din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât yoktur, mevkufun aleyhine (bağlandığı şarta) teb’an yokluğa mahkumdur derler, veyahut demek isterler.

    Taaddüd-i zevcâta kâil olmayan Avrupa medeniyeti nazarında güyâ din-i İslâmı tebri’e (temize çıkarma) nikâbı altında terviç edilmek istenilen bu fikrin biraz muhakemeyle ne kadar azîm bir gaflet eseri olduğu tebeyyün eder. Düşünülmez mi ki Kur’ân-ı Kerîm’de; “adâlete riayet şartıyla taht-ı nikahınızda ezvâc-ı adîde bulundurabilirsiniz.” buyurulduğu halde şart-ı mezkûr muhâlattan bir şey olursa bu beyân, Kur’ân’ın ve Sâhib-i Ecell-ü A’lasının şân-ı hakîmânesiyle nasıl mütenasip olur. Kendi kendini nakzeden, balığın kavağa çıkmasını andırır bir şeye talik olunan bu tebliğât ile teşrî’-i ahkâm kâbil midir?

    Din-i İslâmı alemin gözüne hoş göstermek zeamıyla (iddiasıyla) Müslümanların kitabına manasızlık, mantıksızlık isnâdı kadar mantıksız, manâsız, kendi kendini nâkız bir şey olamaz. Ale’l-husus beyân-ı ilâhî bir şart ile bir meşrutu havi bir cümle şeklinde bile değil de ayrı ayrı iki cümle halindedir. Hatta bunlardan taaddüdü nâtık olan cümle mukaddem ve şart-ı adâlete bidâyeten makrûn olmayarak ıtlâkî bir tarzda ve bilakis vahdeti âmir olan cümle ise adâlete riayet edilememek şartıyla mukayyed ve ma fevka’t-tabîa bir halet şeklindedir. Taaddüd-i zevcât, adâletle meşrut iken doğrudan doğruya bu şarta makrûn olmamak ve vahdet suretinde hiçbir şart muntazır değil iken adem-i adâlete meşrut gösterilmek ve ancak bu vasıtayla taaddüde adâlet şart olduğu anlaşılmak gibi üslûb-i Kur’ân’ı mukteziyâtı bulunan nükât-ı bedî’iyyeye atf-ı nazar-ı dikkat edenler fikr-i sâbıkın butlanını pek güzel takdir ederler.

    Ve beyne’z-zevcât icrâ-yı müsâvât kabil olup olmamak mes’elesi ulemâ-i İslâmın enzâr-ı muvazzafe-i tedkîkinden (vazifelendirildikleri incelemeler nazarından) hariç mi kalmıştır? Ki bunlar, kendi kendilerine belki yüzünden okuyamadıkları Kur’ândan istinbât-ı meâniye kalkışıyorlar. İşte Hakîm-i Mutlak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin elbette lağv[3] ve beyhude olmayarak beyan buyurduğu şartta, meşrutta mümkünattan olmak üzere matlûb olan adalet, muhabbet-i kalbiye gibi gayr-i ihtiyâri olan umûr-i bâtıniye hususunda değil de ikisine aynı derecede güler yüz göstermek, birine ne alırsa ötekine de almak, birinin nezdinde ne kadar kalırsa diğerinin yanında o kadar kalmak gibi muemelât-ı zahireye de müsâvâta riayetten ibaret olmak üzere tefsîr edilmiştir.

    Bir Hadîs-i Şerîfte: (كان رسول الله يقسم و يقول هذا قسمي فيما املك و انت اعلم بما لا املك) varid olmuştur. Yani Fahr-i Alem Efendimiz Hazretleri ezvâcı arasında müsâvâta ve taksim-i adâlete riayet ederler ve: “Yâ Rabb işte benim kudretim yettiği kadar lâzıma-i müsâvâtı gözetmeye çalışıyorum, muhabbet-i kalbiye gibi kudretim haricinde bulunan hâlât ise sana malumdur” buyururlardı.[4] Ne hacet? Taaddüd-i zevcâtı şart-ı ma’delete makrûn olarak teşrî’ buyuran Zât-ı Ecell-ü A’lâ Hazretleri dahi (وَلَنْ تَسْتَطٖيعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَمٖيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِؕ) (Nisâ/129) nazm-ı celili ile beyne’z-zevcât her hususta muâmele-i mütesâviye kabil olmayacağını ve külliyen birine meyledip diğerini dul gibi bırakmak derecelerindeki haksızlıklardan tevakki ile mümkün olduğu kadar adl-ü müsâvâta riayet edildikten sonra daha ilerisinde ezvâcın mazur addolunacaklarını beyân buyurmuştur.

    Demek ki din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât ile şart-ı adaleti âdeten müteârız ve mütesâkıt göstererek bu şart-ı adâlet sâyesinde, taaddüd-i zevcâtın ahkâm-ı Şer’iyyemiz meyânından kaydını terkine kıyam edenler ve Avrupa terbiyesini taklit eden bir şirzime-i kalîle-i nsivân (küçücük bir kadın topluluğu) tarafından, milyonları dolduran sâir nisvân-ı müslimînin vekâlet-i umûmiyelerini haizmişler gibi bir sıfat-ı fuzûliyâne ile ara sıra dermeyân edilen müddeiyâta, nisvânımızın hukûk-u Şer’iyyesi nazarıyla bakanlar, Allahın, Peygamberin, ulemâ-yı şer’in beyânât-ı sarîhasına karşı ne kadar gâfilâne ve câhilâne bir fikr-i hatırnâk beslemekte olduklarını idrak edemediler.

    Taaddüd-i zevcât gibi sarâhat-ı Kur’âniye’ye müstenit bir hükm-i Şer’îye suret-i umûmiyede itiraz etmek veya böyle bir itiraza hak vermek Müslümanlık aleminde bulunmakla kâbil-i te’lif olamayıp Allaha ve Resûlüne itiraz kuvvetinde bulunur ve  (اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْاَذَلّ۪ينَ) (Mücâdele / 20) nazm-ı celili îcâbınca bu mesellü hâlâta cür’et edenler şâyân-ı tezlîl olur. Bu gibiler, din-i İslâmın beyânât-ı vazıha ve mukarrerât-ı kat’iyyesine ve müntesibinin bütün ahkâm-ı Diniyelerinden hoşnutluklarına karşı birer müstebid birer mütecavizdirler. Evet iki evli olan zevcinin, kendi hakkındaki adaletsizliğinden şikayet eden bir kadının bu şikayete yerden göğe kadar hakkı vardır. Böyle bir hakkı herkesten evvel şeriat ve ulemâsı müdafaa eder, böyle bir zevci herkesten ziyade şeriat ve ulemâsı muaheze eder.[5] İşte bu kadının taaddüd-i zevcâta müteallik hukûk-i meşrû’ası böyle olabilir. Yoksa zevcinden müsâvî muamele gören yahut zevcinin yegâne zevcesi olan veyahut zâtü’z-zevc bile olmayan kadınlar, daha garibi olmak üzere kocaya varması ve kocasının üzerine olunması mutasavver olmayan erkekler taaddüd-i zevcât gibi bir hükm-i şer’îyi tenkide kat’an salâhiyetdâr değillerdir. Bu hak, yalnız taaddüd-i zevcâtta vazifesine riayet etmeyen zevcin zevce-i mağduresine ait bir hakk-ı şahsîdir. Bununla beraber hakk-ı mezkur bu zevç ve zevce hakkında bile asıl taaddüd-i zevcâta değil de vasfına, zevcin adaletsizliğine taalluk eder. Asıl taaddüd ise kat’an lisân-ı intikâd ve iştikâdan masûndur.

    Şurasını söyleyelim ki taaddüd-i zevcâtta adalete riayet ciheti öyle zannolunduğu veçhile Din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât meselesini ismi var cismi yok bir hale getirecek kadar değil ise de hayli güç bir iştir. Bunu itiraf ederiz. İşte bu hal taaddüd-i zevcâtın taraf-ı mahzurunu teşkil eylediği halde buna mukabil kesret-i tenâsül gibi bir takım menâfi’-i uzmâ(sı) vardır ki mahzûr-i mezkûrdan daha vâsi’ bir mikyâs ittirad ile taaddüd-i zevcât üzerine terettüp eder. Çünkü mesela taaddüd olunanlardan yüzde yetmişinin vazife-i adâlete riayet edemeyeceği pek de temin edilemediği halde seksenin ikinci hareminden zürriyet yetiştirebileceği hemen temin edilebilir. Demek ki taaddüd-i zevcâtta menfaat ihtimali mazarrat ihtimalinden daha galip, daha muttarittir.

    Sonra zevcât-ı müteaddide sahibi bir erkeğin vazife-i ma’delete riayette biraz kusur etmesi üzerine kadının görmüş olacağı zulüm, tecavüz edilmiş olan hak, kocaları ekserî leyâlini Beyoğlu alemlerinde geçiren kadınların görmekte olduğu zulümlerden ve bu yolda pâmâl olunan haklardan büyük değildir. Erkekler tarafından kadınların hukukuna bu suretle vâki’ olan tecavüzleri, değil mücerret üzerlerine evlenmek, belki evlendikten sonra vazife-i adâlette biraz da kusur etmek suretiyle vâki’ olan tecâvüzâta nisbetle hafif addeden kadınlar başka manâ ila şâyân-ı merhamet bir halde bulunduklarını bilsinler!  Bir evli olup, sefâhet vadilerinde gezen erkeklerin, iki evli olup da âdilâne hareket edemeyenlerden az olacağını iddia eden erkekler de kadınlarla beraber kendilerini aldatmasınlar. Seyyemâ bilâd-ı medenîyyede:

    Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ve derahşân!

    Nisvân nazarında, erkeklerinin, bir daha evlenmeleriyle nisbeten Beyoğlu alemlerinde bulunmalarına karşı medâr-ı teselli olacak bir şey varsa erkeklerinin bu alemlere iştirakinden tamamıyla haberdâr olmamaları ve ekserisinin erkekleri hakkında o gibi ahvâle ihtimal vermemeleri sayesinde müsterihü’l-kalp kalmalarından ibaret olup halbuki erkeklerinin harekât-ı muhtemele-i sefîhânelerine karşı muhâfaza ettikleri hissiyât-ı müsâmahâkârâneyi ikinci teehhüleri hakkında dahi imsak etmeyerek onların bu haline karşı da aynı derecede lakayt bulunsalar nazar-ı endişelerinden ile’l-ebed bu ahvâlin mestur kalmasında da bir mâni’ yoktur. Bir kadın zevcinin uzakça bir mahalleden evlenmesi ihtimalini fikrinde o kadar büyültmezse o mahalleden, kendisine havâdis yetiştirmek vazife-i fahriyyesini de o kadar haheşle(…) deruhte edenler bulunmaz. Nasıl ki dün gece vakti falan apartmanda geçirdiğine dair malumat verenler bulunmuyor!

    Evet, ikinci izdivâcın semerât-ı tenâsülü meydân aldıktan sonra artık meselenin gizli kalmakta devamı müşkil olacağı vârid-i hâtr olabilirse de sefâhet ile izdivâc arasında gösterilecek olan şu fark, sefâhetin asâr-ı muzırrasının meydâna çıkmamasına veyahut sefâhetin ikâmet-i tesirâtına mukabil izdivâcın asâr-ı nâfiasının sonunda gizli kalamamasından başka bir şey değildir. el-Hâsıl, kadınlar erkeklerinin gayr-i meşrû olan seyâhat-i leyliyelerinden haberdâr olmadıkları gibi isterlerse ikinci teehhülerine de muttali olmayabilirler. Zaten kadınlar, erkeklere karşı bu kadar bir fedakârlığa kat’iyyen medyûndurlar. Çünkü onların, erkeklere nisbetle azâde kaldıkları vezâiften birisi cihattır. Bu gün, en müterakki sayılan kadınlar bile mükellefiyet-i askeriye altına girmemişlerdir. Demek ki muhârebeler yalnız nüfus-i zükûr ile teğaddi (besleniyor, insan gücü temin ediliyor) ediyor, icâbı halinde bir memleket, erkeklerinin canlarından fidye-i necât veriyor. Bu büyük fedakârlığa mukâbil kadınlardan da, nüfus-i beşer üzerinde harbin açtığı şu ceriha-ı noksânı kapatacak olan bir vâsıta-i mühimmenin tatbikine karşı îkâ-i müşkîlat etmeyecek kadar bir fedâkarlık bekleniyor. Erkekler meydân-ı harpten dönmedikleri halde mea’t-teessüf kadınlar, harp karşılığı olan şu vazifelerini ihmâl ediyorlar, nefislerine karşı bu kadar bir mücâhede-i meşrûaya girişemiyorlar.

    İlân-ı hürriyetten sonra sâha-i matbuatta yükselen en haksız avâze-i iştikâ olmak üzere müslüman kadınlarının müdâfa-i hukûku nâmına din-i İslâmın onlara ait ve vaz’ eylediği bazı ahkâmı ve bi’l-hâssa taaddüd-i zevcât hakkında revâ görülen ta’rîzâtı gösterebiliriz. Bu meselede erkekler taleb-i hukûk dâiyesinde bulunacakları yerde davâya kadınlar kıyam ediyor. Müdâfa-i hukûk mevkiini onlar gaspetmeye çalışıyor. Fakat insaf buyurulsun. Taaddüd-i zevcât hakk-ı meşrû’undan istifâde etmemiş bulunan erkeklerin adediyle kocası üstüne evlenmiş olan kadınların adedini mukayese edelim. Kadınlar ile bu yolda bir hesap görürsek acaba hangi taraf haklı çıkar?.. Kadınların, erkekler üzerinde devr-i istibdâttan kalma hakları varmış, şimdi hürriyetten bi’l-istifâde o hakları dava edeceklermiş! Fayda değil!

    Sorsalar mağduriyetini gaddar kendini gösterir hakikatinin insanlar arasında tecellisi eksik değildir. Devr-i istibdâtta bilakis kadınlarda (ricâl) üzerinde bir müstebid, birer mütehakkimdiler. O devirde onlar da adeta birer dâhiliye nâzırı kesilmişlerdi. O devirde milletin urûk-i hayâtı (hayat damarları) massederek (emilerek) alınan paralar en ziyade onların nermîn parmakları arasından bilâd-ı ecnebîyeye doğru akar giderdi. Sade İstanbul tarafında yalnız Hacı Polo(…)[6] mağazasındaki dadüstâd (alışveriş) cereyânını gören bir çeşm-i ibret bir saat zarfında kim bilir kaç günlük ‘irk-i cebîn (alın teri) ile kazanılan yahut ne kadar cevher-i iffet satılarak ele geçirilen maden paraların hangi ellerle ve ne gibi bir harâret-i ihtirâsât ile eritildiğini, Anadolu’da yüzlerce insanı açık, çıplak bırakmak suretiyle toplanan mebâliğin, İstanbul’daki bu davacı hanımlardan -mübalağaya hamlolunmasın- birkaç tanesinin elbisesi üzerindeki dantel gibi kurdele gibi zevâid-i tezyînâtı mesârifine ancak kifâyet edebildiğini müşahede ederdi.

    Devr-i istibdâtta pek çok adamların, ellerine geçirebildikleri paralara cihet-i istihkâklarını insanca, Müslümanca tetkike lüzum hissedememeleri hususunda kendileri için başlıca medâr-ı ma’zeret ve belki bahane-i mecburiyet olmak üzere:

    Bir nefsime kalsam Şâh-u Sultâna kul olmam

    Mugalata-i kâzibesi altında kadınların, bir marz-ı müstevellî (bulaşıcı hastalık) halinde evden eve, komşudan komşuya sirâyet eden bu gibi isrâfâtından göz açamamalarını göstermek mümkün olabildiğine nazaran devr-i sâbık-ı istibdâtın devam edeildiği kadar etmesinde ricâl-ü me’murîn-i devletle beraber nisvân-ı müteallikası dahi cidden zî medhal ve belki bu itibarla müstebid ale’l-müstebid ıtlâkına ehil v e mahal addolunabilirler. Fi’l-hakîka devr-i sâbıkta nisvân, ilm-ü ma’rifetten mahrum bırakılmışlardı ve fakat devr-i mezk’ur ekâbiri (burası silinmiş) nüfuz ve tahakkümlerine hiç mani olmuyordu. Artık sadede rücu’ edelim:

    Taaddüd-i zevcâtın kabulüyle insanlar, kendi ensâli (nesilleri) arasında ebedî bir hiss-i adâvet ilka etmiş olacakları tarzından ahyânen (nadiren) işitilen itiraza gelince bu fikir, tarz-ı muğfel icmâlinden çıkarak, taht-ı nikâhına ikinci bir zevce almış olan adam birinci zevcesinden kazandığı silsile-i tenâsülü teşkil eden efrâd arasına adâvet sokmuş olur şeklini almadıkça itiraz nâmını ihraz edemez. Çünkü efrâd-ı aile arasına adâvet sokmak efrâd-ı mevcûde-i aile arasındaki hüsn-i imtizâcı bozmak demektir. Halbuki ikinci izdivaçtan evvel mevcut bulunan efrâd-ı aile bundan sonra da müttefiktirler. Öyle ise bu muamele hakkında efrâd-ı aile beynine ilka-i adavetten ziyade evvelki efrâd-ı aileye bir şube-i diğer ilave etmek tabiri doğru olabilir ki bu şube-i cedîde ile evvelki şube-i nesliye beyninde hadis olacak mazarrat-ı ihtisâm ise menfaat-i inzimama nisbetle ehemmiyetten sakıttır. Çünkü bir adamın bir şube-i neslîyesi bulunmaktan ise iki şube-i neslîyesi bulunmak bi’t-tab’ müreccahtır.

    Gelelim: Bir adamın ilk haremi bir çocuktan sonra irtihal eder ve kendisinin hal ve şânı teehhüle müsait bulunursa silsile-i ensâli arasına tefrika sokmuş olacak diye ikinci teehhülden, hatta hiçbir millette men’ edilebilir mi? Bu gibi mehâzîr-i vâhiyeye karşı medeniyyet-i İslâmiye’nin, ve belki bütün medeniyetlerin güveneceği şey vezâif-i ahlakiyedir. Bu türlü i’zâr-ı mevhûme ile tahdîd-i ensâle cevaz verilmek, bir kardeşe, ana baba bir ikinci kardeşin bile ilavesinden tevakkiyi mucîb olmak derecelerinde ifrâtât-ı bâtileye yol açar.

    Taaddüd-i zevcâtın meşruiyet ve makuliyetine dair bundan fazla edille irâdını, Beyânu’l-Hakkın gelecek haftaki nüshasında yazmak istediğim bir manzumeye terk ederek yalnız bu mesele için kestirme bir tarîk-i felsefe olmak üzere şunu söyleyelim ki külliyetten pek farkı olmayan bir ekseriyle fahşâda erkekler tâlip ve kadınlar matlup sıfatını muhafaza etmekte olduklarına nazaran kadınlara nisbetle erkeklere bir fazla iştihânın vücudu müsellem olmak lazım geldiği gibi taaddüd-i zevcâtın, erkeklerdeki bu fazla iştihâyı tadil edeceği düşünülür ve din-i İslâm’da fuhşun, cezâsı idam olmak derecelerinde bir cinâyet-i azîme olduğu da beraber nazar-ı itibara alınırsa taaddüd-i zevcâtın akl-ü hikmet ve kavâid-i mutahhara-i İslâmiyetle ne kadar mütevafık ve müterâfık olduğu sabit olur. Zaten yekdiğerine, büyük bir intizâm ve mükemmelliyetle murtebit bulunan ahkâm-ı İslâmiye’den hangisini olursa olsun yalnız başına, diğerlerinden gaflet ederek düşünmek caiz değildir.

    Şurasını da söylemeden sözümüze hatime vermeyelim ki taaddüd-i zevcâtın, İslâm’da, ifası mutlaka lazım bir vazife-i diniye olduğunu iddia etmediğimiz ve şimdiye kadar buna riayet etmemiş bulunan erkeklerimizi vazifelerine davet etmek istediğimiz anlaşılmasın. Din-i İslâm’da taaddüd-i zevcât fi’len vâcib değil caizdir. İcrâ edilse de olur edilmese de olur. Hatta (من رق لامتي رق الله له)[7] hadîs-i şerifine mebni haremini gücendirmemek üzere bir tane ile iktifaya karar veren adamın me’cûr olacağını da fukâhamız yazıyor. Taaddüd-i zevcât, Din-i İslâm’da mütehattemü’l-icrâ (son bulmuş bir uygulama) bir vazife olmayıp şefkaten terki bile evlâ olan bir müsaade-i mahzadan ibaret bulunduğu halde buna itiraz edenlere karşı neden bu kadar münâkaşât-ı müahezekârânede bulunuyorsak? denilirse taaddüd fi’len caiz ve gayr-i vâcib olmakla beraber cevâzını kalben kabul ve tasdik etmek yine vâcibtir. İşte mutarizler bu ikinci vücûba karşı gelmiş oldukları cihetle onlar ile bizim aramızda ve hatta onlarla nüsûs-ı şer’iyye arasındaki mesâfe açık bulunuyor. Daha doğrusu biz taaddüd-i zevcâtı, müstenid bulunduğu edille-i şer’iye ve akliyesiyle terviç etmek istiyoruz. Faaliyâta gelince biz bunun (…) tarafını da kabul ederiz. Ancak şurasını katiyyen istemeyiz ki buna gayr-ı meşrû veyahut gayr-i makul nazarıyla bakılsın. Bunun hakikaten büyük bir felsefe-i şer’îye ve aklîye’ye müstenid olduğu anlaşılmalı, anlaşılmalı da akıl ve hikmete muvafık olmakla beraber mizâca muvafık gelmiyorsa terk edilivermeli. Fazla olarak şurası da anlaşılmalı ki bugün biz meşrutiyetin hâl-i ibtidâiyesinde bulunduğumuz cihetle bu nev’î idârenin, asırlarca her kademe-i tekâmülüne uğrayarak nihâyet şu hal-i i’tilâya vasıl olmuş bulunan bir Devletin, ilk kademede bu günkü hâl-i kemâlini taklidimiz kabil olmadığı ve adem-i taklîdimiz o Devletin hâl-i hâzırını beğenmediğimize delâlet etmediği gibi tatbikatına hal ve mevkiimiz müsait görmediğimiz bazı ahkâm-ı şer’iyye’de de kendi noksân kabiliyetimize kâni’ olmalıyız. Din-i İslâmın, ahkâmındaki hakâik-i âliye tamamen ve bi-hakkın anlaşılmak için insanlık daha pek çok teâliye muhtaçtır.

    İşte (Din-i İslâm’da hedef-i münâkaşa olan mesâil) ünvanı altında yazmak istediğim makâlatta maksadım, matmah-ı nazarım bundan ibarettir. Bu düsturu, karîn-i kirâmın unutmamalarını recâ ederim.

    Mustafa Sabrî

    Hazırlayan : Bayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız



    [1]مَنْ كانتْ له امرأتان فمال إلى إحداهما جاء يومَ القيامةِ وشِقُّه مائلٌ – eHazret-i Ebu Hureyre Radıyallahu Teâlâ Anh rivâyet ediyor. Yukarıda geçen haliyle lafız Ebû Dâvud’a ait (2133), Tirmizî (1141), Nesâî (3942), İbn-i Mâce (1969) ve İmam Ahmed (7936)’da rivayet edilmektedir. Kaynağı İbn-i Hacer Merhûm’un hocası İbnu’l-Mulakkin’in Tuhfetu’l-Muhtâcıdır (2/389). Hadîsin sahih mi hasen mi olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Mânâsı; “kimin iki hanımı olurda birine meyleder (diğerini ihmal ederse) kıyâmet günü vücudu eğri bir şekilde (mahşer meydanına) gelir.

    [2] Ekser-i erbâb-ı tahrîrin (gazete ve basım yayın erbabının) ahirindeki nûna fetha ve tenvin vererek istimal ettikleri bununla müsavi manasına olan (سيّ)’nin tesniyesidir binaenaleyh gerek nûnunda fetha ve tenvin ve kerek ma fevka’l-isneyn istimali galattır.

    [3] Kur’ân-ı Kerîm’de lağv ifâde bulunamayacağı konusunda müfessirlerin ve nahivcilerin icmâ’ı vardır. Netekim Zemahşerî, nahvin bir konusu olan zarf-ı lağv olarak isimlendirilen bir nahiv kuralını Kur’ân-ı Kerîm’de lağv bulunmayacağına binaen zarf-ı hâs olarak isimlendirilmesi kanaatine sahip olmuştur. (Bknz: İzharû’l-Esrâr li’l-Birgivî, Zarf-ı Müstegarr der kenâr).

    [4] اللهم هذا قَسْمي فيما أملِكُ ، فلا تلُمْني فيما تملِكُ ولا أملِكُ – يعني القلبَ), Hazret-i Aişe Annemiz Radıyallahu Anha rivâyet ediyor. Bu lafızlarla Ebû Davud’a (2134) aittir, çok küçük lafız değişiklikleriyle beraber, Tirmizî (1140), Nesâî (3943), İbn-i Mâce (1971) ve hocaları İmam Ahmed (25154) rivayet etmişlerdir. Mânâsı: Resul-ı Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz -hanımları arasındaki taksimi yaptıktan sonra şöyle buyurdular-, “Ey Allah’ım gücümün, kudretimin malik olduğu taksim budur, beni malik kılmadığın ve malik olmadığım ile -yani kalbimin meyli ile- levmettirme”. Sabri Efendi Merhum’un rivayet ettiğinde ise; “sen gücümün neye, ne kadar malik olduğunu daha iyi bilirsin”. Mâ elfâz-ı umûmdan olmakla böyle mana verilmiştir.

    [5] Kütüb-i fıkhiyede iki hareminden birine gadreden zevç  hakkında tazîr cezası vaz’ edilerek kadınların taaddüd-i zevcât mes’elesinde hukûku taht-ı te’mîne alınmıştır. Şimdiye kadar bu hükmün kanûn-ı cezaya dercolunmaması şayân-ı te’ssüftür.

    [6] Eminönü’nün eski bir kumaşçılar hanı.

    [7] Kim Ümmetime yufka yüreklilik gösterirse, Hazret-i Allah da ona merhametlilik ve incelik gösterir manâsınadır. Hadîs-i Şerîf kitaplarında tespit edemedik fakat Haskefî Merhûm’un Dürru’l-Muhtâr’ında rivâyet edilmiş (3/53).

     

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar IV

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 8

    Tarih: 10 Teşrînisânî 1324

    (Altıncı nüshadan ma ba’d) 

    Buraya kadar serd ve irâdına lüzum gördüğümüz mukaddimât artık hitâm bulmuştur. Bundan sonra maksûd-i mev’uda şüru’ ediyoruz.

    Evvel emirde mevzubahsimiz olacak mesâil [ki serlevhamızı teşkil eden unvan altında yazdığımız makalenin birincisinde tadâd edilmişti] hakkında matmah-ı nazarımız yalnız talîlât-ı akliye ciheti olacaktı. Yani mesâil-i mezkûreye ait olan ahkâm-ı şeriyyemizin münhasıran akıl ve hikmetle tevafuku cihetini teşrik ve izâh edilerek bu meselelerin müstenid bulunduğu edille-i şeriyye ve nakliyeden bahsedilemeyecekti. Çünkü mesâil-i mezkûreye karşı efkâr-ı hâzıra, bir kısmı (doğrudan doğruya müslümanla) bunları İslâm gibi akıl ve hikmeti istitbâ’ eden bir dîn-i Âlînin ahkâm-ı fâzılasından olmak üzere kabul ve takdîs eylemek ve diğer kısmı ise müslümanlıkta mevcut olan bu gibi ahkâmın kavânîn-i ictimâiye-yi beşeriyye ile itilâfı söz götürür bir halde olduğuna kail veyahut kısman mâil bulunmak üzere ancak ikiye ayrılabileceğini zannediyorduk.

    Binaenaleyh bu mesailik vesâik-i şeriyyesinden bahse hiç hacet messetmez. Çünkü bu cihet malumdur, müsellemdir diyorduk. Halbuki şimdi bu cihet hakkında velev icmâlen beyân-ı malûmata mecburiyet, bir mecburiyet-i elîme hissediyoruz. Çünkü bugün anlamaya başlıyoruz ki mesâil-i mezkûre esâs-ı dîn-i İslâmda mevcut olmadığı halde bunlar ulemanın mevzuâtından olarak ortaya atılmış ve o suretle müslümanların düş ve kabulüne tahmil edilmiş olmak fikrini gizli gizli taşıyan üçüncü bir kısım halk da mevcuttur. Biz böyle bir fikri iki nokta-ı nazardan şâyân-ı hayret ve nefret buluyoruz.

    Birincisi: Bunların dîn-i İslâm hakkında vicdânlarına karşı hiçbir fikr-i samîmâne taşımadıkları hâlde o türlü bir fikir perverde ediyor görünerek [ان الله لا يقبض العلم انتزاعا ينتزعه من العباد ولكن يقبض العلم بقبض العلماء][1] sırr-ı celili üzere ulema-yı dîni çürütmek suretiyle dîni baltalamak istediklerini bu yüzden bir dest-i adâvetin dîn-i İslâma doğru bir maharet-i hâinâne ile uzandığını hissetmiş oluyoruz.

    İkincisi: Ahîran keşfettiğimiz fikr-i mezkûr şayet berâhenet üzerine değil de safvet ve samimiyet üzerine mübteni ise bu sefer de ulema-yı İslâm hakkında revâ görülen şu itimatsızlığa menşe’ olabilmek için vücudu iktiza eden gaflet ve cehaletin ağlanacak kadar amik ve muzlim olması lazım geleceğini teemmül ediyoruz. Her şeyden haber vermek, herhangi bir hak ve hakikatin zuhuruna zamandan, mekandan her türlü bu’d ve mesafenin haylûletini hükümsüz bırakmak isteyen böyle bir zamanda ulema-yı İslâmiyenin meslekleri, mertebe-i mevsûkiyetleri hakkında bir fikr-i sahîh istihsâl edecek kadar malumattan mahrum adamlar, hem de alim geçinen adamlar bulunsun, çok şey…

    O ulema-yı İslâmiye ki ahkâm-ı dîniyyeyi zabt ve itkân hususunda ibrâz ettikleri hizmet ve mesâi-i hayretbahşâyî cihân medeniyetinin istatistik defterleri, tab’ makineleri, gramofon plakları ibraz edemedi. Onlar, müslümanların kitabı olan Kur’ân-ı Kerîmin harfine, noktasına, harekesine, Peygamberimiz Efendimizin şîve-i telaffuzuna, hangi meddi kaç elif miktarı çektiğine varıncaya kadar hafızalarında taşıyıp getirdiler. Ve’l-hâleti hâzihi elimizde bulunan mushaflar huffâzın mahfûziyetiyle tashih olunur. Bu şeref henüz Dünya’nın hiçbir kitabına nasip olmamıştır.

    Ulema-yı İslâm Kitâbullah’tan sonra Peygamberlerinin bütün akvâl ve ef’âl-i celîlesini de zabıt hususunda muhayyeru’l-ukûl bir itina gösterdiler. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v) nasıl uyudu, nasıl aldı, nasıl sattı, ne yedi, ne içti, ne giyindi, ne söyledi, velhasıl müddet-i ömründe ne yaptı ise hemen cümlesini, defterlerine değil de yine hafızalarına kayd-ü nakşettikten sonra herkes gördüğünü, işittiğini şerâit-i mahsusa-i rivâyeti haiz bulunan zevât-i mevsûkaya harfiyen söyleyip anlatarak hatta (جاء) yerinde (اتي) manaca birbirinden farklı olmayan iki kelime arasında bile bir nevi tereddüdü var ise onu de saklayıp söyleyerek ve o adam da tahammül-i hadîse ehlieyeti olanlardan mülâki olduğu zevâta tevdî’-i keyfiyet eyleyerek ve helümme cerra (Var kıyas eyle…) bizim ile ahkâm-ı Şeriyemizin mebni’-i feyzânı olan Nebî-yi Zîşânımız arasında öyle alelade tarih sahifeleri gibi kağıttan değil de ilim ile, takva ile, hamiyet ile, madelet ile, iffetle, ahrârâne, fedâkârâne, bir himmet-i vecdiyyetle müzeyyen olan dimağlardan müteşekkil bir silsile-i tevassut tesis ettiler. Bir satr-ı zihayat oldu. Mesela kütüb-i ehâdisten herhangi bir tanesini elinize alsanız (حدثنا فلان عن فلان عن فلان الي آخره) (haddesenâ fülanun an fülanin an fülanin ilâ ahiri) tarzında tesadüf edeceğiniz tedkîkâta nazaran kendinizi şühûduyla, müzekkîleriyle (şahitlerin durumunu incleyen mahkeme görevlisi) bir mahkeme-i fevkalade zannedersiniz.

    Ulema-yı İslâm bir hadîs-i şerîfi ahz-ü telakki için bir aylık yola gittiler ve bütün bu cümle-i ehâdisin ahvâlini, ulema ve ahlaken derece-i mevsûkiyetlerini tetkik etmek üzere müstakil bir fen, ve belki iki fen vaz’ ve tedvin ettiler. Çünkü evvelâ usûl-i hadîs namını erdiğimiz ilimde görülen taksimat-ı ehâdis hemen yegane rüvâtı itibariyle husûle gelmiş olduğu gibi ilm-i ahvâli’r-rüvât namıyla bundan başka başlıca bir ilim daha vardır ki bu ilimler ilmü’l-hadîs değil de, adeta ilmü’l-muhaddisîn addolunmaya şayandır. Fakat vekâyi’-i alemin bir sicilli mesabesinde bulunan ilm-i tarihin mevsûkiyetini teminen yani başında mevzû’ ve müdevven bir ilmü’l-müverrihîn var mıdır?

    Tarihi rastgelen bir adam yazıyor ve tesadüf beğendiriyor. Bu müverrihin, hayatı müşevveş, tercüme-i hâlı bulanık olmak eserinin makbûliyetine mâni olmuyor. Yalnız yazdığı şeylerin muhâkemât-ı tarîhiyyesine bakılıyor. Kendisi nasıl adam olursa olsun, halbuki râvî-yi hadîs böyle midir ya? Onun ahvâli tamamen mazbut olacak, hayatı her türlü şaibelerden musaffâ bulunacak. Misalda münâkaşa olmamak kaidesine istinaden küçük mikyâsta bir numune arz edeyim: Sabık “Mîzân” (gazetesi) sahibi Murat Bey (Dağıstanlı Mizancı Murat) mukaddem bir tarih-i umûmî yazmış ve bu kitabı az çok rağbet ve itibar kazanmış olduğu halde ahîran Murat Beyin kendi tarih-i hayâtı bir çok tenkîdâta dûçâr olmuştur. Halbuki aynı tenkîdâta maruz olan bir adamın alem-i ilm-i İslâmda tek bir hadîs rivayetine salâhiyeti olmadığı nazar-ı dikkat ve ibrete alınmak lazımdır. Bir de tarihin vekâyîden muktebes olması nihayet derecede sağlamlığını mucip olacak gibi görünüyorsa da tarih sahifelerine geçmek liyâkatini haiz olan vekâyi’-i mühimmeden ekserisi müverrihin gözü önünde cereyan etmemiş ve belki bir haylisi mahiyeti iktizasıyla perde-i kitmân arkasında îkâ’ edilmiş şeyler olduğundan süver-i mütehâlife ve belki mütenâkizada zabtedildiği gibi her müverrihin zât ve muhît itibariyle bin türlü te’sîrât-ı hariciyeye ittibâdan kendini alamadığı görülmekte olması tehâlüf-i mezkûru içinden çıkılmayacak bir hâl-i işkâle iysâl eylemiştir. Bu karışıklık içinde bazen kuyûd-i resmiyeden [o da mevcut ise] istimdâd edildiği vaki ise de resmiyâtın da bir nevî tesir-i hârici-yi siyâsi halinde bulunmadığını kim temin edebilir?

    Zaman ve mekan cihetiyle gözümüzün önünde addolunacak derecede bize yakın olan bir takım vekâyi’-i dahiliyemiz vardır ki suret-i vukû’u hakkında, teşa’üb (dallanıp budaklanmak) eden rivâyâtın sahih ve sakîmi halen nazarımızda cezmen tayîn edememiştir.  Bir memleket hakkında kendi vesâik-i tarihiyesi bu merkezde olunca memalik-i mütekâbilenin yekdiğeri hakkındaki tarihlerini kıyas ile anlamalıdır. Bununla beraber zabt-ı hakâik hususunda tarihin meslek-i acz-i nümûdunu şundan anlamalı ki bazen bir memlekete ait bir vak’anın girdbân-ı ihtilaf (ihtilaf girdapları) arasında hakikatine ıttıla’ için, güya bî-taraflık rüçhanıyla, vakaya uzaktan bakan memalik-i ecnebiye tarihleriyle istidlâl olunur. İşte tarihin vukuattan muktebes olması, vukuatın suret-i telâkkisine göre hakikati ne derecelere kadar ilâm veya ibhâm eylediğini düşünmek muktezâ-yı basirettir. Dîn-i İslâm ile ulema-yı a’lâmına bakınız ki bu gibi telekkiyât-ı muhtelifeden korktukları için ehâdîs-i şerîfede naklun bi’l-ma’nâ caiz olup olmamasını büyük bir mes’ele halinde mevkî’-i bahs ve tezekküre vaz’ etmişler ve adem-i cevâza kâil olanların nükât-ı istidlâlinden (delil getirme noktalarından) birini de: (نضر الله امرأ سمع منا شيأ فبلغه كما سمعه فرب مبلغ ًاوعي من سامع) (Nazzarallahu imra’en semi’a minnâ şey’en febelleğahu kema semi’ahu fe-rubbe mubellağin ev’â min sâmi’)[2] hadîs-i şerîfini teşkil eylemişlerdir.

    Fi’l-hakîka, vekâyi yalan söylemediği için ondan iktibas edilen meânînin doğru olması lazım gelir. Fakat vekâyi aynı zamanda ne kadar olsa dilsizlikle de muttasıf olduğu cihetle yalanı söylememekle beraber doğruyu da pek fasih bir surette tekellüm edemez. Fakat bakınız! Ehâdîs-i Şerîfe rüvâtının, hem de sade öyle namus ve hamiyet sevkiyle değil[3] mahzâ Allah korkusuyla yalan söylemeyecek adamlardan intâcı hakkındaki şerâit-i müşkilpesendâne sayesinde yalan ihtimali bertaraf edilmiş ve bu suretle ehâdisin mehazları, yalan söylememekte vükuât kadar metîn ve ciddi ve fakat doğruyu harfiyen söylemek hususunda da vukuâtın giriftar olduğu kayd-ı ebkemiyetten (dilsizlik engelinden/sınırından) tamamen ve kemâlen azade bir halde bulunmuştur. Bir kere İslâm’da bu mehaz-ı mahsus-u mü’temenden ziyade güft-ü gûy-i tarîhiyeye (tarih dedikodularına) kapılmak seyyiesiyledir ki şî’iyyet gibi bir tefrika-i uzmâ husule gelmiştir.

    Vukuâtın hakâiki layık oldukları lisân-ı fesâhetle anlatamadığını tavzih maksadıyla hem de hadd-i zatında şayan-ı izâh bir mes’ele olmak cihetiyle şuracıkta bir misal zikredeyim: Fahreddin er-Râzî sûre-i Kâf tefsirinde mucizât-ı âliye-yi Nebevîye’den olan inşikâk-ı kamer meselesi hâdiseyi müşâhede eden ashâb-ı kiramdan mütselsilsen rüvât-ı sıdk-i semât vasıtasıyla menkul olduğundan bizce meczûm ve müteyakkin ise de şühûd-i umûmî olmak lazım gelen bu hâdiseyi dünyanın aktâr-ı sairesinde (farklı taraflarında) bulunan insanlar niçin tarihlerine kaydetmediler? tarzında bir sual irâd ettikten sonra buna, gayet basit olarak şu cevâbı vermiştir:

    Hâdiseyi, esbâb-ı muiddesinden haberdar olmayarak uzaktan bi’t-tesâdüf müşahede eden bunu bir hüsûf-i cüz’îye (kısmî ay tutulmasına) hamleder. Binaenaleyh şayan-ı ehemmiyet görmez.

    Şimdi gelelim: Ulema-yı dîn, hümât-ı Şer’-i mübîn Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerinin bütün akvâl ve ef’âlini -beyan ettiğimiz veçhile- zabtetmekle de kalmayıp bu itibarlarını ashâb-ı kirâm hakkında dahi tamim ederek onların ahvalini de birer nümûne-i imtisâl ve istidlâl olmak üzere zabt ve tetkike çalıştılar. Bir asrın hıtta’-i İslâmiyesine düşen insanların hemen bütün ahâd ve efrâdına varıncaya kadar yalnız isimlerini değil sahifeler dolusu tercüme-i hallerini yazdılar. Mücelledât-ı cesimeyi havi olan “Üsdü’l-Ğâbe fi Ma’rifeti’s-Sahâbe”[4] ve “el-İsâbe fi Temyîzi’s-Sahâbe”[5] ve “el-İstî’âb fi Ma’rifeti’l-Ashâb”lar[6] hangi himmetle vücuda geldi? Bütün bu himmetler, bu gayretler niçindi? Dolayısıyla ahkâm-ı İslâmiye’yi muhâfaza için değil mi? Tarihin mehd-i tekâmülü addolunan Avrupa ve bi’l-hâssa Almanya tarihlerinden bir tane gösterilebilir mi? Bir asrın bir kavmini, bütün efradıyla tanıttırsın.

    İşte mahza ahkâm-ı İslâmiye’yi, tagayyürden, içerisinde yabancı mevzuat ve bide’iyât karışmaktan muhafaza maksadıyla ulema-yı a’lâmın her müşkili iktihâm ederek, en uzak vesâil-i ihtimama kadar tevessül ederek sarfettikleri o himmet-i bülendâne o hizmet-i Hüdâpesendâneden sonra bu dînde zayiat vücuduna ihtimal vermek veyahut ulemasına itimatsızlık göstermek pek ayıp, pek günah olur. Ulemanın hıfz-ı Ahkâm-ı Dîniye hususunda ibraz ettikleri o büyük himmetlerinden, o âlî hizmetlerinden haberdar olacak kadar dahi maarif-i İslâmiye ile münasebet peydâ edemeyenlerin yine o ulemaya karşı bir vaz’-ı istihfâf almaları cehlin dereke-i mükaabesine (en dip topuk çukuruna) bir nümûnue olmak lazım geleceği gibi -yukarıda arz ettiğim veçhile bir desîse-i ihânetkârâneye (hain ruhlu bir karışıklık temin etmeye) müstenit değilse- tıpkı kirebve-i helâke (helâke giden çıkmaz yola) düşen bir adamın, kendisine uzanılan dest-i telhîsa (kurtarıcı ele) yapışmak hususunda tereddüt göstermesini andırır.

    Şurasını söylemeden sözümüze hitam vermeyelim ki menâkıb-ı âliyelerinden bir nebze-i icmâliyesi makâlemizi doldurmaya kifâyet ederek mukaddime-i kelâmımızda şürû’una özendiğimiz maksuda yer bırakmamış olan ulema ile muradımız -silsile-i beyânâtımızın suret-i intibâkından dahi anlaşılacağı üzere- (خيرُ القرونِ قرْني, ثمَّ الَّذين يلونَهم, ثمَّ الَّذين يلونَهم) (Hayru’l-Kurûni karnî, sümmellezîne yelûnehüm, sümme’llezîne yelûnehüm)[7] hadîs-i şerîfine masadak olan sadr-ı İslâmla tabîin ve tebe’i- tabiîn devirlerinde yetişen muhaddisîn ve müçtehidin-i kirâm hazerâtından başlayarak bu eser-i kemâli takip eden eslâf-ı güzînden ibaret olup yakin zamanlarda bu habl-i metîn (sıkı ve sağlam ip) mesâiyi göstererek dîn-i İslâm hakkında bilmemezlik ile itâle edilen elsine (uzatılan diller) met’aına cesaret verdiren ulema, muhît-i mebâhetimizden hariçtir. Sonra hele biz, kendimizi, öyle mahfel-i ihtifâlin nısf-i ne’âlinde bile yer aramak küstahlığından tebrie ederiz.

    Mustafa Sabrî

    HazırlayanBayezid Mete

    Editör : M.Salih Yıldız

    İkaz: Bu yazının her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İKAN Akli İlimler Merkezi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.


    [1] حدثنا هارون بن إسحاق الهمداني حدثنا عبدة بن سليمان عن هشام بن عروة عن أبيه عن عبد الله بن عمرو بن العاص قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم إن الله لا يقبض العلم انتزاعا ينتزعه من الناس ولكن يقبض العلم بقبض العلماء حتى إذا لم يترك عالما أتخذ الناس رؤوسا جهالا فسئلوا فأفتوا بغير علم فضلوا وأضلوا

    Abdullah b. Amr b. As (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah ilmi insanların kafalarından söküp çıkaracak kaldıracak değildir. Fakat ilmi, ilim adamlarını ortadan kaldırmak suretiyle kaldıracaktır. Sonuda hiç âlim kalmayacak ve insanlar cahil bilgisiz kimseleri kendilerine önder lider ve kurtarıcı seçecekler ve onlara dini ve ilmi meseleler soracaklar onlar da cahilce fetva vererek hem kendileri sapıtmış hem de başkalarını saptırmış olacaklardır.”

    [2] (نَضَّرَ اللهُ امرأً سمِعَ منَّا شيئًا فبلَّغَهُ كما سمِعَهُ ، فرُبَّ مُبَلَّغٍ أوْعَى من سامِعٍ) (Tirmizî, Sünen, 2657, Hasen-Sahih, Abdullah ibn-i Mes’ûd Radıyallahu Anh’ten mervî). “Hazret-i Allah benden bir şey işitip onu işittiği gibi (aslıyla ve hakkıyla) başkasına ulaştıranın (rivayet edene) yüzünü ağartsın, nurlandırsın, nîce kendisine (rivayet) ulaşanlar vardır ki (benden) duyandan onu daha derinlemesine idrak eder. 

    [3] Müellif dipnotu : Zaten bence her hususta (Hazret-i) Allah korkusuyla müeyyed olmayan namus ve hamiyet tamamen şayân-ı itimad değildir.

    [4] İbnü’l-Esîr kardeşlerden İzeddin İbnü’l-Esîr’in Ashâb’ın tercüme-i hâline dair telife ettiği “ormanın aslanları” manasında olan detaylı bir eser. Fazlası için: https://islamansiklopedisi.org.tr/usdul-gabe

    [5] Büyük Muhaddis İbn-i Haceri’l-Askalânî’nin Ashâb’ın tercüme-i hâline dair telif ettiği kapsamlı bir eser. https://islamansiklopedisi.org.tr/el-isabe

    [6] Endülüs’ün büyük Maliki fakihi ve muhaddisi İbn-i Abdilberri’n-Nemerî’nin Ashâb’ın tercüme-i haline dair telif ettiği geniş bir eser. https://islamansiklopedisi.org.tr/el-istiab

    [7] (خيرُ القرونِ قرْني, ثمَّ الَّذين يلونَهم, ثمَّ الَّذين يلونَهم, ثمَّ يأتي قومٌ يشهدونَ ولا يُستشهدونَ, وينذُرونَ ولا يوفونَ, ويظهرُ فيهم السِّمَنُ), İbn-i Receb-i Hanbelî, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 2/477, Sahîh, benzer lafızlarla; Sahih-i Buhâri, 6695, Sahîh. Ravi: Imran İbni’l-Husayn. Manâsı: En hayırlı (tarih) devri, benim (içinde bulunup yaşadığım) devirdir. Sonra onu takip edenler sonra da onu takip edenlerdir.

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar III

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 6

    Tarih: 27 Teşrinievvel 1324

    (Geçen nüshadan mâba’d)

    Herhangi bir tâlib, matlubunu ve matlubunun mevzuunu hakkıyla tanımak ve ona göre bir hatt-ı mesai takip eylemek lüzumunun ehemmiyet-i fevkalâdesini arz ederken hatırıma bir mesele-i mühimme geldi ki o meseleye ait olan fikr-i mahsusumun da bu mukaddimede derci münasebetten hâli addolunmaz zannederim.

    Ezmine-i âhîrede (son zamanlarda) bazı erbâb-ı dikkatin Kur’ân-ı Kerîmden bir takım hakâik-i fenniye istihrâcına muvaffak oldukları malûmdur. Bu meyânda ulemâ-i heyetçe en son kabul edilen nazariyeye muvafık olmak üzere (Ve’ş-şemsü tecrî li-müstegarrin lehâ-والشمس تجري لمستقر لها) kavl-i şerîfinin, istikrâr-ı Şemse ve deverân-ı arza dâl olması fikri büyük bir edîbimizin alkışlarına bazı ulemamızın tasdikine mazhar olmuştur.

    Makrûn bulunduğu hüsn-i niyyet nisbetinde Kur’âna bir hüsn-i hizmet demek olan bu gibi tedkîkât, mesâi-yi meşkûreden olmakla beraber müfessirlik âleminde dahi nazariyat-ı hâzıra-i fenniyeye yaranmak ihtiyacı tarzında bir vakitten beri bizde teessüs eden bir fikrin sâika-i taharrisiyle mal bulmuş gibi ikide birde bu âyetin kâbiliyet-i delâletinden istifadeye şitâb eylediği derecede mesele hâiz-i ehemmiyet değildir. Çünkü (li-müstegarrin-لمستقر) lafz-ı şerîfinde lâmı (fî-في) manasına hamletmek[1] gibi -velev kavâid-i Arâbiyyenin müsait olduğu- bir külfeti ihtiyâra ne mecburiyet vardır? Bu külfet, Kur’ânı fenne tevfîk için ise fenne muvafakat Kur’ân hakkında bir şeref olamaz ve Kur’ân, fenne muvafakat ihtiyacından da, bir fen kitabı olmak derecesinden de âlîdir. Kur’ân, fünûndan gelecek şerefe muhtaç olmadığı gibi bu sözümüzden de fünûna hakaret manası çıkarılmaya razı olmam. Ben, fünûnu kendimizde görmek isterim, Kur’ânda aramak taraftârı değilim.

    Kur’ân’ın siyak-i tibyânı başka şeylerdir. O, insanların kavânîn-i ictimaiyyesini, ma’deletini, siyasetini, ahlâkını; garazdan, ivazdan, tekellüften, sathîyetten ârî olarak en ciddi, en nezih, en sade, en umumî bir surette tanzim eyler. Kur’ân medeniyetin gâyeti, Avrupa medeniyeti gibi eğlenceye, beyhude âlâyişe (tantana), bî-sûd mütaaba (faydasız yorgunluk), ihritâsât-ı hodgamâneye, şehvet-i nefsâniyyeye çıkmaz; sâdet-i dâreyne müntehi olur. Kur’ân, insana insanlığı öğretir. Talim-i meâli (yüceliği öğretmek) eder. Emrâz-ı cismâniyeden ziyâde emrâz-ı ruhâniyeye çaresâz olur.

    Onun içindir ki Kur’ân, menşûre-i şânı olan Nebîyy-i âhiri’z-zamân umûr-u dünyevîde, meselâ Ashabı tarafından vuku bulan istifsârât-ı sahîhaya karşı verdiği cevapların mutlaka nübüvvet noktasından verilmiş cevaplar olmayıp kavmi arasında mer’î tedâbir kabilinden olduğunu tefhîmen[2] (انتم اعلم بامر دنياكم) gibi itirâfât-ı hakgûyâneden çekinmezlerdi.

    Evet, tıbbın lüzum ve ehemmiyeti hakkında takdîrât-ı azîme sarf ve ibzâl buyururlar, velâkin falan devânın falan hastalık hakkında katiyet tesirini taahhüt buyurmazlardı. Çünkü Peygamber hakîm/hekîm idi, tabip değildi.[3]

    Netekim, cürm-i kamerde görülen tebeddülâtın esbâbına dair kendisine irâd edilen, ve ilm-i heyete ait olduğu cihetle tallümât-ı dîniyye ihtiyacında bulunan bir kavm için hâric-i saded sayılan bir sualin mecrâsını tebdil ile cevap evrilmesi hususundaki telekkiyat-ı ilâhiye[4] burada arz etmek istediğimiz maksadımızı pek güzel izah edebilecek mevâddandır. Ama gelelim: Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v), bu meseleyi, cürm-i kamerin esbâb-ı tebeddülünü bilir miydi, bilmez miydi? [Cesaretim mazur görülsün] her iki ihtimalin ne ehemmiyeti var? Eğer şeb-i mi’rac gibi evkât-ı tecellide bütün kâinatın kendisine arz-ı mekşûfiyet ettiği esnâda bu meseleyi de nazar-ı iltifâta layık gördüyse bilirdi. Daha doğrusu Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, Vâcib Teâlâ Hazretlerinin kendisine bildirdiği şeyleri bilirler ve mâadâsını bilmezlerdi. (قل لا اقول لكم عندي خزائن الله ولا اعلم الغيب ولا اقول اني ملك ان اتبع الا ما يوحى الي) (De ki: “Size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Ve size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.”) nazm-ı celili de buna şahittir.

    Evvelki silsile-i kelâmımıza avdet edelim: Kur’ân, Hâlıkın azametini, mahlûkun aczini, hilkatteki bedâyî, fezâilin ulviyyetini, mebdein mahdûdiyetini, meâdın dehşetini, sa’yin, (وان ليس للانسان الا ما سعي- Ve en leyse li’l-insâni illa ma sa’a [insan için ancak gayret gösterdiği vardır]) nazm-ı celilinden şimdi bir çoklarının anladığı mananın fevkinde olarak ehemmiyetini tasvir eder.

    İşte Kur’ân’ın (beşîr) ve (nezîr) namıyla iki büyük sıfatı haiz olması için iktizâ eden mezkûr tasvirlere nazaran kendisini benzetmek haiz olsaydı lahûti bir hitâbete, ma fevke’l-beşer bir şiire benzetebilirdik, hele fenne hiç! Yine Kur’ânın, şiir ile (ما هو بقول شاعر – Mâ hüve bi-gavli şair [o bir şair sözü değildir]) tenbîh ve tebriyesine lüzum gösteren münasebetten nâşîdir ki tasvir-i menâzır-ı hilkat esnasında ekseriyâ suver-i mer’iyye esâs ittihaz edilir. Mesela bize, olduğumuz yerden arz, sema, nücûm, şems-ü kamer nasıl görünüyorsa öylece tasvir buyuruluyor. Binaenaleyh bir cevdet-i karîhaya dûrbînlik (uzak görüş-dürbün) eden gözlerin gördüğü gibi arzı, bir sath-ı memdûd[5], semayı, bir sakaf-i münî’ ve mesdûd[6], nücûmu, bir misbâh-ı müşa’şa’[7], nehârı, leylden müntezi’-i[8] leyli, sârî-i[9] şems-ü kameri, cârî-i[10] sabahı, bir sükûn-i meytâneden, bir ihtibâs-ı mahnûkâneden sonra müteneffis[11] -denizin sahil-i şarkıyyesinde bulunanların göreceği veçhile- akşamüstü, göüneş suya müngamis[12] gibi gösterir, bu meyânda bunların hakâik-i fenniyelerinin ehemmiyeti yoktur. Çünkü, bir hakikat-ı fenniye keşfetmek, kâşifini mertebe-i nübüvvete irtikâ ettirecek havariktan madûd olamacağı gibi bunu kendilerine meb’ûs olduğu kavmin içerisinden az çok fünûn ile iştiğâl edenler takdîr edebilir. Bir Peygamberin ibraz edeceği mucizât ise herkesin enzâr-ı dikkatini celbedecek, herkes üzerinde tesirini gösterecek şeyler olmalıdır.

    Ale’l-husûs Kur’ân’ın esnâ-ı nüzulünde kavm-i Arap yalnız lisan-ü belagatçe hiçbir milletin vâsıl olamadığı devre-i terakkide bulunuyorlardı. Binaenaleyh bu saltanat-ı sühansâzînin, bu dârât-ı belâgatin bir iklîl-i tefevvuku hükmünde bulunan Kur’ân-ı Kerîmin en ziyâde nikât-ı i’câzına dikkat edilmek ve her şeye tercihen o nokta-i nazardan telakki olunmak iktizâ eder.[13] Meselâ mebhûsun anh olan âyet-i Kerîme’de lâm, fî manasına hamledilse bile Şemsin müstekarrında cereyânı, tayîn buyurulan hutût-i hareketine şaşırmaması ve şehrâh-ı itrâd ve intizamından ayrılmaması demek olmalıdır. Çünkü lâma, fî manası verildiği hâlde yine (cereyân) tabirinden mütebâdir olan mana bunu muciptir. Kezâlik (li-müstegarriha-لمستقرها) kıraatini de kıraat-i mütearifeye verilecek manalar hakkında az çok bir fikir verebilir. Sonra âyetin ma ba’dinde gelen (le’ş-şemsü yenbeği leha en tüdrike’l-kamer—لا الشمس ينبغي لها ان تدرك القمر) (Ve küllün fî feleki’y-yesbehûn—و كل في فلك يسبحون) kavl-i şerîfleri yukarısından istihrâc olunmak istenilen hakiikat-ı fenniyeden ziyade arz eylediğimiz hakikate ne kadar bâhir bir vüzûh ile delâlet eder. Filvâki Şems ile Kamer beyninde cereyan eden bir sürat müsabakasında Şemsin, Kamere yetişememesi Şemsin hereke-i mihveriyesi halinde tasavvur olunmayıp Şems ile Kamerin aynı neviden olan hareket-i mer’iyyeleriyle kâbil-i tatbik olduğu gibi Şems ve Kamerin a’mâk-ı bî-intihâ-i semâda sâbih olarak gösterilmesi de görünüş itibariyledir, ne kadar muvafık, binaenaleyh ne kadar belîğ düşmüştür.

    Şimdi bu kavl-i şerîfin de semâ, hikmet-i kadîme ahkamından olduğu üzere … gayr-ı kâbil bir cisim değil de bir firâğ-ı mücerretten ibaret olmak gibi diğer bir hükm-i fennîye tatbik edilmesini tecviz etmeyiz. Çünkü cihân, ilm-ü ma’rifine Kur’ân’ın meslek-i bülendini tanıttırmak, erbâb-ı fenne cemîle ibrâz etmekten daha nâfi’ olur. Ale’l-husus bu gibi ahkâm-ı fenniye ne kadar haiz-i katiyet addolunsa yine suret-i intâcı, mantıkın pek tâm nazarıyla bakmadığı bir kıyas ile yani tâlînin aynını istisnâ ve lâzımdan melzûma intikal tarikiyle olduğundan bi-hasebi’l-mantık henüz hilafına türuk imkânı kapanmak derecelerine vâsıl olamamıştır. Fakat ne çare ki fennin âhîren nâil olduğu terekkiyât içerisinde garip ve şâyân-ı esef bir nakîsa olmak üzere şimdi erbâb-ı fen arasında nisâb-ı katiyet habli ucuzlamıştır. Bu bahsi şimdilik bundan ziyade uzatmak istemiyoruz. Buna münasip küçük bir mebhasımız daha vardır ki mukaddimemiz onu da ihtiva etmeden hitam bulmayacaktır:

    Ramazan ve Şevval gurrelerinin şer’an mer’î bulunan suret-i sübutu üzerine dahi idâre-i kelâm olunarak bu hususta her sene tekerrür eden tereddütten kurtulunmak üzere hisâbât-ı nücûmiye ile yahut bir memlekette sübutunu haber veren telgraf ile amel edilmek münasip olacağı fikrinde bulunanlar eksik değildir. Hele telgrafın, beyne’d-düvel muhârebe ve mütâreke gibi umûr-i mühimmede şâyân-ı itimat görüldüğü hâlde bu meselelerde gayr-ı kâfi addolunmasına taaccüp ederler. Bu da ahkâm-ı şer’iyyemizin vaziyyetini bilmemekten ileri gelen bir telaştır [telâşâ]. Şeriatımızın ahkâmı velev terakkiden ibâret olan televvünâtına tabi olmayarak her zamanda ve mekânda milbûz (?) beldelerden tut da üç evli bir karyeye, bir çölün kenarından, iki günlük için kurulan bir haymeye (çadır) kadar, müneccimsiz, takvimsiz, saatsiz, telgrafsız, şimendifersiz, velhasıl muhtaraat-ı fenniyeden (bilimsel icatlar) hiçbirine ihtiyaç messetmeksizin icrası kabil olmak üzere vazolunmuştur. Onun içindir ki şeriatımız (semhâ-i beyzâ) namıyla yâd olunur.

    Ama hisâbat-ı nücûmiyyeye müracaat olunmadıkça evkât-ı savm-ü salât pek doğru bir surette kestirilemiyormuş. Ne zararı var? Mal sahibi böyle isterim, böylece kabul ederim dedikten sonra bizim vazifemiz tayîn etmiş ve tereddüte mahal kalmamıştır. Meselâ savm bâbında (صوموا لرؤيته وافطروا لرؤيته فان غم عليكم فاكملوا العدة ثلثين) (Sumû li-ru’yetihi ve’ftirû li-ru’yetihi fe-in ğamme aleyküm fe’kmilû’l-iddete selâsîne) [Hilali gördüğünüzde oruca başlayın yine tekrar hilâli gördüğünüzde iftarınızı edin, eğer hilâl size hava koşulları sebebiyle kapalı olur tespit edemezseniz günleri otuza tamamlayın] buyurulduğu için hilâli görebilirsek tutmak ve bayram yapmak, göremezsek Şabanı veya Ramazanı otuza tamamlamak borcumuzdur. Ama bununla isâbet vaki olmayacakmış, Ramazan’dan bir gün Şabana veya Şevvalden, Ramazana geçecek yahut Ramazandan bir gün kaybedilecekmiş gibi geliyorsa da usûl-i meşru’asına tatbîkan her kaç gün tutuldu ise hakikatte Ramazan ondan ibaret olarak ne eksik ne fazla, ne ileri ne de geridir. Keennehü (sanki) Ramazan-ı Şer’î ile Ramazan-ı Nücûmî yekdiğerinden farklıdır.

    Bütün bunlara sebep de ibadette evâmire harfiyyen tevfîk-i hareket matlup olmasıdır. Çünkü ibadet, Mabudun veya Resûlünün sözünü tutup, tutmayanı temyiz edici bir imtihan ve ibtilâdan ibaret olup arada gani-yi mutlak olan mabudun görülecek hiçbir işi yoktur ki o işin bilahare diğer bir tarîk-i vusulü keşf edilmiş olsun. Zaten her hususta aynı aynına emre imtisâl eden hizmetkar, talîl eden, mana veren hizmetkârdan ziyade makbul olur. Lâsiyyemâ (özellikle) ibadette bizim yanlışlık veya eksiklik zannettiğimiz şeyden Hâlıkın haşa ziyan etmek ihtimali yoktur. Emir haricinde ibraz olunacak faaliyet ise âmir ile memurun arasında mertebe-i idrâkin tefâvütü nisbetinde muhataralıdır. Mesela ziyade çalışkanlık edip de sabah namazı üç rekat kılmış olsa iki yerine de kabul olunmaz, büsbütün fasit olur.

    Şâri’in beyân buyurduğu tarîk-i amel mukabilinde telgrafta mamulün bih olamayacağı gibi delâlet-i katiyyeyi haiz olmadığından mevsuk da değildir. Çünkü o, meydanda olmadığı için gâib ve gâib olduğu için meçhul bir şahsın kumandasına tabi bir cemâddan ibaret olunduğu cihetle nazar-ı şer’de mazhar-ı tekrîm-i İlâhi olan insanların kuvvet-i şehâdetini haiz olamaz. Ama umur-i dünyevîyede, işimizin geri kalması ihtimaline mebni ihtiyaten bu gibi alâta itimat ederiz. Kezâlik şimendiferle yirmi saatlik bir mesafeyi üç-dört saatte katedebildiğimiz halde yine biz onu mesafe-i sefer addederek bu yolcuğumuzda dört rekatlı namazlarımızı kasreder, ve Ramazan ise oruç tutmamaya mezun oluruz. Çünkü veçhe-i hareketimize bu kadar müddet-i kalîlede vusulümüzü mûcib olan tahavvül, mesâfe-i asliyyenin azalması suretiyle değil şimendiferin süratli gitmesi ile hâsıl olma ârizî, ve bir sekteye uğramaması farz olunan evkât-ı âmed-ü şüdiyle (gel-git) mukayyet ve muvakkat bir şeydir. Binaenaleyh yirmi saatlik mesafe yine yirmi saatliktir. Ve arada bulunan dağlar, dereler kemâ kân bakidir.

    Ve ma’a hazâ (bununla beraber) bu gibi nev-hüdûs mesâilde ihtisâs-ı fıkhîleri bukunan ulemâ-i kirâmımızın tedkîkât-ı müşikâfânelerinelerinde ayrı bir vecih intizâr ederiz.

    Mustafa Sabrî

    Hazırlayan : Bayezid Mete


    [1] Bu tevcih, (Egimi’s-sâlate li-dülûki’ş-şemsi-اقم الصلاة لدلوك الشمس) nazm-ı celilinde olduğu üzere lâm-ı tevkîtiyyeye (vakit anlamı veren lâm) hamletmekten başkadır, çünkü lâm-ı tevkîtiyye ihtimaline göre Âyetin manası, tefsirlerde beyân edildiği veçhile olup zannolunduğu gibi değildir.

    [2] Şu tevcih, tıbb-ı nebevî nâmı altında toplanan vesâyâ (tavsiyeler) hakkında gâyet sâlim bir fikr i’tâ edebilir.

    [3] Fezâil-i beşerîyeden madûd olan bir maksadın husûlünü temine, meselâ misvak istimâlindeki maksad-ı âlî-i nezâfet zımnında gösterilen fevâid-i kat’iyye-i sahîha bu bâbda bir mevki’i-i istisnâ teşkil eder.

    [4] (يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِۜ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ), Habîb-i Zî-Şânım sana hilallerden, yani her ay evvelinde hilalin gayet ince bir şekilde başlayarak tedricen büyümesi ve sonra yine tedricen küçülmesi esbabından soruyorlar; sen onlara, esbaptan sual ettikleri hâlde belâgatin, üslûb-i hakîm tabÎr olunan meslek-i bedî’î dâhilinde idâre-i kelâm ederek tahavvülât-ı mezkûrenin insanlara ve bi’l-hâssa Müslümanlara ait olan fevâid-i tevkîtiyyesinden bahisle cevap ver, ve bu suretle tarz-ı suallerinin nâ-bimahal (yersiz) olduğunu kendilerine ifhâm etmiş ol.

    [5] ( قال الله تعالي (والي الارض كيف سطحت)(والارض مددناها)(والارض فرشناها)

    [6] (و جعلنا السماء سقفا محفوظا)(افلم ينظروا الي السماء فوقهم كيف بنيناها و زيناها ومالها من فروج)

    [7] (ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح وجعلناها رجوما للشياطين)

    [8] (و آية لهم الليل نسلخ منه النهار فاذاهم مظلمون)

    [9] (و الليل اذا يسر)

    [10]  (و سخر الشمس والقمر كل يجري لاجل مسمي)

    [11]  (و الليل اذا عسعس والصبح اذا تنفس)

    [12]  (حتي اذا بلغ مغرب الشمس وجدها رعرب في عين حمئة)

    [13] Nitekim müfessirinin mesleği de budur, ve beyne’t-tefâsîr en ziyade bu meslek dahilinde ibraz-ı maharet eden tefsir memdûh olur. Tefsîr-i Keşşâf gibi, Kur’ân-ı Kerîm için Türkçe mükemmel bir tefsire ihtiyaç bulunduğuna ve bu tefsir ile Kur’ân’ın kıraatini takdîr-i kâbil olabileceğine kani olan fikirlerin menşe-i galatı da bu noktadan anlaşılır. Evet, lisan-ı Türkî üzerine henüz hiçbir tefsirimiz yok gibidir. Lâkin, tefâsir-i Arabiyye derecesinde mükemmel bir tefsirimiz olsa onu anlamak için muhtaç olduğumuz ulûm-ü fünûn, Arapçasını anlamak için lâzım olan ulûm-u fünûndan pek eksik olmayacağını ve derviş etmelidir. Biz bu bahsi evvelce müstakillen izah etmiştik.

     

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar II

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak, Cilt 1 Sayı 5

    Tarih: 20 Teşrinievvel 1324

    (Üçüncü nüshadan ma ba’d)

    Siz tecrübeyi mantıka tercih ediyorsunuz öyle mi? Halbuki mantıka nisbetle tecrübe hiç mesâbesindedir. Eğer mantık fıtraten ve iktisâben dimağlarınızdan silinirse fikr-i beşer de kalmaz, Dünya’da edille nâmına ne var ise biter, çünkü tecrübenin zemîn-i tatbîki pek mahdûttur. Ve cârî olduğu yerlerde bile istidlâlât-ı mantıkiyye olmadıkça işe yaramaz. İnsana fikr-i tecrübeyi veren de bir delil-i mantıkîdir. Kezâlik tecrübe mantıkta dahildir. Ve tecrübenin derece-i kuvvet ve ehemmiyeti mantıkta tayîn olunmuştur. 

     

    Siz doktor bulunmanız hasebiyle meselâ falan hastalık falan hastalık arazî olduğu bi’t-tecrübe bildiğiniz hâlde bir maraz hakkında teşhîsinizi vaz ederken şu malûmat-ı tecrübiyyeden istifâde edebilmeniz, farkında olmadığınız bir kıyas-ı mantıkî sayesinde olur: Bu hastada şu gibi araz mevcuttur ve bu arazı gösteren bir vücûdun falan hastalığa mübtelâ olmuş bulunması lâzım gelir derseniz ki işte bu fikir, bu muhâkeme suğrâsı bir kaziyye-i hissiye, yani mahsusâtından ve kübrâsı bir kaziyye-i tecrübiyye olmak üzere bir kıyâs-ı mantıkîden başka bir şey değildir, ve şayet birinci kaziyede sizin his ve müşâhedeniz ve ikinci kaziyede tecrübe yanılmış ise bundan dolayı mantık müaheze edilemez. Görüyorsunuz ki tecrübede yanılmak ihtimali olduğu halde mantık bundan teberri ediyor. Hatta o bilahare foyası meydana çıktığını söylediğiniz nazariyât-ı atîkanın çoğu da ahkâm-ı tecrübîyyeden ibârettir.

     

    Şu tafsilattan anlaşılacağı veçhile, aksâ-i garbta münteşir olan ulûm ve fünûnun en lüzûmsuz mebâhisine vükûf peydâ etmeye çalışan, en zayıf noktalarına varıncaya kadar alkışlanan ilm-ü marifet perestişkârlarının (tapanlarının) gözleri önünde lehü’l-hamd memleketimizde, velev bekâyâ-yı indirâsı rahlepîrâyi (rahleye süs veren) istifâde olan bir takım ulûm-i mühimmeyi bu derecelerde bigâne kalmaları cidden tessüfe lâyık ahvâldendir. Bunlar, memleketimizde ulûm-i mezkûrenin mühbit envâr-ı vâpesîni (geride kalmış nûrları) bulunan medâris müktesebâtını müz’ic, semeresiz münâkaşâti insanın la ekall nısf-ı ömrüne süren memdûd bir tahsîl ile mahdûd malumattan ibaret zannettikleri gibi hülâsası Arapça okumaya raci olan bir tahsilin neticesinde Arabî tekellüm edebilenler ve makâm-ı tedrîs ve ifâdede kekelemeden takrîr-i merâma muktedir olanlar dahi ender olduğunu söylüyorlar, ve recmen bi’l-ğayb (boşluğa ok atmak) vaki’ olan bu gibi zünûn ve tekavvülatın (dedikoduların), ne kadar yanlışlık içinde yanlışlıklara müstenid olduğunu anlamak tarafına sarf-ı zihin için meselede ehemmiyet ve kendilerinde bir mecburiyet görmezler ki hak ve hakikatı anlamamak değil anlamaya lüzum görmemekten ibâret olan bu müthiş kuvvet karşısında insan için acz-i muhakkak gibidir. 

    Fakat biz yine bazı kalplerde ufacık bir hiss-i insâf uyandırabilmek, ve hâkâik-i İslâmiyye’yi kendi aramızda  takdir edemeyen bazı müddeiyân-ı marifetin, ulûm-i İslâmiyyenin, tarz-ı tahsîli hakkında bile doğru bir fikr-i icmâliye mâlik olmadıkları anlaşılmak üzere mukaddimemizde gayet mhim bir mevki-î münâsebet iştigal eden bir noktaya dair birkaç söz söyleyeceğiz.

    Evvelâ malum olmalıdır ki medâriste okunan ulûm, ulûm-i Arabiyye, ulûm-i Akliyye ve ulûm-i Şer’iyye olmak üzere başlıca üçe inkisâm edip bunların hepsi Arapça yazılmış eserlerden iktibas edilirse de maksut yalnız Arabî tahsîli olmadığı gibi Arapça, belki hakikat-i maksûda dahil bile olmamak üzere ulûm-i akliye ile beraber mahza ulûm-i Şer’iyye için mebâdi ve vesâil halinde bulunur. Şu cihetle medâriste tahsîl-i Arabî, ulum-i Şer’iyye’ye hizmet edebilecek tarzda olmak iktiza eder, muhaverâta kudret-i iktisâb (konuşma kudreti edindirecek) ettirecek surette değil. Bu dakikaya (inceliğe) mebnidir ki en iyi Arapça söyleyen İmru’l-Kıys ile en çok Arapça bilen Esm’aî hayatta olsa, sît-i şöhretleri (şöhretlerinin gürültüsü) asâr-ü kurûn içinde çalkalanan bu gibi eâzım-ı Arabın ma’şerî derecesinde Arapça bilmedikleri muhakkak olan mesela dünkü Şevket Efendinin, Hafız Şakir Efendinin, Atıf Beyin, bu günkü ulemâ-yı mümtâzemizin dersine hazır olmayı tercihe ederiz. Çünkü biz o, İmru’l-Kıystan, Esm’aîden öğreneceğimiz Arapça ile mesela kelâmda, usul-u fıkıhta yazılmış olan meâhızı (kaynakları), Arabîyyü’l-ibâr oldukları halde anlayamayız da hani ya o, sermâye-yi lugaviyyesi iki buçuk kelimeden ibaret olan kasır Arapçamızla anlarız. Sonra, bize böylece kasır ve fakat illet-i gâiyye tahsilimiz için kafi ve muvafık olan usulümüz bazen, bizzat Arabîde öyle adamlar yetiştirir ki kendileri usûl-i kadîme-i mezkûreden iktisap ettikleri kudret sayesinde daha kestirme tarîk-i talîm vaz’ına muvaffak oldukları halde te’ssüskerdeleri bulunan usulün henüz kendileri ka’bında bir mahsul-i iktidâr yetiştirdiği görülmemiştir. İşte Zihni Efendi ile müşezzepleri, muktedapları bu hakîkatin birer numune-i izahıdır.

     

    Meseleyi medreseye düşürmek mislinin hüdûsuna bâdi olan ve faydasız zannolunan münâkaşât ise en mu’temen hakâik, çûn-ü çirâ (nasıl ve niçin) tufanından sonra takarrür edenler olmak lazım geldiği teferrüs eden ulemâmızın, kavâid-i dîn-i İslâmı anlamaya medâriyeti bulunan ulûm ve fünûnda ebvâb-ı münâkaşayı tamamıyla keşâde bırakmış olmalarından ileri gelmiştir ki ulûm-i mezkûureyi tederrüs eden talip, hemen her gün tesadüf edeceği münâkaşât-ı bî-nihâyenin neticesinde başka bir fenni, söz anlamak fennini elde etmiş olur. Vaktiyle Fatih Cami-î  Şerîfi derslerinden birine devam eden Doktor Mustafa Münif Paşa bu derslerin, ait oldukları ulûm ve fünûndan ziyade âli ve umumi bir takım kavânîn-i fikriye dersleri olduğuna hükmetmişti. Ulemânın ahkâm-ı şer’iyyeyi mevki-i bahs-ü münâkaşaya vazetmekten çekinerek ruhbâniyet gibi, mesuliyetsizlik esasına istinâd ettirmek istediklerini zannedenler aynı zamanda ulemaya, meseleyi medreseye düşürmek gibi bir meslek-i münâkaşa isnad ederek yekdiğerine munâkız muahezât (sorgulama) serdetmekte olduklarının farkına varmalıdırlar. Ulûm-i mezkûreyi tedris ve ifâde edenlerden çoğunun kekelemeden ve mesela bir zamirin başında tayîn-i merci’ için saatlerce beklememeden derdini anlatamaması cihetine gelince bu da ulûm-i mezkûreyi yakından tedkîk edenlerin nazarında pek tabiîdir. Evet, bu ilimlerde o kadar ğâmiz (kapalı) noktalar vardır, o kadar a’mâk-ı istiksâya (anlamaya çalışmanın derinliklerine) doğru gidilir ki bunları talebeye tefhim ile mükellef olan muallem, müstesna bir talâkata malik bulunmadıkça mümkün değildir kekeler… Ve hatta rehberliğini deruhte eylediği ezhân-ı müteallimînin kesik, muhteriz hatveleri önünden velev bir âb-i revân sür’ât vümûz.. ve niyetiyle koşup ayrılmak için biraz kekelemek lazımdır bile, bu gibi inişli, yokuşlu girintili, çıkıntılı yollarda delâlet eden zât yorulmadan sendelemeden kesiyorsa, ale’l-ekser sathî, münğafil (gaflete düşüren) bir tarîka sapmış olduğu bilinmelidir. Dünyâda emsali nadir bir cerbezeye malik olan bir refîk-i mesleğime, mantıktan, galiba müveccehât ve muhteletât bahislerini okuduğu sıralarda aramızda cereyân eden bir hasbihal-i ilmî üzerine: “Birâder natıkana sahip ol bu bahisler insanın âheng-i beyânını bozar” demiştim.

    Kat’ât-ı meâninin birer habl-i irtibâtı mesâbesinde bulunan zemâirin merci’lerini tayîn etmek mes’elesi de bahisin nezaketi nisbetinde ehemmiyet kesbeder. Ve bu hususta ednâ bir müsamaha Ali’nin külâhını Velî’ye, Velîninkini Aliye giydirmek kadar yanlışlıklara sebep olabileceği cihetle ne kadar cesaretsiz davranılsa, ne kadar müvesvisâne hareket edilirse yeri vardır. Sonra her meslek erbabı meyânında zuafânın vücudu tabii olduğu gibi böyle ulûm-i dakikaya karşı acz-ü noksân daha ziyade hisolunur. Ancak bahsin görüleceğinden neşet eden usret (zorluk) tebliğ ile acizden ve killet-i biza’adan (sermaye azlığından) ileri gelen rekâket-i ifâdeyi (kekemelik) temyiz etmek de hayli dikkate, hayli bizâ’aya muhtaç olduğundan (bilmiyor, anlamıyor) hükmünü vermek de acele edilirse haksızlık olur.

    Lezzet-i idrâki tadan talebe-i ulûm ise muallimin takrirdeki ziynetine, selâsetine (akıcılığıa) bakmayarak esâs-ı maksadı, rûh-i istifâdeyi gözetirler. Çünkü onlar, hemen her fennin her kitabın ibtidâsında tayîn-i mevzû’ ve tasdîk-i gâyet mes’elelerine dair kunlerce ve bazen aylarca gayet mühm dersler almışlardır. İşte bir sa’yin mevzu’unu, illet-i gaîyesini tayîn emrine hakkıyla riayet edememek değilmidir ki? Çok kimseleri, medrese tahsilinden Arapça söylemek ve yazmak melekesinin husûlünü intizâra sevk eder. Evet, her tahsilin gayet-i müterettibesi başka bir şey olduğu halde zikrolunan meziyetin husûlü de -bâhusûs bugün- arzu edilmez değildir.

    Şununla da beraber ki medâris tedrisâtnın, gâye-i hakîkiyesi olan ulûm-i Şer’iye nokta-i nazarından dahi ıslah ihtiyacından vâretste bulunduğunu iddia etmiyoruz. Biz ulûm-i İslâmiye de eslâfımızdan, utanacak, derecede geri kalmışız. Âh biz onların servet-i ulûmuna hakikaten varis olabilseydik Dîn-i İslâm hakkında hasıl olan yeni fikirler, yeni itirazlar o vakit bizim velvelenâmemiz arasında işitilmeden kaybolur, mehâbet-i ilmiyemize karşı tazyik-i hayâ ile parlamadan sönerdi. Bu itirazların, bu kadar bî-vukûfâne olduğu halde kalplerde uyanabilmek ve hatta elsineye düşebilmek hakkına, hakk-ı cesâretine mazhar olması bizim kuvvâ-yi ilmiyemizin istihfâf edilmesinden neşet etmiştir. Demek istiyorum ki, müslümanların tarîk-i terakkide keri kalmaları Dinlerinden değil kendilerinden, belki Dinlerine lâyık insan olamadıklarından ileri geldiği gibi ulûm-i İslâmiyeye bir vakitten beri târi olan revaçsızlık da ulûm-i mezkûrenin noksan-ı ehemmiyetinden, Dünyânın enzâr-ı hayret ve takdîrini celbe adem-i kifâyetinden değil mensubiyetinde ahîran görülen noksân-ı himmetten ileri gelmiştir.

     

    Bununla beraber ulûm-i mezkûre için başka türlü ebvâb-ı tahsîle müracaat edenler ise [hele ulûm-i mezkûre ile büsbütün bedava münâsebet iddiasında bulunanlara hiç süzüm yok] kendilerinin ehl-i medâris derecesine bile vasıl olamadıklarını anlamayacak kadar olsun bu ilimlerden ciddi bir hazz-ı intisâb duyamamışlardır ki bunun da lede’l-îcâb isbâtı mümkündür. Ancak bu hususta efkâr-ı umûmiyeyi (kamuoyunu) tağlît eden şey son zamanlarda medâris müktesebâtına arız olan gösterişsizliktir. Bunun esbabı ise bir hayli şeyler olabilir ki onlardan bazıları medrese nâmına itiraf olunan tevâkusun mebde’ini teşkil eder.

     

    ·  Evvelâ bir hayli vakitten beri medâritse kıymet-i tahrîrin bilinmemesi veyahut aranılmamasıdır.

    ·      Saniyen talebenin derslerine çalışmaları için halen yardım edici bir mecburiyet ve âtiyen karın doyuracak bir mev’udiyet bulunmamasıdır.

    ·   Salisen, şu emniyet-i müstakillenin fikdanına mebni bu tarikin salikleri meyânından servet-i fikriye ashâbının birer birer çekilmesi… ve hatta feyz-i tâmını bu menba’dan ahzeden ecillenin bile nihâyet başka tarafın mali olmak üzere tanınması.

    İşte medrese tahsiline arız olan ve çok kimseleri pek yanlış telakkilere sevk eden gösterişsizlik esbâb-ı merudeden neşet ediyor. Yoksa bu tarîk, şimdiye kadar bikesliğiyle (kimsesizliğiyle), yani himâyeden mahrumiyetiyle, yahut himayekârânının zaafıyla beraber yine enzâr-ı nisfet ve samimiyet önünde Hüdâ-yı ber feyze mazhariyetini muhafaza etmiştir.

     

    Mâba’di var.

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete

  • Bir Şeyhülislam’ın Kaleminden Muasır Problemlere Cevaplar I

    Yazı Başlığı : Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Beyanülhak 

    Tarih: 6 Teşrinievvel 1324 

    Mukaddime

    [Doğru bir dînin bazı ahkâmı, yanlış olamaz — Dîn-i İslâm ne ile muhâkeme edilir? — İslâmiyette istihdam olunan ulûm ve fünûndan Hikmet, Mantık — Medâriste tarz-ı tahsîl — Ulûmda tâyîn-i mevzû’ ve gâyet meseleleri — Kur’ân’dan ahkâm-ı fenniye istihrâcı — Savm-ü salât gibi ibâdat-i mevkutede hisâbât-ı nücûmiye ile niçin amel ediliyor?]

     

    Son zamanlarda bazı insanlara tesadüf ediliyor bunlar kendi akıllarınca, teaddüd-i zevcât (çok eşlilik), tesettür-i nisvân (kadınların tesettürü), talâk, fâiz, sigorta, kumar, çalgı, usul-u verâis (miras dağıtımında usul), zekât gibi bir takım mevâd hakkındaki ahkâm-ı İslâmiyye’yi şâyân-ı intikâd görerek dillerine dolamışlardır. Bunların bir kısmı bütün ahkâm-ı İslâmiyye’ye hasım olduğu halde işte böyle bazılarını vesile-i itirâz ittihâz etmişlerdir. Ve diğer kısmı ise ahkâm-ı İslâmiyye’den bir çoklarının takdîr-i mehâsinine dair itirâfâtta bile bulunarak yalnız, bu dîn-i âlî’ye bir nakîsa gibi telakkî ettikleri bazı ahkâmın tâ’dîlîni (değiştirilmesini) garîb bir hülûs-i niyetle arzû eder, ve bu hususta kabâhâti dîne mi yoksa ulemasına mı bulmak lâzım geleceğini pek tâyîn edemez.

     

    İşte biz bu gibi mesâil-i şeriyye-yi peyderpey mevki’-i bahse vaz’ eyleyeceğiz, yettiği kadar müdafa’âtta bulunacağız.

     

    Evvelâ, şurası bilinmek iktizâ eder ki: Bir dînin yüzlerce, binlerce, ve’l-hâsıl bütün ahkâmını beğenip takdîs etmekle berâber yalnız bir tanesini, ama o dînden olduğu katiyen sâbit olan ahkâmdan bir tanesini fikren kabul etmemek olamaz. Tâbîr-i ahârla bir dîn, yalnız bir meselesinde sakîm ve gayr-i makul olduğu halde şu kusuruyla beraber sâir bütün ahkâmına nazaran âli, semâvi, hak bir din olmak kabil değildir. Bu gibi mesâilde pek az alakadâr oldukları hâlde en çok takîbât icrâ edenler, dîn(in), yalnız Allah’ı, Peygamber’i (Aleyhi’s-Selâtü ve’s-Selâm) tasdikten ibâret olmayıp Peygamber’in Allah-u Teâlâ tarafından getirdiği tahakkuk eden bi’l-cümle ahkâmı tasdike mütevakkıf olduğunu unutuyorlar; yahut hiç bilmiyorlar.

     

    Birçok insanlar da oradaki cihet-i icrâiyyesinde kusur ettikleri bâzı ahkâm-ı  dîniyye’yi -mücerred kendileri riâyet edemedikleri için bir fikr-i hodkâmâne ile te’vîl ve inkâr ederek telâfi-i kusûra çalışırlar. Hâlbûki şu hareket evvelkinden daha büyük bir kusûr, affı gayr-ı kâbil bir kabahattir. Çünkü bir müteddiyinin, hasbe’l-beşeriyye bütün ahkâm-ı dîniyye’yi icrâ etmesi zaruri olmadığı hâlde hepsini fikren kabul etmek, hak bilmek lâzımdır. İşte bu dakîkâların (inceliklerin) idrak edilememesi mahrumiyet-i tevfîk asârındandır ki bazıları hakkında cehil veyahut noksân-ı amel bu gibi mehâlike çöküp götürmekle ikmâl şeâmet etmiş olur.

     

    Dîn-i İslâm, Fahr-ı Alem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri’nin Vâcibü’l-Vücûd Teâlâ Hazretleri tarafından getirmiş olduğu tahakkuk eden bi’l-cümle ahkâmı tasdikten ibâret olduğuna mebnîdir ki zihne ilişen her hangi bir mes’elenin ahkâm-ı sâbite-i dîniyye’den olmadığını kavaid-i meşrûası dâiresinde bi’t-tedkîk meydâna çıkarmak veyahut o mes’eleyi de -hikmetine akıl erdirerek, erdirmeyerek- tasdîk ve iz’ân eylemekten başka çâre yoktur. Elhamdülillah hikmet ve ulviyyeti günden güne münkeşif olmakta bulunan dîn-i mübînimizde ukûl-i selîmenin idrâk ve iz’ân edemeyeceği bir cihet de yoktur.

     

    “Bi’l-farz ve’t-takdîr olsa bile hikmetine akıl erdirerek, erdirmeyerek onu da tasdîk ve iz’ândan başka çâre yoktur denilmek hikmetsizce bir cebir, mantıksızca bir tahakküm olmaz mı?” diyeceksiniz. Hayır olmaz. Çünkü bir dînin hakikati ve Şâri’ ve mü’essisinin sıdkını isbât edecek ayât-ü mü’cizât ve şevâhid-i mahsusa vardır ki dîn onlarla muhâkeme edilir. Ve onlarla sübut-ü katiyet kesbettikten sonra artık teker teker füru’-i ahkâmını, bâhusûs meşkûk bir fikir ile, kâsır bir tahsîl ile, hakikatten ziyâde hevâ-ü hevese mağlûp bir dimağ ile muhakemeye kalkışmak abestir. Çünkü bu, başa çıkamayacağı bir fürudan usule intikal ve istidlâl kabilinden ma’küs bir hareket olacağı gibi bir dînin, ta’bbüdî ve gayr-i muallel bazı ahkâmı da olur. Çünkü esâs-ı dîn muallel ve müdellel olduktan sonra fürû’da ta’lîle lüzum yoktur. Muallel olanlarda da vazife erbâb-ı ihtisâsındır.

     

    Pek iyi, esâs-ı dînin ne ile ta’lîl ve isbât edilebileceğini, ve bu esâsa mizân-ı tedkîk ve imtihân olabilecek delâil-ü şevâhidin hangileri olduğunu göstermeliyiz değil mi? Evet. Bu hususta âlem-i İslâm ilm-i kelâm nâmıyla pek büyük, pek a’mîk (derin) bir fenne mâliktir, ve bu fennin derinliği, yüksekliği o mertebededir ki öyle meraklılık davasında bulunan pek çok kimselerde görülen gelip geçici bir hahişle (arzu ve istekle), bir âlimin tesâdüfü, bir mahalde tesâdüfü bir incirâr-ı kelâm üzerine mahfûzâttan tedârik edebileceği mâlumât ile hiçbir bahsi öğrenilemez. Kavaid-i mukarreresiyle aşinalık, mantık, hikmet, münâzara, gibi ulûm ve fünûn ile münâsebet-i mütekaddime, hâsılı ciddi bir sa’y, müntazam bir tahsîl ister. En âli bir mes’ele-i riyâzîyyeyi, esasından, mukaddimâtından haberdâr olmayan bir adama bir musâhebede anlatıvermek ne kadar müşkil ise bu gibi ulûm-i Âliyye-i İslâmiyye’nin mukaddimâtını tahsîl etmemiş bulunanlara canları istediği zamanda, canları istediği bahsi anlatabilmek o kadar müşkildir. Ulûm-i mezkûrenin tahsîli ise âdeten para ile, pul ile olmadığı hâlde üzerine bu gün o nispette menâfi’-i şahsiyye-i dünyeviyye terettüp ettirilmediği için bu gibi mebâhise dâir kendilerinde bî-lüzûm bir riyâ-i iştiyâk görülen zevât, temîn ederim ki iki gün uğraşamazlar, usanırlar. Bahsi kendileri açtıkları hâlde sizi nihâyet bir, iki saat, o da halâvet-i ifâdeye malikseniz, dinleyebilirler. Ziyâdesine işleri, güçleri mânidir. Sonra mukni’ (ikna edici) bir netîce elde edilemediği için de yine siz kabâhatli olursunuz. Hele “Bu gibi mesâil size anlatılamaz, böyle, aklınızın ermeyeceği, mukaddimâtına bigâne kalmış olduğunuz için.

     

    واين الثريا من يد المتناول

    Ve eyne’s-Süreyyâ min yedi’l-mütenâvil

    (Süreyyâ yıldızı nerede, onu almak için ona elini uzatan nerede!)

     

    fehvâsı üzere kâmet-i kabiliyyetinizin yetişemeyeceği şeylere karışmasanız münasip olur” dediniz mi, kabâhatiniz daha ziyâde büyür, “Dîn-i İslâm’da gizli, kapaklı şey yoktur. Ahkâm-ı Şer’iyye’yi, ruhbâniyyet usulü üzere mi idâre etmek istiyorsunuz?” tarzında gâyet fecî iftiralara, su-i tefsirlere hedef olursunuz.

     

    Mevzuu bahsimiz olacak ahkâm-ı şer’iyye’nin akıl ve hikmetine muvafakatını isbâttan aczimize mebni sözü bu vâdilere düşürdüğümüze hüküm olunmasın. Bu gibi mesâili isbâta hadd-i zâtında borçlu bile olmadığımızı arz ettikten sonra bunlar, ta’lîl olunamayan mesâil-i ta’abbüdiyyeden de olmadıkları cihetle ayrıca ve mâ fevka’l-vazîfe (vazifeyi aşan bir şekilde) tedkîk ve îzâh edilecekler demek istiyorum. Hatta ahkâm-ı mezkûreden bazısının, meselâ tesettür-i nisvân mes’elesinin makuliyyeti o kadar sadedir, o kadar celî bir vüzûhu haizdir ki evvelden beri o mes’ele hakkında bir şey yazmak istediğim hâlde buna ne suretle itirâz edilebileceğini düşünüp bulmak, cevâbını vermekten daha güç olduğu için yazmaya muvaffak olamıyordum. Bereket versin ki kısm-ı mahsusunda hikâye edeceğim veçhile o mes’ele hakkında musâdif olduğum bir mu’teriz, dermeyân ettiği cümlelerin yekdiğerine, hey’et-i mecmu’asının da saded-i bahse garâbet-i irtibâtiyle berâber benim için bu bâbda bir zemîn-i tekellüm hazırlamış oldu.

     

    Gelelim: mukaddimede sözümüzün bi’l-münâsebe uğradığı vadi, bi’l-cümle Ahkâm-ı İslâmiyye aleyhindeki vesâit-i itirâzın, o gibi emrâz-ı kalbiyyenin menşeini teşkil eylediği cihetle bu noktaları biraz daha teşrih için kârîn-i kirâmın (kıymetli okuyucuların) müsaadelerini talep ediyorum.

     

    İlm-i Kelâm, mevkuf-ı aleyhi bulunan hikmet, mantık, kavânin-i münâzara gibi ulûm ve fünûn ile berâber müntazam bir tahsîl ister demiştik. O sırada da bazı hatırâlara gelmiş olmak ihtimâli vardır ki:

    Hikmetin vâsıl olduğu derecât-ı hâzırayı, ilm-i kelâm ile mutevaggil [bir ilimle meşgul olan, ilgilenen] olanlar ale’l-ekser bilmezler. Onların bildikleri (Kâdî Mîr) hikmeti ise bugün esâtîr-i mensûha hâline gelmiş olduğundan ilm-i kelâmın, böyle ehemmiyeti kalmayan bir fenne taalluku kendisi için mûcib-i naks-u şîn olur. Mantıka gelince: Onun hakkında eskiden beri beslenen vüsûk-i itimat da son zamanlarda zâil olarak yerine daha mevsuk ve mü’temen olduğunda şüphe edilmeyen tecrübe (pozitif/deney) kaim olmuştur. Ale’l-ıtlak hikmet-i kadîme ile mantık hakkında ahîran hâsıl olan şu su-i nazar cidden şâyân-ı taaccüb ve vâcibü’t-tashîh bulunan ekâr-ı bâtıladan olduğunu söyleyelim.

     

    Evvelâ; hikmetin, terekkiyât ve ta’dîlat-ı ahîresine maruz olan, tabîyyât ve felekîyyat (doğa ve uzay fenleri) kısımları olup ilâhiyatı ise İbn-i Sîna ile Gelenbevî arasında geçen ezminede mazhar olduğu tedkik ve terakkiyi hiçbir vakit görememiştir. İşte ilm-i hikmet, ilm-i kelâmda mahza ilâhiyyatı için lazım olur, ve ilm-i kelâmın urûk ve asâbına (damar ve sinirlerine) girmiş olan bu kısma bîgâne kalınmamak üzere (Kâdî Mîr) ve emsâli kitaplardan katiyyen istiğnâ gösterilemez. Bu kitapların sâha-i tedâvülde vücudunu istiskal (zorlaştıranlar) edenler -itimât ederiz ki- neden bâhis olduklarını bilmezler bile. Mantık hakkında hâsıl olmaya başlayan zehâb ise daha garip, daha câhilânedir. Bu zehâbı, acizleri ibtidâ beş altı sene evvel bir risâle-i mevkûtada okudum. Ve sonra fünûn-i hâzıranın en muktedir, en belîğ tercümanı olan bir ağızdan, fâzıl bir doktordan işittim, deniliyor ki:

    “Ekyise-i mantıkıyye’den (mantıkın kıyaslarından) birini, en meşhurunu ele alalım. (Alem müteğayyerdir [değişendir], ve her müteğayyer hâdistir, binâenaleyh âlem hâdistir) cümlelerine bir çok suretle itiraz etmek mümkündür. Şu hâlde kıyâs-ı mantıkiyyenin vereceği netîce nasıl kat’î olabilir? Bir de istidlâlalat-ı mantıkîyye üzerine müesses olan bunca hakâik ve malumat, sonra ki keşfîyyat ile bozuluyor”.

     

    Buna o vakit bervech-i âtî cevap verilmişti: “Kıyâs-ı mantıkî mücmelen (kapalı ve özet olarak) bu yolda tarif olunur:

    “Bir araya getirilmiş iki kaziyye ki kendilerinin kabul ve teslîm olunmaları üzerine üçüncü bir kaziyyenin de teslîm olunması lâzım gelir”. Bu tariften anlaşılmak iktizâ ediyor ki kıyâs teşkil eden suğra ile kübrâ, evvelden müsellem olmak şarttır. İşte mantık bu şartı vazettikten sonra ilerisine karışmaz. Onlar hangi fenne müteallık kaziyeler ise mes’uliyyetleri oralara aittir. Meselâ (Alem müteğayyerdir, ve her müteğayyer hâdistir) kaziyeleri bir çok suretle kâbil-i itirazmış; [itirâzat da kim bilir nasıl şeylerdi]. Varsın olsun, bundan mantığa bir zarar ait olmaz. Çünkü mantık orasını mütekeffil değildir; eğer alem müteğayyer, ve her müteğayyer hâdis ise alemin, kâinatın da hâdis olması lazım gelir mi, gelmez mi? Şuna bakalım. Elbette lâzım gelir, ve bu lüzum, iki kere ikinin dört etmesinden daha zâhir daha muhakkaktır.[1] El-hâsıl mantık, edillenin tarz-ı tanzimini beyân eder; maddesine karışmaz. Orasını müstedillin derece-i vukuf ve malûmatına tabîdir.[2]

    Mantık, sizin mukaddimatınıza göre netîce verir, suğra ve kübrâ olmak üzere intihâb ettiğiniz mukaddimeler doğru ise neticede şüphesiz doğru, ve eğer yanlış ise neticede yanlış olur. Demek ki ne ekerseniz onu biçersiniz.

    Gelelim: keşfîyat-ı ahîre ile münezelzil olan malûmat ala vechi’s-sahîh istidlâlat-ı mantıkiyye üzerine teessüs etmemiştir. Ya maddesinde ya suretinde, elbette bir yerinde bozukluk varmıştır. Gizli bir noktasında mantıktan ayrılınmıştır. Ve keşfiyyât-ı ahîre dediğiniz, işte o noktaların bilâhare anlaşılmasından başka bir şey değildir.

    Ma ba’di var

    Mustafa Sabri

    Hazırlayan : Bayezid Mete


    [1] Çünkü iki kere ikinin dört etmesi, efvâh-ı ceditteki şöhret-i bedâhetine rağmen carî-i bahistir. Zîra mebhas-ı mahsûsasında takarrür ettiği veçhile adetler, inde’t-tahkîk ahâd-ı sırfadan terekküp ederler. Meselâ sekiz adedi, sekiz tane vahitten mürekkep olup ne iki tane dörtten, ne de beş ile üçten, ne de iki ile altıdan [ve helümme cerran] mürekkep değildir. Ve illâ tercih bilâ müreccih lazım gelir şu hâlde iki kere iki de aynen dört değil, dörde müsâvîdir. Hâlbûki kıyâs-ı mantıkiyyenin şekl olunan intâcı, buna mukîs olmamak üzere bedîhîdir.

    [2] Mantıkta kıyas bihasebi’l-mâddeden dahi bahis olunursa da muhtelif kuvvetleri haiz bulunan kaziyelerden birer misâl  getirmek ale’d-derecât bu kaziyelerden teşekkül eden kıyâsın isimlerini tayîn etmek suretiyle bahis olunur.