Yazar: halidcelik2383

  • Allah’a İbadetin Felsefesi III

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Haziran 1947 – Cilt II – No 73

    İbadetin Psikoloji Bakımından İzahı:

    Hayat, zevk ile elemin uğrağıdır. Beşer ruhu, elemden ne derece gocunursa zevk ve lezzetten de o nisbette hoşlanır. Hayatta bir müjdenin zevk ve lezzetleri uyandıran tatlı tatlı cazibeleri bulunduğu gibi bir korkunun elemlerini kaynatan hüzün ateşleri de vardır. Bunların hükümlerini icra eylediği sahalar bu âlemde birbirlerinden büsbütün ayrı ve müstakil de değildir. Elem ve lezzet, her hayat sahibinde müşterek olarak tesir ediyorlar. İnsanda ise başkalarından fazla olarak hâdiselerin yalnız kendileri değil, tasavvurları da tesir etmektedir. İçimizi sızlatan, bize elem veren bir hâdiseyi tasavvur bir elem olduğu gibi inşirah verici bir olayı tasavvur da bir lezzet oluyor. Bundan ötürüdür ki elemin sebepleri karşısında insan öfkelenir, yahut korkar. Zevk ve lezzetin sebepleri karşısında da ümitlenir veya hırslanır.

     

    İnsanın kazancında nâzım rolünü gören de işte halden istikbale bu korku ile ümidin daimi bir surette karşılaşması ve çarpışmasıdır. Ümit silindiği zaman insanın ruhunu yeis kaplar, beşerî faaliyet azalır ve hatta söner. Korku silindiği zaman da her yönden taşkınlık başlar; sonu düşünülmez, faydalı bir çalışma yapılmaz. Halbuki bu âlemde ağlayanların güldüklerini gördüğümüz gibi gülenlerin ağladıklarını da görüyoruz. Demek ki insan, hayatında, bunlardan birinin içinde bulunurken diğerine geçebilmek imkân ve mazhariyetine de malik bulunmaktadır ve buna böylece inanmak lâzımdır. Ümidin içinde bir korku, korkunun içinde bir ümit yoksa vazife duygusu felce uğrar; bunun neticesi ya tuğyan, yahut yeistir. Açları çalıştıran doymak ümidi ise, tokları çalıştıran da açlık korkusudur. İşte bu ümit ve korkudur ki, aynı zamanda vazife duygusunu da canlandırıyor ve insanı faaliyete geçiriyor.

    Demek ki beşer hayatı iç ile dışın bir muamelesidir. Teneffüsten tutunuz da en incelerine varıncaya kadar hayatın sebep ve lezzetlerinden bir çoğu insana dışından gelir. İçinden gelenlerin çoğu da kendi yapısı değildir. Esasen herkes varlığının, hayatının, ümit ve korkusunun âmili yalnız kendisi olmadığını az çok duyar ve hattâ bilir. Bu da kendi kendine bırakılan insanın bir hiç ve âciz bir nesne olduğunu anlamaya yeter. Birçok sebepler yüzünden insanın bu aczini, bu duygusunu unuttuğu ve kendinden geçtiği zamanlar gerçi çoktur. Bununla beraber aczini ister anlasın, ister anlamasın insan, âcizdir ve hiçbir fert kendi kendine bu acz sahasından çıkabilecek durumda değildir.

    Aklı başında olanlar da ümit ile korkunun bu cazibe ve dâfiasından hiçbir vakit ayrılamazlar. Ağlamak ile gülmek hayatın birer yaprağı olduğunu bilenler, her ân korku ile ümit arasındadır. İyi düşünülürse geleceğe bakan beşer ruhunda ne ümidin bir sonu vardır, ne de korkunun. Hilkatte ümidin sebepleri mahdut olmadığı gibi korkunun sebepleri de öyledir.

    Beşer ruhu, zaman zaman böyle muayyen ümitler ve muayyen korkular karşısında daimi surette müteessir olurken bir taraftan da bütün varlığıyla, hudutsuz ümitlerin ve korkuların mutlak tesiri altında bulunur ve burada ümitlerle korkuların karşı karşıya yer alarak bir noktada buluştuklarını görür ki hakikatin ta kendisidir.

    Eğer ümit ile korku, hayır ile şer, lezzet ile elem böyle müşterek bir noktada faaliyetlerini icra etmeyip de her birinin hüküm sahası müstakil olsa ve birinden diğerine geçmek imkânı bulunmasa idi hayır ve şer kanunlarını, korku ve ümit mebdelerini arayarak vazifelerimizi ona göre tayin ve icra etmek lüzumuna kani olmazdık. Bu kadarla da kalmayarak belki vücutta iki mabut bulunabileceğine ihtimal verirdik. Halbuki, şimdi de işaret ettiğimiz gibi, vücut ve hayat böyle görünmüyor. İnsan, hayır, şer, lezzet ve elem gibi bu iki zıt hayattan birinin içinde bulunurken diğerine geçebilmek mazhariyetine malik bulunduğu gibi zevkler içinde elem, elemler içinde zevk duyabiliyor. Bu hakikati anladığı zaman kendisinde öyle alâka uyanır ki bu alâka bir taraftan bütün sevgileri, diğer taraftan bütün korkuları içine alan bir korku ve ümit heyecanıyla  görünür…

    İşte insan ruhunun, böyle külliyetiyle müteessir olduğu mutlak bir korku ve ümit âmiline karşı duyduğu bu ilgi fıtrattaki tek mâbut ve ibadet fikrinin menşeidir ki bütün his ve vazife bu ilgide toplanır. Her şahsın ahlâkı, fıtrat ve yaratılışı, istikbali, saadeti, mahrumiyeti bu alâka ve ilginin ciddiyeti ile mütenasiptir. Bunun içindir ki: İnsan, bu duygusunu neye bağlarsa mâbudu ve taptığı odur. Her milletin şirazesindeki kıymet, seçtiği mâbudun hüküm sahası ve kudret mertebesiyle mütenasiptir. Çünkü ubudiyet ve vazifeden gaye, korkudan, şer ve elemden kurtulup hayır ve lezzete, felah ve saadete ulaşmaktır. Başka bir deyişle hayatın en sonra hayrı mahza dönmesini temindir. Binaenaleyh, kendisine tapılmak üzere seçilmiş olan måbudun hayırlar ve şerler, lezzetler ve elemler üzerindeki hakimiyeti ne kadar geniş ve şümullü olursa ubudiyet de o nisbette semere verebilecektir. Bunun içindir ki: İnsanoğlu hayatta elem ile lezzet olaylarının kanunlarını, hayır ile şer mebdelerini ve bunların kıymetlerini hep araya gelmiştir.

     

    Bu arada nice lezzetler tatlı ve hoşa giden şeyler görülmüştür ki, çok şiddetli ve fazla olmalarına rağmen neticede güldürmemiş, sürekli elemlere sebep olarak uzun zaman ağlatmıştır. Nice elemler de görülmüştür ki büyük büyük lezzetlerin bir mukaddimesi olmuşlardır. Öyle yüksek ve hayatın sonuna kadar sürüp gidecek zevk ve lezzetler vardır ki onlar geçici elemlerle çevrilmiştir. Devamlı olan bütün elemler de geçici lezzet ve tatlarla kuşatılmıştır. Geçici elemlere sabrın sonu lezzet, geçici zevklere kapılmanın sonu elemdir. Bundan ötürü değil midir ki beşer vicdanında zevk ve lezzetlere vasıta olan elemler lez- zetler sayfasına, elemlere sebep ve vasıta olan tatlar da elemler sayfasına yazılagelmiştir. Bunun içindir ki vazifenin ölçüsü, her ne suretle olursa olsun, elem ve lezzet değil, hayır ve şerdir. Ve yine bunun içindir ki hayır, lezzet değil, belki ona sebeptir. Şer de elem değil, elemin sebebi olarak kabul edilmiştir.

    Bu bilgiden ve tecrübeden gafil olanlar, her lezzeti hayır zannederek koşarlar, her elemi de şer sanarak ondan uzaklaşırlar. İçtimai bir hey’ette vazife kanunlarını bozanlar da hep bunlardır. Böyle her lezzeti hayır, her elemi şer sayarak hayır ve şeri kendi ferdi vicdanlarının ânî tesirleriyle ölçenlerin nazarlarında o lezzetlerden ve o elemlerden başka mâbutları yoktur. Onun için hayatlarının her lâhzasında bunlar bir mâbut değiştirirler.

    Evet bazen bilgisizlik, bazan terbiye ve itiyattaki hususiyet dolayısıyla bir kısım vicdanlar bütün korku ve ümitlerin ilk mebdei olan mutlak kudrete yükselemeyerek muayyen ve mahdut bir ümidin zorlaması veya bir korkunun kahrı altında kalır ve ona muayyen bir zaman içinde bütün varlığıyla öyle bağlanır ki o lezzeti feda veya o elemi iktiham etmeye kendisince imkân yok gibi tasavvur eder. Artık, o, “Bu ümidi meydana getiren âmili öyle sevmiş veya o korkuyu doğuran şeyden öyle yılmıştır ki bunlar ona bütün sevgilerin gayesi veya bütün korkuların sonu gibi görünür. Sanki birisi varlığın kendisi, diğeri yokluğu temsil eder. O zavallı vicdanın böyle mahdut, mütenahi ve kendisi gibi mahlûk bir sebebe bütün varlığıyla  bağlanıvermesi onun önünde öyle tezellüllere, öyle temellüklere, öyle tapınmalara sevk eder ki bütün şuur o tezellüle boğulur ve o lâhzadan ilerisini görebilecek akıldan eser kalmaz.

    İnsanlara Hâlık ve mahlûk, hakiki mâbut ve kulluk alâkasını unutturarak bütün musibetleri hazırlayan şirkin de menşei işte budur. Müşriklerin ve putperestlerin canlı, cansız türlü türlü putları ve bâtıl ilâhları hep bu duygu ile çıkmıştır. Beşer hayatında bugün bile böyle vicdanlar sanıldığından daha çoktur. Hatta kendilerini mâbut ve ibadet fikriyle hiç ilgili değil gibi sananlar ve bunu kendileri için en ileri bir fikir telakki edenler hayatlarının her lâhzasında böyle, bir mâbud değiştirirler ve bu suretle bütün hayatlarını mutlak bir şüphecilik ve döneklik içinde geçirirler.

     

    Halbuki bütün varlığını fanilere bağlayan her gönül, şüphesiz ki, daima ziyandadır ve tehlikeye namzettir. Çünkü o fânî cazibe nasıl olsa bir gün olup kopacaktır. Hangi fânî vardır ki bütün arzularını yerine getirebileceğine söz verebilsin? Hangi fânî vardır ki sana, senden evvel yıkılıp gitmeyeceğini sağlayabilsin? Ayağının altındaki yer yuvarlağı, başının üstündeki güneş bile sana bu teminatı veremez. O teminatı sana ezeli, ebedi, hay ve kayyum, mebdei kül olan Allah verebilir.

    İşte bunun içindir ki, ibadet ve kulluk yalnız onun hakkıdır ve ancak ona ibadet edenlerdir ki diğer ümitlere ve korkulara kendilerini tamamen kaptırmaz, vazifesi yolunda şaşırmaz ve onlardan herkes faydalanır.

     

    Peygamber Efendimiz öldüğü zaman ashap pek ziyade müteessir olmuşlar ve âdeta şaşırıvermişlerdi. Bu şaşkınlık ile olacak ki Hazreti Ömer bile “Peygamber ölmemiştir, kim ölmüş derse vururum” diyecek kadar ileri gitmişti. Bunun üzerine Hazreti Ebubekir hemen ayağa kalkarak «Muhammed Peygamberden başka bir şey değildir, ondan evvel de Peygamberler geçmişti, eğer Muhammed (Aleyhisselâm) ölür veyahut öldürülürse arkanıza mı döneceksiniz?. mealindeki Ayeti okuyarak “Ey müminler! Eğer içinizde Muhammed’e (sav) ibadet eden, ona tapan var idiyse işte o öldü; yok eğer onu Peygamber gönderen Allah Tealâ’ya ibadet ediyorsanız biliniz ki O, Hay ve Kayyumdur, ölmez” meâlindeki nutkunu söyleyince ashap kendilerini toplamışlar ve fânilere gönül bağlanamayacağını hemen yakînî bir surette anlamışlardır. Bu hakikat, her zaman aynîdir. Bu kanun, hükmü her vakit yürüyen ezeli ve İlâhî bir kanundur, Allah’tan başka her şey fâni olduğundan Allah’ı bırakıp da bütün külliyeti ile fânîye dayananlar bu ahmaklıklarının cezalarını dünyada çekmeseler bile âhirette muhakkak göreceklerdir.

    Gönüller fânilere bağlandığı zaman çok kere, ümit mebdei ile korku mebdeini başka başka görür ve o zaman bakarsınız ki bir tarafta bir sürü dilber sevgi mâbutları, bir tarafta da kahraman korku mâbutları dizilmiştir. İkisinin arasında kalan zavallı gönül ikisine de kendisini sevdirip hem korkusunu defetmek, hem de ümidine ermek ve aradığına kavuşmak için ne heyecanlarla kıvranır; aklın kabul etmediği ve edemeyeceği ne tezellüller, ne tabasbuslar, ne tazimler, ne boyun kırmalar, ne bel bükmeler izhar ederek çarpınır, tapınır ve onun fikrince bu, korktuğundan kurtulmak ve umduğuna kavuşmak için bir ibadet olur. 

    Fakat ne çare ki nazarında ümidi veren başka, korkuyu veren başka olup bunları birleştiren ve hepsi üzerinde hükmünü yürüten bir mebde yok! Böyle olunca da bütün çalışmalar hep boşadır ve o gönülde birbirine düşman olan bu iki kuvvetin mütemadiyen kavga edip durdukları bir buhran alanıdır.

    İşte bundan ötürüdür ki, İslâm itikadina göre beşer hayatında tesiri olan bütün sebeplerin ve âmillerin; zevk ve elem, korku ve ümit doğuran bütün mebdelerin hepsi mutlak bir sebebe ve evveli bir mebee ve illete dayanır ki o da her şeyi yaratan, terbiye ile tekamül ettiren, hayır ve şer varlığın bütün tecellilerinin ilk mebdei olan Allah Tealâ Hazretleridir. Binaenaleyh ona ibadet bir vecibedir ve hattâ ibadet ve tezellül de yalnız ona olur. Ve yalnız onun hakkıdır. Ondan başkasına tapınmak şirktir, küfürdür.

    Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi

  • İlm-i Tarih, Sıdk-ı Nübüvvet-i Muhammediyyeyi Cenâb-ı Peygamberin Sûret-i Neşʾet Ve Zuhûruyla İsbât Eder

    Müellif: Babanzâde Ahmed Naim

    Dergi: Sırât-ı Müstakîm

    Tarih: 14 Teşrinievvel 1324

    Şu makalemizde, zaman-ı biʿset-i Muhammediyyede akvâm-ı âlemin hâl-i tarihîsini bilcümle tafsîlâtıyla tasvîr ederek, basîte-i meskûnu serâser telvîs eden seyyiâtı ortadan kaldırıp insaniyete yakışır, insanları hazîz-i mezelletten evc-i rifʿate çıkarır, ıslâh-ı âlem etmek meziyetini hâiz bir dîn-i mübîn-i semâvîye ne derece muhtaç olduklarından bahsedecek değiliz. Bahsimizin bu kadar tafsîlâtı istîâb edecek vüsʿati yoktur. Biz yalnız o devirde gelen müverrihînin bilittifak taht-ı tasdîkinde olup isbâtı sadedinde olduğumuz maksad-ı âlîyi tenvîre salih îzâhât-ı muhtasara ile iktifâ edeceğiz.

    Zuhûr-ı İslâmın bidayetinde âlem-i medeniyette fermân-revâ olan hükümetler Roma İmparatorluğu ile İran’daki hükümet-i Sâsâniye idi. Bunlar Arabistan kıtasını sağından solundan ihâta edip en mühim yerleri üzerinde bir hakk-ı hakimiyet ve metbûiyetleri vardı. Bu iki devletin biri hâkime-i Garb, diğeri hâkime-i Şark olup revâ-i zemini bir türlü paylaşamadıklarından daima yekdiğeri üzerine ihrâz-ı galebe ve tefevvukla uğraşır ve bu uğurda her iki taraftan bir çok kanlar dökülüyor, bir çok mallar telef olur, bir çok hânmânlar sönerdi. Yekdiğerine düşman ve beynlerinde biri Mesîhî, diğeri Mecûsî olmak gibi bir tehâlüf mevcut olmakla beraber yine hakikatte Şark ile Garb hemhâl ve hem-ayâr idi. Her iki tarafta da israf ve sefâhat ve bunlardan mütevellid âdât-ı kabîha derece-i kusvâ-yı rezalete çıkarak fıtrat-ı selîmeyi iğrendirecek seyyiât hoş görülürdü. Her iki tarafta da rüesâ-yı dîn halkı iğfâl ile mallarını gasbetmek ve şahıslarını hevesât-ı nefsâniyyeleri uğrunda istihdâm eylemek için dini gayet müessir bir alet ve âdetâ bir dâmgâh-ı dalâlet ittihaz ederek avâm-ı nâsı mertebe-i hayvâniyete kadar tenzîl etmişlerdi. Bu derecedeki halk kendi mahiyet-i ulviyyelerini, sebeb-i hilkatlerini, bu âlemdeki vazife ve hizmetlerini taharrîye, taallüme bile lüzum görmeyerek kendilerini rüesâ-yı dîn ve tabakât-ı ilmiyye ricâlinin hevesât-ı nefsâniyye ve şehvâniyyesine hizmet için yaratılmış kıyâs ve itikadında bulunurlardı. Böyle bir itikad-ı bâtıla kapılarak teskîn-i hevesât-ı nefsâniyyelerine yarayan bir hiss-i dindârâne ile nüfûz ve tasallutlarının galib ve pâyidâr olmasına hizmet eden bu cemm-i ğafîr cühelânın elbette günün birinde akıllarına danışıp kendilerine ilkâ olunan efkâr-ı dîniyyenin butlânına kâil olacakları, din namına  gerden-i inkıyâdlarına atılan rakabe-i mezelleti silkip atacakları, hakkın bâtıla, aklın vehme, basîretin amâya galebe edeceği rüesâ-yı merkûmenin hatırına geldikçe sermaye-i menâfii ellerinden alacak olan bu saati tehir için ebsâr-ı basîrete karşı evhâm ve dalâletten mürekkeb sehâib-i mazleme icadına, akıllara karşı ebâtîl ve hurâfâttan mensûc perdeler germeye çalışırlardı. Nûr-ı fıtratı bu karanlıkların içinde boğmak isterlerdi. Aklı adüvv-i dîn ve hakikat, mahsûl-i aklî olan fikir ve nazarı – Kitâb-ı Mukaddes’i tefsire taalluk etmedikçe – en büyük cinayet gibi gösterirlerdi. Kitâb-ı Mukaddes’in hakk-ı tefsiri ise tağyîr ve tahrîfi kendilerine sanat ve âlet cerr-i menfaat ittihaz edeb rüesâ-yı dînin inhisarında olup, onu okumaya bile mezun olmayan avâm-ı nâs bu tefsîrâtı ne kadar bî-mânâ ve vicdanî iknâ meziyetinden maarrî olursa olsun kabul ve tasdike mecbur tutulurdu.    

    O zaman âlem-i medeniyeti işgal eden akvâmın derece-i marifeti, tarz-ı idaresi işte böyleydi. Bu hâl devam ede ede artık hakâik-i hikmet-i sâlifeden, bakâyâ-yı şerîat-i hakîkiyyeden zihinlerde pek az bir şey kalmıştı. Usûl ve furû-i itikad hakkında o kadar şüpheler, o kadar hatalar kökleşti ki, akl-ı beşer doğruyu yanlıştan tefrîk edemez, vicdân-ı beşer kendine karargâh-ı istirahat olacak bir penâh bulamaz oldu. Ehemmiyeti, o basit akıllarca da münker olmayan bu hâl-i elîmin sebeb-i yegânesi, din ve daha doğrusu dinsizlik olduğu anlaşılıyordu. Fikirler tereddütten kurtulmak için – velev yanlış olsun – kendilerine irâe-i tarîk edecek bir delile muhtaç olduğunu hissediyordu. Bu şaşkınlıktan istifade, yolunu arayan uzmâ-yı dinin bir takımı fırsat-şikârâne bir melanetle yeni yeni dinler ihdâs etmeye, İbâhiyye, Dehriyye gibi harâb-ı âlemi müntec mezâhibi telkîn ve tervîc eylemeye başlamışlardı. 

    Âlem-i bedâvette yaşayan, nispeten mütemeddin sayılmayan Cezîretü’l-Arab ahalisine gelince, bunlar bir asıldan münşaib, bir nesilden müteferri oldukları halde, sâika-i cehâletle yekdiğerine hasm-ı cân olmuş kabâil-i muhtelifeye inkısâm etmişlerdi. Cümlesi hissiyât-ı nefsâniyyeye, hevesât-ı behîmiyyeye mağlub idi. Her kabilenin en büyük medâr-ı fahri ve mübâhâtı ekârib ve hişânından olan diğer kabile ile cenk etmek, kanını dökmek, kadınlarını sebbî etmek, mallarını selb etmekten başka bir şey değildi. Hükümet yok, şeriat yok, ihkâk-ı hak için kuvvetten daha sâlim bir kanun-ı muaddilet mefkûd. Akvâm-ı sâirenin kâffesine takaddüm eden zekâ-yı fıtrî-i hârikulâdeleriyle beraber ilim ve marifet, din ve şeriat namına bir şey bilmezlerdi. İçlerinden kitabî veya muvahhid-i hakîkî olanlar yüz binde bir derecesinde ekall-i kalîl idi. Velev gayet âdî olsun okuma, yazma bilenlerin miktarı beş on kişiyi tecâvüz etmiyordu. Fesâd-ı itikad hususunda putperestliğin o kadar şenî bir derekesinde idiler ki, dekâik-i sanata büsbütün bîgâne olan o kaba elleriyle yapıp taptıkları mabudlar meyânında helvadan da sanem yaptıkları, bu sûret-i helvâyîyi îfâ-yı taabbüdden sonra karınları acıkınca tatlı niyetine yedikleri olurdu. Fesâd-ı ahlâkları ise, fesâd-ı itikadlarından geri kalmazdı. İleride âr-i reziletlerinden veyahut bâr-i maîşetlerinden kurtulmak için kızlarını hengâm-ı tufûliyetlerinde diri diri gömmek merdâne bir hareket sayılırdı. Bir taraftan da fuhşiyât, şîme-i iffete hiçbir kadir ve kıymet bırakmayacak derecede çoğalmıştı. Herkes hevâ ve hevesi peşinde koşar, his ve zevkinden başka bir miʿyâr-ı fazilet bilmezdi. Sehâ, vade vefâ, mihmânperverlik gibi o kavmin mahsûsâtından olan bazı fezâile gelince, bunlar âbâ u ecdâddan mevrûs bir takım mehâsin-i kavmiyyeden iken, yine tekâsür ve tefâhur gibi makâsıd-ı redîe ve deniyyeye vesile ve âlet ittihaz edildikleri için vazʿ-ı aslîlerindeki dil-âşûbu muhafaza edemeyerek ahlâk-ı mezmûme-i câhiliyye derekesine tenezzül ediyordu.

    Gerek mehd-i İslâmiyetteki ve gerek etrafındaki akvâm-ı âlemin kâffesinde – bâlâda tasvir edildiği veçhile – ravâbıt-ı ictimâiyye gevşemiş, nizam ve intizamdan eser kalmamış iken, dîn-i mübîn-i İslâmın olanca ulviyetiyle, olanca revnak-ı harûd-sûziyle nûr-i efşân tecellî olması, halka kendilerinden eşfak bir Rabb-i Rahîm’in lutf-i azîm-i cihânperveri, ilhâm-ı muʿciz-i hakikat-güsteri değildir de nedir?

    Akîdesinde, emrinde, nehyinde, vadinde, vaîdinde, tebşîrinde, inzârında, ahbârında, hâsılı her şeyde sadık ve mükemmel olan böyle bir din, mahkûm-i acz olan beşerin muhteriâtından, bir insanın tasnîâtından olabilir mi? İnsaf edelim. Kim bilir kaç yüz asırlık telâhuk-i efkâr mahsûlâtını, netâicini birden ortaya saçan, hükemâ-yı kadîme ve cedîdenin zübde-i malûmâtını zâtlarında cemʿ eden bu yirminci asır filozofları neden – eslâfın bunca tecâribine vâkıf oldukları, ıslâh-ı âleme bu kadar özendikleri halde – mensûb oldukları akvâmın seyyiât-ı ictimâiyyelerine fiilî ve amelî bir çare-i müessir bulup tatbik edemiyorlar?

    Halbuki şeriat-ı İslâmiyye yalnız kavm-i Arabı değil, bütün âlemi ıslâh etmek davasıyla ortaya çıkıp, bu davasını alâ rüûsi’l-eşhâd isbât etti, hâlâ da ediyor. Ulûm-i sahîha bu davasında ilâ yevmi’l-kıyâme sâdık olacağını da gösteriyor.

    Bir kere düşünelim, imdâd-ı İlâhî, ilhâm-ı Rahmânî olmasa mümkün müdür ki zulümât-ı cehl ve işrâk içinde hurşîd-i tevhid ve irfan doğsun da, o zulmetleri nûrda kalb etsin? Mümkün müdür ki, çirkâbe-i cihân-ı âlâ-yı seyyiât içinde zülâl-i hasenât-ı nebeân etsin de tathîriyyete muvaffak olsun? 

    Feyz-i tedîb-i Rabbânî olmasa kâbil midir ki, edeb ve terbiye namına bir şey bilmeyecek derecede deşt-peymâyı bedâvet olan bir kavim bir rubʿ asırdan az bir zaman içinde sath-ı gazâda, fezâilde, maâlîde, nizâm-ı ictimâiyyede kendisiyle hem-ayâr olacak mütemeddin bir kavim bulamasın? Bütün âlem; diyânetçe, ilim ve marifetçe medeniyetçe, siyasetçe hâl-i tedenniyede iken bir asır içinde nevʿ-i beşere mürebbi-i aʿzam ve müceddid-i nizâm-ı benî Âdem kesilsin? Bir mahşer-i ukûl ve kulûba dönmüş olan âlem-i insaniyyete nefh-i sûr-i adl ve hakikat ederek asla fenâ bulmayacak, cihan cihan oldukça pâyidâr olacak cerâsîm-i hayat-ı câvidânîyi hars ve isbât eylesin?

    Dinimizin dîn-i semâvî, şerʿimizin şerʿ-i İlâhî olduğunu nevʿ-i beşerin fâtiha-i saâdet ve ikbâli demek olan nüzûl-i Kurân-ı Azîmu’ş-Şân’ın şeb-i yeldâ-yı fetret ve şekâvete subh-ı sâdık gibi hâtime çektiğini anlamak için yalnız bu hakikat-i tarîhiyyeye nazar-ı imʿân ve ibretle bakmak kâfîdir. Lâkin müddeâmızı daha ziyade tenvîr için Fahr-i Kâinât ve Eşref-i Mevcûdât (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri’nin sûret-i zuhûr ve neşʾet-i risâletpenâhîlerini de velev muhtasaran olsun tetebbu edelim.

    Yayına hazırlayan: Murat Gökalp

    Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1324_1/1324_1_10/1324_1_10_NAIMA.pdf

  • Allah’a İbadetin Felsefesi II


    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Haziran 1947 – Cilt II 

    İbadetin lûgat ve şer’i mânaları  – Tâat ile ibadet arasındaki fark – İbadet ancak Allah’a yapılır

    İbadette niyet şarttır – İbadeti tapmakla tercüme doğru değildir – Kelime-i Tevhidi «yoktur tapacak diye tercüme yerinde değildir» – Doğrusu Mevlûd’da olduğu gibi «Birdir Allah, andan artık Tanrı yok»tur – İbadet aklî ve vicdanî bir vazifedir


    İbadetin mânası:

    Şimdi ibadetin ne demek olduğunu izah edelim. Dilciler ibadeti: «Hudu’ (gönül alçaklığı, tevazu’) inkiyat (itaat, boyun eğme, teslim olma) ve tazim (hürmet) mertebelerin en yükseği ve son haddi» diye tarif ederler.

    Şer’î ve dinî bakımdan ibadet: «Sevgi ve korkunun hudu’ ve huşu’un kemalini ihtiva eden (kendisinde toplayan) diye tarif olunur ki kulluğun en son haddini göstermektir.

    Şimdi şu tarifleri biraz inceleyelim: Her lâfız, her ibare kendisiyle ifade edilmek istenen mânayı, bazen, tamamiyle temsil ederek onu zihinlerde açık ve kat’i olarak tecelli ettiremez. Bunun içindir ki ilim adamları bir çok şeyi lâzımı ile tefsir ve izah ederler, bir takım hakikatleri ârızî halleriyle tarif ederler. Hatta bazı kere bir kelimeyi manaca ona yakın başka bir kelime ile anlatmaya çalışırlar. İşte ibadetin manasını anlatmak için ileri sürdükleri ibareler de böyledir. Fakat bunlar ibadetin tam bir tarifi değildir.

    Kur’an’ın âyetlerini, lisanının üslûbunu, Arabın «abede» kelimesiyle, mânaca ona yakın olan «hadaa, etaa, zelle» kelimelerinin kullanış tarzlarını araştırdığımızda görüyoruz ki bunlardan hiçbiri katiyen «abede» ye benzemez ve onun yerini tutmaz. İbadetten alınmış olan «ibad» lâfzının çok kere Allah’tan başkasına izafe ve nisbet edilmemesi de bundandır. Halbuki «Abid» lâfzı  köle mânasına olan ubudiyyetten alınmış olduğundan ve ibadetle ubudiyet arasında fark bulunduğundan çok kere Allah’tan başkasına nisbet edilir. Bunun içindir ki ilim adamlarından bazıları: «İbadet lûgatta yalnız Allah için kullanılırsa da Kur’an’ın bu kelimeleri kullanış tarzı ile lugatın istimali başkadır» diyorlar ki, doğrudur. Mesela: Bir âşık, âşık olduğu kimseye sevgi, tazim ve perestişte haddin fevkinde ileri gider; bir derecede ki sevgisi ve iradesi maşukunun sevgi ve iradesinde erir ve yok olur. Bütün varlığı ile ona bağlanır, inkiyad eder. Bununla beraber âşıkın bu tezellülüne, maşukuna karşı bu perestişine ve bunun tapınma derecesine kadar yükselmesine gerçekten ibadet denilmez. Bir çok insanlar da vardır ki âdâp ve merasimin iktiza, eylediği sınırları kat kat geçerek perestiş derecesinde ve belki hakka yaptığı ibadetten üstün bir surette hükümdarlara ve büyük âmirlere hürmet, tazim ve tezellül gösterirler, onların karşısında eğilirler; hatta yerlere kapanırlar, ayaklarının bastığı yeri öperler. Fakat bunlar, ne maksatla yapıldığı belli olduğu için bu gibi şeylere de ibadet denilmemiştir.

    Şu halde ibadet nedir? Ne demektir? Bütün bu mütalaaları ve «İbadet ediniz!» emrini ihtiva eden âyetleri göz önüne getirerek ibadeti şöyle tarif edeceğiz: «İbadet ve ubudiyet; varlığın ve hayatın mebdei, ilmi ile bütün kâinatı kuşatmış, bununla beraber künhünü ve mahiyetini beşerin idrak edemediği, mutlak ve küllî kudret sahibi  yaratıcı ve terbiye edici olan Allah Teala’ya en yüksek ihlas, en yüksek tazim, sevgi ve saygı maksadıyla yapılan ve ona yakınlık ifade eden bir vazifedir; hususî hareketlerdir, bir tâattır.»

    İşte, ibadetin gerçek mânası bu olduğu içindir ki ibadet, ancak Allah’a yapılır. Yalnız onun hakkıdır. Allah’tan başkasının böyle yüksek bir tazim ve hürmete istihkakı yoktur. Çünkü yaratan, yalnız Allah’tır. Var olmak, hayat ve bunlarla ilgili bütün nimetleri veren yalnız odur. Bundan dolayıdır ki Allah’tan başkasına ibadet ve ubudiyet, ne aklen, ne de şer’an caiz değildir. Allah’tan başkasına secde haramdır.

    Demek ki ibadet, Allah’a yapılacak ve onu yapan Allah için yaptığını bilecek ve buna niyet edecektir. Niyetsiz ibadet olmaz.

    İbadet, tâat manasına da gelirse de ikisi arasında fark vardır: Tâat, niyete mütevakkıf olsun olmasın, kimin için yapıldığı bilinsin bilinmesin yapılması sevap, yani Allah tarafından mükâfatlandırılacak olan bir işi yapmaktır. Binaenaleyh her ibadet, Allah’a bir yakınlık ve bu da Allah’a bir tâattir. Fakat her tâat, Allah’a yakınlık ifade etmediği gibi, her yakınlık ifade eden de hususi mânasiyle ibadet olmaz. Meselâ: Allah’ı bilmek ve tanımak için fikrî ve mantıkî muhakemeler yürütmek, yerlerdeki ve göklerdeki şeylerden onu tanımaya çalışmak bir tâattir. Fakat böyle bir halde Cenabı Hak henüz tanınmış olmadığından bu, bir yakınlık değildir. Bu yoldaki tefekkür için niyet şart olmadığından hususi mânasiyle, ibadet de değildir. Maamafih bu yoldaki tefekkürler, gafletle yapılan bir takım ibadetlerden de hayırlıdır.

    Namaz, oruç, zekât, hac ve cihad gibi niyet şart olan işler hem ibadet, hem Allah’a yakınlık, hem tâattırlar. Şu halde şer’î ve dinî mânasiyle ibadet: İnsanın ruh ve cisim, dış ve iç bakımından bütün varlığıyla yalnız Allah’a yaptığı şuurlu bir tâattır; bir yakınlıktır. Bunun için ibadette niyet şarttır. Niyetsiz olarak yapılan işler ne olursa olsun ibadet sayılmaz. Meselâ: Niyetsiz yatıp kalkmak namaz değil, niyetsiz aç durmak oruç değil, niyetsiz sadaka vermek zekat değil, niyetsiz Kâbe’ye ve Arafat’a seyahat edip dolaşmak hac değildir.

    İbadeti tapmakla tercüme doğru değildir

    Şu izahatten anlaşılıyor ki: Dilimizdeki kullanışlarına nazaran tapı, tapmak ve tapınmak kelimeleri ibadet değil, mutlak bir tâatin mânası olabilir. Bu münasebetle mühim bir noktaya işaret etmeden geçemiyeceğim: Kamus mütercimi Asım Molla’nın «Lâ ilâhe İllallâh» kelime-i tevhidini «yoktur tapacak, çalaptır ancak», diye terceme etmesini biz pek de yerinde bulmuyoruz. Mevlût sahibi Süleyman Efendi’nin «Birdir Allah, andan artık Tanrı yok» sözü bundan daha kuvvetli ve daha ilmîdir. Bununla, Süleyman Çelebi, Allah ile ilâh arasındaki mühim farka, hem de Tanrının Allah mukabili olmadığına işaret etmiştir.

    Tapmak ve tapınmak kelimelerinde az çok ne yaptığını bilmemek gibi bir şuursuzluk mânası anlaşıldığından bunları «puta tapmak, haça tapmak» gibi yerlerde kullanılır. Şu halde «İyyake naʼbüdü» âyeti kelimesini terceme ederken «ancak sana ibadet ederiz» yerinde sade türkçe olsun diye «Sana taparız demek, hiç olmazsa, dilimizin nezahatini kaybetmek olmaz mı?

    Hülâsa

    İslam’a göre, ibadet, mutlak tasarruf ve küllî kudret sahibi olan Allah’a tam bir ihlâs ve niyetle yapılan tâat işidir ki hem dışta, hem içte en son dereceyi bulmuş bir tevazu ile en yüksek bir tazim ve hürmeti, en son haddini bulmuş bir sevgi ve saygıyı ihtiva eyler.

    Bunun içindir ki İslamda ibadetin ruhu, kalbin tamamiyle Allah’a dönmesi ve yalnız ona bağlanmasıdır. Şârî’in gösterdiği vechile vücudumuzun hususi hareketleri, bu ruhun kalıbı ve cismi demektir. Ruhsuz cisim bir işe yaramadığı gibi, cisimsiz ruh da olamaz. İbadet ederken çevremizden ve hatta bütün benliğimizden soyularak tazim ve hürmetin kemaline aykırı en ufak bir hareketten sakınılması lüzumu da bundandır.

    İslamda ibadetin bir kaç derecesi vardır ve her derecedekine ibadet denir. Fakat ibadetin en yüksek mertebesi, Allah’a şimdi veya gelecekte herhangi bir menfaat düşüncesiyle, Cennet ümidi veya Cehennem korkusuyla değil -ancak- Allah olduğu için yapılanıdır. Vazifeyi vazife olduğu için yapmak. Bu ise, mutlak aciz ile tam ve ekmel kudretin buluşmasının bir tecellisi demektir. Binaenaleyh, aczini duymayan, anlamayan mağrurlarla hiç bir korku yokmuş gibi görünen gafiller ve hiç bir ümit beslemeyen ve hep yeis içinde yaşayan kötümserler, muhakkak ki, bu şereften mahrumdurlar. İnsanın, bir bakımdan, bir acz içinde olduğunu anlayarak bu haliyle ekmel ve sonsuz bir kudrete yaklaşması ve onunla buluşması, elbette en yüksek tecellilere mazhar olması demektir.

    İbadet, aklî ve vicdanî bir vazifedir

    İbadet, dinlerin hepsinde bir esas olarak mevcuttur ve her Peygamber ibadetle emir etmiştir. (Kur’an, 16: 36). İbadetsiz din olmaz. Değişiklik, ibadetin aslında değil, şeklindedir. İbadetsiz bir din, hayatta bir şey ifade etmediği gibi ibadeti inkâr etmek de insanı yavaş yavaş dinsizliğe doğru sürükler. Aklımıza ve vicdanımıza müracaat edersek kendisini yaratan terbiye ile tavırdan tavra geçirip kemaline erdiren Allah’a ihlâs ve tazim ile boyun eğmek, ona tam bir teslimiyet arzetmek her mükellef insan için bir vecibe olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz. Çünkü insanda iyiliklerini gördüğü, nimetleriyle büyüdüğü kimselere karşı daimi bir minnettarlık duygusu vardır. İnsan, her vesile ile bu duygusunu açığa vurmak ister ve bundan çok büyük zevk duyar. Bu hal insanlar için tabiî ve fıtrîdir. Hatta bu, bazı ehli hayvanlarda bile görülür.

    Halbuki her insan, doğmasıyla beraber Allah’ın sayısız nimetlerine kavuşuyor. Hattâ bu nimetler yalnız doğmasıyla değil, belki baba sulbünden ve ana rahminden başlayarak ardı arkası kesilmeden devam edip geliyor. Bu nimetleri saymanın imkânı ve ihtimali yoktur (ve in teuddû ni’metallahi lâ tuhsuha). Her saniyede alıp verdiğimiz nefesler de o nimetlerdendir. 

    İnsanın akıl, irade ve ihtiyar (iyiyi kötüyü seçebilmek kudreti) sahibi olarak yaratılmış olması da bu nimetlerden değil midir? Başka hiçbir düşünce bile olmasa yine Allah’ın lütuf ve inayeti eseri olan bu kadar nimetten dolayı ona şükretmek, bu nimetleri vereni tanımak, onun kulu olduğunu itiraf etmek bir vecibe olmaz mı? İşte bu varlığın ve bütün bu nimetlerin ilk mebdei (evveli) olan Allah Taâlaya hamd ve şükrünün ihlâs ile edası İslamda «ibadet» denilen ilk vazifedir. Bu, aynı zamanda, yaratan ile insanlar arasında en kuvvetli ve en hakikî bir ittisal halkasıdır.

    Binaenaleyh, bütün varlıkları eden, terbiye ile tekâmülden tekâmüle sevk eden, her mevcuda şah(s)ını muhafaza ve nevinin bekasını sağlamak için gereken şeyleri veren Allah Teala’ya bütün varlığımızla şükretmek; kalb ve şuurumuzla O’na karşı kâmil bir saygı, bir aşk ve sevgi duymak; kalbimizde duyduğumuz bu aşk ve sevgiyi, bu saygı ve minneti sözlerimiz ve işlerimizle göstermek, verdiği bunca nimetleri yerine sarf etmek bizim için bir borçtur; kutsî bir vazifedir. Bu borcu ödediğimiz için şimdi ve sonra, dünyada ve ahirette, hiçbir menfaat, hiçbir mükafat vaad etmemiş bile olsa; yine hayatta bulunduğumuz ana kadar vermiş olduğu nimetlerden dolayı O’na ibadet ve ulûhiyet vazifesini yapmamız, O’na sevgi ve saygı ile bağlanmamız, aşk ile secde etmemiz yine borç olurdu. Saf bir vicdan, selim bir akıl ancak böyle hükmeder. Temiz vicdanına, selim aklına müracaat edenler Allah’ı tasdik ve ikrar ile O’na karşı ibadette bulunmanın gerçekten bir vazife olduğunu anlamakta güçlük çekmezler.

    Prof. Hamdi Akseki 

    Diyanet Reisi

    .

    Yeni eserler

    Büyük İslam İlmihali

    Yüksek fazilet ve irfan sahibi İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi efendi tarafından bu nam ile bir eser neşrine başlanmıştır. Eser on kitaptan ibaret olacaktır: Akaid, Taharet, Namaz, Oruç, Zekât, Hac, Kurban, Kerahet, Ahlak, Ahkâm, Geçmiş Peygamberler. Üç formadan ibaret olan ve akaide ait bulunan birinci kitabın birinci cüzü çıkmıştır. Fiatı 50 kuruştur.

  • Mantık-Tefsir İlişkisi II: Enfâl Suresi 23. Ayetin Tefsiri I

    Müellif: Abdurrahman Beşikci

    Tarih: 20 Zilkade 1445 (28 Mayıs 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

    Giriş

    Hamd gizli-aşikâr her şeyi bilen Allah Teâlâ (c.c)’ya, salât ü selâm kendisinde hayır bulunan-bulunmayan her mükellefe teklifi işittiren Rasulullah (s.a.v)’a olsun. Allan Teâlâ’nın kelamını anlamak için yoğun bir düşünme süreci yürütmek kaçınılmazdır. Mahluk olan insanların sözlerini anlamak ve anlamlandırmak için dahi çokça düşünmek gerekirken her şeyi bilen ve bizleri bu imtihan yurdu olan dünyaya gönderen Allah Teâlâ’nın kelamı söz konusu olduğunda daha fazla düşünmenin gerekeceği oldukça aşikardır. Bu düşüncenin hatadan korunması hususunda insanı muhafaza edecek olan alet ise mantıktır. Bu yazıda mantığın tefsir ilmine etkisini Enfâl suresi 23. ayet özelinde inceleyeceğim. Bu ayet hakkında birçok alim kalem oynatmış olup bunları farklı yazılarda bir seri şeklinde sunmaya gayret göstereceğim. Bu mecalde kalem oynatan ulemadan inceleyeceğim ilk isim ise İbn Hişâm’dır. Başlamadan evvel ayet-i kerimeyi verecek ve sorunu ortaya koyacağım.

    Enfâl 23. Ayetin Tefsiri

    الصغرى: ولو علم الله فيهم خيرا لأسمعهم

    الكبرى: ولو أسمعهم لتولوا

    النتيجة: ولو علم الله فيهم خيرا لتولوا

    Küçük Öncül (i): Eğer Allah Teâlâ onlarda bir hayır bilse idi elbette onları işittirirdi.

    Büyük Öncül (ii): Ve eğer işittirecek olsaydı elbette onlar yine dönerlerdi.

    Netice (iii): Eğer Allah Teala onlarda bir hayır bilseydi onlar yine dönerlerdi.

    Bu kıyasın neticesi ise imkansızdır. Nitekim Allah Teâlâ bu kimselerde hayır bilseydi onların yüz çevirmemeleri gerekirdi. Halbuki bu kimseler yüz çevirmiştir. O halde Allah Teâlâ’nın onlarda hayır bilmemiş olması gerekmektedir. Hayır bildiği halde bu kimselerin yüz çevirecek olması ise netice olarak lazım gelmektedir. Bu durumda Allah Teâlâ’nın bilgisi -hâşâ- cehalet olmuştur ki bu da imkânsızdır.

    İbn Hişâm, talebelerin mezkûr ayetin nasıl anlaşılacağına dair kendisine soru yönelttiğini belirtir. Bu soruya göre ayet-i kerimede -yukarıda geçtiği üzere- zahiri itibariyle neticesi imkânsız bir kıyas söz konusudur. İbn Hişâm bu problemin çözümünde üç farklı cevap olduğunu söyler. Bunlardan iki tanesi ilgili ayetlerin aslında bir kıyas oluşturmadığıdır. Üçüncü çözüm ise kıyasın varlığını kabul edip imkânsız bir neticeyi gerekli kılmayacak şekilde tevil edilmesine dairdir. Şimdi bu çözümleri tek tek ele alacağım.

    1)    Kıyasın varlığını inkar için sunulan delillerin ilki olan bu delilde İbn Hişâm iki önermede tekrar eden bir orta terimin bulunmadığını söylemektedir. Buna göre ayetin henüz başındaki “لأسمعهم” faydalı bir işittirme anlamına gelmektedir. Ayetin ilerleyen kısımlarındaki “ولو أسمعهم” ise faydasız bir işittirmedir. “İşittirme” kelimelerine İbn Hişâm’ın dediği anlamın verilmesi halinde gerçekten de tekrar eden bir orta terimden bahsetmek söz konusu değildir. Zira her ne kadar aynı telaffuz tekrar etse de kıyasın lafızlar değil anlamlar ile kuruluyor olması sebebiyle orta terimin anlamca tekrar etmemiş olması mezkûr iki önermenin bir kıyas formunda bir araya getirilemeyeceği söylenmiş olur. Bu vecih ayet-i kerimeye dair yazacak olduğumuz müstakbel yazılarda daha detaylı olarak ele alınacaktır.

    2)    İbn Hişâm’ın sunmuş olduğu ikinci delil de orta terimin tekrar etmediğine yöneliktir. Buna göre ayet-i kerimenin ilk kısmında geçen ve küçük öncül olduğu iddia edilen ifadedeki işittirme “Allah Teâlâ’nın onlarda bir hayır bulunmadığını bilmesi” takdirinde gerçekleşmektedir. Ancak gözüken o ki bu şartlı önermelerde taraflar arasında kurulan tahakkuk itibariyle nispetin olası mümkün durumlarından birisidir. Yani söz konusu takdir “لأسمعهم” ifadesinin bir cüzü olarak düşünülmediği müddetçe orta terimin tekrar etmesine bir engel teşkil etmemektedir. Öte yandan mezkûr takdir ancak şartlı önermenin taraflarından birisinin parçası haline getirilirse cevap geçerli olacaktır.

    3)    Üçüncü vecih ise ilk ikisinin aksine kıyasın varlığını kabul edip neticeyi gerektirdiğini kabul ettikten sonra yapılagelen bir açıklamadan ibarettir. Buna göre küçük ve büyük terimlerde cihet tayin edilmek suretiyle ayetteki zikredilen problem giderilmeye çalışılmıştır. Buna göre her iki önerme de mutlaka-i vaktiye cihetiyle düşünülmek suretiyle ele alınacak olurlarsa ayet bir imkansızlığı gerekli kılmayacaktır. Buna göre öncüller ve netice -takdirleriyle birlikte- şu şekilde düşünülmektedir:

    ولو علم الله فيهم خيرا وقتا ما لأسمعهم

    ولو أسمعهم لتولوا بعد ذك الوقت

    ولو علم الله فيهم خيرا وقتا ما لتولوا بعد ذلك الوقت

    Buna göre Allah Teâlâ’nın onlara dair hayır bilgisi belirli bir vakit için iken onların yüz çevirmeleri ise kendilerinde hayır bilinen vakitten sonraki bir vakitte gerçekleşmiştir. Dolayısıyla burada bir imkânsızlık da yoktur. Zira Allah Teâlâ’nın bu kimselerde bir vakitte -imanları sebebiyle- hayır bilmesi ancak bu imanlarından sonraki bir vakitte küfre düşmeleri -ki Allah Teâlâ onların bu vakitteki hayırsızlıklarını da ezelde bilmektedir- herhangi bir imkânsızlık barındırmamaktadır.

    Buraya kadarki anlatıdan da anlaşılacağı üzere İbn Hişâm mezkûr ayetin imkânsız neticeyi gerekli bir kıyas olduğu anlayışına yine mantık ilmi çerçevesinde üretilmiş üç farklı yanıtla cevap vermektedir. Önümüzdeki yazılarda bu ayet-i kerîme etrafında ulemanın yapmış olduğu tahlilleri zikretmeye ve ulemanın tefsir ilminde mantık ilmini açık kullanımlarına dair örnekleri arttırmaya devam edeceğim.

  • Şeyh Muhyî Efendi

    Müellif: Bursalı Mehmed Tahir 

    Dergi: Kelime-i Tayyibe

    Tarih: 29 Cemaziyelevvel 1330

     

    Şeyh Muhyiddîn Gülşenî:

    Tarîkat-i Halvetiyye’nin Gülşen şubesi fuzalâ-yı meşâyihinden bir zât-ı irfân-simât olup Edirnelidir. Selanik Mevlevîhânesi’nin bânîsi Ekmekçizâde Ahmed Paşa’nın birâderidir. Vatanı ulemâsından bi’t-teallum ahz-ı icâzeye muvaffakiyetten sonra bir müddet dâire-i zühd ve salâhta ihtiyâr-ı uzlet ve âsâr-ı dîniyye mütâlaasına muvâzabet eyledi. Bu esnâda 981 târîhinde Edirne kâdısı olup -bi-hasebi’l-mazhariyye- zümre-i mutasavvıfaya aleyhtârlığıyla meşhûr olan Çivizâde Efendi bir cuma günü câmi-i şerîfte elinde mütâlaa etmekle meşgûl bir kitâptan dolayı sâhib-i tercümeyi huzûruna celb ederek kitâbın ismini istifsâr etti. Muhyiddîn Efendi de mürebbi’l-ârifîn cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn’in ecell-i âsarından bulunan Fusûsu’l-Hikem olduğunu lâubâliyâne bir tarzda beyân etmesi üzerine gazaba gelen Çivizâde Efendi tasmîm ettiği tekdîr ve tevbîhe vesîle olur mütâlaasıyla kitâb-ı celîl-i mezkûrun ibârâtı kavâidinden suâller tertîbiyle imtihâna başladı ise de aldığı vâkıfâne ve âlimâne cevâplara karşı bilakis takdîr ve tahsîne mecbûr oldu. Baʿdehû o târihlerde Mısır defterdârı bulunan birâderi nezdine giderek buradan da cânib-i Hicaz’a azîmetle îfâ-yı hacc-ı şerîften sonra Mısır’a avdet ve ihtiyâr-ı ikâmetle meşâyih-i beldenin serbülendi Gülşenîzâde Seyyid Ali Safvetî Efendi’ye teslîm-i irâdet etti. Ve hüdâpesendâne mücâhedâtının mükâfâtı olmak üzere nâil-i rütbe-i hilâfet olmakla beraber kerîmesiyle izdivâcından nâşî sıhriyyeten de mürşidine kesb-i kurbet eyledi. Ve ilâ-âhiri’l-ömür irşâd ve telîf ile meşgul olarak 1014 senesinde irtihâl-i dâr-ı naʿîm ederek âsitâne-i Gülşenîde vedîa-i hâk-i mağfiret kılındı. Müellefâtının tabʿına himmet olunmadığı için ilim ve irfânı nispetinde şöhret alamayan meşâyih-i osmâniyyedendir. Manzûmâtında “Muhyî” tahallus eylemiştir.

    Âsârı:

    1- Risâle fî Beyân-i Esmâ-i Hüsnâ 

    2- Nefehâtü’l-Mesîhi’l-Anberî 

    3- Şerhü’l-Müstezâd 

    4- El-Muammeyât 

    5- Muammâ-yı Mersiye-i Gülşenîzâde 

    6- El-Mukattaʿât 

    7- Er-Rubâiyyât 

    8- Gazâlnâme 

    9- El-Mesâdiru’s-Seniyye 

    10- Eş-Şemsiyye 

    11- El-Ayniyye 

    12- Hüsn-i Dil 

    13- Şerhu’l-Erbaîn 

    14- Keşfu Sihri’l-Aʿyân fî Hurûf-ı Sırr-ı Usturlâbi’l-İhsân 

    15- Şerhu Hadîs-i Cibrîl 

    16- Silsiletü’l-ʿIşk 

    17- Füyûzu’l-Mevlâ 

    18- Hakku’l-Yakîn fî’l-Hikâyât ve’n-Nesâyih 

    19- Hedyu’l-Harameyn 

    20- Nefehâtü’l-Eshâr 

    21- Ahlâku’l-Kirâm 

    22- Menâkıb-ı Gülşenî 

    23- Meşâhidu’l-Vücûd 

    24- Kitâb-ı Meâb 

    25- Dîvân

     

    Bunlardan başka Bâleybelen ismiyle nâşinîde bir tarzda büyücek kıtʿada bir lügat-i Türkiyyesi vardır ki Türkçe’nin lügat ve iştikâkıyla mütevaggıl zevât için bir kere görülecek âsârdandır.

     

    Hazırlayan: Besim Enes Alper

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D02734/1328_3/1328_3_RIFATB.pdf

  • Allah’a İbadetin Felsefesi I

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası

    Tarih: Haziran 1947

    يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ وَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ۞ اَلَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَ اَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

     

    «Ey insanlar! O sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ibadet ediniz ki muttakilerden (korunanlardan) olasınız. O Rabbiniz ki yeri sizin için bir döşek, göğü tavan (heyetinde) yaptı ve yukarıdan yağmur indirdi onunla türlü mahsul ve meyvelerden size rızık çıkardı; o halde bunları bilip dururken Allah’a şerik koşmayın.»

     

    Kur’an-ı Kerim’in tertibine göre bu âyet, Allah Teâlâ’nın sarih olarak ilk emrini hâvi oluyor ki o da «ibadet ediniz» emridir. Bu emir; hangi sınıfa, hangi millete mensup olursa olsun, akıl ve bulûğ ile insanlığın ilk kemal basamağına basmış olan bütün insanlaradır. Binaenaleyh her insan, Allah’ın «Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz!» emri ile mükelleftir. Bu emir, İslâm binasının üssü’l esası olan «tevhid-i ubudiyet» ve «rubûbiyet»den başlayarak ulûhiyetin Rab olmaya ve Rab olmanın yaratıcı olmaya tevakkuf ettiğini gösteriyor ve küllî kudret sahibi bir yaratıcıyı isbat ediyor. İbadetin de başka kimseye değil, ancak yaratıcı ve terbiye edici bir Allah’a yapılabileceğini, ondan başkasına ibadet etmek ve tapınmak şirk olduğunu bildiriyor.

     

    Bu iki âyet külli kudret sahibi mutlak bir varlığın en açık delili olduğu gibi, halk ve tekvinlerinin esasına taallûk etmesi bakımından, muhataplarını en ziyade ilgilendiren bir vahdaniyet ve kudret hüccetidir de! Maamafih, biz bu cihetin izahına girişmeyerek sadece ibadetin felsefesinden, her zaman ve her yerde bütün insanlara ibadetle emir olunmasındaki yüksek hikmetten bahsedeceğiz.

     

    Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki: Allah Teala her kavme, her millete bir Peygamber göndermiş ve onların Allah tarafından tebliğ eyledikleri ilk emir şu olmuştur: «Allah’tan başka ibadete lâyık bir Tanrı yoktur, yalnız Allah’a ibadet ediniz; ona başkalarını şerik koşmayınız!» , «Kasem ederim ki biz, her ümmete Allaha ibadet edin ve tağuttan uzaklaşın (emrini tebliğ eden) bir Peygamber gönderdik. (Nahl sûresi, Ayet 36).» , «Senden evvel hiçbir resul göndermedik ki ona şöyle vahyetmiş olmayalım: Hakikat bu, benden başka ilah yok, öyle ise yalnız bana ibadet ediniz. (Enbiya sûresi, Ayet 25).»

     

    Demek ki her dinde aslolan «Allah’ın birliği ve yalnız ona ibadet olunmasıdır.» O halde ibadet ne demektir? Niçin lâzımdır? Ve nasıl yapılır? Bu suale cevap vermezden evvel islâm dininin ihtiva eylediği ahkâm hakkında kısaca bir hulâsa yapmayı faydalı buluyorum.

     

    İslam; Hazreti Muhammed (Aleyhisselamın), Allah tarafından tebliğ ve kendi hayatında tatbik eylediği ahkamın hey’et-i mecmuasından ibaret bir dindir.

    Bu dinin hedefi, insanı, dünya ve âhirette Allah’ın nimetlerine ulaştırmak, felâha ve saadete çıkarmaktır.

     

    İslam dini, evvel itikad ve amel diye İslâm ikiye ayrılır. İtikadi olan esaslar, emirler ve hükümler, her dinde mevcut olması gereken, asli ve külli esaslardır. Bunlarda zamanın, mekânın, ahvalin ve şahısların tesiri yoktur.

    Allaha, Peygamberlere, Ahirete iman; istikamet, ahlak ve ibadetin esasları gibi. Bunlar her dinin esas temelini teşkil eden külli ve değişmez kaidelerdir.

    Amelî olan emirler ve hükümlere fer’i veya cüz’î hükümler de denir. Bunlar, mükellef insanların işlerine taallûk eden hükümlerdir. Bunlarda zaman ve mekânın tesiri olacağından, bunlar her dinde bir olmayabilir. Her dinde ibadet vardır. Fakat şekilleri bir değildir.

     Ahkâm-ı külliye veya asliye, bütün şeriatların hıfzını tekeffül ettikleri zarurî ve umumi maksatlardir. Bunların gayesi, dini, nefsi, aklı, nesli ve mali muhafazadır.

    «Külliyat-ı hams = beş külli» denilen bu zaruri maksatları koruyabilecek esaslardan mahrum bulunan bir din, gayesinden uzaklaşmış demektir.

    Biraz önce söylediğimiz gibi İslam, semavî bir dindir ki, onu, bütün kâinatın hâliki ve terbiye edicisi olan Allah Tealâ vaz etmiştir.

    Bütün ahkâmı, insanın saadeti ile ilgili olan İslam dininin, üçü itikada, ikisi de amel (iş) e ve ahlâka ait başlıca beş esası vardır:

    İtikad esasları şunlardır:

    1. Allah’ın birliğine (ve bütün sıfatlarına) iman,

    2. Peygambere iman (bütün Peygamberler ve onlara, indirilen kitaplara iman da burada dahildir.)

    3. Ahirete iman.

    Bunlar, islam dinin dayandığı ana hatlardır. Müslümanlık, bunlara iman etmekle tahakkuk eder.

    İslâm’da imanın iki mertebesi vardır:

    İcmal, tafsil. 

    İmanın en mücmel ve en basiti: Hazreti Muhammed (Aleyhisselâm), Allah tarafından her ne tebliğ etmiş ise haktır diye tasdik etmektir. Bunun en kısa düsturu şudur:, «Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.  Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka Tanrı yoktur, yine şahadet ederim ki Muhammed (Aleyhisselâm) Allah’ın kulu ve Peygamberidir.»

    Bir insan, bu yolda bir şehadette bulunmakla evvelâ Allah’ın bir olduğuna, sonra da, Hazreti Muhammed, Allah’ın kulu ve Peygamberi bulunduğuna inandığımı açıkça söylemiş oluyor.

    Allah’ın birliğine tereddütsüz inanmak, İslamın ilk temelidir. Buna iman eden bir kimse, diğer esaslara da inanmış demektir. Buna bir de Hazreti Muhammed’in, hem Allah’ın kulu, hem de Peygamberi olduğuna şehadeti ilave etmekle, iki mühim hakikati kabul etmiş oluyoruz:

    A. Allah’ın birliğine iman, Peygamber yolu ile talim ve tebliğ edildiği şekilde iman demektir.

    B. Peygamberlik, tarihi bir olaydır, binaenaleyh, ona iman etmek dinin en esaslı bir rüknüdür.

    Peygambere ve vahy denilen ruhî hadiseye ve ilahi tecelliye dayanmayan bir sistem ilâhî din değildir. Bu iki itikada bir de, ahirete iman ilâve edilince, icmali imanın üçüncü derecesi elde edilmiş olur.

    İslâm dininin amel (iş) e ve ahlâka ait yüksek olursa olsun, mühim bir kıymeti olan iki esası şunlardır:

    1. Allah ile kul arasındaki nisbete taalluk eden ahkâm, buna, Allah ile müsalemet de diyebiliriz.

    2. İnsanın kendi nefsine ait olan hükümlerle kendisiyle diğer insanlar ve mahluklar arasmdaki alâkaları tanzim eden hükümler. Buna, Allahın kullarıyla müsalemet de diyebiliriz.

    Allah ile müsalemet demek, her hayır ve faziletin kaynağı, yalnız Allah olduğuna inanmak ve böylece Allah’ın iradesine teslim olmak, emirlerine itaat etmek demektir. Bunların başlıcası da Allaha ibadettir. Allah ve hak sevgisinin kaynağı olamaz, bu ibadetlerin başında gelir. Allah’ın bütün emirlerine itaat, oruç, zekât ve hac da bu ibadetlerdendir. Dinin bu kısmı, şu Hadis-i şerifte toplanmıştır:

     

    «Müslümanlık, beş temel üzerine kurulmuştur:

    1. Allah’tan başka Tanrı olmadığına, Hazreti Muhammed (Aleyhisselâm) onun Peygamberi olduğuna şehadet etmek,

    2. Namaz kılmak,

    3. Zekât vermek,

    4. Ramazan orucunu tutmak,

    5. Haccetmek.

    Allahın kullarıyla müsalemet demek, onlarla dirlik, düzenlik içinde yaşamak demektir. Aile vazifeleri, ahlâkî vazifeler, medenî ve insanî vazifeler de bu kısımda dahildir. Bunlar için de, müslümanlık, ayrı ayrı ve çok sağlam esaslar ve umdeler koymuştur.

    Müslümanlık, hayal peşinde koşan dimağları tatmin için ortaya atılmış bir takım nazariyeler demek olmadığı cihetle, gerek Allah ile olan vicdani münasebetlerimiz, gerek kendi nefsimize ve gerek kendimizden başkalarıyla olan vazife ve münasebetlerimiz, hep müsbet esaslar üzerine dayanmaktadır.

    Şu cihet kat’i olarak bilinmelidir ki: İslam, sadece vicdanda gizlenmesi lazım gelen bir şey değildir. Fikir ve kalb sahasnda kalarak, amelî bir surette yaşanmamış olan herhangi bir hakikatin ne kadar yüksek olursa olsun, mühim bir kıymeti yoktur.

    İnsan, inandığı bir hakikate dili ile tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamaya çalışmaz; onu, hayatta tahakkuk ettirmezse, hem ona olan iman ve sevgisi yavaş yavaş kuvvetini kaybeder, hem de kalb ve vicdanının emrine tâbi faal bir unsur olmaktan çıkar. Bunun içindir ki: İslam dini yalnız nazarî ve itikadi esasları değil, amelî hükümleri de talim ve teşri etmiştir: Bir müslüman, yalnız iman ile mükellef olmayıp inandıklarını dili ile de söylemek ve onların icaplarımı iş ve tatbik sahasında göstermek ve hayatta onları yaşamakla da mükelleftir. Allaha olan imanımız, evvelâ dilimizde, sonra da işlerimizde ve hareketlerimizde tecelli edecektir. Çünkü islâm, tam mânasile bir hayat dinidir. Kalbin en derinliklerinden başlayarak onu tamamen saracak olan iman, ağızdan taşacak, sonra bütün vücuda ve muhitine yayılacaktır. Binaenaleyh İslam’ın esası iman ve hedefi ahlâk ve iş güzelliğidir.

    İslamın talim eylediği amelî hükümler, mükellefin işlerine taalluk eden, beşerin kendi isteği ile yaptığı işlerin Allah nazarındaki kıymetini gösteren kaziyyelerdir ki, başlıca iki kısımdır:

    1. Allah ile kul arasındaki münasebetler, kulun, Allah’ına yapmakla mükellef bulunduğu vazifeleri gösteren hükümler: İbadet.

    2. İnsanların, kendileriyle diğer insanlar arasındaki münasebetleri bildiren hükümler: Muamelât.

     

    Amelî hükümler, bir taraftan Allah’a ibadeti, diğer taraftan ferde ve cemiyete teallûk eden işlerde selâmet ve istikameti, adalet ve emniyeti, karşılıklı haklara ve vazifelere riayeti emretmekle, ferdin işlerini ıslah etmiştir.

     

    (Gelecek yazıdaki bahisler: İbadetin mânası – İbadeti tapmakla tercüme yerinde değildir – Allah ile ilâh arasındaki mühim fark – Tanrı Allah mukabili olamaz – İbadetin ruhu – İbadetin aklî ve vicdanî bir vazife oluşu)

     

    Prof. Hamdi Akseki

    Diyanet Reisi

     

  • Mantık-Nahiv İlişkisi II: Bir Mesele Olarak “Ben buyum!” Diyebilmek

    Müellif : Abdurrahman Beşikci

    Tarih: 13 Zilkade 1445 (21 Mayıs 2024)

    Yayım Yeri: İKAN Blog

     

    Hamd O’na (c.c), sâlat ü selam O’na (s.a.v). Kâinatta her ne varsa akıl süzgecinden geçtikten sonra anlamlı hale gelir. Bir şeylere anlamsızlık anlamını vermek dahi ancak akıl ile mümkündür. Akıl, akideye zemin teşkil edip dünya-ahiret hayatlarımızı etkiler ve yine akıl ile aldığımız kararlar sonsuz hayatımızın nereye sevk olunacağında belirleyicidir. Ahiretimiz gibi ebedi saadetimiz dahi akıl ile kendisine yol bulurken hiç şüphesiz diğer pek çok şey de akıldan nasibini alır ki dil de bunlardan birisidir. Hele söz konusu vahiy dili olan Arapça söz konusu olduğunda durumun çok daha net olduğunu söyleyebiliriz. Müslüman alimler Arapça’yı tahlil ederken öylesine rasyonel bir zemin kullanmıştır ki dilde mantık ile uyumsuz olduğu söylenebilecek en ufak bir malzeme mümkün değildir. Arapça’nın diğer dillere nazaran hususiyeti mantığın kendisini çok yoğun bir şekilde göstermesidir. Öyle ki Arap dilinin en temel iki ilmi olan sarf ve nahiv mantığın içerisindeki tasavvur tasdik bahislerine benzetmek mümkündür. Buradaki benzerlik veçhi ise şudur: Sarf da tıpkı tasavvurât bahsi gibi müfretlerin suretlerini inceler. Ancak mantık anlamların suretlerini incelerken sarf kelimenin suretini kendisine konu edinir. Öte yandan nahiv de tıpkı tasdîkât bahsi gibi tam nispeti kendisine konu edinmektedir. Nahiv tam nispette yer alan dilsel ögelerin iraplarını incelerken mantık bizzat bu nispetin hükümlerini ve sonrasında da kıyası inceler. Bu yazı mantık-nahiv ilişkisini konu edinmektedir.

    Sosyal medyada tesadüf ettiğim bir pasajda el-Kitâb sahibi Sîbeveyh’in bir görüşüne yer verilir:

    “Bil ki Sibeveyh -Allah ona rahmet eylesin- zamir başlığında ism-i işâret ile mütekellim ve muhatap zamirden haber verilmeyeceğini, aksinin (mütekellim ve muhatap zamirden ism-i işaret ile haber vermek) de mümkün olmadığını söylemiştir. Nasıl ki “Ben buyum” denilemez; “Bu sensin”, “Bu benim” de denilemeyecektir. Çünkü bunlar sonralarında faydayı tamamlayıcı herhangi bir unsur gelmediği müddetçe lağıv olur ve herhangi bir fayda ihtiva etmez.”

    Sîbeveyh’in bu iddiasını daha iyi anlamak için birkaç mantık bilgisine ihtiyaç duyulmaktadır. Bunlardan ilki küllî-cüz’î tanımlarıdır. Küllîlik, tasavvurunun bizatihi kendisinin o kavramın çoklara yüklemlenmesine mâni olmaması iken cüz’îlik ise mâni olmasıdır. Küllîye örnek olarak insan, canlı, kitap, defter zikredilebilir. Cüz’îye örnek olarak ise Ahmet, Mehmet, ben, sen, şu, bu gibi kelimeler örnek gösterilebilir. Nitekim insan, canlı, kitap ve defter çoklara yüklem olabilirken Ahmet, Mehmet, ben, sen, şu ve bu kelimeleri çoklara yüklem olamamaktadır.

    “A B’dir” şeklinde bir önermenin kurulması için kimi aşamalar gereklidir. A ve B tasavvurlarından bir tasdikin meydana gelmesi, aralarında belirli bir tür nispetin kurulduğu anlamına gelmektedir. Bu aşamada birkaç nispetten bahsetmek mümkündür. İlk nispette mutlak olarak A ve B’nin arasında bir bağ kurulmaktadır. İkinci nispette ise tasavvurlardan birisi mevzu diğeri ise mahmul olarak konumlandırılır. Ancak gerek ilk nispette gerek bu ikinci nispette gerek kurulacak olan üçüncü nispet ve hükümde olmazsa olmaz bir şart vardır: ikilik. Buna göre nispeti iki şeyi birbirine bağlayan düz bir çubuk olarak düşünebiliriz. Nasıl ki düz bir çubuk ancak iki farklı şeyi birbirine bağlayabilir nispet de aynı şekilde ancak birbirinden farklı iki şeye ilişir. Şayet A ve B cüzî olursa aşağıda da zikredileceği üzere ancak olumsuz olarak doğru bir önerme kurulabilir. Yoksa her “ikisinin” de aynı cüz’i olduğu bir durumda nasıl olur da nispet kurulabilir? Nasıl tek bir şeyi aynı nispetin iki tarafına yerleştirebiliriz?

    Bir cüz’înin bir şeye yüklem olması ancak zahir itibariyledir. Öte yandan böyle bir yüklemleme mümkün değildir. Çünkü cüz’înin herhangi bir şeye yüklem olması mümkün değildir. Aksine cüz’iler kendisine bir şeylerin yüklemlendiği kavramlardır. Cüz’îler arasında dört nispetten sadece tebâyün olabilir. Çünkü cüz’îler sadece tek bir şeye yüklemlenebilmektedir. Hal böyle iken iki farklı cüz’î ancak ve ancak birbirlerinin sadık gelmediği bir şeye sadık gelebilirler. Bu da her birisinin bir diğerinin sadık geldiği şeye sadık gelmediği anlamına gelir ki bu da tebâyün demektir. Bu durumda cüz’îler doğru bir önermede ancak birbirlerinden değillenebilirler ve bundan dolayı da birbirlerine yüklem olmaları mümkün değildir. Öte yandan cüz’îler küllîleri yüklem olarak kabul edebilirler. Nitekim küllî ve cüz’î arasındaki nispetlerden birisi de umum husus mutlaktır ki bu da pek ala küllînin cüz’îye yüklemlenebileceği anlamına gelmektedir.

    Daha evvel de geçtiği üzere önermede bir nispet kurulabilmesi ancak nispetin taraflarının farklılaşmasıyla mümkündür. Bu durumda bir cüz’înin bir diğer cüz’îye olumlu nispeti doğru bir önermede mümkün değildir. Zira “iki cüz’î” arasında üç ihtimal söz konusudur: i) Olumlu bir önerme kurulur. “Ahmet, Mehmet’tir” örneğinde de olduğu üzere. Bu durumda önerme yanlıştır. 2) Olumsuz bir önerme kurulur. “Ahmet, Mehmet değildir” örneğinde olduğu üzere.  Bu durumda önerme doğrudur. 3) Aynı cüz’îyi önermenin iki tarafına yerleştirmeye çalışırız ve bu durumda önerme kurulamaz. Zira önermenin kurulması için gerekli olan nispetin taraflarının farklılaşması bu ihtimalde söz konusu değildir. “Bu, Ahmet’tir” gibi ifadelerde ise tevile gidilir. Mezkûr cümlenin şöyle bir anlamı olmalıdır: “Bu kendisine Ahmet diye seslenilendir”. “Kendisine Ahmet diye seslenilmek” ise külli bir kavram olup çoklara, dolayısıyla da mevzu makamındaki “Bu” ya yüklem olabilmektedir.

    Sîbeveyh de tam olarak bu noktadan hareketle ism-i işareti mevzu yapıp muhatap ve mütekellim zamirler ile bu mevzudan haber verilemeyeceğini vurgular. Keza aksi de mümkün değildir. Çünkü gerek ism-i işaretler gerek muhatap ve mütekellim zamirler cüz’îler için vaz edilmiş lafızlardır. Dolayısıyla “Ben buyum” dediğimizde -eğer yüklemi “kendisine ‘buyum’ diye seslenilen/işaret edilen kimseyim” şeklinde külli bir mefhumla tevil etmezsek- önerme kurmamış oluruz. Nitekim gerek mevzu gerek mahmul cüz’îdir ve her iki cüz’înin de referansları aynıdır. Bu durumda ise önermenin taraflarında bir farklılaşma meydana gelmez. Bundan dolayı da herhangi bir haber verme söz konusu değildir. Zira önerme dahi kurulamamıştır.

    Bu noktada şöyle bir soru pek âlâ sorulabilir: Sivebeyh, ism-i işarete muhatap ve mütekellim zamirlerin yüklemlenemeyeceğini söylemektedir. Peki gâib (“o”) zamir söz konusu olduğunda durum farklı mı olacaktır? Nitekim gâib zamir de zamirdir ve aynı şey onun için de geçerli olmalıdır. Halbuki Sîbeveyh gâib zamiri hükme dahil etmemektedir. Bu durumda gâib zamir yüklem olabilir gözükmektedir. Peki Sîbeveyh’in bu yaklaşımının sebebi nedir?

    Bunun yanıtı gâib zamirin vaz’ının farklı olmasında gizlidir. Şöyle ki muhatap (sen, siz) ve mütekellim (ben, biz) zamirler surette mutlak olarak cüz’iler için vaz olunmuş zamirlerdir. Halbuki söz konusu gâib zamirler ise cüz’îler için kullanılabileceği gibi külliler için de kullanılabilmektedir. Gâib zamirin mercii şayet bir cüz’î olursa gâib zamir de cüz’i olacaktır. Bu durumda ism-i işarete yüklemlenmesi mümkün olmayacaktır. Ancak mercii bir cüzî olmaz ise bu konuda ihtilaf vardır. Nitekim gâib zamir diğer ikisinin aksine nekraya da dönüyor olabilir. Görünen o ki Sîbeveyh bu noktada ulemanın bir kısmının aksine gâib zamirin külli olacağını düşünmektedir. Bu ise onun ism-i işarete yüklemlenebileceği anlamına gelmektedir.

  • Terakkî Edelim Fakat Müslüman Kalmak Şartıyla

    Müellif: Mustafa Sabri Efendi

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 25 Şevval 1337

    Şeyhülislâm Efendi hazretlerinin ahîran intişâr eden “Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyyesi” ünvânlı eser-i fâzılânelerinin hâtimesidir:

    Son zamânlarda, ale’l-umûm Müslümanların maddiyâtını zebûn eden Avrupa terakkiyât-ı medeniyyesi birçok mütefekkirimizin maneviyâtında da tahrîbât icrâ etmiş olduğu için, münâzırım da, fikrindeki hürriyete ve zâtındaki ulüvv-i himmete rağmen, bu maraz-ı sârînin tesîrinden âzâde kalamamıştır. Yani Avrupa’nın terakkiyât-ı hâzırası o derece gözünü doldurmuş ki nevʿan-mâ kudret ve azamet-i ilâhiyyeyi unutturmuştur. Kavî ve müterakkî gördüğü Avrupalıları bizim ile ölçmekten hâtırında kalan hiss-i aʿzam, kudret-i ilâhiyye ile ölçerken de muhâkemesi üzerinde hâkim olmaktan hâlî kalmamıştır. Bu hâlin tesîri, münâzırımın üçüncü davâsına kadar kendini gösteriyor. Öyle ya, demiş: Her yerde sefîl ve düşkün bir hâlde bulunan Müslümânların dîni hakk olsun da şâşaa-ı terakkiyâtıyla gözleri kamaştıran milletlerin dîni ve hattâ dînsizliğe de şâmil olan içtihât ve itikâdı hakk olmasın, bu ne kadar garîp ve makûs bir şey!

    Zavallı ve masûm Müslümânlık (!) mensûbiyetinin acz ve zilletiyle yine sen mi ithâm ve muâheze olunuyorsun? Ve biz, duygusuz ve hayırsız Müslümânlar (!), kusûrumuzun cezâsını dünyâda çektiğimiz sefâletle geçirmiş olabilseydik de hâl-i esef-iştimâlimizle dîn-i İslâm’a, hattâ kendi aramızdan söz getirmekte olduğumuzun cezâsını da âhirette ayrıca çekmeseydik. Beri tarafta, ey içimizden halâskâr kisvesine bürünerek meydâna çıkan cesâretli gâfiller! Müslümânların kendilerini ıslâh ve iʿlâya gücünüz yetişmediği için, vazîfe-i asliyyenizdeki aczinizin intikâmını dîn-i İslâmdan mı almak istiyorsunuz?

    نرقع دنيانا بتمزيق ديننا      فلا ديننا يبقى ولا ما نرقع               

    “واِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذٖينَ فٖي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ غَرَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ دٖينُهُمْ” misdâk-ı celîlince, Müslümânların terakkîlerine, fazla Müslümânlıkları, taassupları mâni oluyor, zuʿm ve zehâbında bulunan sizlere temîn ederim ki bugünkü Müslümânların Müslümânlıktaki tedennîleri dünyâca olan tedennîlerinden kat kat ziyâdedir. Ne olurdu, hastalığın esbâbını biraz da bu cihetlerde arasaydınız. Müslümânların sukût ve inhitâtını, en âlî ve en mükemmel bir dîne vâris oldukları hâlde muktezâsınca hareket etmemek veyahut o şehrâh hidâyetten öteye beriye sapmak sûretiyle kadrini bilmemelerinin hizasına atfedemez misiniz? İnsânlık nazarında bir fazîlet-i müktesebe olamamak itibârıyla yekdiğerinden fark ve imtiyâzı hâiz olmayan milislerle aynı topraktan ibâret bulunan vatan his ve gayreti lâzım ve mukaddes tanındığı hâlde dîn hissi, dîn gayreti, dîn izzet-i nefsi lâzım değil midir ki Müslümânların dînlerini bozmadan adam edilmeleri çâresine bakmakla kendinizi mükellef görmüyorsunuz? İbtidâ, Müslümânlığı Müslümânlardan güzelce tefrîk ettikten sonra, Müslümânlığın değil de Müslümânların, üç balasına [sic] uzanamayarak uzaktan bakmakla iktifâ ettiğine sizin kadar müteessif olduğum o terakkiyât-ı medeniyyenin, o âsâr-ı bedîa-i beşeriyyenin, fakat Allah’a taalluk eden mesâil karşısında ne kadar kıymet ve ehemmiyeti vardır ki onun câzibesinin verdiği kuvvet ve cüretle Allah’ın dîni üzerinde koşmaca oynamaya kalkışıyorsunuz. O derece şaşırmayınız, beşer ne kadar kuvvet bulsa Allah nazarındaki hakk ve bâtılı altüst edecek bir inkılâp vücûda getirmek iktidârından pek, pek uzaktır. Milyonlar, milyarlar teşkîl eden ecrâmdan bir adedi, bir aded-i nâçîzi olan arzın ancak sathının beş on noktasında karınca izi mesâbesinde arz-ı vücûd eden o âsâr-ı medeniyyeye nazarınız saplanıp kalmasın! 

    Bir zerre demekse şu semâvâta göre arz

    Nispetle beşer etmelidir kendini yok farz

    Miskîn insân, başının içine Allah’ın nasıl koyduğunu henüz anlamadığı aklı ile bulduğu şimendiferlerini, otomobillerini, tayyârelerini bin misli sürate iblâğ etse yine yerinde saymak derecesinde kalan bu gibi vesâit-i nâkilesine mağrûr olup da kâinât kâfile-i seyyâresiyle yarışmak hevesine mi düşecek? “اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصٖيمٌ مُبٖينٌ”. En küçük bir balık yaratmak, en büyük bir …? yapmaktan ve en âdî bir sinek halk etmek, en mükemmel zeplin îcât eylemekten daha sanatlı olduğunu unutmasın. “اِنَّ الَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ”.

    Sonra bir pirenin bir fil üzerine yapışmakla fili yenmesi kabîlinden dersek aradaki farkı tamâmen göstermiş olamayacağımız sûrette, beşer, âsâr-ı mevcûdiyetiyle tutunmak istediği kürede ne kadar alâka peydâ edebilmiştir. Cürmü nedir, bedeni nedir, hayâtı nedir, ve nasıl bir pamuk ipliğine bağlıdır? Kâinâta tevcîh edilen umûmî bir nazar, en azîm, en müteazzım bir âdeme, en küçük bir mikrop kadar mevcûdiyet hissesi ayırmaz, en şevketli bir hükûmete bir santimetre ve murabbaı yer vermez. Müddeti bir demden, hayâtı bir nefesten ibâret olan insân, henüz hâl-i hayâtında iken bile ale’t-tevâlî yirmi dört saat dünyâ ile alâkasını muhâfaza edemeyerek her gün, servetinden, âsârından, ilminden iktidârından ayrılmak ve saatlerce başka bir âleme teslîm-i nefs eylemek mecbûriyetindedir. “وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتاً”. Şimdiye kadar Avrupa’nın terakkiyât-ı mâddiyyesine bizi teşvîk eden müceddidlerimizin bir kısmı âdeta: “Herifler dünyâlarını mamûr etmişler, bizim buna gücümüz yetmiyor, yanî dünyâmızı mamûr edemiyoruz, bari âhiretimizi harâp edelim.” manâsını andıran bir tarîk-i nâ-hemvâr üzerine bizi teşvîk etmişlerdir.

    Benim fikrime gelince: yine müslümânların, esbâb-ı sefâlet ve inkırâzını tetkîk maksadıyla ve mevzûu mesail-i ictimâiyyeye âit olmak üzere yazmadığım ve belki sırf dînî ve ilmî bir meselenin, münâzırım tarafından kabûl edilen tarîk-i meşrû ve mensûsu dâiresinde mütâlaa yürütmek üzere kaleme aldığım şu eserimin yalnız bir noktasında husûle gelen sevk-i kelâmı tatmîn için şu kadar söylerim ki: Ben, Müslümânların mâddeten ve ahlâken inhitâtını ve belki kısmen iflâsını inkâr edenlerden, ve buna çâre-sâz olacak intibâh ve teceddüd yollarının önüne set çekmek isteyenlerden değilim. Ancak, buna çâre olacak diye açıktan veya gizliden dîn-i İslâmın tahrîp veya tahrîfine lüzûm gösterilirse o zamân ben Müslümânların bu hâl-i sefâlette kalmalarını, haklarında daha hayırlı görürüm. Ve bu sefâleti de yine hiç olmazsa dîn-i İslâmın esâsına sâhip kalmış olmakla beraber ahkâmı ile âmil olmak husûsundaki kusurlarına, gevşekliklerine karşı bir teʾdîb-i ilâhîye haml ederek mütesellî olurum. Ve ben, Müslümânların mesût bir dünyâ yüzüne çıkmasını samîm-i vicdânımla ârzu eylediğim hâlde, dînimizin üzerine basarak erişebileceğimiz yüksek dünyâmıza lanet ederim. Biz o yüksek dünyâya çıktığımız zamân, İslâmiyette dest-i iʿtisâmımızla fark-ı ihtirâmımız da bulunmalıdır. Hem bu sûretle hareket edersek yükseleceğimiz yere çıkarken bizliğimizi de beraber götürmüş olacağımız cihetle muvaffakiyet daha ziyâde katʿîdir. Aksini yaparsak, daha iʿtilâ hareketinde melezleşmiş olan bizler, çıkacağımız noktaya vâsıl olmadan kuvvetimizi zâyi etmiş olacağımız gibi farz-ı muhâl olarak şâhika-i emele yükselmek mümkün olsa bile o yükselenler artık biz değil bizden tenâsüh etmiş başkalarıdır. Bize yabancı olan o mahlûkların dünyâca saâdetlerine çalışmak borcumuz olmadığı gibi âhiretçe mesûliyetlerine iştirâk etmek de hiç işimize gelmez.

    Yine ben, şimdiki ulemâ-ı İslâm mevkiinde bulunanlardan birçoklarının bu ünvân ile münâsebetleri olmadığı ve en muktedirlerinin de ilmen ve fikren ve hissen kifâyetsiz bir derecede bulunduğunu tasdîk ederim. Fakat benim gibi işte o kifâyetsizlerden berî olan Musa Bigiyef Efendi’nin veya başkalarının, vaktiyle ilm-i kelâmı, ilm-i fıkhı vazʿ ve tedvîn eden ulemâ-ı İslâm’ın mevki-i bülendine hakâretler fırlatmaya kalkışmalarını katʿiyyen tecvîz etmem. Onlar, içinde bulundukları asrın ihtiyâcât-ı ilmiyyesine bâliğan-mâ-belağ galebe çaldılar. Onlardaki kudret-i ilmiyyenin, hiss-i vazîfenin onda biri bizde bulunsaydı belki biz de dîn-i İslâm’ın garîp kaldığı bir zamânda bir parça yüzünü güldürebilirdik. Bizim gibi bu dînin ulemâsı ʿidâdında bulunmaya lâyık olmayan zavallıları görüp de, târîh-i İslâmın kılıcı ile nâm bırakan eâzımdan binlerce daha fazla ulemâya malik olduğunu unutmamalı. Ve hele, kifâyetsizliğine, yani noksân-ı ilmine fukdân-ı terbiyesi munzam olmaktan başka bizden farkı olmayan Musa Efendi gibilerin sözlerine bakıp da eslâf-ı ulemâmız hakkında yanlış fikirlere zâhib olmamalı, Allah’tan korkmalı ve ilim ve dîn huzûrunda utanmalıdır. Yeni yetişen Müslümân çocukları, sürü sürü Avrupa ulemâ ve hukemâsının isimlerini, menâkıb-ı şöhretlerini hâfızalarında taşıyorlar. Bu hâl kâfî gelmiyormuş gibi üstelik bir de ulemâ-ı İslâmın, bazı hâtırlarda kalan bekâyâ-yı nâmını kazıyıp çıkarmak için mezemmetlerini, kendilerine âdeta meslek edinenler ve bunu da gûyâ dîn-i İslâma hizmet şeklinde gösterenler bulunuyor!

    أرى هذه الأيام قد صرن كلّها عجائب حتى ليس فيها عجائب

    Hayır, hayır… Eslâf-ı kirâmın hizmetleri, ulüvv-i himmetleri, had nâ-şinâs ahlâfın takdîrine arz ihtiyâç etmek derecesinden müteâlîdir. Lakin Müslümânlar arasında, ulûm-ı İslâmiyye mebâhisinde herkese istediğini söylemek ve belki bu ilimleri okumadan bilmek hakkı verildiği ve yine bu ilimlere mahsûs olmak üzere hatâ ile savâbın farkı aranılmadığı bir zamânda kütüphânelerin elinden gelmez ki sâhiplerinin sükûta mahkûmiyetleri cihetiyle müdâfaadan mahrûm kalmış olan mücelledât-ı ilmiyyeyi çıkarsın da ortaya saçsın!  

    Hicâp etsin tabîat yerde kalmış kâbiliyetten

    Evet, o büyük eslâfın verese-i ulûmu makamında bulunan şimdikiler, acz ve fütûr içinde pûyan ve her türlü levm-i lâime şâyândırlar. Bununla beraber, ilm-i dîne tarîk-i mahsûs kabîlinden intisâb etmeyen veyahut dîni, sırf dünyevî ve ictimâî bir mesele hâlinde tahlîle kalkışan müceddidlerin dîn-i İslâm hakkında zarar ve hasarı işte bu kifâyetsiz ulemâdan fazladır. Bunu târîh-i İslâm gösterecek ve belki âlem-i İslâmın son senelerinde kısmen göstermiştir bile! Çünkü evvelâ, bu müceddidlerin dînimizin hakîkaten dostu veya düşmanı olduklarını tayîn edememekte mazûruz. Bunlar, daha sarîh bir çehre ile karşımıza çıksalar…

     

    Hazırlayan: Ahmet Mücahit Bal

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1335_17/1335_17_431-432/1335_17_431-432_SABRIM.pdf

  • Hayır ve Şer

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: İslâmın Nuru

    Tarih: Aralık 1951

    Hayır ve Şer

    Cenâb-ı Hakk’ın bütün ef’âl-i ilâhiyesi birtakım hikemi ve mesâlihi mütezammındır. Masnûat-ı ilâhiye arasında abes yere yaratılmış bir şey mevcut değildir. Hayır ve şer suretinde tecelli eden her şey Hakk’ındır. Kâffesi Allahu Teâlâ’nın kaza ve kaderine tabi birer hikmet ve maslahatı hâvidir. Çünkü Cenâb-ı Hak, ilim ve hikmetle muttasıf, halikiyetinde müteferrittir.

    Allah Teâlâ Hazretleri bir Hâlik-i Alîm ve Hakîm olduğundan elbette O’nun bilcümle efâl-i ilahiyesi bir nice hikmetleri, maslahatları muhtevidir. Hikem ve mesâlih denilen şeyler nizam-ı aleme, menâfi-i halâika müteallik umûr demektir. Ef’âl-i ilahiyye ise şüphe yok ki bunlardan hâlî değildir. Şu kadar var ki bazı ef’âl-i ilahiyedeki hikem ve mesâlih bize karşı kemal ile münkeşif olmadığından biz bunları lâyık-ı vecihle idrak edemeyiz.

    Beşeriyet için hall-i müşkil şeylerden biri de hayır ve şer meselesidir. Bu mühim mesele öteden beri beşeriyetin zihnini işgal etmiştir. Kâinatta hayır (iyilik) mevcut olduğu gibi şer (kötülük) de mevcuttur. Hayır denilen şeylerin hâliki şüphe yok ki Feyyâz-ı Hakîm Hazretleridir. Ya şer denilen şeyleri halk eden kimdir? Acaba şerri halk etmek Erhamu’r-râhimîn olan Allahu Azimuşşan’a layık mıdır? İşte bu düşünce, muhtelif mezâhib-i diniyye ve mesâlik-i felsefiyenin vücuduna sebep olmuştur.

    Birçok kimseler Cenâb-ı Hakk’ı “Şerrin hâliki değildir” diye tenzihe çalışırken vâdi-i şirke düşmüş; birçok kimseler de bu yüzden ulûhiyeti inkâr edecek kadar bir hamâkate düçar olmuştur. Mâhâza ukûl-i selime erbâbı asla tereddüt etmez ki hayır ve şer suretinde tecelli eden her şey Hakk’tandır; her ikisini de halk eden Vâhid-i Hakîm Hazretleridir.  Eğer alemde zuhur eden bir kısım şerlerin, musibetlerin Hâliki Allah Teâlâ Hazretlerinden başkası olsa idi, Cenâb-ı Allah’ın hâlikiyeti mahdut ve bu fenalıklar kendi iradesinin hilafına vuku bulacağından Zât-ı Rubûbiyeti hâşâ acz ile muttasıf olmak îcâb ederdi. Halbuki Zât-ı Bârî bu gibi nâkisalardan münezzehtir. Mamâfîh şerrin Hakk’tan olması şerrin hak olmasını müstelzim değildir. Cenâb-ı Hakk’ın şerre rızası yoktur. Şerri iktisâb etmek meşru olamaz.

    Cenâb-ı Allah Hakîmdir. Allâmu’l-ğuyûbdur. Şerri bir nice hikmetlere müstenit olduğundan asla kabîh değildir. Fakat âkıbet-i umuru müdrik olmayan biz gafil insanlar için şer denilen şeyleri kesbetmek kabîh ve mesuliyeti müstelzimdir.

    Cenâb-ı Hak li-hikmetin şerri yaratmıştır. Fakat bundan tevekkî edebilmek için insanlara bir kâbiliyet-i fıtriye, bir hassa-i ruhiye de ihsan buyurmuştur. Bir insan hâiz olduğu bu kuvvet ve istidat sayesinde kendisini şerden menetmezse elbet de mesul olur.

    İçinde yaşadığımız bu alem-i beşeriyet, bir dâr-ı imtihandır. İnsan bu alemde iktisâb edeceği kemalat ve nekâise göre diğer bir alemde ya ebediyen saadete nail veya ebedi bir nikbete giriftâr olacaktır. Binaberin bu cihân-ı imtihanda şer namına hiçbir şeyin mevcut olmaması gâye-i hilkatle kâbil-i telif olamaz.

    Şu da kâbil-i inkâr değildir ki bize karşı şer suretinde tezahür eden şeyler alelumum alem-i uzviyete mahsus gibidir. Mesela: Alem-i beşeriyette birtakım muhâl intizâm-ı hâlâta tesadüf olunuyor. Zavallı beşeriyet. Birçok fecialara, kederlere maruz kalıyor. Birçok ihtiyâcât ile pençeleşiyor, daima mücadelât-ı hayâtiyede bulunuyor. Fakat alem-i gayr-i uzvîde şerrin mevcudiyetine kâil olmak pek o kadar doğru olmaz. Kâinat-ı gayr-ı uzviyede pek mükemmel bir ahenk ve intizam meşhut olmaktadır. Bu ahenk ve intizamı hiçbir şey ihlal etmemektedir.

    Bazı erbab-ı dalalet der ki: Alemde bir kısım muzır, faideden hâlî şeyler mevcut bulunmaktadır. Birçok feci hadiseler zuhura gelmektedir. Bunların hiçbirinde bir hikmet görünmüyor. Binaenaleyh alem-i kevn-i fesat -hâşâ- bir Hâlik-i Hakîm’in eser-i kudreti değildir. 

    Ne batıl itikat! Gafiller bilmiyorlar ki ukûl-i beşeriyet her şeyin, her hadisenin künhünü, hikmetini tamam ile idrak etmek kabiliyetinden mahrumdur. Kâinatta mütevelli olan milyonlarca hikem ve mesalihin bedâi’ ve mehâsinin vücudunu görmeyip de nekâisten addettikleri bazı şeylerin mevcudiyetini, inkâr-ı hâlika delil ittihaz etmeleri ne kadar acınacak bir haldir. 

    Bir zamanlar faideden hâli zannedilen birtakım mevâddın bilahare fünûnun terakkiyatı sayesinde pek büyük faideleri, hassaları hâiz bulunduğu keşfedilmemiş midir? Acaba gördüğümüz noksanların mâverasında bir gaye-i kemal yok mudur? Ne için bu ciheti mülahaza etmiyoruz? Bu cihan-ı beşeriyet kemali ancak şu gördüğümüz vecihle bir mecmua-i hayır ve şer olması halidir. 

    Bazı mevâdd-ı semmiyenin sair ecza-i tıbbiye ile imtizacından pek nafi’ muâlecât vücuda geldiği gibi şer suretinde görülen bazı şuûnun vücudu ile de diğer şuûnât ile bir kül teşkil ederek kim bilir ne kadar mesalih-i kevniyenin tecellisine hadim bulunmaktadır. Mamafih eşyanın mahiyeti ezdadın vücudu ile münkeşif olur. Birtakım emrâz ve ektârın vücududur ki bize sıhhat ve saadetin kıymetini anlatıyor. Bir kısım mesâlib ve mezâhimin vücududur ki beşeriyetin incilâ-i fikrine, i’tilâ-i şanına sebep oluyor. Birtakım şerlerin vücududur ki beşeriyet bunlardan masun olup hayra nail olmak için Hâlik-i Azimuşşan’a iltica ediyor, havf ile reca beyninde bulunuyor, bu suretle de rubûbiyet ve ubudiyet âsârı tezâhür etmiş oluyor. 

    Birçok şeyler de vardır ki biz bunların esrar ve ledünniyâtına infâz-ı nazar edemediğimiz cihetle bunları şer telakki ederiz. Halbuki bunların neticesinde bir nice hafi hikmetler, azim faideler tezahür ederek kemâlât-ı ilahiyeye delil olur.

    Hele hoşumuza gitmeyen, şer suretinde nümâyân olan birtakım şeylerin esbâb-ı evveliyesini neden düşünmüyoruz? Birçok hayati, içtimai, nakîseler vardır ki bunların vücuduna, insanların kendileri bilerek-bilmeyerek sebebiyet vermişlerdir. Artık biz kendi irade ve ihtiyarımızı sû-i isti’mal edip de kâinattaki kavânîn-i ilahiyeye muhalif hareket ederek kendi elimizle ihzâr ettiğimiz fenalıklardan dolayı azametgâh-ı ilahiyeye karşı nasıl zebandirazlık edebiliriz? 

    Link : https://katalog.idp.org.tr/pdf/2069/3856

  • Dînin Fevâid-i Medeniyye ve İctimâiyyesi

    Dînin Fevâid-i Medeniyye ve İctimâiyyesi

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebîlürreşâd

    Tarih: 25 Safer 1338

        Netîce-i tahlîlde bu mürekkebâtın esâsı nasıl anâsıra müntehî oluyorsa, heyet-i ictimâiyye ve medeniyet-i sahîhanın esâsları, temelleri de dîne, enbiyânın şerîatlerine müntehî olduğu görülüyor.

    Evet, bir hakîkat olmak üzere diyebiliriz ki: İnsânlar, vahdet-i ictimâiyyenin esâsını, düşünmenin tarîklerini kütüb-i semâviyyeden öğrenmişler, sonra düşünmelerini tevsî ede ede bugünkü terakkiyâta vâsıl olmuşlardır. Esâsen târîh-i edyân da gösteriyor ki: Edyân-ı münezzele ve kütüb-i semâviyyenin en mühim evsâf-ı mümeyyizesi, gösterdikleri yolu takip eden akvâmda ilmî ve kânûnî vahdet-i ictimâiyye, bir râbıta-i siyâsiyye, kendisine mahsûs bir medeniyet-i sahîha tevlîd etmiştir. Misâl olmak üzere bugün birer kitâb-ı mukaddese müstenid bulunan edyân-ı semâviyyeden şerîat-ı Mûseviyye ile şerîat-i Muhammediyye’yi nazar-ı dikkate alırsak görürüz ki bu dînlerde üssü’l-esâs olan tevhîd-i ilâhî, çok geçmeden -tekâmül-i millî ve ırkîleri pek dûn olan- birtakım ümmetler arasında bir vahdet-i ictimâiyye tesîs ederek onları dîn üzerine müesses ve dîn ile kâim bir heyet hâline getirmiş; hukûk ve vezâif-i mütekâbile ile yekdîğerine rabt eylemiştir. Mamâfîh, edyân-ı münezzele insânlar arasında bir vahdet-i ictimâiyye husûle getirmekle kalmayarak aynı zamanda sahîh bir medeniyetin de vâlidi olmuştur. Târîh nazarında medeniyetlerin dînlere nispet olunmasından da anlıyoruz ki: Medeniyetin menşeʾ ve vâlidi edyândır. Medeniyet, dînlerin zâde-i kemâlâtıdır.

      Gustave Le Bon’un şu ifâdeleri bile -hangi maksada göre söylenirse söylensin- bizim müddeâmızın sıdkına açık bir delîl teşkîl etmektedir: “Edyân vesme-i zevâl-i nâ-pezîrîni medeniyetin kâffe-i anâsırı üzerine vurduğu, insânların ekseriyet-i azîmesini kavânîn-i mahsûsasına tâbi tutmakta devam ettiği hâlde fikir ve nazar netîcesi olan mesâlik-i felsefiyyenin hayât-ı akvâm üzerinde gâyet az bir tesîri görülmüş, bu mesâlikin kâffesi müddet-i kalîle zarfında mahv ve nâbûd olmuştur. En şedîdü’ş-şekîme devletlerin teşekkülü, medeniyetin hazîne-i müşterekesi hâlinde olan bedâyi-i edebiyye ve fenniyyenin zuhûru hep edyânın netîce-i tesîr-i iʿcâz-nümâsıdır.”

    Demek ki dînin en büyük bir mebdeʾ, en feyyâz bir kudret-i maneviyye olduğu meselesinde kimsenin şüphesi kalmıyor.

    Edyânın cemiyet ve medeniyet üzerindeki gayr-ı kâbil-i inkâr olan şu tesîr-i mühimmini şüphe yok ki, telkîn etmiş olduğu mebâdi-i itikâdiyye ve desâtîr-i ahlâkiyyede aramak îcâb eder. Evet, dîn, insânlara öyle itikâdlar telkîn etmiş ki onların her birisi insânlar arasında ictimâî bir heyetin teşekkül ve devamı, insânî bir medeniyetin zuhûr ve terakkîsi için en büyük âmil olmuştur. Evet dîn, gerek efrâd ve gerek cemʿiyyât-ı beşeriyyeyi hüsn-i sûretle idâre edip insâniyetin terakkîsini kâfil olabilecek mebâdi-i ahlâkiyyeyi katiyyet ve sarâhatle tayîn eylediği için her dîn bir nev medeniyetin zuhûru için bir neyyir-i feyz olmuştur. Burada misâl olmak üzere dînin telkîn etmiş olduğu mebâdîden yalnız üç tanesini mevzûbahis etmek istiyorum, ki şunlardır: 1- Şeref-i âdemiyyet, 2- Şeref-i dîn ve millet, 3- Hayât-ı uhrevîyye ve saâdet-i ebediyye.

    Gayr-ı kâbil-i inkâr bir hakîkattir ki: İnsânı en yüksek, en şerefli bir mertebeye isʿâd eden “edyân-ı semâviyye”dir. Edyânın insâna bahş eylediği ulvî mertebeyi hiçbir meslek vermemiştir. Edyân-ı semâviyye insânı en mükerrem bir mevkiye, en yüksek bir mertebeye isʿâd etmiş, insânın mâddeten pek zayıf olmakla beraber bütün mahlûkâttan fazla bir şeref ve meziyet sâhibi olduğunu bildirmiş, fıtraten mâlik olduğu kuvâ ve melekât itibârıyla nâmütenâhî bir terakkîye nâmzet bulunduğunu ve binâenaleyh bütün mevcûdâtı kendisine râm etmek kudret ve istidâdında halk olunduğunu katʿî bir lisân ile anlatmıştır.

    Böyle bir itikâdın insânı nerelere kadar sevk edeceğini düşünmeye bile lüzûm yoktur, zannediyorum. Böyle bir îmân taşıyan insân, şüphe yok ki, bunun ilhâm eylediği terakkiyâta vâsıl olabilmek için, yorulmak bilmez bir saʿy-i mütemâdî ile, cihet-i temâyüzü olan istidâd ve kâbiliyeti inkişâf ettirmeye çalışacak, vâsıl olduğu terakkiyât ne kadar yüksek olsa, ondan daha yükseklerine çıkmak ümniyesiyle, orada tevakkuf etmeyerek yine çalışacaktır.

    Aynı zamanda bu îmân ve itikâd, insânın behîmî hasletlerden tevakkî, hayvânî sıfatlara yaklaşmaktan ictinâb etmesini de istilzâm eder. Çünkü hâiz olduğu şeref ve rüçhân onlarla ittisâfına bir mâni-i kavi teşkîl eder. Binâenaleyh itikâd bir insânda kuvvetli olursa, behîmî olan sıfatlarla ittisâftan o derece nefret eder; bu nefret ne kadar şiddetli olursa, rûh-i beşer o nispette teâlî eder. İnsân rûhen yükselerek en ulvî, en nezîh bir mertebeye çıktıkça medeniyet-i hakîkiyyeyi tamâmen idrâk eder; yaşamasında, muâmelâtında adâlet, muhabbet, teâvün, istikâmet gibi kavânîn-i medeniyye ve ahlâkiyyeyi kendisi için düstûr-ı hareket ittihâz eder ki insânların dünyâda vâsıl olabilecekleri saâdetin müntehâsı, felâsife ve hükemânın ârzû-yı yegânesi de bu noktaya vâsıl olabilmekten ibârettir.

    Şimdi bir de ikinci itikâdı tedkîk edelim:

    Edyân-ı semâviyye insânlara bir de şeref-i dîn ve millet itikâdını telkîn ediyor. Bu telkîn-i dînî eseri olarak kendi dîninin ve o dîn ile mütedeyyin olan akvâmın milel-i sâireden ziyâde bu şerefi hâiz olduğuna daha doğrusu şeref ve meziyet nâmına ne varsa hepsinin yalnız kendi milletine âit bulunduğuna kâni bulunan bir kimse şüphe yok ki, evsâf-ı fâzıla ve mefâhir-i milliyyede milel-i sâire ile şeref ve teâlî müsâbakalarına kıyâm eder. En ulvî evsâfı, en yüksek ahlâkı, mezâyâ-yı insâniyye ve ictimâiyyeyi kendi milletinde görmek için hep birden imkânın müsâadesi nispetinde çalışırlar. Aynı zamanda milletlerin de vücûdunu kabûl ettikleri şeref ve haysiyeti ihlâl edecek bir denâeti kendileri irtikâp etmekten ihtirâz ettikleri gibi, gerek şahıslarına ve gerek kalplerine karşı hâriçten gelecek bir zillet ve hakâret, bir zulüm ve teaddî vukûuna da hiçbir zaman razı olamazlar. Böyle bir zilleti mensûp oldukları dîn ve milletin hâiz olduğu şeref ve meziyetle gayr-ı mütenâsip bulurlar. Dîn ve milleti hakkında böyle bir îmân ve itikâda sâhip olanlar, başka milletlerde gördükleri meâlî ve mefâhirin daha aʿlâ ve daha mükemmelini kendi milletlerinde görmedikçe dilhûn olurlar; hiç râhat edemezler. Çünkü şeref-i insânîden madûd olan her gûnâ ulvî saâdeti, meziyeti başkalarından ziyâde kendi milletlerine lâyık görürler; ve görmeye bütün kuvvetlerini sarf ederler. Şüphe yok ki böyle bir îmân ve itikâd, ulûm ve fünûnun, sanâyi ve bedâyiin tevessüʿ ve intişârı, milliyet ve medeniyetin tahkîm ve takviyesi için en büyük bir âmil, en kuvvetli bir müessirdir.

    Mensûp olduğu dîn ve millet hakkında bu derece bir îmân-ı yakînîye sâhip olanlar, milletini dehrin mesâibi altında zelîl ve makhûr, yahut mezâyâ-yı terakkî ve temeddünden mehcûr bir hâl-i felâkette görür ise artık onun hamiyet damarları kabarır; kalbine sükûn ve râhat gelmez; bir lahza bile sükûn ve râhat içinde karâr kılamaz. Bütün hayâtını vücûd-ı millete ârız olan o maraz-ı müthişin tedâvîsine hasreder; netîcede ya marazı keşfederek tedâvîsine zaferyâb olur; yahut o yolda ölür gider.

    Görülüyor ki: Bu itikâd, medeniyetin müntehâsına vâsıl olmak için milletleri müsâbakaya sevk edecek; onları en büyük, en ulvî makamlara îsâl edecek en kuvvetli şevk ve âmil olmak mâhiyetindedir. Artık bu itikâttan mahrûm olan bir milletin düşeceği hazîz mezellet ve meskenet nazar-ı dikkate alınsın!

    Şimdi bir de üçüncü itikâdın hayât-ı cemiyet üzerindeki tesîr-i mühimmini düşünelim:

    Edyân-ı semâviyye beşeriyet için nâmütenâhî bir istikbâlde ebedî bir hayât ve saâdet vaat ediyor; ve bu dünyânın o saâdet-i ebediyyeyi kazanmak için bir sâha-i faâliyet olduğunu söylüyor.

    Şimdi hayât-ı beşeriyyenin, herkesçe malûm ve muhakkak olan şu mütenâhî ve âdetâ rüyâ gibi olan, kısa bir müddetten ibâret olmayıp insânlar için ebedî bir saâdet, nâmütenâhî bir hayât bulunduğu, ve buna nâil olmak da burada iken kemâlât-ı ilmiyye ve fezâil-i ahlâkiyye tahsîl etmekle bu itikâdın gösterdiği yolu tutarak hiç durmaksızın ahlâkını tehzîb ve rezâletin tevlîd edeceği fenâlıktan nefsini tathîre çalışır.

    Böyle bir îmân ve itikâda sâhip olan insân, her husûsta istikâmetten ayrılmaz: Para kazanmak, zengin olmak isterse tarîk-i hayâtına sülûk etmez; hîle ve yalandan, irtikâp ve ihtikârdan çekinir; hudʿa ve temellüke tenezzül etmez; kazancını meşrû usûllerde arar. Kendi hakkını bilir; âharın hukûkunu gözetir. Çünkü vazîfesini hakkıyla îfâ edenlerin ebedî bir hayât ve saâdete kavuşacaklarına yakînî bir îmân ve itikâdı var; bir mükâfât ve mücâzât gününün vücûdunu, bir mahkeme-i kübrâ huzûrunda bulunulacağını muteriftir.

    Binâenaleyh meârif-i hakka, ahlâk-ı fâzıla üzerine müesses hakîkî ve insânî, sâbit bir medeniyete doğru gitmeye insânı irşâd eden en büyük mürşid ancak bu itikâttır. Herkes hakkını bilmek ve kendi uhdesinde olan hukûk-ı gayrı gözetmek esâsına müstenit bulunan heyet-i ictimâiyyenin devâm ve bekâsı da bu itikâdın kuvvetli bir sûrette vücûduna mütevakkıftır. Çünkü fikr-i mesûliyet olmadıkça hukûk ve vazîfeye riâyet pek de mümkün değildir. Şu hâlde pek haklı olarak iddiâ  edebiliriz ki: Zamân ve vazîfe demek olan fikr-i mesûliyetin istikbâl-i nâmütenâhîye doğru inkişâfı ve idâmesi olmak üzere İslamiyette en mühim bir âmil olan fikr-i âhiret, beşeriyetin muhâfaza-i mevcûdiyeti noktasından pek esâslı, pek tabîî bir fikr-i ulvîdir. Bu fikri tevhîn etmek değil, daha müstemir müeyyidât ile takviye etmek elzemdir.

    Âhiret ve mesûliyet fikri dûçâr-ı halel olan kimseler, menfaat ve aʿrâz-ı şahsiyyeye prestij itibâriyle âlemde en muzır bir unsur olacakları şüphesizdir. O gibi kimseler nazarında hubb-ı nev, hubb-ı vatan, menfaat-i âmme, târîh korkusu denilen şeyler gâyet gülünç şeylerden; fazîlet, insân aldatmadan; hayâ, zaaf-ı aʿsâbdan ibâret kalır. Gulüvv-i dîne sapan târik-i dünyâlar nasıl atâlet-i ictimâiyyeye düşüp mahvoluyorsa, aksi de mühlik bir teşettüt-i ictimâî husûle getirir. İşte bunun içindir ki: Fikr-i âhiret, fikr-i mesûliyet gerek bir cemiyetin devâm ve bekâsı, gerek sahîh ve insânî bir medeniyetin husûle gelebilmesi için en mühim bir âmildir. Bunu telkîn ve teyîd eden ise ancak dîndir. Bunun içindir ki cemiyet ve medeniyetin devâm ve bekâsı dîn fikrinin daha kuvvetli bir şekilde idâme edilmesine mütevakkıftır.


    Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1335_18/1335_18_449/1335_18_449_HAMDIAA.pdf