Yazar: halidcelik2383

  • Kadir Gecesi – Hikmet Gonceleri

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: İslâm

    Tarih: Haziran 1961

      

    اِلْتَمِسُوا لَيْلَةَ الْقَدْرِ لَيْلَةَ سَبْعٍ وَعِشْرِينَ

     

    Kadir Gecesi’ni, Ramazan-ı Şerîf’in yirmi yedinci gecesinde arayınız.

     

    İzah: Mübarek Kadir Gecesi, en kuvvetli bulunan rivayetlere göre Ramazan-ı Şerîf’in yirmi yedinci gecesine müsadiftir. Bunun kat’î surette bildirilmesi, bu gecenin füyûzâtına nâiliyet için Ramazan-ı Şerîf’in her gecesinde müteyakkız bulunmak, bunları elden geldiği kadar ibadet ve taatle geçirmek hikmetine mübtenidir.

     

    Kadir gecesi, pek kutsi bir zamandır. Çünkü bu gecede Kur’an-ı Azîmuşşân taraf-ı ilâhîden sema-yı dünyaya indirilmiştir. Veya bu geceden itibaren Resulü Ekrem’e âyet âyet, sûre sûre indirilerek yirmi üç senede hitama ermiştir. Kadir gecesinde birçok melekler yer yüzüne inerler, bu gecenin füyûzâtından müstefîd olurlar, Müslümanlara selâm verirler, onları tebrik ederler, Müslümanların hallerine, ibadetlerine muttali olurlar.

     

    Binaenaleyh Leyle-i Kadir’in şerefi pek büyüktür. Bu mübarek gecede yapılacak ibadetlerin sevabı pek çoktur. Artık bu geceye nâiliyet büyük bir nimettir. Bu ulvi geceyi gafletle, ma’siyyetle geçirmekten son derece sakınmalıdır.

     

    Rivayet olunuyor ki: Kadir gecesinde bütün müminler hakkında mağfiret-i ilâhiyye tecelli eder, yalnız şu dört sınıf halk bu geceden müstefit olmazlar: 


    Birinci sınıf, içkiye müptelâ olanlardır. Malûm olduğu üzere İslam dini müskiratın zararlarını, bildirerek Müslümanları bin üç yüz şu kadar seneden beri bu kötü alışkanlıktan menetmekte bulunmuştur. Cemiyetimizin felah ve salahı bundan kaçınmakla kaimdir.

     

    Ne kadar teessüfe şayandır ki, mukaddes dinimiz, mahza bizim felah ve necatımız için bizleri şiddetle müskirattan menedip dururken Müslümanlar arasında halâ işrete müptelâ olanlar bulunuyor. Bu yüzden nice servetler, sıhhatler heder oluyor, nice aileler mağdur, perişan bir halde kalıyor. Din-i İslam’da her sarhoşluk veren şey hamrdır, şaraptır. Binaenaleyh bunların hepsi de haramdır. Artık bu muzır itiyadı bir gün evvel terk etmelidir.

     

    İkinci sınıf: Anaya, babaya asi olanlardır. Malumdur ki, ebeveynin hakları pek büyüktür. Hayatımıza vesile olan onlardır. Bizleri en zayıf, en ziyade yardıma muhtaç zamanımızda besleyen, koruyan onlardır. Artık nasıl olurda şimdi biz onlara haksız yere muhalefet eder, onların hatırlarını kıracak tarzda hareket ederiz. Hayfa ki zamanımızda umumî ahlâk bozulmuş, aile hayatı intizamını kaybetmiş; analarının, babalarının haklarına riayet edenler azalmıştır. Bir zatın dediği gibi :

     

    Duhterân raheme bâ ceng-ü cedel bâ mâder

    Püserânzâ heme bedhâh-ı peder mî bînem

     

    Evet. Zamanımızda bütün kızlar valideleriyle cengü cidal edip duruyorlar. Erkek çocukları da umumen babaları hakkında bedhah bir halde gördüm.

     

    İşte böyle bir hal pek fenadır, ahlâka muhaliftir. Muaşeret usulüne aykırıdır. İslam terbiyesine münafidir, Binaenaleyh böyle bir hareketten son derece sakınmalıdır.

     

    Üçüncü sınıf Kat-ı rahim edenlerdir. Yani; akrabanın hukukuna riayet etmeyen, onları arayıp sormayan kimselerdir. İnsanlar cemiyet halinde yaşarlar, aralarında teavün ve tenâsur cereyan eder. Bir içtimaî heyetin en evvel teşekkül eden kısmı ise aileden, akrabadan ibarettir. Bunların aralarında muhabbet ve müveddet bulunmazsa, bunların aralarında müzaheret ve muavenet asârı görülmezse artık birbirine bigâne olan sair efrat arasında bu gibi insanî, ahlâkî vazifelerden nasıl eser görülebilir? Ne yazık ki zamanımızda birçok kimseler bu karabet hukukuna lâyık-ı veçhile riayet etmiyorlar kariplerinin meserretlerine, kederlerine ortak olmuyorlar, birbirlerini arayıp sormuyorlar, yalnız kendi şahsî menfaatlerine, kendi zevk ve safalarına bakıyorlar. Bütün bu haller, İslamiyet’in telkin ettiği yüksek duygulardan mahrumiyetin neticesidir.

     

    Dördüncü sınıf: Din kardeşleriyle üç günden ziyade dargın olup görüşmeyenlerdir. Malûm olduğu üzere Müslümanların arasında zevali gayr-ı kabil bir din kardeşliği vardır. Bütün Müslümanlar birbirini sevmek ve birbirleri ile güzel görüşmek ile memurdurlar. İnsan, beşeriyet hissi ile din kardeşinden bir fena muameleye maruz kalabilir. Fakat bu hâl onun kalbinde buğz ve düşmanlık hissi bırakmamalıdır. Bu yüzden aradaki muhabbet ve müveddet kesilmemelidir. Böyle bir hâl vukuunda af ve ihsan ile mukabelede bulunmalıdır. Asıl insaniyet bu şekilde tecelli eder. Asıl İslam terbiyesi bu suretle tezahür eyler. İslam cemiyetinin birliği, saadeti, büyük bir kuvvet ve sükûna nâiliyeti ancak bu suretle temin olunabilir.

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – II

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad 

    Tarih : Cemaziyelevvel 1376 (Aralık 1956)

    Yazı sahibi diyor ki:

    “Cevapta her insanın ruhu bedenden evvel yaratılmıştır” deniliyor. Bu nazariye ruhun kadîm olduğuna kâil olan Eflatun’un mezhebidir. İslam akidesi ise Allah’tan başka kadîm tanımaz. Ruhun bedenden evvel yaratılışı ile kadim olması arasındaki münasebeti arz edeyim:

    “Ruh bedenden evvel mevcut olunca mücerret olur. Zaman ise, gayr-ı karri’z-zât bir kemm-i muttasıl olup bütün cüzleri yani, ânât-ı müsavidir. Cüzler müsâvî olunca bir saniye evvel mevcut olmakla bir milyon sene evvel mevcut olmak arasında fark olmaz. Çünkü müsâvî bir cüzün âhar müsâvî cüz üzerine tercih sebebi yoktur. Bu sebepledir ki hukemâ mücerredâtın kıdemine kâildirler. 

    Buna karşı cevapta:  Müreccih fail-i muhtâr olan Cenâb-ı Hakk’tır denilecek olursa kabul ederim. Fakat Kur’an’da buna dair ne bir sarahat, ne de bir işaret yoktur. Resulü Ekrem (sav) Efendimizin “Âdem halk olmadan ben vardım” şeklindeki kelamı sahih ise (Çünkü Buhârî ve Müslim’de yoktur) ilm-i ilâhide mevcûdiyetiyle tevil olunur. 

     


     

    Biz de deriz ki:

    Evvela: Zaman hakkındaki bu ifade ilm-i kelâm bakımından doğru değildir. Zamanın öyle bir kemm-i muttasıl olduğuna bir kısım feylosoflar kâil olmuşlardır. Mütekellimlere göre ise zaman bir emr-i itibaridir. Kendisi bir malum mütereddittir ki onunla meçhul müphem diğer bir müteceddit taayyun eder. Bir şahsın güneş doğduğu zamanda geldiğini tayin gibi. 

    Sâniyen: Bizim bu husustaki cevabımız sarihtir. Buna karşı öyle bir mütalaaya pek ihtiyaç olmasa gerektir. Mademki ‘’Her insanın ruhu bedeninden evvel yaratılmıştır.’’ demiş bulunuyoruz, o halde ruhların hâdis olup kadîm bulunmadığını tasrih etmiş oluyoruz. Bir şey hem yaratılsın hem de kadîm olsun, o olamaz. Yaratılan şey, yok iken var edilen şey demektir. Yok iken bilahare var edilen bir şey ise kadîm olur mu?  

    Hukemâdan bir kısmı mücerredâtın kadîm olduğuna kâil olabilir. Fakat biz Müslümanlar Allah Teâlâ’dan başka kadîm bulunmadığını yakînen biliriz. Ruhlarımızın sonradan yaratılmış olduğunu itiraf ediyoruz. Cenâb-ı Allah kadîm olmamak üzere mücerredât denilen şeyleri yaratmaya kadir değil midir? Amenna kadirdir, o halde ruhların mücerredâttan olduğuna kail olmakta dinen bir mahsur yoktur. Nitekim pek büyük mütefekkir İslam alimlerinden bir nice zâtların buna kail olduklarını yukarıda yazmış bulunuyoruz.  

    Sâlisen: Ruhların cesetlerden bir müddet evvel yaratılmış olduğu sabit olmasa bile bunun imkân-ı vukuunu inkar asla kâbil olamaz. Madem ki ruhlar cesetlerden sonra da duracaktır, birer müstakil varlığa maliktir, o halde cesetlerden bir müddet evvel yaratılmış olmaları neden mümkün olmasın? Bundan dolayı kadîm olmaları neden lazım gelsin. Hz. Âdem bizden binlerce sene evvel yaratılmıştır. Şimdi ona Cenâb-ı Hakk gibi kadim mi? diyeceğiz. Melekler ise Hz. Adem’den de evvel yaratılmışlardır. Onlarda birer nev-i ruhi alidir, ruh-i kutsîdir. Şimdi onları da bu mukaddem yaratıldıklarından dolayı zât-ı bârî gibi haşa kadîm mi tanıyacağız?

    Râbian: Ruhların cesetlerden evvel yaratıldığına dair Kur’an-ı Mübîn’de bir sarahat, bir işaret bulunmadığı takdirde bunu katiyen inkar lazım gelmez. Bir nice hakikatler de vardır ki ehâdis-i şerîfe ile ve sair şer’i deliller ile sabit bulunmuştur. 

    Mamafih Kur’an ı Kerim’de ruhların daha evvel yaratılmış olduğuna bazı işaretler vardır. Bunları müfessirler göstermektedirler. Allah Teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselamın cesedini yarattıktan sonra ona ruh nefh buyurduğunu bildiriyor. Demek ki ruh başka ceset de başkadır, nefh-i ruh ise ruhun cesede taallukunu gösterir. Ve ruhun cesetten evvel mevcut olduğuna da işareti haiz bulunur. Yoksa ceset ile beraber yaratılmış olduğunu göstermez.  

    ‘’E lestü bi-rabbiküm‘’ emri de bazı müfessirlerin tercihlerine göre yine vaktiyle ruhlara ait bulunmuştur. Hatta Fahr-ı Râzî diyor ki bu ayetle üçüncü bir kavil daha vardır ki o da ervâh-ı beşeriyenin bedenlerden evvel mevcut olmasıdır. Çünkü Hakk Teâlâ’nın vücudunu, rububiyetini ikrar etmeleri, onların ferasetleri, hakikatleri levazımındadır. (Tefsir-i Kebir) 

    Filhakika ruhlar bedenlerden evvel mevcut olmasa idiler böyle bir ikrarda nasıl bulunabilirlerdi? Vakıa bunu temsîlât kabilinden sayanlar vardır. Fakat bunlar aynı zamanda bunun bir hakikat olabilmesini de mu’terif bulunmaktadırlar. Zaten bir şey Kudretullaha nazaran kâbil ve sarahaten mezkûr olunca onu temsil kabilinden saymak zaittir. 

    Hâmisen: Bir kısım ehâdis-i şerîfede ruhların cesetlerden mukaddem olduğunu haber vermektedir. Bunlar haddizatında mütevatir olmasalar da müteaddit oldukları için birbirini teyit etmektedir. Ve kendilerini tasdik etmek dinen, ilmen bir mahzuru muhtevi bulunmamaktadır. Ezcümle bir hadis-i şerîfte “Allah Teâlâ’nın ruhları cesetlerden iki bin yıl evvel yaratmış olduğu” beyan buyurulmuştur. 

    Diğer bir hadis-i şerîfte de “Ruhların birer toplanmış zümreler” olduğu bildirilmiştir. Bu hadis-i şerîfi İmam Buhârî ile İmam Müslim, Hazreti Aişe validemizden bi’l-vâsıta nakletmiş ve bununla ruhların bedenlerden mukaddem yaratılmış olduğuna istidlal olunmuştur. 

    Diğer bir hadis-i nebevide de “Ben Peygamberlerin hilkaten evveliyim” buyurulmuştur. Bu da Peygamber Efendimizin mübarek ruhunun diğer ruhlardan evvel yaratılmış olduğunu göstermektedir. Çünkü cism-i saadetlerinin diğer bütün peygamberlerden sonra yaratılmış olduğu malumdur. 

    “Bu hadis sahih ise ilm-i ilâhîde mevcudiyeti ile tevil olunur” denilmesi ise büyük bir zühul eseridir veya maksadı ifade etmeyecek bir tarzda yazılmış bulunmaktadır. Çünkü ilm-i ilahide tekaddüm, teehhür mutasavver değildir. Cenabı Hakk’ın ilminde evvela Hazreti Muhammed, sonra da sair peygamberler mi husule gelmiştir? Haşa, biz buna kail olamayız. İlm-i ilâhî ezelidir. Allah Teala bütün mükevvenatı bu ezeli ilmiyle bilmiştir ve bilmektedir. Artık bir şeye ait olan ilmi diğer bir şeye ait olan ilminden mukaddem veya muahhar olamaz. Buna kâil olmak, Cenabı Hakk’a cehalet isnadı kabilindendir. Demek ki bir zamanda bilmediği bir şeyi muahhar bir zamanda bilmiş haşa Şân-ı ilâhîyi böyle bir isnattan tenzih ederiz. 

    Şunu da ilave edelim ki -lehu’l-hamd- müteaddit, makbul hadis kitaplarımız vardır. Sahih-i Buhârî ile Sahih-i Müslim de bunlardandır. Artık bir hadis-i şerif Buhârî ile Müslim’de bulunamazsa kıymetini kaybetmiş olmaz. Diğer muteber hadis kitaplarında bulunmuş ve diğer hadisler ile teeyyüt etmiş olabilir. Binaenaleyh bir hadisi şerif hakkında “Çünkü Buhari ve Müslim’de yoktur.” diyerek onu şüpheli göstermek doğru olamaz. Zaten böyle bir iki hadis kitabı bütün ehâdis-i şerîfeyi câmî bulunamaz. 

    Sâdisen: Şunu da arz edelim ki, ruhların cesetlerden mukaddem yaratılmış olduğuna hemen hemen bütün ulema-yı din kâildirler. el-Metâlibü’l-Kudsiyye’de deniliyor ki, ruhların cesetlerden evvel yaratılıp yaratılmadığında ihtilaf vardır. Cumhur-u mütekellimîne göre ruhlar cesetlerden evvel yaratılmıştır. Buna Muhammed b. Nasr el-Mervezî, Ebu Muhammed b. Hazm ve ulemadan daha birçok zatlar kâildirler. Hatta İbn-i Hazm bu hususta “icma” mevcut olduğunu da hikaye etmiştir. 

    Link: https://katalog.idp.org.tr/pdf/5457/9738

  • Şerîatin Maddî ve Manevî Saâdet Sebebi Olduğu, Yüceliği

    Müellif: Miralay Abdülhamid Derviş

    Dergi: Volkan

    Tarih: 30 Safer 1327

    Şerîat, kâinâtın maʿnen ve mâddeten kâffe-i felâh ve saâdetini kâfil bir kânûn-ı metîn-i ilâhîdir.

    Şerîat, Cenâb-ı Hakk’ın emrini tutup nehyinden kaçınmak ve şu iki emrin îfâsıyla iki cihânın saâdetini kazanmak üzere inzâl buyurulan ahkâm-ı münîfe-i Kurʾâniyyedir.

    Şerîat mebde-i hilkatten intihâ-yı âleme kadar ibâdullâhın teʾmîn-i hâl ve istikbâlleri husûsunda taraf-ı ilâhîden mürsel rusül-i kirâm hazerâtı vâsıtasıyla teblîğ buyurulan evâmir-i kudsiyye-i ilâhiyyedir ki cehilden ilme, dalâletten hidâyete vusûle ve sâika-i beşeriyetle maʿrûz bulunduğumuz rûhânî, cismânî azap ve ikaptan tahlîse bir düstûru’n-nûr-ı sübhânîdir.

    Şerîat-i Muhammediyye ki hazret-i Kurʾânın ahkâm-ı mukaddesesidir. Kurʾân-ı Azîmü’ş-şân kütüb-i münzelenin kâffe-i hakâyık ve dakâyıkını hâvî “….َوَلا رَطَبَ” tevcîh-i azîmiyle zâhir ve bâtın bilumûm mevcûdâtın künh ve mâhiyyâtını mübeyyin ve bilcümle ulûm ve fünûnun serâir-i hakîkiyyesini muzhir bir kitâb-ı bî-irtiyâbtır.

    Ukûl-i beşer mütefâvit ve idrâkâti o nispette birbirine muhâlif olduğundan Kurʾân-ı Kerîm’in bihakkın mezâyâsına habîr olmak ancak dâire-i münciyye-i ubûdiyette kalb-i selîm istihzârına mütevakkıftır.

    “…اتقوا فراسة المؤمن” “Müminin ferâsetinden tevakkî edin ki nûr-ı ilâhî ile nazar eder.” hadîs-i şerîfi ile müminin akıl ve ferâsetindeki isâbet ve istikâmet ümmete ne ulvî bir beşâret ne dakîk bir işârettir.

    Nûr-ı ilâhî ile münevver olmayan aklın ukûl-i münevvere ashâbı kadar vâkıf-ı mezâyâ-yı Kurʾâniyye olamayacağından âyât-ı muhkemesindeki evâmir ve müteşâbihesindeki serâir, derece-i ukûle göre zâhir olur. Kâşif-i rumûz-ı Kurʾân ihlâs ve îmandır. Ehl-i inkârı giriftâr-ı hasâr eyler. Emr-i ilâhîye ve sünen-i seniyye-i risâletpenâhîye temessük edenlerin vicdânlarındaki selâmet, fikirlerindeki ferâset, maʿîşetlerindeki bereket mahz-ı feyz-i ihlâs ve ubûdiyettir. Kâffe-i avâlimden müstağnî olan maʿbûd-ı vedûda benî beşer her nefesinde her mültemesinde muhtâc olduğu kadar îfâsı ubûdiyete meʾmûr ve mecbûrdur.

    Bu âlem-i nâ-pâyidârın rüyâ gibi güzerân olan hâli ve hayâline firîfte olup hayât-ı ebediyye ile zevk-i dârü’n-naʿîme dâî olan ubûdiyet ve maʿrifetullâhtan bî-behre olmak kadar bedbahtlık tasavvur olunamaz. “…وَاللهُ يَدْعُوا” istikâmetle îfâ-yı umûra sâî müttakîlerin dünyada en ufak nişâneleri istirâhat-i vicdâniyye, kanâat-i kalbiyye, mesâʿi-i mütevekkilâne gibi evsâf-ı îmaniyyedir ki dünya ve mâ fîhâya mâlik bir münkirin kalbinde müstakarran ictimâʿı gayr-ı kâbildir.

    İrtikâb-ı menhiyyât, mûcib-i mücâzât ve ukûbât olacağına kâil olmayan bir münkirin bile bilâhare hâlet-i zindegânîsinde muâteb olarak dûçâr-ı hizlân olması ednâ teemmül ile bu hakîkatin vuzûhuna burhân ve irşâddır.

    “…نَبِّئْ عِبَاد” “İbâdıma teblîğ buyur ki ben azîmü’ş-şân gafûr ve rahîmim, azâbım da azâb-ı elîmdir.” ferman-ı mennânı ne kadar mûcib-i emn ve meserret, ne kadar câlib-i havf ve haşyettir. “…رأس الحكمة”

    Maksad ne imiş anlayalım dünyadan

    Âzâd olalım safsatadan kavgadan

    Hilkatte eğer olmasa mefhûm denir

    Bir farkı mı var zindelerin mevtâdan

     

    Hazırlayan: Fatih Başar

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D04179/1325_81/1325_81_DERVISA.pdf

  • Ruh Hakkında Bir Mübahese – I

    Müellif : Ömer Nasuhi Bilmen 

    Dergi : Sebilürreşad

    Tarih : Cemaziyelevvel 1376 (Aralık 1956)

    Ruh Hakkında Bir Mübahese – I 

    İslam ilimlerine dâir bir çok kıymetli eserler vücuda getiren, bilhassa Fıkıh hakkında muazzam bir kamus telif eden İstanbul müftüsü efâdıl-ı ulemadan Ömer Nasuhi Efendi hazretleri, bir Amerikan alimi tarafından sorulan dini suallara verdiği ilmi cevapların ruha dair yedinci fıkrası hakkında muhterem okuyucularımızdan Uşak’ta Avukat Hami Sunay tarafından 231’inci nüshamızda bazı mütalaat beyan edilmişti. Muhterem üstad, bu yazıya fıkra fıkra cevap vermişlerdir. Cevap uzun olduğu için bir kaç nüsha devam edecektir. Bu vesileyle Ruh hakkında bir çok faideli malumat verilmiş bulunmaktadır ki kârîlerimizin bunları büyük bir ehemmiyet ve alâka ile takip edecekleri tabiidir.


    Sebilürreşadın 231 sayısındaki ruha dair bir yazıya cevaptır : 

    1

    Yazı sahibi diyor ki : 

      “Sebilürreşadın 228.sayısının ikinci sahifesinde yedinci sualin cevabında : “Ruh bir cism-i latiftir veya bir cevher-i mücerreddir. Her insanın ruhu kendi bedeninden evvel yaratılmıştır” deniliyor. Bu cevap zahiren hoş görünür. Fakat ilm-i kelâm noktasından çok tehlikelidir.”

     

    Biz de deriz ki : 

    Bu cevapta hiçbir tehlike yoktur. Bizim bu suretle cevap vermemiz, kendi kuruntumuz kendi indî mülahazamız eseri değildir. Biz bu cevabı tamamen ilm-i kelâmda tasrih ve tercih edilmiş olan beyanata, ilmi delillere dayanarak yazmış, nakletmiş bulunuyoruz. Nitekim aşağıdaki yazılarımızla bunu ispat edeceğiz. 

     

    2

    Yazı sahibi diyor ki : 

      “Ruh Kur’anda Allah’ın emrinden ibarettir, buyrulduktan sonra bir din âlimi bunu tayinle “cism-i latiftir” diye ihtimal ile de olsa tayin doğru olmaz. Bu sebepledir ki, İmam-ı Âzam Efendimiz “Bilmem” cevabını vermiştir.”

     

     Biz de deriz ki : 

    Kur’an-ı Mübinde: “Ruh Rabbimin emrindedir.” buyurulmuştur. Bunun manası “Ruh Allah’ın emrinden ibarettir” demek değildir. Çünki Emr-i ilâhî başka, o emir ile vücuda gelen şey de başkadır. Ruh, bir mahluktur Allah Teâla’nın emri ise zat-i uluhiyetiyle kaim olduğundan böyle mahlukiyetle muttasıf olamaz. Tefsirlerde buna dair bir çok izahat vardır. Ezcümle deniliyor ki : Bu emirden murat, fiil-i ilâhîdir. Yani : Ruh, Allah teâlanın fiiliyle, yaratmasıyla vücuda gelmiştir. 

    Fahr-i Razi Hazretleri Tefsir-i Kebirinde diyor ki “Emir lafzı bazen fiil manasına gelir. -Kulirruhu min emri rabbî- demek “min fiil-i Rabbî” demektir.” Bu cevap delalet ediyor ki : Müşrikler, Hazret-i Peygambere Ruh kadim midir, hâdis midir? diye sormuşlar, ona cevaben: “Hayır. Ruh hâdistir, ancak Allah Teâla’nın fiiliyle, tekvin ve icadıyla husule gelmiştir” diye cevap verilmiştir.

    Velhasıl: Mademki ruh bir mahluktur, o halde ruh, emr-i ilâhî ile vücuda gelmiş bir hâdisten ibarettir. Bu halde ruh Hâşâ Allah’tan bir cüz değildir. Hâşâ Allah Teâla gibi kadim değildir. Belki Allah’ımızın kudretiyle vücuda gelmiş olan âlemlerden bir cüzdür. 

    Ezcümle Akaid-i Nesefiyye haşiyesinde deniliyor ki : “Allah Teâla’dan başka olan mütecanis mevcudattan her birine Âlem deniliyor. Âlem-i tabiat, âlem-i nefis, âlem-i akil gibi.”

    Binaenaleyh ruhlar da bir âlem demek olduğundan ya cisimdirler ya cevherdirler veya arazdırlar. Ruhun bizzat kaim bir varlığa mali olduğu sabit bulunduğundan ona araz denilemez. O halde ruh, ya cisimdir veya cevherdir. Bu ikiden hâlî olamaz. Fakat bunlardan birini kat’î surette tayin etmek bizim için mümkün değildir. Şu kadar var ki, ruh âlemden bir cüz olduğundan eşyadan madud, bu cihetle mümkün mertebe insanlarca da malum bulunmuş olur. Nitekim ilm-i kelâmda : “Eşyanın hakikatleri sabit, onlara vukuf ise mütehakkiktir.” denilmiştir. Maahâzâ ruhun künhüne, mahiyetine bihakkın vukuf beşeriyet için kâbil değildir, bunu yalnız Cenab-ı Hak bilir” denildiği de malumdur. Fakat bundan maksat, ruhun tamamen künhünü, hakikatini, bütün hasayisini bilmenin zat-ı uluhiyyete mahsus olduğunu beyandır. Yoksa ruhun hiçbir vech ile bilinemeyeceğini beyan değildir. Nitekim bir çok tefsirlerde, ilm-i kelâma ait kitaplarda ruha dair bir hayli malumat vardır. Bu eserlerde ruhların birer cism-i latif veya birer cevher-i mücerret olduğunda kâil olan bir çok zevatın isimleri mukayyet bulunmaktadır. 

    Ezcümle Tefsir-i Kebir’de şöyle yazılıdır “Denilmiştir ki ruhlar nuranî, semavî, latifetü’l-cevher, güneşin ziyası tabiatını haiz ecsamdan ibarettir. Ruh, tehallülü, tebeddülü, teferruku kabul etmez. Bu söz, kavî ve şerif bir mezheptir. Bunda teemmül vaciptir. Çünki bu, ahvali hayat hakkında kütüb-i ilâhiyyede vârid beyanata şiddetle mutabıktır.” Diğer bir kısım zevata göre de ruh, ecsam cinsinden olmayan bir cevherdir. Belki o bir kudsî cevher-i mücerrettir. Bil ki, bir çok ârif, mükaşefe ve müşahede ehli olan zatlar bu kavil üzerine ısrar etmiş, bu mezhebe cezmen kâil olmuşlardır. (Tefsir-i Kebir)

    İmam-ı Âzam hazretlerinin “Bilmiyorum.” dediği kat’iyyen sabit değildir. Fakat sabit olsa da o zatın bilmiyorum demesi, ruha cisim veya cevher ıtlak edilmesinin memnuiyyetine delalet etmez. Bu ifadesi ruhun künhüne, bütün evsafına müttali’ olmadığını bir itiraftan ibaret olabilir. Nitekim birçok müctehidler, bahusus İmam Malik hazretleri kendilerine sorulan bir kısım meseleler hakkında “Lâ Edrî.” buyurmuşlardır. Bu söz, o meselelerin haddi zatinde kabil-i idrak olmadığını göstermez. Öyle olsaydı “Lâ Yüdrâ = Bilinmez” demek lazım gelirdi. Velhasıl, eğer ruhun bilinmesi asla kabil olmasa idi bir çok Eâzım-ı Ümmet ruh hakkında bir çok beyanatta bulunmazlardı, ruhiyat, ilm-u nef nâmiyle bir ilim tedvin edilmiş olmazdı. 

    İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen

     

  • Ramazân Şehr-i Ümmettir 

    Müellif: Mustafa Fevzi

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 29 Şaban 1332

    Kadrini tebcîl eden, ancak bilenlerdir seni

    Merhabâ ey şehr-i ümmet sen safâ geldin bize

    Doldurur nûr-ı hulûlün ehl-i zevkin kalbini

    Derd-i aşkın cilvesâz olmaz münâfık dertsize

    Kuvvetli îman ile tereddütlü nifâkın arasını ayıran hakîkat mîzanlarından biri de ruʾyet-i hilâl-i Ramazândır. O hilâl ki ruʾyetinin neşesiyle kulûb-ı ehl-i îman müstağrak-i lücce-i gufrân ve müstehlek-i cezbe-i rahmân olur. Onun müşâhede-i dîdar-ı nûr-ı enverine müştâk olan zümre-i ârifan, on bir aydan beri samimi ve âşıkâne bir intizâr-ı medîdin netîcesinde safha-i kalplerinde idrâk ettikleri feyz-i lâhûtînin tesiriyledir ki şükrâne-i ubûdiyetlerinin nişâne-i sadâkati olarak salât-ı mağribin edâsını müteâkip o gecenin namaz-ı şâkirâne ve secde-i evvelînini îfâya müsâraat gösterirler (Bundan maksat teravih namazı değildir).

    Allah Allah! Müminler için ne büyük gece, ne sevimli ruʾyet, ne azîm sürûr, ne mukaddes vuslat, ne muazzam ıyd, ne vüsʿatli rahmet, ne şümûllü gufrân, ne cennet-i vicdan. Allâhümme allimnâ hakîkatehû ve zeyyin hakâyikanâ bi-envâr-i meârifihî yâ rahmân.

    Acaba erbâb-ı nifâk için de böyle mi ya? İşte “وَامْتَازُوا اليَوْمَ أَيُّهَا المُجْرِمُونََ” sırrı zuhûr etmiş duruyor. Ramazân-ı mağfiret-nişânı, kemâl-i şevk ve sürûr ile karşılayanlar içinden Ramazân-ı şerîf gecelerine lâyık olmayan ve fakat maatteessüf icrâsı mutâd bulunan sefâhet ve tazyîʿ-i evkât ezvâk-ı mevhûmesinin neşesi ve esbâb-ı sâire-i nefsâniyyesi itibarıyla memnun görünenler istisna edilmek lâzımdır. Şu kadar var ki “لكل امرئ ما نوى” herkesin niyetine göre muvâzene icrâ edilirse mesrûriyetleri ancak Ramazân-ı şerîfin kutsiyet ve ulviyeti nokta-i nazarından olup bazı hevesât-ı nefsâniyyeye de iştirâk edenler derece derece zuafâ-yı müminîn olduklarında şüphe yoktur. Gündüzleri tembellik ve geceleri lağviyât ile vakitlerini hebâ etmek hevesiyle Ramazânı isteyenler sadedimizin hâricidir. “من فرح بحلول رمضان حرّم الله عليه النيران” buyurulması îman billâh ve ihtisâb ilallâh ile şehr-i Ramazânı karşılayanlar hakkındadır. Ve illâ eskiden Ramazânın hulûlüne Karamanlı bakkal Bodos da ferahlanıyor idi فاعتبروا… İşte herkesin nazar-ı dikkatini şu mîzan-ı hakîkate celb etmek istiyoruz, her ne rütbede olursa olsun ve her nerede bulunursa bulunsun erkek ve kadın, genç ve ihtiyar, âlim ve ümmî, zengin ve fakir, mukîm ve müsâfir, kavî ve zayıf. Hatta sinn-i temyîzi idrâk eden sabî ve mürâhık, bütün Müslümanlar ve Müslüman geçinen insanlar bu mîzana kendilerini arz edebilirler. Îmanlarının rütbesi Ramazân-ı şerîfin kutsiyet ve ulviyetine karşı kendilerinde hâsıl olan şevk ve sürûrlarının derecesine göre taayyün eder. Şurasını söyleyelim ki Ramazânın kutsiyetle teşerrüf etmekten hâsıl olan sevinç mutlaka neşe-i îmandır. Fakat şerʿan mükellefiyet yine başkadır. Mesela bir marîz yani hasta -mümin ve mütedeyyin, hâzik ve âdil bir tabîbin emir ve tensîbiyle- orucu yiyebilir ve on sekiz saatten aşağı olmamak şartıyla memleketinden uzağa giden kimse seferberlik müddeti devam ettikçe oruç tutmayabilir lakin müteessiftir yahut bilâhare vakt-i müsâitte kazâsını kasd ve niyet eylemiştir. Bunun ilerisine gitmeyeceğim özr-i şerʿî tahakkuk etmediği halde nakz-ı sıyâm eden zuafâ-yı müminîn derece derece nifâk-ı dînîye yaklaşmış oluyorlar demektir. Bir de Ramazânın hulûlünden memnun olmayanlar vardır -burada gayrımüslimlerden bahsedilmediği tabîîdir- ki bu gayr-ı memnunların en başında sûrette dindaşları olmayan meyhâneciler olmak lazım gelirse -hakîkat böyledir- artık Ramazânın hulûlünü ikrâhla karşılayanların kimlerden mahsûp edilmek lazım geleceğini pek derin düşünmeye lüzum görmüyoruz “يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ” Yâ Rabbi bu dehşetten sana sığınıyoruz.

    Şurasını da unutmayınız ki Ramazân-ı şerîfin şeref ve kutsiyeti hürmetine yalnız sevk-i vicdânîsi semeresi olarak o eyyâm-ı mübârekede meyhânecileri gayr-ı memnun bırakan ihvân-ı dînimizin neşe-i îmandan nasîbedâr olduklarına teşekkür etmelidirler. Keşke bu meyhâne boykotajı her zaman olsa.

    İtikâd ve felsefe-i âcizâneme göre erbâb-ı îmanın mükellef olduğu ve [mü]kemmelîn ve muhakkikîn-i ehl-i irfânın îfâ edegeldiği envâ-ı ibâdât ve tââtin umûmî ahlâk-ı ilâhiyye ve esmâ-yı celîle-i sübhâniyyenin birer mazâhir-i âsârıdır ki her ibadetten bir huluk-ı ilâhî ile tahalluk ve esmâ-yı sübhâniyyeden bir ism-i celîlin terbiyesiyle merbûbiyet hâsıl olur da abdin rabb-i azîmine nispet-i maneviyyesi derecesinde kurbiyet ve marifetin husûlü tahakkuk eder. Cenâb-ı Hakk sıfât-ı subûtiyye ve esmâ-yı celîle-i ilâhiyyesinin mukteziyâtıyla nevʿ-i beşeri alâkadâr buyurmuştur. Esmâ-yı ilâhiyyenin menşei olan sıfâttan yalnız “zâtî” olanlar istisna edilirse sıfât-ı celîle-i mütebâkiyesi âsârının ibâd-ı müminîni üzerinde tecellîsâz olduğunu görmek ister ki bunun faydası yine ibâda âittir. İşte bahsi sadedinde bulunduğumuz oruç, ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk etmek numûnelerinden biri ve belki de birincisidir. Cenâb-ı Hakk’ın zât-ı ulûhiyyetine irfân hâsıl etmek için abdin nefsinde hakîkat-i savmın marifeti tahakkuk etmelidir. Şurası da bilinmek lâzımdır ki “hakîkat-i savm” bir takım zenâdıka ve melâhidenin zuʿm-ı bâtılları ketm gibi ilhâd ve setr-i zendeka esrâr-ı vâhiyesinden ibâret değildir. O gibi türrehât ve tefevvühât-ı sakîme hetk-i nâmus-ı din için kurulmuş birer dâm-ı tezvîrdir fakat onlar da erbâbı nazarında örümcek ağından daha zayıf tuzaklardır.

    Evet savm bir sırdır hem de Allah ile kul arasında büyük bir sırdır. Sâim olan kimse hâl-i sıyâmın esrârını ağyârdan ketm etmelidir. Mesela, sûrette bir nehc-i şerʿî herkes gibi oruçlu olmalı aşağıda zikredeceğimiz hadîs-i şerîfin meâl-i âlîsi vechile sâim bulunmaya cehd ve saʿy etmeli ve “الصوم لي وأنا أجزي به” hadîs-i kudsîsinin sırrına mazhariyetle taraf-ı ulûhiyetten edilecek mükâfâtın semeresini ve vâridât-ı maneviyyenin kalpte hâsıl ettiği vecd ve cezbe-i ilâhiyyeyi idrâk ederek âyîne-i dilde feyz-i savmdan işrâk eden envâr-ı lâhûtiyyenin kuvve-i incizâbiyyesiyle latîfe-i rûhâniyetin âlem-i ulvî-yi melekûtîye müterakkî olmasıyla beraber anbean mürûr eden evkât-ı sıyâmiyyenin hasret ve firkatine cân u dilden ah ve enîn edildiği ve tenhâ tenhâ gözyaşları döküldüğü halde Ramazân-ı şerîf hakkındaki aşkı tezyîd ve telezzüz-i rûhânî-yi savmı dembedem teceddüd etmek ve hakîkaten kendini cennette ve cennâtın tenaʿʿumâtıyla lezzette bulunuyor zannıyla ve o lezzet-i feyzâ-feyz-i rûhânî neşesiyle nice senelerce Ramazân-ı şerîfin temâdîsi temennîsinde bulunmak hâlini ihrâz ettikten ve ahvâl-i mezkûreye kalpte meleke kesbeyledikten sonra ahvâl-i maʿrûzayı yâr ve ağyârdan ketm ile yalnız maksûd-ı bi’z-zât olan Vâcibü’l-vücûd hazretlerinin rızâsını temennî eylemek; işte buna ketm-i esrâr derler, işte böyle oruç esrâr-ı ilâhiyyedendir, işte bu oruç ahlâk-ı sübhâniyyenin âsârındandır. İşte böyle oruçlarla Allah bilinir, Allah bulunur, böyle bir orucu tutabilmek ve böyle zevk-i lâhutîyi vicdânında hissetmek her sâimin kârı değildir. Yalnız vakt-i muayyeninde muftırât-ı selâseden imsâk etmekle esrâr ve ezvâk-ı maʿrûzaya vusûl mümkün olamaz, yalnız ağız bağlamakla olan oruçlar ahlâk-ı beşeriyye üzerinde hiçbir tesir gösteremez. Böyle bir oruç îmana halâvet, dîne kuvvet veremez. Bu gibi oruçlar bizi sıfât-ı hayvâniyyeden kurtaramaz ve rûhâniyet-i insâniyyeyi avâlim-i melekûtiyyeye urûc ettiremez. Binâenaleyh bizim bu oruçlarımız cenâb-ı Hakk’ın zâtına, sıfâtına marifet hâsıl etmek iktizâ eden “تخلّق بأخلاق الله” ı istihsâle medâr olamazsa da hiç olmazsa sûretin muhâfazasıyla teallüm-i diyânet manevrasını icrâ edilmekle kışırdan lübbe intikâl etmek mesleğinin başlangıcında bulunulmuş olmakla nifâk-ı dînî seyyie-i müdhişesinden kurtulunmuş olur.

    “ليس الصيام من الأكل والشرب إنّما الصيام من اللغو والرفث…الخ” hadîs-i şerîfinde yemek ve içmekten kesilmek oruç değildir. Oruç ancak mâlâyani ve fuhşiyyât-ı lisâniyye ve tefevvühât-ı şenîadan ve tâife-i nisâya lisan veya el veya gözleriyle bî-edebâne tabirat ve işârât ve gamz kabîlinden zikri müstakbeh olan ve fezâhat manâsını mutezammın bulunan “kâmûsun rafes hakkındaki beyânâtından hülâsa olarak yazılan” ahvâlden ve nefs-i emmârenin hevâsından perhîzkâr olmakladır. Sen oruçlu olduğun zaman şayet birisi sana sebb eder, fena söz söylerse veya dinde cehâleti hasebiyle senin aleyhinde muâmele-i kerîhede bulunursa sen kendi nefsine hitaben de ki: Ben oruçluyum. Binâenaleyh fena söz söylememeye ve kimseye taarruzda bulunmamaya niyet etmişim demektir. Yani şu hali der-hâtır ederek muâmele-i bi’l-misilden vazgeç ve sabır ve kavl-i leyyin ile izhâr-ı hilm et demek olan fermân-ı peygamberî vechile muftırât-ı selâse ile beraber “lağv ve rafes”ten de imsâk edilmek sûretiyle tutulan böyle oruçtan ancak oruç manası çıkar ki bu umûm-ı ümmetin memur olduğu oruçtur çünkü tehzîb-i ahlâka medâr olacak oruç böyle olacaktır. Bunun havâss-ı ümmete mahsus bir rütbesi daha vardır ki o mertebede oruçlu olan kimse yemek ve içmekten ve onların teferruâtıyla mücâmaa ve onun teferruâtından ve manası bâlâda beyan olunan “lağv ve rafes”ten kesilmekle beraber bütün havâtır-ı nefsâniyye ve hevâcis-i şeytâniyyeden ve bilcümle mâsivallahtan imsâk ve safha-ı kalbini ale’l-ıtlâk ahlâk-ı seyyieden tahliye eder.

    İşte cenâb-ı Peygamber-i Zîşân Efendimiz’in “رمضان شهر أمّتي” buyurduğunun sırrı o zaman zâhir olur ki maʿrûzât-ı sâbıka vechile oruç tutan mümin derece-i istîdâdına göre tezkiye ve tahliye-i nefse muvaffak olup ahlâk-ı ilâhiyyeden bazılarıyla tahalluk etmiş ola. İşte o zaman Ramazân-ı şerîfin şehr-i ümmet olduğunun hikmetini anlayarak her sâimin secde-i şükre kapanması ayrıca bir vazîfe-i hakşinâsî-yi irfândır. “ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ” Allahümme veffikna limâ tuhibbuhû ve terdâhu.

    Hazırlayan: Seyfullah Gümrük

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D03195/D03195_100/D03195_100_FEVZIM.pdf

     

  • Mustafa-yı Mostarî

    Müellif: Bursalı Mehmed Tahir

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 22 Şevval 1330

    Ashab-ı fazilet ve ebrar-ı ümmetten bir zât-ı âlî olup Bosna kıtasında “Yuyo” lakabıyla maruf idi. 1061 tarihinde Mostar’da tevellüt eyleyip sinn-i firaka vusulünde mukaddimât-ı ulûmu fudalâdan olan pederi Yusuf Efendi’den baʿde’t-taʿlîm 1088 senesinde İstanbul’a gelerek o asrın benam ulemasından ve mevâlîden Salih ve Tirevî Karabekir ve Arapzade gibi zevattan ikmal-i tahsil eyledi. Bu esnada yani 1104 tarihinde memleketi müftüsü Hasan Efendi’nin vukû-ı vefatına mebnî vatandaşlarının davet ve iltimaslarına tebean Mostar müftülüğünü kabul ederek mâ-dâme’l-ömr tedris ve telif ile bi’l-iştigal 1119’da âzim-i dar-ı cinân olarak Mostar’daki mekabir-i müslimîne defnedildi. Mufassalca tercüme-i hali arabiyyu’l-ibare olmak üzere kayınbiraderi olan müderrisînden “Ubiyaç” lakabıyla mukalleb İbrahim Efendi tarafından yazılmıştır ki ber-vech-i âtî iki vefat mısraları o tercüme-i halden menkuldür. 

     

    قد انتقل ينابيع العلوم جمعاً

    ارتحل به شان الكمال

    (1119)

     

    Âsâr-ı fâdılâneleri:

    1. Mefatihu’l-Husûl fî Şerh-i Mirʾâti’l-Usûl

    2. Risale fî İlmi’l-Âdâb el-müsemmâ bi-Hulâsati’l-Âdâb 

    (İlk müellefâtı olup her ikisini de ikmâl-i tahsiline karîb telif etmiştir.)

    1. Şerhu’ş-Şemsiyye fi’l-Mantık el-müsemmâ bi-Şerhi’l-Cedîd

    2. Şerh alâ Unmûzeci’z-Zemahşerî fi’n-Nahv el-müsemmâ bi-Fevâidi’l-Abdiyye

    3. Şerh alâ Kasîdeti’l-Lâmiyye  fi’l-Kelam el-müsemmâ bi-Bedri’l-Meâlî fî Şerhi’l-Emâlî

    4. Haşiye alâ Şerh-i Kasideti’l-Lâmiyye li’l-Fâdıl Karabâği

    5. Haşiye alâ Şerhi’r-Risaleti’l-Adudiyye fi’l-Vazʿ li’l-Fâdıl İsâm

    6. Şerh ale’l-Müftî fi’l-Usûl el-müsemmâ bi-Fethi’l-Esrâr

    7. Şerh alâ Müntehab fi’l-Usûl el-müsemmâ bi-Müntehabi’l-Usûl

    8. Şerh ale’r-Risaleti’n-Nesefiyye fi’l-Ferâiz

    9. Risale fi’l-Ferâiz el-müsemmâ bi-Lübb-i’l-Ferâiz

    10. Mecâlis Latîfe fi’l-Mevʿiza el-müsemmâ bi-Nefâisi’l-Mecâlis

    11. Şerh-i Manzûme-i Şâhidî el-müsemma bi-Hulle-yi Manzûme (1110 tarihli müellif hattıyla muharrer olan nüshası fudalâ-yı askeriyyeden Bağdadi İsmail Paşa hazretlerinin kütüphanelerindedir.)

    12. Şerh ale’t-Tehzîb fi’l-Mantık ve’l-Kelam li’l-Allâme Sadeddîn Taftazanî (Ahir telifatı olup 1118’de müelleftir.)

    13. Şerh-i Lübb-i’l-Ferâiz (Dibacesinde dokuz günde telif ettiğini beyan ediyor.)

    14. Haşiye alâ Şerhi’l-Âdâb li’l-Fâdıl Mesud Rumî

    15. Şerh alâ Risaleti’s-Semerkandiyye fi’l-Âdâb

    16. Şerh-i Kebir alâ Risalet-i Hülâsati’l-Âdâb

    17. Şerh-i Sağir alâ Risalet-i Hülâsati’l-Âdâb

    18. Şerh ale’l-Menkıbe fi’l-Âdâb

    19. Haşiye ale’l-Fevâidi’l-Müberrâ fi’l-Âdâb

    20. Haşiye alâ Şerhi’l-Allâme fi’l-Âdâb

    21. Taʿlikat alâ Haşiyet-i Şeyhülislami’l-Herevî ale’l-Muhtasar fi’l-Meânî

    22. Şerh-i İsagoci fi’l-Mantık (Âsârından yalnız bu eseri matbudur.)

    23. Şerh alâ Dibaceti’l-Muhtasar fi’l-Meânî

    Bunlardan başka mütâlaa ettiği kütüb-i mütenevvianın ekserisine talikâtı olduğu gibi okuduğu kitaplardan altmış küsürünü de istinsah ettiği terekesinde görülmüştür.

    Teehhül etmişse de evladı olmamıştır. Vefatına bâdî olan maraz-ı sûrîsi temennisi vecihle üç gün devam etmiştir. Türbesi elyevm ziyaretgâh-ı müminîndir.  Rahmetullahi aleyh.

     

    Hazırlayan: Ömer Faruk Güneş

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_2-9/1328_2-9_31-213/1328_2-9_31-213_TAHIRBM.pdf

  • İnsanları Selâmete Ulaştıran Hristiyanlık Değil, Ancak Müslümanlıktır

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi : Sebilürreşad

    Sayı: 168

    Tarih: Mart 1954

     

    İnsanları Selâmete Ulaştıran Hristiyanlık Değil, Ancak Müslümanlıktır

    Nasraniyetin esası:

    Nasraniyet, esasen tevhîd-i ilâhî üzerine müesses hakikî bir din iken bilâhare pek ziyade muharref ve tevhîd akidesine muhalif bir şekle girmiştir. Hakikî Nasraniyet’i tebliğe memur olan İsa Aleyhisselâmdır. Hazreti İsa’ya verilmiş olan kitab-ı ilâhî de İncîl-i şeriftir. Hazreti İsa’dan pek az sonra bu din-i tevhîd aslından çıkarılmış, akla ve hikmete muhalif bir şekle sokulmuş; Hinduların, kadim Mısırlıların dinlerindeki teslis akidesini hâvî muharref bir din haline getirilmiştir. İncil-i şerifin asıl nüshaları ise kaybolmuş, sonradan İncil namıyla muharrirleri meçhul yüzlerce kitap vücuda getirilmiştir.

    Hazret-i İsa hakkındaki iki zıt, batıl akide:

    İsa Aleyhisselâm hakkında gerek Musevilerin, gerek İsevilerin itikatları birbirlerine muhalif, hepsi de gayr-ı sahih bulunmaktadır. Filhakika, Hazreti İsa’nın tarz-ı hilkatini kabul etmeyen Yahudiler, kudret-i ilahiyeyi inkar ederek, bu yüzden hüsrana düştükleri gibi bu mübarek peygamberin bu tarz-ı hilkatini ‘izam eden Hristiyanlar da bu yüzden daha büyük bir dalâlet içinde kalmışlardır.

    Evet, Hristiyanlar, bir muhadderenin meşimesinde perverişyâb olan, bütün beşeri ihtiyaçlar ve şartlar içinde yaşamış bulunan Hazreti İsa’nın uluhiyetine kâil oluyorlar, bu suretle hâdis ve haddi zatında aciz bir insanı ulûhiyet mertebesine yükseltmekten, daha doğrusu zât-ı ulûhiyeti arş-ı azametinden -hâşâ- hazîz-i beşeriyete tenzil etmekten sıkılmıyorlar. Bunlar: “İsa, Allah’ın oğludur. Allah ile hemcinstir. Allah’ın kendisinden ibarettir” diyorlar. “Bir vakit var idi ki Allah’ın oğlu yok idi.” Diyenleri ve “Allah ile oğlunun hemcisim olmadığını” iddia edenleri tekfir ediyorlar, Ruhulkudüs’e de bir ulûhiyet hissesi ayırıyorlar. Bu vecihle bir müselles ulûhiyet teşkil etmiş oluyorlar. Acaba aklını güzelce istimal eden, ulûhiyetin manasını biraz düşünen bir kimse için böyle akıl ve mantığa muhalif, tenâkuzu müstelzim bir dine sâlih olmak ihtimali var mıdır?

    Vaktiyle İskenderiye Piskoposu Aryos, Hazreti İsa ile Ruhulkudüs’ün ulûhiyette Allah Teâlâ ile hemrütbe olmadıklarını iddia ettiği içi rüesâ-yı ruhâniye tarafından tekfir olunmuştu. Aradan asırlar geçmiş, Garplıların fikirlerinde büyük bir tebeddülât vücuda gelmiş olduğu halde birçok Hristiyanlar henüz bu batıl zihniyetten kurtulamamışlardır. Hatta vaktiyle bir rahip iken muahharan kiliseye karşı isyan etmiş olan meşhur Ernest Renan, olanca şairane maharetini sarf ederek bir hürmet duygusuyla Hazreti İsa’nın hayatını pek belîğane bir tarzda tasvire çalışmış; şu kadar var ki, bu mübarek peygambere bir ulûhiyet payesi vermemiş, onu kâmil insan olarak göstermişti. Bu hal, Hristiyan muhitinde büyük heyecanlar uyandırmış, bütün Fransa’da mâtem alâmeti olarak kilise çanları çalınmış, Renan’ın aleyhinde söylenmedik söz kalmamıştır. Bu haller de gösteriyor ki cemiyetler arasında maddî terakkilerle manevî, dinî terakkiler daima mütenasip bir surette bulunmuyor.

    Hristiyanların şu “ekânîm-i selâse” akidesine biraz dikkat edelim. Bunlar diyorlar ki: “Allah, İsa, Ruhulkudüs’ten ibaret olmak üzere üç Allah vardır. Bunların her biri müstakillen ulûhiyeti hâizdir. Bununla beraber bunlar yine üç Allah değil, bir Allah’tır.” Şimdi biz bu sözlerdeki tenâkuzu şöyle bir tarafa bırakalım. Madem ki Allah ile İsa ve Ruhulkudüs başka başka değil, bir Allah’tan ibaretmiş; ve madem ki İsa salp edilerek terk-i hayat etmiş ve bir müddet ölü bir halde kalmış; demek ki bu müddet içinde kainat Allahsız kalıvermiş. Demek ki bu müddet zarfında bütün mükevvenât, kayyûmiyet sıfatını hâiz, hayy-i lâyemût olan bir zîkudret haliktan mahrum bulunmuş. Demek ki Allah Teâlâ’ya -hâşâ- muvakkaten fenâ ve helâk ârız olmuş. Doğrusu âlem tarihinde birer fetret-i nübüvvet devresi vücuda gelmişse de bir fetret-i ulûhiyet devresi vücuda gelmiş değildir ve gelemez. Böyle bir iddiada bulunmak için insan, iz’andan, imandan büsbütün mahrum olmalıdır.

    Biraz da şu sözlere dikkat edelim: “Hazreti Mesîh’in lâhutiyeti mi salb olundu, nâsuhiyeti mi? Yoksa her ikisi de mi?”, “Hazreti İsa biri ilahi, diğeri de insani olmak üzere iki tabiat, iki meşiyeti mi hâizdir? Yoksa bir tabiat ve bir meşiyeti mi hâizdir? Yahut iki tabiat ile bir meşiyete mi sahiptir?”. İşte Hristiyan kiliseleri arasında muhtelif mezheplerin daimî mücadelelerin vücuduna sebebiyet veren birer mesele de bunlar. Ne garip birer muamma! Şimdi bunların içinden çıkabilirlerse çıksınlar!

    Bir de Hristiyanların şu garip itikatlarına bir bakınız. Bunlar diyorlar ki: “Hazreti Adem, memnu olan ağaçtan yemekle günahkar olmuş ve bu günah onun bütün evlat ve ahfadına sirayet etmişti. Allah Teâlâ beşeriyeti bu günahtan kurtarmak için bir çare bulmuş ki, o da kendi yegâne oğlunun dünyaya gönderilmesidir. İbnullah olan İsa Mesih işte bunun için dünyaya geldi, onun sayesinde insanlar ataları Adem’den mevrûs günahtan kurtulabildi.” Şimdi bunlara bir kere sormalı: Acaba Allah Teâlâ kendi kullarını doğrudan doğruya affedemez miydi ki -hâşâ- oğlunun dünyaya gelmesine lüzum görülsün? Acaba bir kimsenin günahından dolayı başkalarının mücrim sayılması hiçbir yerde mâdelete muvafık görülmüş müdür? O halde Hazreti Adem’in günahından dolayı evlat ve ahfadının da asırlarca günahkâr sayılması adalet kaidesine münâfî olmaz mı? Ma’haza kendilerinin affolunmaları için yeryüzüne tenezzül etmiş olan -hâşâ- İbnullah’ı insanlar tutup öldürüyorlar, onun kutsiyetine tecavüz ediyorlar, bu cinayet ise Hazreti Adem’e isnat olunan masiyetten elbette bin kat büyüktür. Artık bundan dolayı bütün insanların günahkâr olmaları neden lazım gelmiyor? Bundan dolayı bütün beşeriyetin gazâb-ı ilahiye uğraması neden icap etmiyor da bilakis böyle bir fazîha, beşeriyetin affına bir vesile teşkil ediyor?

    Yine bu Hristiyanlar diyorlar ki: “İbnullah olan Mesih, bir zebh-i azîmdir, insanların halâsı için hayatını feda etmişti. Binaenaleyh artık başka bir kurbana hacet kalmamıştır.” Bu da pek garip bir itikat değil mi? Bütün milletlerin itikadınca insanlar Allah rızası için kurban boğazlarlar. Hristiyanlarca ise Allah insanlar için kendisini kurban etmiş oluyor. Taallâhü an zâlike uluvven kebiren. Acaba zât-ı ulûhiyetin azametini düşünen her insanı titretecek olan bu gibi akidelerden dolayı sahipleri vicdanlarında bir teessür duymuyorlar mı?

    Ey muhterem okuyucum! Ulûhiyetin kudsî şanına münâfî olan şu yanlış akideleri gösteren bu sahifeler şüphe yok ki seni sıkmış, senin nezih duygularınla müzeyyen olan ruhunu rencide etmiştir. Öyle ise zât-ı ehadiyeti şân-ı ulûhiyetine lâyık bir vecihle tavsif ve tebcil eden şu âyât-ı celileyi oku. Oku da ruhun bihakkın münşerih olsun: Allahu lâ ilahe illâ hüve’l-hayyu’l-kayyûm. Lâ te’huzuhû sinetün ve-lâ nevm. Lehû mâfissemâvâti ve-mâ fi’l-arz. Kul huvallahu ehad. Allahussamed. Lem yelid. Ve-lem yûled. Ve lem yekun lehû küfüven ehad.

    Müslümanların Hazreti İsa hakkındaki itikadı:

    Kur’an-ı Kerîm İsa Aleyhisselam’ı yüksek bir peygamber, bir hârika-i kudret olmak üzere Müslümanlara tanıtmıştır. Binaenaleyh Hazreti İsa hakkında en doğru, şanına en layık, kabule en ziyade şayan olan itikada malik olan, Müslümanlardır. Evet, Müslümanlar, Hazreti İsa’nın bir hârika-i hilkat olarak dünyaya geldiğini itiraf ederler, onun yüksek bir peygamber olduğuna mutekit bulunurlar. Onu da nezih validesini de şanlarına layık bir vecihle tavsif ve tezkiye ederek hakka tercüman olurlar. Fakat ulûhiyetin ulviyet ve kudsiyetini, şerik ve nazirden münezzeh olduğunu da pek güzel müdrik olup, insanlara ulûhiyet isnadından Allah’a sığınırlar. Vahdaniyeti-i ilâhiye akidesini ihlâl edecek yanlış düşüncelerden kaçınırlar.

    Artık şüphe yok ki Müslümanların şu pek kudsi itikatlarına muhalif olan, bir nice garip akideleri ihtiva eden Nasraniyet-i hazıra, her vecihle vazıh, akıl ve hikmete muvafık, vahdaniyet-i ilahiye esasına müstenit olan İslamiyet karşısında ilmen, muhakemeten isbât-ı vücut edemez. Artık muhakkaktır ki Nasraniyet gibi muharref, esrarengiz ahkâmı muhtevi, hakiki münevverlerin havsala-yı idrakine nüfuzdan mahrum olan bir din, İslamiyet gibi parlak, sâfî, makul esasları ihtiva eden hakiki bir dinin muvacehesinde pek sönük kalarak hayal meyal bir halde gözden kaybolmaya namzettir.

    Bu, bir hakikattir ki, bunu yalnız biz değil, birçok Garplılar da itirafa mecbur oluyorlar. Ezcümle İtalyalı müellif Kaetani şark Kiliselerine mensup Hristiyanların dini nokta-yı nazardan felaket içinde yaşadıklarını tasvir ettikten sonra diyor ki: “Artık yeni dinin cazibelerine mukavemet eyleyemiyordu. Öyle bir din ki, her bir darbede o miskinâne şek ve tereddütleri süpürüp atıyordu ve sade, vâzıh bulunan ve muhtelefunfîh olmayan akaidiyle beraber fevâid-i maddiye-yi azîme arz eyliyordu. İşte şark böyle İsa’yı bırakıp Arabistan’dan gelen Rasul’ün ağuşuna kendisini attı.” (İntişâr-ı İslam Tarihi)

    Evet, bu doğrudur. Şu kadar var ki, Şark Müslümanlığı kabul etmekle Hazreti İsa’yı bilkülliye bırakmış olmuyordu. Belki onu şanına layık bir surette tebcil ediyor, onun ulûhiyetine değil, nübüvvetine kâil oluyor, bütün peygamberlerin müştereken tebliğ etmiş oldukları tevhîd-i ilahî akidesine nail olarak muharref bir dinin müphem, esrarâlût talimatından kurtulmuş bulunuyordu. Binaenaleyh İslamiyeti kabul etmek, herhangi muharref bir dine mensup olanlar için asla güç gelmemektedir. Çünkü bu sayede hem hakiki, umumî bir dine kavuşmuş oluyorlar, hem de eski dinin hakiki, ilâhî esaslarını sahih bir surette öğrenip tasdik etmiş bulunuyorlar. Diğer milletler ise bu tasdikten mahrum bir halde yaşıyorlar. Cenâb-ı Hakk’ın bir ksıım peygamberlerini, kitaplarını inkar edip duruyorlar.

    İngilizlerin meşhur müelliflerinden Jon de Venport, “Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerîm” ünvanlı eserinde diyor ki: “Putperestliği imha ederek vahdaniyet-i ilâhiyeyi talim etmek, risalet-i ilâhiye ile yapılabilecek bir iş olduğu herkesçe malumdur. Hazreti Muhammed ise Arabistan’da Tevhîd-i Bârî akidesini o kadar sağlam bir surette tesis etmiş ve oradan putperestliği o kadar müessir bir şekilde ilga etmiştir ki bir daha putperestlik herhangi şekilde oradan zuhur etmemiştir. Halbuki akvâm-ı Hristiyaniye arasında putperestlik yeniden zuhur edince diğerlerine faik olan Hristiyanlara, putları kabul etmeyen Hristiyanları dinsiz telakki edecek derecede ileri gitmişlerdi.” Evet, yine bu eserde deniliyor ki: “Bizans İmparatoriçesi Erne, oğlu Kostantin’in gözlerini çıkarttıktan sonra tahtına çıkmış ve 787’de İznik konferansını toplattırarak putlara ve heykellere ibadeti ihya eylemiştir.”

    İşte Hâtemu’l-Enbiya Efendimiz, Hristiyanlığı bu halde bulmuş, Hristiyanlara hakiki dini teklif ve telkin buyurmuş, Hazreti İsa’nın hakiki simasını, ulvî nübüvvetini, sahih, ilahi bir itikatla tebarüz ettirmiştir.

    Hazırlayan : Abdurrahman Beşikci

  • Müftü Ebu Said el-Hâdimî

    Müellif: Bursalı Mehmed Tahir

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 7 Şevval 1330

    Fuhûl-i ulema-yı Osmaniyyeden fazl u kemal ile maruf bir zât-ı sütûde-sıfat olup 1113 tarihinde Konya mülhakâtından Buhariyyu’l-asl olan büyük pederinin ihtiyar-ı hicret eylediği Hâdim’de tevellüt eyledi. Mukaddimât-ı ulûmu peder-i âlîleri ekâbir-i ulemadan Karahacı şöhretiyle benam Mustafa Efendi’den baʿde’t-teʿallum vâlid-i ekremlerinin tensibiyle bera-yı ikmal İstanbul’a gelerek o asrın en benam fudalâsından bulunan Kazâbâdî Ahmed Efendi’den parlak bir surette ahz-ı icâzeye muvaffak olarak vatanına avdetle tedris ve telife başladı. Az zaman içinde âfâka intişar eden sıyt-i fazlı dolayısıyla davet-i pâdişâhîye icabeten ikinci defa payitaht-ı hilafete gelip ulema-yı vakt ile beraber bizzat padişah da hâzır olduğu halde Ayasofya Câmi-i Şerifi’ndeki takrir eylediği Fâtiha-i Şerife Tefsiri câlib-i takdir-i umûmî oldu. Ve taltîfât-ı şehriyariye mazhariyetten sonra mutayyeben memleketine iʿzâm olundu.

    Memleketinde kirâren iʿtâ-yı icâzeye muvaffak olarak 1176 tarihinde dâr-ı bekâya intikal etti. Mezheben Hanefî, tarîkaten Nakşibendîdir. Dîdar-ı cenab-ı Nebi (sav) ile müşerref olduğu bir murakabesinde eimme-i isneyʿaşereden İmam Cafer-i Sadık (ra) nesl-i pâkinden bulunduğu tebşiriyle mübeşşer oldukları hatt-ı dest-i âlîleriyle muharrer evrak-ı aliyyelerinde mesturdur. Yine bu evrak-ı kıymettar arasında pederimin kabr-i şerifinde murakabeye varmıştım. Karşımda temessül eyledi. Nasihat istedim, işte beni görüyorsun ya, dedi, dünyanın esbab ve alâikinden ârîyim. Bu alemde onlardan hiç biri fayda vermiyor. Maîşet hususunda hırs u tamaʿ-i mezmumdan tevakkî ederek cenâb-ı hakka mütevekkil ve onun ihsanına kani ol. Dünyada hâliku’l-esbabı unutup ihtiyacını sebeb-i sûrî olan kula bildirirsen hak seni en âdî kimseye muhtaç eder. Eğer ihtiyacını herkesten ihfâ ile ancak hazret-i zülcelâle arz edersen dünya bile sana arz-ı ruy-i ihtiyaç eder buyurdukları da münderiçtir.

     

    Âsâr-ı fâdılâneleri ber-vech-i âtîdir:

    1. Metn-i Mecâmiʿi’l-Hakâik fî İlmi’l-Usûl 

    2. Şerh-i Tarikat-i Muhammediyye

    3. Şerh-i Besmele 

    4. Haşiye-i Dürer

    5. Şerh alâ’l-Kasideti’l-Mudariyye

    6. Haşiye alâ Tefsir-i Sureti’n-Nebe-i Beyzâvî

    7. Risale fî Hakki’t-Tesbîh ve’t-Tahmîd

    8. Tefsir-i Kavlihi Teâlâ قُلِ اللّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ 

    9. Tefsir-i Kavlihi Teâlâ  إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ

    10. Risale fî Sülûki’n-Nakşibendiyye

    11. Risaletü’n-Nesâih ve’l-Vesâyâ

    12. Risaletü’l-Huşû fi’s-Salât

    13. Şerh-i Eyyühe’l-Veled

    14. Arâisü’n-Nefâis fî İlmi’l-Mantık

    15. Arâisü’l-Enzâr ve Nefâisü’l-Ebkâr

    16. Risale fî Mâhiyeti’l-Ulûm

    17. Keşfü’l-Hıdr an Hâli’l-Hızır

    18. Risale fî’l-Hadisi’z-Zaʿîf

    19. Risaletü’l-Misvak

    20. Risaletü’l-Kahve

    21. Risaletü’d-Duhân

    22. Tefsir-i Sureti’l-İhlâs

    23. Risale fî Hakk-i’l-İstihlâf

     

    1160’da vefat eden birader-i âlîleri Ebî Naîm Ahmed el-Hâdimî’nin âsârından:

    1. Risale fî hakk-i Elfâzi’l-Mecâziyye

    2. Haşiye ale’l-Mirʾât

     

    Mehâdîm-i fezâil-mevsûmlarından olup 1213’te Mekke’de irtihal eden Saîd Hâdimî’nin âsârı:

    1. Haşiye alâ Tefsiri’l-Fâtiha li’l-Beyzâvî

    2. Şerhu’l-Buhâri-yi’ş-Şerif ile’n-Nısf

    3. Şerh-i Kaside-i Bürde

    4. Haşiye ale’l-Hayâlî

    5. Şerh-i Şemâil-i Şerîfe

     

    1192’de vefat eden Abdullah Hâdimî’nin âsârı:

    1. Şerh-i Mecâmiʿi’l-Hakâyık 

    2. Şerh-i Dîbâceti’n-Netâyic

    3. Kasidetü’l-Hemziyye

    4. Haşiye alâ Şerh-i Besmele

    5. Haşiye alâ Haşiyet-i Mîr Ebu’l-feth

    6. Tefsir-i Kavlihi Teâlâ قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ 

     

    Emin bin Muhammed Hâdimî’nin âsârı:

    1. Şerh-i Menâr

    2. Haşiye-i Kadı Mîr

    3. Haşiye-i Müntehâ

     

    Hazırlayan: Ömer Faruk Güneş

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link:https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1328_2-9/1328_2-9_29-211/1328_2-9_29-211_TAHIRBM.pdf

  • Hiss-i Diyanet Fıtrîdir

    Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen

    Dergi: Mahfil

    Tarih: Cemaziyelevvel 1343

    Malum olduğu üzere insanlar için hiss-i diyanet fıtrîdir. Fıtrat-ı selîmesini hüsn-i muhafazaya muvaffak olan bir insanın hiss-i diyanetten mahrumiyeti tasavvur olunamaz. İnsanlar ancak bu hiss-i ulvî sayesinde hidayete erer, ebedî bir saadete nail olur. 

    Hiss-i diyanetle dimağı tenevvür eden bir zat diyor ki:

    Ben hiss-i diyanetin fıtrî olduğunu kendi nefsimde pek güzel müşahede ediyorum, ben şuûn-ı hayatiyyemi nazara alarak düşünüyorum ki ben kendi irade ve ihtiyarım olmaksızın bu vüsʿat-âbâd âleme geldim; müşfik bir validenin kenar-ı şefkatinde, vazifeşinas bir pederin zıll-i himayesinde perveriş-yab oldum, bütün günlerim esbab-ı zevk ve safa içinde geçmektedir; aşiyane-i istirahatim olan mahal, küre-i arzın pek latif, her tarafa nâzır bir parçası üzerinde bulunuyor, bu cihetle kainatın en ruh-perver menâzırı gözlerimin önünde parlayıp duruyor, bâhusus mâî renk semanın her tarafı pişgâh-ı temaşamı olanca nuraniyetiyle tezyin ediyor, her sabah temaşasıyla garip bir istiğraka daldığım güneşin kemal-i ihtişam ile tulûʿu ruhumda bir nice rakik ihtisasatın tecellisine hizmet ediyor, gecelerin letafetine gelince bunlarda gönlüme daha başka bir feyz ile neşve-yab eyliyor, fikrimde bir nice ilhâmâtın inkişafına sebebiyet veriyor; parlak kamerin kendine has letafeti; seyyarelerin, sabitelerin o ruh-fezâ ilmaâtı vicdanımı nurlar içinde bırakıyor.

    Semanın ve semadaki o kadar şâşâ-dar ecrâmın o ulvi menâzırını başka bir gözlükle tenzire çalışarak nazar-ı ibtihacımı celb eden saha-yı zeminin âgûş-ı tarâvetine almış olduğu bedâyi-i hilkate gelince en hassas şairlerin bile tasvirinden aciz kalacakları derecede latif ve ahenk-perverdir. Her gün odamın pencerelerini açıp da tatlı tatlı temaşasına dalmakta bulunduğum vâsiʿ ovanın her tarafı zümrüdîn ağaçlar ile, en dil-nişîn ekinler ile, rengarenk çiçekler ile bezenmiş bulunuyor. 

    Hüsn-i tâliʿime bakınız ki ben bu mecmua-i tabiatın bu kadar âlî, ruh-perver parçalarını kemal-i istiğrak ile doya doya temaşa edecek bir mevkiine nâil bulunmakla beraber hem nevim olan efrattan birçoğuna nasip olmayan büyük bir servete, yoksun bir mevki-i ictimaîye de malikim. 

    Bu muhteşem, safa-âbâd âlemde refika-i hayatım olan bir bedia-i iffet ise yed-i kudretin bir eser-i îcâzkârânesi denilecek kadar bir mükemmeliyet-i hilkate maliktir, nezahet-i tabiiyle, ulviyet-i ahlakiyle bir meleke-i kemalat ıtlakına layıktır. 

    Semere-i hayatım olan sevimli çocuklarımı da dil-hahım üzere yetiştirmeye muvakkaf oluyorum.

    Demek ki artık dünyada benden daha mesud bir kimse pek az tasavvur olunabilir.

    Vâkıâ zahir-i hale nazaran bu, böyledir. Hayfa ki ben kendimi hakiki bir saadete ermiş göremiyorum, bu kadar nimetlere destres olduğum halde ruhum bir türlü teheyyücattan kurtulamıyor, muzdarip kalbim bir vecihle sükunet-yab olmuyor. Çünkü ben öyle bir nimet istiyorum ki hiçbir vakit elimden çıkmasın, ben öyle bir alemde yaşamak istiyorum ki ahenk-i saadetimi hiçbir elim hadise ihlal etmesin. Halbuki içinde yaşadığım bu âlem-i nâsût, o kadar mükemmeliyetle beraber ihtiyacat-ı ruhiyemi tatmin edecek derecede haiz-i kemalat bulunmuyor, zira renk-i dil-firîbine meftun olduğum semayı vakit vakit pek muzlim bulutlar ihâta ediyor, zaman oluyor ki örneğin fecr levhalarından, o dil-nişîn tulûʿ manzaralarından eser kalmıyor, o bir adet ecrâm-ı semaviyyenin parıltısı görülmüyor, yer yüzeyine gelince: Bu da üzerindeki bedayi-i fıtratı her zaman muhafaza edemiyor, baharın feyz-kudumuyla elde edebildiği âsâr-ı gûnâgûn-hilkati hazan gelir gelmez elden çıkarıyor, pek kasvet-engiz bir manzara teşkil etmeden azade kalamıyor. 

    Ve esefâ ki felaket bununla kalmıyor, benim enîse-i ruhum olan zevat da birer birer zevale yüz tutuyor. Öyle hazin bir tarzda âfil oluyor ki artık kendileriyle bu mâtem-hâne-i fânide bir daha mülakat etmek mümkün olamayacak. 

    Kemal-i yas ile şahidi olduğum bu feci hadiseler bir gün benim de karîn-i zeval olacağımı, birden bire sönüp gideceğimi beliğ bir lisan ile bana ifhâm edip duruyor. 

    Artık şu bekadan mahrum, fenaya mahkum olan âlem, bu kadar tâkat-fersâ şuûn-ı hayatiyyeye karşı için için ağlayan garip ruhumu nasıl bihakkın neşe-yab edebilir? Şu müteheyyiç ruhumun kudsî ebediyete müteveccih olan arzularını nasıl tatmine kafi olabilir?

    Fakat emin olunuz ki, ben kendimi şu fani âlemde bihakkın mesut görmemekle beraber vicdanen münşerihim, hem de son derece münşerihim. Çünkü benim ruhum, ebedi bir hayatın, rehin-i üfûl olmayan bir cihan-nur-ı enverin mevcudiyetine kanidir. Benim vicdanımı lebriz-i feyz eden bu nezih kanaat ise hiss-i diyanetten başka değildir, bu nezih kanaat, şu mümkinatı kudret-i ezeliyyesiyle ibdâʿ eden bir vacibu’l-vücudun eser-i ilhamıdır. Bir vacibu’l-vücud ki onun her kevne iştibahtan münezzeh olan mevcudiyeti, onun azamet ve kudreti tasdik edildikçe bu mümkinatın vücudunu izah kâbil olmaz. O vacibu’l-vücud hazretleridir ki vücud ile ademe nispeti mütesavi bulunan bu silsile-i mümkinatın vücudunu ademine tercih etmiş, bu mecmua-i hâdisatın zi-şuur bir cüzü olan insanlara hiss-i diyanetle meftur olarak saha-i şuhûda getirip kendi varlığını onlara ilham etmiştir. 

    Artık fıtrat-ı selimesini muhafazaya muvaffak olan insanların ruhlarını bu ilham-ı rabbânînin tecelli-yi ezelîsinden tecrid etmek imkanı mutasavvar değildir. Bu babda vuku bulacak her türlü mülhidâne mesai akamete mahkumdur.

      فِطْرَةَ اللهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللهِ 

    İşte beşeriyete tesliyet-bahş olan, beşeriyetin inşirah-ı vicdanını bihakkın temin eden, beşeriyet için her türlü mezâhim-i hayatiyyeyi teshil ederek saadet-i hakikiyye kapılarını açan bu fıtrat-ı selîmedir. 

    Elgıbta! Fıtrat-ı selîmesini hüsn-i muhafazaya muvaffak olarak ilhâmât-ı diniyyeden müstefîz olanlara. 

    Yazıklar olsun! Fıtrat-ı selîmesini tebdile çalışarak vadi-yi küfür ve ilhâda düşenlere.

     

    Hazırlayan: Muhammed Salih Yıldız

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: https://isamveri.org/pdfosm/D00597/1343_55/1343_55_NASUHIO.pdf

  • Müslümanlık Beşeriyetin Tekamülünü İstihdaf Eder

    Müellif: Ahmet Hamdi Akseki

    Dergi: Sebilürreşad

    Tarih: 28 Receb 1340

    Beşer münteha-yı kemale irtikâya müstaid olarak yaratılmıştır. Esasen mahlukât-ı sâire üzerine olan şeref ve rüçhaniyeti de bundandır. Onun bu fıtratta olmasıdır ki daima kendisini bir kemal peşinde koşturuyor. Yine bunun içindir ki vahdet-i içtimaiyyeyi ihlal eden her şey onun nazarında kıymetten sakıt, kendisini ilcâât-ı fıtriyyesi ile mütenakız bulunduran her bir müessese de her türlü takdirden mahrumdur. O ki müessesat, er geç yıkılır gider. Onu gayesine îsâl edecek müsseselerdir ki daima yaşamak hakkını haizdir. 

    Biz evvel ve ahir şunu iddia ediyoruz ki beşeriyeti fıtraten müstaid olduğu tekamüle îsâl edecek desâtîr ancak Müslümanlıktır ve beşerin terakkiyat-ı ilmiye sahasında atmakta olduğu her hatve, edyân-ı saireden tebaüd ve fakat bizim fıtrî olan dinimize bir takarrüptür. Çünkü bilcümle ahkam-ı İslamiyyenin hedefi, tekamül-i ferdî ve bilhassa tekamül-i içtimaî ve siyasî sayesinde ale’l-ıtlak beşeriyeti evvelen ve bizzat bu alemde, sâniyen dâr-ı ukbâda mesûdiyete îsâl ve nâil-i kemal etmektir. Bunun içindir ki ahkam-ı İslamiyye yalnız umur-i taabbüdiyyeden ibaret olmayıp bununla beraber heyet-i içtimaiyyenin münasebât-ı vicdaniyye ve ahlakiyyesini, umur-i hukukiyye ve inzibat-ı içtimaîsini, daha sonra münasebât-ı hariciyyesini ayrı ayrı tertib ü tanzim etmiştir. Binaenaleyh İslam’ın bütün ahkamı mütekamil bir mevcudiyete imâd ittihaz olunmuştur.

    Umur-i taabbüdiyyeden olan ibadât-ı İslamiyyede bile beşeriyetin tekamülü esası mündemiçtir. Bütün ibadât-ı İslamiyye Hâlık’a taabbüd ve inkıyad, mahlukata şefkat ve muvâsât gibi ahlakiyyat ve maneviyatı muhtevidir. Biz bu makalemizde yalnız ibadât-ı İslamiyyeden olan zekatı tetkik edeceğiz.

    Müslümanlıkta malumdur ki zekat katî bir farzdır. Müslümanlığın beş temelinden biridir. Şimdi bunun ne derece mühim bir esas olduğunu ve er geç beşeriyetin tavʿan ve kerhen bu esası kabul edeceklerini biraz izah etmek isterim. Evet, zekatın farz kılınmasında âlem-i insaniyet ve bekâ-yı medeniyet noktasından ne büyük bir hikmet, ne âlî bir maslahat, ne vâsiʿ bir merhamet vardır. Bu cihet hakikaten beşerin takdirden acz göstereceği kadar mühimdir. 

    Evvela şurasını anlamak lazımdır ki Cenab-ı Hakk yeryüzünde her şeyi insanların istifadeleri için halk buyurmuş ve bütün kuvâ-yı tabîiyyeyi kendilerine müsahhar kılmış olduğu cihetle bütün insanlar, başkasına zarar vermemek şartıyla kendileri için mübah olan şeyleri ihraz edebilirler. 

    Zemin ü asuman her insan için sâha-i fesîha-i erzâk-ı mukadderedir. Aynı zamanda başkalarının eyâdi-i tasarrufuna geçmiş olan mevâddan usul ü kavaid-i meşrûa dairesinde istifade etmeye de hakları vardır. Din-i mübîn-i İslam’a göre amel her ferdin sermayesi yahut medar-ı saadeti olduğundan “Müslümanlık herkese çalışmakla emreder; insan için kendi saʿyinden başka dayanacak, istinad edecek bir şey olmadığını katî bir ifade ile anlatır. En hayırlı Müslüman; dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyip her ikisini cem eden ve kendi sebebiyle geçinip cemiyete bâr olmayandır.” diyor. En adi bir sanatla bile olsa maişetini tedarik için çalışmak erbâb-ı himmete mahsus meziyetlerin eşref ve âlâsı olduğunu bildirir. Saʿy ü amel ile maişetini tedarik etmeyerek başkasına bâr olmaktan şiddetle nehyeder. Saʿyi ibadet olmak üzere gösterir.

    Bununla beraber ilmi her şeyi muhît olan Vâcib Teala hazretleri insanları suret kuvvetince, akıl ve zekaca müsavi yaratmamıştır. Böyle olmak da muktezâ-yı hikmet-i ilahiyyesidir. Bunun neticesi olarak saʿy  ü amel, servet ü sâman hususunda efrad-ı beşer beyninde tefavüt-i küllî olacağı da gayet tabiîdir. Şu halde terakkiyat-ı beşeriyye ne kadar ileri gitse vesâit-i maişet ne kadar çoğalsa insanların yine bir seviyede olamayacakları şüphe götürmez bir hakikattir. Zaten kâffesi hâl-i tesavîde bulmak lazım gelse idi aralarında içtimâ ve teâvun hasıl olmak mümkün olur muydu? 

    Aynı zamanda beşeriyet içinde ihtiyarlığın son haddine vâsıl olarak saʿy ü amelden kalmış, derd ü eleme mübtela olmuş her türlü esbaba tevessül etmesine rağmen fakr u zaruretten yakayı kurtaramamış veyahut arızî bir sebeple birdenbire fakir düşmüş birçok kimselerin bulunacağı da şüphesiz bir hakikat değil midir? Halbuki, servet hususunda heyet-i içtimaiyyenin efradı arasında pek büyük farklar ve dereceler olması heyet-i içtimaiyyenin hukuk ve iktidar hususundaki müsâvâtını daima tehlikeye ilkâ eder. Mal ve mülkü olanlara nâfi olduğu halde yoksullara, elinde avucunda bir şeyi olmayanlara bir fayda ve menfaat temin edemeyecek olan desâtîr ve kavânîn ise teâkub-i ezmân ile müsavâtsızlıkların tesîrât-ı mütevâliyesini tezyîd etmekten başka bir şeye yaramaz. Zenginleri kuvvet ü servetinde, fakirleri nikbet ü sefalette ibkâ eyler.

    Böyle olunca kendilerindeki zaaf ü acz dolayısıyla çalışarak ihtiyacı def edemeyecek olan alîllere ve bîkeslere âfât-ı semaviyye ve araziyyeden birinin tesiriyle ticareti ve serveti mahvolarak birdenbire fakir düşen, borç altında kalan veyahut hürriyeti için didinen zavallılara muavenette bulunmak bir vecibe-i insaniyye olmaz mı?

    İşte bu hikmete mebnidir ki din-i İslam bir taraftan saʿy ü amel ile emrediyor, nefsinde saʿy ü amel kudreti bulan her ferd şu hayat-ı faniyede ahara itimad etmeyip yalnız nefsine itimad etmek lazım geleceği fikrini bir esas olmak üzere telkin ediyor; hayırlı bir Müslüman insanlar üzerine yük olmayandır diyor. Diğer taraftan beyne’l-beşer fıtrî ve tabiî olan müsâvatsızlıkların tesirâtını izale etmek ve servetin beyne’l-ağniya tedavülüne inhisar ettirilmesine mani olmak, iddihâr-ı servetin önüne geçmek ve bu suretle saadet-i umumiyyeyi temin için zekatı farz kılıyor. Sahib-i servet ve nisap olanların malından erbab-ı ihtiyaç ve menâfi-i âmme için muayyen bir hak ayırıyor. Ve her sahib-i servet ve nisabı malının muayyen bir miktarını, erbab-ı ihtiyaca vermeyi katiyyen mecbur tutuyor.

    Şu halde zekatın hikmet-i içtimaiyyesi, aheng-i içtimaiyyenin halelden vikayesi, memleketin tedbiri ve cemiyetin saadetidir. Çünkü zekatta hem aceze-i müminînin hayatını ve hem de Müslümanların intizam-ı halini temin etmek gibi gayet ulvî bir maslahat vardır.

    Evet, şu tafsilat ve izahat bize gösteriyor ki zekatta cemiyet-i beşeriyetin düşkünlerine muavenet, ihtiyacı olan def-i ihtiyacına çalışmak gibi pek mühim ve insani düşünceler vardır ki neticesi herhalde tedbir-i memlekete, nizam-ı cemiyete, bekâ-yı medeniyete ait mühim bir maslahattır. Zekatın farz olmasıyla servet-i ağniyâda fukaranın muayyen bir hakkı olduğu bildiriliyor. Ve o hak fukarayı ağniyâya raptediyor. Servet ü sâman hususundaki tefavüt sebebiyle beyne’l-beşer husulü tabiî olan kıskançlık, buğz ve adavet, kat-ı rahim [?] izale olunuyor. Zira ashab-ı recâ ve ümit daima [?] ve korkaktır. Bir şey ümit ettikleri kimselerin karşısında pek hürmetkar bir vaziyet alırlar. Onları gücendirmekten korkarlar. Bu suretle her iki tabaka zekat sayesinde yekdiğeriyle ittisal peyda eder ve biri birine ısınırlar. Binaenaleyh “zekatın hikmet-i içtimaiyyesi saadet-i cemiyet ve tedbir-i memlekettir.”

    Farz edelim ki fukaranın ağniyâdan emelleri kesilsin, ümitleri geriye çevrilsin, ihtiyaç da olanca kuvvet ü şiddetiyle fukara üzerine hücum göstersin, ağniyâ da zekat gibi, sadaka gibi kuyûddan hiçbiriyle mukayyet olmadıklarından o zavallılara muavenette bulunmadıktan başka fazla olarak karşılarında istedikleri gibi zevk ü sefâhete koyulsunlar!

    Acaba neticesi ne olur? Ne olacak! Fukarayla ağniyâ beyninde bir buğz u hased, bir münâfese-i maişet başlar. Bidayette ufak gözüken bir münâfese gitgide şiraze-i medeniyeti her tarafta dağıtacak bir halde herc ü merce bâis olur. İki tabaka arası açıldıkça açılır. İşte bu belanın, bu tufan-ı musibetin önünü Şeriat-ı İslamiyye’nin ağniyâ üzerine farz kılmış olduğu zekat ve sadakât alabilir ve almıştır. Bu itibarla zekat ağniyâyı fukaraya, tabaka-i ulyâyı tabaka-i süflâya rapteden bir köprüdür. Bu köprü her iki tarafı yekdiğere vasl edeceği cihetle bu sayede ümmetin cism-i ehad gibi bir top halinde bekasını temin eder.

    Şu halde Müslümanlığın farz kıldığı zekat ferdî ve içtimaî pek büyük hayr u fazilete hizmet etmiş oluyor. Bir kere zekat yukarıda izah olunduğu üzere vicdanlardan, gönüllerden bahîllik ve hıssîslik kir ve paslarını giderir. Sâniyen herhangi bir sebepten dolayı bakar: muhtac-ı muavenet kalan bîçarelerin zenginlere karşı duyacakları kıskanmayı, buğz u adaveti giderir. Zenginlerden muavenet gördükçe ona karşı hürmet ü muhabbet beslemeye mecbur olur. Şüphe yoktur ki bunlardan biri tehzîb-i nefse, diğeri de tedbir-i memlekete ait iki mühim maslahattır.

    Biz katiyetle iddia edebiliriz ki heyet-i içtimaiyyedeki hoşnutsuzlukları, bedbahtlığı izale ve cemiyetin şüûnunu ıslah için İslam’ın mecburi bir muavenet olmak üzere erbâb-ı servete farz kıldığı zekat kadar esasî bir kanun, bir karar olamazdı. Muhtelif tabakât arasında tabiatın icabatı olarak husule gelen veya gelecek olan gerginliği ve bu gerginlikten mütevellit fenalıkları izale etmek için İslam’ın farz kılmış olduğu zekat pek kuvvetli bir vasıtadır. Sunûf-i beşeri yekdiğerine vasledecek en sağlam bir köprüdür. Tarih-i beşeriyete imʿân-ı nazar olur ve cemiyetin üzerine çökmüş olan mesâvî ibretle düşünülürse görülür ki bütün ihtilal ve fesadın esası, bâisi, heyet-i içtimaiyyedeki rezailin menba-ı yeganesi hiss-i teâvün ve uhuvvetin mefkûdiyetidir. Başkalarının açlığından müteessir olmamak, kendi saadeti için diğerlerini hayvanlar gibi kullanmaktır. “Ben tok olduktan sonra başkalarının açlığından bana ne? Sen çalış zahmet çek, ben istirahat edeyim.” gibi bayağı fikirlerdir ki beşeriyeti müthiş bir surette sarsmış, onun intizam ü ahengini alt üst etmiş, alemde itimad ü emniyet, gayrın hakkına ihtiram gibi kudsî şeyleri bırakmamıştır. Çünkü heyet-i içtimaiyyedeki intizamın, ahengin muhtel olmaması, tabakât-ı nâsın cesed-i vahid gibi birbiriyle kaynaşmasına; havâssı avâma, ağniyâyı fukaraya raptedecek bir esasın mevcut olmasına vâbestedir. Halbuki hodkâmlıktan başka bir şeyi ifade etmeyen bu düşünceler sunûf-i beşeriyyenin arasını o kadar açtı ki biri diğerine ruhtan ârî, kendi keyfi için istediği gibi kullanmaya salih bir cism-i camid; diğeri de öbürüne insaniyet düşmanı bir zalim-i müstebid nazarıyla bakıyor. Bunun en canlı şahidi yok yere medeni alem namını alan memleketlerdir. Bu yüzden tehaddüs etmiş olan yüz kızartıcı rezâil, her gün yeniden yeniye zuhur etmekte ihtilâlât söylediklerimin ne kadar doğru olduklarını ispat eder.

    Evet bugün hepimize malum bir hakikattir ki yukarıda söylemiş olduğum iki fikrin (yalnız kendi nefsini düşünmek ve kendi istirahati için başkalarını hayvan gibi çalıştırmak) teammüm etmesi neticesi olarak Avrupa heyet-i içtimaiyyesi müthiş bir buhran içinde yüzüyor. İhtiyaç yüzünden o âlemde irtikâb olunmadık rezalet, hetk olunmadık bir namus kalmıyor. Bu yüzden o âlemde hakiki medeniyet ve insaniyet için pek tehlikeli ne kadar fırka ve cemiyetler zuhur etmiş ve bu buhran-ı içtimaînin esbab izalesi için muhtelif nazariyeler meydan almıştır. Mesela bir cemiyetten bazılarına göre Avrupa heyet-i içtimayyesindeki bedbahtlığın menşei “amelenin netice-i mesaisi olarak husule gelmiş ve gelmekte olan servet-i umumiyyeye ağniya denilen birtakım efradın müstakillen malik olmaları” imiş.

    İşte bu nazariyeyi kabul etmiş olan cemiyetler bu bedbahtlığın izalesiyle umumun bahtiyar olması için birtakım usuller meydana koymuşlardır ki bunların hiçbirisi doğru değildir. Çünkü bu usullere göre hemen hemen halkın umumu zengin ve zenginlerin umumu amele olmak lazım gelecektir. Bu ise turuk-i maişetin halkın kabiliyyât-ı fikriyye ve ameliyye ve sınâiyyesiyle mütevafık bulunduğunu inkar demek olduğundan gayrı tabiî bir haldir. İstiklal-i amel ile mesai nispetinde semeresinden istifade etmek cihetine halel getirilince semere-i ilim ve saʿyde alim ile cahilin, çalışkan ile tembelin mütesaviyen istifade etmeleri, bundan da ilm ile cehlin, cehd ile keselin müsavatı lazım gelir. Halbuki hiçbir zaman ilim ile cehl müsavi olmaz.

    Turuk-i maişetin beşerin kabiliyyât-ı fikriyye ve ameliyyesiyle mütevafık olması tabiî kanun olunca herkesin semeresinin, kabiliyyât-ı fikriyyesi nispetinde olması pek tabiî olmaz mı?

    Müslümanlık umumî ve tabiî bir din olduğu cihetle merâtib-i halk beyninde pek tabiî olan tefâzul ve tefâvütü esas-ı içtima olmak üzere kabul ve takrîr etmiş. Efrad-ı cemiyete tarh ve tevzî edilen vezâif beynlerindeki tefavüt-i maddi ve manevi derecesinde olmak lazım geldiğini bildirmiştir. Bu esas-ı metîn üzerine müesses olan Müslümanlık şu tefavüte mürâat etmekle beraber sunûf-i aceze ile bedbaht kalan tabakât-ı sâfilenin nikbetini ve ağniyânın bi’l-istiklal malik olacakları servetten fukaranın mahrumiyetini nazar-ı itibara alarak bu bedbahtlığın izalesi için pek makul bir tarîk göstermiştir ki o da zekatın farz ve faizin haram olmasıdır. Evet Müslümanlık ağniyanın bir asla istinaden gerek servetten, gerek emvâl ü emtiadan ve gerek îrâd ve akârdan ellerinde bulunan şeye müstakillen ve bilâ iştirak malikiyet hakkını tasdik etmiş ve fakat semereden, yani kazancından sahib-i servete bir hak ayırdıktan sonra bir kısmını cemiyete tahsis eylemiştir ki bu kısım yukarıda görüldüğü üzere mekâdîr-i muayyene suretinde ya efrad-ı cemiyetten birtakıma tevzî ve temlîk olunacak, yahut menfaat-i umumiyye-i nâsa bir cihetle sarf ve tahsis kılınacaktır. Acezeyi ve düşkünleri gözetip iaşe etmek de esasen menfaat-ı umumiyye kısmına dahildir. Bunları gözetip iâşe etmekte masâlih ve menâfi-i âmme vardır. Şimdi İslam’ın vaz eylediği bu esasa, gösterdiği bu makul tarîke göre her sahib-i servet, münferiden sermayesi, yahut medar-ı saadeti olan istiklal-i amel ve semere-i mesaisinden saʿyi nispetinde istifade hususlarını ihlal etmeksizin servetinden yüzde iki buçuğunu –halkın aşağı tabakasından ihtiyaç bedbahtlığını kaldırmak için- her sene erbab-ı ihtiyaca ve menfaat-i umumiyyeye tevzîe katiyyen mecburdur; bir ibadet-i maliyye olarak üzerine farz-ı ayndır. Dinin beş direğinden biridir. Mecburi olan şu muavenet vazifesini tamamıyla yapmayan Müslüman, tam bir Müslüman sayılamaz. Onun dini noksandır. Binaenaleyh Müslümanlık zekatı farz kılmakla “başkalarının açlığından bana ne?” fikr-i sakîmini “riba ve faizi” haram kılmakla da ikinci fikri -sen çalış, yalnız ben istirahat edeyim fikrini- kökünden yıkıp atmıştır. Müslümanlıkta muavenet farz, riba ve faiz ise haramdır.

    Hazırlayan: Harun Güvenç

    Editör: Furkan Yalçınkaya

    Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1338_19/1338_19_495/1338_19_495_HAMDIAA.pdf