Osmanlılarda İlk Üniversite

Müellif: Ali Himmet Berki

Dergi: Hilal, 1.Cilt, 2.Sayı

Tarih: Aralık 1958

Beş-altı yüz sene evvelki ilim ve irfan hayatımızla bugünkü irfan durumumuzu mukayese ederek daha çok çalışmak için Osmanlıların itila devrindeki ilim hayatıyla ilk üniversite hakkında kısaca malumat vermeği ve mevzuu ilim ve âlime taalluk etmek münasebetiyle İslam’da ilmin mevkiinden ve İslam devletlerinde ve bu meyanda Osmanlı İslâm Devleti’nde ilim ve irfan hayatından bahsetmeği faydalı bulduk.

İslâm şeriatı akıl ve şuura hitab ettiği ve esasen medarı teklif akıl olup akın kemali ilim ve irfana mütevakkıf bulunduğu cihetle Allah ve Resul-i Kerimi Hazreti Muhammed (s.a) ilmi en yüksek mertebede tutmuş ve doğrudan doğruya ve vesile düştükçe insanları ilme teşvik buyurmuşlardır. Nitekim Kur’an-ı Kerimin nüzulü kainatı halk eden Rabbinin ismiyle oku hitabı celili ile başlanmıştı. İlim ve erbabı “Bilenlerle bilmeyenler müsavi olur mu?” meâlinde olan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle cahil ve cehalet sahipleri tezyif ve takbih olunmuştur. İslamiyet ilme teşvikle kalmayıp Hazreti Resul-i Ekrem “Çinde bile olsa ilim arayınız.”,“İlim tahsili her müslim ve müslime için bir farizadır” mealinde olan hadisi şerifleriyle tahalli ilmin lüzum ve vucubunu beyan buyurmuşlardır.


Müslümanlıkta ilim asl olduğundan İslam müctehid ve fakihleri dâr-ı İslamda (islâm diyarında) cehil özür değildir düsturunu bir umde olarak ilan etmişlerdi. Bu mevzuda varid olan islami nass ve eserlere muttali olan insaf ve idrak sahibi her ferd müslümanlık kadar ilim ve irfana kıymet veren bir din ve meslek olmadığına hükmetmekte tereddüt etmez.


İşte o şuur ve imandır ki vakti saadetten itibaren nur ve hidayete kavuşanMmüslümanlar büyük Peygamber ve ilahi muallimden okuyor, öğreniyor, cehl zulmetinden sıyrılıyorlardı. Mütezayid bir şevk ile bu faaliyet devam etti. Büyük âlimler, müctehidler, mütefekkirler yetişti. Matbaa gibi teksir alet ve vasıtası olmadığı halde ahlaflarına yüz binlerce cilt eserler bıraktılar. Bu faaliyetin derece ve azametini anlamak için asırların tahribkâr takallubatından masun kalarak kütüphanelere intikal eden muhalledat-ı ilmiyenin fihristini gözden geçirmek kâfidir. Müslümanlıkta ilim ve irfanın nasıl başlayıp nasıl seyrettiğini ve son zamanlarda küsufa uğramasının sebeplerinin izahını başka bir makaleye bırakarak son asırlarda Anadolu’da yaşayan İslam cemiyetlerinde ilim hayatının ne durumda olduğunu kısaca arz edeceğiz.


Anadolu’da Selçukîler ve civar devlet ve beyliklerinden en büyük köylere varıncaya kadar sıbyan mektebleri, şehir ve kasabalarda medreseler vardı. Heymenişin kabile ve aşiretlerde de çocukları okutmak ve namazlarını kıldırmak için fakihler bulunurdu. Nitekim halen böyledir.


Mektep ve medreseler kısmen hayırsever zatlar tarafından ve kısmen devlet tarafından, devlet olarak, vücuda getirilmekte idi. Medreselerde tedris olunan ilim din ilimlerine münhasır değildi. Kelam; hikmet, hendese, ve heyet gibi ilimlerin de talim ve tedrisine ihtimam olunurdu. Tevsii malumat yapmak isteyenler etrafta iştihar eden büyük alimlerin halka-i tedrisine koşar ve bazıları mukarrıı ilim olan Mısır, Bağdad, Şam gibi şehirlere giderek ikmal-i tahsil ederlerdi.

Osmanlılar Anadolu’ya gelince onlar da ilim ve erbabını mevkii ihtiramda tuttular ve ilme fevkalade ehemmiyet verdiler. O derecede ki Alimler, Kadılar, Kadı askerler, Sultanların müşaviri hass-ı mevkiinde idiler. Mühim ve muazzam işler bunlarla müşavere olunur. Kanun ve nizamlar bunların reyiyle karara bağlanırdı. Sultan Orhan ilk defa Alim ve Hakim yetiştirmek üzere İznik’te bir medrese inşa etti. Ve hocalıklarına Davud-i Kayseri, Taceddin-i Kerderi ve Alaaddin-i Esved gibi büyük alimleri getirdi. Bu medreseden Çandarlı Kara Halil gibi mümtaz din ve idare ve siyaset adamları yetişmişti. Sultan Orhan devlet ve cemiyet işlerinde bu medrese ve siyaset adamları yetişmişti. Sultan Orhan devlet ve cemiyet işlerinde bu medrese müderrisleriyle ve buradan yetişen alimlerle istişare ederdi. Osmanlılarda ilk açılan medrese budur. Bu medreseye sonraları Hatipzade ve Hayalî gibi çok kudretli meşhur alimler, müderris tayin olunmuş ve kıymetli zevat yetişmiştir. Bu medreseden sonra feth olunan şehirlerde bilhassa Bursa’da müteaddit medreseler inşa olunmuş ve başlarına kudretli alimler getirilmiştir. Teşnegâni ilmü marifet bu medreselere koşarak iktisabi feyz ettiler. Şemsüddin-i Fenari, Gazizade-i Rumi, Molla Yegan namıyla maruf Muhammed bin Armağan, Aylasoğ Gadısı, Molla Güranî, Molla Hüsrev, Muhammed Zirek, Hızır Bey, Hızır …, Hocazade Hayalî, Sinan Paşa gibi yüzü mütecaviz esatize o asrın eazımındandı. Bunlardan bazıları şer-i ilimlerle beraber felsefe, riyaziye, tabiiyye ve heyette ve diğerleri ilm-i kelâm, şiir ve edebiyatta yüksek mevki sahibi idiler.


Alimlerin adediyle mütenasip olarak ilim menbaları durmadan artmakta idi, İstanbul’un fethini müteakip: ilim ve irfansız bir cemiyetin beka ve saadeti mümkün olamayacağını bilen büyük hükümdar Fatih Sultan Mehmet her sahada hususiyle şeri sahada alim yetiştirmek için numune olacak meşhur medreselerini tesis etti. Türlü türlü iltifat ve teşviklerle etrafta bulunan meşhur ilim adamlarını makarrı saltanata celbederek bu medreselerin başına geçirdi.


Kısa bir müddet zarfında bu ilim müessesinden sayılamayacak kadar din, hukuk alimleri, şiir, fen ve san’at bilginleri yetişti. Bir taraftan da Enderun da muhtelif ilimlerle birlikte askerlik, fen sanat ilimleri ilerlemekte idi. İşte Osmanlılarda ilk tesis olunan Darü’l-Ulum (Üniversite) bu medreselerdir. Gerçi bu medreselerden evvel Ayasofya ve Zirek medreseleri gibi medreseler tesis olunmuştu ve daha evvel Selçukiler ve Anadolu beyleri ve hayırsever müslüman ahali tarafından inşa olunan medreseler vardı fakat hiç biri teşkilat ve hocaları bakımından Fatih medreseleri derece ve seviyesinde değildi. Vaktiyle Nizamülmülk’ün himmetiyle biri Bağdat’ta Nizamiye Medresesi (1) ve diğeri Nişabur’da Nizamülmülk medresesi adlı medreseler en büyük Darü’l-Ulum halinde idi. Hele Bağdat’taki medrese-i Nizamiye meşhur seyyah İbn-i Batuta’nın tasviri gibi darb-ı mesel halinde şöhret bulmuştu. Fakat Fatih medreseleri daha geniş teşkilatı ve sıkı imtihanları ile o ve benzeri müesseselerin fevkinde idi, Fatih külliyesinin derece ve teferruatı şöyle idi:


  1. Hariç

  2. Dahil

  3. Musile-i Sahn

  4. Sahn

Meslek-i ilmiye intisab etmek isteyenler evvela hariç dersleri medreselerinde ulemadan bir zatın derslerine devamla mukaddimat-ı ulumu öğrendikten sonra hocalarının şehadet ve delaletiyle dahil medreselerde diğer bir zatın dersine devam ederek burada tedrisi meşhur olan ilimleri tahsil eder ve ancak bu suretle Sahn medreselerine girmeye liyakat keabedebilirdi. Birinciye Hariç ve ikinciye Dahil dersleri denirdi. Tarihlerin beyanlarından anlaşıldığına nazaran Hariç dersleri Vüzera medreselerinde, Dahil dersleri Sultan medreselerinde verilirdi. İlave edelim ki bu cihet ve müfredat programları kati olarak malum değildir. Buralardan mezun olanlar doğrudan doğruya Sahn medreselerine (âli kısma) giremeyip bu medreselerin ihzari kısmı musabesinde olan ve Musıle-i Sahn denilen küçük medreselerde müretteb dersleri muvaffakiyetle tahsil etmekle lâdı (…) .

 Fatih medreselerine Sahn-ı Seman medreseleri denir ki (2) Fatih Cami Şerifinin iki canibinde kargar sekiz medreseden ibarettir. Arkalarında yani Akdeniz tarafında olan medreselerin arkasında dört ve Karadeniz tarafımdaki medreselerin arkasında dört ki ceman sekiz küçük medrese vardır ki bunlara Tetimme ve Musıle-1 Sahn medreseleri denir. Fatih merhumun vakfiyesinde Sahn medreseleri Medrese-i Âliye ve Tetimler Medarisi Suğra (Küçük medreseler) tabiriyle ifade olunmuştur. Tetimme medreselerinde sahne geçen danişmendler ders verirlerdi. Hariçten Dahile ve Dahilden Musile-i Sahn a ve Musile-i Sahn’den Sahin’e (âli medreselere) yükselmek için isbat-ı liyakat etmek şarttı. İmtihansız bir dereceden diğer dereceye geçilemezdi. Hariç ve Dahil derslerini tahsil edip Musile-i Sahn’e girenler burada tedrisi meşrut olan dersleri muvaffakiyetle ikmal ettikten sonra isimleri Divan– Hümayün’e kaydedilir ve kendilerine Tuğra-yı Hümayun’la müveşşah mülâzım rüusü verilirdi. Bunlar hangi ilim şubesinde ihtisas yapmak istiyorlarsa Sahn’da o derslere devam ederlerdi. 


Musile-i Sahn’dan mezun olup isimleri Divan-ı Hümayün’a kaydolunanlar İstanbul, Edirne ve Bursa gibi büyük şehirler müstesna olmak üzere Kadı (Hakim) tayin olunabilirdi. Hem Hariç Hem Dahil derslerini ihmal edenlerle Mülhagattaki medreselerde okuyup muvaffak olanlar ilâm, zabit ve sicil ilimlerinde isbat-i ehliyet etmek şartıyla küçük kazalarda Kadı ve Naib  olabilirlerdi (3).


Kadı olmak için Sahn’da ihtisas kesbetmek şart değildi. Bu ancak müderris olmak için şarttı. Çünkü o devirde en mühim addolunan mertebe müderrislik yani hocalıktı. Sahn’da tahsilini muvaffakiyetle ikmal edenler evvela aşağı derecede bir müderrisliğe tayin olunur ve derece derece terakki ederdi. Mea-heza eserleriyle veya ilim ve fazlı ile iştihar edenler padişah tarafından yüksek mevkilere geçirilmekte idi. 


Sahn medreselerinde müderris veya buradan mezun olanlar mühim kadılılıklara veya kadı askerliklere tayin olunabilirlerdi.

NOTLAR:

(1) Bu medrese hakkında (İslam) mecmuasında “İslam’da İlk Üniversite Ünvanı” altında malûmat vermiştik.

(2) Bu medreselere Sahn medreseleri denmesi şehrin ortasında olmak veya caminin sahnında olmak münasebetiyledir.

(3) Naib bazı işleri görmek ve bazı şehirlerde davaları hall-ü fasl etmek üzere kadılar, kadı askerler tarafından nasb olunan hakim demektir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir