Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen
Dergi: İslam’ın Nuru, 1. Sayı
Tarih: Nisan 1951 / Recep 1370
İmam Ebu Hanife Hazretleri, bütün Ehl-i Sünnet tarafından tebcil edilen dört büyük müctehidin birincisidir. Gerek kıdem itibarı ile, gerek mezhebindeki vüs’at ve azamet itibari ile ve gerek kendi fıtratındaki ulviyet ve celâdet ciheti ile bu birinciliği bihakkın ihraz etmiş, “İmam-ı Azam” denilince yalnız kendisi hatırlara gelmekte bulunmuştur.
Vakıa İslamiyetin ilk feyyaz asırlarında tâbiîn-i kiram vesaire arasından birçok büyük müctehidler zuhur etmişti. Fakat bu zatların usûl-i ictihâdiyesi ve ictihad ettikleri mesail, layıkıyla zabt edilememiş, kendilerine tabi olanlar da az bir zaman içinde münkariz olduklarından onların mezhepleri devam edememiş, yalnız kendilerinin mübarek isimleri Tabakâtü’l-Müctehidîn’i tezyîn etmekte bulunmuştur. İctihad etmiş oldukları bazı meseleler de bu dört müctehidin tabiîleri tarafından yazılan kitaplar da münderiç bulunmaktadır.
İmam-ı Azam, ictihad sahasında emsalsiz bir tarik vücuda getirmiş, ictihadını pek mükemmel, muhalled esaslar üzerine kurmuş, daha hayatta iken kendi ictihadına tabiî yüzlerce yüksek alimler yetiştirdiğini görmüştür. Vefatından sonra da onun ictihadına tabiî her asırda binlerce fukaha yetişmiştir.
Hanefi mezhebinin ne derecelerde her tarafa intişar etmiş olduğunu anlamak ve İslam aleminde vaktiyle husule gelip bugün tarihe karışmış olan ilm-ü irfan ve hukuk tecellisini de hazin hazin düşünmek için “Kevâkib-i Muzia”dan naklen şunu kaydedelim: «Vaktiyle Semerkand’e tabi Hâkirdir kasabasında bir mezarlık var idi ki buna «Türbe-i Muhammedîn» denirdi. Burada her birinin ismi Muhammed olmak üzere Hanefi fukahasından te’lifât sahibi dört yüz alim medfun bulunuyordu. Bunların hepsi de mezheb-i Hanefi üzere fetva vermiş, kitap telif etmiş, tedris ile meşgul olarak nice tilmizler yetiştirmişlerdi.»
İmam-ı Azamı, gerek birçok faziletli muasırları ve gerek kendisinden sonra dünyaya gelmiş olan bir kısım alimler, müctehidler, birer lisan-ı tazim ile sena etmiş, onun zühd ve takvasını, ahlakındaki metanet ve nezaheti, içtihadındaki ulviyeti, mezhebindeki sühûlet ve mükemmeliyeti itirafa mecbur olmuşlardır.
Pek büyük muhterem bir alim olan İbnü’l-Mübarek diyor ki: «Ebu Hanife nâsın en büyüğüdür, en fakihidir. Ondan fakih kimse görmedim, bütün fezâil hususunda Allah Teala’nın ayetlerinden bir ayet idi.»
Pek büyük Muhaddislerden olup Bağdat’ta hadis tedris ederken başında yetmiş bin kişi toplanıp istifade eden ve (206) tarihinde vefat etmiş bulunan Yezid İbn-i Harun’da «Hanefi kitaplarına bakmak câiz midir?» tarzındaki bir suale cevaben şöyle demiştir: «Gidiniz, o kitapların mütaalasından müstefit olunuz. Bu hususun kerahatine kâl olan bir fakih görmedim. Hatta işittim ki, Süfyân-ı Sevrî bile bir hile ile Ebu Hanife’den Kitâbü’r-Rehn’i alarak bir nüshasını yazmış.»
Yine İbn-i Harun’a sorulmuş, «Sizin yanınızda İmam Mâlik’in reyi mi daha makbuldür, yoksa Ebu Hanife’nin reyi mi?» Cevaben demiş ki: «İmam Mâlik’in hadislerini zabt eyleyiniz, çünkü hadislerin ravilerini temiz ve intikad eder. Fıkıh ilmi ise Ebu Hanife ile ashabına mahsus bir sınâat-i celiledir. Onlar, sanki bunun için yaratılmışlardır.»
«İmam-ı Azam nasıl bir zattır?» diye İmamı Mâlik’e sormuşlar, O da şöyle cevap vermiştir: «Ben onu öyle gördüm ki, şu direk altındır diye iddia etse, bu iddiasını ispat için hüccet ikâmesine kadir olurdu.»
Şafiî fukahasından, muhaddis İbn-i Hacer’in (El-Hayrâtü’l-Hısân fi Fezâili’n-Numan) adındaki eserinde şöyle yazılıdır: «Abdullah İbn-i Mübarek demiştir ki: «Ben bir gün İmam Mâlik’in yanında idim, İmam Ebu Hanife teşrif ettiler, İmam Mâlik, onu Meclisin sadrına oturttu, hakkında pek ihtiramda bulundu, gittikten sonra da bize hitaben dedi ki: «Bu zat, -Ebu Hanife- denilen Numan İbn-i Sabit’tir ki “Şu direk altındır.” dese filvaki dediği gibi çıkar. İlm-i fıkhın dakik meselelerini çıkarmak, kendisine gayet kolay bulunmuştur. Herkesin hayrette kaldığı meseleler hakkında külfetsizce doğru hükme muvaffak olur.»
Yüksek alim, Zahidü’l Kevseri’nin «Akvamü’l-Mesâlik» adlı eserinde yazılı olduğu üzere Derâverdî demiştir ki: «Ben İmam Mâlik’ten işittim, diyordu ki: Benim yanımda Ebu Hanife’nin fıkhından altmış bin mesele vardır.»
Filhakika İmam Mâlik hazretleri, Hanefi fıkhına pek mükemmel muttali olmuş, belki de ondan birçok mülhem bulunmuştur. Nitekim İsmail İbn-i İshak demiştir ki: «İmam Mâlik çok kere meselelerde Ebu Hanife’nin kavline itibar ederdi.»
Yine Derâverdî demiştir ki: «Ben İmam Mâlik ile İmam Ebu Hanife’yi yatsı namazından sonra Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellemin mescid-i saadetinde müzakere ve müdârese halinde gördüm, her biri diğerinin kabul ve kendisi ile amel etmekte olduğu bir kavle vakıf olunca taassup göstermeksizin, tahtie etmeksizin dilini tutuyordu, sabah namazını kılıncaya kadar bu hal üzere devam ettiler.»
İmam Şafiî hazretleri de demiştir ki: «Bütün nås, fıkıh hususunda Ebu Hanife’nin ıyâlidir, yani onun sayesinde barınmaktadır. Ben ilm-i fıkha ondan daha ziyade vakıf bir zat bilmiyorum.»
Bir yanıt yazın