Müellif: İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi
Dergi: İslam’ın Nuru 5.Sayı
Tarih: 1 Eylül 1951
İSLAM FIKHININ MÜSTAKİL BİR MÜESSESE-İ HUKUKİYYE OLDUĞU
Din-i İslam, hâtemü’l-edyândır.[1] Şeriat-ı İslamiyye de hâtimetü’ş-şerâyîdir.[2] Bu dinin ibadetlere, muamelelere, ukûbetlere müteallık olan hükümleri evvela kitâbullâha,[3] sonra sünen-i nebeviyyeye,[4] sonra da icmâ ile kıyasa müstenittir. Kıyas ise bir içtihad eseridir. Bu dört esasa râci olmak üzere istihsan,[5] istishab,[6] örf ve adet, maslahat-ı mutebere, sedd-i zerîa gibi bir kısım tâlî deliler de vardır. İslam hukukunun kaynakları, istinatgâhları işte bu esaslardan, bu delillerden ibarettir. Bütün müctehidîn-i kirâm bu menbâlardan istifade ederek mesail-i hukukiyeyi tespit etmişlerdir. Hatta bu meselelerin şerî delillere ne derecelere kadar müstenid olup olmadığı, aralarında büyük bir tedkik mevzuu teşkil etmiştir. Bu esaslara müstenid olmayan bir hüküm, şeriât-ı İslamiyye namına tespit edilmiş olamaz. Bu husustaki ufak bir müsamaha, bir zühûl bile o müdekkik zevatın nazarlarından kaçmamıştır. Mukayeseli hukuk ilmi demek olan «Hilâfiyyat» ilminde bunlara işaret olunmuştur.
Binaenaleyh İslam hukukunun başka menbâlardan istifade etmiş olmasına imkan yoktur. İslam hukuku, başlı başına müstakil bir müessese-i ilmiyyedir. Başka kaynaklara muhtaç olmayıp pek geniş, pek hakîmâne ahkamdan müteşekkil ve her zaman için tatbik kabiliyetini haiz bulunmaktadır.
Malumdur ki; din-i İslam’ın zuhuru sıralarında cihan bir fetret devresi geçiriyordu. İslamiyetin mehd-i tecellisi olan Cezîretü’l-Arab ise büyük bir cehalet ve bedeviyyet içinde kalmıştı. Aralarında büyük alimlerden, medeni milletlerin kânunlarından, yüksek içtimai varlıktan eser yoktu. Ancak birdenbire bir harika olarak parlayan İslamiyet sayesinde Cezîretü’l-Arab’da, âfâkı alemin birçok parçalar da, bir benzeri görülmemiş tarzda nurlar içinde kaldı. İslamiyetin en birinci istinatgâhı olan Kitâb-ı Mübîn ile ikinci mübarek istinatgâhı olan Sünen-i Nebeviyye, beşeriyete şahsi, ailevi, içtimai hükümlerin en yükseklerini telkin etti. Hukuk sahasında bir adalet ve müsavat temin edip herkesin haklarını, ehliyet ve salâhiyetinin derecelerini tayin eyledi. Artık bu sayede yeni, müstakil, adalet ve hikmet üzerine müstenid bir hukuk müessesesi vücuda gelmiş oldu.
Bi’set-i nebeviyye[7] sıralarında Cezîretü’l-Arab’da enbiyâ-i sâlife hazarâtının şerîatlerinden kalmış bazı ahkam, mevcudiyetini kısmen muhafaza etmiş bulunuyordu. Bir de cemiyet arasında öteden beri cari olan bir kısım adetler, örfler mevcut idi. Bütün insan cemiyetlerince kabul edilip bir milletin hususiyâtından sayılmayan alışveriş gibi, nikah ile aile tesisi gibi, bir bedel mukabilinde insanları vesaireyi istihdam gibi muameleler de cereyan etmekte idi. İslam şeriati ise, şerâyi-i sâlifeye ait olan bir kısım hükümleri, yine bir vahy-i ilâhîye müstenid olarak şerîat-ı İslamiyyenin ahkamından olmak üzere aynen veya cüz’i bir tebeddül ile kabul etmiştir. Hikmet ve maslahata muvafık olan bir kısım adetlere, örflere de dokunmamıştır. Medeni hayatın iktizasından olup muayyen bir millete, bir kavme ait bulunmayan bir takım muamelat ahkamını da tashih, adalet ve hikmete uygun bir tarzda tanzim eylemiştir. Bunlardan başkaca da nice, binlerce yeni hükümler vaz’ ve tesis ederek İslam hukukunu tekâmül mertebesine yükseltmiştir. Bütün bu hükümler; muayyen şerî delillere müstenid olduğundan bunlarda hiçbir kimsenin indî düşünceleri, şahsi menfaat endişeleri, îmâl-i nüfuzları,[8] tahakküm şâibeleri[9] asla bulunmamıştır.
Artık bu bakımdan da İslam hukukunun başka milletlerin mevzu hukukundan istifade etmiş olduğu iddia edilemez.
İslâm hukukunun büyüklüğünü, istiklâlini, hukuk ilmi ile iştigal eden bir kısım müsteşrikler de, vesair gayri müslimler de bir lisanı takdir ile itiraf etmekte bulunmuşlardır. Ezcümle «Curci Zeydan», Medeniyet-i İslamiyye tarihinde diyor ki: «İslamiyet, devlet şekline girdiği zaman ümerâ-yı müslimîn ve sair rüesâ-yi hükûmet, akvâl-i şahsiye ve muamelat-ı medeniyede reâyâ arasında tekevvün eden ihtilâfatı fasl ve intizamı memleketi temin için kânunlar vaz’ına mecbur olarak Kur’ân-ı Kerim’e ve ahâdîs-i şerîfeye mürâcaat eylemişler ve bunlardan istihraç ettikleri ahkamdan mürekkep bir kânun ile memleketi tanzim ve reâya[10] üzerindeki hakimiyetlerini tahkim eylemişlerdir.
Yunanlılar kısa bir müddetten maadâ sair zamanlarda büyük bir devlet teşkil edemediklerinden kavânin[11] ve nizâmât[12] devliyye[13] ve idâriyye ve adliye vaz’ına pek az ehemmiyet vererek faaliyeti fikriyyeleri ve karîhaları[14] felsefeye ve teferruata masruf olmuş idi.
İslamlar ise ahkam-ı kanûniyelerini Kur’an-ı Kerim ile ahâdis-i şerîfeden iktibas etmişlerdir. İslamların, zuhûr-i İslamiyetten itibaren gerek Kur’an-ı Kerim’i, gerek ahâdîs-i şerîfeyi hıfz ve teallüme ne kadar ehemmiyet verdiklerini evvelce göstermiş idik. Binaenaleyh o zamandan sonra iki, üç asır mürur etmeden kavânîn ve nizâmât-ı İslamiyye, mertebe-i tekemmüle baliğ olarak ilmi fıkıh vücude gelmiştir.
Fıkıh, dünyanın en âli kanûniyyesini câmîdir. İslamlar, nasıl bir süratle tesis ve neşri diyanet ettiler ise bunda da öyle bir sürate muvaffak olmuşlardı.» (Cilt 3, Sahife 130)
1937 senesinde «Lahey» de ikinci defa olarak toplanan bir hukuk konferansına vaki olan davete mebni, Mısır Câmiü’l-Ezher Heyet-i İlmiyyesi namına iki İslam alimi de iştirak etmiş idi.
Ezher mümessilleri, bu konferansta iki esaslı mevzu hakkında mütalaada bulunmuştur. Bu mevzulardan biri: «Şeriat-ı İslamiyye, İslam hukuku nazarında medeni ve cinaî mesuliyetler» diğeri de İslam hukuku ile Roma kânunları arasında bir alaka olup olmaması ve İslam hukukunun Roma kânunlarından müteessir olduğuna dair bazı müsteşriklerin zuumlarını[15] red meselesi» idi.
Ezher mümessillerinin mütalaaları, İslâm hukukunun yüksekliği ve içtimai hayatı en mükemmel bir surette mütekeffil bulunması hususunda konferanstaki Avrupalı âzanın takdirlerini celp etmiş, bunun neticesinde konferansın bütün âzası, rey birliği ile aşağıdaki maddeleri karar altına almışlardır:
1- Şeriat-ı İslamiyye, İslam hukuku umumî hukukun -mukayeseli hukukun- kaynaklarından biridir.
2- İslam hukuku canlıdır, tekamüle sâlihtir.
3- İslam hukuku bizatihi kaimdir, başkalarından alınmış değildir.
4- Birinci mevzu -yani İslam hukukundaki mesuliyet bahsi- konferansın siciline Arapça ile tescil edilecektir. Bu kendisine müracaat edilmek için hazırlanan mecmua-ı ilmiyyede de nazara alınacaktır.
5- Arapça, konferansta istimal edilecek ve müstakbel devrelerde de buna devam edilmesi tavsiye olunacaktır.[16]
Konferans âzası, konferans heyetine ilerideki devrelerden de hukuk-i İslamiyye mesailinin kemâli itina ile nazara alınmasını ve ilerideki mesaisine iştirak etmeleri için İslam aleminden mümkün olduğu kadar ziyade âzanın davet edilmesini de tavsiye eylemiştir.[17]
Velhasıl İslam hukukunun bu müstakil, yüksek mahiyeti, onu güzelce tetkik eden zatlar tarafından her zaman itiraf edilmektedir.
Ancak şunu da ilave edelim ki; İslam hukuku, kudsî ve istisnâî bir mahiyeti haizdir; bunun başka hukuk müesseselerinden istifade etmiş olması düşünülemez. Fakat Avrupa hukuku, ale’l itlak İslam fıkhından ve bilhassa Endülüs’te ve Afrika’da ziyade intişarı ciheti ile Mâliki fıkhından pek çok müstefit olmuştur.
Son asırların en fâzıl Mâliki fukahasından Menyevî Şeyh Mahlûf tarafından yazılmış olan bir kitapta garbın mezhebi Mâlikî’den neler ahzetmiş olduğu gösterilmiştir.
Bu kitap (Dârü’l-Kütübü’l-Mısriyye) de Fünûn-i Mütenevvia kısmında (1085) rakamı altında mahfuzdur.[18]
[1] Dinlerin sonuncusudur.
[2] Şeriatlerin sonuncusudur.
[3] Kur’an-ı Kerim.
[4] Peygamber efendimizin sünnetlerine.
[5] Fıkıh delillerinden biri. Güzel addetmek, beğenmek.
[6] Fıkıh delillerinden biri. Yanına almak, beraber bulundurmak.
[7] Peygamber efendimizin gelişi.
[8] Nüfuz kullanmaları.
[9] Şüpheler.
[10] Riâyet.
[11] Kânunlar.
[12] Nizamlar.
[13] Devletler.
[14] Zihinleri.
[16] Et-teşrîu’l İslamî, s.533.
[17] Mısır’da münteşir “el-İslam” Mecmuası, Adet 32, Sahife 14, Sene 1941.
[18] Min-İberi’t-Tarih, s.28.
Bir yanıt yazın