Sıdk-ı Nübüvvet-i Muhammediyye’nin Târihen Sübûtu II

Müellif: Babanzâde Ahmed Naim

Dergi: Sırât-ı Müstakîm

Tarih: 20 Teşrinisani 1324

Onun kalbinden başka nev’i beşerden hiçbir kimsenin kalbine sığmayan o azm-i metîn, hiçbir kimsenin ruhunu müşâfehesine lâyık bulmayan o sırr-ı mübîn, nihâyet intişâr-ı nâsûtiyyeti yırtarak, avâlim-i gaybın hicâblarını yararak, sevk-i ilhâm-ı İlâhî ile araya araya kapısına, burç ve bârûsına yaklaştığı âlem feyzâ-feyz-i envâra girdi. Mâsiva’llah’a bir an için olsun mahrem olamayan, daima Kâ’be-i envâr-ı tecellî olan kalb-i tâbnâkı, nihayet mehbit-i vahy-i Hüdâvendgâh-i hitâb-ı kibriyâ oldu. Vücûd-ı akdesi, mazhar-ı ekmel-i tecelliyât-ı Sübhânî, sadr-ı pâki mücellâ-yı ilm-i ledünnî oldu. Miftâh-ı “lî maa’llah” ile Hakkın bilcümle esrâr-ı nihânına âşinâ oldu. Deycûr-ı âlem, misbâh-ı cevâmi’i’l-kelimi ile rûşenâ oldu. İnsanlara benzemekten münezzeh bir insan oldu. Hâsılı Nebiy-yi âhir zaman oldu.

Kütüb-i siyerde mestûr olduğu üzere vahy ve bi’setin mebdei işte bu oldu. Dîn-i hakka da’veti emr-i İlâhîye müstenid bir me’mûriyet, terki gayr-i mümkin bir vazife ve mecbûriyet idi. Böyle olmasa, kavminin dalâlette olduğunu bilip dururken kırk sene intizâra ne ihtiyacı vardı? Bu da’vet, hubb-i riyâset, taleb-i mülk ve saltanat için de değildi. Âbâ u ecdâdı içinde hiçbir melik yok idi ki, mülk-i mağsûbunu istirdâd etmek hatırına gelsin. Kezâlik, kavminin menâsıb-ı mülk ve saltanata hiçbir arzusu, içlerinden herhangi bir ferdin tahakkümüne tahammülü yok idi ki, bunları fermânına râm edebilsin. Onlar devr-i İbrahim ve İsmail (aleyhimâ’s-selâm)’den beri neslen-ba’de-nesl muazzez ve muhterem tanıdıkları Harem-i Beytullah’a mücâveret ve Ka’be-i Muazzama’ya hizmet şerefiyle kanaat eder bir kavim idiler ki, cedd-i büzürg-vâr-ı nübüvvet-penâhî Abdulmuttalib’in Fil Vak’ası’nda Ebrehe’ye verdiği cevab-ı meşhûr da buna delîl-i mukni’dir. “Ebrehetü’l-Eşrem” nâmıyla iştihâr eden bu Habeşli kumandan, intikam kasdıyla Arab’ın ma’bed-i umûmîsi “Beytü’l-Harâm”ı, puthânesi ve bilhassa Kureyş’in müntehâ-yı fahr ve mübâhâtı olan Ka’be’yi yıkmak üzre civâr-ı Mekke’ye kadar gelmiştir. Askeri, civarında otlayan develeri iğtinâm ettiler ki, bunlar meyânında Abdulmuttalib’in de iki yüz kadar devesi vardı. Abdulmuttalib, Kureyş’ten birkaç kimseyi mustashiben Ebrehe’nin nezdine gitti. Niçin geldin? suâline, “develerimi istemek için” cevabını verdi. Ebrehe, böyle mühim bir zamanda, böyle büyük bir felâket içinde, reîs-i kavm iken bu kadar dûn-ı himmet göründüğünden, matlûbunu bu kadar cüz’î bir menfaat-i şahsiyyeye hasr eylediğinden dolayı kendisini muâheze etti. O da cevabında; “Ben develerin sahibiyim. Beytullah’a gelince, onu da sahibi himaye eder.” dedi.

İmdi düşünelim; şeref ve haysiyetçe bütün kabâil-i Arab’a tefevvuku umûmun taht-ı tasdîkinde bulunan Kureyş’ten Abdulmuttalib gibi bir reisin, kavmi beyninde hâiz olduğu o haysiyet ve i’tibâr ile, o vak’ ve mekânetle yine böyle bir hasm-ı eledde mukabele için etbâ’ını (eğer etbâ’ demek sahîh ise) harbe sevk edecek kadar nüfûzu olmazsa, Hazret-i Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) gibi “el-Fakru Fahrî”* zemzemesini unvân-ı mübâhât ittihâz eden bir zâtın te’sîs-i saltanat ve hükûmet edebilmesi nasıl mümkin olabilir?

Ma’lûm olduğu üzere, öteden beri hükûmet teşkil eden ricâl-i siyâset, daima mensûb oldukları kavmin isti’dâdını gözeterek ondan istifade etmek, efkâr u hissiyyât ve âdât u i’tikâdâtına – velev cebr-i nefs ederek – tarafdâr görünmek, maksadlarına hâdim olabilecek kimseleri ya para ile veyahut âtiyen tevcîh-i menâsıbla itmâ’ etmek, husûl-i maksada mâni’ olabilecekleri birer sûretle vücûdlarını izâle etmek, maksad-ı hakîkîlerini bidâyet-i emrde türlü küçüklüklerle setr ederek mürâîlik derekâtına inmek sûretiyle, te’mîn-i muvaffakıyyet edebilmişlerdir. Bu, cem’iyyât-ı beşeriyyenin kâffesine hâkim bir kânûn-ı tabîî-yi lâ-yeteğayyerdir. Hazret-i Rasûl’ün (sallâllahu aleyhi ve sellem) ise, ne tarafdâr peydâ edebilmek için kimseyi tamâ’a düşürecek malı, ne de kendi nefsi için kimseye îrâs-ı zarar etmeğe meyli vardı. Bilakis giriftâr-ı ezâ ve mihnet edildikçe, “Yâ Rab! Bunlara hidâyet eyle. Zira dîde-i basîretlerini perde-i gaflet bürümüş” diye gizli gizli münâcât eylerdi. Kavminin ısti’dâdı ise, ferd-i âferîdeye inkıyâd ve mutâvaata müsâid değildi. Hele ikâme-i hüccet ve te’yîd-i da’vet için Kelâmullâh olmak üzere telkin eylediği sözlerin çoğu – sahte ma’budları tahkirden, esnâmı tezlîlden, sünnet-i âbâ u ecdâda perestiş eden putperest Arab’a açıktan açığa körlük, sağırlık; beyinsizlik isnadından ibaret olduğu için – o mağrûr ve ser-bâz kavmi tâ samîm-i kalbinden   nasıl   cerîhadâr   ettiği,   tilâvet-i   Kur’ân   edenlerin   meçhûlü   olmayan husûsâttandır. Binâenaleyh etrafında dâimiyyü’l-feverân bir bürkân-ı gayz ve adâvet vardı. Tâife-i Kureyş mu’însiz, zahîrsiz buldukları o Zât-ı Şerîf’e reva görmedik ezâ ve cefâ bırakmadılar. Vekâyi’in hulâsaten tarz-ı cereyânı işte budur. Vesâil-i ma’kûsenin ise netâyic-i ma’kûse tevlîd edebileceğini kim teslim etmez?

Demek ki da’vet-i Muhammediyye, te’sîs-i mebâni-i mülk ve saltanat için değil, takrîr-i esâs-ı şerîat için vuku’ bulmuş. Eğer hâhişker-i câh ve mülk olaydı, şeklini telkîn eylediği hükûmet-i şer’iyye-i İslâmiyye bilcümle usûl ve fer’iyle cây-gîr-i istikrâr olduktan sonra, riyâset-i İslâmiyyeyi takdîm ve rüchâniyyeti hiçbir Arab kabilesinin inkâr etmediği hânedân-ı âlîsinde ibkâ etmesine mâni’ ne idi?

Ya (Hazret-i Sultân-ı Enbiyâ aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Efendimiz Hazretlerinin bidâyet-i bi’sette malı yok, câhı yok, askeri yok, a’vân ve ensârı yok, selîka-i şi’riyyesi yok, kimseden tahsîl ve tederrüs yok, yazısı yok, sihri hitâbetiyle teshîr-i kulûbda şöhreti yok, hâsılı avâm-ı nâsı celb için bir mevki’i mahsûs kazanmasına, havâss beyninde bir mertebe ihrâz etmesine bâdî olacak zâhiren yedinde hiçbir vesilesi yok iken, kendisini kimsenin yetişemeyeceği o mevki’i mümtâza çıkaran fehâmet-i iclâline karşı mülûk ve selâtîne boyun eğdiren ne idi? Bütün akvâmı irşâd etmeği, seyyiât-ı asr-dîdelerini salâha tebdîl eylemeği, âleme nefh-i sûr-i hayât ederek kulûb-i meyyiteye taze can vermeği deruhde etmek derecelerinde uluvv-i himmet sahibi olmasına bâis ne idi?


Yayına hazırlayan: Murat Gökalp

Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00125/1324_1/1324_1_15/1324_1_15_NAIMA.pdf


*    “Fakirlik benim iftiharımdır. (Ben onunla övünürüm.)” Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ ve Mıızîlu’l-İlbâs, nşr. M. Abdulazîz el-Hâlidî, Dâru’I-Kutubi’l-İlmiyye, I-II, Beyrut 1997, II/80 (no: 1833); Derviş el-Hût, Esne’I-Metâlib, thk. M. Abdulkâdir Atâ, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1997, s. 198 (no: 976); Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV. Yayınları, Ankara 2000, s. 402-3. [M.G]

 

 


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir