Şerîatin Maddî ve Manevî Saâdet Sebebi Olduğu, Yüceliği

Müellif: Miralay Abdülhamid Derviş

Dergi: Volkan

Tarih: 30 Safer 1327

Şerîat, kâinâtın maʿnen ve mâddeten kâffe-i felâh ve saâdetini kâfil bir kânûn-ı metîn-i ilâhîdir.

Şerîat, Cenâb-ı Hakk’ın emrini tutup nehyinden kaçınmak ve şu iki emrin îfâsıyla iki cihânın saâdetini kazanmak üzere inzâl buyurulan ahkâm-ı münîfe-i Kurʾâniyyedir.

Şerîat mebde-i hilkatten intihâ-yı âleme kadar ibâdullâhın teʾmîn-i hâl ve istikbâlleri husûsunda taraf-ı ilâhîden mürsel rusül-i kirâm hazerâtı vâsıtasıyla teblîğ buyurulan evâmir-i kudsiyye-i ilâhiyyedir ki cehilden ilme, dalâletten hidâyete vusûle ve sâika-i beşeriyetle maʿrûz bulunduğumuz rûhânî, cismânî azap ve ikaptan tahlîse bir düstûru’n-nûr-ı sübhânîdir.

Şerîat-i Muhammediyye ki hazret-i Kurʾânın ahkâm-ı mukaddesesidir. Kurʾân-ı Azîmü’ş-şân kütüb-i münzelenin kâffe-i hakâyık ve dakâyıkını hâvî “….َوَلا رَطَبَ” tevcîh-i azîmiyle zâhir ve bâtın bilumûm mevcûdâtın künh ve mâhiyyâtını mübeyyin ve bilcümle ulûm ve fünûnun serâir-i hakîkiyyesini muzhir bir kitâb-ı bî-irtiyâbtır.

Ukûl-i beşer mütefâvit ve idrâkâti o nispette birbirine muhâlif olduğundan Kurʾân-ı Kerîm’in bihakkın mezâyâsına habîr olmak ancak dâire-i münciyye-i ubûdiyette kalb-i selîm istihzârına mütevakkıftır.

“…اتقوا فراسة المؤمن” “Müminin ferâsetinden tevakkî edin ki nûr-ı ilâhî ile nazar eder.” hadîs-i şerîfi ile müminin akıl ve ferâsetindeki isâbet ve istikâmet ümmete ne ulvî bir beşâret ne dakîk bir işârettir.

Nûr-ı ilâhî ile münevver olmayan aklın ukûl-i münevvere ashâbı kadar vâkıf-ı mezâyâ-yı Kurʾâniyye olamayacağından âyât-ı muhkemesindeki evâmir ve müteşâbihesindeki serâir, derece-i ukûle göre zâhir olur. Kâşif-i rumûz-ı Kurʾân ihlâs ve îmandır. Ehl-i inkârı giriftâr-ı hasâr eyler. Emr-i ilâhîye ve sünen-i seniyye-i risâletpenâhîye temessük edenlerin vicdânlarındaki selâmet, fikirlerindeki ferâset, maʿîşetlerindeki bereket mahz-ı feyz-i ihlâs ve ubûdiyettir. Kâffe-i avâlimden müstağnî olan maʿbûd-ı vedûda benî beşer her nefesinde her mültemesinde muhtâc olduğu kadar îfâsı ubûdiyete meʾmûr ve mecbûrdur.

Bu âlem-i nâ-pâyidârın rüyâ gibi güzerân olan hâli ve hayâline firîfte olup hayât-ı ebediyye ile zevk-i dârü’n-naʿîme dâî olan ubûdiyet ve maʿrifetullâhtan bî-behre olmak kadar bedbahtlık tasavvur olunamaz. “…وَاللهُ يَدْعُوا” istikâmetle îfâ-yı umûra sâî müttakîlerin dünyada en ufak nişâneleri istirâhat-i vicdâniyye, kanâat-i kalbiyye, mesâʿi-i mütevekkilâne gibi evsâf-ı îmaniyyedir ki dünya ve mâ fîhâya mâlik bir münkirin kalbinde müstakarran ictimâʿı gayr-ı kâbildir.

İrtikâb-ı menhiyyât, mûcib-i mücâzât ve ukûbât olacağına kâil olmayan bir münkirin bile bilâhare hâlet-i zindegânîsinde muâteb olarak dûçâr-ı hizlân olması ednâ teemmül ile bu hakîkatin vuzûhuna burhân ve irşâddır.

“…نَبِّئْ عِبَاد” “İbâdıma teblîğ buyur ki ben azîmü’ş-şân gafûr ve rahîmim, azâbım da azâb-ı elîmdir.” ferman-ı mennânı ne kadar mûcib-i emn ve meserret, ne kadar câlib-i havf ve haşyettir. “…رأس الحكمة”

Maksad ne imiş anlayalım dünyadan

Âzâd olalım safsatadan kavgadan

Hilkatte eğer olmasa mefhûm denir

Bir farkı mı var zindelerin mevtâdan

 

Hazırlayan: Fatih Başar

Editör: Furkan Yalçınkaya

Link: http://isamveri.org/pdfosm/D04179/1325_81/1325_81_DERVISA.pdf

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir